27 Mayıs Tarihte Bugün

109 Dakika Okuma
27 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 27 Mayıs

Kurban Bayramı

27 Mayıs 2026, Kurban Bayramı’nın birinci günü. Bayram, 30 Mayıs Cumartesi günü sona erecek.

Kurban Bayramı, İslam dünyasının iki büyük bayramından biridir. Diğeri Ramazan Bayramı’dır. Arapçada Eid al-Adha olarak bilinir; Türkçede ise “kurban” kelimesi öne çıkar. Kurban, kelime olarak “yaklaşmak” anlamındaki kökten gelir; dinî anlamda ise Allah’a yakınlaşma niyetiyle belirli şartları taşıyan hayvanın kesilmesini ifade eder.

Bayramın merkezinde Hz. İbrahim kıssası vardır. İslam inancına göre Hz. İbrahim, Allah’a bağlılığının bir sınavı olarak oğlunu kurban etmeye razı olur; ancak bu teslimiyet üzerine Allah ona oğlunun yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderir. Bu anlatı, Kurban Bayramı’nın temel anlamını oluşturur: İnsanın en değerli gördüğü şey karşısında bile Allah’a teslimiyet göstermesi, bencilliği aşması ve paylaşmayı hatırlaması.

Kurban Bayramı aynı zamanda hac ibadetiyle de bağlantılıdır. Hac, Müslümanların belirli şartları taşımaları halinde ömürlerinde bir kez Mekke’ye giderek yerine getirmeleri gereken ibadetlerden biridir. Kurban Bayramı, Hicrî takvimin son ayı olan Zilhicce ayında kutlanır. Diyanet takviminde 27 Mayıs 2026, Hicrî 10 Zilhicce 1447’ye denk gelmektedir.

Burada Hicrî takvimi de açıklamak gerekir. Hicrî takvim, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç kabul eden ay takvimidir. Ayın hareketlerine göre düzenlendiği için dinî bayramların Miladî takvimdeki tarihleri her yıl yaklaşık 10-11 gün geri gelir. Bu yüzden Kurban Bayramı bazen yaz aylarına, bazen bahara, bazen de kışa denk gelebilir.

Bayramın en bilinen uygulaması kurban kesimidir. Kurban ibadeti, sadece hayvan kesmekten ibaret değildir. İbadetin sosyal yönü de vardır: Kurban eti geleneksel olarak aile, komşular, akrabalar ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşılır. Bu yönüyle bayram, yardımlaşma, dayanışma ve toplum içinde görünmeyen yoksulluğu hatırlama zamanıdır.

Türkiye’de Kurban Bayramı’nın ayrıca güçlü bir toplumsal karşılığı vardır. Bayram namazı, aile büyüklerini ziyaret, mezarlık ziyareti, çocuklara harçlık verilmesi, küslerin barışması, bayram sofraları ve kurban etinin paylaşılması bu kültürün parçalarıdır. Ancak modern şehir hayatında bayramın önemli bir boyutu da düzenli, hijyenik ve güvenli kurban kesimidir. Kurban ibadetinin ehil kişilerce, belirlenen kesim alanlarında, çevre ve hayvan refahı kurallarına uygun yapılması gerekir.

Kurban Bayramı’nı yalnız geleneksel bir ritüel olarak görmek eksik olur. Bu bayram, İslam inancında teslimiyet, fedakârlık ve paylaşma kavramlarını merkeze alır. Aynı zamanda toplumun birbirini hatırladığı, ekonomik imkânı olanların ihtiyaç sahiplerine ulaşması gereken bir dayanışma günüdür.

1332 – Tarihi yalnız olaylar dizisi olmaktan çıkarıp toplumların yükseliş ve çöküşünü açıklayan İbn Haldun doğdu

27 Mayıs 1332’de Arap düşünür, tarihçi, devlet adamı ve toplumbilim öncüsü İbn Haldun, bugünkü Tunus’ta doğdu. Tam adı Ebû Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun’dur. 1406’da Kahire’de hayatını kaybetti. İbn Haldun, tarih, toplum, devlet, ekonomi, iktidar ve medeniyet üzerine geliştirdiği düşüncelerle modern sosyal bilimlerin öncülerinden biri kabul edilir.

İbn Haldun’un en ünlü eseri Mukaddime’dir. Mukaddime kelime olarak “giriş” anlamına gelir. Aslında İbn Haldun’un büyük tarih kitabı Kitâbü’l-İber için yazılmış bir giriş bölümüdür; fakat zamanla başlı başına bir eser gibi okunmuştur. Çünkü İbn Haldun bu bölümde tarihin nasıl incelenmesi gerektiğini, toplumların nasıl kurulduğunu, devletlerin nasıl doğup güçlendiğini ve sonra neden çöktüğünü açıklamaya çalışır.

Burada asabiyet kavramı çok önemlidir. Asabiyet, bir topluluğu bir arada tutan dayanışma, aidiyet ve ortak hareket etme gücü anlamına gelir. İbn Haldun’a göre güçlü asabiyete sahip topluluklar devlet kurabilir; fakat devlet zenginleşip yerleşik hayatın rahatlığına kapıldıkça bu dayanışma zayıflar. Sonunda başka ve daha dinamik bir topluluk eski devleti yıkıp yerine geçebilir. Bu düşünce, onun devletlerin yükseliş ve çöküşünü döngüsel biçimde açıklamasının temelidir.

İbn Haldun ayrıca bedevilik ve hadarilik ayrımı yapar. Bedevilik, göçebe ya da daha sade ve sert yaşam koşullarına sahip toplulukları; hadarilik ise şehirli, yerleşik ve daha karmaşık toplumsal hayatı ifade eder. Ona göre göçebe topluluklar daha güçlü dayanışmaya sahiptir; şehirli toplumlar ise sanat, ticaret, bilim ve refah üretir ama zamanla lüks ve gevşeme nedeniyle siyasi güçlerini kaybedebilir.

Bu yaklaşım, İbn Haldun’u sıradan bir tarih yazıcısından ayırır. Orta Çağ tarihçilerinin çoğu hükümdarları, savaşları ve olayları sırayla anlatırken, İbn Haldun olayların arkasındaki toplumsal kanunları aradı. “Bir devlet neden yükselir?”, “Bir hanedan neden bozulur?”, “Ekonomi, vergi, şehirleşme ve ahlak düzeni iktidarı nasıl etkiler?” gibi sorular sordu. Bu yüzden birçok kişi onu sosyolojinin, tarih felsefesinin ve siyasal düşüncenin erken öncülerinden biri sayar.

İbn Haldun’un düşünceleri Osmanlı dünyasında da etkili oldu. Osmanlı tarihçileri, özellikle devletin yükseliş ve duraklama süreçlerini açıklarken onun fikirlerinden yararlandı. Naîmâ, Kâtip Çelebi ve Ahmed Cevdet Paşa gibi isimlerde İbn Haldun etkisi görülür. Bu etki, Osmanlı aydınlarının kendi devletlerinin sorunlarını yalnız ahlaki bozulma ya da kötü yönetici meselesi olarak görmediğini, daha geniş tarihsel döngüler içinde anlamaya çalıştığını gösterir.

1794 – Buharlı gemilerden demiryollarına uzanan servetiyle Amerikan kapitalizminin simge isimlerinden Cornelius Vanderbilt doğdu

27 Mayıs 1794’te Amerikalı girişimci Cornelius Vanderbilt, New York Staten Island’da doğdu. “The Commodore” lakabıyla tanınan Vanderbilt, önce buharlı gemi taşımacılığında, sonra demiryollarında büyük bir servet kurdu.

Commodore, denizcilikte filo komutanı anlamına gelen bir unvandır. Vanderbilt’e bu lakap, genç yaşlardan itibaren New York limanı çevresinde vapur ve feribot işletmeciliği yapması nedeniyle takıldı. Küçük bir tekneyle başlayan iş hayatı, zamanla bölgesel taşımacılık ağlarına ve büyük buharlı gemi hatlarına dönüştü.

Vanderbilt’in yükselişi, Amerika’nın 19. yüzyıldaki büyük ulaşım devrimiyle iç içedir. O yıllarda buharlı gemiler nehirler, limanlar ve kıyı şehirleri arasında ulaşımı hızlandırıyor; ardından demiryolları ülkenin iç bölgelerini birbirine bağlıyordu. Vanderbilt önce su yollarındaki taşımacılıkta büyüdü, sonra servetini demiryolu sektörüne taşıdı.

  1. yüzyılda demiryolları yalnız ulaşım aracı değildi; şehirlerin büyümesini, ticaretin yönünü, sanayinin hızını ve ülkenin ekonomik haritasını belirleyen ana altyapıydı. Vanderbilt, New York Central Railroad gibi hatlar üzerinden Amerikan ulaşım sisteminin merkezî figürlerinden biri haline geldi. Demiryolu hatlarını birleştirmek, rekabeti kontrol etmek ve maliyetleri düşürmek onun iş stratejisinin temel parçalarıydı.

Vanderbilt aynı zamanda robber baron denen tartışmalı iş insanı tipinin de en bilinen örneklerinden biridir. Bu ifade, 19. yüzyıl Amerika’sında büyük servetlerini agresif rekabet, tekelleşme, acımasız piyasa stratejileri ve siyasi nüfuzla kuran sanayici ve finansçıları anlatmak için kullanılır. Yani Vanderbilt’i, “kendi kendini yetiştirmiş bir başarı hikâyesi” olarak vermek eksik olur; o aynı zamanda Amerikan kapitalizminin sert, eşitsiz ve tekelleşmeye açık yüzünü de temsil eder.

Serveti ve ailesi de Amerikan toplum tarihinde iz bıraktı. Vanderbilt, ölümünden sonra büyük bir miras bıraktı; Vanderbilt ailesi Gilded Age, yani Amerika’nın gösterişli zenginlik çağı içinde saray gibi malikâneler, demiryolu gücü, yüksek sosyete ve hayır kurumlarıyla anıldı. Vanderbilt University de onun bağışıyla kurulan kurumlar arasında yer aldı.

1818 – Gözlükle görme kusurlarının bilimsel düzeltilmesine öncülük eden Fransiscus Cornelis Donders doğdu

27 Mayıs 1818’de Hollandalı doktor, fizyolog ve göz hekimi Fransiscus Cornelis Donders, Hollanda’nın Tilburg kentinde doğdu. Donders, 19. yüzyılın en önemli göz hekimlerinden biri kabul edilir. Britannica, onun özellikle gözün fizyolojisi ile hastalıkları üzerine yaptığı çalışmaların miyopluk, hipermetropluk ve astigmat gibi kırma kusurlarının bilimsel biçimde düzeltilmesini mümkün kıldığını belirtir.

Burada göz hekimliği, yani oftalmoloji kavramını açıklamak gerekir. Oftalmoloji, göz hastalıklarını, görme bozukluklarını, gözün yapısını ve görme sistemini inceleyen tıp dalıdır. Bugün göz muayenesinde “miyop”, “hipermetrop”, “astigmat”, “gözlük numarası” gibi kavramlar bize çok sıradan gelir; fakat 19. yüzyılda bu alan bugünkü kadar sistemli değildi. Donders’ın önemi, görme kusurlarını bilimsel ölçüm ve optik kurallarla açıklamaya çalışmasından gelir.

Donders’ın en önemli eseri, 1864’te İngilizce yayımlanan On the Anomalies of Accommodation and Refraction of the Eye adlı kitabıdır. Türkçeye “Gözün uyum ve kırma kusurları üzerine” diye çevrilebilir. Radboud Üniversitesi’ne bağlı Donders Enstitüsü’nün biyografisine göre bu eser, gözlüklerin hangi görme kusurunda nasıl kullanılacağını hem teorik hem pratik olarak açıklayan temel metinlerden biri oldu.

Burada iki temel kavram var: akomodasyon ve refraksiyon. Akomodasyon, göz merceğinin yakın ve uzak nesnelere odaklanmak için biçim değiştirme yeteneğidir. Refraksiyon ise ışığın gözde kırılarak retina üzerine düşmesi sürecidir. Eğer ışık retina üzerine doğru biçimde odaklanmazsa görme bulanıklaşır. Miyoplukta uzak, hipermetroplukta yakın görme zorlaşır; astigmatta ise kornea ya da mercekteki düzensiz eğrilik nedeniyle görüntü farklı eksenlerde bozulur.

Donders’ın katkısı, bu kusurları ayrı ayrı tanımlaması, ölçülebilir hale getirmesi ve uygun merceklerle düzeltilmesini bilimsel temele oturtmasıydı. Bugün gözlükçüye ya da göz doktoruna gidildiğinde yapılan ölçüm ve reçete mantığının arkasında, Donders gibi isimlerin kurduğu optik ve fizyolojik temel vardır.

Donders ayrıca 1858’de Hollanda’daki ilk göz hastanesini kurdu. Bu kurum, göz hastalıklarının ayrı bir uzmanlık alanı olarak gelişmesine katkı sağladı. O dönemde tıp birçok alt dala ayrılmaya yeni yeni başlıyordu; Donders’ın çalışmaları göz hekimliğinin bağımsız, ölçüme dayalı ve bilimsel bir alan olarak güçlenmesine yardım etti.

Donders, insan zihninin tepki süresini ölçmeye yönelik deneyleriyle deneysel psikolojiye de katkıda bulundu. Basit bir uyarana verilen tepki ile seçim gerektiren daha karmaşık bir uyarana verilen tepki arasındaki zaman farkını inceleyerek zihinsel işlemlerin sürelerini anlamaya çalıştı. Bugün buna mental kronometri, yani zihinsel süreçlerin zamanını ölçme yaklaşımı denir. Bu da modern bilişsel psikolojinin erken adımlarından biridir.

1840 – Kemanı neredeyse insanüstü bir gösteriye dönüştüren Niccolò Paganini hayatını kaybetti

27 Mayıs 1840’ta İtalyan keman virtüözü, besteci ve müzik tarihinin en efsanevi sahne figürlerinden Niccolò Paganini hayatını kaybetti. 1782’de Cenova’da doğan Paganini, keman tekniğini olağanüstü bir seviyeye taşımasıyla tanındı. Paganini, sahne kişiliği, teknik cesareti ve etrafında oluşan efsanelerle 19. yüzyıl romantik sanatçı mitinin en güçlü örneklerinden biridir.

Burada virtüöz kavramını açıklamak gerekir. Virtüöz, çaldığı enstrümanda olağanüstü teknik ustalığa ulaşmış sanatçı demektir. Paganini bu kelimenin müzik tarihindeki en çarpıcı karşılıklarından biridir. Kemanı öyle hızlı, öyle zor ve öyle beklenmedik biçimlerde çalıyordu ki, döneminin dinleyicileri onun yeteneğini çoğu zaman normal insan becerisinin ötesinde görüyordu.

Paganini’nin en ünlü eserleri arasında 24 Kapris, özellikle de 24 No’lu Kapris yer alır. Kapris, genellikle serbest yapılı, teknik beceriyi öne çıkaran kısa enstrümantal parçadır. Paganini’nin kaprisleri, kemancılar için hâlâ büyük bir teknik sınav kabul edilir. Sol el pizzicatosu, hızlı arpejler, çift sesler, geniş pozisyon atlamaları, flajöleler ve akıl almaz hızdaki pasajlar bu eserlerin temel özellikleri arasındadır.

Sol el pizzicatosu gibi teknikleri de açıklamak gerekir. Pizzicato, yay kullanmadan teli parmakla çekerek ses çıkarma tekniğidir. Normalde sağ elle yapılır; fakat Paganini sol elle de tel çekerek, aynı anda hem yaylı hem parmakla ses üretebilen gösterişli pasajlar yazdı. Bu tür teknikler, onun kemanı adeta sahnede akrobatik bir gösteri aracına dönüştürdüğünü gösterir.

Paganini’nin sahne imajı da en az müziği kadar etkiliydi. Uzun, zayıf bedeni, solgun yüzü, siyah kıyafetleri, tuhaf duruşu ve olağanüstü tekniği, halk arasında “şeytanla anlaşma yaptığı” söylentilerini doğurdu. Bugün bu tür anlatılar romantik bir efsane gibi görünür; ama 19. yüzyıl seyircisi için Paganini gerçekten de ürkütücü ve büyüleyici bir figürdü. Onun etrafında oluşan bu söylenceler, modern anlamda sanatçı imajı ve şöhret kültürünün erken örneklerinden biri sayılabilir.

Paganini yalnız kemancıları değil, başka bestecileri de derinden etkiledi. Franz Liszt, Paganini’yi dinledikten sonra piyanoda benzer bir virtüözlük düzeyine ulaşmayı hedefledi. Robert Schumann, Johannes Brahms, Sergei Rachmaninoff ve başka birçok besteci Paganini’nin temaları üzerine çeşitlemeler yazdı. Özellikle 24 No’lu Kapris’in teması, klasik müzik tarihinde en çok kullanılan ve yeniden yorumlanan melodilerden biri haline geldi.

Hayatının son yılları hastalıklar, maddi sorunlar ve yalnızlıkla geçti. 1840’ta Nice’te öldü. Katolik Kilisesi, hakkında dolaşan söylentiler ve son ayin meselesi nedeniyle cenazesinin kutsal toprağa gömülmesine uzun süre izin vermedi. Bu bile Paganini efsanesinin ölümünden sonra da sürdüğünü gösterir: O artık yalnız bir müzisyen değil, şeytani deha, romantik yalnızlık ve insan sınırlarını aşan sanat fikrinin sembolüydü.

1882 – Türkiye’de veremle savaşın öncü hekimlerinden Tevfik Sağlam doğdu

27 Mayıs 1882’de Türk bilim insanı, askerî hekim ve akademisyen Tevfik Sağlam İstanbul’da doğdu. Tam adı Ali Tevfik Salim Sağlam’dır. Tıp tarihimizde özellikle veremle mücadele, askerî hekimlik, İstanbul Üniversitesi rektörlüğü ve modern göğüs hastalıkları alanına yaptığı katkılarla anılır.

Verem, tıptaki adıyla tüberküloz, çoğunlukla akciğerleri tutan, bulaşıcı ve uzun süreli bir hastalıktır. Bugün antibiyotiklerle tedavi edilebilen bu hastalık, 19. ve 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın en korkulan salgın hastalıklarından biriydi. Yoksulluk, kötü beslenme, kalabalık evler, havasız çalışma koşulları ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği veremin yayılmasını kolaylaştırıyordu.

Tevfik Sağlam’ın önemi, veremle mücadeleyi sadece hastane odasında yürütülen bir tedavi meselesi olarak görmemesidir. O, veremi bir halk sağlığı sorunu olarak ele aldı. Halk sağlığı, tek tek hastaları tedavi etmenin yanında, hastalığı ortaya çıkaran toplumsal koşulları, bulaşmayı önlemeyi, erken tanıyı, aşılamayı, dispanserleri ve toplum eğitimi çalışmalarını kapsar. Sağlam’ın veremle mücadele çizgisi de bu geniş bakışa dayanıyordu.

Tevfik Sağlam, askerî hekim olarak yetişti. Askerî Tıbbiye’den mezun oldu, Gülhane’de çalıştı ve Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı yıllarında sağlık hizmetlerinin içinde bulundu. Askerî hekimlik, cephede yaralı tedavi etmekten ibaret değildir; salgın hastalıklarla mücadele, ordu sağlığını koruma, sahra hastaneleri kurma, ilaç ve malzeme düzenini sağlama gibi ağır sorumluluklar da içerir. Sağlam’ın daha sonra halk sağlığına yönelen bakışında bu askerî sağlık tecrübesinin payı büyüktür.

Cumhuriyet döneminde akademik hayatın da önemli isimlerinden biri oldu. İstanbul Üniversitesi’nde görev yaptı, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünde bulundu. Kaynaklarda onun 1943-1946 arasında İstanbul Üniversitesi rektörü olduğu, ayrıca Türkiye’de ilk Akciğer Hastalıkları, yani eski adıyla fitizyoloji kürsüsünü kuran isimlerden biri olduğu belirtilir. Fitizyoloji, tıpta özellikle tüberküloz ve akciğer hastalıklarıyla ilgilenen alanı ifade eder.

Tevfik Sağlam’ın adı özellikle Verem Savaş Derneği ile birlikte anılır. Verem Savaş Dernekleri, veremin erken teşhisi, hastaların izlenmesi, toplumun bilgilendirilmesi, dispanserlerin kurulması ve tedavi olanaklarının genişletilmesi için çalışan sivil sağlık kuruluşlarıdır. Tevfik Sağlam, Türkiye Verem Savaş Derneği’nin kurucusu ve önderi olarak kabul edilir; 1948’den 1963’teki ölümüne kadar derneğin başkanlığını yürüttü.

Burada dispanser kavramını da açıklamak gerekir. Dispanser, özellikle belirli hastalıkların tanı, takip ve tedavisi için kurulan ayakta sağlık hizmeti birimidir. Verem dispanserleri, hastalığın erken teşhis edilmesi, bulaşmanın izlenmesi, hastaların düzenli kontrolü ve toplumun bilgilendirilmesi açısından çok önemliydi. Tevfik Sağlam’ın çalışmaları, veremi yalnız doktorların değil, toplumun ve devletin birlikte mücadele etmesi gereken bir sorun olarak görmesi bakımından değerlidir.

Tevfik Sağlam’ın eserleri arasında Büyük Harp’te 3’üncü Ordu’da Sıhhi Hizmet gibi askerî tıp tarihi açısından önemli çalışmalar da bulunur. Bu tür eserler, savaş sırasında sağlık hizmetlerinin nasıl örgütlendiğini, orduda hastalıklarla nasıl mücadele edildiğini ve cephe gerisindeki tıbbi düzenin ne kadar hayati olduğunu gösteren kaynaklardır.

1905 – Dünya tarihinin ilk modern deniz savaşı başladı; Tsushima’da Japon Donanması Rus Donanması’nı ağır yenilgiye uğrattı

27 Mayıs 1905’te Tsushima Muharebesi başladı. Japon Donanması ile Rus Donanması arasında gerçekleşen bu büyük deniz savaşı, ertesi gün Japonların kesin zaferiyle sonuçlandı. Savaş, Rus-Japon Savaşı’nın denizdeki son ve belirleyici çarpışması oldu.

Burada Rus-Japon Savaşı’nı kısaca açıklamak gerekir. 1904-1905 yılları arasında Rusya ile Japonya arasında yaşanan bu savaşın temel nedeni, iki devletin Mançurya ve Kore üzerindeki nüfuz mücadelesiydi. Rusya, Uzak Doğu’da sıcak denizlere açılmak ve bölgedeki etkisini artırmak istiyordu. Japonya ise modernleşmiş, sanayileşmiş ve bölgesel güç haline gelmiş bir imparatorluk olarak Kore ve çevresinde Rus baskısını kabul etmek istemiyordu.

Tsushima Boğazı, Kore Yarımadası ile Japonya arasında yer alan stratejik deniz geçididir. Rus Baltık Filosu, Japonya ile savaşmak için Avrupa’dan yola çıkmış, aylar süren çok uzun ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra Uzak Doğu’ya ulaşmıştı. Amaç, Vladivostok’a varmak ve Japonya karşısında deniz dengesini değiştirmekti. Ancak Amiral Tōgō Heihachirō komutasındaki Japon filosu, Rus donanmasını Tsushima Boğazı’nda yakaladı.

Bu savaşın dünya tarihinin ilk modern deniz savaşı olarak anılmasının nedeni, ahşap yelkenli gemiler çağının çok ötesinde, çelik zırhlı savaş gemileri, büyük toplar, torpidolar, telsiz haberleşmesi ve modern deniz taktikleriyle yapılmış olmasıdır. Daha dikkatli söylemek gerekirse Tsushima, dünya tarihindeki modern çelik zırhlı filolar arasında yapılan en belirleyici ve en öğretici savaşlardan biri olarak görülmelidir. Savaşın, modern çelik savaş gemisi filoları arasında yaşanan tek kesin sonuçlu büyük çarpışma olduğu ve telsiz haberleşmesinin kritik rol oynadığı da vurgulanır.

Telsiz haberleşmesi burada önemlidir. O döneme kadar deniz savaşlarında haberleşme büyük ölçüde bayrak, işaret lambası ve görsel temasla sağlanıyordu. Tsushima’da ise gemiler arasında kablosuz haberleşme kullanılması, filonun koordinasyonunu ve düşmanın takibini daha etkili hale getirdi. Bu, deniz savaşlarında bilginin ve haberleşmenin artık top gücü kadar önemli hale geldiğini gösterdi.

Japon Donanması, eğitim, hız, haberleşme, topçu isabeti ve taktik manevra bakımından Rus filosuna üstünlük sağladı. Rus filosu ise uzun yolculuk nedeniyle yıpranmış, moral olarak zayıflamış ve savaş alanına dezavantajlı biçimde gelmişti. Sonuç felaket oldu: Rus filosunun büyük bölümü batırıldı, ele geçirildi ya da savaş dışı kaldı. Japon kayıpları ise Rus kayıplarına göre çok daha sınırlıydı.

Tsushima’nın dünya tarihi açısından sonucu çok büyüktü. Japonya, bu zaferle modern çağda bir Asya devletinin büyük bir Avrupa imparatorluğunu savaşta yenebileceğini gösterdi. Bu, Avrupa merkezli güç algısını sarstı. Japonya’nın yükselişi Asya’da büyük yankı uyandırdı; Rusya’da ise yenilgi, 1905 Devrimi’ne giden toplumsal ve siyasi huzursuzluğu daha da büyüttü.

1907 – Sessiz Bahar kitabıyla modern çevre hareketini ateşleyen Rachel Carson doğdu

27 Mayıs 1907’de Amerikalı deniz biyoloğu, yazar ve çevre düşünürü Rachel Carson doğdu. Carson, özellikle 1962’de yayımlanan Sessiz Bahar adlı kitabıyla modern çevre hareketinin en önemli öncülerinden biri kabul edilir. Carson, bilimsel bilgiyi geniş kamuoyuna anlatabilen, tarım ilaçlarının doğa ve insan sağlığı üzerindeki etkilerini görünür kılan ve çevre bilincini küresel bir meseleye dönüştüren güçlü bir isimdir.

Rachel Carson’ın ilk çalışma alanı deniz yaşamıydı. Deniz biyolojisi eğitimi aldı ve ABD Balıkçılık Bürosu’nda çalıştı. Deniz biyolojisi, denizlerde yaşayan canlıları, ekosistemleri, okyanusların yaşam döngüsünü ve insan faaliyetlerinin bu ortam üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalıdır. Carson’ın Under the Sea-WindThe Sea Around Us ve The Edge of the Sea gibi eserleri, denizleri edebî bir duyarlılıkla da anlattığını gösterir.

Ancak Rachel Carson’ı dünya çapında kalıcı hale getiren eser Silent Spring, Türkçedeki adıyla Sessiz Bahar oldu. Kitap, özellikle DDT başta olmak üzere tarım ilaçlarının kuşlar, böcekler, toprak, su ve insan sağlığı üzerindeki etkilerini ele alıyordu. DDT, II. Dünya Savaşı sonrasında böceklerle mücadelede yaygın kullanılan güçlü bir kimyasaldı. Başlangıçta büyük bir bilimsel başarı gibi görülmüş, sıtma taşıyan sivrisineklerle ve tarım zararlılarıyla mücadelede kullanılmıştı. Fakat zamanla doğada birikmesi, besin zincirine karışması ve canlılar üzerinde ciddi etkiler yaratması büyük tartışma doğurdu.

Sessiz Bahar adındaki “sessizlik” çok güçlü bir imgedir. Carson, kontrolsüz kimyasal kullanımının kuşları yok ettiği, bahar geldiğinde kuş seslerinin duyulmadığı bir dünya ihtimalini anlatıyordu. Bu, modern insanın doğayla kurduğu kibirli ilişkinin eleştirisiydi. Kitap, bilimsel verilerle yazılmıştı ama aynı zamanda edebî gücü yüksek bir alarm metniydi.

Ekoloji, canlıların birbirleriyle ve yaşadıkları çevreyle ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Carson’ın önemi, insanın doğaya dışarıdan bakan ve onu istediği gibi yönetebilen bir güç olmadığını; aksine doğadaki karmaşık bağların içinde yer aldığını göstermesidir. Bir böceği öldürmek için kullanılan kimyasalın kuşlara, suya, toprağa, balıklara ve insana kadar uzanabileceğini anlatması bu yüzden çarpıcıydı.

Kitap yayımlandığında büyük yankı uyandırdı. Kimya endüstrisi Carson’ı hedef aldı; onun bilimsel yeterliliğini, hatta kadın kimliğini küçümseyen saldırılar yapıldı. Fakat Carson’ın uyarıları kamuoyunda güçlü karşılık buldu. ABD’de çevre politikalarının değişmesine, pestisit kullanımının daha sıkı denetlenmesine ve daha sonra Çevre Koruma Ajansı’nın kurulmasına giden tartışmalarda önemli rol oynadı.

Rachel Carson 1964’te hayatını kaybetti. Ancak Sessiz Bahar, yayımlanmasından onlarca yıl sonra bile çevre hareketinin temel metinlerinden biri olarak okunmaya devam ediyor.

1907 – San Francisco’da veba yeniden ortaya çıktı; modern halk sağlığı mücadelesi fareler ve pireler üzerinden şekillendi

27 Mayıs 1907’de San Francisco’da veba salgını yeniden gündeme geldi. O gün, 1907 salgınının ilk kurbanı hayatını kaybetti; yaz ayları boyunca vakalar artmaya başladı. Forbes’un bilim tarihi yazısına göre 1907 San Francisco veba salgınının ilk kurbanı 27 Mayıs’ta öldü ve salgın yaz boyunca yavaş yavaş büyüdü.

Burada veba kavramını açmak gerekir. Veba, Yersinia pestis adlı bakterinin neden olduğu ağır bir bulaşıcı hastalıktır. Tarihte “Kara Ölüm” diye bilinen büyük Orta Çağ salgınlarıyla anılır. Ancak 19. ve 20. yüzyılda da tamamen ortadan kalkmış değildi. Özellikle liman kentlerinde, gemilerle taşınan fareler ve bu farelerin üzerindeki pireler hastalığın yayılmasında önemli rol oynuyordu.

San Francisco bu açıdan riskli bir kentti. Pasifik kıyısında büyük bir liman şehriydi; Asya ve Amerika arasındaki ticaret yollarının önemli duraklarından biriydi. Daha önce, 1900-1904 arasında San Francisco’nun Chinatown bölgesinde kıta ABD’sinin ilk veba salgını yaşanmıştı. Bu ilk salgında hastalık uzun süre inkâr edilmiş, özellikle Çinli göçmenler hedef alınmış ve halk sağlığı krizi ırkçı uygulamalarla iç içe geçmişti.

1907’deki salgın ise 1900’deki salgından farklı olarak sadece Chinatown’la sınırlı kalmadı. 1906 San Francisco depremi ve ardından çıkan büyük yangın, şehrin altyapısını, konutlarını ve temizlik düzenini ağır biçimde bozmuştu. Yıkılan binalar, molozlar, geçici barınma alanları ve kötüleşen hijyen koşulları farelerin çoğalması için uygun ortam yarattı. Bu da vebanın şehir genelinde yeniden ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

Bu kez sağlık yetkilileri hastalığı inkâr etmek yerine daha doğrudan önlemler almaya çalıştı. Salgının yayılmasında fare-pire-insan zincirinin rolü artık daha iyi anlaşılıyordu. Fareler veba bakterisini taşıyor, pireler enfekte farelerden kan emdikten sonra insanlara geçebiliyor, böylece hastalık yayılıyordu. Bu bilgi, mücadele yöntemini de değiştirdi: Sorun yalnız hasta insanları izole etmek değil, fareleri ve pireleri kontrol altına almaktı.

Bu nedenle San Francisco’da büyük bir fareyle mücadele kampanyası başlatıldı. Evler, depolar, liman çevresi ve sokaklar temizlendi; farelerin barınabileceği alanlar azaltılmaya çalışıldı. PBS’in bilim tarihi arşivinde, ABD Halk Sağlığı Servisi’nin yürüttüğü “fare savaşı” kapsamında çok sayıda farenin öldürüldüğü ve iki ay içinde yeni vaka görülmediği aktarılır.

1907 salgını, modern halk sağlığı açısından önemli bir ders verdi: Salgın hastalıklarla mücadele yalnız hastane, doktor ve ilaç meselesi değildir. Temiz sokaklar, sağlam kanalizasyon, düzenli çöp toplama, liman denetimi, hayvan vektörlerinin kontrolü ve bilimsel bilgi de en az tedavi kadar önemlidir. Vektör, bir hastalığı doğrudan hasta olmadan taşıyıp başka canlılara bulaştırabilen canlı anlamına gelir. Veba örneğinde pireler hastalığın vektörüdür.

Bu salgının karanlık tarafı ise halk sağlığı ile ayrımcılığın nasıl iç içe geçebildiğini göstermesidir. 1900’deki ilk salgında Çinli göçmenler hastalığın kaynağı gibi damgalanmış, Chinatown sert ve ayrımcı uygulamaların hedefi olmuştu. Time’ın San Francisco vebası üzerine değerlendirmesinde de bu dönemde Çinli göçmenlerin karantina, zorla aşılama ve mülk tahribatı gibi uygulamalarla hedef alındığı; asıl çözümün ise ırkçı yöntemler değil, temizlik ve bilimsel hastalık kontrolü olduğu vurgulanır.

1908 – Türkiye’de sanat tarihini bilimsel bir disiplin haline getiren Mazhar Şevket İpşiroğlu doğdu

27 Mayıs 1908’de Türk sanat tarihçisi, düşünür ve akademisyen Mazhar Şevket İpşiroğlu İstanbul’da doğdu. İpşiroğlu, Türkiye’de sanat tarihinin üniversite içinde bilimsel bir disiplin olarak gelişmesinde öncü isimlerden biri kabul edilir. Onu yalnız “sanat tarihçisi” diye anmak eksik kalır; o, felsefe, estetik, Batı sanatı, İslam sanatı, Osmanlı görsel kültürü ve modern sanat tartışmaları arasında köprü kuran önemli bir akademisyendi.

İpşiroğlu’nun gençliğinde resimle doğrudan ilişkisi vardı. Küçük yaşta resme yetenek gösterdiği için ressam Namık İsmail’in atölyesine devam etti. Daha sonra Almanya’ya giderek Düsseldorf Akademisi’nde resim öğrenimi gördü; ardından Bonn, Hamburg ve Berlin üniversitelerinde felsefe ve sanat tarihi okudu. 1933’te Tübingen Üniversitesi’nde Hegel estetiği üzerine doktorasını tamamladı. 1934’te Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde göreve başladı ve üniversite reformunun hayata geçirilmesinde emek verdi.

Sanat tarihi, resim, heykel, mimari, süsleme, minyatür, el yazması, fotoğraf, sinema ve görsel kültür ürünlerini tarihsel, estetik ve toplumsal bağlamları içinde inceleyen bilim dalıdır. Yani sanat tarihçisi bir dönemin insanının dünyayı nasıl gördüğünü, iktidarın kendini nasıl temsil ettiğini, dinin ve toplumun görsel dili nasıl şekillendirdiğini de araştırır.

Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun eserleri arasında Rönesans SanatıAvrupa Sanatı ve Problemleri, Avrupa Sanatında Gerçek Duygusuİslam’da Resim Yasağı ve SonuçlarıOluşum Süreci İçinde Sanatın TarihiSanatta DevrimTopkapı Sarayı’ndaki Başyapıtlar ve Bozkır Rüzgârı: Siyah Kalem gibi çalışmalar yer alır. Bu kitaplar, onun hem Avrupa sanatını hem de İslam ve Osmanlı sanatını birlikte düşünen geniş bir bakış açısına sahip olduğunu gösterir.

Özellikle İslam’da Resim Yasağı ve Sonuçları adlı çalışması önemlidir. Çünkü İslam dünyasında tasvir, resim ve figür uzun süre yasaktı. İpşiroğlu ise bu meselenin dinî, kültürel, estetik ve tarihsel sonuçlarını tartıştı. Böylece İslam sanatını yalnız süsleme, hat ve mimariyle sınırlı görmeyen; görsel kültürün arkasındaki zihniyeti anlamaya çalışan bir yaklaşım geliştirdi.

İpşiroğlu’nun bir başka önemli çalışma alanı Siyah Kalem’dir. Siyah Kalem, Topkapı Sarayı koleksiyonunda bulunan, güçlü ve gizemli figürleriyle dikkat çeken resim grupları için kullanılan addır. Bu resimlerde göçebe hayatı, fantastik yaratıklar, şeytani figürler, dervişler ve sert yüzlü insanlar görülür. İpşiroğlu, Bozkır Rüzgârı: Siyah Kalem çalışmasıyla bu görsel dünyanın anlaşılmasına katkı verdi. Bu, onun Türk ve İslam sanatında sadece klasik, saraylı ve düzenli olanı değil; tekinsiz, sınırda duran ve yorumlanması zor görsel dünyaları da önemsediğini gösterir.

Onun sinema ve görsel anlatı alanında da katkıları vardır. Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte belgesel çalışmalar yaptı; sanat tarihini görüntüyle anlatma çabasına da yöneldi. Bu tarafı önemlidir; çünkü sanat tarihi, görsel malzemeyle çalışan bir alandır ve sinema, sanat eserlerini geniş kitlelere ulaştırmak için güçlü bir araç olabilir.

Mazhar Şevket İpşiroğlu, 27 Mayıs 1960 sonrasında üniversiteden uzaklaştırılan 147’ler arasında da yer aldı. 147’ler, 1960 darbesinden sonra üniversitelerden tasfiye edilen 147 akademisyeni ifade eder. Bu olay, Türkiye’de akademi özgürlüğü ve üniversite özerkliği tartışmalarının önemli başlıklarından biridir.

1910 – Verem basilini keşfederek modern mikrobiyolojiyi kuran Robert Koch hayatını kaybetti

27 Mayıs 1910’da Alman hekim ve bilim insanı Robert Koch hayatını kaybetti. Koch, modern mikrobiyolojinin kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir. Özellikle tüberküloz basilini, yani vereme yol açan bakteriyi keşfetmesiyle tıp tarihinde çok önemli bir yer edinmiştir. 1905’te Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldı.

Mikrobiyoloji; bakteri, virüs, mantar ve parazit gibi çıplak gözle görülemeyen canlıları inceleyen bilim dalıdır. 19. yüzyıla kadar birçok hastalığın nedeni tam olarak bilinmiyordu. Kimi hastalıkların kötü hava, kirli ortam ya da belirsiz vücut dengesizliklerinden kaynaklandığı düşünülüyordu. Koch ve çağdaşları, hastalıkların belirli mikroorganizmalar tarafından meydana getirilebildiğini bilimsel olarak göstererek tıpta yeni bir çağ açtı.

Robert Koch’un en önemli keşiflerinden biri şarbon bakterisi üzerine yaptığı çalışmalardır. Şarbon, hayvanlardan insanlara geçebilen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. Koch, bu hastalığın belirli bir bakteriyle ilişkisini ortaya koyarak, mikrop-hastalık bağlantısının bilimsel olarak kanıtlanmasında büyük adım attı.

Onun tıp tarihindeki en büyük başarısı ise 1882’de Mycobacterium tuberculosis adlı bakteriyi, yani verem basilini tanımlamasıydı. Verem, tıptaki adıyla tüberküloz, özellikle akciğerleri tutan, öksürük, kilo kaybı, ateş, gece terlemesi ve halsizlik gibi belirtilerle seyreden bulaşıcı bir hastalıktır. 19. yüzyılda Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde milyonlarca insanın ölümüne yol açıyordu. Veremin nedeninin kesin olarak anlaşılması, teşhis, korunma ve tedavi çalışmalarının önünü açtı.

Burada basil kelimesini de açıklamak gerekir. Basil, çubuk biçimli bakteri anlamına gelir. Verem basili denildiğinde, tüberküloza yol açan çubuk şekilli bakteri kastedilir. Koch’un bu mikrobu göstermesi, “hastalıkların görünmeyen canlı nedenleri olabilir” düşüncesini güçlendirdi.

Robert Koch ayrıca Koch postülatları olarak bilinen bilimsel ilkelerle de anılır. Bu ilkeler, belirli bir mikroorganizmanın belirli bir hastalığa neden olduğunu göstermek için kullanılan ölçütlerdir. Basitçe söylersek, mikrobun hasta bireylerde bulunması, laboratuvarda izole edilmesi, sağlıklı canlıda aynı hastalığı oluşturabilmesi ve yeniden aynı mikrobun elde edilebilmesi gerekir. Bugün bu ilkeler bazı modern hastalıklar için birebir uygulanmasa da mikrobiyolojinin bilimsel yöntem kazanmasında büyük önem taşımıştır.

Koch’un çalışmaları halk sağlığını da doğrudan etkiledi. Kolera üzerine yaptığı araştırmalar, salgın hastalıkların su, hijyen ve çevre koşullarıyla ilişkisini anlamaya katkı sağladı. Böylece modern şehirlerde temiz su, kanalizasyon, karantina, hastalık bildirimi ve laboratuvar teşhisi gibi uygulamaların önemi daha iyi kavrandı.

Robert Koch’un mirası, bugün hâlâ tıbbın temelinde durur. Bir hastalığın nedenini bulmak, etken mikrobu tanımlamak, bulaşma yollarını göstermek ve ona göre korunma önlemleri geliştirmek modern enfeksiyon hastalıkları biliminin ana mantığıdır.

1911 – Gotik korku sinemasının zarif ve ürpertici yüzlerinden Vincent Price doğdu

27 Mayıs 1911’de Amerikalı oyuncu Vincent Price, Missouri eyaletinin St. Louis kentinde doğdu. Price, özellikle korku filmlerindeki aristokrat, zeki, alaycı ve ürpertici karakterleriyle sinema tarihine geçti. Britannica, onu korku filmlerindeki zarif ama tehditkâr kötü adam rolleriyle tanınan bir oyuncu olarak tanımlar.

Vincent Price’ı önemli yapan şey, korku sinemasını sadece çığlık, canavar ve karanlık dekorlardan ibaret bırakmamasıdır. Onun oyununda ince bir mizah, teatral bir zarafet ve neredeyse şiirsel bir kötülük duygusu vardır. Derin sesi, ölçülü konuşması ve yüzündeki hafif alaycı ifade, onu klasik korku sinemasının en ayırt edici figürlerinden biri haline getirdi.

Burada gotik korku kavramını açıklamak gerekir. Gotik korku; eski şatolar, gizli geçitler, ölüm, delilik, lanet, karanlık aile sırları, mezarlıklar, hayaletler ve bastırılmış arzularla çalışan bir korku türüdür. Vincent Price, özellikle bu atmosferin sinemadaki en güçlü yüzlerinden biri oldu. Korku onda kaba bir şiddetten çok, ağır ağır yaklaşan bir huzursuzluk ve tekinsiz bir zarafet şeklinde görünür.

Price’ın kariyerinde Mumya Evi / Balmumu Müzesi diye bilinen House of Wax, Türkçede genellikle Sinek adıyla anılan The FlyLanetli Tepedeki Ev adıyla bilinen House on Haunted Hill, Türkçede çoğu kaynakta özgün adıyla geçen The TinglerDr. Phibes ya da İğrenç Dr. Phibes adıyla anılan The Abominable Dr. Phibes ve Kan Tiyatrosu diye çevrilebilecek Theatre of Blood gibi filmler öne çıkar. Özellikle 1953 yapımı House of Wax, onu korku sinemasının büyük yıldızlarından biri haline getirdi. Daha sonra yönetmen Roger Corman’ın çektiği Edgar Allan Poe uyarlamalarıyla bu imaj daha da güçlendi. Poe, Amerikan edebiyatında gotik korku, ölüm, suçluluk, saplantı ve delilik temalarını işleyen en önemli yazarlardan biridir.

Vincent Price’ın ilginç taraflarından biri, yalnız oyuncu olmamasıydı. Sanat tarihiyle ilgilendi, sanat koleksiyonculuğu yaptı, yemek kitapları yazdı ve televizyon programlarında yer aldı. Bu yüzden onun kişiliği, perdedeki ürpertici kötü adam imajından daha geniştir. Eğitimli, kültürlü, sanata meraklı ve kendini ciddiye aldığı kadar kendi imajıyla dalga geçebilen bir figürdü.

Popüler kültürdeki etkisi de uzun sürdü. Sesi ve tarzı, sonraki kuşak korku filmlerini, televizyon programlarını, müzik kliplerini ve animasyonları etkiledi. Michael Jackson’un Thriller şarkısındaki konuşma bölümü, Price’ın sesinin yeni kuşaklar tarafından da tanınmasını sağladı. Böylece o, klasik Hollywood korkusundan 1980’lerin pop kültürüne uzanan bir köprüye dönüştü.

1915 – Ermeni tehcirinin hukuki zeminini oluşturan Sevk ve İskân Kanunu kabul edildi

27 Mayıs 1915’te Osmanlı Hükümeti, kamuoyunda daha çok Tehcir Kanunu olarak bilinen Sevk ve İskân Kanunu’nu kabul etti. Kanun, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun güvenliğini tehdit ettiği düşünülen kişi ve toplulukların bulundukları yerlerden başka bölgelere sevk edilmesine hukuki dayanak sağladı. TDV İslâm Ansiklopedisi, kanunun Sultan V. Mehmed Reşad tarafından 27 Mayıs 1915’te onaylandığını; 1 Haziran 1915’te Takvim-i Vekâyi’de yayımlanarak yürürlüğe girdiğini belirtir.

Burada tehcir kelimesini açıklamak gerekir. Tehcir, bir topluluğun devlet kararıyla yaşadığı yerden başka bir yere göç ettirilmesi, sürülmesi ya da zorla sevk edilmesi anlamına gelir. Osmanlı belgelerinde bu süreç çoğu zaman sevk ve iskân, yani “gönderme ve yerleştirme” diliyle ifade edildi.

Kanunun resmî adı oldukça uzundur: “Vakt-i seferde icrâât-ı hükûmete karşı gelenler için cihet-i askeriyece ittihaz olunacak tedâbir hakkında kanun-ı muvakkat.” Sadeleştirirsek, “savaş zamanında hükümetin uygulamalarına karşı gelenlere karşı askerî makamlarca alınacak önlemler hakkında geçici kanun” demektir. Kanun-ı muvakkat, geçici kanun anlamına gelir. Bu ifade, Meclis kapalı olduğu için düzenlemenin hükümet tarafından geçici nitelikte çıkarıldığını gösterir.

Bu kararın arka planında I. Dünya Savaşı vardı. Osmanlı Devleti, 1914’te savaşa girmiş; Kafkas Cephesi’nde Rusya’yla çarpışıyor, doğu vilayetlerinde güvenlik kaygıları yaşıyor, cephe gerisinde isyan, casusluk ve düşmanla iş birliği iddialarını gerekçe gösteriyordu. Osmanlı yönetimi, özellikle bazı Ermeni komitelerinin Rusya ile bağlantı kurduğunu, orduyu ve cephe gerisini tehdit ettiğini savundu. Devletin resmî gerekçesi buydu.

Ancak tarihsel mesele yalnız bu gerekçeyle açıklanamaz. Çünkü uygulama, belirli silahlı gruplarla sınırlı kalmadı; geniş Ermeni sivil nüfusunu da etkiledi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve savaşla doğrudan ilgisi bulunmayan çok sayıda insan, yaşadıkları yerlerden çıkarılıp Suriye ve Mezopotamya içlerine doğru sevk edildi. Yolculuklar sırasında açlık, hastalık, saldırılar, kötü koruma koşulları ve idari ihmal nedeniyle çok büyük can kayıpları yaşandı. Bu nedenle Sevk ve İskân Kanunu, bugün hâlâ Türk-Ermeni ilişkilerinin, Osmanlı son dönem tarihinin ve uluslararası tarih tartışmalarının en ağır başlıklarından biridir.

Burada Ermeni tehciri ile Ermeni soykırımı tartışması arasındaki bağlantıyı da dikkatli kurmak gerekir. Türkiye’de resmî tez uzun süre olayları savaş koşullarında alınmış zorunlu sevk ve güvenlik tedbiri olarak tanımladı. Ermeni tarafı, birçok tarihçi ve çok sayıda ülke ise bu süreci soykırım olarak nitelendirir. Soykırım, bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinî grubu tümüyle veya kısmen yok etme niyetiyle işlenen suçları ifade eder. Bu nitelendirme, 1915 olaylarının uluslararası alanda hâlâ en sert tartışılan boyutudur.

Bu maddeyi yazarken iki hatadan kaçınmak gerekir. Birincisi, olayı yalnız “devlet güvenliği tedbiri” diye kuru ve bürokratik bir dille geçiştirmek. İkincisi, dönemin savaş bağlamını hiç anlatmadan yalnız bugünün politik tartışmasına hapsetmek. Doğru yaklaşım, hem Osmanlı Devleti’nin savaş koşullarındaki güvenlik gerekçesini hem de uygulamanın Ermeni toplumunda yol açtığı ağır insani yıkımı birlikte anlatmaktır.

1922 – Dracula’dan Saruman’a uzanan karanlık karizmasıyla sinema tarihine geçen Christopher Lee doğdu

27 Mayıs 1922’de İngiliz oyuncu ve şarkıcı Christopher Lee, Londra’da doğdu. Lee, 60 yılı aşan kariyeri boyunca korku sinemasından fantastik sinemaya, James Bond’dan Star Wars’a kadar çok geniş bir alanda unutulmaz kötü adamlar ve güçlü karakterler canlandırdı.

Christopher Lee’nin sinema tarihindeki ilk büyük çıkışı, İngiliz Hammer stüdyosunun korku filmleriyle oldu. Hammer Films, 1950’ler ve 1960’larda gotik korkuyu renkli, daha kanlı, daha duygusal ve daha erotik bir atmosfere taşıyan İngiliz yapım şirketiydi. Lee, özellikle Kont Drakula rolüyle bu dönemin en güçlü korku ikonlarından birine dönüştü. 1958 yapımı Horror of Dracula ile başlayan bu imaj, yıllarca sürdü.

Burada Drakula karakterinin önemini yeniden hatırlamak gerekir. Bram Stoker’ın romanından doğan Kont Drakula, sinemada defalarca canlandırıldı; fakat Christopher Lee bu karaktere uzun boyu, keskin yüz hatları, derin sesi ve sessiz tehdit duygusuyla farklı bir ağırlık verdi. Onun Drakula’sı yalnız kan içen bir canavar değil; aristokrat, tehlikeli, baştan çıkarıcı ve neredeyse hipnotik bir figürdü.

Lee’nin kariyeri yalnız Dracula ile sınırlı kalmadı. Türkçede Frankenstein’ın Laneti adıyla bilinen The Curse of FrankensteinMumya adıyla bilinen The Mummy, bazı kaynaklarda Gizemli Ada ya da Lanetli Ada adıyla anılan kült korku filmi The Wicker Man, James Bond serisinin Türkçede Altın Tabancalı Adam adıyla bilinen The Man with the Golden Gun gibi filmlerinde de rol aldı. Altın Tabancalı Adam’da suikastçı Francisco Scaramanga’yı canlandırdı. Daha sonra çok daha genç kuşaklar onu Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit filmlerindeki Saruman, Star Wars filmlerindeki Kont Dooku rolleriyle tanıdı. Lee’nin Dracula’yı Hammer filmlerinde canlandırması, Scaramanga, Kont Dooku ve Saruman gibi rolleriyle birlikte onu birkaç kuşağın ortak sinema hafızasına taşıdı.

Saruman, J.R.R. Tolkien’in Orta Dünya evreninde büyük güç ve bilgi sahibi bir büyücüdür; ancak iktidar arzusuna yenilerek karanlık tarafa yaklaşır. Kont Dooku ise Star Wars evreninde Jedi geçmişi olan, sonra Sith tarafına geçen aristokrat ve tehlikeli bir karakterdir. Lee’nin bu rollerde bu kadar etkili olmasının nedeni, yaşlılığı bile tehdit ve otorite gibi gösterebilmesidir.

Christopher Lee’nin hayatında II. Dünya Savaşı geçmişi de dikkat çekicidir. Savaş yıllarında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde görev yaptı. Daha sonra oyunculuğa geçti ve yüzlerce filmde rol aldı. 2009’da şövalyelik unvanı aldı; 2011’de BAFTA Fellowship ile onurlandırıldı. Ayrıca ileri yaşlarında heavy metal albümleri yaparak beklenmedik biçimde müzik dünyasında da ilgi çekti.

Lee’nin Vincent Price’la aynı gün doğmuş olması da ilginç bir kültür tarihi ayrıntısıdır. Price Amerikan gotik korkusunun zarif ve alaycı yüzüyse, Lee İngiliz gotik korkusunun daha karanlık, daha fiziksel ve daha aristokratik yüzüdür. İkisi birlikte düşünüldüğünde, 20. yüzyıl korku sinemasının iki büyük tonu ortaya çıkar: Price’ın teatral zekâsı ve Lee’nin ölümcül karizması.

1928 – Yeşilçam’dan sahneye uzanan zarif oyunculuğuyla Ayfer Feray doğdu

27 Mayıs 1928’de Türk sinema ve tiyatro sanatçısı Ayfer Feray doğdu. 1950’lerden itibaren sinema ve tiyatroda rol alan Feray, özellikle Yeşilçam’ın güçlü kadın oyuncularından biri olarak hatırlanır. Ayfer Feray, sahne disipliniyle yetişmiş, tiyatrodan sinemaya geçen ve dönemin melodram, aile filmi, tarihî film ve karakter rollerinde iz bırakmış bir sanatçıdır.

Burada Yeşilçam kavramını yeniden hatırlamak gerekir. Yeşilçam, özellikle 1950’lerden 1980’lere kadar İstanbul merkezli Türk sinema endüstrisini anlatmak için kullanılan addır. O dönemin oyuncuları çok yoğun üretim temposu içinde çalışır; bir yıl içinde birçok filmde rol alır, tiyatro, sinema ve bazen gazino sahnesi arasında gidip gelirdi. Ayfer Feray da bu emek yoğun dönemin kadın oyuncularından biriydi.

Ayfer Feray’ın filmografisinde HıçkırıkYaban GülüKalbimin ŞarkısıKadın SeverseSevda SahilleriSokak KızıVatan ve Namık KemalKeşanlı Ali Destanı ve Karaoğlan gibi yapımlar yer alır. Bu liste bile onun farklı türlerde çalıştığını gösterir: melodram, tarihî film, edebiyat uyarlaması, toplumsal hikâye ve popüler macera sineması.

Özellikle Keşanlı Ali Destanı bağlantısı önemlidir. Haldun Taner’in yazdığı bu eser, Türk tiyatrosunda epik tiyatro anlayışının en bilinen örneklerinden biridir. Ayfer Feray’ın bu çizgideki işlerde yer alması, onun yalnız kamera karşısında değil, sahne estetiği içinde de varlık gösteren bir oyuncu olduğunu gösterir.

Ayfer Feray aynı zamanda sinema tarihimizin geçiş kuşağındandır. Türk sinemasının yıldız sistemi gelişirken kadın oyuncular çoğu zaman “fedakâr anne”, “acı çeken sevgili”, “kötü kadın”, “mahalle kızı” ya da “saygın aile kadını” gibi kalıplar içinde rol alıyordu. Feray, bu kalıpların içinde bile karaktere ağırlık, duruş ve sahne terbiyesi katabilen oyunculardandı.

1930 – Türk tiyatrosuna Canlı Maymun Lokantası ve Midas’ın Kulakları gibi oyunları kazandıran Güngör Dilmen doğdu

27 Mayıs 1930’da Türk oyun yazarı, dramaturg ve akademisyen Güngör Dilmen doğdu. Türk tiyatrosunun özellikle 1960 sonrası döneminde özgün oyun dili kuran önemli yazarlarından biri olarak kabul edilir. Dilmen, Türk tiyatrosunda mitoloji, tarih, çağdaş insan ve alegoriyi bir araya getiren güçlü bir dramatik aklın temsilcisidir.

Burada dramaturg kavramını açıklamak gerekir. Dramaturg, tiyatroda metni, sahne yapısını, karakterleri, tarihsel bağlamı ve oyunun düşünsel omurgasını inceleyen kişidir. Bir oyunun yalnız ne anlattığıyla değil, nasıl kurulduğuyla da ilgilenir. Güngör Dilmen’in oyun yazarlığında bu dramaturjik bilinç açıkça görülür.

Dilmen’in en bilinen eserleri arasında Midas’ın KulaklarıMidas’ın AltınlarıMidas’ın KördüğümüCanlı Maymun LokantasıKurbanBen AnadoluAkad’ın YayıBağdat Hatun, Deli DumrulAşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını ve İttihat ve Terakki gibi oyunlar yer alır. Bu eserler, onun yalnız güncel meseleleri değil, mitolojik ve tarihsel malzemeyi de çağdaş bir tiyatro diliyle yeniden kurduğunu gösterir.

Özellikle Midas’ın Kulakları, Güngör Dilmen’in adını geniş çevrelere duyuran eserlerinden biridir. Frigya Kralı Midas efsanesinden yola çıkar; fakat asıl olarak iktidar, sır, utanç, toplum baskısı ve insanın kendinden kaçamaması gibi temaları işler. Midas mitinin tiyatroya taşınması, Dilmen’in Anadolu mitolojisini modern sahne diliyle buluşturma çabasının güzel örneklerinden biridir.

Canlı Maymun Lokantası ise bambaşka bir damara sahiptir. Bu oyun, vahşileşen tüketim kültürünü, insanın egzotik ve acımasız olanı seyirlik hale getirme arzusunu sert bir alegoriyle ele alır. Alegori, soyut bir düşünceyi ya da toplumsal eleştiriyi sembolik bir hikâye ve karakterler üzerinden anlatma yöntemidir. Dilmen bu oyunda, seyirciyi rahatsız eden bir durum kurarak ahlak, haz ve şiddet arasındaki ilişkiyi sorgular.

Güngör Dilmen’in önemli eserlerinden biri de Ben Anadolu’dur. Bu oyun, Anadolu tarihini kadın karakterlerin sesleriyle anlatır. Kybele’den Halide Edip’e uzanan geniş bir zaman çizgisinde, Anadolu’nun farklı çağlardaki kadın figürleri sahneye çıkar. Böylece tarih yalnız savaşlar ve hükümdarlar üzerinden değil, kadınların belleği ve sesi üzerinden anlatılır. Bu yönüyle Ben Anadolu, Türk tiyatrosunda hem tarihsel hem de şiirsel gücü yüksek bir metindir.

Dilmen’in tiyatrosunda mitoloji önemli yer tutar. Ancak o mitleri müze malzemesi gibi kullanmaz; bugünün insanına, iktidar ilişkilerine, ahlaki çelişkilere ve toplumsal korkulara bağlar. Bu nedenle onun oyunları hem klasik malzemeden beslenir hem de çağdaş sorular sorar.

1935 – Türkiye çalışma takvimini dünya sistemiyle uyumlu hale getirdi; hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı

27 Mayıs 1935’te kabul edilen 2739 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile Türkiye’de hafta tatili Cuma gününden Pazar gününe alındı. Kanunun üçüncü maddesinde hafta tatilinin Pazar günü olduğu, tatilin 35 saatten az olmamak üzere Cumartesi günü saat 13.00’ten itibaren başlayacağı belirtiliyordu.

Cumhuriyet’in 1920’ler ve 1930’larda yürüttüğü modernleşme hamleleri içinde, Türkiye’nin çalışma hayatını, ticaret düzenini ve uluslararası ilişkilerini Batı dünyasının kullandığı hafta düzeniyle uyumlu hale getiren önemli bir adımdı. O dönemde Avrupa ülkeleri ve birçok modern ekonomik sistem Pazar gününü hafta tatili olarak kabul ediyordu. Türkiye’nin Cuma günü tatil yapması, özellikle dış ticaret, bankacılık, diplomasi ve uluslararası yazışmalarda zaman uyumsuzluğu yaratıyordu.

Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Müslüman çoğunluk nedeniyle Cuma günü tatil olarak benimsenmişti. Çünkü Cuma, İslam’da cemaatle kılınan Cuma namazı nedeniyle dinî bakımdan özel bir gündür. Ancak 1935 düzenlemesiyle devlet, haftalık dinlenme gününü dinî takvimden çıkarıp modern çalışma düzeni ve uluslararası uyum esasına göre belirledi.

Bu yüzden düzenlemenin laiklik boyutu da vardır. Laiklik, devlet işlerinin dinî kurallardan bağımsız biçimde düzenlenmesi anlamına gelir. Hafta tatilinin Cuma’dan Pazar’a alınması, dinî hayatın yasaklanması ya da Cuma’nın öneminin reddedilmesi değildi; fakat devletin resmî çalışma takvimini dinî referansa göre değil, toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlara göre belirlemesi anlamına geliyordu.

Kanun aynı zamanda tatil süresini de düzenledi. Hafta tatili yalnız Pazar günüyle sınırlı bırakılmadı; Cumartesi öğleden sonra başlayacak şekilde en az 35 saatlik bir dinlenme süresi öngörüldü.

Bu düzenleme, Cumhuriyet’in takvim, saat, ölçü birimleri, harf devrimi, kıyafet ve hukuk alanındaki değişiklikleriyle aynı zihniyet dünyasına aittir. Amaç, gündelik hayatı modern devletin ortak kuralları içinde yeniden düzenlemekti. Hafta tatilinin değişmesi de insanların çalışma, dinlenme, alışveriş, okul, kamu hizmeti ve sosyal hayat ritmini doğrudan etkiledi.

Elbette bu değişiklik toplumda herkes tarafından aynı biçimde karşılanmadı. Cuma gününün dinî anlamı nedeniyle düzenleme bazı çevrelerde tepkiyle karşılandı. Fakat devlet açısından mesele, Türkiye’nin ekonomik ve idari hayatını dünyayla aynı takvim ritmine sokmaktı. Özellikle dış ticaret yapan kurumlar, bankalar, limanlar, elçilikler ve uluslararası bağlantılı işler bakımından Pazar tatiline geçiş pratik bir ihtiyaç olarak görülüyordu.

1935 – İkdam gazetesiyle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e basın hayatında iz bırakan Ahmet Cevdet Oran hayatını kaybetti

27 Mayıs 1935’te Türk yayıncı, yazar ve gazeteci Ahmet Cevdet Oran hayatını kaybetti. 1862’de İstanbul’un Aksaray semtinde doğan Oran, özellikle İkdam gazetesi ile tanındı ve bu nedenle basın tarihinde sıkça “İkdamcı Cevdet” adıyla anıldı.

İkdam, 5 Temmuz 1894’te yayımlanmaya başlayan ve Osmanlı son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında uzun süre etkili olan günlük siyasi gazetelerden biriydi. TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre Ahmet Cevdet, Sabah, Tarîk ve Saâdet gazetelerinde başyazarlık yaptıktan sonra 5 Temmuz 1894’te İkdam’ı yayımlamaya başladı; gazete kısa sürede dönemin en çok okunan yayınlarından biri haline geldi.

İkdam, döneminin birçok önemli yazarını okurla buluşturan büyük bir basın merkeziydi. Gazetede Ahmed Midhat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmed Rasim, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Sami Paşazade Sezai, Fatma Aliye, Ahmed Hikmet Müftüoğlu ve Hamdullah Suphi gibi isimlerin yazıları, hikâyeleri ve tefrikaları yer aldı. Bu yönüyle İkdam, aynı zamanda edebiyat ve fikir hayatının da önemli bir mecrasıydı.

Burada tefrika kavramını da açıklamak gerekir. Tefrika, roman, hikâye ya da uzun yazıların gazetelerde bölüm bölüm yayımlanmasıdır. Osmanlı ve erken Cumhuriyet basınında tefrikalar, edebiyatın geniş kitlelere ulaşmasında çok önemli rol oynadı. Bugün televizyon dizilerinin yaptığı işin bir benzerini, o dönemde gazeteler tefrika romanlarla yapıyordu: Okur, ertesi gün ya da ertesi hafta hikâyenin devamını merak ederek gazeteyi takip ediyordu.

Ahmet Cevdet Oran, Türkçülük akımının basındaki erken temsilcilerinden biri olarak da anılır. Türkçülük, Osmanlı’nın son döneminde Türk kimliğini, Türk dilini, Türk tarihini ve kültürünü öne çıkaran fikir akımıdır. İkdam’da dil, edebiyat, tarih ve millî kimlik konularına verilen yer, bu çizginin basın alanındaki yansımalarından biri oldu.

Teknik açıdan da yenilikçi bir yayıncıydı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İkdam’da bazı yeniliklere giderek sayfa sayısını artırdı ve rotatif baskı makinesini Türkiye’ye getiren isimlerden biri oldu. Rotatif baskı, gazetelerin daha hızlı ve yüksek tirajlı basılmasını sağlayan modern matbaa tekniğidir. Bu teknoloji, gazetenin daha geniş kitlelere ulaşmasını kolaylaştırdı.

Ahmet Cevdet Oran’ın gazetecilik hayatı, sansür ve iktidar baskısıyla da iç içe geçti. II. Abdülhamid döneminde basın sıkı denetim altındaydı; gazeteler kapatılabiliyor, yazılar sansürden geçiyordu. İkdam da bu dönemin siyasi ve kültürel basın ortamında varlığını sürdürmeye çalıştı. Daha sonra II. Meşrutiyet’le birlikte basın alanı kısa süreli bir özgürleşme yaşadı; gazeteler siyaset ve fikir hayatında çok daha etkili hale geldi.

1940 – Dunkirk tahliyesinin gölgesinde kalan Le Paradis Katliamı yaşandı; teslim olan İngiliz askerleri SS birlikleri tarafından öldürüldü

27 Mayıs 1940’ta Fransa’nın kuzeyindeki Le Paradis köyü yakınlarında, II. Dünya Savaşı’nın karanlık sayfalarından biri yaşandı. Alman SS Totenkopf Tümeni’ne bağlı birlikler, teslim olan İngiliz askerlerine ateş açtı. Katliamda çoğu Kraliyet Norfolk Alayı mensubu 97 asker öldürüldü; yalnızca 2 asker ağır yaralı halde hayatta kalabildi. Imperial War Museums kayıtlarındaki Le Paradis anıtı da 27 Mayıs 1940’ta burada 97 askerin katledildiğini ve bu askerlerin 2. Tabur Kraliyet Norfolk Alayı, 1. Tabur Royal Scots ve diğer İngiliz Seferi Kuvvetleri birliklerinden olduğunu belirtir.

Bu olay, Dunkirk Tahliyesi ile aynı günlerin içinde yaşandı. İngiliz ve Fransız birlikleri Alman ilerleyişi karşısında Dunkirk kıyılarına çekilirken, bazı birlikler geri çekilmeyi korumak için cephede direniyordu. Le Paradis’teki İngiliz askerleri de bu karmaşa içinde kuşatıldı. Mühimmatları tükendikten sonra teslim oldular; fakat savaş esiri muamelesi görmek yerine makineli tüfeklerle tarandılar. Uluslararası savaş hukukuna göre teslim olan askerin öldürülmemesi, kötü muamele görmemesi ve temel haklarının korunması gerekir. Le Paradis’te yaşananlar bu ilkenin açık ihlaliydi. Bu nedenle olay, sıradan bir muharebe kaybı değil, savaş suçu olarak kabul edildi.

Katliamın faili olarak, SS Totenkopf Tümeni’ne bağlı 14. Bölük ve komutanı Fritz Knöchlein gösterildi. SS, Nazi Almanyası’nda Adolf Hitler’e bağlı paramiliter ve ideolojik bir yapıydı; savaş sırasında cephe birlikleri, toplama kampları ve işgal bölgelerindeki baskı mekanizmalarında önemli rol oynadı. Totenkopf ise Almancada “kurukafa” anlamına gelir ve bu tümen Nazi rejiminin en sert, en fanatik askeri birliklerinden biriydi.

Le Paradis Katliamı’nın ayrıntıları, iki askerin hayatta kalması sayesinde ortaya çıktı. William O’Callaghan ve Albert Pooley ağır yaralı halde cesetlerin arasından kurtuldu. Bir süre saklandılar; daha sonra yerel Fransız sivillerin yardımıyla hayatta kalmaya çalıştılar. Commonwealth War Graves Commission, katliamdan sonra Fransız sivillerin Alman emriyle ölenleri bulundukları yere gömdüğünü, 1942’de cesetlerin çıkarılarak bugün Le Paradis Savaş Mezarlığı olan kilise bahçesine taşındığını aktarır.

Savaş sonrasında olay soruşturuldu. Hayatta kalan askerlerin tanıklığı, Le Paradis’te ne yaşandığının anlaşılmasında belirleyici oldu. Fritz Knöchlein, İngiliz askeri mahkemesinde yargılandı; savaş suçu işlemekten suçlu bulundu ve 1949’da idam edildi. Bu yargılama, II. Dünya Savaşı sonrasında Nazi savaş suçlarının hesabının sorulduğu davalardan biri olarak tarihe geçti.

Le Paradis Katliamı, Dunkirk anlatısının gölgesinde kaldığı için çoğu zaman geniş kamuoyu tarafından yeterince bilinmez. Oysa aynı günlerde bir yanda yüz binlerce askerin tahliyesi için büyük bir kurtarma operasyonu yürütülürken, diğer yanda teslim olmuş askerler öldürülüyordu. Bu da savaşın iki yüzünü aynı anda gösterir: Bir tarafta hayatta kalma ve dayanışma hikâyesi, diğer tarafta hukukun ve insanlığın tamamen yok sayıldığı bir vahşet.

1941 – Atlantik’te İngiliz konvoylarını tehdit eden Bismarck zırhlısı Kraliyet Donanması tarafından batırıldı

27 Mayıs 1941’de Alman zırhlısı Bismarck, Kuzey Atlantik’te İngiliz Kraliyet Donanması tarafından batırıldı. Bismarck, Nazi Almanyası’nın en güçlü savaş gemilerinden biriydi ve İngiltere’nin Atlantik’teki ikmal hatları için büyük tehdit olarak görülüyordu.

Zırhlı, ağır toplarla donatılmış, kalın zırh plakalarıyla korunan büyük savaş gemisidir. 20. yüzyılın ilk yarısında zırhlılar, donanmaların prestij ve güç sembolüydü. Bir devletin büyük zırhlılara sahip olması, denizlerde ağır ateş gücü gösterebilmesi anlamına geliyordu. Bismarck da Almanya’nın deniz gücünü simgeleyen en iddialı gemilerden biriydi.

Bismarck’ın görevi, Atlantik konvoylarını tehdit etmekti. II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere, gıda, yakıt, silah ve sanayi malzemeleri bakımından deniz taşımacılığına bağımlıydı. ABD ve Kanada’dan gelen gemiler Atlantik üzerinden İngiltere’ye ulaşıyordu. Bu gemiler genellikle savaş gemilerinin koruması altında toplu halde ilerliyor, buna konvoy deniyordu. Almanya’nın amacı, bu ikmal hatlarını keserek İngiltere’yi ekonomik ve askerî açıdan zor durumda bırakmaktı.

Bismarck, ağır kruvazör Prinz Eugen ile birlikte Operation Rheinübung adı verilen harekât kapsamında Atlantik’e açıldı. Royal Museums Greenwich, Bismarck ile Prinz Eugen’in 18 Mayıs 1941’de Kiel’den ayrıldığını, hedefin Atlantik’e çıkıp İngiliz konvoylarını tehdit etmek olduğunu aktarır. Bu harekât, İngiltere için büyük alarm anlamına geliyordu; çünkü Bismarck açık denize çıkarsa, konvoylara büyük zarar verebilirdi.

Bismarck’ın kısa ama sarsıcı hikâyesinde en önemli olaylardan biri HMS Hood’un batırılmasıdır. 24 Mayıs 1941’de Danimarka Boğazı’nda İngiliz savaş gemileri Hood ve Prince of Wales, Bismarck ve Prinz Eugen’i durdurmaya çalıştı. Çatışmada İngiliz donanmasının gururu sayılan Hood patlayarak battı. Hood’un batması, İngiltere’de büyük şok yarattı ve Bismarck’ın mutlaka yok edilmesi siyasi ve psikolojik bir mesele haline geldi.

Ardından büyük bir deniz avı başladı. İngiliz donanması Bismarck’ı takip etti; uçak gemisi HMS Ark Royal’den havalanan torpido uçakları gemiye saldırdı. Bu saldırılardan biri Bismarck’ın dümen sistemini kilitledi. Geminin manevra kabiliyeti büyük ölçüde kayboldu ve Bismarck kaçamaz hale geldi. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Bismarck’ı asıl savunmasız bırakan şey doğrudan onu batıran bir isabetten çok, yön değiştirme kabiliyetini yitirmesiydi.

27 Mayıs sabahı İngiliz savaş gemileri HMS King George V ve HMS Rodney, ağır hasar almış Bismarck’a ateş açtı. Çatışmanın ardından İngiliz kruvazörü HMS Dorsetshire torpidolarla son darbeyi vurdu.

Bu olay, büyük zırhlıların çağının sonuna yaklaşıldığını da gösterdi. Bismarck gibi dev bir savaş gemisi, sonunda uçak gemisinden kalkan torpido uçaklarının verdiği kritik hasar yüzünden kaçamaz hale geldi. Bu durum, deniz savaşlarında hava gücünün ve uçak gemilerinin öneminin hızla arttığını gösteren sembolik örneklerden biridir.

Bismarck’ta 2 binden fazla Alman denizci hayatını kaybetti; çok az sayıda kişi kurtarıldı. Imperial War Museums arşivinde, 27 Mayıs 1941’de Bismarck’tan sağ kurtulanların HMS Dorsetshire’a alındığını gösteren fotoğraf kaydı da yer alır. Bu yönüyle olay, askeri zafer anlatısının yanında büyük bir insan kaybı da içerir.

1942 – Hak Dini Kur’an Dili tefsiriyle Cumhuriyet döneminin en etkili dinî eserlerinden birini yazan Elmalılı Hamdi Yazır hayatını kaybetti

27 Mayıs 1942’de Türk din âlimi, müfessir, tercüman, hattat ve düşünür Muhammed Hamdi Yazır, daha çok bilinen adıyla Elmalılı Hamdi Yazır, İstanbul’da hayatını kaybetti. 1878’de Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğduğu için “Elmalılı” adıyla anıldı. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan büyük dönüşüm çağında yaşadı; medrese geleneğinden gelen bir âlim olarak yeni Türkiye’nin dinî düşünce ve tefsir dünyasında derin iz bıraktı. TDV İslâm Ansiklopedisi, onun en meşhur eserinin Hak Dini Kur’an Dili olduğunu ve bu eserin ilk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından 1935-1938 arasında yayımlandığını aktarır.

Müfessir, Kur’an ayetlerini açıklayan, yorumlayan ve anlam katmanlarını ortaya koyan ilim insanıdır. Bu çalışmaya tefsir denir. Tefsir yalnız kelime anlamı vermek değildir; ayetin dili, iniş bağlamı, hadislerle ilişkisi, İslam hukukundaki yeri, kelamî ve ahlaki anlamları da dikkate alınır.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın en önemli eseri Hak Dini Kur’an Dili’dir. Bu eser, Cumhuriyet döneminde Türkçe kaleme alınmış en etkili Kur’an tefsirlerinden biri kabul edilir. Türkiye’de Latin harfleriyle basılan ilk büyük tefsirlerden biri olması da ayrıca önemlidir. Eser, sadece bir meal değildir; yani Kur’an’ın yalnız Türkçe anlamını vermekle yetinmez. Ayetleri uzun açıklamalarla, dil bilgisiyle, klasik tefsir geleneğiyle ve aklî yorumlarla birlikte ele alır.

Burada meal ile tefsir arasındaki farkı da belirtmek gerekir. Meal, Kur’an ayetlerinin yaklaşık Türkçe anlamını verir. Tefsir ise ayetlerin arka planını, kavramlarını, bağlamını, farklı yorumlarını ve dinî-hukukî sonuçlarını açıklar. Elmalılı’nın eseri bu yüzden sık sık başvurulan bir kaynak haline gelmiştir.

Elmalılı’nın ilmî yönü klasik medrese eğitimiyle sınırlı değildi. Arapça ve Farsçanın yanında felsefe, mantık, kelam, fıkıh ve Batı düşüncesiyle de ilgilendi. Kelam, İslam inancının temel meselelerini akıl ve delil yoluyla tartışan ilim dalıdır. Fıkıh ise İslam hukukunu, ibadetleri ve günlük hayatla ilgili dinî hükümleri inceleyen alandır. Elmalılı’nın tefsirinde bu farklı ilim alanlarının izleri görülür.

Elmalılı aynı zamanda hattattı. Hat sanatı, Arap harfleriyle güzel yazı yazma sanatıdır ve Osmanlı kültüründe dinî metinlerin estetik biçimde yazılması açısından özel bir yere sahiptir. Bu yönü, onun yalnız metin yorumlayan bir âlim değil, geleneksel İslam sanatlarıyla da bağı olan çok yönlü bir kültür insanı olduğunu gösterir.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın başka eserleri arasında İrşâdü’l-ahlâf fî ahkâmi’l-evkāfMetalib ve Mezahib çevirisi ve çeşitli makaleleri yer alır. Metalib ve Mezahib, Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ile Gabriel Séailles’in felsefe tarihine ilişkin eserinden yapılan bir tercümedir. Bu çeviri, Elmalılı’nın sadece dinî ilimlerle değil, felsefî düşünceyle de ilgilendiğini gösterir.

Hak Dini Kur’an Dili’nin hazırlanma süreci de Cumhuriyet tarihinin dikkat çekici başlıklarından biridir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an’ın Türkçe anlaşılması meselesi önem kazanmış, Diyanet İşleri Reisliği aracılığıyla bir meal ve tefsir hazırlanması gündeme gelmiştir. Elmalılı bu görevi üstlenmiş ve yıllar süren çalışmanın sonunda büyük hacimli eserini tamamlamıştır. TDV’deki Hak Dini Kur’an Dili maddesi, Elmalılı’nın tefsirde Kur’an, hadis, sahabe ve tâbiîn sözlerini esas aldığını; bunlardan sonra dil, şer‘î ve aklî ilimler çerçevesinde yorum yaptığını belirtir.

1944 – Harf Devrimi’nin simgesi altın paraya da yansıdı; Latin harfli ilk Cumhuriyet altını basıldı

27 Mayıs 1944’te Latin harfleriyle basılan ilk Cumhuriyet altını üretildi. Bu madde ilk bakışta para tarihiyle ilgili küçük bir ayrıntı gibi görünür; fakat aslında Cumhuriyet’in yazı, kimlik ve sembol dünyasındaki dönüşümünün madeni paraya yansıyan önemli örneklerinden biridir.

Cumhuriyet altını, Türkiye Cumhuriyeti adına basılan ve geleneksel olarak yatırım, birikim, düğün, nişan ve hediye kültüründe kullanılan altın paradır. Halk arasında “Ata lira”, “Cumhuriyet altını” ya da türüne göre “ziynet altını” gibi adlarla anılır. Bu altınlar yalnız ekonomik değer taşımaz; aynı zamanda devletin egemenlik sembollerinden biridir.

Bu olayın arka planında Harf Devrimi vardır. Türkiye, 1928’de Arap harflerine dayalı eski yazı yerine Latin harflerine dayalı yeni Türk alfabesini kabul etti. Harf Devrimi, yalnız yazı biçiminin değişmesi değildi; eğitimden basına, bürokrasiden gündelik hayata kadar toplumun bütün yazılı kültürünü etkileyen büyük bir dönüşümdü. Cumhuriyet paraları üzerine çalışan kaynaklarda da yeni harflerin kabulünden sonra para ve banknotlarda Latin harflerine geçişin zaman içinde gerçekleştiği, ilk Cumhuriyet altınlarının ise eski yazılı örneklerle başladığı görülür.

Para üzerindeki yazı önemlidir. Çünkü para, her gün el değiştiren, devletin adını, simgesini ve resmî dilini milyonlarca insana gösteren en yaygın nesnelerden biridir. Bir ülkede alfabe değiştiğinde, bu değişimin paralara, pullara, mühürlere, tabelalara, nüfus kayıtlarına ve resmî belgelere yansıması zaman alır. Latin harfli Cumhuriyet altını da bu uzun geçişin sembolik parçalarından biridir.

Cumhuriyet’in ilk altın paraları 1920’lerde basılmıştı; yani 1944’te ilk kez Cumhuriyet altını basılmadı. 1944’teki yenilik, Cumhuriyet altınının Latin harfleriyle basılmasıydı. Bu ayrımı doğru kurmak gerekir.

Madeni paralar ve altınlar, devletlerin kendilerini nasıl göstermek istediğini anlatan küçük ama güçlü tarih belgeleridir. Üzerindeki yazı, tuğra, arma, ay-yıldız, tarih, devlet adı ya da lider portresi; o dönemin siyasi kimliğini ve egemenlik anlayışını taşır. Latin harfli Cumhuriyet altını da Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, eski yazıdan yeni alfabeye, imparatorluk parasından ulus-devlet sembolüne geçişin maddi izlerinden biridir.

1952 – Avrupa ordusu kurma girişimi Paris’te imzalandı; Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması yürürlüğe giremedi

27 Mayıs 1952’de Paris’te Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması imzalandı. Bu girişim, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın güvenlik sorununa çözüm arayışının parçasıydı. Almanya yenilmiş, Avrupa yıkılmış, Sovyetler Birliği ise Doğu Avrupa’da büyük nüfuz kazanmıştı. Batı Avrupa ülkeleri bir yandan Sovyet tehdidine karşı savunma gücü oluşturmak istiyor, diğer yandan Almanya’nın yeniden silahlanmasından endişe ediyordu. Avrupa Savunma Topluluğu fikri, bu iki kaygıyı aynı anda çözmeye çalıştı: Batı Almanya savunmaya katılacak ama tek başına bağımsız ve güçlü bir ordu kurmayacaktı.

Burada Avrupa Savunma Topluluğu kavramını açıklamak gerekir. İngilizce adıyla European Defence Community, kısaca EDC, Avrupa ülkelerinin ulusal ordularının üstünde ortak bir Avrupa savunma gücü oluşturmayı hedefleyen projeydi. Antlaşma yürürlüğe girseydi, ortak bütçesi, ortak kurumları, ortak silahlanma planlaması ve NATO ile bağlantılı bir Avrupa ordusu kurulacaktı.

Bu proje, Avrupa bütünleşmesinin sadece ekonomiyle sınırlı kalmayabileceğini gösteren çok erken ve cesur bir adımdı. 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştu. Bu yapı, kömür ve çelik gibi savaş sanayisinin temel kaynaklarını ortak denetime alarak Fransa ile Almanya arasında yeni bir iş birliği zemini yaratmıştı. Avrupa Savunma Topluluğu ise aynı mantığı askeri alana taşımak istiyordu.

Fakat mesele çok hassastı. Çünkü ortak ordu demek, devletlerin egemenlik alanlarından biri olan savunmanın uluslarüstü bir yapıya devredilmesi anlamına geliyordu. Uluslarüstü kavramı, kararların yalnız tek tek devletlerin iradesiyle değil, devletlerin üstünde ortak kurumlar aracılığıyla alınması demektir. Avrupa Birliği’nin bugünkü bazı kurumlarında bu mantığın izleri vardır; ancak 1950’lerin başında savunma gibi kritik bir alanda bunu kabul etmek çok zordu.

Antlaşmanın kaderini belirleyen ülke Fransa oldu. Proje ilk olarak Fransız Başbakanı René Pleven’in önerisiyle gündeme gelmişti; fakat Fransız siyasetinde hem sağ hem sol çevrelerde ciddi itirazlar doğdu. Kimileri Almanya’nın yeniden silahlanmasından korkuyordu; kimileri de Fransa’nın askeri egemenliğini uluslarüstü bir yapıya devretmesini istemiyordu. Sonunda Fransız Ulusal Meclisi 1954’te antlaşmayı onaylamadı.

Bu başarısızlık Avrupa savunma bütünleşmesini durdurdu ama tartışmayı bitirmedi. Batı Almanya daha sonra NATO’ya alındı; Avrupa güvenliği büyük ölçüde NATO çatısı altında şekillendi. Avrupa’nın kendi ordusu ya da ortak savunma kapasitesi kurma fikri ise sonraki on yıllarda defalarca yeniden gündeme geldi. Bugün Avrupa Birliği içinde savunma iş birliği tartışmaları yapılırken, 1952’deki Avrupa Savunma Topluluğu girişimi hâlâ erken ama yarım kalmış bir deneme olarak hatırlanır.

Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması, savaş sonrası Avrupa’nın Almanya sorununu, Sovyet tehdidini, NATO’yla ilişkisini ve ortak Avrupa ordusu fikrini aynı anda çözmeye çalıştığı büyük bir siyasi deneydi. Başarısız oldu ama Avrupa bütünleşmesinin savunma alanında ne kadar zor ne kadar hassas ve ne kadar eski bir tartışma olduğunu gösteren önemli bir dönüm noktası olarak kaldı.

1957 – İstanbul’da mindere çıkan Türkiye, serbest güreşte takım halinde dünya şampiyonu oldu

27 Mayıs 1957’de İstanbul’da düzenlenen Dünya Güreş Şampiyonası’nda Türkiye Millî Güreş Takımı, serbest stilde büyük bir başarı kazandı. Türk güreşçileri dört altın madalya alarak takım halinde dünya şampiyonu oldu.

Güreşte iki ana stil vardır: serbest güreş ve grekoromen güreş. Serbest güreşte sporcular rakibin bacaklarına da hamle yapabilir, bacaklardan tutarak oyun kurabilir. Grekoromende ise belden aşağıya hamle yapmak yasaktır. Bu nedenle serbest güreş daha hareketli, daha geniş teknik imkânlara açık ve farklı kuvvet-denge oyunlarının görüldüğü bir stildir.

1957’deki organizasyon, İstanbul’un dünya spor sahnesinde önemli bir ev sahipliği yaptığı anlardan biriydi. Şampiyona, dönemin uluslararası güreş takviminde büyük prestije sahipti. Türkiye 42 puanla takım şampiyonu olurken, Sovyetler Birliği 35 puanla ikinci sırada yer aldı.

Bu başarı, Türkiye’de güreşin neden “ata sporu” diye anıldığını da gösteren örneklerden biridir.  Güreş, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide hem halk eğlencelerinde hem askerî beden terbiyesinde hem de modern spor organizasyonlarında güçlü bir yere sahipti.

1950’ler Türk güreşi için altın dönemlerden biriydi. Türkiye, 1954 Tokyo Dünya Serbest Güreş Şampiyonası’nda da takım halinde dünya şampiyonu olmuştu. 1956 Melbourne Olimpiyatları’nda Türk güreşçileri önemli madalyalar kazanmış, 1957 İstanbul şampiyonasında ise bu başarı çizgisi ev sahibi ülke olarak sürdürüldü.

Bu başarıyı değerli kılan taraflardan biri de Sovyetler Birliği, İran ve Bulgaristan gibi güçlü güreş ülkelerine karşı elde edilmiş olmasıdır. Soğuk Savaş yıllarında spor, yalnız spor değildi; ülkelerin fiziksel güç, disiplin, sistem ve ulusal prestij gösterisine de dönüşüyordu. Türkiye’nin minderde Sovyetler Birliği’nin önünde yer alması, dönemin spor kamuoyunda büyük moral ve gurur kaynağıydı.

1958 – Soğuk Savaş’ın en yaygın savaş uçaklarından F-4 Phantom II ilk uçuşunu yaptı

27 Mayıs 1958’de Amerikan yapımı F-4 Phantom II çok amaçlı avcı-bombardıman uçağı ilk uçuşunu yaptı. O dönemde uçak, McDonnell Aircraft tarafından ABD Donanması için geliştirilmişti; daha sonra McDonnell Douglas adıyla anılacak, şirketin Boeing’le birleşmesinden sonra da Boeing tarihinin en bilinen askerî platformlarından biri haline gelecekti.

Avcı uçağı, öncelikle başka uçakları vurmak için tasarlanır. Bombardıman uçağı ise yer hedeflerine bomba ya da füze taşıyarak saldırır. Çok amaçlı avcı-bombardıman uçağı, iki görevi de yapabilecek biçimde geliştirilen uçaktır. F-4 Phantom II bu yönüyle yalnız hava muharebesi için değil; keşif, bombardıman, hava savunma bastırma ve taktik saldırı görevleri için de kullanıldı.

F-4 Phantom II, çift motorlu ve iki kişilik bir uçaktı. Ön koltukta pilot, arka koltukta ise radar ve silah sistemlerinden sorumlu ikinci mürettebat bulunuyordu. Bu ayrım önemliydi; çünkü jet savaşları artık pilotun gözüyle gördüğü hedefe ateş etmesinden ibaret değildi. Radar, füze, elektronik sistemler ve hava-hava muharebesi taktikleri giderek daha karmaşık hale geliyordu.

Uçağın ilk uçuşu sorunsuz başlamadı. İlk test uçuşunda hidrolik sistemle ilgili bir sorun nedeniyle iniş takımları toplanamadı; bu yüzden uçak beklenen hızlara ulaşamadı. Ancak sonraki testlerde Phantom’un performansı hızla ortaya çıktı. Uçak daha sonra Mach 2’nin üzerine çıkabilen, yani ses hızının iki katından daha hızlı uçabilen bir savaş platformu olarak geliştirildi.

Mach 2, ses hızının yaklaşık iki katı anlamına gelir. Ses hızı irtifa ve hava sıcaklığına göre değişir; ancak kabaca saatte 1.200 kilometre civarında kabul edilir. F-4 gibi Mach 2 sınıfı uçaklar, Soğuk Savaş döneminde hava üstünlüğü ve hızlı müdahale kabiliyeti açısından çok değerli görülüyordu.

F-4 Phantom II’nin asıl ünü, çok geniş ölçekte kullanılmasıyla geldi. ABD Donanması, ABD Deniz Piyadeleri ve ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanıldı; ardından çok sayıda müttefik ülkeye satıldı. Vietnam Savaşı’nda yoğun biçimde görev yaptı. Hava muharebelerinde, bombardıman görevlerinde ve keşif uçuşlarında kullanıldı. Bu nedenle Phantom, Soğuk Savaş’ın en tanınan savaş uçaklarından biri haline geldi.

F-4’ün hikâyesinde dikkat çekici bir ayrıntı da şudur: İlk modellerinde dahili top bulunmuyordu; dönemin anlayışı, hava muharebesinde füzelerin artık topun yerini alacağı yönündeydi. Fakat Vietnam Savaşı tecrübesi, yakın hava muharebesinde topun hâlâ gerekli olduğunu gösterdi. Daha sonra F-4E modeline dahili top eklendi. Bu, teknolojik öngörü ile gerçek savaş tecrübesi arasındaki farkı gösteren güzel bir örnektir.

Bu madde Türkiye açısından da önemlidir. Çünkü F-4 Phantom II, Türk Hava Kuvvetleri’nde uzun yıllar hizmet verdi. Türkiye, F-4E ve RF-4E keşif uçaklarını kullandı; daha sonra bazı F-4E uçakları modernize edilerek F-4E 2020 Terminator standardına yükseltildi. Bu uçaklar özellikle Eskişehir merkezli birliklerle özdeşleşti. F-4, Türkiye’de hava kuvvetlerinin modernleşme hafızasında özel yeri olan platformlardan biri oldu.

1960 – Türkiye’nin ilk askerî darbesiyle seçilmiş iktidar devrildi; Yassıada süreci aynı gün başladı

27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup subay yönetime el koydu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde seçilmiş hükümeti deviren ilk askerî darbe böylece gerçekleşti. Darbe sonucunda Demokrat Parti iktidarı sona erdirildi; Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar, Demokrat Parti milletvekilleri ve çok sayıda kamu görevlisi gözaltına alındı. Ülke yönetimini, askerlerden oluşan Millî Birlik Komitesi üstlendi. Darbeyi gerçekleştiren yapı, anayasa ve TBMM’yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı.

Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde CHP’nin uzun tek parti iktidarını sona erdirerek iktidara gelmişti. Adnan Menderes başbakan, Celâl Bayar cumhurbaşkanı olmuştu. DP iktidarı ilk yıllarda ekonomik büyüme, kırsal kesimin siyasete katılımı ve çok partili hayatın yerleşmesi açısından geniş destek gördü. Ancak 1950’lerin sonlarına doğru ekonomik kriz, basın üzerindeki baskılar, muhalefetle sertleşen ilişkiler, üniversite olayları ve Tahkikat Komisyonu gibi uygulamalar ülkeyi ağır bir siyasi gerilime sürükledi.

Tahkikat Komisyonu, 1960’ta Demokrat Parti çoğunluğu tarafından kurulan ve muhalefetin faaliyetlerini, basını ve bazı siyasi olayları soruşturmakla görevlendirilen Meclis komisyonuydu. Muhalefet, bu komisyonu Meclis çoğunluğunun yargı yetkisine benzer olağanüstü yetkiler kullanması olarak gördü. Bu gerilim, darbe öncesi atmosferin en önemli başlıklarından biri haline geldi.

Darbe sonrasında öne çıkan yapı Millî Birlik Komitesi, kısa adıyla MBK oldu. MBK, darbeyi yapan subaylardan oluşan ve geçici olarak ülkeyi yöneten askerî-siyasi organdı. Darbenin ardından emekli Orgeneral Cemal Gürsel İzmir’den Ankara’ya getirildi ve MBK’nin başına geçirildi.

27 Mayıs’ın en ağır sonuçlarından biri ise Yassıada süreci oldu. Gözaltına alınan Demokrat Partililer ve bazı kamu görevlileri, Marmara Denizi’ndeki Yassıada’ya götürüldü. Yassıada, darbe sonrasında kurulan özel mahkemelerin merkezi haline geldi. Yassıada yargılamalarında 592 sanıktan 288’i için idam istendi, 15 kişi idam cezası aldı ve 31 kişi müebbet hapse mahkûm edildi.

Aynı gün yaşanan en sarsıcı olaylardan biri de eski İçişleri Bakanı Namık Gedik’in ölümüydü. Darbe sabahı Celâl Bayar, Refik Koraltan ve bakanlarla birlikte gözaltına alınan isimlerden biri de Namık Gedik’ti.

Namık Gedik’in ölümü konusunda kaynaklarda farklı anlatımlar vardır. Bazı kaynaklar onun gözaltında tutulduğu Harp Okulu binasından atlayarak intihar ettiğini yazar; bazı kaynaklarda ise ölümünün intihar mı, yoksa gözaltı koşullarında gerçekleşmiş şüpheli bir ölüm mü olduğu tartışmalı biçimde ele alınır. İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı bir metinde Gedik’in darbeciler tarafından gözaltına alındığı ve 29 Mayıs 1960’ta “gözaltındayken hayatını kaybettiği” ifadesi kullanılır.

Bu ayrıntı önemli; çünkü 27 Mayıs aynı zamanda hukuki güvencelerin askıya alındığı, siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin askerî denetim altında toplandığı, Yassıada yargılamalarına giden yolun açıldığı gündür. Darbenin hemen ardından Meclis ve hükümet feshedildi; siyasi faaliyetler yasaklandı, ülkenin yönetimi seçimle gelmemiş bir askerî komitenin eline geçti.

27 Mayıs’ın uzun vadeli sonucu daha da ağır oldu. Yassıada yargılamaları sonunda Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Bu idamlar, Türkiye’nin siyasi hafızasında derin bir yara açtı. 27 Mayıs, sonraki askerî müdahaleler için de tehlikeli bir emsal oluşturdu; 1971, 1980 ve 1997 süreçleriyle birlikte Türkiye’de ordu-siyaset ilişkilerinin en tartışmalı başlıklarından biri haline geldi.

Kocaeli açısından 27 Mayıs darbesi, Ankara’daki iktidar değişiminin yerelde nasıl hızla idari tasfiyeye dönüştüğünü gösteren önemli bir örnektir. Kocaeli’de darbenin ilk saatlerinden itibaren radyodan ve gazetelerden askerî valilik tebliğleri duyuruldu; ertesi gün Vali-Belediye Başkanı Ekmel Çetiner ile İl Emniyet Müdürü Zeki Demiroğlu görevden el çektirilerek gözaltına alındı. Kocaeli, Sakarya ve Bolu’nun askerî-mülkî idaresi için 15. Kolordu Komutanı Tümgeneral Hayati Ataker görevlendirildi. Böylece 27 Mayıs, Kocaeli’de, kentin yönetim yapısını doğrudan değiştiren bir yerel kırılma olarak da yaşandı.

27 Mayıs 1960 bu yüzden, Türkiye’de sandıkla gelen iktidarın askerî güçle devrilmesini, Meclis’in kapatılmasını, siyasi hayatın askıya alınmasını, Yassıada yargılamalarının başlamasını ve demokrasinin ağır bir yara almasını anlatır. Aynı gün başlayan gözaltılar ve Namık Gedik’in ölümü ise darbenin yalnız anayasal düzeni değil, insan hayatlarını da doğrudan etkileyen sert ve karanlık yüzünü gösterir.

1961 – Darbe sonrası yeni anayasal düzen Kurucu Meclis’te kabul edildi; 1961 Anayasası özgürlükçü ama tartışmalı bir dönemi başlattı

27 Mayıs 1961’de 1961 Anayasası, Kurucu Meclis’te yapılan oylamada büyük çoğunlukla kabul edildi. Oylamaya katılan 262 üyeden 260’ı kabul oyu verdi. Anayasa metni daha sonra halkoyuna sunuldu ve 9 Temmuz 1961’de yapılan referandumla kabul edildi. TBMM’nin yayımladığı anayasa metninde de Kurucu Meclis’te kabul tarihinin 27 Mayıs 1961, halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazete’de ilan tarihinin 31 Mayıs 1961 olduğu görülür.

Burada Kurucu Meclis kavramını açıklamak gerekir. Kurucu Meclis, olağan yasama faaliyetinden farklı olarak yeni anayasa hazırlamak ve siyasal düzeni yeniden kurmak amacıyla oluşturulan meclistir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra eski Meclis ve hükümet feshedilmişti. Yeni anayasa hazırlamak için 1961 başında Kurucu Meclis toplandı. Bu yapı, Millî Birlik Komitesi ile Temsilciler Meclisi’nden oluşuyordu. Millî Birlik Komitesi darbeyi yapan askerî kadronun siyasi organıydı; Temsilciler Meclisi ise çeşitli kurum, meslek kuruluşları, partiler ve temsil gruplarından gelen üyelerle oluşturuldu.

1961 Anayasası’nı önemli kılan şey, Türkiye’de devlet iktidarını sınırlamaya çalışan daha ayrıntılı bir anayasal düzen kurmasıdır. Anayasa Mahkemesi bu dönemde kuruldu. Böylece kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyecek özel bir yüksek mahkeme ortaya çıktı. Bu, çoğunluk iktidarının her istediğini kanunlaştırmasının önüne hukukî bir fren koyma amacı taşıyordu.

Anayasa ayrıca çift meclisli yasama sistemi getirdi. TBMM, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki kanattan oluşacaktı. Çift meclisli sistem, kanunların tek bir meclisten hızla geçmesi yerine, ikinci bir mecliste de tartışılıp denetlenmesini amaçlayan bir modeldir. Bu yapı, 1980 darbesinden sonra hazırlanan 1982 Anayasası’yla kaldırılacak ve Türkiye yeniden tek meclisli sisteme dönecekti.

1961 Anayasası, temel hak ve özgürlükler bakımından da geniş bir çerçeve sundu. Sendika hakkı, grev hakkı, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü, sosyal devlet anlayışı ve yargı bağımsızlığı gibi başlıklarda önceki anayasalara göre daha ayrıntılı hükümler getirdi. Bu yüzden birçok hukukçu ve siyaset bilimci, 1961 Anayasası’nı Türkiye’nin en özgürlükçü anayasalarından biri olarak değerlendirir.

Fakat bu tabloyu tek taraflı anlatmak doğru olmaz. 1961 Anayasası, özgürlükçü hükümler taşısa da bir askerî darbenin ardından hazırlanmıştı. Yani demokratik meşruiyetinde baştan itibaren tartışmalı bir yön vardı. Ayrıca Anayasa’nın geçici maddelerinde, 27 Mayıs 1960’tan Kurucu Meclis’in toplandığı 6 Ocak 1961’e kadar Millî Birlik Komitesi ve devrim hükümetlerinin karar ve tasarrufları için sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceği hükme bağlandı. Bu da darbe döneminin işlemlerine hukukî koruma sağlayan tartışmalı bir düzenlemeydi.

Bu nedenle 1961 Anayasası iki yönlü okunmalıdır. Bir yandan Türkiye’ye Anayasa Mahkemesi, sosyal devlet, sendikal haklar, üniversite özerkliği ve daha geniş temel hak anlayışı getirdi. Diğer yandan seçilmiş iktidarın askerî müdahaleyle devrilmesinden sonra hazırlanmış olması, anayasanın demokratik meşruiyeti üzerinde kalıcı bir gölge bıraktı.

1962 – Türkiye’nin nükleer araştırma altyapısının ilk büyük merkezi ÇNAEM açıldı

27 Mayıs 1962’de Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi, kısa adıyla ÇNAEM, resmen açıldı. İstanbul’da Küçükçekmece Gölü kıyısında kurulan merkez, Türkiye’nin nükleer bilimler alanındaki ilk büyük araştırma ve eğitim altyapılarından biri oldu. TENMAK’ın TR-2 Araştırma Reaktörü tarihçesinde, 1959’da Türkiye’nin ilk nükleer tesisi olan 1 MW gücündeki TR-1 araştırma reaktörünün temelinin atıldığı, reaktörün 6 Ocak 1962’de kritik olduğu ve merkezin 27 Mayıs 1962’de Cumhurbaşkanı’nın katılımıyla resmen açıldığı belirtilir.

Burada nükleer araştırma merkezi kavramını doğru anlamak gerekir. ÇNAEM, bir nükleer santral değildi. Yani elektrik üretmek amacıyla kurulmamıştı. Merkezin temel amacı, nükleer bilimler alanında araştırma yapmak, uzman yetiştirmek, deneysel çalışmalar yürütmek, radyoizotop üretimi ve nükleer teknoloji uygulamaları konusunda Türkiye’ye bilimsel altyapı kazandırmaktı.

Araştırma reaktörü de bu yüzden enerji santrali reaktöründen farklıdır. Elektrik üretmek için değil; eğitim, deney, malzeme incelemesi, nötron çalışmaları, radyoizotop üretimi ve bilimsel araştırma için kullanılır. TR-1 reaktörü de Türkiye’nin nükleer alanda uygulamalı bilgi üretmesi ve insan kaynağı yetiştirmesi açısından kritik bir başlangıçtı.

Burada geçen kritik olmak ifadesi teknik bir terimdir. Bir nükleer reaktörün “kritik” olması, zincirleme nükleer reaksiyonun kontrollü ve sürdürülebilir hale gelmesi demektir. Bu, reaktörün çalışmaya hazır hale geldiğini gösteren önemli bir aşamadır. TR-1’in 6 Ocak 1962’de kritik hale gelmesi, Türkiye’de nükleer araştırma çalışmalarının fiilen başlayabileceği anlamına geliyordu.

ÇNAEM’in kuruluşu, Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde bilim ve teknoloji alanında dünyadaki gelişmeleri takip etme çabasının da parçasıydı. 1950’lerde “atom enerjisi” yalnız askerî güçle değil; tıp, tarım, sanayi, enerji ve araştırma alanlarındaki barışçıl uygulamalarla da anılıyordu. Türkiye de bu alanda geri kalmamak için Atom Enerjisi Komisyonu ve araştırma reaktörü projeleriyle ilk kurumsal adımlarını attı.

Merkezde zamanla fizik, kimya, radyobiyoloji, reaktör işletme, elektronik ve mekanik destek gibi alanlarda çalışmalar yürütüldü. Radyoizotop kavramını da burada açıklamak gerekir. Radyoizotoplar, radyasyon yayan atom türleridir ve tıpta teşhis-tedavi, sanayide ölçüm, tarımda araştırma ve bilimsel deneylerde kullanılabilir. Bu nedenle nükleer araştırma merkezleri yalnız “atom” kelimesinin çağrıştırdığı büyük enerji ya da silah tartışmalarından ibaret değildir; günlük hayatı etkileyen birçok bilimsel ve teknik uygulamanın da merkezidir.

ÇNAEM’in açılması, Türkiye’de nükleer enerji tartışmalarının başlangıç sayfalarından biridir. Ancak bu başlangıç, bilgi, laboratuvar, insan kaynağı ve deneysel kapasite oluşturmak anlamına geliyordu. Bu ayrım önemlidir; çünkü nükleer teknolojiye sahip olmak, reaktör inşa etmekten ibaret değildir, güvenlik kültürü, ölçüm-denetim kapasitesi, eğitimli uzman kadro ve uzun vadeli bilim politikası gerektirir.

1963 – 27 Mayıs darbesi resmî bayram ilan edildi; “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” dönemi başladı

27 Mayıs 1963’ten itibaren Türkiye’de 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı kutlanmaya başlandı. Bu bayram, 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ve ardından hazırlanan 1961 Anayasası’nın resmî hafızaya “hürriyet” ve “anayasa” kavramlarıyla yerleştirilmesi amacıyla ilan edildi. Anayasa Mahkemesi’nin tarihçesinde de 3 Nisan 1963’te 27 Mayıs gününün “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak ilan edildiği ve resmî törenlerin Anayasa Mahkemesi’nde yapıldığı belirtilir.

Burada önce şunu netleştirmek gerekir: 27 Mayıs 1960, Türkiye’nin ilk askerî darbesidir. Demokrat Parti iktidarı devrilmiş, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve çok sayıda DP’li siyasetçi tutuklanmış, TBMM feshedilmiş, ülke yönetimini Millî Birlik Komitesi üstlenmişti. Darbenin ardından yapılan Yassıada yargılamaları sonunda Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi. Bu nedenle 27 Mayıs’ın “bayram” ilan edilmesi, başından itibaren Türkiye siyasetinde tartışmalı bir hafıza inşasıydı.

Hürriyet ve Anayasa Bayramı adı, darbe yönetiminin ve onu destekleyen çevrelerin 27 Mayıs’a yüklediği anlamı gösteriyordu. Onlara göre 27 Mayıs, Demokrat Parti’nin baskıcı yönetimine karşı özgürlükleri ve hukuk devletini yeniden kuran bir müdahaleydi. 1961 Anayasası da bu anlatının merkezindeydi. Çünkü bu anayasa; Anayasa Mahkemesi, çift meclisli yasama, sendikal haklar, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü ve sosyal devlet gibi birçok yeni kurumu ve hakkı getirmişti.

Fakat bu adlandırmanın diğer yüzü de vardı. 27 Mayıs, sonuçta seçilmiş bir iktidarın askerî müdahaleyle devrilmesiydi. Bu nedenle bayram, toplumun tamamı tarafından aynı şekilde benimsenmedi. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayımlanan çalışmada da 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı’nın 1963-1980 arasında kutlandığı, ancak hiçbir zaman tüm toplumca ortak bir bayram gibi sahiplenilmediği ve resmî tören karakterinin eleştiri konusu olduğu vurgulanır.

Bir günün resmî bayram yapılması, devletin o olaya olumlu anlam yüklediğini gösterir. 27 Mayıs’ın bayram yapılması da darbenin yalnız geçmişte olmuş bir askerî müdahale olarak kalmadığını; devlet törenleri, okul etkinlikleri, askerî geçitler ve resmî konuşmalarla meşrulaştırılmaya çalışıldığını gösteriyordu.

Bayramın tören düzeni de bu anlamı taşıyordu. Ankara’daki kutlamalarda Anıtkabir, Genelkurmay Başkanlığı ve Anayasa Mahkemesi ziyaretleri öne çıkıyor; törenler askeri ve hukuki semboller etrafında kuruluyordu. Bu durum, 27 Mayıs anlatısının iki ana sütununu açıkça gösterir: Ordu müdahalesi ve yeni anayasal düzen.

27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kaldırıldı. Bu da ayrıca ironiktir: Bir askerî müdahalenin yıldönümü olarak ilan edilen bayram, başka bir askerî müdahale döneminde yürürlükten kalktı.

1980 – 12 Eylül’e giden şiddet sarmalında MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak suikast sonucu öldürüldü

27 Mayıs 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, Ankara’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Sazak, daha önce Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapmış, özellikle kaçakçılıkla mücadele iddiasıyla adı duyulmuş bir siyasetçiydi.

Gün Sazak suikastı, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 Darbesi’ne giden süreçte içine sürüklendiği siyasi şiddet ortamının en sarsıcı olaylarından biridir. 1970’lerin sonlarında Türkiye’de sağ-sol çatışması, sokak şiddeti, suikastlar, bombalamalar, kahvehane taramaları, öğrenci olayları ve güvenlik zaafı gündelik hayatın parçası haline gelmişti. Devlet otoritesi zayıflıyor, siyaset çözüm üretmek yerine krizin içinde daha da sertleşiyordu.

12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Ancak bu darbe bir günde ortaya çıkmadı. Öncesinde yıllar boyunca büyüyen siyasi kutuplaşma, ekonomik kriz, hükümet bunalımları, terör olayları ve kamu düzeninin çökmesi vardı. Gün Sazak’ın öldürülmesi de bu karanlık dönemin sembol olaylarından biri olarak hafızaya geçti.

Gün Sazak, 1932’de Eskişehir’in Mihalıççık ilçesine bağlı Sazak köyüyle anılan köklü bir aileden geliyordu. Babası Emin Sazak, Cumhuriyet döneminin tanınmış siyasetçilerindendi. Gün Sazak, ziraat eğitimi aldı, iş hayatında bulundu ve daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi içinde siyaset yaptı. 1977’de kurulan İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde, milletvekili olmamasına rağmen dışarıdan Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görev aldı.

Gümrük ve Tekel Bakanlığı, o dönemde dış ticaret, gümrük kapıları, kaçakçılıkla mücadele ve devlet tekelleri açısından önemli bir bakanlıktı. Sazak’ın bakanlığı sırasında özellikle kaçakçılıkla mücadele ettiği, bu nedenle bazı çevrelerin hedefi haline geldiği yönünde yaygın bir siyasi anlatı vardır.

Suikastın faili olarak Dev-Sol gösterildi. Dev-Sol, yani Devrimci Sol, 1970’lerin sonu ve 1980’lerde silahlı eylemlerle anılan Marksist-Leninist bir örgüttü. Bazı kaynaklarda Sazak’ın evinin önünde çapraz ateşe alınarak öldürüldüğü ve saldırının Dev-Sol tarafından gerçekleştirildiği belirtilir.

Gün Sazak’ın öldürülmesi, MHP ve ülkücü hareket içinde büyük öfke yarattı. Suikasttan sonra ülkede yeni gerilimler yaşandı; cenaze süreci ve ardından gelen olaylar, zaten çok kırılgan olan siyasi atmosferi daha da sertleştirdi. 1980 yılı, Türkiye’de darbeden önceki en kanlı ve en gergin dönemlerden biriydi. Siyasi cinayetler, darbe için gerekçe olarak kullanılan “ülke yönetilemiyor” algısını da güçlendiriyordu.

Bu olayın ardından yalnız dört ay bile geçmeden, 12 Eylül 1980’de ordu yönetime el koydu. Darbe yönetimi, ülkedeki şiddet ve kaosu gerekçe gösterdi; fakat darbe sonrasında demokrasi askıya alındı, siyasi partiler kapatıldı, liderler tutuklandı, binlerce kişi gözaltına alındı, işkence iddiaları ve idamlarla anılan çok ağır bir dönem başladı. Bu yüzden Gün Sazak suikastı, darbeye giden yolun taşlarından biri olarak okunmalı; ama darbenin meşrulaştırıcı malzemesi haline getirilmemelidir.

27 Mayıs 1980 bu nedenle Türkiye siyasi tarihi açısından ağır bir tarihtir. Gün Sazak’ın öldürülmesi, 1970’lerin sonunda siyasetin nasıl kanlı bir hesaplaşma alanına dönüştüğünü, devletin güvenlik ve hukuk düzeninin nasıl zayıfladığını ve Türkiye’nin 12 Eylül’e hangi karanlık atmosfer içinde sürüklendiğini gösteren sembol olaylardan biridir.

1983 – Türkiye’de isteğe bağlı kürtaj belirli koşullarda yasal hale geldi; Nüfus Planlaması Kanunu kabul edildi

27 Mayıs 1983’te 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun Resmî Gazete’de yayımlandı ve Türkiye’de kürtaj belirli koşullar altında yasal zemine kavuştu. 12 Eylül askeri yönetimi döneminde çıkarılan bir kanun, gebeliğin sonlandırılmasının devlet denetimi altında belirli şartlara bağlanmasını düzenliyordu. Kanunun Resmî Gazete yayım tarihi 27 Mayıs 1983, sayısı ise 18059’dur.

Bu kanunun tam adı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’dur. Kanunun ikinci maddesinde nüfus planlaması, “fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları” olarak tanımlanır. Aynı maddede gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyonun devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı belirtilir.

Burada kürtaj kelimesini açıklamak gerekir. Kürtaj, gebeliğin tıbbi yöntemlerle sonlandırılmasıdır. Kanundaki daha resmî ifade ise rahim tahliyesi ya da gebeliğin sona erdirilmesidir. 1983 düzenlemesinden önce Türkiye’de gebeliğin sonlandırılması çok daha sınırlı hallerde, esas olarak tıbbi zorunluluk durumlarında mümkün görülüyordu. 1965 tarihli ilk nüfus planlaması kanununda da tıbbi zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceği hükmü yer alıyordu.

1983’teki düzenleme, bu açıdan büyük bir kırılmaydı. Yeni yasa ve ardından çıkarılan tüzükle, gebeliğin ilk 10 haftasına kadar belirli koşullar altında isteğe bağlı olarak sonlandırılmasının yolu açıldı. Tıp literatüründe bu yasanın 10. haftaya kadar olan gebeliklerde kürtaj yasağını kaldırdığı ve ilgili tüzükle uygulama esaslarının düzenlendiği belirtilir.

Ancak bu hak sınırsız değildir. Kanun, gebeliğin sonlandırılmasını süreye, tıbbi kurallara, yetkili sağlık personeline ve bazı durumlarda rıza şartlarına bağlar. Evli kadınlar için eş rızası, reşit olmayanlar için veli onayı gibi düzenlemeler Türkiye’de uzun süre tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle 1983 düzenlemesini hem kadınların bedeni üzerindeki karar hakkı açısından önemli bir kazanım hem de sınırları ve uygulaması bakımından tartışmalı bir hukuki alan olarak görmek gerekir.

Bu maddeyi önemli yapan bir başka nokta da şudur: Kürtaj meselesi yalnız tıbbi bir işlem değildir. Kadın sağlığı, aile planlaması, doğurganlık politikası, devletin nüfus anlayışı, dinî ve etik tartışmalar, yoksulluk ve sağlık hizmetlerine erişim gibi birçok başlığı birlikte içerir. 1983 yasası, Türkiye’de devletin nüfus politikasında “yasaklayıcı” çizgiden daha planlamacı ve sağlık temelli bir çizgiye geçişini gösterdi.

Fakat kanunun varlığı, uygulamada her zaman kolay erişim anlamına gelmedi. Sonraki yıllarda özellikle kamu hastanelerinde kürtaj hizmetine erişim konusunda ciddi tartışmalar yaşandı.

1988 – Elektron mikroskobunu geliştirerek görünmeyen dünyayı bilimin önüne açan Ernst Ruska hayatını kaybetti

27 Mayıs 1988’de Alman fizikçi ve mühendis Ernst Ruska hayatını kaybetti. 1906’da Heidelberg’de doğan Ruska, modern bilimin en önemli görüntüleme araçlarından biri olan elektron mikroskobunun geliştirilmesindeki temel çalışmalarıyla tanındı. 1986’da Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Nobel Komitesi, Ruska’ya ödülün yarısını “elektron optiği alanındaki temel çalışmaları ve ilk elektron mikroskobunun tasarımı” nedeniyle verdi.

Normal ışık mikroskopları, görülebilir ışığı kullanır. Ancak ışığın dalga boyu nedeniyle çok küçük yapıları göstermede doğal bir sınırı vardır. Elektron mikroskobu ise ışık yerine elektron demetleri kullanır. Elektronların dalga boyu görünür ışıktan çok daha kısa olduğu için, çok daha küçük yapılar incelenebilir. Bu sayede hücrelerin iç yapıları, virüsler, proteinler, kristaller, metal yüzeyleri ve malzeme biliminin mikroskobik ayrıntıları görülebilir hale gelmiştir.

Ruska’nın büyük fikri, elektron demetlerinin de tıpkı ışık gibi yönlendirilebileceğini göstermesiydi. Bunun için manyetik bobinlerin mercek gibi kullanılabileceğini keşfetti. Normal mikroskopta cam mercek ışığı odaklar; elektron mikroskobunda ise manyetik alanlar elektronları odaklar.

Burada elektron optiği kavramı devreye girer. Elektron optiği, elektronların elektrik ve manyetik alanlarla nasıl yönlendirileceğini inceleyen alandır. Bu alan olmasaydı elektron mikroskobu da mümkün olmazdı. Ruska’nın başarısı, teorik fizik bilgisini somut bir cihaza dönüştürmesidir. Bu yönüyle o, aynı zamanda mühendislik zekâsı güçlü bir mucitti.

Ernst Ruska, 1931’de Max Knoll ile birlikte ilk elektron mikroskobu prototipini yaptı; 1933’te ise ışık mikroskobunun çözünürlük sınırını aşan daha gelişmiş bir elektron mikroskobu geliştirdi.

Elektron mikroskobu, 20. yüzyıl biliminin en büyük araç devrimlerinden biridir. Çünkü bilim bazen sadece yeni fikirlerle değil, yeni görme biçimleriyle ilerler. Daha önce görülemeyen virüslerin, hücre içi yapıların, atom ölçeğine yaklaşan yüzey ayrıntılarının incelenebilmesi; biyoloji, tıp, kimya, fizik, malzeme bilimi ve nanoteknoloji alanlarında büyük kapılar açtı.

Ruska’nın Nobel’i biraz geç geldi. Elektron mikroskobu 1930’larda geliştirilmişti; fakat Ruska bu çalışmasıyla Nobel’i ancak 1986’da 80 yaşındayken aldı.

1989 – “Keman sesli kadın” diye anılan Türk sanat musikisi yorumcusu Sabite Tur Gülerman hayatını kaybetti

27 Mayıs 1989’da Türk ses sanatçısı Sabite Tur Gülerman İstanbul’da hayatını kaybetti. 1927’de Çorum’un Kargı ilçesinde doğan Gülerman, özellikle radyo döneminin güçlü kadın yorumcularından biri olarak tanındı.

Sabite Tur Gülerman’ı önemli yapan şey, klasik Türk musikisi repertuvarını güçlü ve kıvrak bir sesle yorumlamasıdır. Kaynaklarda onun için “keman sesli kadın” ifadesi kullanılır. Bu benzetme, sesinin parlak, ince nüanslara açık ve tiz perdelerde güçlü oluşunu anlatır. Türk musikisinde böyle bir ses, makam bilgisi, hançere hâkimiyeti ve eserin ruhunu taşıma becerisi gerektirir.

Hanende, klasik Türk musikisinde şarkı söyleyen, yani ses icracısı olan sanatçı demektir. İyi bir hanende yalnız notaları doğru seslendirmez; makamın seyrini, güftenin anlamını, usulün akışını ve eserin duygusunu da taşır. Sabite Tur Gülerman, özellikle radyo icrası geleneği içinde bu özellikleriyle öne çıkan kadın seslerdendi.

Sanat hayatına radyoda başladı. Ankara Radyosu ve İstanbul Radyosu’nda çalıştı; sahne programları yaptı ve plaklar doldurdu. 1947’de Ankara’da konserler verdi, 1948’de Ankara Radyosu’na girdi, daha sonra İstanbul’a dönerek Tepebaşı Gazinosu’nda sahneye çıktı ve İstanbul Radyosu’nda okumayı sürdürdü.

Gülerman’ın hocaları arasında klarnetçi Salih Orak, klasik musiki üstadı Eyyubî Ali Rıza Şengel, ayrıca Selahattin Pınar ve Saadettin Kaynak gibi önemli isimler anılır. Bu adlar önemlidir; çünkü onun repertuvarı ve üslubu, klasik Türk musikisinin güçlü bestecilik ve icra damarlarıyla beslenmiştir.

Sabite Tur Gülerman’ın yorumuyla bilinen eserler arasında Erişti Nevbahar EyyamıBir Bahar Akşamı Rastladım SizeBir Esmer Dilberin Vuruldum HüsnüneSaki Çekemem gibi klasik ve sevilen parçalar sayılabilir.

Onun döneminde radyo, sanatçıların ülke çapında tanınmasını sağlayan en önemli mecraydı. Televizyonun yaygın olmadığı yıllarda, bir ses sanatçısı radyoda düzenli okuduğunda bütün Türkiye’nin evlerine girerdi. Bu yüzden Sabite Tur Gülerman gibi isimler, radyo yoluyla ortak musiki hafızası kuran yorumculardı.

1992 – Doğu Anadolu’nun sınır şehirleri yeniden idari haritaya çıktı; Iğdır ve Ardahan il oldu

27 Mayıs 1992’de kabul edilen 3806 sayılı kanun ile Iğdır ve Ardahan il statüsü kazandı. Bu düzenlemeyle iki şehir de Kars’tan ayrılarak ayrı birer il haline getirildi. Kanunun kabul tarihi 27 Mayıs 1992’dir ve kanun, “Onüç İlçe ve İki İl Kurulması Hakkında Kanun” adıyla çıkarıldı. Kanun metninde Ardahan ve Iğdır illerinin kurulmasına, bu illere bağlanacak ilçelere, il özel idarelerinin devrine ve yeni valiliklerin kuruluşuna ilişkin hükümler yer aldı.

Türkiye’de il, en üst yerel idari birimlerden biridir ve başında vali bulunur. Bir yerin il yapılması, sadece tabelasının değişmesi anlamına gelmez. Valilik, il özel idaresi, emniyet, adliye, sağlık, eğitim, yatırım planlaması ve kamu hizmetleri bakımından o bölgenin doğrudan merkezî idareyle daha güçlü ilişki kurması anlamına gelir. Yani il statüsü, idari temsil ve kamu yatırımları açısından önemlidir.

Iğdır, Türkiye’nin doğusunda, Ermenistan, Nahçıvan ve İran’a yakın konumuyla stratejik bir sınır şehridir. Ağrı Dağı’nın eteklerinde yer alır ve Doğu Anadolu’nun sert ikliminden farklı olarak mikroklima özellikleriyle tarım açısından da dikkat çeker. Iğdır’ın il olması, Türkiye’nin Kafkasya’ya ve Nahçıvan üzerinden Türk dünyasına açılan sınır hattında idari ağırlığın artırılması anlamına da geliyordu.

Ardahan ise Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Gürcistan sınırına yakın konumuyla önem taşır. Ardahan’ın il geçmişi daha eskidir. Ardahan Valiliği’nin tarihçesinde, Ardahan’ın 1921’de mutasarrıflık haline getirildiği, 1924’te il olduğu, 1926’da Kars’a bağlı ilçe statüsüne indirildiği ve 27 Mayıs 1992 tarihli 3806 sayılı kanunla yeniden il yapıldığı belirtilir.

Burada mutasarrıflık kavramını da açmak gerekir. Osmanlı ve erken Cumhuriyet idari yapısında mutasarrıflık, vilayet ile kaza arasında yer alan bir idari birimdi. Başında mutasarrıf bulunurdu. Ardahan’ın önce mutasarrıflık, sonra il, ardından Kars’a bağlı ilçe, 1992’de tekrar il olması; bölgenin idari öneminin tarih boyunca değişen devlet politikalarına göre yeniden şekillendiğini gösterir.

Bu düzenleme, 1990’larda Türkiye’de yeni illerin kurulması sürecinin de bir parçasıydı. Nüfus, coğrafi uzaklık, sınır güvenliği, kamu hizmetlerine erişim, yerel talepler ve idari verimlilik gibi gerekçelerle bazı ilçeler il statüsüne yükseltildi. Iğdır ve Ardahan örneğinde ise sınır şehri kimliği ayrıca önemlidir. Çünkü bu iki il, Türkiye’nin Kafkasya, İran, Nahçıvan ve Gürcistan hattındaki jeopolitik konumunu doğrudan ilgilendirir.

Kanunla birlikte yeni ilçeler ve bağlı idari yapılar da düzenlendi. Ardahan için Çıldır, Damal, Göle, Hanak ve Posof gibi ilçeler; Iğdır için de çevre ilçeler yeni il yapısının parçası haline geldi.

1995 – Türkiye’nin en uzun soluklu insan hakları eylemlerinden Cumartesi Anneleri buluşmaları başladı

27 Mayıs 1995’te bir grup kadın, kayıp yakını ve insan hakları savunucusu, İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde sessiz bir oturma eylemi yaptı. Talepleri açıktı: Gözaltında kaybolanların bulunması, akıbetlerinin açıklanması ve sorumluların yargılanması. Bu ilk buluşma, daha sonra Cumartesi Anneleri anılacak Türkiye’nin en uzun soluklu insan hakları mücadelelerinden birinin başlangıcı oldu.

Cumartesi Anneleri’nin ortaya çıkışında 1990’ların ağır politik iklimi vardı. Özellikle Kürt meselesi, faili meçhul cinayetler, gözaltılar, köy boşaltmaları, güvenlik politikaları ve siyasi şiddet ortamı, Türkiye’de ciddi insan hakları ihlali iddialarını gündeme getirdi. Aileler, kaybolan yakınlarının nerede olduğunu öğrenmek için karakollara, savcılıklara, hastanelere, morglara ve resmî kurumlara başvuruyor; çoğu zaman cevap alamıyordu.

Bu hareketin sembol isimlerinden biri Hasan Ocak’tır. 1995’te gözaltında kaybolduğu iddia edilen Hasan Ocak’ın cansız bedeninin bulunması, kayıp yakınlarının sesini daha görünür hale getirdi.

Galatasaray Meydanı da bu süreçte sıradan bir buluşma noktası olmaktan çıktı. İstanbul’un en görünür yerlerinden biri olan İstiklal Caddesi üzerindeki bu alan, kayıp yakınları için bir hafıza mekânına dönüştü. Anneler, eşler, kardeşler ve çocuklar kayıplarının fotoğraflarını taşıdı; kırmızı karanfiller bıraktı, çoğu zaman sessizlikle, bazen kısa açıklamalarla adalet talebini sürdürdü.

Bu eylemlerin ilham kaynaklarından biri, Arjantin’de askeri diktatörlük döneminde kaybedilen çocuklarını arayan Plaza de Mayo Anneleri’ydi. Plaza de Mayo Anneleri, Buenos Aires’te meydanda toplanarak kayıplarını sormuş, devlet şiddetine karşı annelik kimliğini güçlü bir hafıza ve direniş biçimine dönüştürmüştü. Cumartesi Anneleri de benzer biçimde, kaybın aile içindeki acısını kamusal bir adalet talebine dönüştürdü.

Eylemler, 1995’ten 1999’a kadar her Cumartesi saat 12.00’de sürdü. 13 Mart 1999’da eylemlere ara verildi.

Bu tarih aynı zamanda kadınların insan hakları mücadelesindeki rolünü de gösterir. Cumartesi Anneleri ifadesi, hareketin merkezinde annelerin bulunduğunu anlatır; ancak zamanla bu mücadeleye babalar, kardeşler, çocuklar, eşler, arkadaşlar, hukukçular ve insan hakları savunucuları da katıldı.

1999 – Görevdeki bir devlet başkanı ilk kez savaş suçları mahkemesinde suçlandı; Slobodan Milošević için yakalama kararı çıkarıldı

27 Mayıs 1999’da, eski Yugoslavya için kurulan Birleşmiş Milletler savaş suçları mahkemesi, Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Milošević hakkında iddianame hazırlandığını ve yakalama kararı çıkarıldığını duyurdu. Milošević ile birlikte Sırbistan Cumhurbaşkanı Milan Milutinović, Yugoslavya Başbakan Yardımcısı Nikola Šainović, Yugoslav Ordusu Genelkurmay Başkanı Dragoljub Ojdanić ve Sırbistan İçişleri Bakanı Vlajko Stojiljković de suçlandı. ICTY’nin açıklamasında bu kişilerin Kosova’da cinayet, zulüm ve zorla göç ettirme suçlamalarıyla itham edildiği belirtilir.

Burada önce küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir. Bu olay bazı listelerde “Kosova’daki vahşetin sorumlusu olmak ve etnik Arnavutlara karşı soykırım yapmakla suçlandı” diye geçer. Fakat 1999’daki Kosova iddianamesinde Milošević’e yöneltilen temel suçlamalar insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlali kapsamındaydı; yani sürgün, zorla yerinden etme, cinayet ve zulüm gibi suçlardı. Soykırım suçlaması daha sonra Bosna dosyasıyla birlikte gündeme geldi. Bu ayrımı doğru yapmak gerekir.

Slobodan Milošević, 1990’larda Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Sırp milliyetçiliğinin en güçlü siyasi figürlerinden biriydi. Önce Sırbistan Cumhurbaşkanı, sonra Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı olarak görev yaptı. Onun dönemi, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova’daki savaşlarla, etnik temizlik suçlamalarıyla, toplu katliamlarla ve Balkanlar’ın parçalanmasıyla anıldı.

Kosova, Yugoslavya içinde Sırbistan’a bağlı bir bölgeydi; nüfusunun büyük çoğunluğu Arnavutlardan oluşuyordu. 1990’larda Sırp yönetiminin baskıları, Kosovalı Arnavutların bağımsızlık talepleri ve Kosova Kurtuluş Ordusu’nun silahlı mücadelesi çatışmayı büyüttü. 1998-1999’da Sırp güvenlik güçlerinin Kosovalı Arnavutlara yönelik operasyonları, kitlesel göçler ve sivil ölümler uluslararası krize dönüştü. NATO, 1999’da Yugoslavya’ya hava harekâtı başlattı.

ICTY, yani Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 1993’te kuruldu. Amacı, Yugoslavya’nın dağılması sırasında işlenen savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım iddialarını yargılamaktı. Bu mahkeme, devlet başkanları, generaller ve siyasi liderlerin uluslararası hukuk önünde bireysel olarak hesap verebileceğini gösteren en önemli kurumlardan biri oldu.

Milošević hakkında iddianame hazırlanması dünya hukuk tarihinde özel bir anlam taşıyordu. Çünkü ilk kez görevdeki bir devlet başkanı, uluslararası bir savaş suçları mahkemesi tarafından suçlanıyordu. Bu, “devlet başkanı dokunulmazlığı” anlayışına ciddi bir meydan okumaydı. Mesaj açıktı: Bir lider, görevde olsa bile sivillere yönelik sistematik suçlardan dolayı uluslararası mahkemede hesap vermek zorunda kalabilir.

İddianameye göre Milošević ve diğer üst düzey yetkililer, Kosovalı Arnavut nüfusu bölgeden uzaklaştırmayı hedefleyen bir şiddet ve baskı kampanyasının parçasıydı. Savcılık, bu süreçte yüzlerce Kosovalı Arnavut’un öldürüldüğünü, çok sayıda kişinin işkenceye ve kötü muameleye uğradığını, kadınlara yönelik cinsel saldırılar yaşandığını, kültürel ve dinî yapıların tahrip edildiğini ileri sürdü.

Milošević 2001’de Sırbistan’da tutuklandı ve Lahey’e teslim edildi. Hakkındaki yargılama yalnız Kosova dosyasıyla sınırlı kalmadı; Hırvatistan ve Bosna’daki suçlamalar da davaya eklendi. Ancak dava hükümle sonuçlanmadı. Milošević, 2006’da Lahey’deki tutukluluğu sırasında öldü. Bu nedenle mahkeme onun hakkında nihai bir mahkûmiyet ya da beraat kararı veremedi.

2007 – Merkez sağ eski Demokrat Parti mirasını yeniden sahiplenmeye çalıştı; DYP, Demokrat Parti adını aldı

27 Mayıs 2007’de Mehmet Ağar genel başkanlığındaki Doğru Yol Partisi, kısa adıyla DYP, yaptığı olağanüstü kongrede adını Demokrat Parti olarak değiştirdi. Bu karar, Türkiye’de merkez sağ siyasetin, 1950’de iktidara gelen tarihî Demokrat Parti mirasını yeniden sahiplenme girişimiydi.

Burada önce Demokrat Parti adının tarihî ağırlığını hatırlamak gerekir. 1946’da kurulan Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde CHP’nin uzun süren tek parti iktidarını sona erdirdi ve Türkiye’de çok partili hayatın en önemli kırılmalarından birini yarattı. Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan gibi isimlerle özdeşleşen DP, özellikle kırsal seçmenin, esnafın, muhafazakâr çevrelerin ve devletçi tek parti düzeninden rahatsız olan kesimlerin desteğini aldı.

Doğru Yol Partisi ise 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kapatılan Adalet Partisi çizgisinin devamı olarak 1983’te kuruldu. Adalet Partisi de kendisini tarihî Demokrat Parti’nin siyasal mirasçısı olarak görüyordu. Bu nedenle DYP’nin 2007’de Demokrat Parti adını alması, aslında “merkez sağın köklerine dönüş” hamlesi olarak sunuldu. Parti, kırat amblemiyle de Süleyman Demirel döneminden gelen sembolik devamlılığı korumaya çalıştı.

Bu değişikliğin arka planında 2007 genel seçimleri vardı. O dönemde AK Parti iktidardaydı; merkez sağ ise parçalanmış durumdaydı. DYP lideri Mehmet Ağar ile Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu arasında birleşme görüşmeleri yürütüldü.

Merkez sağ, genel olarak serbest piyasa ekonomisini, muhafazakâr toplumsal değerleri, milliyetçi duyarlılıkları ve demokratik parlamenter siyaseti bir arada taşıyan siyasi çizgiyi ifade eder. Türkiye’de Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi farklı dönemlerde bu alanın başlıca temsilcileri oldu. Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde AK Parti’nin yükselişi, bu eski merkez sağ partilerin seçmen tabanını büyük ölçüde daraltmıştı.

DYP’nin Demokrat Parti adını alması, tam da bu daralmayı aşma girişimiydi. Ama hedeflenen büyük merkez sağ birleşmesi beklenen sonucu vermedi. ANAP ile birleşme süreci krizlerle ilerledi; seçim sürecinde ortaklık tam anlamıyla kurulamadı. Daha sonraki değerlendirmelerde de 2007’deki bu birleşme girişiminin beklenen etkiyi yaratmadığı, AK Parti’nin 22 Temmuz 2007 seçimlerinden güçlü biçimde çıktığı, Demokrat Parti’nin ise süreçten oy kaybıyla çıktığı vurgulanır.

Bu olayın bir başka sembolik tarafı da tarihtir. 27 Mayıs, Türkiye siyasi hafızasında aynı zamanda 1960 askerî darbesinin yapıldığı gündür; tarihî Demokrat Parti iktidarı da bu darbeyle devrilmiş, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan daha sonra idam edilmişti. DYP’nin 27 Mayıs 2007’de Demokrat Parti adını alması, bu açıdan güçlü ama tartışmalı bir sembolik anlam taşıdı: Merkez sağ, 27 Mayıs’ın mağdur ettiği Demokrat Parti adını aynı tarihte yeniden siyaset sahnesine çıkarmış oldu.

2013 – Süleyman Demirel’in 65 yıllık hayat arkadaşı Nazmiye Demirel hayatını kaybetti

27 Mayıs 2013’te, Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in eşi Nazmiye Demirel Ankara’da hayatını kaybetti. Nazmiye Demirel, uzun süredir Alzheimer hastalığıyla mücadele ediyordu. 1927 yılında doğmuş, 12 Mart 1948’de Süleyman Demirel ile evlenmiş ve 16 Mayıs 1993-16 Mayıs 2000 arasında Çankaya Köşkü’ne ev sahipliği yapmıştı.

Nazmiye Demirel, Türkiye’de siyasetçi eşlerinin kamusal alandaki daha mesafeli, sessiz ve geleneksel profilini temsil eden isimlerden biri olarak hatırlanır. Süleyman Demirel’in uzun siyasi hayatı boyunca yanında yer aldı; ancak kendisi siyasetin önüne geçen, aktif politik kimlik kuran bir figür olmadı.

Burada “first lady” kavramını açıklamak gerekir. İngilizceden gelen bu ifade, cumhurbaşkanı ya da devlet başkanının eşini anlatmak için kullanılır. Türkiye’de resmî bir makam değildir; fakat devlet törenlerinde, yabancı konuk ağırlamalarında, sosyal sorumluluk çalışmalarında ve protokolde görünür bir konumu vardır. Nazmiye Demirel de Süleyman Demirel’in 1993’te cumhurbaşkanı seçilmesiyle Çankaya Köşkü’nün ev sahibi konumuna geldi.

Nazmiye Demirel, 1920’lerin Türkiye’sinde, Isparta’nın İslamköy çevresinden çıkan bir kuşağın temsilcisiydi. Süleyman Demirel ile evliliği, Demirel’in mühendislikten bürokrasiye, ardından siyasete ve cumhurbaşkanlığına uzanan uzun yolculuğuna eşlik etti. Bu nedenle onun hayatı, bir bakıma Türkiye’de köy kökenli Cumhuriyet kuşağının devletin en üst makamına uzanan hikâyesinin aile tarafını da gösterir.

Süleyman Demirel, Türkiye siyasetinin en uzun soluklu figürlerinden biriydi. Başbakanlık, parti liderliği ve cumhurbaşkanlığı yaptı; 1960, 1971, 1980 ve 1997 süreçleri dahil birçok siyasi kırılmanın içinde yer aldı. Nazmiye Demirel ise bu fırtınalı siyasi hayatın yanında daha çok mahremiyeti, sadeliği ve göz önünde olmaktan kaçınan tavrıyla anıldı.

Hayatının son yıllarında Alzheimer hastalığı nedeniyle kamuoyu önünde görünmedi. Tedavi gördüğü Başkent Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Cenazesi daha sonra memleketi Isparta’nın İslamköy beldesinde toprağa verildi.

2016 – Hiroşima’yı ziyaret eden görevdeki ilk ABD Başkanı olan Barack Obama, atom bombası kurbanlarının anısı önünde saygı duruşunda bulundu

27 Mayıs 2016’da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama, Japonya’daki Hiroşima Barış Anıtı Parkı’nı ziyaret etti. Böylece Obama, 1945’te ABD’nin attığı atom bombasıyla yıkıma uğrayan Hiroşima’yı ziyaret eden görevdeki ilk ABD Başkanı oldu. Ziyaret sırasında Obama, atom bombası saldırısından sağ kurtulan hibakuşalarla da görüştü.

Burada Hiroşima’nın tarihsel anlamını hatırlamak gerekir. 6 Ağustos 1945’te ABD, Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası attı. Üç gün sonra, 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye ikinci atom bombası atıldı. Bu saldırılar, II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde Japonya’nın teslim sürecini hızlandırdı; ancak aynı zamanda insanlık tarihinde nükleer silahların siviller üzerinde kullanıldığı tek örnek olarak büyük bir ahlaki ve tarihsel tartışmanın merkezine yerleşti.

Hibakuşa, Japoncada atom bombası saldırısından sağ kurtulan kişiler için kullanılan kelimedir. Bu insanlar patlamanın ilk anında yarattığı yıkımla beraber yanıklar, radyasyon hastalıkları, kanser riski, psikolojik travma, aile kayıpları ve yıllarca süren toplumsal damgalanma gibi ağır sonuçları da yaşadı. Obama’nın bu kişilerle görüşmesi, ziyaretin en sembolik anlarından biri oldu.

Obama’nın ziyareti bir özür ziyareti olarak düzenlenmedi. ABD yönetimi, Hiroşima’ya yapılan saldırı için resmî özür dilemedi. Ancak Obama, burada yaptığı konuşmada savaşın dehşetini, nükleer silahların insanlık için oluşturduğu tehdidi ve barış arayışının önemini vurguladı. Bu yönüyle ziyaret, geçmişteki kararların doğrudan muhasebesinden çok, nükleer çağın ahlaki yükü üzerine kurulmuş diplomatik bir jestti.

Hiroşima Barış Anıtı Parkı, atom bombası saldırısında ölenleri anmak ve nükleer silahsızlanma mesajını yaşatmak amacıyla kurulmuş bir hafıza mekânıdır. Parkın en bilinen simgesi, patlamadan sonra ayakta kalan az sayıdaki yapıdan biri olan Atom Bombası Kubbesi’dir. Bu yapı bugün UNESCO Dünya Mirası listesindedir ve nükleer yıkımın en güçlü görsel sembollerinden biri kabul edilir.

Obama’nın ziyareti, ABD-Japonya ilişkileri açısından da güçlü bir anlam taşıyordu. 1945’te savaşın iki düşmanı olan ABD ve Japonya, savaş sonrasında müttefik haline geldi. 2016’daki bu ziyaret, iki ülkenin savaş hafızasıyla yüzleşirken aynı zamanda bugünkü diplomatik ortaklığını da gösteren sembolik bir an oldu.

Bu olayın bir başka önemli boyutu nükleer silahsızlanma mesajıdır. Obama, başkanlığının başından itibaren nükleer silahların azaltılması gerektiğini savunmuştu. Hiroşima ziyareti, bu politikanın en görünür sembolik adımlarından biri sayıldı. Elbette dünya nükleer silahlardan arınmadı; hatta sonraki yıllarda nükleer gerilimler yeniden arttı. Ama Hiroşima’da görevdeki bir ABD Başkanı’nın bulunması, nükleer silahların sonuçlarını doğrudan hatırlatan tarihi bir sahneydi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.