Günün Tarihi / 28 Mayıs
Müslüman Doğu’nun ilk parlamenter cumhuriyeti kuruldu; Azerbaycan Bağımsızlık Günü kutlanıyor
28 Mayıs, Azerbaycan’da Bağımsızlık Günü olarak kutlanır. 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Millî Şurası, Tiflis’te Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, 1918’de Rus İmparatorluğu’nun çöküşü ve Kafkasya’daki siyasi boşluk ortamında kuruldu. Uzun ömürlü olmadı; 1920’de Sovyet işgaliyle sona erdi. Ancak yalnız 23 ay yaşayabilmesine rağmen Azerbaycan tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü modern Azerbaycan devlet fikrinin, bayrağının, parlamento geleneğinin ve bağımsızlık hafızasının temellerinden biri bu dönemde atıldı.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, çoğu kaynakta Müslüman Doğu’nun ilk parlamenter ve demokratik cumhuriyeti olarak anılır. Bu ifade önemlidir; çünkü o dönemde Kafkasya, Osmanlı, Rusya ve İran arasında sıkışmış bir coğrafyaydı ve bölgede modern anlamda cumhuriyet, parlamento, vatandaşlık ve hukuk devleti fikri henüz çok yeni ve kırılgandı.
Bağımsızlık Bildirgesi, Azerbaycan’ın kendi kaderini tayin hakkını ilan ediyordu. Kendi kaderini tayin hakkı, bir milletin hangi devlet yapısı içinde ve nasıl yönetileceğine kendisinin karar vermesi anlamına gelir. I. Dünya Savaşı’nın sonunda imparatorlukların çözülmesiyle bu fikir birçok coğrafyada güç kazandı. Azerbaycan’da da Rus İmparatorluğu’nun ardından yeni bir millî devlet kurma iradesi bu bildirgeyle ortaya kondu.
Bu dönemin en önemli figürlerinden biri Mehmed Emin Resulzade’dir. Resulzade, Azerbaycan millî hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarındandır. Ona atfedilen “Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez” sözü, Azerbaycan bağımsızlık hafızasının en bilinen ifadelerinden biri haline gelmiştir.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin dikkat çekici özelliklerinden biri de kadınlara siyasi haklar tanıyan erken örneklerden biri olmasıdır. Azerbaycan, kadınlara seçme hakkı tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülkelerden biri oldu. Bu yönüyle 1918 cumhuriyeti, siyasal modernleşme ve yurttaşlık hakları açısından da önemlidir.
Ancak bu ilk bağımsızlık dönemi çok kısa sürdü. 1920’de Kızıl Ordu’nun Bakü’ye girmesiyle Azerbaycan Sovyet yönetimi altına girdi ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Azerbaycan, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde yeniden bağımsızlığını kazandı. Buna rağmen 28 Mayıs’ın kutlanması, bugünkü Azerbaycan devletinin kendisini yalnız 1991’e değil, 1918’deki ilk cumhuriyet deneyimine de bağladığını gösterir.
Burada küçük bir adlandırma notu da gerekir. Bugün uzun süre Cumhuriyet Günü olarak anıldı. 2021’de yapılan değişiklikle 28 Mayıs’ın adı Bağımsızlık Günü oldu. Bu değişiklik, 1918’deki cumhuriyet ilanının Azerbaycan’ın bağımsız devlet geleneğinin başlangıcı olarak görülmesiyle ilgilidir.
28 Mayıs, Kafkasya’da modern devlet fikrinin, Türk ve İslam dünyasında parlamenter cumhuriyet deneyiminin ve Azerbaycan halkının bağımsızlık hafızasının en önemli dönüm noktalarından biridir. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kısa yaşadı; ama bıraktığı fikir, bayrak ve bağımsızlık iradesi bugünkü Azerbaycan’ın kurucu hafızasında yaşamaya devam etmektedir.
MÖ 585 – Thales’in öngördüğü söylenen güneş tutulması savaşı durdurdu; Halys Irmağı kıyısında barışın yolu açıldı
28 Mayıs MÖ 585’te, Lidyalılar ile Medler arasında Halys Irmağı yakınlarında süren savaş sırasında güneş tutulması meydana geldi. Antik Yunan tarihçisi Herodot’un aktardığına göre, Miletli düşünür Thales bu tutulmayı önceden haber vermişti. Savaş sırasında gündüzün bir anda kararması, iki taraf üzerinde büyük bir korku ve dinsel işaret etkisi yarattı; Kral Alyattes yönetimindeki Lidyalılar ile Kral Siyaksares yönetimindeki Medler çatışmayı durdurdu. Bu olay, tarihe Tutulma Savaşı ya da Halys Muharebesi olarak geçti.
Lidyalılar, Batı Anadolu’da, merkezi Sardes olan güçlü bir krallıktı. Para basımı, ticaret ve Batı Anadolu’daki siyasi güçleriyle bilinirler. Medler ise İran platosunda yükselen, Perslerden önce bölgede büyük güç haline gelen bir halk ve krallıktı. Bu iki güç arasında Anadolu’nun iç kesimlerinde nüfuz mücadelesi yaşanıyordu.
Halys Irmağı, bugünkü adıyla Kızılırmak’tır. Anadolu’nun en uzun akarsuyudur ve antik çağda doğu ile batı güçleri arasında doğal sınır gibi görülen önemli bir coğrafi hattı temsil ederdi. Bu nedenle Halys çevresindeki savaş, Anadolu’nun siyasi sınırlarının belirlenmesi açısından da önem taşıyordu.
Olayın en meşhur tarafı Thales’in tutulmayı tahmin ettiği iddiasıdır. Thales, Miletli bir filozof, matematikçi ve doğa düşünürüdür. Batı felsefesinin ve erken bilimsel düşüncenin öncülerinden biri kabul edilir. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Herodot, tutulmanın Thales tarafından önceden bildirildiğini yazar; fakat Thales’in bunu nasıl hesapladığı kesin olarak bilinmez. Modern araştırmacılar, o dönemde bir güneş tutulmasının tam yeri ve zamanını hesaplamanın son derece zor olduğunu, bu yüzden anlatının ayrıntılarının tartışmalı olduğunu belirtir.
Güneş tutulması, Ay’ın Dünya ile Güneş arasına girerek Güneş’in ışığını kısmen ya da tamamen engellemesiyle oluşur. Antik çağ insanı için böyle bir olay, ilahi bir uyarı ya da büyük felaket işareti gibi algılanabiliyordu. Savaşın ortasında gündüzün kararması, askerler ve hükümdarlar üzerinde doğal olarak sarsıcı bir etki yarattı.
Tutulmanın ardından savaş sona erdi ve taraflar barış yaptı. Antik anlatılara göre, Kilikya ve Babil krallarının arabuluculuğuyla bir antlaşma sağlandı; Halys Irmağı Lidya ile Med krallıkları arasında sınır kabul edildi. Böylece gökyüzünde yaşanan bir olay, yerdeki siyasi dengeyi de değiştirdi.
Bu tutulma tarihçiler için ayrıca büyük önem taşır. Çünkü astronomi sayesinde geçmişteki güneş ve ay tutulmalarının tarihleri geriye dönük olarak hesaplanabilir. 28 Mayıs MÖ 585 tutulması, antik tarihte günü kesin biçimde belirlenebilen nadir olaylardan biri olarak kabul edilir. Bu nedenle yalnız savaşın değil, çevresindeki başka tarihsel olayların da kronolojisini kurmada bir referans noktası olmuştur.
Bu olay, bilimin, inancın, savaşın ve siyasetin antik dünyada nasıl iç içe geçtiğini gösteren çarpıcı bir dönüm noktasıdır. Thales’in gerçekten ne kadar kesin bir tahminde bulunduğu tartışmalı olsa da Halys kıyısında kararan gökyüzü savaşan iki krallığı durdurmuş; tarihe, bir doğa olayının barışa kapı açtığı en ünlü örneklerden biri olarak geçmiştir.
1524 – Osmanlı tahtına geçen ilk İstanbul doğumlu padişah II. Selim doğdu
28 Mayıs 1524’te Osmanlı’nın 11. padişahı II. Selim doğdu. Babası Kanuni Sultan Süleyman, annesi ise Osmanlı tarihinin en etkili kadın figürlerinden biri olan Hürrem Sultan’dı. II. Selim, Osmanlı tahtına çıkan ilk İstanbul doğumlu padişah olarak da ayrı bir yere sahiptir.
- Selim, tarih kitaplarında çoğu zaman “Sarı Selim”lakabıyla anılır. Bu lakabın, saç ve sakal renginden geldiği kabul edilir. Babası Kanuni’nin uzun ve görkemli saltanatından sonra tahta çıktığı için, onun hükümdarlığı çoğu zaman güçlü bir gölgenin altında değerlendirilmiştir. Ancak dönemi yalnız “zayıf padişah” kalıbıyla anlatılamaz; çünkü Osmanlı Devleti, II. Selim döneminde de genişlemeye devam etti.
1566’da Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar Seferi sırasında ölmesi üzerine tahta çıktı. II. Selim döneminde devlet yönetiminde en belirleyici isimlerden biri Sokullu Mehmed Paşa oldu. Sokullu’nun sadrazamlığı sayesinde Osmanlı bürokrasisi ve askerî-siyasi düzen büyük ölçüde devam etti.
- Selim devrinin en önemli gelişmelerinden biri Kıbrıs’ın fethidir. 1571’de Osmanlı donanması ve ordusu Kıbrıs’ı Venediklilerden aldı. Bu fetih, Doğu Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetini güçlendirdi. Ancak aynı yıl yaşanan İnebahtı Deniz Savaşı, Osmanlı donanması için ağır bir yenilgi oldu. Buna rağmen Osmanlı, kısa süre içinde yeni bir donanma kurarak Akdeniz’deki varlığını sürdürdü.
- Selim, mimari mirasıyla da hatırlanır. Edirne’de Mimar Sinan’a yaptırdığı Selimiye Camii, Osmanlı mimarisinin en büyük eserlerinden biri kabul edilir. Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği Selimiye, II. Selim’in adını Osmanlı sanat tarihine kalıcı biçimde yazdırdı.
1574’te hayatını kaybeden II. Selim’in saltanatı sekiz yıl sürdü. Onun dönemi, Osmanlı tarihinde Kanuni sonrası düzenin nasıl devam ettirildiğini, saray-bürokrasi dengesinin nasıl şekillendiğini ve devletin Akdeniz siyasetinde nasıl güçlü kalmaya çalıştığını gösteren önemli bir geçiş dönemidir.
1812 – Osmanlı-Rus Savaşı Bükreş Antlaşması’yla sona erdi; Besarabya Rusya’ya bırakıldı
28 Mayıs 1812’de Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Bükreş Antlaşması imzalandı ve 1806’da başlayan Osmanlı-Rus Savaşı sona erdi. Antlaşma, bugünkü Romanya’nın başkenti Bükreş’te imzalandı.
Burada Bükreş’in konumunu hatırlamak gerekir. Bükreş, o dönemde Osmanlı’ya bağlı Eflak bölgesinin önemli merkezlerinden biriydi. Eflak ve Boğdan, bugünkü Romanya ve Moldova coğrafyasının tarihî prenslikleridir. Osmanlı Devleti’ne bağlıydılar; ancak iç yönetimlerinde belirli özerklikleri vardı. Rusya ise 18. ve 19. yüzyılda bu bölgeler üzerinde nüfuz kurmak istiyordu.
1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’nin kuzey sınırlarında yaşadığı uzun ve yıpratıcı savaşlardan biridir. Savaşın arka planında Eflak-Boğdan üzerindeki nüfuz mücadelesi, Rusya’nın Balkanlar ve Karadeniz yönünde genişleme isteği, Osmanlı’nın ise bu baskıyı durdurma çabası vardı. Aynı dönemde Avrupa’da Napolyon Savaşları sürüyordu. Rusya, Napolyon’un yaklaşan büyük saldırısı karşısında Osmanlı cephesini kapatmak istiyordu. Bu yüzden Bükreş Antlaşması, yalnız Osmanlı-Rus ilişkileri açısından değil, Avrupa’daki büyük güç dengesi açısından da önemlidir.
Antlaşmanın en önemli sonucu Besarabya’nın Rusya’ya bırakılmasıydı. Besarabya, Prut ile Dinyester nehirleri arasında kalan bölgedir. Bugünkü Moldova’nın büyük kısmı ve Ukrayna’nın bazı güneybatı toprakları bu tarihî bölgeyle ilişkilidir. Bu kayıp, Osmanlı’nın Karadeniz’in kuzeybatısındaki hâkimiyet alanının daha da daralması anlamına geliyordu.
Buna karşılık Rusya, savaş sırasında işgal ettiği Eflak ve Boğdan’ın büyük bölümünden çekilmeyi kabul etti. Yani antlaşma Osmanlı açısından tamamen yıkıcı bir teslimiyet değildi; fakat Besarabya’nın kaybı, Rusya’nın Karadeniz ve Balkanlar yönündeki ilerleyişinde ciddi bir kazançtı.
Antlaşmanın bir başka önemli maddesi Sırplarla ilgiliydi. O dönemde Sırplar Osmanlı yönetimine karşı ayaklanma halindeydi. Bükreş Antlaşması’yla Sırplar için af ve bazı özerklik vaatleri gündeme geldi; ancak Osmanlı garnizonlarının Sırp kalelerinde kalması da kabul edildi. Bu madde, Balkanlar’da 19. yüzyıl boyunca büyüyecek milliyetçi hareketlerin erken işaretlerinden biridir. 19. yüzyılda Osmanlı Balkanları’nda özerklik talepleri, zamanla bağımsızlık hareketlerine dönüşecek sürecin ara basamaklarından biri oldu.
Bükreş Antlaşması, Osmanlı Devleti için bir gerileme işaretiydi. Çünkü devlet artık diplomasi masasında da sınır kayıplarını kabul etmek zorunda kalıyordu. Rusya ise bu antlaşmayla hem Besarabya’yı elde etti hem de Napolyon’a karşı yaklaşan savaşa daha rahat hazırlanma imkânı buldu. Nitekim aynı yıl Napolyon Rusya seferine çıkacak ve Avrupa tarihi bambaşka bir yöne savrulacaktı.
1830 – Amerikan yerlilerinin zorla sürülmesine kapı açan Yerli İskân Yasası imzalandı
28 Mayıs 1830’da ABD Başkanı Andrew Jackson, Amerikan tarihinde ağır sonuçlar doğuran yasalardan biri olan Yerli İskân Yasası’nı imzaladı. İngilizce adıyla Indian Removal Act, Mississippi Nehri’nin doğusunda yaşayan yerli halkların topraklarından çıkarılıp nehrin batısındaki bölgelere gönderilmesinin yolunu açtı.
Burada Amerikan yerlileri ya da daha doğru ifadeyle yerli halklar, Avrupalı sömürgeciler gelmeden çok önce Kuzey Amerika’da yaşayan Cherokee, Choctaw, Chickasaw, Creek/Muscogee, Seminole ve daha birçok topluluğu ifade eder. Bu halkların kendi dilleri, siyasi yapıları, toprak düzenleri, inançları ve antlaşmalarla tanınmış hakları vardı. Ancak ABD’nin batıya doğru genişleme arzusu, yerli halkların topraklarını sürekli hedef haline getirdi.
Yerli İskân Yasası, kâğıt üzerinde “toprak değişimi” gibi sunuldu. Buna göre yerli halklar doğudaki topraklarını bırakacak, karşılığında Mississippi’nin batısında kendilerine yeni topraklar verilecekti. Fakat bu düzenleme gerçekte eşit koşullarda yapılan gönüllü bir değişim değildi.
Bu yasanın en bilinen sonucu Gözyaşı Yolu’dur. İngilizce adıyla Trail of Tears, özellikle Cherokee halkının 1838-1839’da zorla yurtlarından çıkarılıp bugünkü Oklahoma civarındaki “Indian Territory” bölgesine yürütülmesini anlatır. ABD Ulusal Park Servisi, Mayıs 1838’de ABD ordusu ve eyalet milislerinin Cherokee yurtlarına girerek 16 binden fazla Cherokee’yi Tennessee, Alabama, Kuzey Carolina ve Georgia’daki topraklarından zorla çıkardığını aktarır.
Indian Territory, yani “Yerli Toprakları”, ABD yönetiminin yerli halkları doğudaki verimli, değerli ve beyaz yerleşimcilerin istediği topraklardan uzaklaştırmak için batıda ayırdığı bölgelere verilen addı. Ancak bu “yeni yurt” fikri de güvenli ve kalıcı bir çözüm olmadı. Yerli halklar bir kez daha baskı, açlık, hastalık, yoksulluk ve yeni yerleşimci genişlemesiyle karşı karşıya kaldı.
Andrew Jackson’ın bu yasadaki rolü özellikle önemlidir. Jackson, kendisini beyaz yerleşimcilerin çıkarlarını savunan bir halk adamı olarak sunuyordu; fakat yerli halklara karşı sert ve saldırgan bir politika izledi. Yasa, ABD’nin büyüme hikâyesinin yalnız demokrasi, özgürlük ve fırsat anlatısından ibaret olmadığını; aynı zamanda yerinden etme, zorla göç, antlaşma ihlalleri ve yerli halkların haklarının yok sayılması üzerine kurulduğunu gösterir.
Bu süreçte Cherokee halkı hukuki mücadele de verdi. Cherokee liderleri, toprak haklarını ve kendi yönetimlerini savunmak için ABD mahkemelerine başvurdu. Bazı yüksek mahkeme kararları yerli egemenliğini tanıyan ifadeler içerse de fiiliyatta federal hükümet ve eyaletler yerinden etme politikasını sürdürdü. Sonuçta hukuk, yerli halkları korumakta yetersiz kaldı.
1869 – İzmit’in modern şehir planında iz bırakan Hermann Jansen doğdu
28 Mayıs 1869’da Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen doğdu. Jansen, özellikle Ankara’nın Cumhuriyet dönemindeki imar planıyla tanınır. Ancak onun Türkiye’deki şehircilik mirası yalnız Ankara ile sınırlı değildir. İzmit’in modern şehir planlama tarihinde de Jansen’in önemli bir yeri vardır.
Hermann Jansen, 20. yüzyılın başlarında Avrupa’da gelişen modern şehircilik anlayışının temsilcilerinden biriydi. Şehirleri ulaşım, yeşil alan, kamusal meydan, konut, sanayi, tarihî doku ve gündelik hayat ilişkisi içinde ele alan bir planlama anlayışına sahipti. Bu yönüyle onun çalışmaları, eski şehirlerin modernleşirken kimliğini nasıl koruyacağı sorusuna da cevap arıyordu.
Jansen’in Türkiye’de en bilinen çalışması Ankara planıdır. Cumhuriyet’in başkenti olan Ankara, 1920’lerin sonunda hızla büyüyen, yeni devletin yüzünü temsil etmesi beklenen bir şehirdi. Jansen, Ankara için hazırladığı planla yeni başkentin modern, düzenli, yeşil alanları olan ve kamu yapılarıyla şekillenen bir kent olarak gelişmesini hedefledi.
Ancak Jansen’in yolu bir süre sonra İzmit’e de uzandı. 1930’lu yıllarda İzmit için hazırlanan imar planı çalışmalarında Jansen’in adı öne çıktı. İzmit, o dönemde hem tarihî geçmişi hem demiryolu bağlantısı hem İstanbul-Ankara güzergâhındaki konumu hem de sanayi ve liman potansiyeli nedeniyle dikkat çeken bir şehirdi. Fakat aynı zamanda coğrafi olarak zorlu bir yerleşimdi: Bir tarafta deniz, diğer tarafta yamaçlar, arada sıkışmış bir kent dokusu vardı.
Jansen’in İzmit’e bakışı bu nedenle yalnız yeni yollar açmak ya da yapılaşma alanları belirlemekten ibaret değildi. Şehrin sahille ilişkisi, demiryolunun kent içindeki etkisi, ana ulaşım aksları, tarihî merkez, yeşil alan ihtiyacı ve gelişme yönleri birlikte düşünülmeliydi. İzmit gibi dar bir coğrafyada büyüyen şehirlerde planlama hataları, sonraki kuşaklara trafik, yapı yoğunluğu, sahilden kopma ve kimlik kaybı olarak döner.
Jansen’in İzmit planı, kentin modernleşme arayışının erken örneklerinden biri olarak önem taşır. O yıllarda Türkiye’nin birçok şehri Cumhuriyet’in yeni şehircilik anlayışıyla yeniden düşünülüyordu. İzmit de bu dönüşümün dışında kalmadı. Kentin planlı biçimde gelişmesi gereken modern bir şehir olarak ele alınması bu dönemin önemli adımlarındandı.
Burada İzmit açısından asıl mesele şudur: Jansen’in planlarının ne kadarının uygulanabildiği kadar, neyi görmeye çalıştığı da önemlidir. O, İzmit’i yalnız bugünün ihtiyaçlarıyla değil, gelecekte büyüyecek bir şehir olarak okumaya çalıştı. Sahil, ulaşım, tarihî doku ve yeni yerleşim alanları arasındaki dengeyi kurmak istedi. Bugün Kocaeli’nin yaşadığı birçok şehircilik tartışması düşünüldüğünde, bu yaklaşım hâlâ günceldir.
Hermann Jansen 1945’te hayatını kaybetti. Fakat adı, Türkiye’de modern şehir planlamasının erken dönemindeki arayışlarla birlikte anılmaya devam etti. Ankara’nın başkent planı kadar bilinmese de İzmit için yaptığı çalışmalar, Kocaeli’nin şehir hafızasında özel bir yere sahiptir.
28 Mayıs, bu nedenle Kocaeli açısından da anlamlı bir tarihtir. Çünkü bugün İzmit’in şehirleşme sorunlarını, sahille ilişkisini, tarihî merkezini ve gelecekte nasıl bir kent olması gerektiğini tartışırken, Hermann Jansen’in yıllar önce sorduğu temel soru hâlâ karşımızdadır: Bir şehir büyürken ruhunu nasıl korur?
1871 – Paris Komünü kanlı biçimde bastırıldı; modern işçi hareketi tarihinin en sembolik deneylerinden biri sona erdi
28 Mayıs 1871’de Paris Komünü düştü. Fransa-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’te kurulan bu kısa ömürlü devrimci yönetim, Fransız hükümetine bağlı birliklerin şehri ele geçirmesiyle sona erdi. Komün yalnızca yaklaşık iki ay yaşayabildi; ancak etkisi, sosyalizmden anarşizme, işçi hareketlerinden kent yönetimi tartışmalarına kadar çok geniş bir alanda kalıcı oldu.
Paris Komünü, 18 Mart 1871’de Paris halkının ve özellikle işçi sınıfının desteğiyle kurulan yerel devrimci yönetimdi. Parisliler, Fransa-Prusya Savaşı’nın yenilgisi, imparatorluğun çöküşü, ağır kuşatma koşulları ve Versailles merkezli yeni Fransız hükümetine duyulan tepki nedeniyle ayaklandı. Şehir, kısa süreliğine merkezi hükümetten koparak kendi seçilmiş komün yönetimini oluşturdu.
Komün yönetimi; halk egemenliği, yerel demokrasi, işçi hakları, laik eğitim, kilise-devlet ayrımı, kamu görevlilerinin seçimle belirlenmesi ve geri çağrılabilmesi gibi dönemi için çok radikal fikirleri gündeme taşıdı. Bu yüzden birçok sosyalist düşünür Komün’ü, işçi sınıfının kendi kendini yönetme deneyimi olarak gördü.
Ancak Komün çok zor şartlarda doğdu. Paris, Prusya kuşatmasının ardından yorgun, aç ve öfkeliydi. Fransa’nın yeni yönetimi ise Versailles’a çekilmişti. Parisliler, hükümetin hem Prusya karşısındaki yenilgisini hem de halkı silahsızlandırma girişimini kabul etmedi. Özellikle Ulusal Muhafızların toplarına el konulmak istenmesi, ayaklanmanın fitilini ateşledi.
Komün’ün karşısında Versailles hükümeti vardı. Versailles, Paris yakınlarında bulunan ve o dönemde hükümetin merkezi haline gelen şehirdi. Fransız hükümeti, Paris’teki devrimci yönetimi meşru kabul etmedi ve şehri yeniden kontrol altına almak için askerî harekât başlattı. 21 Mayıs 1871’de hükümet birlikleri Paris’e girdi. Sonraki hafta, tarihe Kanlı Hafta anlamına gelen La Semaine Sanglante olarak geçti.
Kanlı Hafta, 21-28 Mayıs 1871 arasında Paris Komünü’nün bastırıldığı çok şiddetli süreçtir. Barikat savaşları sokak sokak sürdü. Komünarlar direndi; Versailles birlikleri ise sert bir bastırma politikası izledi. Binlerce kişi öldürüldü, çok sayıda insan kurşuna dizildi, on binlerce kişi tutuklandı ya da sürgüne gönderildi. Bu nedenle Paris Komünü’nün sonu, aynı zamanda büyük bir toplumsal kırılma ve siyasal travmadır.
Komünar, Paris Komünü’nü savunan, onun yönetiminde yer alan ya da barikatlarda Komün için savaşan kişilere verilen addır. Bu insanlar arasında işçiler, zanaatkârlar, gazeteciler, sosyalistler, anarşistler, cumhuriyetçiler, kadın örgütçüler ve sıradan Parisliler vardı.
Paris Komünü’nün hafızasında kadınların rolü de önemlidir. Louise Michel gibi isimler, Komün’ün hem fiili direnişinde hem de sonraki devrimci hafızasında simge haline geldi. Komün karşıtları, direnişçi kadınları çoğu zaman “pétroleuse” yani kundakçı kadınlar diye damgaladı. Bu da devrimci kadınların nasıl şeytanlaştırıldığını gösteren önemli bir ayrıntıdır.
Komün’ün düşüşü, Avrupa sol tarihinde büyük yankı uyandırdı. Karl Marx, Komün’ü işçi sınıfının iktidar deneyimi olarak değerlendirdi. Anarşistler, sosyalistler ve devrimci hareketler için Paris Komünü, yenilmiş ama unutulmamış bir örnek haline geldi. Komün, sonraki kuşaklara şu soruyu bıraktı: Halk, işçiler ve kent sakinleri kendi kendilerini yönetebilir mi?
1902 – Thomas Edison elektrikli araçlar için nikel-demir pil çalışmalarını hızlandırdı; pil teknolojisinde yeni bir arayış başladı
1902’de Amerikalı mucit Thomas Edison, elektrikli araçlarda kullanılabilecek daha dayanıklı ve güvenilir bir batarya geliştirmek için çalışmalarını yoğunlaştırdı. Pil teknolojisi Edison’dan yaklaşık bir yüzyıl önce başlamıştı. Edison’un yaptığı, mevcut kurşun-asit akülere alternatif olabilecek alkalin nikel-demir batarya üzerinde çalışmaktı.
Burada pil ile akümülatör arasındaki farkı açıklamak gerekir. Pil, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine çeviren düzendir. Bazı piller tek kullanımlıktır. Akümülatör ya da şarj edilebilir batarya ise tekrar tekrar doldurulup kullanılabilir. Edison’un ilgilendiği sistem de şarj edilebilir bataryaydı. O, özellikle otomobillerde kullanılabilecek, daha hafif, daha sağlam ve uzun ömürlü bir enerji kaynağı arıyordu.
Edison’un batarya hedefi, dönemin elektrikli otomobilleriyle doğrudan ilgiliydi. 1900’lerin başında elektrikli otomobiller bugünkü kadar yeni bir fikir değildi; şehir içi kullanımda sessiz, temiz ve kolay kullanılır araçlar olarak görülüyordu. Ancak bataryalar ağırdı, menzil sınırlıydı ve güvenilirlik sorunu vardı. Edison, bu sorunu çözebilecek bir batarya geliştirirse elektrikli araçların gelecekte büyük rol oynayacağına inanıyordu.
Nikel-demir pil, nikel ve demir esaslı elektrotların alkalin bir çözelti içinde çalıştığı şarj edilebilir batarya türüdür. ABC Science’ın Edison bataryası üzerine değerlendirmesinde, nikel-demir bataryanın Edison ve Waldemar Jungner tarafından 1902’de geliştirildiği; bir elektrodun nikelden, diğerinin demirden oluştuğu ve alkalin çözelti içinde çalıştığı belirtilir.
Edison’un bataryası ilk denemelerde beklendiği kadar sorunsuz değildi. Sızıntı, kapasite kaybı ve üretim sorunları yaşandı. Ancak Edison bu alanda çok sayıda deneme ve patent çalışması yaptı. National MagLab’in Edison bataryası notuna göre Edison, mevcut bataryalardan daha hafif, daha güvenilir ve daha güçlü bir sistem geliştirmeyi hedefledi; binlerce denemenin ardından 1903’te çalışmasını duyurdu.
Bu maddeyi önemli yapan taraf, bugünün dünyasına da bağlanabilmesidir. Bugün elektrikli otomobiller, enerji depolama sistemleri, yenilenebilir enerji ve batarya teknolojileri yeniden dünyanın merkezinde. Edison’un 1900’lerin başındaki arayışı, elektrikli araç fikrinin aslında çok eski olduğunu gösterir. Sorun fikirde değil, o fikri taşıyacak batarya teknolojisinin yeterince olgunlaşmamış olmasındaydı.
1908 – James Bond’un yaratıcısı Ian Fleming doğdu; casus romanı popüler kültürün en büyük markalarından birine dönüştü
28 Mayıs 1908’de doğan İngiliz yazar ve gazeteci Ian Fleming, dünya edebiyatı ve sinema tarihinde özellikle James Bond karakterinin yaratıcısı olarak tanınır. Onun kaleminden çıkan Bond, yalnız bir roman kahramanı olarak kalmadı; sinema, televizyon, reklam, moda, otomobil, saat ve popüler kültür dünyasının en uzun ömürlü figürlerinden birine dönüştü.
Ian Fleming’in hayatı, yazdığı casusluk romanlarının dünyasına oldukça yakındı. II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Deniz İstihbaratı’nda görev yaptı. Bu dönemde edindiği deneyimler, tanıdığı istihbaratçılar, savaş bürokrasisi, gizli operasyonlar ve uluslararası güç mücadelesi, daha sonra James Bond romanlarının arka planını besledi.
James Bond, kod adıyla 007, İngiliz gizli servisi MI6 için çalışan hayalî bir ajan olarak kurgulandı. “007”deki iki sıfır, karakterin gerektiğinde öldürme yetkisine sahip olduğunu; 7 ise ajan numarasını ifade eder. Bond; soğukkanlılığı, lüks yaşam zevki, teknolojik oyuncakları, hızlı otomobilleri, egzotik görevleri ve tehlikeli düşmanlarıyla Soğuk Savaş döneminin en tanınmış kurgu kahramanlarından biri oldu.
Fleming’in ilk Bond romanı Casino Royale , 1953’te yayımlandı. Ardından Live and Let Die / Yaşamak İçin Öldür, Moonraker / Ay Harekâtı, Diamonds Are Forever / Ölümsüz Elmaslar, From Russia with Love / Rusya’dan Sevgilerle, Dr. No / Doktor No, Goldfinger / Altın Parmak, Thunderball / Yıldırım Harekâtı, The Spy Who Loved Me / Beni Seven Casus, On Her Majesty’s Secret Service / Majestelerinin Gizli Servisinde, You Only Live Twice / İnsan İki Kere Yaşar ve The Man with the Golden Gun / Altın Tabancalı Adam gibi romanlar geldi. Bu eserler, casusluk romanını daha sert, daha stilize ve daha ticari bir popüler tür haline getirdi.
James Bond’un asıl küresel patlaması ise sinemayla yaşandı. 1962’de Sean Connery’nin başrolünde oynadığı Dr. No, Bond filmleri serisinin başlangıcı oldu. Sonraki yıllarda Sean Connery, George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan ve Daniel Craig gibi oyuncular Bond’u canlandırdı. Böylece Fleming’in roman karakteri, kuşaklar boyunca yeniden yorumlanan bir sinema ikonuna dönüştü.
Ian Fleming, çocuklar için kaleme aldığı Chitty-Chitty-Bang-Bang adlı eseri de tanınır. Ancak edebiyat ve popüler kültür hafızasındaki asıl yeri, modern casusluk mitolojisini kurmasıdır. Bond karakteri, gerçekçi bir istihbarat görevlisinden çok, Soğuk Savaş çağının korkularını, fantezilerini, teknolojik merakını ve Batı’nın kendine biçtiği kahramanlık imajını taşıyan bir figürdür.
Ian Fleming 1964’te hayatını kaybetti. Fakat James Bond yaşamaya devam etti. Yeni yazarlar, yeni filmler, yeni oyuncular ve değişen dünya dengeleriyle Bond karakteri sürekli güncellendi. Bugün Bond, yalnız bir roman kahramanı değil; 20. yüzyılın ikinci yarısından 21. yüzyıla taşan en güçlü popüler kültür markalarından biridir.
1913 – Osmanlı kadın hareketi örgütlü bir hak mücadelesine dönüştü; Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti kuruldu
28 Mayıs 1913’te Osmanlı kadın hakları hareketinin en önemli örgütlerinden Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin adı bugünkü Türkçeyle Osmanlı Kadın Haklarını Savunma Derneği anlamına gelir. “Nisvan” kadınlar, “müdafaa-i hukuk” ise hakların savunulması demektir. Bu ad bile derneğin kendisini hayır, yardım ya da eğitimle sınırlamadığını; doğrudan kadın hakları meselesini merkeze aldığını gösterir.
Cemiyetin çıkış noktası, aynı yıl yayımlanmaya başlayan Kadınlar Dünyası dergisiydi. Derginin 55. sayısında cemiyetin kuruluşu duyuruldu; daha sonra dergi ile cemiyetin çalışmaları birlikte yürütüldü. Kadınlar Dünyası’nın bütün yazar ve yönetici kadrosunun kadınlardan oluşması, onu Osmanlı basın tarihinde ayrıca önemli kılar.
Bu hareketin en önemli figürlerinden biri Nuriye Ulviye Mevlan Civelek’tir. Kadınlar Dünyası’nın imtiyaz sahibi olan Ulviye Mevlan, aynı zamanda cemiyetin de kurucu isimleri arasında yer aldı. Osmanlı kadın hareketi açısından bu önemlidir; çünkü kadınlar artık yalnız erkek aydınların “kadın meselesi” üzerine yazdığı metinlerin konusu değil, kendi adlarına konuşan, örgütlenen ve kamusal alanda hak talep eden öznelere dönüşüyordu.
Burada feminizm kelimesini de dikkatli açıklamak gerekir. Feminizm, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması, eğitim, çalışma, siyaset, aile ve kamusal hayat alanlarında ayrımcılığın ortadan kaldırılması için yürütülen düşünce ve mücadele çizgisidir. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti için “feminist” demek bir abartı değildir; çünkü cemiyet kadınların eğitim, çalışma, giyim, kamusal görünürlük ve yurttaşlık haklarını açıkça savunuyordu. Hatta cemiyetin dönemin koşullarında feminizm sözcüğünü kullanmaktan çekinmeyen bir çizgide durduğu vurgulanır.
Cemiyetin talepleri arasında kadınların eğitim imkânlarının artırılması, çalışma hayatına katılması, kamusal alanda daha görünür hale gelmesi ve giyim üzerindeki baskıların azaltılması vardı. Özellikle kadınların iş hayatına girmesi konusu önemlidir. Çünkü Osmanlı toplumunda kadınların kamusal alandaki varlığı çoğu zaman aile, ahlak ve gelenek tartışmalarıyla sınırlandırılıyordu. Cemiyet ise kadınların toplumsal hayata erkeklerle birlikte katılmasını savunuyordu.
Kadınlar Dünyası dergisinin en dikkat çekici özelliklerinden biri, Müslüman kadınların fotoğraflarını yayımlamasıydı. Bu, dönemi için çok cesur bir adımdı. Çünkü kadınların yüzlerinin ve kimliklerinin kamusal basın alanında görünmesi, basın tarihiyle birlikte toplumsal cinsiyet tarihi açısından da güçlü bir eşikti. Dergi, kadınların görünmezliğine karşı doğrudan bir meydan okuma niteliği taşıyordu.
Cemiyetin önemli taraflarından biri de kapsayıcı dilidir. Bazı kaynaklarda, Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’nin din ve milliyet ayrımı gözetmeden kadınların haklarını savunduğu, hatta Türkçe bilmeyen kadınlara da açık olduğu belirtilir. Bu, Osmanlı’nın çok kimlikli toplum yapısı içinde kadın hakları meselesinin yalnız belirli bir etnik ya da dinî grubun meselesi olarak görülmediğini gösterir.
Bu hareketi II. Meşrutiyet ortamı içinde düşünmek gerekir. 1908’den sonra Osmanlı’da basın, dernekleşme ve siyasal tartışma alanı genişlemişti. Erkeklerin kurduğu siyasi partiler, kulüpler ve cemiyetler çoğalırken kadınlar da kendi dergileri ve örgütleriyle kamusal alana çıkmaya başladı. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti, bu yeni dönemin kadınlar açısından en cesur ve en bilinçli örgütlenmelerinden biriydi.
1919 – Mustafa Kemal Paşa Havza’dan milleti meydanlara çağırdı; işgallere karşı örgütlü protesto dönemi başladı
28 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa, Havza’dan sivil ve askerî makamlara gönderdiği genelgeyle, İzmir’in işgali başta olmak üzere Anadolu’daki işgallere karşı mitingler düzenlenmesini istedi. Bu adım, Millî Mücadele’nin yalnız askerî bir direniş olarak değil, aynı zamanda halkın katılımıyla büyüyen bir milli tepki hareketi olarak örgütlenmesinde önemli bir dönemeçtir.
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra güvenlik ve temas imkânları nedeniyle kısa süre sonra Havza’ya geçti. Havza, Amasya, Samsun, Tokat ve çevresiyle bağlantı kurulabilecek stratejik bir merkezdi. Mustafa Kemal burada, işgallere karşı halkın tepkisini örgütlü ve görünür hale getirecek ilk siyasi adımlardan birini attı.
Bu genelge, tarihte Havza Genelgesi olarak bilinir. Genelgede, İzmir’in Yunanlar tarafından işgalinin bütün yurtta protesto edilmesi, mitingler yapılması, İstanbul Hükümeti’ne ve İtilaf Devletleri temsilcilerine telgraflar çekilmesi istendi. Amaç, işgallere karşı Anadolu’da sessiz kalınmadığını göstermekti. Böylece halkın tepkisi dağınık öfke olmaktan çıkarılıp siyasi bir basınca dönüştürülmek istendi.
1919 koşullarında mitingler sadece protesto amacı taşımıyordu, aynı zamanda haberleşme ve bilinçlendirme aracıydı. Çünkü işgal altındaki ya da baskı altındaki bir ülkede gazeteler sansürlenebilir, İstanbul Hükümeti çekingen davranabilir; fakat meydanlarda toplanan halk, ulusal iradenin görünür hale gelmesini sağlar.
Mustafa Kemal Paşa’nın bu çağrısı üzerine Anadolu’nun birçok yerinde protesto mitingleri düzenlendi. Özellikle İstanbul’daki büyük mitingler, işgallere karşı toplumsal tepkinin ne kadar genişlediğini gösterdi. Halide Edip’in Sultanahmet Mitingi’nde yaptığı konuşma gibi örnekler, Millî Mücadele’nin yalnız cephede değil, şehir meydanlarında, kürsülerde ve halk kalabalıkları içinde de başladığını gösterir.
Bu genelge aynı zamanda Mustafa Kemal’in yöntemini de ortaya koyar. O, daha ilk günlerden itibaren kurtuluşu yalnız birkaç komutanın askerî hamlesi olarak düşünmedi. Halkın, belediyelerin, aydınların, din adamlarının, yerel yöneticilerin ve askerî kadroların aynı hedef etrafında harekete geçirilmesi gerekiyordu. Havza Genelgesi bu yüzden Millî Mücadele’nin örgütlenme mantığının erken işaretidir.
İstanbul Hükümeti ve işgal güçleri açısından bu faaliyetler rahatsız ediciydi. Çünkü Mustafa Kemal Paşa resmî görevle Anadolu’ya gönderilmişti; ancak kısa sürede işgallere karşı ulusal tepkiyi örgütleyen bir lider konumuna gelmeye başlamıştı. Havza’daki bu çıkış, onun İstanbul’la arasındaki gerilimi artıracak, ardından Amasya Genelgesi’ne ve Erzurum-Sivas kongreleri sürecine giden yolu açacaktı.
1919 – İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri Malta’ya sürgün edildi; Osmanlı’nın savaş sonrası hesaplaşma dönemi başladı
28 Mayıs 1919’da İstanbul’da tutuklanan İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinden oluşan ilk kafile, İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderildi. Bu ilk kafilede 66 kişi yer aldı. Daha sonra farklı kafilelerle sürgünler devam etti ve bu kişiler tarihe Malta Sürgünleri olarak geçti. Süreç, 1920 yılına kadar uzandı.
İttihat ve Terakki, Osmanlı Devleti’nin son döneminde etkili olan siyasi bir örgüttü. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanında belirleyici rol oynadı; 1913 Babıali Baskını’ndan sonra Osmanlı yönetiminde neredeyse tek hâkim siyasi güç haline geldi. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ni yöneten kadronun merkezinde Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa gibi İttihatçı liderler vardı.
Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca, İttihat ve Terakki kadroları savaşın sorumlusu olarak görülmeye başlandı. Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul fiilen İtilaf Devletleri’nin denetimi altına girdi. İngilizler, savaş suçları, Ermeni tehciri, kötü yönetim, esirlere kötü muamele ve İtilaf Devletleri’ne karşı faaliyetler gibi gerekçelerle bazı Osmanlı siyasetçilerini, askerlerini, bürokratlarını ve aydınlarını tutukladı.
Malta, Akdeniz’de stratejik konuma sahip bir İngiliz üssüydü. Osmanlı devlet adamları ve aydınlarının İstanbul’dan uzaklaştırılması için uygun bir sürgün merkezi olarak kullanıldı. Bu sürgünler, İstanbul’daki siyasi kadroları etkisiz hale getirme hamlesiydi.
Sürgüne gönderilenler arasında yalnız İttihat ve Terakki’nin siyasetçileri yoktu; askerler, valiler, bürokratlar, gazeteciler ve fikir insanları da vardı. Bu kişilerin bir bölümü doğrudan İttihatçı geçmişleri nedeniyle, bir bölümü ise Millî Mücadele’ye destek verebilecekleri düşüncesiyle hedef alındı. Bu yüzden Malta Sürgünleri, Osmanlı’nın savaş sonrası hesaplaşmasıyla Millî Mücadele’nin doğuşu arasındaki ara dönemi anlatan önemli başlıklardan biridir. Sürgün edilenler hakkında mahkeme süreci yürütülmek istendi; ancak çoğu için kesin ve yeterli delil ortaya konamadı.
Malta Sürgünleri’nin Millî Mücadele açısından da önemli sonuçları oldu. Ankara Hükümeti, İngilizlerin elindeki bu kişileri bir pazarlık unsuru olarak gördü. Daha sonra Anadolu’da tutulan İngiliz esirleriyle Malta’daki Osmanlı sürgünlerinin değişimi gündeme geldi. 1921’de yapılan esir değişimleriyle Malta’daki birçok kişi serbest bırakıldı ve Türkiye’ye döndü.
Bu süreç, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki karmaşayı gösterir. Bir yanda Osmanlı Devleti savaş yenilgisinin hesabını vermeye zorlanıyor, diğer yanda Anadolu’da yeni bir millî direniş örgütleniyordu. İstanbul’daki eski kadrolar tasfiye edilirken, Ankara’da yeni bir siyasi merkez doğuyordu. Malta Sürgünleri bu iki dünyanın arasında kalmış bir kuşağın hikâyesidir.
1925 – “Karaoğlan” lakabıyla siyaset tarihine geçen Bülent Ecevit doğdu
28 Mayıs 1925’te Türk siyasetinin en önemli isimlerinden Bülent Ecevit doğdu. Gazeteci, şair, yazar ve siyasetçi kimliklerini bir arada taşıyan Ecevit, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’ni “ortanın solu” çizgisine taşıması, 1970’lerde geniş halk kesimleriyle kurduğu bağ ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı dönemindeki başbakanlığıyla Türkiye siyasi tarihinde ayrı bir yer edindi.
Bülent Ecevit, Robert Kolej’de eğitim gördü. Genç yaşta gazeteciliğe başladı; Ulus gazetesinde çalıştı, daha sonra Londra’da basın ataşeliği yaptı. Siyasete girmeden önce edebiyatla ve özellikle şiirle ilgilendi. Bir Şeyler Olacak Yarın ve El Ele Büyüttük Sevgiyi gibi şiirleri, onun politikacı kimliğinin yanında daha duygusal ve entelektüel yönünü de gösterir.
Siyasete Cumhuriyet Halk Partisi’nde başladı. 1957’de milletvekili seçildi. 1960’lı yıllarda CHP içinde yükseldi ve partinin sosyal demokrat bir çizgiye yönelmesinde belirleyici rol oynadı. “Ortanın solu” kavramı, CHP’nin kendisini yalnız devletin kurucu partisi olarak değil, emekçiler, köylüler, dar gelirliler ve sosyal adalet talepleriyle de ilişkilendiren yeni bir hatta taşımasını ifade ediyordu.
Ecevit’in halkla kurduğu ilişki, onu 1970’lerde sıradan bir parti liderinin ötesine taşıdı. “Karaoğlan” lakabı, onun Anadolu’da, özellikle kırsal kesimde ve emekçi tabanda karşılık bulan siyasal imajının simgesi oldu. Bu lakapla Ecevit, mütevazı, dürüst, halktan yana ve sade bir lider olarak anlatıldı. CHP 1973 seçimlerinde birinci parti oldu; Ecevit de koalisyon hükümetinin başbakanı olarak göreve geldi.
Bülent Ecevit’in adının en çok anıldığı tarihsel olaylardan biri 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’dır. Türkiye, Kıbrıs’ta yaşanan darbe ve adadaki Türk toplumunun güvenliği gerekçesiyle askerî harekât başlattı. Bu süreçte Ecevit başbakandı; Başbakan Yardımcısı ise Milli Selamet Partisi lideri Necmettin Erbakan’dı. Harekât, Türkiye’de Ecevit’in liderlik imajını güçlendirdi ve onu geniş kitlelerin gözünde tarihsel bir figüre dönüştürdü.
Ecevit’in siyasal hayatı yalnız yükselişlerden ibaret değildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra siyasetten yasaklandı, partisi kapatıldı. Yasakların kalkmasının ardından Demokratik Sol Parti’de yeniden siyaset yaptı. 1990’ların sonunda yeniden başbakanlığa döndü. 1999’da kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonunun, yani 57. Hükûmet’in başbakanı oldu. Bu dönem; Abdullah Öcalan’ın yakalanması, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Türkiye’nin AB adaylığı, 2001 ekonomik krizi ve 2002 seçimleri gibi büyük kırılmalarla hatırlandı.
Bülent Ecevit, siyasette dürüstlük, kişisel sadelik ve entelektüel bir dil ile özdeşleşti. Ancak liderliği aynı zamanda tartışmalı dönemlere de sahne oldu. Ekonomik krizler, koalisyon yönetimindeki zorluklar, sağlık sorunları ve 2002 seçimlerinde DSP’nin ağır yenilgisi, onun siyasi kariyerinin son bölümünü belirledi.
1930 – Chrysler Binası açıldı; New York’un gökdelen yarışı Art Deco bir zirveye ulaştı
Chrysler Binası, New York’un Manhattan bölgesinde, Lexington Avenue ile 42. Cadde yakınında yer alan ünlü gökdelendir. Mimar William Van Alen tarafından tasarlandı; otomobil sanayicisi Walter P. Chrysler adına yaptırıldı. 1928’de başlayan inşaat, yaklaşık iki yıl içinde tamamlandı. Bina 1.046 feet, yani yaklaşık 319 metre yüksekliğe ulaştı ve açıldığında kısa süreliğine dünyanın en yüksek binası oldu.
Art Deco, 1920’ler ve 1930’larda mimarlık, iç tasarım, mobilya, grafik ve moda alanlarında etkili olan bir tasarım üslubudur. Geometrik çizgiler, simetri, parlak yüzeyler, metalik malzemeler, hız, makine çağı ve modern şehir duygusu bu akımın belirgin özellikleridir. Chrysler Binası’nın paslanmaz çelik tacı, güneş ışını biçimli süslemeleri, kartal başları ve otomobil çağını hatırlatan metal detayları bu üslubun en tanınmış örnekleri arasındadır.
1920’lerin sonunda New York’ta şirketler ve zengin iş insanları, kentin siluetinde en yüksek ve en gösterişli yapıyı inşa etmek için yarışıyordu. Chrysler Binası, rakibi 40 Wall Street’i geçmek için tepesindeki çelik kuleyi gizlice binanın içinde monte ettirdi ve son aşamada yukarı çıkararak yükseklik yarışını kazandı. Böylece 1930’da Eyfel Kulesi’ni de geride bırakıp dünyanın en yüksek insan yapımı yapılarından biri haline geldi.
Ancak bu unvan uzun sürmedi. 1931’de Empire State Binası tamamlanınca Chrysler Binası dünyanın en yüksek binası unvanını kaybetti. Buna rağmen mimari itibarı azalmadı. Hatta birçok mimarlık tarihçisine göre Chrysler Binası, Empire State’ten daha zarif ve daha karakterli bir yapıdır. Çünkü sadece yüksek olmakla kalmaz; dönemin otomobil, hız, endüstri ve modern kent hayalini süslemelerine kadar taşır.
Bina aynı zamanda Amerikan kapitalizminin ve Caz Çağı’nın sembollerinden biridir. Caz Çağı, 1920’lerde ABD’de ekonomik büyüme, kentleşme, tüketim kültürü, gece hayatı, otomobil ve modern eğlenceyle anılan dönemi ifade eder. Chrysler Binası’nın göğe doğru uzanan parlak tacı, bu dönemin “gelecek şimdi başlıyor” duygusunu taşır. Ne var ki bina açıldığında dünya artık 1929 Büyük Buhranı’nın gölgesine girmişti. Bu nedenle Chrysler Binası hem iyimser modernlik rüyasının hem de o rüyanın kırılganlığının sembolü haline geldi.
1930 – Dünya dışı yaşam arayışını bilimsel bir soruya dönüştüren Frank Drake doğdu
28 Mayıs 1930’da Amerikalı astronom ve astrofizikçi Frank Drake doğdu. Drake, özellikle Dünya dışı zeki yaşam arayışı denince akla gelen en önemli bilim insanlarından biridir. Onu bilim tarihinde özel kılan şey, “Evrende yalnız mıyız?” sorusunu romantik bir merak olmaktan çıkarıp ölçülebilir, tartışılabilir ve bilimsel yöntemlerle araştırılabilir bir problem haline getirmesidir.
Frank Drake’in adı en çok Drake Denklemi ile anılır. 1961’de geliştirdiği bu denklem, Samanyolu Galaksisi’nde bizimle iletişim kurabilecek kaç uygarlık olabileceğini tahmin etmeye çalışır. Denklem; yıldız oluşum hızı, gezegen sahibi yıldızların oranı, yaşama elverişli gezegen sayısı, yaşamın ortaya çıkma ihtimali, zeki yaşamın gelişme ihtimali, teknolojik uygarlıkların doğma oranı ve bu uygarlıkların ne kadar süre sinyal yayabileceği gibi değişkenleri içerir.
Burada önemli olan, Drake Denklemi’nin kesin bir sonuç vermesi değildir. Zaten bugün bile bu değişkenlerin çoğu hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Denklemin asıl önemi, insanlığın en büyük sorularından birini parçalara ayırmasıdır. “Uzayda hayat var mı?” gibi dev bir soruyu, “Kaç yıldız var?”, “Kaçının gezegeni var?”, “Kaç gezegen yaşama uygun?”, “Zeki yaşam ne kadar sık ortaya çıkar?” gibi bilimsel alt sorulara dönüştürmüştür.
Drake, aynı zamanda SETI çalışmalarının öncülerindendir. SETI, İngilizce Search for Extraterrestrial Intelligence ifadesinin kısaltmasıdır; Türkçeye “Dünya Dışı Zekâ Arayışı” diye çevrilebilir. Bu çalışmalar, uzaydan gelebilecek yapay radyo sinyallerini dinleyerek başka uygarlıkların izini aramayı amaçlar. Frank Drake, 1960’ta Project Ozma adlı çalışmayı başlattı. Bu proje, Güneş benzeri yıldızlardan gelebilecek radyo sinyallerini arayan ilk sistemli bilimsel girişimlerden biri kabul edilir.
Frank Drake’in bir başka önemli katkısı da Arecibo Mesajı’dır. 1974’te Porto Riko’daki Arecibo Radyo Teleskobu kullanılarak uzaya sembolik bir radyo mesajı gönderildi. Bu mesajda insan DNA’sı, insan figürü, Güneş Sistemi ve Dünya’daki yaşamla ilgili temel bilgiler kodlanmıştı. Mesajın yakın zamanda bir uygarlık tarafından okunması beklenmiyordu; daha çok insanlığın evrene kendini tanıtma arzusunu gösteren bilimsel ve kültürel bir semboldü.
Drake’in çalışmaları, astronomi ile felsefenin kesiştiği bir alanda durur. Çünkü onun sorduğu sorular yalnız teleskoplarla ilgili değildir; insanlığın evrendeki yerini, yalnızlık duygusunu, teknolojik uygarlıkların kaderini ve medeniyetlerin ne kadar uzun yaşayabileceğini de düşündürür. Drake Denklemi’ndeki son değişken, yani teknolojik uygarlıkların ne kadar süre varlığını sürdürebileceği, bugün iklim krizi, nükleer savaş riski ve teknolojik yıkım tartışmaları açısından da anlamlıdır.
Frank Drake 2022’de hayatını kaybetti. Ancak onun açtığı yol bugün daha da önem kazanmış durumda. Çünkü son otuz yılda binlerce ötegezegen, yani Güneş Sistemi dışındaki gezegen keşfedildi. Bu keşifler, Drake’in yıllar önce bilimsel zemine taşıdığı soruyu daha da güncel hale getirdi: Evrende yaşam için uygun başka dünyalar gerçekten çok olabilir mi?
1933 – Nazi rejimi Komünist Parti’nin mallarına el koydu; Almanya’da muhalefetin tasfiyesi hızlandı
28 Mayıs 1933’te Almanya’da Nazi yönetimi, Almanya Komünist Partisi’nin mallarına el koyma sürecini yürürlüğe koydu. Bu olay, Adolf Hitler’in iktidara geldikten sonra Almanya’da muhalefeti adım adım tasfiye ettiği dönemin önemli halkalarından biridir. Burada yalnız bir partinin mal varlığına el konulmasından değil, demokratik siyasetin kurumsal olarak ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.
Almanya Komünist Partisi, Almanca adıyla Kommunistische Partei Deutschlands, kısa adıyla KPD, Weimar Cumhuriyeti döneminin en güçlü sol partilerinden biriydi. İşçi sınıfı içinde ciddi bir tabanı vardı ve Nazi Partisi’nin en sert ideolojik düşmanlarından biri olarak görülüyordu. Naziler iktidara gelir gelmez komünistleri “devlet düşmanı” olarak hedef göstermeye başladı.
Bu sürecin kırılma noktalarından biri Reichstag Yangını’ydı. 27 Şubat 1933’te Alman parlamento binası Reichstag yandı. Naziler yangını komünist bir ayaklanmanın işareti gibi sundu ve bu olayı muhalefeti ezmek için kullandı. Ertesi gün çıkarılan Reichstag Yangını Kararnamesi, temel hak ve özgürlükleri askıya aldı; kişi özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı hakkı ve konut dokunulmazlığı gibi güvenceler ortadan kaldırıldı.
Bu kararnamenin ardından komünistlere ve sosyal demokratlara yönelik büyük bir tutuklama dalgası başladı. Anne Frank House’un tarih anlatımına göre, hükümet Komünist Parti’yi yasakladı ve 15 Mart’a kadar yaklaşık 10 bin komünist tutuklandı. İlk toplama kampları da bu siyasi mahkûmları tutmak için açıldı.
28 Mayıs 1933’te Komünist Parti’nin mallarına el konulması, bu baskının ekonomik ve kurumsal boyutuydu. Bir siyasi hareketin binaları, yayın araçları, hesapları ve örgütsel kaynakları elinden alındığında, gelecekte yeniden örgütlenme ihtimali de yok edilir. Naziler bunu bilinçli yaptı: Önce komünistleri düşman ilan ettiler, sonra hukukî güvenceleri kaldırdılar, ardından örgütlerini, basınlarını, toplantılarını ve mal varlıklarını tasfiye ettiler.
Burada Nasyonal sosyalizm kavramını da açıklamak gerekir. Nasyonal sosyalizm, Adolf Hitler’in liderliğindeki Nazi ideolojisinin adıdır. Irkçılık, antisemitizm, aşırı milliyetçilik, tek lider kültü, totaliter devlet anlayışı, komünizm düşmanlığı ve militarizm bu ideolojinin temel unsurlarıydı. Adındaki “sosyalizm” kelimesine rağmen Nazi hareketi Marksist ya da işçi sınıfı merkezli bir sosyalist hareket değildi; aksine komünistleri ve sosyal demokratları en büyük iç düşmanlarından biri olarak gördü.
Komünist Parti’nin tasfiyesi, kısa süre sonra diğer muhalefet güçlerinin de tasfiyesine dönüştü. 2 Mayıs 1933’te sendikalar kapatıldı; 14 Temmuz 1933’te Nazi Partisi dışındaki bütün siyasi partiler yasaklandı.
1936 – Alan Turing bilgisayar çağının teorik kapısını açtı; “hesaplanabilirlik” modern teknolojinin temeline yerleşti
28 Mayıs 1936’da İngiliz matematikçi Alan Turing’in modern bilgisayar biliminin temel metinlerinden biri sayılan çalışması teslim alındı. Makalenin adı oldukça teknikti: “On Computable Numbers, with an Application to the Entscheidungsproblem”. Türkçeye kabaca, “Hesaplanabilir Sayılar Üzerine ve Karar Problemine Bir Uygulama” diye çevrilebilir. Fakat bu kuru başlığın arkasında, bugün bilgisayardan yapay zekâya, algoritmalardan dijital dünyaya kadar uzanan büyük bir zihinsel devrim vardı.
Turing’in sorduğu temel soru şuydu: Bir problem, mekanik ve kesin adımlarla çözülebilir mi? Başka bir ifadeyle, bir insanın ya da makinenin belirli kuralları izleyerek her zaman sonuca ulaşabileceği türden problemler var mıdır? Bu soru ilk bakışta yalnız matematikçileri ilgilendiriyor gibi görünür. Oysa bugün kullandığımız bilgisayarların, yazılımların ve algoritmaların arkasında tam da bu düşünce yatar.
Burada hesaplanabilirlik kavramını açıklamak gerekir. Hesaplanabilirlik, bir problemin belirli ve sonlu kurallarla çözülüp çözülemeyeceğini araştıran alandır. Yani mesele sadece toplama, çıkarma ya da sayı işlemleri değildir; bir işin adım adım tarif edilerek bir makine tarafından yapılıp yapılamayacağıdır. Bugün bir arama motorunun sonuç üretmesi, bir telefonun yüz tanıması, bir yapay zekânın metin yazması ya da bir bankacılık sisteminin işlem yapması, en temelde bu “adım adım hesaplama” fikrine dayanır.
Turing bu çalışmasında daha sonra Turing makinesi diye anılacak soyut bir model geliştirdi. Bu makine gerçek bir metal cihaz değildi; zihinsel ve matematiksel bir modeldi. Sonsuz uzunlukta varsayılan bir şerit, bu şerit üzerinde semboller okuyup yazabilen bir başlık ve belirli kurallara göre hareket eden bir sistem düşünülüyordu. Turing’in dehası, karmaşık hesaplama fikrini bu kadar yalın bir modele indirgemesinde yatıyordu.
Bu model, modern bilgisayarın teorik atası kabul edilir. Çünkü bugünkü bilgisayarlar da temelde komutları okur, verileri işler, belirlenmiş kurallara göre bir durumdan başka bir duruma geçer ve sonuç üretir. Elbette bugünün makineleri Turing’in kâğıt üzerindeki soyut makinesinden çok daha karmaşıktır; fakat çalışma mantığının felsefi ve matematiksel temeli orada atılmıştır.
Turing’in makalesi aynı zamanda matematikteki Entscheidungsproblem, yani “karar problemi” tartışmasına da cevap veriyordu. Bu problem, matematikteki her doğru-yanlış sorusunun mekanik bir yöntemle çözülüp çözülemeyeceğini sorguluyordu. Turing, bazı problemlerin böyle kesin bir yöntemle çözülemeyeceğini gösterdi. Yani insanlık yalnız neyin hesaplanabileceğini değil, neyin hesaplanamayacağını da anlamaya başladı.
Bu sonuç, bilim tarihinde büyük bir kırılmaydı. Çünkü 20. yüzyılın başında matematiğin bütün problemlerinin eksiksiz ve mekanik biçimde çözülebileceğine dair güçlü bir umut vardı. Turing ve benzer dönemde çalışan Kurt Gödel gibi isimler, insan aklının ve matematiksel sistemlerin sınırlarını gösterdi. Böylece modern çağın en derin sorularından biri ortaya çıktı: Her şeyi kurala bağlayabilir miyiz, yoksa bazı sınırlar kaçınılmaz mıdır?
Alan Turing’in önemi yalnız bu makaleyle sınırlı değildir. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Enigma şifrelerinin çözülmesinde de kritik rol oynadı. İngiltere’de Bletchley Park’ta yürütülen çalışmalar, savaşın seyrini etkileyen istihbarat başarılarından biri oldu. Ancak Turing’in 1936 tarihli teorik çalışması, savaş dönemindeki şifre çözme başarısından bile daha uzun ömürlü bir miras bıraktı.
Bugün bilgisayar, internet, yapay zekâ, kriptografi, yazılım mühendisliği ve dijital güvenlik alanlarının tamamı Turing’in açtığı düşünsel yoldan ilerliyor.
1937 – “Halk otomobili” hedefiyle doğan Volkswagen kuruldu; Nazi döneminin projesi savaş sonrası dünya markasına dönüştü
28 Mayıs 1937’de Almanya’da Volkswagen şirketinin temeli atıldı. Şirketin ilk adı Gesellschaft zur Vorbereitung des Deutschen Volkswagens mbH idi; Türkçeye “Alman Halk Otomobili’ni Hazırlama Şirketi” gibi çevrilebilir. Volkswagen’in kendi tarihçesi de şirketin 28 Mayıs 1937’de bu adla kurulduğunu, 1938’de Volkswagenwerk GmbH adını aldığını ve ana fabrikanın bugünkü Wolfsburg’da inşa edildiğini belirtir.
Volkswagen kelimesi Almancada “halk otomobili” anlamına gelir. Projenin amacı, otomobili zenginlerin kullanabildiği bir lüks olmaktan çıkarıp geniş Alman kitlelerinin satın alabileceği ucuz, dayanıklı ve pratik bir araç üretmekti. Bu hedef, o yıllarda Nazi yönetiminin propaganda diliyle birlikte sunuldu. Hitler yönetimi, Almanya’da otoyolların, yani Autobahn ağının gelişmesini ve halkın otomobile erişmesini modernleşme ve güç gösterisi olarak kullanıyordu.
Burada önemli bir nokta var: Volkswagen’in kuruluşunu yalnız sevimli bir otomobil markasının doğuşu gibi anlatmak eksik ve yanıltıcı olur. Şirket, Nazi Almanyası döneminde, Alman Emek Cephesi tarafından kuruldu. Alman Emek Cephesi, bağımsız sendikaların ortadan kaldırılmasından sonra Nazi rejiminin işçi sınıfını denetlemek için kurduğu örgüttü.
Volkswagen projesinin teknik merkezinde Ferdinand Porsche vardı. Porsche, geniş kitlelerin satın alabileceği küçük, ekonomik ve dayanıklı bir otomobil tasarlamakla görevlendirildi. Bu tasarım daha sonra Volkswagen Beetle, Türkçede yaygın adıyla Volkswagen Kaplumbağa ya da Vosvos olarak bilinen otomobile dönüşecekti. Aracın yuvarlak hatları, arkadan motorlu yapısı ve sağlamlığı, onu 20. yüzyılın en tanınmış otomobillerinden biri haline getirdi.
Ancak ilk yıllarda “her Alman ailesine otomobil” vaadi büyük ölçüde propaganda olarak kaldı. II. Dünya Savaşı başlayınca Volkswagen fabrikası sivil otomobil üretiminden çok savaş ekonomisinin parçası haline geldi. Fabrikada askeri araçlar üretildi; savaş yıllarında zorla çalıştırılan işçilerin kullanılması da Volkswagen tarihinin karanlık bölümlerinden biridir. Volkswagen Group’un tarihçesi de şirketin kuruluşunu ve 1937-1945 dönemini “savaş ekonomisine entegrasyon” başlığı altında ele alır.
Savaş sonrası dönemde ise hikâye başka bir yöne döndü. Almanya’nın yenilgisinden sonra İngiliz kontrolü altındaki bölgede kalan fabrika yeniden çalıştırıldı. Volkswagen Beetle, savaş sonrası Batı Almanya’nın ekonomik toparlanmasının ve daha sonra küresel otomobil kültürünün sembollerinden biri haline geldi. Özellikle 1950’ler ve 1960’larda Avrupa’dan Amerika’ya kadar geniş bir pazara yayıldı.
Bu maddeyi ilginç yapan çelişki tam da buradadır: Volkswagen, Nazi döneminin ideolojik ve propagandist “halk otomobili” projesi olarak doğdu; fakat savaş sonrasında bambaşka bir anlam kazanarak sıradan insanların, öğrencilerin, ailelerin, hippilerin ve popüler kültürün sevdiği bir otomobile dönüştü. Vosvos, Türkiye’de de uzun yıllar sevimli, dayanıklı ve karakter sahibi bir otomobil olarak hatırlandı.
1940 – Belçika Nazi Almanyası’na teslim oldu; Batı Avrupa’da çöküş Dunkirk’e uzandı
28 Mayıs 1940’ta Belçika ordusu Nazi Almanyası’na teslim oldu. Almanların 10 Mayıs 1940’ta başlattığı saldırı, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve Fransa’yı hedef alan büyük Batı Cephesi harekâtının parçasıydı. Belçika seferi 10-28 Mayıs arasında sürdü ve Belçika ordusunun teslim olmasıyla sona erdi.
Almanya, 10 Mayıs 1940’ta Hollanda, Belçika ve Lüksemburg üzerinden Batı Avrupa’ya saldırdı. Müttefikler, Alman ordusunun asıl ağırlığını Belçika üzerinden vereceğini düşündü ve kuvvetlerini bu hatta kaydırdı. Fakat Alman zırhlı birlikleri asıl darbeyi Ardenler üzerinden indirerek Fransa içlerine sarktı. Bu manevra, İngiliz, Fransız ve Belçika birliklerini kuzeyde sıkıştırdı.
Belçika Kralı III. Leopold, ordunun başkomutanı olarak teslim kararını verdi. Bu karar, Belçika hükümetiyle kral arasında büyük bir kriz yarattı. Hükümet, savaşa sürgünde devam edilmesi gerektiğini savunurken Leopold ülkede kalmayı tercih etti. Bu nedenle Belçika’nın teslim olması, savaş sonrasında da sürecek bir monarşi ve meşruiyet tartışmasının başlangıcı oldu. Belçika hükümeti daha sonra sürgünde mücadeleyi sürdürdü.
Bu teslimiyetin en önemli sonucu, Dunkirk Tahliyesi üzerindeki baskıyı artırmasıydı. İngiliz Seferi Kuvvetleri ile Fransız ve Belçika birlikleri zaten Alman ilerleyişi karşısında Manş kıyısına sıkışmıştı. Belçika ordusunun cepheden çekilmesiyle Müttefiklerin kuzey kanadı daha da kırılgan hale geldi. Tam da bu günlerde Dunkirk sahillerinden yüz binlerce askerin İngiltere’ye tahliyesi yürütülüyordu.
Dunkirk, Fransa’nın kuzeyinde, Manş Denizi kıyısındaki liman kentidir. 26 Mayıs-4 Haziran 1940 arasında burada yürütülen tahliye operasyonuyla yüz binlerce İngiliz, Fransız ve diğer Müttefik askeri İngiltere’ye geçirildi. Bu operasyon bir zafer değil, büyük bir yenilginin içinden çıkarılmış stratejik bir kurtuluştu.
28 Mayıs 1940, Nazi Almanyası’nın Batı Avrupa’yı haftalar içinde çökerttiği, Müttefik ordularının Dunkirk’e sıkıştığı ve II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’daki güç dengesinin Almanya lehine dramatik biçimde değiştiği günlerden biridir. Belçika’nın teslim olması, Fransa’nın düşüşüne ve İngiltere’nin savaşta neredeyse tek başına kalacağı kritik döneme giden yolun en önemli kırılmalarından biri oldu.
1953 – Kore’de Kanlı Vegas Muharebesi yaşandı; Türk Tugayı ağır kayıplar vererek Çin taarruzunu durdurdu
28-29 Mayıs 1953 gecesi Kore Savaşı’nın son dönemindeki en kanlı çarpışmalardan biri yaşandı. Türk askerî kaynaklarında ve gazi derneklerinin anlatımlarında bu muharebe genellikle Vegas Muharebesi ya da Kanlı Vegas Savaşı olarak anılır. Bazı tarih listelerinde Türk Tugayı’nın 155 şehit verdiği yazılsa da Türkiye Muharip Gaziler Derneği’nin metninde kayıp sayısı 151 şehit ve 241 yaralı olarak verilir. Akademik bir çalışmada ise zayiat 2 subay, 3 astsubay, 146 er şehit; 8 subay, 231 er yaralı ve 2 er kayıp şeklinde aktarılır. Yani rakamlar kaynaklarda küçük farklarla geçse de doğru ve güvenli ifade şu olur: Türk Tugayı bu muharebede 150’nin üzerinde şehit vermiştir.
Burada önce Kore Savaşı’nı hatırlamak gerekir. Kore Savaşı, 1950’de Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırmasıyla başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla oluşturulan uluslararası güce Türkiye de asker gönderdi. Türk Tugayı, özellikle Kunuri, Kumyangjang-ni, Seul savunması ve Vegas Muharebesi gibi çarpışmalarla savaş tarihinde önemli yer edindi.
Vegas Muharebesi, savaşın ateşkes görüşmelerine yaklaştığı bir dönemde yaşandı. Çin kuvvetleri, 28-29 Mayıs 1953 gecesi Türk Tugayı’nın savunduğu ileri karakol hatlarına büyük bir saldırı başlattı. Bu tepeler Amerikan birlikleri tarafından Karsan, Elko, Küçük Vegas, Büyük Vegas, Doğu Berlin ve Batı Berlin gibi adlarla anılıyordu. Bu noktalar, asıl muharebe hattının yaklaşık 600 metre ilerisinde bulunan ileri karakol mevzileriydi. Çin ordusunun amacı, ateşkes masasına güçlü oturmak ve cephede psikolojik üstünlük sağlamaktı.
İleri karakol, ana savunma hattının önünde bulunan ve düşmanın yaklaşmasını erken fark etmek, onu oyalamak, yıpratmak ve ana hattın güvenliğini sağlamak için tutulan mevzidir. Bu tür mevziler çok risklidir; çünkü düşman saldırısına ilk maruz kalan birlikler burada bulunur. Vegas hattındaki Türk askerleri de tam böyle bir görev üstlenmişti.
Çarpışmalar özellikle Küçük Vegas ve Büyük Vegas çevresinde yoğunlaştı. Akademik kaynaklarda Büyük Vegas’ın dokuz kez el değiştirdiği, buna rağmen düşmana bırakılmadığı aktarılır. Bu nedenle muharebe “Kanlı Vegas” adıyla anıldı. Türk birlikleri yoğun topçu ateşi, gece saldırıları ve yakın mesafe çatışmalarına rağmen mevzilerini korudu. Çin kuvvetleri ağır kayıp verdi ve beklediği stratejik avantajı elde edemedi.
Bu muharebenin önemi yalnız Türk askerinin kahramanlığı değildir. 1953 Mayıs’ında savaş artık son aşamasındaydı ve ateşkes görüşmeleri devam ediyordu. Cephede kazanılacak küçük bir tepe bile diplomasi masasında baskı unsuru olabiliyordu. Türk Tugayı’nın Vegas hattındaki direnişi, Çin kuvvetlerinin bu son hamlede üstünlük kurmasını engelledi. Türkiye Muharip Gaziler Derneği’nin metninde de bu muharebenin ateşkes anlaşmasının imzalanmasına ve savaşın sona ermesine katkı sağladığı belirtilir.
Şehit isimleri konusunda ise elimizde toplu ve uzun listeler var. Kore Savaşı şehitleri arşivinde 28-29 Mayıs 1953 tarihli 3. Tugay kayıtlarında şu isimler açıkça görülüyor: Piyade Kıdemli Üsteğmen Ahmet Rüştü Ürer, 28 Mayıs 1953’te; Piyade Kıdemli Üsteğmen Mahmut Bozdağ, 29 Mayıs 1953’te şehit oldu. Astsubaylardan İstihkâm Kıdemli Başçavuş Ali Selçuk ve Piyade Astsubay Çavuş Ahmet Yermez de 29 Mayıs 1953 tarihli şehit kayıtlarında yer alıyor.
Aynı listelerde erbaş ve erlerden çok sayıda isim yer alır. 28 Mayıs 1953 tarihli kayıtlarda Raif Adanur, Mustafa Akbaş, Hakkı Akbulut, Musa Akduman, Mahmut Akıncı, Fevzi Aktaş, Mehmet Aliş, Selahattin Altun, Abdullah Arıkan, Mehmet Arslan, Mustafa Aslan, Mehmet Avcı, İsmail Hakkı Avcı, Osman Avcı, Hasan Aydın, Mehmet Azazi, Kadir Bağlan gibi isimler görülür. 29 Mayıs 1953 tarihli kayıtlarda ise Hamdi Adsız, Kâmil Aksu, Mustafa Apan, Mustafa Arsu, Salih Aslan, Mustafa Ateş, Osman Bakar, Hanifi Bayır, Paşa Baykal, Süleyman Birkeser, Hamiş Bozağaç, İbrahim Bulut, Abdurrahman Can, İsa Çelik, Hasan Çelik gibi isimler yer alır.
Vegas Muharebesi’nden sonra 3. Türk Tugayı, gösterdiği başarı nedeniyle ABD Cumhurbaşkanlığı adına Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.
Kanlı Vegas Muharebesi, Türk Tugayı’nın Kore Savaşı’ndaki en ağır bedellerinden birini ödediği, 150’den fazla askerin şehit olduğu, ateşkes öncesi son büyük Çin taarruzlarından birinin durdurulduğu ve Türkiye’nin Kore’deki askerî varlığının hafızasında derin iz bırakan önemli bir gündür.
1952 – Yunanistan’da kadınlara ulusal seçimlerde seçme ve seçilme hakkı tanındı
28 Mayıs 1952’de Yunanistan’da kadınlara ulusal seçimlerde seçme ve seçilme hakkı tanındı. Yunanistan’da kadınlara daha önce yerel seçimlerde sınırlı oy hakkı tanınmıştı. 1952’deki asıl kırılma, kadınların ulusal anlamda siyasal hayata erkeklerle birlikte katılmasının önünü açan düzenlemedir.
Seçme hakkı, yurttaşın oy kullanarak yöneticileri belirleme hakkıdır. Seçilme hakkı ise aday olup parlamentoya ya da başka kamu görevlerine seçilebilme hakkıdır. Kadınların oy kullanabilmesinin yanı sıra milletvekili seçilebilmesi, siyasal eşitlik bakımından çok daha güçlü bir adımdır.
Yunanistan’da kadınların siyasal hakları uzun ve yavaş ilerleyen bir süreçten geçti. 1920’lerde kadınlara yerel seçimlerde sınırlı haklar tanınması tartışıldı; 1930’da bazı kadınlar yerel düzeyde oy kullandı. Ancak yaş, eğitim ve medeni durum gibi sınırlamalar nedeniyle bu hak geniş bir yurttaşlık hakkına dönüşmedi. 28 Mayıs 1952’de ise kadınlar ulusal düzeyde oy kullanma ve parlamentoya seçilme hakkını kazandı. Kadınların 1953’te ara seçimde oy kullanabildi ve Eleni Skoura, Yunan Parlamentosu’na seçilen ilk kadın milletvekili oldu.
Bu gelişme, Yunanistan’ın savaş sonrası siyasi iklimi içinde yaşandı. Ülke, II. Dünya Savaşı işgali, direniş hareketleri ve ardından gelen iç savaşın yaralarını taşıyordu. Kadınlar bu süreçlerde hem aile içinde hem çalışma hayatında hem de direniş ve toplumsal örgütlenmelerde önemli roller üstlenmişti. Buna rağmen siyasal hakların tanınması gecikti. Bu nedenle 1952 düzenlemesi, kadınların toplumdaki fiilî varlığının siyasal alanda geç de olsa tanınması anlamına geliyordu.
Yunan kadınları genel seçimlerde geniş biçimde ilk kez 1956 seçimlerinde oy kullandı. Bu seçimlerde kadın adaylar da parlamentoya girdi; Lina Tsaldari öne çıkan isimlerden biri oldu ve daha sonra Yunanistan’ın ilk kadın bakanı olarak görev yaptı. 1956 genel seçimi, Yunanistan’da kadınların ulusal siyasete kitlesel katılımının başlangıcı sayılır.
1959 – Uzaya gönderilen Able ve Baker adlı iki maymun sağ olarak Dünya’ya döndü; insanlı uzay uçuşları için kritik veri toplandı
28 Mayıs 1959’da ABD tarafından uzaya gönderilen iki maymun, Able ve Baker, uçuşun ardından sağ olarak Dünya’ya döndü. Bu olay, insanlı uzay uçuşlarına giden yolda önemli bir deney olarak kabul edilir.
Burada önce Able ve Baker’ı tanıtmak gerekir. Able, bir rhesus maymunu, Baker ise küçük bir sincap maymunuydu. İkisi, Cape Canaveral’dan fırlatılan Jupiter AM-18 roketinin burun kapsülüne yerleştirildi. Uçuş yaklaşık 16 dakika sürdü; bu sürenin yaklaşık 9 dakikasında ağırlıksızlık yaşandı. Kapsül Atlantik’e indikten sonra USS Kiowa tarafından kurtarıldı.
Bu deneyin arka planında Soğuk Savaş uzay yarışı vardı. Sovyetler Birliği 1957’de Sputnik’i fırlatmış, aynı yıl Laika adlı köpeği uzaya göndermişti. ABD ise insanlı uzay uçuşuna geçmeden önce canlıların fırlatma, hızlanma, titreşim, ağırlıksızlık ve dönüş sırasında nasıl etkilendiğini anlamaya çalışıyordu. Able ve Baker’ın vücutlarına bağlanan ölçüm cihazlarıyla kalp atışı, solunum ve stres tepkileri gibi veriler toplandı.
Ağırlıksızlık, uzay aracındaki canlıların ya da cisimlerin yerçekimi yokmuş gibi davranmasıdır. Aslında yerçekimi tamamen yok olmaz; araç ve içindekiler aynı anda serbest düşüş hareketinde olduğu için ağırlık hissi ortadan kalkar. 1950’lerde bu durumun canlılar üzerindeki etkileri hâlâ ciddi bir soru işaretiydi.
Olayın bilimsel değeri kadar etik boyutu da vardır. Uzay araştırmalarının ilk döneminde maymunlar, köpekler, fareler ve başka canlılar insanlı uçuşların risklerini ölçmek için kullanıldı. Bu deneyler sayesinde önemli veriler elde edildi; fakat hayvanların ağır stres, tehlike ve ölüm riski altında kullanılması bugün haklı olarak etik tartışmalarla birlikte değerlendirilir. Able ve Baker’dan önce uzaya gönderilen birçok maymun, fırlatma ya da dönüş aşamasındaki sorunlar nedeniyle ölmüştü.
Able ve Baker sağ döndü ama hikâye tamamen mutlu bitmedi. Able, uçuşundan dört gün sonra vücuduna yerleştirilen elektrotların çıkarılması için yapılan operasyon sırasında anesteziye bağlı komplikasyon nedeniyle öldü. Baker ise uzun yıllar yaşadı; 1984’te öldüğünde uzay görevinden sağ dönen en ünlü hayvanlardan biri olarak anılıyordu.
1960 – 27 Mayıs darbesinin ardından yetki Cemal Gürsel’de toplandı; yeni askerî hükümet açıklandı
28 Mayıs 1960’ta Millî Birlik Komitesi, Orgeneral Cemal Gürsel’e komite başkanlığının yanında Başbakanlık, Millî Savunma Bakanlığı ve Başkomutanlık görevlerini de verdi. Böylece 27 Mayıs darbesinin ardından ülke yönetimi fiilen askerî bir merkezde toplandı. Gürsel aynı gün, asker ve sivil üyelerden oluşan yeni Bakanlar Kurulu’nu açıkladı.
Burada Millî Birlik Komitesi, kısa adıyla MBK, 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren subayların oluşturduğu yönetim organıydı. Darbeden sonra TBMM ve hükümet feshedilmiş, Demokrat Parti iktidarı sona erdirilmiş, ülkenin siyasal yönetimi seçimle gelmemiş bu askerî komitenin eline geçmişti. MBK, kendisini geçici yönetim organı olarak sunsa da o andan itibaren Türkiye’de yasama ve yürütme gücü olağan demokratik mekanizmaların dışına çıkmış oldu.
Cemal Gürsel, darbe sabahı İzmir’den Ankara’ya getirilen emekli orgeneraldi. 27 Mayıs müdahalesini planlayan çekirdek kadronun doğrudan lideri değildi; fakat ordu içinde itibarlı, daha üst rütbeli ve kamuoyuna sunulabilecek bir isim olarak öne çıkarıldı. Bu nedenle MBK’nin başına geçirilmesi, darbe yönetimine hiyerarşik ve meşru görünümlü bir liderlik kazandırma hamlesiydi.
Aynı gün yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Başbakan Adnan Menderes’in yakalanmasıydı. Menderes, darbe sırasında Eskişehir’den Kütahya yönüne giderken tutuklandı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve yedi bakanın da Silahlı Kuvvetler gözetiminde olduğu açıklandı. Böylece Demokrat Parti iktidarının üst kadrosu fiilen tasfiye edilmiş ve askerî kontrol altına alınmış oldu.
Cemal Gürsel’e aynı anda MBK Başkanlığı, Başbakanlık, Millî Savunma Bakanlığı ve Başkomutanlık görevlerinin verilmesi, kuvvetler ayrılığının askıya alındığını ve yönetim yetkisinin tek merkezde toplandığını gösterir. Normal demokratik düzende bu yetkilerin farklı kurumlar arasında dengelenmesi gerekir; darbe düzeninde ise bu ayrım ortadan kalktı.
Yeni Bakanlar Kurulu’nda askerlerin yanında siviller de yer aldı. Bu, darbe yönetiminin yalnız askerî bir komuta heyeti gibi görünmesini engellemek ve yönetime sivil bir görünüm kazandırmak için önemliydi. Ancak asıl siyasi güç MBK’nin elindeydi. Hükümet, seçimle kurulmuş bir Meclis’e değil, darbe sonrasında oluşan askerî komiteye dayanıyordu.
1961 – “Vicdan mahkûmları” için başlayan çağrı küresel insan hakları hareketine dönüştü; Uluslararası Af Örgütü kuruldu
28 Mayıs 1961’de İngiliz avukat Peter Benenson, Londra’da yayımlanan The Observer gazetesinde The Forgotten Prisoners, yani Unutulmuş Mahkûmlar başlıklı yazısını yayımladı. Bu yazı, daha sonra Uluslararası Af Örgütü’nün doğuşuna zemin hazırlayan Appeal for Amnesty 1961 kampanyasını başlattı.
Uluslararası Af Örgütü, İngilizce adıyla Amnesty International, insan hakları ihlallerini izleyen, raporlayan ve kamuoyu baskısı oluşturarak hükümetleri harekete geçirmeye çalışan uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur. Merkezi Londra’dadır. Zamanla işkenceye karşı mücadele, idam cezasının kaldırılması, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, mülteci hakları ve zorla kaybetmeler gibi birçok alanda çalışan küresel bir insan hakları örgütüne dönüştü.
Örgütün doğuş hikâyesi, iki Portekizli öğrencinin özgürlük şerefine kadeh kaldırdıkları için hapse atıldığına dair bir haberle ilişkilendirilir. Benenson bu olaydan etkilenerek, dünyanın farklı yerlerinde düşünceleri, inançları ya da barışçıl ifadeleri nedeniyle hapsedilen insanlara dikkat çekmek istedi. Bu kişiler için kullandığı kavram prisoners of conscience, Türkçede vicdan mahkûmları ya da düşünce mahkûmları diye kullanılır.
Vicdan mahkûmu, şiddete başvurmadan, yalnız düşüncesi, inancı, kimliği, dini, siyasi görüşü ya da ifade ettiği fikirler nedeniyle hapsedilen kişi anlamına gelir. Bu kavram, Uluslararası Af Örgütü’nün ilk yıllardaki en güçlü ahlaki temelini oluşturdu. Örgüt, bu kişilerin serbest bırakılması için mektup kampanyaları, kamuoyu duyuruları ve uluslararası baskı yöntemleri geliştirdi.
Amnesty’nin yöntemi basitti ama etkiliydi: Unutulan mahkûmları görünür kılmak. Bir kişi hapisteyken, adı bilinmediğinde, dosyası kapalı kaldığında ve dış dünyadan ses gelmediğinde devletlerin baskısı daha kolay işleyebilirdi. Uluslararası Af Örgütü, mahkûmların adlarını, hikâyelerini ve hak ihlallerini dünyaya duyurarak bu unutulmayı kırmaya çalıştı.
Bu hareketin doğduğu dönem de önemlidir. 1961 dünyası Soğuk Savaş, sömürgeciliğin çözülüşü, askeri diktatörlükler, tek parti rejimleri ve ideolojik kamplaşmalarla doluydu. İnsan hakları ihlalleri yalnız bir blokta değil, farklı siyasi sistemlerde de görülüyordu. Uluslararası Af Örgütü bu nedenle kendisini evrensel insan hakları ilkeleri temelinde konumlandırmaya çalıştı.
Örgüt kısa sürede dünya çapında tanındı. 1977’de Nobel Barış Ödülü aldı. Nobel’in değerlendirmesinde Amnesty International’ın düşünceleri nedeniyle hapsedilen insanların serbest bırakılması için yürüttüğü mücadelenin önemine vurgu yapılır. Bu ödül, örgütün insan hakları alanındaki küresel etkisini daha da görünür hale getirdi.
Elbette Uluslararası Af Örgütü de zaman içinde tartışmalardan muaf kalmadı. Bazı raporları hükümetler tarafından siyasi olmakla suçlandı; bazı kararları insan hakları çevreleri içinde de eleştirildi. Fakat bu tartışmalar, örgütün modern insan hakları tarihindeki yerini ortadan kaldırmaz. Amnesty, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletlerin kendi vatandaşlarına ne yaptığı meselesini uluslararası kamuoyunun gündemine taşıyan en etkili yapılardan biri oldu.
1964 – Filistin Ulusal Konseyi Kudüs’te toplandı; FKÖ’nün kuruluş süreci başladı
28 Mayıs 1964’te Filistin Ulusal Konseyi, Doğu Kudüs’te toplandı. Bu toplantı, kısa süre sonra Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, yani FKÖ’nün kuruluşuna giden süreci başlattı. Bu nedenle 28 Mayıs 1964, Filistin ulusal hareketinin kurumsal bir çatı altında örgütlenmesi bakımından önemli bir tarihtir.
Burada tarih konusunda dikkatli olmak gerekir. Bazı kaynaklar FKÖ’nün kuruluşunu doğrudan 28 Mayıs 1964 olarak verir. Bazıları ise 28 Mayıs’ta Kudüs’te toplanan Filistin Ulusal Konseyi’nin birkaç gün süren çalışmaları sonunda, örgütün kuruluş kararlarının alındığını belirtir. Bu yüzden en doğru ifade şudur: 28 Mayıs 1964’te Kudüs’te toplanan Filistin Ulusal Konseyi, FKÖ’nün kuruluş sürecini başlattı.
Filistin Ulusal Konseyi, Filistinlileri temsil edecek siyasal bir çatı oluşturma amacıyla toplandı. O dönemde Filistin meselesi, 1948 Arap-İsrail Savaşı, yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesi, mülteci kampları, Batı Şeria’nın Ürdün, Gazze’nin ise Mısır yönetimi altında bulunması gibi ağır tarihsel koşulların içinde şekilleniyordu. Filistinlilerin kendi adlarına konuşan, uluslararası alanda tanınmaya çalışacak bir siyasi temsil mekanizmasına ihtiyacı vardı.
FKÖ, bu ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıktı. Örgütün amacı, Filistin halkının siyasal haklarını savunmak, Filistin meselesini Arap devletlerinin dış politika başlığı olmaktan çıkarıp Filistinlilerin kendi ulusal davası olarak örgütlemekti. Bu yönüyle FKÖ, Filistin siyasal tarihinde merkezi bir yapı haline geldi.
Kudüs’te yapılan toplantı, sembolik bakımdan da çok önemliydi. Kudüs hem dinî hem tarihî hem de siyasi anlamları nedeniyle Filistin meselesinin merkezindeki şehirlerden biridir. Böyle bir toplantının Kudüs’te yapılması, Filistin ulusal hareketinin hafızasında güçlü bir yer tuttu.
FKÖ’nün ilk döneminde Arap devletlerinin etkisi belirgindi. Örgütün kuruluşu, Arap Birliği’nin desteğiyle şekillendi. Ancak zamanla FKÖ içinde farklı gruplar güç kazandı. Özellikle 1967 Altı Gün Savaşı’ndan sonra Filistin meselesi yeni bir evreye girdi. İsrail’in Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs, Golan Tepeleri ve Sina’yı işgal etmesi, Filistin ulusal hareketinin yönünü ve yöntemlerini daha da sertleştirdi.
1960’ların sonundan itibaren Yaser Arafat ve El Fetih hareketi FKÖ içinde öne çıktı. FKÖ, sonraki yıllarda hem silahlı mücadeleyle hem diplomasiyle hem de uluslararası temsil çabalarıyla Filistin davasının en bilinen kurumsal aktörü haline geldi. 1974’te Arap Birliği, FKÖ’yü Filistin halkının meşru temsilcisi olarak tanıdı. Aynı yıl Yaser Arafat Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuştu.
FKÖ’nün tarihi, aynı zamanda tartışmalı ve sancılı bir tarihtir. Silahlı eylemler, sürgünler, iç bölünmeler, Lübnan yılları, İsrail’le çatışmalar, Arap dünyasındaki gerilimler ve daha sonra Oslo Süreci bu tarihin parçalarıdır. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen 1964’te başlayan süreç, Filistinlilerin modern siyasal temsil tarihinde temel bir dönüm noktasıdır.
1977 – Beverly Hills Supper Club yangını 165 can aldı
28 Mayıs 1977’de ABD’nin Kentucky eyaletinde bulunan Beverly Hills Supper Club adlı eğlence mekânında çıkan yangında 165 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Olay, Amerikan tarihinin en ölümcül gece kulübü ve toplu eğlence mekânı facialarından biri olarak hafızaya kazındı.
Beverly Hills Supper Club, adının çağrıştırdığı Hollywood lüksünden farklı olarak Kentucky’de, Cincinnati yakınlarında bulunan büyük bir gece kulübü ve gösteri merkeziydi. Restoran, bar, balo salonları ve sahne gösterilerinin bir arada bulunduğu dev bir eğlence kompleksiydi. Hafta sonları binlerce kişi yemek yemek, müzik dinlemek, dans etmek ve sahne şovlarını izlemek için buraya geliyordu.
Yangının çıktığı gece mekân yine çok kalabalıktı. Farklı salonlarda düğünler, özel yemekler ve gösteriler vardı. En kalabalık bölüm ise büyük gösteri salonuydu. Burada Amerikalı şarkıcı ve oyuncu John Davidson’ın sahne alması bekleniyordu. Yangın ilk olarak daha küçük bir odada başladı, ancak kısa sürede yapı içinde ilerledi.
Facianın büyümesinde birçok ihmal etkili oldu. Mekânın bazı bölümlerinde yangın algılama ve söndürme sistemleri yetersizdi. Çıkış kapıları kalabalığı hızlı biçimde tahliye etmeye elverişli değildi. İç mekândaki yanıcı dekorasyon malzemeleri, dumanın ve alevlerin yayılmasını hızlandırdı. Ayrıca yangın ilk fark edildiğinde, binanın tamamına etkili ve hızlı bir tahliye uyarısı yapılamadı.
Kalabalık eğlence mekânlarında en büyük tehlikelerden biri paniktir. İnsanlar aynı anda dar çıkışlara yöneldiğinde, yangından çok duman, ezilme ve yön bulamama ölümlere yol açabilir. Beverly Hills Supper Club yangınında da birçok kişi alevlerden önce yoğun duman nedeniyle hayatını kaybetti. Duman, özellikle büyük salonlarda bulunanların çıkışları görmesini zorlaştırdı.
Facianın ardından yapılan incelemelerde, mekânın kapasitesinin üzerinde kalabalık aldığı, yangın güvenliği önlemlerinin yetersiz olduğu ve bazı yapı düzenlemelerinin ciddi risk taşıdığı ortaya çıktı.
Bu olaydan sonra ABD’de eğlence mekânlarının yangın güvenliği, acil çıkış düzeni, kapasite kontrolü, alarm sistemleri ve tahliye planları daha fazla tartışılmaya başlandı. Çünkü facia şunu gösterdi: Kalabalık bir mekânda güvenlik önlemleri kâğıt üzerinde değil, gerçek bir kriz anında işleyecek şekilde tasarlanmalıdır.
Beverly Hills Supper Club yangını, modern şehir hayatının görünmeyen risklerinden birini de hatırlatır. İnsanların eğlenmek için gittiği, ışıklı, müzikli ve kalabalık bir mekân, birkaç dakika içinde ölüm tuzağına dönüşebilir. Bu yüzden 28 Mayıs 1977, eğlence sektörü, yapı güvenliği ve toplu mekân denetimi tarihinde acı bir dönüm noktasıdır.
1983 – Pop müziğin unutulmaz söz yazarı Çiğdem Talu hayatını kaybetti
28 Mayıs 1983’te Türk pop müziğinin en önemli söz yazarlarından Çiğdem Talu hayatını kaybetti. Talu, özellikle 1970’ler ve 1980’lerin başında Türkiye’de popüler müziğin dilini kuran, şarkılara yalnız uyak değil duygu, hikâye ve zarafet kazandıran isimlerden biri oldu.
Çiğdem Talu’nun adı en çok besteci Melih Kibar ile yaptığı ortak çalışmalarla anılır. Bu ikili, Türk pop müziğinde söz ve beste uyumunun en güçlü örneklerinden bazılarını ortaya çıkardı. Talu’nun sözlerini yazdığı şarkılar, dönemin en önemli yorumcuları tarafından seslendirildi ve geniş kitlelerin hafızasına yerleşti.
Onun imzasını taşıyan eserler arasında İşte Öyle Bir Şey, Sevdan Olmasa, Bir de Bana Sor, Kimler Geldi Kimler Geçti, Söyle Canım, İçimdeki Fırtına, Hep Böyle Kal, Dönme Dolap ve İki Çift Laf gibi şarkılar sayılabilir. Bu şarkılar Sezen Aksu’dan Erol Evgin’e, Nilüfer’den Nükhet Duru’ya uzanan geniş bir yorumcu kuşağının repertuvarında yer aldı.
Çiğdem Talu’nun sözlerini özel kılan şey, gündelik duyguları sade ama şiirsel bir dille anlatabilmesiydi. Aşkı, ayrılığı, kırgınlığı, özlemi ve iç hesaplaşmayı temiz, akılda kalan ve şarkının melodisine doğal biçimde yerleşen cümlelerle yazdı. Bu yüzden onun sözleri, yıllar sonra da etkisini korudu.
Talu, Türkiye’de söz yazarının şarkıdaki rolünü görünür kılan isimlerden biridir. Popüler müzikte çoğu zaman yorumcu ve besteci öne çıkar; fakat Çiğdem Talu, şarkının duygusal omurgasını kuran söz yazarının ne kadar belirleyici olabileceğini gösterdi.
1983’te henüz 44 yaşındayken hayatını kaybeden Çiğdem Talu, kısa sayılabilecek ömrüne Türk pop müziğinin klasikleşmiş birçok şarkısını sığdırdı.
1986 – İkinci Yeni’nin büyük şairlerinden Edip Cansever hayatını kaybetti
28 Mayıs 1986’da Türk şiirinin en önemli isimlerinden Edip Cansever hayatını kaybetti. Cansever, özellikle İkinci Yeni şiirinin kurucu ve belirleyici şairlerinden biri olarak kabul edilir. Ancak onu yalnız “İkinci Yeni şairi” diye tanımlamak eksik kalır; çünkü Cansever, modern Türk şiirinde insanın yalnızlığını, iç sıkışmasını, kentte kaybolmuşluğunu ve varoluş sancısını en güçlü anlatan şairlerden biridir.
İkinci Yeni, 1950’lerde ortaya çıkan, şiirde alışılmış anlam düzenini, açık anlatımı ve düz gerçekçiliği kıran bir akımdı. Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan ve Edip Cansever gibi şairlerle anılır. Bu şiirde imge, çağrışım, kapalı anlatım, bireyin iç dünyası ve dilin alışılmadık kullanımı öne çıkar. Edip Cansever de bu hareketin içinde kendine özgü, dramatik ve sahne duygusu güçlü bir şiir kurdu.
Cansever’in şiirinde dikkat çeken en önemli özelliklerden biri, şiirin neredeyse bir tiyatro sahnesi gibi kurulmasıdır. Onun şiirlerinde kişiler konuşur, susar, birbirine bakar, bir masanın çevresinde toplanır, kendi iç sesleriyle boğuşur. Bu yüzden Cansever’in şiiri yalnız imgelerden oluşmaz; çoğu zaman karakterleri, mekânları ve iç çatışmaları olan dramatik bir dünya kurar.
En bilinen kitapları arasında İkindi Üstü, Dirlik Düzenlik, Yerçekimli Karanfil, Umutsuzlar Parkı, Petrol, Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup, Kirli Ağustos, Sonrası Kalır, Ben Ruhi Bey Nasılım ve Bezik Oynayan Kadınlar sayılabilir. Özellikle Yerçekimli Karanfil, Çağrılmayan Yakup ve Ben Ruhi Bey Nasılım, onun şiir dünyasının en güçlü durakları arasında yer alır.
Ben Ruhi Bey Nasılım, Edip Cansever’in şiirinde özel bir yere sahiptir. Bu kitapta Cansever, tek bir kişinin iç dünyasını parçalı sesler, hatıralar ve sorgulamalar üzerinden kurar. Ruhi Bey, yalnız bir karakter değil; modern insanın kendine yabancılaşmasının, geçmişiyle hesaplaşmasının ve kendi varlığını anlamaya çalışmasının şiirsel karşılığı gibidir.
Cansever’in şiirlerinde meyhaneler, otel odaları, sokaklar, ev içleri ve kalabalıklar sık sık görünür. Ama bu mekânlar yalnız dekor değildir. İnsanların birbirine ulaşamadığı, konuşsa bile anlaşamadığı, kalabalık içinde yalnızlaştığı bir dünyanın işaretleridir. Onun şiirindeki hüzün, çoğu zaman yüksek sesli bir ağıt değil; derinden işleyen, gündelik hayatın içine sinmiş bir yalnızlık duygusudur.
Edip Cansever, şiirlerinde “ben”i tek ve sabit bir ses olarak değil, parçalanmış ve çoğalmış bir varlık olarak kurdu. Bu yönüyle modern Türk şiirinde bireyin iç dünyasını en karmaşık biçimde ele alan şairlerden biri oldu. Dili kimi zaman kapalı, kimi zaman konuşma diline yakın, kimi zaman da yoğun imgelerle örülüdür; fakat her durumda şiiri güçlü bir iç gerilim taşır.
1987 – Mathias Rust Kızıl Meydan’a indi; Sovyet hava savunmasının dokunulmazlık efsanesi sarsıldı
28 Mayıs 1987’de Batı Alman amatör pilot Mathias Rust, kiraladığı küçük bir Cessna 172 uçağıyla Finlandiya’nın Helsinki kentinden havalandı, Sovyet hava sahasına izinsiz girdi ve Moskova’ya kadar ulaşarak Kremlin yakınındaki Kızıl Meydan çevresine indi. O sırada Rust henüz 18-19 yaşlarında, çok az uçuş tecrübesi olan genç bir pilottu. Uçuşu, Soğuk Savaş’ın en tuhaf ama en sarsıcı olaylarından biri olarak tarihe geçti.
Aslında Rust doğrudan Kızıl Meydan’ın ortasına inmedi. Moskova üzerinde bir süre tur attıktan sonra, kalabalık nedeniyle meydana inemedi; uçağını Aziz Vasil Katedrali yakınındaki Bolşoy Moskvoretski Köprüsü’ne indirdi ve ardından meydana yakın bir noktaya kadar taksi yaptı. Kısa süre sonra çevresini meraklı Moskovalılar sardı. Kimileri onun Doğu Almanyalı olduğunu düşündü; Batı Almanya’dan geldiği anlaşılınca olay daha da şaşırtıcı hale geldi.
Burada Kızıl Meydan’ın anlamı önemlidir. Kızıl Meydan, Moskova’nın ve Sovyet devletinin en sembolik merkezlerinden biridir. Kremlin, Lenin Mozolesi ve Aziz Vasil Katedrali gibi yapılar bu alanın çevresindedir. Bir Batı Alman gencinin küçük bir uçakla buraya kadar ulaşması, Sovyet devletinin kalbine yapılmış sembolik bir giriş anlamına geliyordu.
Rust’un amacı, kendi ifadesine göre Doğu ile Batı arasında “hayali bir köprü” kurmak, Soğuk Savaş gerilimine karşı barış mesajı vermekti. Fakat olayın etkisi, onun niyetinden çok daha büyüktü. Çünkü dünyanın en sıkı korunan hava sahalarından biri sayılan Sovyetler Birliği’nde radarlar, komuta kademeleri ve hava savunma sistemi onu durduramamıştı. Rust birkaç kez tespit edildi; ancak yanlış değerlendirmeler, bürokratik kararsızlıklar ve emir-komuta zincirindeki aksaklıklar nedeniyle düşürülmedi ya da zorla indirilemedi.
Bu noktada KAL 007 olayı da arka planda önemlidir. 1983’te Sovyetler, hava sahasını ihlal eden Kore Hava Yolları’na ait yolcu uçağını düşürmüş ve 269 kişi ölmüştü. Bu olay Sovyetler’e uluslararası alanda büyük tepki getirmişti. 1987’de Rust’un küçük uçağının vurulmamasında, bu travmanın ve yeni bir sivil uçak faciası yaratma korkusunun da etkili olduğu yorumları yapılır.
Rust inişten sonra tutuklandı. Sovyet sınırını ihlal etmek, havacılık kurallarını çiğnemek ve kamu düzenini bozmak suçlamalarıyla yargılandı; dört yıl hapis cezası aldı. Ancak cezasının tamamını çekmedi, 1988’de Sovyet yönetiminin iyi niyet jestiyle serbest bırakıldı.
Olayın Sovyet sistemi içindeki sonucu çok daha sert oldu. Sovyet lideri Mihail Gorbaçov, bu skandalı ordudaki eski ve dirençli kadroları tasfiye etmek için kullandı. Savunma Bakanı Sergey Sokolov ve Sovyet Hava Savunma Kuvvetleri Komutanı Aleksandr Koldunov görevden alındı; yüzlerce subayın da görev yeri değiştirildi ya da kariyeri sona erdi. Bu, Stalin dönemi tasfiyelerinden sonra Sovyet ordusunda görülen en büyük kadro değişimlerinden biri olarak anılır.
Burada adı geçen Aleksandr Koldunov, II. Dünya Savaşı’nda ün kazanmış, iki kez “Sovyetler Birliği Kahramanı” unvanı almış bir savaş pilotuydu. Rust olayı sırasında Sovyet Hava Savunma Kuvvetleri’nin başındaydı. Küçük bir uçağın Moskova’ya kadar ulaşması, onun komutasındaki sistemin büyük bir başarısızlığı olarak görüldü ve Koldunov görevden alındı.
1992 – Umut Köprüsü açıldı; Türkiye ile Nahçıvan arasında doğrudan kara bağlantısı kuruldu
28 Mayıs 1992’de Türkiye ile Nahçıvan’ı birbirine bağlayan Umut Köprüsü hizmete girdi. Aras Nehri üzerine kurulan köprü, Türkiye tarafında Iğdır’ın Aralık ilçesindeki Dilucu Sınır Kapısı’nı, Nahçıvan tarafında ise Sederek Sınır Kapısı’nı birbirine bağladı.
Bu köprü, halk arasında zaman zaman Hasret Köprüsü olarak da anılır. Çünkü Sovyetler Birliği döneminde Türkiye ile Nahçıvan arasındaki fiziki bağ uzun yıllar kapalı kalmıştı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından, Türkiye ile Nahçıvan arasındaki doğrudan geçişin açılması tarihî ve duygusal bir kavuşma anlamı da taşıyordu.
Nahçıvan, Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyettir; ancak Azerbaycan’ın ana topraklarıyla doğrudan kara bağlantısı yoktur. Ermenistan, İran ve Türkiye arasında yer alan bu bölge, Türkiye ile Azerbaycan dünyası arasındaki tek doğrudan kara temas noktasıdır. Türkiye’nin Nahçıvan’la sınırı kısa olsa da stratejik değeri büyüktür.
Umut Köprüsü’nün açıldığı dönem de kritik bir zamandı. Azerbaycan yeni bağımsız olmuş, Karabağ Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyor, Nahçıvan ise ekonomik ve güvenlik açısından zor bir süreçten geçiyordu. Türkiye ile sınır kapısının açılması, Nahçıvan için adeta nefes borusu oldu.
Köprünün adı bu yüzden tesadüf değildir. Umut Köprüsü, Nahçıvan için dış dünyaya, Türkiye için ise Azerbaycan’a ve Türk dünyasına açılan sembolik kapı anlamına geldi. Dilucu Sınır Kapısı bugün de Türkiye’nin Nahçıvan’a ve bu yolla Orta Asya’ya açılan önemli geçiş noktalarından biridir.
1999 – DSP, MHP ve ANAP koalisyonu kuruldu; 57. Hükûmet Türkiye’nin en zor dönemlerinden birini yönetti
28 Mayıs 1999’da 57. Türkiye Hükûmeti kuruldu. Hükûmet, Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi koalisyonundan oluşuyordu. Başbakanlık görevini DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit üstlendi. Koalisyon protokolü, DSP lideri Bülent Ecevit, MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz arasında 28 Mayıs 1999’da imzalandı.
Burada önce siyasal tabloyu hatırlamak gerekir. 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde DSP birinci, MHP ikinci parti olmuştu. Hiçbir parti tek başına iktidar çoğunluğunu sağlayamadığı için koalisyon zorunlu hale geldi. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini Bülent Ecevit’e verdi; görüşmelerin ardından DSP-MHP-ANAP ortaklığı ortaya çıktı.
Bu hükümet bazen ANASOL-M olarak da anıldı. Bu ad, Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin kısaltmalarından oluşuyordu. Fakat kamuoyunda daha çok DSP-MHP-ANAP koalisyonu ya da 57. Hükûmet olarak bilindi.
Koalisyonun göreve geldiği dönem Türkiye açısından olağanüstü zor bir dönemdi. Hükümetin kurulmasından kısa süre sonra, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi yaşandı. Kocaeli merkezli bu büyük felaket, Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır afetlerden biri oldu. Deprem, yalnız can kaybı ve yıkım açısından değil; devletin afet yönetimi, yapı denetimi, kentleşme ve kamu yönetimi kapasitesi açısından da büyük bir kırılma yarattı.
Aynı hükümet döneminde Türkiye, dış politikada önemli bir eşik geçti. Aralık 1999’da yapılan Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü verildi. Bu karar, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfa açtı ve sonraki yıllardaki reform tartışmalarının temelini oluşturdu.
Ancak 57. Hükûmet’in en çok hatırlanan başlıklarından biri 2001 ekonomik krizi oldu. 2000’de başlayan finansal kırılganlıklar, Şubat 2001’de büyük bir krize dönüştü. Türk lirası sert biçimde değer kaybetti, bankacılık sistemi sarsıldı, işsizlik ve yoksulluk arttı. Kriz sonrasında Kemal Derviş ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak hükümete girdi ve bankacılık sistemi, kamu maliyesi ve yapısal reformlar alanında yeni bir program uygulandı.
Bir yandan AB adaylığı, ekonomik reformlar, kamu yönetimi ve krizle mücadele gibi başlıklarla mücadele eden 57. Hükûmet; diğer yandan koalisyon içi gerilimler, Ecevit’in sağlık sorunları ve siyasal yıpranma nedeniyle zayıfladı. Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı sonrasında Türkiye 3 Kasım 2002’de seçime gitti. Seçim sonucunda DSP, MHP ve ANAP Meclis dışında kaldı; Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara geldi.
2002 – NATO-Rusya Konseyi kuruldu; Soğuk Savaş’ın eski rakipleri aynı masaya oturdu
28 Mayıs 2002’de Roma’da yapılan NATO-Rusya Zirvesi’nde, NATO-Rusya Konseyi kuruldu. NATO üyesi ülkeler ile Rusya, “NATO-Rusya İlişkileri: Yeni Bir Kalite” başlıklı Roma Bildirisi’ni imzalayarak ortak güvenlik konularında danışma, iş birliği ve ortak karar mekanizması oluşturdu.
NATO-Rusya Konseyi, Rusya’yı NATO üyesi yapmadı; Rusya’ya NATO kararları üzerinde veto hakkı da vermedi. Ancak Rusya ile NATO ülkelerinin belirli güvenlik başlıklarında aynı masada, “eşit ortaklar” olarak görüşmesini sağladı. Terörle mücadele, kriz yönetimi, kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi, silah kontrolü, füze savunması, arama-kurtarma, askerî iş birliği ve sivil acil durumlar bu başlıklardan bazılarıydı.
Bu adımın arka planında 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında değişen güvenlik ortamı vardı. ABD ve NATO, küresel terörle mücadeleyi yeni öncelik haline getirirken, Rusya da Batı ile daha yakın bir güvenlik ilişkisi kurmak istiyordu. O dönem Vladimir Putin yönetimindeki Rusya, özellikle terörle mücadele ve Orta Asya güvenliği gibi başlıklarda Batı’yla iş birliğini kendi çıkarlarına uygun görüyordu.
Fakat bu ortaklık daha baştan sınırlıydı. Rusya NATO’ya katılmadı; NATO da genişleme politikasından vazgeçmedi. Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa’daki yeni üyelikler Moskova’da rahatsızlık yaratmaya devam etti. Yani 2002’de kurulan masa, Soğuk Savaş’ın tamamen bittiği anlamına gelmiyordu; daha çok, eski rakiplerin belirli konularda birbirleriyle konuşmasını sağlayan diplomatik bir kanaldı.
NATO-Rusya Konseyi, ilerleyen yıllarda ilişkiler gerildikçe önemini kaybetti. 2008 Gürcistan savaşı, 2014 Kırım’ın ilhakı ve özellikle 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya geniş çaplı saldırısı, NATO-Rusya ilişkilerini yeniden sert bir karşıtlık noktasına taşıdı. Bu yüzden 28 Mayıs 2002, bugünden bakıldığında daha da çarpıcı görünür: O gün Roma’da NATO ile Rusya, güvenlikte ortaklık dili kurmaya çalışıyordu; yirmi yıl sonra Avrupa güvenliği yeniden açık bir Rusya-NATO geriliminin merkezine yerleşti.
2013 – Gezi Parkı’nda başlayan ağaç nöbeti Türkiye çapında büyük bir protesto dalgasına dönüştü
28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’nda başlayan protestolar, kısa süre içinde Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en büyük toplumsal hareketlerden birine dönüştü. İlk tepki, Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında parktaki ağaçların sökülmesine ve Gezi Parkı’nın yerine Osmanlı dönemindeki Topçu Kışlası’nın yeniden yapılması planına karşıydı. Başlangıçta parkta sınırlı sayıda çevreci, şehir hakkı savunucusu ve sivil toplum temsilcisi nöbet tutuyordu.
Gezi Parkı, İstanbul’un en merkezi noktalarından biri olan Taksim Meydanı’nın yanında yer alan küçük ama sembolik bir yeşil alandır. Taksim ise Türkiye’de yalnız ulaşım ve şehir merkezi anlamı taşımaz; 1 Mayıs, mitingler, kitlesel gösteriler ve kamusal hafıza açısından da güçlü bir siyasi mekândır.
Olayların büyümesinde polis müdahalesi belirleyici oldu. Parkta nöbet tutan gruplara yönelik biber gazı ve müdahale görüntüleri sosyal medyada hızla yayıldı. Özellikle “kırmızılı kadın” olarak bilinen protestocuya sıkılan biber gazı fotoğrafı, kısa sürede Gezi’nin sembollerinden biri haline geldi. Başlangıçta ağaçların kesilmesine karşı başlayan tepki, polis şiddeti, ifade özgürlüğü, yaşam tarzına müdahale, kent hakkı ve hükümetin yönetim tarzına yönelik daha geniş bir protestoya dönüştü.
Topçu Kışlası meselesi de burada önemlidir. Osmanlı döneminde Taksim’de bulunan Halil Paşa Topçu Kışlası, 1940’larda yıkılmıştı. 2010’larda gündeme gelen projede bu yapının yeniden inşa edilmesi, içine alışveriş merkezi ya da kültürel alan işlevi verilmesi tartışılıyordu. Muhalif kesimler bu projeyi, kamusal bir yeşil alanın yapılaşmaya açılması ve Taksim’in tarihsel/toplumsal kimliğinin değiştirilmesi olarak gördü.
Gezi olayları birkaç gün içinde İstanbul dışına da yayıldı. Ankara, İzmir, Eskişehir, Hatay, Adana, Antalya, Bursa, Kocaeli ve çok sayıda kentte gösteriler düzenlendi. Hükümet ise olayları, seçilmiş iktidara karşı organize bir kalkışma ve kamu düzenini bozan eylemler olarak değerlendirdi. Bu nedenle Gezi, o günden itibaren Türkiye’de en çok tartışılan siyasi olaylardan biri haline geldi.
Protestolar sırasında çok sayıda kişi yaralandı, binlerce kişi gözaltına alındı. İnsan hakları örgütleri, özellikle biber gazı ve tazyikli su kullanımında orantısız güç eleştirisi yaptı.
Gezi Parkı olayları, yalnız sokak gösterileriyle değil, ürettiği dil ve sembollerle de hatırlandı. “Çapulcu” kelimesinin protestocular tarafından mizahi biçimde sahiplenilmesi, duvar yazıları, forumlar, park toplantıları, sosyal medya örgütlenmesi ve farklı siyasi-kültürel grupların aynı alanda yan yana durması, olayların toplumsal hafızadaki yerini büyüttü.
2014 – “Mandrake” adıyla tanınan Ertuğrul Işınbark hayatını kaybetti
28 Mayıs 2014’te Türk illüzyon sanatının en tanınmış isimlerinden Ertuğrul Işınbark hayatını kaybetti. Sahne adıyla Mandrake olarak bilinen Işınbark, Türkiye’de sihirbazlık ve illüzyon sanatının geniş kitlelere ulaşmasında önemli rol oynayan isimlerden biriydi. Ölüm haberlerinde, KOAH rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiği aktarılmıştı.
İllüzyon, seyircinin algısını yönlendirerek imkânsız gibi görünen bir olayı sahnede mümkünmüş gibi gösterme sanatıdır. Halk arasında “sihirbazlık” diye anılsa da modern illüzyon aslında el çabukluğu, sahne tekniği, dikkat yönetimi, zamanlama, mekanik düzenekler ve gösteri dramaturjisi üzerine kurulu profesyonel bir sahne sanatıdır. Ertuğrul Işınbark da bu sanatın Türkiye’deki popüler yüzlerinden biri oldu.
Işınbark, 1940’ta İstanbul Fatih’te doğdu. Sahne yaşamında Mandrake adını kullandı. Bu ad, dünyaca ünlü çizgi roman karakteri Mandrake the Magician’dan geliyordu. Siyah pelerini, sahne duruşu ve klasik sihirbaz imajıyla Işınbark, Türkiye’de özellikle televizyon ve sahne gösterileri aracılığıyla birkaç kuşağın hafızasında yer etti.
1965’te Türkiye sihirbazlar şampiyonu seçildi. 1979’da ise Türkiye’nin ilk illüzyon okullarından birini açarak bu alanda yeni isimlerin yetişmesine katkı veren bir eğitmen oldu. 1985’te “Ertuğrul Işınbark-Mandrake Öğretiyor” adlı bir kitap yayımladı ve illüzyonistler derneğinin kuruluşunda yer aldı.
Işınbark’ın kariyerindeki önemli unvanlardan biri Türkiye Sihirbazlar Kralı’ydı. Bu unvan, özellikle Zati Sungur’un ardından Türkiye’de illüzyon sanatının devamlılığını temsil eden sembolik bir anlam taşıdı.
Ertuğrul Işınbark, Türkiye’de sihirbazlığı panayır ya da çocuk eğlencesi sınırından çıkarıp sahne disiplini, kostüm, karakter, tempo ve seyirciyle ilişki üzerinden kurulan bir gösteri sanatına yaklaştıran isimlerden biridir. Televizyonun yaygınlaştığı dönemde “Mandrake” adı, sihirbaz denince akla gelen ilk figürlerden biri oldu.
2018 – İstanbul’un tarihî hafızasını okuyabilen büyük sanat tarihçisi Semavi Eyice hayatını kaybetti
28 Mayıs 2018’de Türk sanat tarihi ve Bizans araştırmaları alanının en önemli isimlerinden Semavi Eyice hayatını kaybetti. Eyice, özellikle İstanbul’un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine uzanan çok katmanlı tarihini yapılar, kitabeler, harabeler, gravürler, eski fotoğraflar ve arşiv belgeleri üzerinden okuyan büyük bir bilim insanıydı.
Bizantolog, Bizans tarihi, sanatı, mimarisi ve kültürü üzerine çalışan uzman anlamına gelir. Semavi Eyice de Türkiye’de Bizans sanat tarihi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri oldu. Ancak onu yalnız Bizans uzmanı olarak tanımlamak eksik kalır; Eyice aynı zamanda İstanbul’un camilerini, kiliselerini, çeşmelerini, surlarını, mezarlıklarını, kaybolmuş mahallelerini ve eski şehir dokusunu olağanüstü bir dikkatle inceleyen bir İstanbul tarihçisiydi.
1922’de İstanbul’da doğan Eyice, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde eğitim gördü. Uzun yıllar İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi alanında ders verdi ve çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Akademik çalışmalarıyla Türkiye’de sanat tarihi disiplininin kurumsallaşmasına büyük katkı sağladı.
Semavi Eyice’nin eserleri arasında İstanbul: Petit Guide à travers les monuments byzantins et turcs, Bizans Devrinde Boğaziçi, Galata ve Kulesi, Son Devir Bizans Mimarisi, Eski İstanbul’dan Notlar, Ayasofya, Atatürk ve Pietro Canonica, Tarih Boyunca İstanbul ve İstanbul Minareleri gibi çalışmalar sayılabilir. Ayrıca Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi ve çeşitli akademik yayınlar için yüzlerce madde ve makale kaleme aldı.
Eyice’nin önemi, İstanbul’u bir açık hava arşivi gibi okuyabilmesinden gelir. Bir yapıya baktığında yalnız taşını, kubbesini ya da planını değil; onun hangi dönemde nasıl kullanıldığını, hangi toplulukların hafızasını taşıdığını, hangi gravürde göründüğünü, hangi yangından ya da imar hareketinden etkilendiğini de takip ederdi.
Onun çalışmaları, İstanbul’un yüzyıllar boyunca üst üste binmiş medeniyet katmanlarından oluşan bir şehir olarak anlaşılmasına katkı verdi. Bu yaklaşım, özellikle tarihî yapıların korunması ve kent hafızasının kaybolmaması açısından büyük önem taşır.
Semavi Eyice aynı zamanda güçlü bir koleksiyoner ve görsel hafıza insanıydı. Eski fotoğraflar, kartpostallar, gravürler ve belgeler üzerinden kaybolan İstanbul’u takip etti. Bu yönüyle, yıkılan ya da değişen yapıların izini yazılı kaynaklarla beraber, görsel belgelerde de aradı.
2023 – Türkiye ilk kez Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turuna gitti; Recep Tayyip Erdoğan yeniden seçildi
28 Mayıs 2023’te Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tur oylaması yapıldı. Bu seçim, Türkiye siyasi tarihinde önemli bir ilkti; çünkü Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk kez hiçbir aday ilk turda yüzde 50+1 çoğunluğa ulaşamamış ve seçim ikinci tura kalmıştı. İlk tur 14 Mayıs 2023’te yapılmış, ikinci turda ise Recep Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu yarışmıştı.
Yüksek Seçim Kurulu’nun kesin sonuçlarına göre Recep Tayyip Erdoğan oyların yüzde 52,18’ini, Kemal Kılıçdaroğlu ise yüzde 47,82’sini aldı. Böylece Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin 13. Cumhurbaşkanı olarak yeniden seçildi. Kesin sonuçlar 1 Haziran 2023’te Resmî Gazete’de yayımlandı.
Türkiye’de Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir ve adaylardan birinin seçilebilmesi için geçerli oyların salt çoğunluğunu, yani yüzde 50’den fazlasını alması gerekir. İlk turda bu çoğunluk sağlanamazsa, en çok oy alan iki aday ikinci turda yarışır. 2023 seçimi, bu kuralın Türkiye’de ilk kez uygulandığı Cumhurbaşkanlığı seçimi oldu.
Seçimin arka planı da oldukça çalkantılıydı. Türkiye, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremlerin yaralarını sarmaya çalışıyor; ekonomi, enflasyon, hayat pahalılığı, göç politikası, hukuk devleti, dış politika ve yönetim sistemi tartışmaları seçim kampanyasının ana başlıklarını oluşturuyordu. Bu nedenle 28 Mayıs seçimi, Türkiye’nin yönü ve yönetim modeli üzerine yapılan geniş bir siyasal referandum gibi görüldü.
Recep Tayyip Erdoğan, Cumhur İttifakı’nın adayıydı. Kemal Kılıçdaroğlu ise Millet İttifakı’nın ortak adayı olarak seçime girdi. İlk turda Sinan Oğan ve Muharrem İnce de aday olmuş; İnce seçimden önce adaylıktan çekilmişti. İlk turda hiçbir aday yüzde 50’yi aşamayınca, yarış Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında ikinci tura kaldı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
