26 Haziran Tarihte Bugün

88 Dakika Okuma
26 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 26 Haziran

26 Haziran, işkence kurbanları için dünyanın vicdan günü oldu

26 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından İşkence Kurbanlarına Destek Günü olarak kabul edilir. Bugün, yalnız geçmişte yaşanmış acıları hatırlatmak için değil, işkencenin hiçbir şartta meşru görülemeyeceğini bütün dünyaya yeniden söylemek için vardır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 12 Aralık 1997’de aldığı kararla 26 Haziran’ı “Birleşmiş Milletler İşkence Kurbanlarına Destek Günü” ilan etti. Kararın amacı, işkencenin tamamen ortadan kaldırılması ve İşkenceye Karşı Sözleşme’nin etkili biçimde uygulanmasıydı. Bu sözleşme, 26 Haziran 1987’de yürürlüğe girmişti. Yani 26 Haziran tarihi rastgele seçilmedi; modern insan hakları hukukunda işkence yasağının en önemli belgelerinden birinin yürürlüğe girdiği gün olduğu için seçildi.

İşkence yasağı, insan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biridir. Savaş, terör, darbe, olağanüstü hâl, ağır suç şüphesi ya da devlet güvenliği gerekçesiyle askıya alınabilecek bir yasak değildir. Bir insanın bedenine veya ruhuna kasıtlı acı çektirerek ondan bilgi almak, onu cezalandırmak, korkutmak, itirafa zorlamak ya da başkalarına gözdağı vermek, hukuk düzeninin en karanlık ihlallerinden biri sayılır.

Bu yüzden 26 Haziran yalnız hukukçuların ya da insan hakları örgütlerinin günü değildir. Hafızanın, vicdanın ve devlet karşısında insan onurunun günüdür. Çünkü işkence meselesi yalnız kapalı odalarda yaşanan fiziksel şiddetten ibaret değildir. Kimi zaman bir karakolun sorgu odasında, kimi zaman bir cezaevinde, kimi zaman savaş bölgelerinde, kimi zaman da bir rejimin “güvenlik” dili içinde görünmez hale getirilen ağır bir insanlık suçudur.

İşkencenin en yıkıcı taraflarından biri, yalnız bedende iz bırakmamasıdır. Birçok işkence kurbanı hayatına devam eder; ama korku, utanç, öfke, güvensizlik, kâbuslar, yalnızlık ve travmayla yaşar. Bu yüzden Birleşmiş Milletler bugünü yalnız “işkenceye karşı mücadele günü” olarak değil, özellikle “kurbanlara destek günü” olarak adlandırır. Mesele yalnız faillerin cezalandırılması değil, hayatta kalanların iyileşme, adalet ve itibar hakkının da tanınmasıdır.

Birleşmiş Milletler insan hakları mekanizmaları, işkenceyle mücadelede hesap verebilirliğin ve bağımsız soruşturmanın önemini özellikle vurgular. İşkence iddialarının etkili biçimde araştırılması, faillerin cezasız kalmaması ve gözaltı yerlerinin bağımsız biçimde denetlenmesi, işkencenin önlenmesinde temel güvenceler arasında sayılır.

Bu konuda Türkiye açısından özel bir kavram da vardır: İstanbul Protokolü. Birleşmiş Milletler belgelerinde adı geçen bu protokol, işkence ve kötü muamele iddialarının etkili biçimde araştırılması ve belgelenmesi için dünyada başvurulan önemli standartlardan biridir. Adının İstanbul’la anılması, Türkiye’nin bu alandaki insan hakları literatürüne dolaylı ama önemli bir iz bıraktığını gösterir.

26 Haziran’ın asıl anlamı şudur: Devlet ne kadar güçlü olursa olsun, insan bedenini ve onurunu sınırsızca kullanamaz. Hukuk, en çok da güçsüz bırakılmış insanı koruduğu zaman hukuktur. Gözaltındaki, cezaevindeki, savaş esiri durumundaki, mülteci kampındaki ya da siyasi baskı altındaki insanın hakları yok sayılıyorsa, orada yalnız bir kişinin değil, bütün toplumun hukuk güvenliği çöker.

Bu yüzden 26 Haziran, tarihte sıradan bir özel gün değildir. İşkencenin karanlığından sağ çıkanların sesini duyma, susanların hatırasını koruma ve “hiçbir gerekçe insan onurunu ezmeye yetmez” deme günüdür. Birleşmiş Milletler’in İşkence Kurbanlarına Destek Günü, insanlığın en basit ama en zor sınavını hatırlatır: Güç karşısında insan kalabilmek.

1274 – İslam dünyasının büyük astronomu ve filozofu Nasîrüddin Tûsî öldü

26 Haziran 1274’te, İslam bilim ve düşünce tarihinin en önemli isimlerinden Nasîrüddin Tûsî Bağdat’ta hayatını kaybetti. Matematikçi, astronom, filozof, kelamcı ve devlet adamı kimliklerini bir arada taşıyan Tûsî, Orta Çağ’ın en büyük bilginlerinden biri kabul edilir.

Nasîrüddin Tûsî 1201’de Horasan bölgesindeki Tûs şehrinde doğdu. İlim hayatına erken yaşta başladı; matematik, astronomi, felsefe, mantık, ahlak ve kelam alanlarında derinleşti. TDV İslâm Ansiklopedisi, onun matematik, astronomi, felsefe ve kelam başta olmak üzere çok sayıda alanda eser verdiğini ve özellikle Merâga’daki ilmî faaliyetleriyle öne çıktığını belirtir.

Tûsî’nin hayatı yalnız kitaplar ve medreseler içinde geçmedi. 13. yüzyıl, İslam dünyası için Moğol istilasının yıkıcı çağıydı. Bağdat 1258’de Hülagû orduları tarafından ele geçirildi, Abbâsî Hilâfeti sona erdi. Tûsî de bu büyük çalkantının içinde Hülagû’nun çevresinde yer aldı. Bu yönüyle tarihçiler arasında tartışmalı bir figürdür; kimi onu Moğol yıkımı içinde ilmi korumaya çalışan bir bilgin olarak görür, kimi ise siyasî tercihlerinden dolayı eleştirir.

Onun bilim tarihindeki en büyük miraslarından biri Merâga Rasathanesi’dir. Hülagû’nun desteğiyle Azerbaycan’daki Merâga’da kurulan bu rasathane, dönemin en önemli astronomi merkezlerinden biri oldu. Burada yalnız gözlem yapılmadı; matematik, astronomi ve takvim çalışmaları için güçlü bir bilim çevresi oluştu.

Tûsî’nin astronomideki en ünlü katkılarından biri, bugün “Tûsî çifti” diye bilinen matematiksel modeldir. Bu düzenek, dairesel hareketlerden doğrusal hareket elde etmeyi açıklayan zarif bir geometrik çözümdür. Batlamyus astronomisinin bazı sorunlarını gidermek için geliştirilmişti. Bu tür modeller, daha sonra gezegen hareketlerini açıklama arayışlarında önemli bir basamak oluşturdu. Burada “doğrudan Kopernik’i etkiledi” diye kesin hüküm vermek fazla iddialı olur; ama Tûsî’nin modelleri, Orta Çağ astronomisinin Avrupa’ya uzanan büyük tartışmalarında önemli bir yer tutar.

Matematikte de güçlü bir isimdi. Küresel trigonometri üzerine çalışmaları, astronomik hesaplamalar için büyük önem taşıdı. MacTutor biyografisi, Tûsî’nin astronomi ve matematikte önemli katkılar yaptığını, ayrıca Yunan metinleri üzerine çok sayıda yorum kaleme aldığını aktarır.

Tûsî yalnız gökyüzüyle ilgilenen bir bilim insanı değildi. Ahlak ve siyaset düşüncesi alanında da etkili oldu. En bilinen eserlerinden Ahlâk-ı Nâsırî, İslam ahlak felsefesinin önemli metinlerinden biridir. Bu eserde bireyin ahlakından aile düzenine, şehir ve devlet yönetimine kadar uzanan geniş bir düşünce çerçevesi kurdu.

Tûsî’nin hayatı, İslam dünyasının en parlak bilim geleneklerinden biriyle Moğol yıkım çağının aynı bedende birleşmesi gibidir. Bir yanda rasathane, matematik, felsefe ve astronomi vardır; diğer yanda Bağdat’ın düşüşü, siyasî hesaplar ve imparatorluk şiddeti. Bu yüzden onu yalnız “büyük bilgin” diye parlatmak da eksik kalır; yalnız “Moğollarla çalışan tartışmalı isim” diye küçültmek de. Asıl önemi, yıkım çağında bile bilginin nasıl örgütlenebildiğini göstermesidir.

Nasîrüddin Tûsî öldüğünde Bağdat’a defnedildi. TDV’ye göre İmam Mûsâ el-Kâzım’ın türbesinin yanına, daha önce Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh için hazırlanan fakat kullanılmayan mezara konuldu.

26 Haziran 1274 bu yüzden bilim ve düşünce tarihi açısından önemli bir gündür. Nasîrüddin Tûsî o gün hayatını kaybetti; Merâga Rasathanesi, Tûsî çifti, astronomi ve felsefe alanındaki eserleriyle Orta Çağ bilim dünyasının en büyük akıllarından biri olarak tarihte kaldı.

1541 – İnka İmparatorluğu’nu yıkan Francisco Pizarro, Lima’da öldürüldü

26 Haziran 1541’de, İnka İmparatorluğu’nun yıkılmasında başrol oynayan İspanyol fatih Francisco Pizarro, Lima’daki sarayında öldürüldü. Pizarro’yu öldürenler, onun eski ortağı ve rakibi Diego de Almagro’nun taraftarlarıydı. Böylece Peru’yu İspanyol hâkimiyetine açan adam, bu kez kendi kurduğu yeni düzenin iç kavgasında hayatını kaybetti.

Francisco Pizarro, İspanya’nın Extremadura bölgesinde doğmuş, genç yaşta Amerika’ya gitmiş bir conquistador, yani İspanyol fetihçisiydi. 16. yüzyılın başında İspanya, Amerika kıtasında büyük bir yayılma içindeydi. Altın, gümüş, toprak, unvan ve şöhret arayan maceracılar, askerler ve yöneticiler Yeni Dünya’ya akıyordu. Pizarro da bu dalganın en hırslı ve en acımasız isimlerinden biri oldu.

Onun adını tarihe yazdıran asıl olay, İnka İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü seferdi. İnka Devleti, And Dağları boyunca uzanan geniş toprakları, güçlü idari yapısı, yolları, şehirleri ve zenginliğiyle Amerika kıtasının en büyük uygarlıklarından biriydi. Ancak Pizarro bölgeye ulaştığında imparatorluk iç savaşla sarsılmıştı. Atahualpa ile Huáscar arasındaki taht mücadelesi, İnkaları zayıflatmıştı.

Pizarro bu karışıklıktan yararlandı. 1532’de Cajamarca’da İnka hükümdarı Atahualpa’yı tuzağa düşürüp esir aldı. Atahualpa büyük bir fidye karşılığında serbest bırakılmayı umdu; altın ve gümüşle dolu odalar İspanyollara teslim edildi. Fakat Pizarro ve adamları Atahualpa’yı yine de öldürdü. Bu olay, İnka dünyasının kırılma anlarından biri oldu.

Ardından İspanyollar Cuzco’ya ilerledi ve İnka siyasi düzeni çökmeye başladı. Pizarro, 1535’te Lima’yı kurdu. Şehir, İspanyol yönetiminin Peru’daki merkezi haline geldi. Bugün Peru’nun başkenti olan Lima’nın kuruluşunda Pizarro’nun adı bu yüzden geçer; ama bu ad aynı zamanda fetih, yağma, zorla dönüştürme ve yerli halkların yıkımıyla birlikte anılır.

Pizarro’nun hikâyesi yalnız İspanyollar ile İnkalar arasındaki çatışmadan ibaret değildir. İspanyol fatihlerin kendi aralarındaki iktidar kavgası da en az savaşlar kadar kanlıydı. Pizarro ile eski ortağı Diego de Almagro arasında Peru’daki toprakların ve ganimetin paylaşımı konusunda büyük anlaşmazlık çıktı. Bu rekabet sonunda açık savaşa dönüştü. Almagro yenildi ve 1538’de idam edildi. Ancak onun taraftarları bu ölümü unutmadı.

26 Haziran 1541’de Almagro yanlıları Lima’daki Pizarro sarayına baskın yaptı. Britannica, Almagro’nun oğlu ve taraftarlarının Pizarro’nun kendilerini de ortadan kaldırmasından korkarak saraya saldırdığını ve Pizarro’yu öldürdüğünü yazar. Peru Millî Kütüphanesi’nin kaydında da saldırganların Pizarro’yu çok sayıda mızrak, hançer ve kılıç darbesiyle öldürdükleri aktarılır.

Bu ölüm, tarih açısından güçlü bir ironi taşır. Pizarro, İnka İmparatorluğu’nun çöküşüne yol açmış, Peru’nun sömürgeleştirilmesinin önünü açmış, büyük bir uygarlığın kaderini değiştirmişti. Ancak kendi sonu da fetih düzeninin içindeki açgözlülük, intikam ve iktidar kavgasıyla geldi.

Pizarro bugün farklı bakış açılarıyla hatırlanır. İspanyol sömürge tarihi açısından Peru’nun fethini gerçekleştiren asker ve yönetici olarak görülür. Latin Amerika ve yerli halkların hafızasında ise İnka dünyasının yıkımını, zorbalığı ve Avrupa sömürgeciliğinin kanlı yüzünü temsil eder. Bu yüzden onu yalnız “kâşif” ya da “fatih” diye anlatmak eksik ve yanıltıcı olur. Pizarro’nun hikâyesi, bir imparatorluğun yıkılışıyla başka bir imparatorluğun kuruluşunun aynı anda yaşandığı sert bir dünya tarihidir.

26 Haziran 1541 bu yüzden önemli bir gündür. Francisco Pizarro o gün Lima’da öldürüldü; ama onun adı, İnka İmparatorluğu’nun çöküşü, Peru’nun İspanyol sömürge düzenine bağlanması ve Amerika kıtasında Avrupa yayılmasının en sarsıcı sonuçlarından biriyle birlikte yaşamaya devam etti.

1730 – Kuyruklu yıldız ararken gökyüzünün en ünlü kataloglarından birini yapan Charles Messier doğdu

26 Haziran 1730’da, Fransız gök bilimci Charles Messier, Fransa’nın Badonviller kentinde doğdu. Messier bugün kendi adıyla anılan Messier Kataloğu sayesinde hatırlanır. Bu katalog, gökyüzündeki bulutsular, yıldız kümeleri ve galaksiler için hâlâ kullanılan en ünlü gözlem listelerinden biridir.

Messier’in asıl tutkusu kuyruklu yıldızlardı. 18. yüzyılda kuyruklu yıldızlar hem bilim insanları hem de halk için büyük merak konusuydu. Gökyüzünde aniden beliren, hareket eden ve sonra kaybolan bu cisimler, astronomlar için çok değerli gözlem hedefleriydi. Messier de hayatını büyük ölçüde kuyruklu yıldız aramaya adadı.

Ancak kuyruklu yıldız avcılığının ciddi bir sorunu vardı. Teleskopla bakıldığında gökyüzünde puslu, bulanık görünen birçok cisim kuyruklu yıldıza benziyordu; ama aslında hareket etmeyen yıldız kümeleri, bulutsular ya da galaksilerdi. Messier bu karışıklığı önlemek için böyle sabit ve puslu görünen gök cisimlerini listelemeye başladı. Yani bugün astronomi tarihinin en ünlü kataloglarından biri, aslında “bunları kuyruklu yıldız sanıp zaman kaybetmeyelim” düşüncesinden doğdu.

Avrupa Uzay Ajansı, Messier’in 15 kuyruklu yıldız keşfettiğini ve 1784 tarihli Messier Kataloğu’nda 103 yıldız kümesi, bulutsu ve galaksi bulunduğunu belirtir. Bu katalogdaki cisimler M1, M2, M3 gibi adlarla anıldı ve bu adlandırma bugün de astronomide kullanılmaya devam ediyor.

Messier Kataloğu’nun en bilinen cisimleri arasında Yengeç Bulutsusu, Andromeda Galaksisi, Orion Bulutsusu, Ülker yıldız kümesi ve Halka Bulutsusu gibi gökyüzünün en etkileyici hedefleri vardır. Bugün amatör astronomlar teleskoplarını gökyüzüne çevirdiklerinde hâlâ Messier’in listesindeki cisimleri bulmaya çalışır. Hatta “Messier maratonu” denen etkinliklerde bir gecede mümkün olduğunca çok Messier cismi gözlemlenmeye çalışılır.

Bu yönüyle Messier’in önemi yalnız kendi çağındaki keşiflerinden gelmez. Onun hazırladığı liste, astronomiyi profesyonel bilim insanlarının kapalı dünyasından çıkarıp gökyüzüne merakla bakan amatör gözlemcilerin de ortak diline dönüştürdü. M31 dendiğinde Andromeda Galaksisi’nin, M42 dendiğinde Orion Bulutsusu’nun anlaşılması, Messier’in bıraktığı mirasın hâlâ yaşadığını gösterir.

Messier 12 Nisan 1817’de Paris’te hayatını kaybetti. Ama adı, gökyüzüne bakan herkesin karşısına çıkmaya devam etti. O, kuyruklu yıldız ararken insanlığın gökyüzünü daha düzenli tanımasına yardım eden isimlerden biri oldu.

1794 – Savaşta ilk kez keşif balonu kullanıldı

26 Haziran 1794’te, Avrupa savaş tarihinde gökyüzü ilk kez gerçek anlamda bir askerî gözlem alanına dönüştü. Fransız Devrim Savaşları sırasında, bugünkü Belçika topraklarında yaşanan Fleurus Muharebesi’nde Fransız ordusu, L’Entreprenant adlı bağlı balonu düşman hareketlerini izlemek için kullandı. Guinness World Records, bunu savaşta balonun askerî keşif aracı olarak ilk başarılı kullanımı sayar.

Bu balon, bugünkü anlamda bir uçak ya da serbest gezen bir hava aracı değildi. Yere bağlı, hidrojenle yükselen bir gözlem balonuydu. Ama sağladığı şey çok yeniydi: Komutanlar, savaş alanına artık yalnız tepelerden, kulelerden ya da süvari keşiflerinden bakmıyordu; gökyüzünden bilgi alabiliyordu.

Balonu kullanan Fransız Aerostatik Kolordusu’nun başındaki isim mühendis Jean-Marie-Joseph Coutelle’di. L’Entreprenant, Koalisyon ordusunun hareketlerini takip etmek için kullanıldı ve elde edilen bilgiler Fransız Cumhuriyet ordusunun zaferinde rol oynadı. Bu yönüyle Fleurus, askerî havacılığın en erken dönüm noktalarından biri oldu.

Bugün savaşlarda uçaklar, helikopterler, insansız hava araçları, uydular ve keşif sistemleri belirleyici rol oynuyor. Ama bu uzun çizginin başlangıcında, sepetinde gözlemciler taşıyan bir balon vardı. 26 Haziran 1794’te savaş alanı yalnız yerde değil, havada da kurulmaya başladı.

Bu yüzden bu tarih, yalnız Fransız Devrim Savaşları’nın küçük bir ayrıntısı değildir. O gün, insanlık savaşta gökyüzünü ilk kez sistemli bir gözlem aracı olarak kullandı; askerî havacılığın ve havadan keşif çağının kapısı açıldı.

1797 – Kafkas direnişinin efsane lideri Şeyh Şamil doğdu

26 Haziran 1797’de, Kuzey Kafkasya tarihinin en önemli isimlerinden Şeyh Şamil, Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu. Avar kökenli bir aileden gelen Şamil, 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya’yı ele geçirme siyasetine karşı verilen direnişin en güçlü siyasi ve dinî liderlerinden biri oldu.

Şeyh Şamil’in doğduğunda adı Ali idi. TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre çocukken sık hastalandığı için ailesi, geleneksel bir inanışla adını Şâmil olarak değiştirdi. İlk eğitimini aile çevresinde aldı; ardından dinî ilimler, Arapça, mantık ve tasavvuf alanlarında yetişti. Zamanla yalnız savaşçı değil, aynı zamanda ilmî ve dinî otoritesi olan bir lider haline geldi.

Onu tarihe taşıyan asıl dönem, Rusya’nın Kafkasya’daki yayılmasına karşı verilen uzun mücadele oldu. 18. yüzyıl sonlarından itibaren Rus İmparatorluğu, Dağıstan, Çeçenistan ve çevresindeki dağlık bölgeleri kontrol altına almak istiyordu. Bu bölgede yaşayan halklar için mesele yalnız toprak meselesi değildi; inanç, gelenek, yerel özerklik ve yaşam biçiminin korunması anlamına geliyordu.

Şamil, önce Gazi Muhammed’in yanında direniş hareketinin içinde yer aldı. Gazi Muhammed’in 1832’de öldürülmesinden sonra mücadele devam etti. Hamzat Bek’in de öldürülmesinin ardından Şamil, 1834’te Dağıstan’ın üçüncü imamı seçildi. Britannica, Şamil’in 1834’te bağımsız bir yapı kurduğunu, Çeçen ve Dağıstanlı güçleri yeniden örgütleyerek Rus mevzilerine karşı uzun süreli bir mücadele yürüttüğünü belirtir.

Şeyh Şamil’in başarısı, yalnız cesaretinden gelmiyordu. O, dağlık coğrafyanın avantajlarını bilen, gerilla savaşını etkili kullanan, farklı Kafkas topluluklarını ortak bir direniş fikri etrafında birleştirmeye çalışan bir liderdi. Avarlar, Çeçenler, Lezgiler ve diğer Kafkas halkları arasında otorite kurmaya çalıştı. Bu kolay bir iş değildi; çünkü Kafkasya yalnız dış işgale karşı değil, kendi içindeki kabile, aşiret ve yerel güç dengeleriyle de karmaşık bir bölgeydi.

Rus ordusu defalarca Şamil’i ortadan kaldırmaya çalıştı. Ahulgoh savunması, Dargo çevresindeki çarpışmalar, Çeçenistan ve Dağıstan’daki baskınlar onun adını Kafkasya dışına da duyurdu. TDV, Şamil’in Ahulgoh kuşatmasından az sayıda müridiyle kurtulduğunu ve mücadeleyi Çeçenistan’da yeniden örgütlediğini aktarır.

Şamil’in direnişi yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca Rus yayılmasını zorladı. Britannica da onun Dağıstanlı ve Çeçen dağlıların lideri olarak Rusya’nın Kafkasya’yı ele geçirmesini 25 yıl geciktirdiğini yazar. Bu cümle, Şeyh Şamil’in tarihsel ağırlığını özetler: O yalnız yerel bir isyan lideri değil, imparatorluk genişlemesine karşı uzun süre dayanabilmiş büyük bir direniş önderiydi.

1859’da Rus ordusu büyük ve sistemli bir harekâtla Şamil’in direnişini sona erdirdi. Gunib Dağı’nda kuşatılan Şeyh Şamil, daha fazla kan dökülmesini engellemek için teslim oldu.

Teslimiyetinden sonra Şamil Rusya’ya götürüldü; bir süre Kaluga’da yaşadı. Daha sonra hac izni aldı ve 1870’te kutsal topraklara gitti. 1871’de Medine’de hayatını kaybetti. Bu son dönem de onun hikâyesine ayrı bir sembolik anlam kattı: Kafkas dağlarında başlayan hayatı, sürgün, teslimiyet ve hac yolculuğunun ardından Medine’de sona erdi.

Şeyh Şamil bugün Kuzey Kafkasya halkları için direnişin, onurun ve bağımsızlık arzusunun en büyük sembollerinden biridir. Ancak onu yalnız romantik bir kahraman gibi anlatmak eksik kalır. O aynı zamanda çok sert bir savaş çağının lideriydi; dinî otorite, askerî disiplin, yerel siyaset ve imparatorluklara karşı direniş onun hayatında iç içe geçti. Tam da bu yüzden tarihsel önemi büyüktür.

1810 – İnsanlığı gökyüzüne yaklaştıran balonun mucidi Joseph-Michel Montgolfier öldü

26 Haziran 1810’da, sıcak hava balonunun öncülerinden Fransız mucit Joseph-Michel Montgolfier hayatını kaybetti. Kardeşi Jacques-Étienne Montgolfier ile birlikte geliştirdiği balonlar, insanlığın gökyüzüne çıkma hayalini gerçek bir denemeye dönüştüren ilk adımlardan biri oldu.

Montgolfier kardeşler, Fransa’nın Annonay kentinde kâğıt üreticisi bir ailenin çocuklarıydı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü sıcak hava balonunun ilk örnekleri de kâğıt, bez ve hafif malzemelerle yapılan büyük kubbelerden oluşuyordu. Yani onların icadı, yalnız teorik bir bilim fikrinden değil, aile mesleği olan malzeme bilgisi ve el becerisinden de doğdu.

Joseph-Michel Montgolfier’in en büyük katkısı, ısıtılmış havanın taşıyıcı gücünü kullanarak büyük bir balonun havalanabileceğini göstermesiydi. Bugün bu bize basit gelebilir; ama 18. yüzyılda insanın yerden yükselmesi neredeyse imkânsız bir hayaldi. Uçmak kuşlara, mitolojiye ve hayal gücüne ait bir şeydi.

Montgolfier kardeşler ilk büyük gösterilerini 4 Haziran 1783’te Annonay’da yaptı. Science Museum Group’un koleksiyon kaydı, kardeşlerin burada halka açık bir sıcak hava balonu gösterisi düzenlediğini; yaklaşık 36 feet çapındaki kâğıt ve ketenden yapılmış balonun 6 bin feet’e kadar yükselip yaklaşık 10 dakika havada kaldığını aktarır.

Bu başarı kısa sürede Fransa sarayının ve bilim çevrelerinin ilgisini çekti. Aynı yıl Versailles’da yapılan denemede balon bu kez canlı yolcular taşıdı: Bir koyun, bir ördek ve bir horoz. Versailles Sarayı’nın tarih kaydı, 19 Eylül 1783’te yapılan bu deneyin tarihteki ilk “aerostatik” uçuşlardan biri olduğunu ve insanın sonunda yeryüzünden ayrılabileceğini gösterdiğini belirtir.

Asıl kırılma ise 21 Kasım 1783’te geldi. Pilâtre de Rozier ve Marquis d’Arlandes, Montgolfier balonuyla Paris üzerinde ilk serbest insanlı uçuşu gerçekleştirdi.

Bu olay, havacılık tarihinin başlangıç anlarından biridir. Elbette uçaklar, planörler, zeplinler, helikopterler ve uzay araçları çok daha sonra gelecekti. Ama insanın yerden kontrollü biçimde yükselip havada yol alabileceğini geniş kitlelere gösteren ilk büyük sahne, Montgolfier kardeşlerin balonlarıyla açıldı.

Montgolfier balonları aynı zamanda 18. yüzyıl Avrupa’sında büyük bir merak dalgası yarattı. Paris’te ve başka şehirlerde balon gösterileri kalabalıkları topladı. Bilim, eğlence, saray gösterisi ve halk merakı aynı anda birleşti. İnsanlar göğe çıkan balonlara yeni bir çağın işareti gibi bakıyordu.

Joseph-Michel Montgolfier’in adı çoğu zaman kardeşi Étienne ile birlikte anılır. Bu doğrudur; çünkü sıcak hava balonu onların ortak çalışmasının ürünüdür. Ama Joseph-Michel, bu hayalin ilk kıvılcımlarını taşıyan, deneyci ve yaratıcı tarafıyla öne çıkan isimdi.

1819 – Bisikletin atası sayılan velocipede için patent alındı

26 Haziran 1819’da, New Yorklu W. K. Clarkson Jr.’a velocipede adı verilen iki tekerlekli insan gücüyle çalışan araç için ABD’de patent verildi. Bugün bu patentin tam olarak neyi kapsadığı bilinmiyor; çünkü ilgili kayıtlar 1836’daki ABD Patent Ofisi yangınında yok oldu. Buna rağmen bu tarih, bisikletin uzun gelişim hikâyesinde erken ve ilginç duraklardan biri olarak kabul edilir.

Burada dikkatli olmak gerekir: 1819’da patentlenen şey bugünkü anlamda bir bisiklet değildi. Pedalı, zinciri, vites sistemi, lastik tekeri yoktu. Daha çok iki tekerlekli, gidonu olan, üzerine oturulup ayaklarla yerden itilerek hareket ettirilen bir “yürüme makinesi”ydi. Yani bugünün bisikletinden çok, çocukların kullandığı pedalsız denge bisikletlerinin atası gibi düşünülebilir.

Bisikletin hikâyesi aslında birkaç yıl önce Avrupa’da başlamıştı. Alman mucit Karl Drais, 1817’de Laufmaschine adı verilen iki tekerlekli, yönlendirilebilir bir araç geliştirdi. Bu araçta ön tekerlek döndürülebiliyor, sürücü seleye oturuyor ve ayaklarıyla yerden güç alarak ilerliyordu. Alman Patent ve Marka Ofisi, Drais’in bu aracı için 12 Ocak 1818’de Baden yönetiminden bugünkü patente denk düşen on yıllık bir imtiyaz aldığını belirtir.

Drais’in aracı kısa sürede Fransa ve İngiltere’de ilgi gördü. Fransa’da vélocipède, İngiltere’de ise hobby horse ya da dandy horse gibi adlarla anıldı. Londralı araba yapımcısı Denis Johnson da bu aracı geliştirerek daha zarif bir model üretti. Smithsonian’a göre 1819’da Londra sokaklarında bu araçları kullananlar görülmeye başlamış, hatta binicilik okullarına benzer velocipede okulları açılmıştı. Ancak bu moda çok uzun sürmedi. Araçlar pahalıydı, yollar bozuktu, kullanımı zordu ve yayalarla yaşanan kazalar nedeniyle birçok yerde tepki çekti.

ABD’de W. K. Clarkson Jr.’a verilen 26 Haziran 1819 tarihli patent de bu erken velocipede ilgisinin parçasıydı. Fakat Smithsonian’ın vurguladığı gibi, bu aracın Amerika’da o dönemde yaygınlaştığına dair güçlü bir kanıt yoktur. Asıl bisiklet çılgınlığı Amerika’da 1860’ların sonunda, pedallı velocipede modellerinin ortaya çıkmasıyla yaşanacaktı.

Modern bisiklete giden yol, tek bir günde tamamlanmadı. Önce yönlendirilebilir iki tekerlekli gövde fikri ortaya çıktı. Sonra pedallar ön tekerleğe eklendi. Ardından zincir aktarımı, daha güvenli kadro yapısı, şişme lastikler ve fren sistemleri geldi. 19. yüzyılın sonlarına doğru safety bicycle denen daha güvenli bisiklet modeli yaygınlaşınca bisiklet gerçekten modern hayatın parçası haline geldi.

Bu yüzden 26 Haziran 1819’daki bu küçük patent kaydı, insanın at, araba ya da tren olmadan, kendi kas gücüyle iki teker üzerinde daha hızlı hareket etme hayalinin erken izlerinden biridir.

26 Haziran 1819 bu yüzden teknoloji ve gündelik hayat tarihi açısından ilginç bir gündür. O gün verilen velocipede patenti, bugünkü bisikletin doğrudan son hali değildi; ama insan ulaşımının en sade, en ucuz ve en özgür araçlarından birine dönüşecek uzun yolculuğun erken işaretlerinden biri oldu.

1824 – Sıcaklık ölçüsüne adını veren büyük fizikçi Lord Kelvin doğdu

26 Haziran 1824’te, bilim dünyasının en önemli isimlerinden William Thomson, daha çok bilinen adıyla Lord Kelvin, Belfast’ta doğdu. Bugün adını en çok Kelvin sıcaklık ölçeği sayesinde duyarız. Fizikte sıcaklığın mutlak ölçüsü olan kelvin, onun çalışmalarının mirası olarak hâlâ kullanılır.

Lord Kelvin, 19. yüzyıl biliminin en etkili isimlerinden biriydi. Elektrik, manyetizma, termodinamik, hidrodinamik, jeofizik ve telgraf teknolojisi gibi birçok alanda çalıştı. Britannica, onun kendi kuşağının bilimsel düşüncesini derinden etkileyen bir mühendis, matematikçi ve fizikçi olduğunu belirtir.

Kelvin’in en kalıcı katkısı, mutlak sıcaklık fikriyle ilgilidir. Gündelik hayatta sıcaklığı Celsius dereceyle ölçeriz; ama bilimde sıcaklığın en temel ölçülerinden biri kelvindir. Bu ölçek, teorik olarak mümkün en düşük sıcaklık olan mutlak sıfırdan başlar. NIST, sıcaklığın SI biriminin kelvin olduğunu ve bu birimin Lord Kelvin’in adıyla anıldığını belirtir.

Bu fikir yalnız termometre meselesi değildir. Mutlak sıcaklık ölçeği, ısı, enerji, moleküllerin hareketi ve maddenin davranışı üzerine modern fiziğin temel taşlarından biridir. Bugün laboratuvarlarda, uzay araştırmalarında, malzeme biliminde, kimyada, mühendislikte ve iklim ölçümlerinde kelvin kullanılıyorsa, bunun arkasında Kelvin’in 19. yüzyılda attığı teorik adımlar vardır.

Lord Kelvin yalnız teorisyen değildi. Atlantik Okyanusu’nun altına döşenen ilk telgraf kabloları için de kritik çalışmalar yaptı. 19. yüzyıl ortasında Avrupa ile Amerika arasında haberleşme haftalar sürebiliyordu. Deniz altı telgraf kablosu bu mesafeyi dakikalara indirdi. Kelvin, ilk Atlantik kablosunun döşenmesinde baş danışman olarak görev yaptı ve telgraf sinyallerini almak için geliştirdiği aynalı galvanometre onu zengin etti.

Kelvin’in hayatı aynı zamanda bilimin üniversite, sanayi ve teknolojiyle birleştiği Viktorya çağını temsil eder. Glasgow Üniversitesi’nde çok genç yaşta profesör oldu ve yarım yüzyıldan fazla görev yaptı. Glasgow Üniversitesi, Kelvin’in termodinamikteki başarıları nedeniyle 1892’de soyluluk unvanı aldığını ve Baron Kelvin of Largs olduğunu yazar.

Elbette Kelvin de yanılmaz değildi. Daha sonraki yıllarda bazı bilimsel öngörüleri yanlış çıktı; örneğin Dünya’nın yaşı ve havacılığın geleceği konusunda hatalı değerlendirmeler yaptı. Ama bu durum onun büyüklüğünü azaltmaz. Aksine, bilim insanlarının bile kendi çağlarının sınırları içinde düşündüğünü gösterir.

26 Haziran 1824 bu yüzden bilim tarihi açısından önemli bir gündür. Lord Kelvin o gün doğdu; sıcaklığı ölçme biçimimizi, termodinamiği ve modern iletişim teknolojilerinin erken gelişimini etkileyen büyük bilim insanlarından biri olarak tarihe geçti.

1907 – Lenin ve Stalin’in gölgesindeki kanlı Tiflis banka soygunu yapıldı

26 Haziran 1907’de, bugünkü Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te, Rus İmparatorluğu tarihinin en çarpıcı banka soygunlarından biri gerçekleşti. Bolşevik devrimciler, Rus İmparatorluğu Devlet Bankası’na götürülen para konvoyuna Erivan Meydanı’nda saldırdı. Bombalar, silahlar ve panik içinde yaşanan bu baskında çok sayıda insan öldü ve yaralandı; soyguncular ise yüz binlerce rubleyle kaçtı.

Bu olay, tarihe “Tiflis banka soygunu” ya da dönemin devrimci diliyle “Erivan Meydanı kamulaştırması” olarak geçti. “Kamulaştırma” kelimesi kulağa ideolojik ve neredeyse resmî bir işlem gibi gelebilir; ama gerçekte söz konusu olan şey, siyasi amaçla yapılan silahlı bir banka soygunuydu. Bolşevikler, Çarlık rejimine karşı mücadeleyi finanse etmek için devlet parasına el koyduklarını söylüyorlardı.

Soygunun merkezindeki isim Simon Ter-Petrosyan’dı; daha çok bilinen adıyla Kamo. Kamo, Stalin’in gençlik yıllarından tanıdığı, Kafkasya’daki Bolşevik yeraltı örgütlenmesinin en gözü kara militanlarından biriydi. JSTOR’da yayımlanan David Shub’un Kamo üzerine çalışması, 13 Haziran 1907 eski takvim tarihli bu para sevkiyatına yönelik baskının Kamo tarafından hazırlandığını belirtir.

Olayın arkasındaki siyasi bağlantı daha da dikkat çekiciydi. Lenin’in de içinde bulunduğu Bolşevik çevreler, parti kasasını doldurmak için bu tür soygunları tartışıyor ve bazılarını destekliyordu. Leonid Krasin, Alexander Bogdanov ve Maxim Litvinov gibi Bolşevik isimlerin de bu finans ağında rolleri vardı.

Stalin’in rolü ise tarihçiler arasında tartışmalıdır. Simon Sebag Montefiore gibi bazı yazarlar, genç Stalin’in bu soygunun planlanmasında çok önemli bir figür olduğunu savunur. Buna karşılık Ronald Grigor Suny’nin Stalin biyografisini değerlendiren akademik yazılarda, Suny’nin Stalin’in Tiflis soygunundaki rolünü daha sınırlı gördüğü belirtilir. Yani “soygunu doğrudan Lenin ve Stalin yaptı” demek kaba ve riskli olur; daha doğru ifade şudur: Soygun Bolşevik yeraltı örgütlenmesi tarafından planlandı, Lenin’in çevresindeki finans yapısıyla bağlantılıydı, Stalin’in Kafkasya’daki ağıyla ilişkiliydi; fiilî saldırıyı ise Kamo’nun ekibi gerçekleştirdi.

Soygunun kendisi adeta bir savaş sahnesi gibiydi. Bankaya götürülen para arabası meydandan geçerken saldırganlar bombalar attı, silahlar ateşlendi, atlar ve insanlar yere yığıldı. Meydan kısa sürede kan, duman ve bağırış çağırış içinde kaldı. Ölü ve yaralı sayısı kaynaklara göre değişir; bazı anlatılarda yaklaşık 40 ölü ve 50 yaralıdan söz edilir. Rakamlar tartışmalı olsa da olayın büyük bir şehir terörü yarattığı kesindir.

Çalınan para da kaynaklarda farklı rakamlarla verilir. Bazı akademik çalışmalarda 250 bin rublelik sevkiyattan, bazılarında 250 bin ile 315 bin ruble arasında değişen bir ganimetten söz edilir.

Ancak soygun Bolşevikler için tam bir başarıya dönüşmedi. Paranın önemli bir kısmı büyük kupürlü banknotlardan oluşuyordu ve seri numaraları polis tarafından biliniyordu. Bu banknotları Avrupa’da bozdurma girişimleri daha sonra yeni skandallara ve tutuklamalara yol açtı. Yani Bolşevikler büyük bir para ele geçirmişti; ama bu paranın tamamını rahatça kullanamadılar.

Tiflis soygunu, Bolşevik hareket içinde de ciddi rahatsızlık yarattı. Çünkü Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Londra’daki kongresinde bu tür silahlı “kamulaştırma” eylemleri tartışılmış ve parti içinde birçok kişi bu yöntemlere karşı çıkmıştı. Menşevikler ve bazı sosyal demokratlar, bu tür saldırıların devrimci mücadeleyi ahlaken ve siyasi olarak zedelediğini düşünüyordu.

Bu olayın uzun vadeli önemi, yalnız çalınan paradan gelmez. Tiflis banka soygunu, devrimci hareketlerin bazen suç dünyasıyla, yeraltı örgütleriyle ve şiddetle nasıl iç içe geçtiğini gösteren sert bir örnektir. Lenin’in teorik devrimciliği, Stalin’in Kafkasya’daki gizli örgütçülüğü ve Kamo’nun bombalı eylem dünyası bu olayda aynı karanlık kesitte buluşur.

1921 – Darıca’dan işgal kuvvetleri çekildi, Kocaeli’de kurtuluşa giden yol açıldı

26 Haziran 1921, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasında özel bir yere sahiptir. İşgal kuvvetlerinin 26 Haziran 1921’de Darıca’dan çekilmesiyle göç eden Türkler yeniden Darıca’ya döndü. Darıca, 28 Nisan 1921’de Yunan ve İngiliz birliklerince işgal edilmiş, bu süreçte Türkler Üsküdar, Kartal ve Tavşancıl gibi yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.

26 Haziran’ı “İzmit’in kurtuluşu” ya da Darıca’nın bütün işgal sürecinin kesin bitiş günü gibi anlatmak doğru olmaz. İzmit’in Yunan işgalinden kurtuluşu 28 Haziran 1921 sabahı Türk süvari birliklerinin şehre girmesiyle gerçekleşti. Kocaeli yarımadasının tamamına yayılan çekilme ve askerî hareketlilik ise birkaç güne yayıldı. Akademik bir çalışmada, 26 Haziran sabahı Bahçecik’ten keşfe çıkan genç bir subayın Yunan birliklerinin geri çekildiğini fark ettiği, 27 Haziran’da Yunanlıların İzmit’i boşaltmaya başladığı ve 28 Haziran sabahı Türk birliklerinin İzmit’e girdiği aktarılır.

Darıca açısından 26 Haziran’ın önemi, işgal baskısının kırılması ve göç etmiş Türklerin geri dönüşünün başlamasıdır. Kasaba, Mondros Mütarekesi sonrasında yerli Rum çeteleri, işgalci kuvvetler ve otorite boşluğu içinde zor günler yaşamıştı. Yerel anlatılarda Kara Aslan ve Kaplan Ağa gibi Kuvayı Milliye’ye destek veren isimlerin Darıca çevresindeki mücadelede rol oynadığı belirtilir.

Buna karşılık Kocaeli Ansiklopedisi, Darıca’nın işgalden nihai kurtuluşunu İngilizlerin 21 Ağustos 1921’de ayrılmasıyla ilişkilendirir.

Yine de 26 Haziran 1921, yerel hafıza açısından güçlü bir gündür. Çünkü Darıca’da işgalin yarattığı korku, göç ve belirsizlik yerini yavaş yavaş dönüşe ve umutlanmaya bırakmıştır. Kocaeli’de 28 Haziran İzmit’in kurtuluşuyla doruğa çıkacak süreçte, Darıca’nın 26 Haziran kaydı yerel tarihin önemli halkalarından biridir.

1925 – Chaplin’in Altına Hücum filmi ilk kez seyirciyle buluştu

26 Haziran 1925’te, Charlie Chaplin’in sinema tarihine geçen filmi The Gold Rush, Türkçedeki adıyla Altına Hücum, Hollywood’daki Grauman’s Egyptian Theatre’da ilk kez seyirciyle buluştu. Chaplin’in resmî sitesinde, filmin prömiyerinin 26 Haziran 1925’te yapıldığı ve gösterimin Hollywood’un o dönem en görkemli sinema salonlarından Grauman’s Egyptian’da düzenlendiği belirtilir.

Altına Hücum, Chaplin’in Şarlo karakterini bu kez Klondike Altına Hücum yıllarının dondurucu, açlıkla sınanan ve hayal kırıklıklarıyla dolu dünyasına taşır. Filmde küçük adam, altın arayanların sert dünyasında hem komik hem hüzünlü bir hayatta kalma mücadelesi verir. Chaplin’in büyüklüğü de burada ortaya çıkar: Açlık, yalnızlık ve yoksulluk gibi ağır temaları kahkahaya dönüştürürken, seyircinin kalbine dokunmayı başarır.

Filmin en ünlü sahneleri sinema tarihinin ortak hafızasına girmiştir. Şarlo’nun açlıktan ayakkabısını pişirip yemesi, arkadaşının onu bir tavuk gibi görmesi ve ekmeklerle yaptığı meşhur dans, sessiz sinemanın en unutulmaz anları arasında sayılır. Chaplin’in resmî sitesindeki değerlendirmede, filmin bugün onun en kusursuz eserlerinden biri olarak görüldüğü ve Chaplin’in hayatının sonuna kadar bu filmi özellikle hatırlanmak istediği yapıtlarından biri saydığı aktarılır.

Prömiyer de filmin kendisi kadar gösterişliydi. Hollywood yıldızları salondaydı; Grauman’s Egyptian Theatre’ın avlusu ışıklar, süslemeler ve özel gösterilerle büyük bir sinema olayına çevrilmişti. O yıllarda sinema artık yalnız perdeye yansıyan görüntü değil, kırmızı halısı, yıldızları, salon mimarisi ve seyirci ritüeliyle büyük bir popüler kültür töreniydi.

Altına Hücum, Chaplin’in hem güldüren hem yaralayan sinema dilinin en güçlü örneklerinden biri oldu. Şarlo, bu filmde yine ezilen, hor görülen, yoksul ama içindeki insanlığı kaybetmeyen küçük adamdır. Bu yüzden film yalnız komedi klasiği değil, modern dünyanın acımasızlığına karşı insan sıcaklığını savunan büyük bir sinema metnidir.

1928 – Yeni Türk alfabesine giden yol: Dil Encümeni ilk toplantısını yaptı

26 Haziran 1928’de, Türkiye’nin kültür tarihinde büyük bir dönüşümün hazırlık adımı atıldı. Yeni Türk alfabesi üzerinde çalışmak üzere oluşturulan Dil Encümeni, ilk toplantısını Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı’nda yaptı. Atatürk Araştırma Merkezi dergisinde yayımlanan çalışmaya göre kurul, başlangıçta üç milletvekili, üç Millî Eğitim Bakanlığı görevlisi ve üç uzmandan oluşuyordu; üyeler arasında Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Ragıp Hulusi Özden, Ahmet Cevat Emre ve Mehmet İhsan Sungu gibi isimler vardı.

Bu toplantı, birkaç ay sonra gerçekleşecek Harf Devrimi’nin masa başındaki başlangıçlarından biriydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yazı meselesi uzun süredir tartışılıyordu. Arap harflerinin Türkçenin ses yapısını tam karşılamadığı, okuma yazmayı zorlaştırdığı ve geniş halk kitlelerinin eğitimini yavaşlattığı düşünülüyordu. Cumhuriyet yönetimi, bu sorunu yalnız teknik bir alfabe meselesi olarak değil, eğitim, modernleşme ve toplumsal dönüşüm meselesi olarak görüyordu.

Dil Encümeni’nin ilk toplantısının ardından yapılan açıklamada, kurulun çalışma programını düzenlediği ve yeni harflerin belirlenmesine ilişkin teklifleri incelemeye başlayacağı bildirildi. Encümen daha sonra yazı ve dil bilgisi alanlarında çalışmak üzere iki kola ayrıldı; Latin alfabesi temeline dayanan farklı Avrupa alfabelerini ve Sovyet Türk cumhuriyetlerinde kullanılan yeni Türk alfabelerini inceledi.

Türk Maarif Ansiklopedisi, Dil Encümeni’nin 26 Haziran 1928’de başladığı çalışmalarını 12 Temmuz’da bitirdiğini; Başvekil İsmet Paşa’nın da 17-19 Temmuz toplantılarına katılarak yeni alfabeye “Türk alfabesi” adını verdiğini belirtir. Encümenin hazırladığı alfabe taslağı 1 Ağustos 1928’de Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal’e sunuldu.

Harf Devrimi yalnız harflerin değişmesi değildi. Devletin, okulun, gazetenin, kitabın, tabelanın, mektubun ve gündelik yazının değişmesi demekti. Bir toplumun okuma yazma alışkanlığı, eğitim sistemi ve kültür hayatı birkaç ay içinde büyük bir dönüşüm sürecine sokuluyordu.

Nitekim 1 Kasım 1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni Türk harflerini kabul etti. 26 Haziran’daki Dil Encümeni toplantısı ise bu büyük kararın hazırlık mutfağıydı.

Bu yüzden 26 Haziran 1928, Cumhuriyet kültür tarihi açısından önemli bir gündür. O gün yapılan toplantıyla, yeni Türk alfabesine giden yol hızlandı; Türkiye’nin yazı, eğitim ve modernleşme tarihinde kalıcı iz bırakacak Harf Devrimi’nin bilimsel ve teknik zemini kurulmaya başladı.

1936 – Nazi Almanyası’nda yapılan dünyanın ilk pratik helikopteri başarıyla havalandı

26 Haziran 1936’da, dünyanın ilk pratik ve tam kontrol edilebilir helikopteri kabul edilen Focke-Wulf Fw 61, Nazi Almanyası’nda Bremen Havalimanı’nda ilk başarılı uçuşunu yaptı. Focke-Wulf Fw 61 adlı deneysel helikopter, test pilotu Ewald Rohlfs yönetiminde ilk başarılı serbest uçuşunu yaptı. Bu araç, modern helikopterlere giden yolda “ilk pratik ve tam kontrol edilebilir helikopter” olarak kabul edilir.

Burada dikkatli olmak gerekir: Fw 61, tarihteki ilk helikopter fikri değildi. İnsanlar dikey uçuş hayalini yüzyıllardır kuruyordu. Leonardo da Vinci’nin çizimleri, 19. yüzyılın oyuncak ve deneysel modelleri, 20. yüzyıl başındaki Paul Cornu ve başka mucitlerin denemeleri bu uzun arayışın parçalarıydı. Ancak bu erken denemelerin çoğu ya kısa süreli havalanıyor ya da güvenli ve tam kontrollü uçuş sağlayamıyordu.

Fw 61’in önemi tam burada başlar. Bu makine yalnız yerden kesilen garip bir deney aracı değildi; havada kalabilen, yönlendirilebilen, kontrollü biçimde hareket edebilen bir helikopterdi. Vertipedia, Fw 61’in ilk uçuşunu “helikopter olarak yapılandırılmış, tüm eksenlerde kontrollü uçabilen VTOL hava aracının ilk serbest uçuşu” olarak tanımlar. Bu yüzden Fw 61, helikopter tarihinin gerçek dönüm noktalarından biri sayılır.

Aracın tasarımında iki yana yerleştirilmiş karşıt dönen rotorlar vardı. Bu çift rotor düzeni, helikopterlerin en büyük teknik sorunlarından biri olan tork etkisini dengelemeye yarıyordu. Gövdenin önündeki küçük pervane ise uçağı ileri itmek için değil, motorun soğutulmasına yardımcı olmak için kullanılıyordu. Vertipedia kaydı da bu pervanenin ileri uçuş itişi için değil, motor soğutması için bulunduğunu özellikle belirtir.

Fw 61, Henrich Focke’nin çalışmalarının ürünüydü. Focke, autogyro denilen döner kanatlı araçların sınırlarını görmüş ve gerçek anlamda motorlu rotorlarla havalanan, kontrollü bir helikopter geliştirmeye yönelmişti. Sonuçta ortaya çıkan Fw 61, dışarıdan bakınca biraz tuhaf görünüyordu: Uçak gövdesini andıran ince bir merkez, iki yana uzanan taşıyıcı kollar ve onların ucundaki büyük rotorlar. Ama bu tuhaf görünüşün ardında, modern helikopter teknolojisinin temel problemlerinden birine verilmiş ciddi bir mühendislik cevabı vardı.

Fw 61’in yalnız iki örneği üretildi. Buna rağmen etkisi büyüktü. Uçuş testleri, helikopterin sadece teorik bir hayal olmadığını gösterdi. Dikey kalkış, havada asılı kalma ve kontrollü hareket kabiliyeti artık daha ikna edici biçimde ortaya konmuştu. Bu teknoloji daha sonra II. Dünya Savaşı yıllarında ve savaş sonrasında helikopterlerin askerî, tıbbi, arama-kurtarma ve sivil taşımacılık alanlarında gelişmesinin önünü açacak büyük çizginin erken halkalarından biri oldu.

Burada Nazi Almanyası meselesini de doğru yere koymak gerekir. Fw 61, Nazi Almanyası döneminde geliştirilmiş bir hava aracıydı ve rejim, teknik başarıları propaganda malzemesi yapmayı iyi biliyordu. Özellikle 1938’de ünlü pilot Hanna Reitsch’in Fw 61’i Berlin’de kapalı bir salonda uçurması, Almanya’nın havacılıkta üstünlük gösterisi olarak sunuldu. Fakat mühendislik başarısını teslim etmek, Nazi rejiminin propagandasını parlatmak anlamına gelmez. Burada asıl önemli olan, dikey uçuş teknolojisinin tarihindeki kırılmadır.

26 Haziran 1936 bu yüzden havacılık tarihi açısından önemli bir gündür. Focke-Wulf Fw 61 o gün Bremen’de başarıyla uçtu; helikopterin garip bir mucit hayalinden çıkıp pratik, kontrol edilebilir ve geleceği olan bir hava aracına dönüşebileceğini gösterdi. Bugün ambulans helikopterlerden yangın söndürme araçlarına, sahil güvenlikten afet kurtarmaya kadar hayat kurtaran pek çok helikopter görevinin arkasında, bu erken mühendislik adımlarının açtığı yol vardır.

1942 – II. Dünya Savaşı: Rommel’in ordusu Mersa Matruh’ta İngilizleri El Alameyn’e çekilmek zorunda bıraktı

26 Haziran 1942’de, II. Dünya Savaşı’nın Kuzey Afrika Cephesi’nde Mersa Matruh Savaşı başladı. Mısır’ın Akdeniz kıyısındaki bu liman kenti, İngiliz ve Commonwealth kuvvetleri için önemli bir savunma noktasıydı. Ancak Erwin Rommel komutasındaki Alman-İtalyan Panzer Ordusu’nun hızlı ilerleyişi karşısında Mersa Matruh birkaç gün içinde düştü.

Mersa Matruh, Kahire’den gelen demiryolunun son noktası ve küçük bir limandı; bu yüzden İngilizler, Libya-Mısır sınırındaki Mihver ilerleyişine karşı savunmayı burada kurmayı düşünmüştü. Bölge, mayın tarlaları, tanksavar engelleri, dikenli teller ve savunma mevzileriyle güçlendirilmişti.

1942 yazında Kuzey Afrika’daki denge hızla değişti. Rommel, Gazala Savaşı’nda İngiliz 8. Ordusu’na ağır darbe vurdu. Ardından Tobruk 21 Haziran 1942’de Mihver kuvvetlerinin eline geçti. Bu, İngilizler için büyük bir moral ve strateji çöküşüydü. National Army Museum, Gazala yenilgisinden sonra General Claude Auchinleck’in 8. Ordu komutasını bizzat devraldığını ve ordunun Mersa Matruh’a doğru çekildiğini aktarır.

Mersa Matruh’ta İngiliz planı net değildi. Bir yanda kenti savunma düşüncesi vardı; diğer yanda Rommel’in zırhlı birlikleri tarafından kuşatılma tehlikesi. Çöl savaşının en acımasız tarafı da buydu: Cephe çizgileri sabit kalmıyor, tank birlikleri bir anda savunmanın arkasına sarkabiliyor, bütün bir kolordu birkaç saat içinde kapanan bir çemberin içinde kalabiliyordu.

Rommel’in amacı, İngiliz kuvvetlerini toparlanmadan yakalamaktı. Alman ve İtalyan birlikleri Mersa Matruh mevzilerini yandan dolaşmaya, sahil yolunu kesmeye ve İngiliz birliklerini parça parça imha etmeye çalıştı. 26 Haziran’da başlayan saldırı, kısa sürede İngiliz savunmasını büyük bir karmaşaya soktu. History of War, Mersa Matruh Savaşı’nı Rommel’in 8. Ordu’ya karşı son zaferi olarak niteler ve bu yenilginin ardından İngilizlerin İskenderiye’den önceki son büyük savunma hattı olan El Alameyn’e çekildiğini yazar.

Bu savaşın içinde Yeni Zelandalı birliklerin Minqar Qaim’deki dramatik çıkışı da özel bir yer tutar. Yeni Zelanda Kültür ve Miras Bakanlığı’nın NZ History kaydı, Rommel’in Gazala’daki başarısından ve Tobruk’un düşüşünden sonra Yeni Zelanda birliklerinin Mersa Matruh civarına getirildiğini, ardından Minqar Qaim’de Alman kuvvetlerince kesildiğini ve 28 Haziran sabaha karşı süngü hücumuyla çemberi yardığını anlatır.

Mersa Matruh’un düşmesi, Kahire ve İskenderiye’de paniğe yol açtı. Çünkü Rommel artık Mısır’ın içlerine doğru ilerliyordu. Eğer Mihver kuvvetleri El Alameyn hattını da aşabilseydi, İngiltere’nin Ortadoğu’daki varlığı, Süveyş Kanalı ve Akdeniz-Hint Okyanusu bağlantısı büyük tehlikeye girecekti.

Fakat Mersa Matruh aynı zamanda Rommel’in ilerleyişinin son parlamalarından biri oldu. İngiliz 8. Ordusu ağır kayıplarla geri çekildi; ama tamamen yok olmadı. Birkaç gün sonra El Alameyn hattında direnmeye başladı. National Army Museum, 1-27 Temmuz 1942 arasında İngiliz 8. Ordusu’nun Rommel kuvvetlerini El Alameyn’de durdurduğunu, böylece İskenderiye ve Kahire’ye ulaşmalarını engellediğini belirtir.

26 Haziran 1942 bu yüzden Kuzey Afrika Cephesi açısından önemli bir gündür. Mersa Matruh Savaşı o gün başladı; Rommel’in ordusu İngilizleri bir kez daha geri çekilmeye zorladı. Ama bu zafer, Mihver kuvvetlerini Mısır’ın kalbine götüren son kapıyı açamadı. Birkaç gün sonra El Alameyn’de savaşın yönü değişmeye başlayacak, Kuzey Afrika’daki büyük kırılmanın zemini hazırlanacaktı.

1943 – Kan gruplarını keşfeden Karl Landsteiner öldü

26 Haziran 1943’te, modern tıbbın hayat kurtarıcı keşiflerinden birine imza atan Karl Landsteiner New York’ta hayatını kaybetti. Avusturya doğumlu olan, daha sonra Amerika’da çalışmalarını sürdüren immünolog ve patolog Landsteiner, insan kan gruplarını keşfederek güvenli kan naklinin önünü açtı.

Bugün bir ameliyatta, kazada, doğumda ya da ağır hastalıkta kan verilmesi olağan bir tıbbi uygulama gibi görünür. Ancak 20. yüzyılın başına kadar kan nakli çoğu zaman büyük bir kumardı. Bazı hastalar kan verildikten sonra iyileşiyor, bazıları ise ağır reaksiyonlarla hayatını kaybediyordu. Doktorlar bunun nedenini tam olarak bilmiyordu.

Landsteiner bu sorunun cevabını 1901’de buldu. Farklı insanların kanları karıştırıldığında bazı örneklerde kırmızı kan hücrelerinin birbirine yapıştığını, yani aglütinasyon oluştuğunu gördü. Bunun nedeni, insanların kanlarının aynı olmamasıydı. Nobel Prize açıklaması, Landsteiner’in insanların farklı kırmızı kan hücrelerine, yani farklı kan gruplarına sahip olduğunu gösterdiğini ve bu keşfin uyumlu kan grupları arasında güvenli kan naklini mümkün kıldığını yazar.

Landsteiner’in çalışmasıyla A, B ve O kan grupları tanımlandı; kısa süre sonra AB grubu da sisteme eklendi. Böylece kan nakli artık cesaret isteyen bir deneme olmaktan çıkıp bilimsel temeli olan bir tedaviye dönüştü. Hangi kanın hangi hastaya verilebileceği anlaşılınca ameliyatlar, savaş cerrahisi, acil müdahaleler ve doğum tıbbı için yeni bir dönem başladı.

ABO kan grubu sistemi, bugün hâlâ kan naklinin temelidir. Kan grubu uyumsuzluğu, ölümcül reaksiyonlara yol açabildiği için Landsteiner’in buluşu milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen bir tıp devrimidir.

Landsteiner yalnız ABO sistemiyle sınırlı kalmadı. 1940’ta Alexander Wiener ile birlikte Rh faktörünün tanımlanmasına da katkı verdi. Rockefeller Üniversitesi’nin tarihî kaydı, Rh faktörünün keşfinin kan nakli güvenliğini artırdığını ve özellikle anne ile bebek arasındaki kan uyuşmazlığı sorunlarının anlaşılmasına yol açtığını belirtir.

Bu nedenle Landsteiner’in adı yalnız laboratuvar bilimiyle değil, gündelik hayatın en somut tıbbi güvenliğiyle birlikte anılır. Kan bağışı merkezlerinde, hastanelerde, ameliyathanelerde ve acil servislerde yapılan her kan grubu kontrolünün arkasında onun açtığı yol vardır.

Landsteiner 1930’da Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldı. Ödül gerekçesi açıktı: İnsan kan gruplarını keşfetmesi. Bu keşif, 20. yüzyıl tıbbının en pratik, en kalıcı ve en çok hayat kurtaran buluşlarından biri oldu.

1944 – Çiftçiye makine ve araç sağlamak için Zirai Donatım Kurumu kuruldu

26 Haziran 1944’te, Türkiye Zirai Donatım Kurumu Kanunu TBMM’de kabul edildi. Bu kanunla Türkiye Zirai Donatım Kurumu, Ziraat Vekâleti’ne bağlı, tüzel kişiliğe sahip bir iktisadi devlet teşekkülü olarak kurumsal yapıya kavuşturuldu. Kanun, 1 Temmuz 1944 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.

Zirai Donatım Kurumu’nun kuruluşu, Cumhuriyet’in tarımı modernleştirme çabasının önemli adımlarından biriydi. Türkiye hâlâ büyük ölçüde tarım ülkesiydi; köylerde üretim çoğu yerde geleneksel yöntemlerle yapılıyor, çiftçi modern tarım aletlerine, traktöre, pulluğa, ilaçlama aracına, yedek parçaya ve kaliteli girdiye kolay ulaşamıyordu.

Kurumun amacı, çiftçiye tarımda kullanacağı makine, alet, malzeme ve benzeri ihtiyaçları sağlamak; bunların bir kısmını yurtdışından getirmek, bir kısmını da ülke içinde üretmekti. Akademik çalışmalarda, kurumun 26 Haziran 1944 tarihli 4604 sayılı kanunla 50 milyon lira sermayeli bir iktisadi devlet teşekkülü haline getirildiği ve merkezinin Ankara olduğu belirtilir.

Bu adımı dönemin şartları içinde okumak gerekir. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye savaşa girmemişti; ama savaş ekonomisinin ağır baskısını yaşıyordu. Dış ticaret zorlaşmış, tarımsal üretimin artırılması daha da önemli hale gelmişti. Nüfusun büyük bölümü kırsalda yaşıyor, ülkenin gıda güvenliği doğrudan köylünün üretim gücüne bağlı bulunuyordu.

Zirai Donatım Kurumu bu yüzden, köylünün karasabandan makineleşmeye geçişinin, traktör ve modern tarım aletiyle tanışmasının, devlet eliyle desteklenmek istenen tarımsal dönüşümün araçlarından biri oldu.

Kurum, ilerleyen yıllarda traktör, biçerdöver, pulluk, mibzer, gübre, ilaçlama ekipmanı ve yedek parça gibi birçok alanda çiftçinin başvurduğu yapılardan biri haline geldi. Türkiye’de özellikle 1940’ların sonu ve 1950’lerde hızlanan tarımda makineleşme sürecinde Zirai Donatım Kurumu’nun adı sıkça anıldı.

Elbette bu hikâyenin sonu parlak kalmadı. Türkiye Zirai Donatım Kurumu, sonraki yıllarda kamu iktisadi teşekküllerinin yaşadığı verimsizlik, borç, yeniden yapılandırma ve özelleştirme tartışmalarının içine girdi. 1998’de özelleştirme kapsamına alındı ve eski etkisini büyük ölçüde kaybetti. Ama kuruluş dönemindeki anlamı değişmez: Devlet, 1940’larda tarımın modernleşmesi için doğrudan araç sağlayan bir kurum kurmuştu.

1945 – Birleşmiş Milletler Antlaşması imzalandı, Türkiye yeni dünyanın kurucuları arasında yer aldı

26 Haziran 1945’te, ABD’nin San Francisco kentinde Birleşmiş Milletler Antlaşması imzalandı. II. Dünya Savaşı henüz tamamen bitmemişti; Avrupa’da savaş sona ermiş, ancak Pasifik’te çatışmalar devam ediyordu. Dünya, iki büyük savaşın ardından yeni bir uluslararası düzen kurmaya çalışıyordu.

San Francisco’daki konferansa 50 ülkenin temsilcileri katıldı. Amaç, Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığından ders çıkararak, yeni ve daha güçlü bir uluslararası örgüt kurmaktı. Çünkü I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti, barışı koruyamamış; Nazi Almanyası’nın, Faşist İtalya’nın ve Japon militarizminin yükselişini durduramamıştı. 1945’e gelindiğinde dünya artık yalnız iyi niyet bildirileriyle barışın korunamayacağını acı biçimde öğrenmişti.

Birleşmiş Milletler Antlaşması bu yüzden sıradan bir diplomasi metni değildi. Antlaşmanın temel hedefi, yeni bir dünya savaşını önlemek, uluslararası barış ve güvenliği korumak, devletler arasında iş birliğini geliştirmek ve insan haklarına dayalı daha güçlü bir düzen kurmaktı. BM’nin kurucu belgesi olan antlaşma, bugün de Birleşmiş Milletler’in hukuki temelidir.

Türkiye de bu antlaşmayı 26 Haziran 1945’te imzalayan ülkeler arasındaydı. Türk heyetine dönemin Dışişleri Bakanı Hasan Saka başkanlık etti.

Türkiye’nin bu imzası, savaş sonrası dünyadaki yerini belirlemesi açısından önemliydi. Türkiye II. Dünya Savaşı boyunca uzun süre tarafsız kalmış, savaşın son döneminde Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek Birleşmiş Milletler safına katılmıştı. San Francisco’da imza atan ülkeler arasında yer alması, Türkiye’nin yeni kurulacak uluslararası düzende dışarıda kalmak istemediğini gösteriyordu.

Burada bir ayrıntıyı doğru vermek gerekir: Birleşmiş Milletler 26 Haziran’da imzalanmakla hemen kurulmuş olmadı. Antlaşma, gerekli onayların tamamlanmasından sonra 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girdi. Bu tarih bugün “Birleşmiş Milletler Günü” olarak anılır. Türkiye ise BM Antlaşması’nı 26 Haziran’da imzaladıktan sonra 28 Eylül 1945’te onayladı.

Türkiye’nin kurucu üyeler arasında yer alması, Cumhuriyet diplomasisi açısından sembolik değeri yüksek bir adımdı. Lozan’dan sonra uluslararası tanınırlığını sağlamlaştıran Türkiye, 1930’larda Milletler Cemiyeti’ne katılmış, II. Dünya Savaşı sonrasında ise bu kez Birleşmiş Milletler’in kuruluş masasında yer almıştı. Böylece Türkiye, savaş sonrası dünyanın evrensel uluslararası örgütünün kurucu üyelerinden biri oldu.

Birleşmiş Milletler daha sonra kusurları, yetersizlikleri ve büyük güçlerin veto düzeni nedeniyle sık sık eleştirilecekti. Güvenlik Konseyi’nin yapısı, savaşları önlemedeki başarısızlıkları, bazı krizlerde geç kalması ya da etkisiz kalması bugün hâlâ tartışılıyor. Ama bütün eksiklerine rağmen BM Antlaşması, 20. yüzyılın en ağır yıkımından sonra insanlığın ortak bir hukuk ve barış düzeni kurma arayışının en önemli belgelerinden biri olarak kaldı.

1948 – Batı Berlin aç kalmasın diye tarihin en büyük hava köprülerinden biri başladı

26 Haziran 1948’de, Soğuk Savaş’ın ilk büyük krizlerinden biri olan Berlin Hava Köprüsü başladı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Berlin dört işgal bölgesine ayrılmıştı. Berlin, Sovyet işgal bölgesinin içinde kalmasına rağmen şehrin batı kesimleri ABD, İngiltere ve Fransa’nın kontrolündeydi. 1948’de Batılı müttefiklerin para reformu yapması üzerine Sovyetler, Batı Berlin’e giden kara, demir yolu ve kanal bağlantılarını kapattı. ABD Dışişleri Bakanlığı tarih arşivi, Sovyetlerin bu hamleyle Batı Berlin’i elektrikten, yiyecekten ve kömürden yoksun bırakmaya çalıştığını belirtir.

Batı Berlin çok zor bir durumdaydı. Şehir, Sovyet bölgesinin ortasında bir ada gibiydi. Kara yolları kapanmıştı; tankla yolu açmak savaş riski taşıyordu. Batılı müttefiklerin elinde kalan en güvenli seçenek, 1945 anlaşmalarında tanınan hava koridorlarını kullanmaktı.

Böylece 26 Haziran’da ABD “Operation Vittles” adıyla hava ikmalini başlattı. İngiltere de iki gün sonra “Operation Plainfare” ile bu çabaya katıldı. Uçaklar Batı Berlin’e yiyecek, kömür, ilaç ve temel ihtiyaç maddeleri taşımaya başladı.

Bu operasyon yalnız lojistik bir başarı değildi; siyasi bir mesajdı. Batı Berlin halkına “yalnız değilsiniz” deniyordu. Sovyetler, Batılıların şehri bırakacağını ummuştu; fakat hava köprüsü, Batı’nın Berlin’den vazgeçmeyeceğini gösterdi.

Başlangıçta işler kolay değildi. Hava koşulları, uçak sayısı, pist kapasitesi ve malzeme miktarı büyük sorun yaratıyordu. Ama operasyon zamanla olağanüstü bir düzene kavuştu. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın kaydına göre hava köprüsünün en yoğun döneminde Tempelhof Havalimanı’na 45 saniyede bir uçak iniyordu.

Berlin Hava Köprüsü, şehir halkı için açlıkla direniş arasındaki ince çizgiydi. Batı Berlinliler, Sovyet baskısına karşı ayakta kalırken uçakların sesini yaşama tutunmanın işareti gibi duydular. Bu dönemde çocuklara küçük paraşütlerle şeker atan “Candy Bomber” hikâyesi de Berlin Hava Köprüsü’nün insani yüzlerinden biri olarak hafızaya kazındı.

Hava köprüsü 1949 baharında başarıya ulaştı. Sovyetlerin ablukası siyasi hedefini gerçekleştiremedi. Berlin, Soğuk Savaş boyunca bölünmüş dünyanın en sert sembollerinden biri olmaya devam edecekti; ama 1948’deki hava köprüsü, Batı Berlin’in kaderini değiştirdi.

26 Haziran 1948 bu yüzden dünya tarihi açısından önemli bir gündür. O gün başlayan Berlin Hava Köprüsü, yalnız bir şehri beslemedi; Soğuk Savaş’ın ilk büyük sınavında kararlılığın, lojistiğin ve insan iradesinin nasıl tarihe yön verebileceğini gösterdi.

1951 – İlk Osmanlı Anayasası’nın simge ismi Mithat Paşa’nın cenazesi İstanbul’da toprağa verildi

26 Haziran 1951’de, Osmanlı’nın en tartışmalı ve en etkili devlet adamlarından Mithat Paşa’nın Taif’ten getirilen cenazesi, İstanbul’da Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne defnedildi. Törene Cumhurbaşkanı Celâl Bayar da katıldı. Böylece Osmanlı’nın ilk anayasal düzen arayışının simge isimlerinden biri, ölümünden onlarca yıl sonra “hürriyet” fikriyle özdeşleşen bir anıt mekâna taşınmış oldu.

Mithat Paşa, Osmanlı modernleşmesinin en güçlü ama en tartışmalı figürlerinden biriydi. Valilikleri, sadrazamlığı, reformcu kişiliği ve özellikle meşrutiyet fikrine verdiği destekle tanındı. Onun adı en çok 1876’da ilan edilen Kanûn-ı Esâsî ile birlikte anılır.

Kanûn-ı Esâsî, Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasıydı. Padişahın yetkileri devam etse de artık meclis, temsil, anayasa, haklar ve devletin hukukla sınırlandırılması gibi kavramlar resmî düzene girmişti. Bu nedenle Mithat Paşa, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan anayasal devlet fikrinin erken sembollerinden biri haline geldi.

Ancak Mithat Paşa’nın hayatı zaferle değil, sürgün ve ölümle bitti. II. Abdülhamid’le yaşadığı siyasi gerilim kısa sürede derinleşti. 1877’de sadrazamlıktan azledildi ve yurt dışına sürgüne gönderildi. Daha sonra yeniden Osmanlı topraklarına döndü; fakat 1881’de Sultan Abdülaziz’in ölümüyle ilgili davada yargılandı. TDV’ye göre özel bir mahkemede suçlu bulunarak idama mahkûm edildi; II. Abdülhamid bu cezayı ömür boyu hapse çevirdi ve Mithat Paşa Temmuz 1881’de Tâif’e gönderildi.

Tâif’teki hayatı ağır şartlar altında geçti. TDV, Mithat Paşa’nın 7-8 Mayıs 1884 gecesi hücresinde boğularak öldürüldüğünü, resmî ölüm sebebinin ise farklı açıklandığını yazar. Aynı kaynak, kemiklerinin 1951’de Tâif’ten İstanbul’a getirilerek Âbide-i Hürriyet Meydanı’ndaki mezara konulduğunu da belirtir.

1951’deki defin töreni bu yüzden yalnız bir cenaze nakli değildi. Cumhuriyet yönetimi, Mithat Paşa’yı “anayasa”, “meşrutiyet” ve “hürriyet” fikrinin tarihsel öncülerinden biri olarak yeniden sahipleniyordu. Hürriyet-i Ebediye Tepesi de bu tercih için bilinçli bir mekândı. Burası 31 Mart Vakası’ndan sonra hürriyet şehitlerinin anısına inşa edilen Âbide-i Hürriyet’in bulunduğu yerdi. Akademik çalışma, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nin 1908 Devrimi’nden Cumhuriyet’e uzanan hafıza mekânı olduğunu; Mithat Paşa’nın 26 Haziran 1951’de buraya defnedilmesinin bu mekânı yeniden kuran önemli anlardan biri sayıldığını belirtir.

Törenin siyasal anlamı da açıktı. Mithat Paşa’nın kemikleri, yalnız bir Osmanlı paşasının naaşı olarak değil, anayasal düzen mücadelesinin sembolü olarak İstanbul’a getirildi. Aynı akademik çalışmada, Bakanlar Kurulu’nun 21 Haziran 1951 tarihli defin kararında Mithat Paşa’nın “Hürriyet Şehidi” olarak nitelendiği ve 26 Haziran’daki törende Cumhurbaşkanı’nın hazır bulunduğu aktarılır. Çalışmaya göre bu tören, Mithat Paşa’nın adeta yeniden yargılanması ve anayasa mücadelesinin törensel temsili gibiydi.

Mithat Paşa’nın mirası bugün hâlâ tartışmalıdır. Bir yandan anayasa, meşrutiyet ve temsil fikrinin öncülerinden biri olarak görülür. Diğer yandan valilikleri, sert idare anlayışı, siyasi hesapları ve 1876 krizi içindeki rolü nedeniyle eleştirilir. Onu sadece “hürriyet kahramanı” diye kutsamak da eksik olur; sadece “başarısız ve ihtiraslı bir paşa” diye küçültmek de. Asıl önemi, Osmanlı’nın mutlak iktidardan anayasal düzene geçme sancısının tam merkezinde durmasıdır.

1963 – Kennedy Berlin Duvarı’nın gölgesinde “Ben bir Berlinliyim” dedi

26 Haziran 1963’te, ABD Başkanı John F. Kennedy Batı Berlin’i ziyaret etti ve Soğuk Savaş’ın en unutulmaz konuşmalarından birini yaptı. Berlin Duvarı’nın gölgesinde, Rudolph Wilde Platz’da toplanan kalabalığa seslenen Kennedy, Almanca söylediği “Ich bin ein Berliner” yani “Ben bir Berlinliyim” sözüyle tarihe geçti.

Bu konuşmanın anlamını kavramak için 1963 Berlin’ini hatırlamak gerekir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ikiye bölünmüş, Berlin ise Sovyet bölgesinin içinde kalmasına rağmen Doğu ve Batı olarak ayrılmıştı. 1961’de Doğu Almanya yönetimi, insanların Batı’ya kaçmasını engellemek için Berlin Duvarı’nı inşa etmişti. Duvar yalnız beton, tel örgü ve nöbet kulelerinden ibaret değildi; Avrupa’nın ikiye bölünmüşlüğünün, Soğuk Savaş’ın ve özgürlük meselesinin en sert simgesiydi.

Kennedy’nin ziyareti bu yüzden sıradan bir diplomatik gezi değildi. Batı Berlin halkı, Sovyet baskısı altında kendisini Batı dünyasının yalnız bırakıp bırakmayacağını merak ediyordu. ABD Başkanı’nın şehre gelip açıkça destek vermesi, Berlinliler için büyük bir moral gösterisiydi.

Kennedy konuşmasında Berlin’i yalnız bir şehir olarak değil, özgür dünyanın sembolü olarak anlattı. Komünizmin üstün olduğunu söyleyenlere, özgür dünya ile Sovyet düzeni arasında fark olmadığını iddia edenlere ünlü cevabını verdi: “Let them come to Berlin” yani “Berlin’e gelsinler.” Kennedy Library’nin konuşma metninde, Kennedy’nin “Bugün özgür dünyada en gururlu söz ‘Ich bin ein Berliner’dir” dediği kayıtlıdır.

Bu cümle, kalabalık üzerinde büyük etki yarattı. Kennedy kendisini Berlinli ilan ederek, Batı Berlin’in yalnız olmadığını söylüyordu. Amerika’nın askeri ve siyasi desteğini, basit ama güçlü bir cümleyle halkın anlayacağı dile çevirdi. Diplomatik metinlerin soğuk cümleleri yerine, insanların hafızasına yerleşecek bir sembol kurdu.

Konuşmanın en bilinen yanlarından biri de yıllarca anlatılan “Berliner çörek demektir, Kennedy yanlışlıkla ‘Ben bir çöreğim’ dedi” efsanesidir. Bu popüler şehir efsanesi doğru değildir. Almanca bilenler için Kennedy’nin cümlesi bağlam içinde anlaşılır ve Batı Berlinliler tarafından da doğru biçimde algılanmıştır. Time dergisinin Kennedy’nin Almanya ziyaretiyle ilgili değerlendirmesi de bu yaygın yanlış anlatıyı özellikle düzeltir.

Kennedy’nin Berlin konuşması, Soğuk Savaş retoriğinin en etkili örneklerinden biri oldu. Ancak bunu yalnız propaganda diye küçümsemek de yanlış olur. O an Batı Berlin gerçekten kuşatılmış bir özgürlük adası gibiydi. Şehrin doğusunda Sovyet etkisindeki düzen, batısında ise ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği demokratik Batı Berlin vardı. Kennedy’nin sözü, bu bölünmenin ortasında yaşayan insanlara verilmiş açık bir güvencenin ifadesiydi.

Konuşmadan yalnız beş ay sonra Kennedy Dallas’ta öldürülecekti. Bu yüzden Berlin konuşması, onun başkanlık döneminin son büyük uluslararası anlarından biri olarak da ayrı bir anlam kazandı. “Ich bin ein Berliner” cümlesi, daha sonra Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar özgürlük, dayanışma ve Batı Berlin’in direnişiyle birlikte anıldı.

1964 – Beatles’ın ilk film müziği albümü ABD’de yayımlandı, Beatlemania sinemaya taşındı

26 Haziran 1964’te, The Beatles’ın A Hard Day’s Night adlı ilk filmine ait ABD film müziği albümü yayımlandı. Albüm, United Artists Records etiketiyle çıktı. Bu tarih, Beatles’ın İngiltere’de yayımlanan asıl A Hard Day’s Night albümünden biraz önceye denk gelir; çünkü İngiltere’deki Parlophone albümü 10 Temmuz 1964’te piyasaya sürüldü.

Bu ayrım önemlidir. 26 Haziran’da çıkan Amerikan albümü, klasik anlamda grubun İngiliz diskografisindeki üçüncü stüdyo albümü değildi. Daha çok filmin özgün müzik albümüydü. İçinde filmde yer alan Beatles şarkılarının yanında, yapımcı George Martin’in orkestrası tarafından seslendirilen enstrümantal parçalar da bulunuyordu. Yani Amerikan dinleyicisi A Hard Day’s Night dünyasına önce film müziği albümü üzerinden girdi.

A Hard Day’s Night, Türkçeye Zor Bir Günün Gecesi diye çevrilen başlığıyla, Beatles’ın yalnız bir müzik grubu değil, popüler kültür olayı haline geldiği dönemin en parlak ürünlerinden biriydi. John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr bu filmde kendilerini oynuyor; Beatlemania’nın ortasında, hayranlardan, basından, televizyon programlarından ve yetişkin dünyanın sıkıcı kurallarından kaçan dört genç müzisyen olarak görünüyordu.

1964 yazında Beatles artık yalnız İngiltere’nin değil, Amerika’nın da en büyük pop fenomeniydi. Şubat ayında The Ed Sullivan Show programına çıkmaları, ABD’de Beatlemania’yı patlatmıştı. Ardından gelen A Hard Day’s Night filmi ve albümü, bu çılgınlığı sinema perdesine ve plak raflarına taşıdı.

Albümün en büyük gücü, Beatles’ın artık yalnız sevimli bir gençlik grubu olmadığını göstermesiydi. A Hard Day’s Night, If I Fell, And I Love Her, Can’t Buy Me Love ve I Should Have Known Better gibi şarkılar, grubun melodik zekâsını, enerjisini ve Lennon-McCartney ortaklığının ne kadar hızlı olgunlaştığını gösterdi. Özellikle albümün açılışındaki meşhur gitar akoru, pop müzik tarihinin en tanınan başlangıçlarından biri haline geldi.

Film de en az albüm kadar etkili oldu. Richard Lester’ın yönettiği A Hard Day’s Night, klasik müzikal kalıplarını kıran, belgesel havası taşıyan, hızlı kurgulu, genç ve alaycı bir filmdi. Time’ın değerlendirmesine göre film, Beatlemania’nın zirvesini yakalarken pop müzik filmlerinin dilini de değiştirdi; ileride müzik videolarına ve MTV estetiğine uzanacak bir görsel ritim kurdu.

Amerikan film müziği albümü ticari olarak da büyük başarı kazandı. Beatles Bible, albümün Billboard listesinde 14 hafta zirvede kaldığını ve bunun 1964 yılı için en uzun bir numara kalma süresi olduğunu aktarır. Bu başarı, Beatles’ın artık müzik, sinema, moda, gençlik kültürü ve medya çağını aynı anda etkileyen küresel bir güç olduğunu gösteriyordu.

1974 – Bir paket sakız barkodla satılan ilk ürün oldu, alışveriş dünyası değişti

26 Haziran 1974 sabahı, ABD’nin Ohio eyaletindeki Troy şehrinde küçük gibi görünen ama dünyayı değiştirecek bir alışveriş yapıldı. Marsh Süpermarket’in kasasında, Wrigley’s Juicy Fruit marka bir sakız paketi barkod okuyucudan geçirildi. Saat 08.01’de gerçekleşen bu işlem, tarihte barkodla yapılan ilk perakende satış olarak kabul edilir.

Satılan ürün çok sıradandı: Bir paket sakız. Ama o sakız paketi, modern ticaretin simgelerinden birine dönüştü. Çünkü o gün kasada okunan siyah-beyaz çizgiler, artık ürünlerin yalnız raflarda duran mallar olmadığını; veriyle, stokla, fiyatla ve satış bilgisiyle birlikte takip edilebileceğini gösterdi.

Bu ilk işlemde kullanılan sistem, UPC yani Universal Product Code adı verilen standart barkod sistemiydi. Smithsonian’ın National Museum of American History koleksiyon kaydına göre, Troy’daki Marsh süpermarketinde ilk kurulan barkod okuyuculardan biri kullanıldı ve Wrigley’s sakız paketi bu yeni sistemi çalıştıran ilk alışveriş ürünü oldu.

Barkoddan önce marketlerde işler çok daha yavaştı. Kasiyerler ürünlerin fiyatını elle girmek zorundaydı. Mağaza sahipleri hangi üründen ne kadar satıldığını, rafta neyin bittiğini, depoda neyin kaldığını bugünkü kadar hızlı göremiyordu. Barkod, yalnız kasadaki bekleme süresini azaltmadı; perakendeciliği, stok yönetimini, lojistiği ve tedarik zincirini de baştan aşağı değiştirdi.

İşin ilginç yanı, bu devrimin gösterişli bir makineyle ya da pahalı bir sanayi ürünüyle değil, ucuz bir sakız paketiyle başlamasıdır. GS1’in tarihçesine göre ilk okutulan ürün, 67 sentlik 10’lu Wrigley’s Juicy Fruit sakız paketiydi. Bu küçük ürün, bugün marketlerden eczanelere, kargodan hastanelere, havaalanı bagajlarından kütüphanelere kadar kullanılan küresel barkod düzeninin sembolü haline geldi.

Barkod teknolojisinin arkasındaki fikir daha eskidir. 1940’lardan itibaren ürün bilgilerini makinelerin okuyabileceği bir işarete dönüştürme fikri üzerinde çalışılmıştı. Ancak bu fikrin market kasasında ticari olarak işler hale gelmesi 1974’te mümkün oldu.

Bugün barkodun sesi neredeyse gündelik hayatın fon müziği gibidir. Market kasasında, kargo şubesinde, hastane bilekliğinde, depo rafında, uçak bagajında aynı mantık çalışır: Bir nesne, bir çizgi dizisi üzerinden sisteme tanıtılır. İnsan gözüyle tek tek sayılan malların yerini, makinelerin okuyabildiği düzenli veri alır.

Bu yüzden 26 Haziran 1974 yalnız teknoloji tarihi için değil, gündelik hayat tarihi için de önemli bir gündür. O sabah Ohio’daki bir süpermarkette okutulan sakız paketi, alışverişin, stok takibinin ve küresel ticaretin geleceğini değiştirdi. Barkod, dünyanın en sıradan ama en etkili teknolojilerinden biri olarak hayatımıza girdi.

1975 – Hindistan, Indira Gandhi’nin olağanüstü hâl yönetimine uyandı

26 Haziran 1975 sabahı Hindistan, bağımsızlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birine uyandı. Bir gece önce, Başbakan Indira Gandhi’nin tavsiyesiyle Cumhurbaşkanı Fakhruddin Ali Ahmed ülkede olağanüstü hâl ilan etmişti. Resmî gerekçe iç karışıklıktı; fakat karar, kısa sürede Hindistan demokrasisinin askıya alındığı bir otoriter yönetim dönemine dönüştü.

Hindistan’da bu dönem kısaca “Emergency” yani “Olağanüstü Hâl” diye anılır. 25 Haziran 1975’ten 21 Mart 1977’ye kadar süren bu 21 aylık dönem boyunca seçimler ertelendi, temel haklar kısıtlandı, basına ağır sansür uygulandı ve muhalefetin önde gelen isimleri hapse atıldı.

Olağanüstü hâlin arka planında Indira Gandhi’nin siyasi krizi vardı. 1975 Haziran’ında Allahabad Yüksek Mahkemesi, Gandhi’nin 1971 seçimlerinde usulsüzlük yaptığına hükmetmiş, Rae Bareli’deki seçim zaferini iptal etmiş ve onu siyasetten uzaklaştıran bir karar vermişti. Gandhi kararı temyize götürdü; ancak Yüksek Mahkeme’den beklediği ölçüde rahatlatıcı bir sonuç alamadı. Muhalefet, özellikle Jayaprakash Narayan’ın öncülüğünde sokakta ve siyasette baskıyı artırıyordu.

Bu baskının ardından Indira Gandhi geri adım atmak yerine olağanüstü hâl yolunu seçti. Delhi’de basın kuruluşlarının bulunduğu bölgelerde elektriğin kesildiği, gazetelerin basılamadığı ve halkın haberi ertesi sabah radyodan öğrendiği aktarılır. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü olağanüstü hâl yalnız bir anayasa maddesiyle değil, doğrudan haber alma hakkının kesilmesiyle başladı.

Kısa süre içinde Hindistan’da siyaset sert biçimde susturuldu. Morarji Desai, Raj Narain, George Fernandes, Jayaprakash Narayan, Atal Bihari Vajpayee, Lal Krishna Advani ve birçok muhalif lider tutuklandı. Basın sansürü günlük hayatın parçası haline geldi. Hükümeti eleştiren yayınlar engellendi, bazı filmler yasaklandı, sendikal hareketler ve işçi hakları üzerinde baskı kuruldu.

Emergency döneminin en tartışmalı başlıklarından biri de Indira Gandhi’nin oğlu Sanjay Gandhi’nin etkisiyle yürütülen zorlayıcı nüfus kontrolü politikaları oldu. Özellikle yoksul erkeklere yönelik geniş çaplı kısırlaştırma uygulamaları, Hindistan toplumunda derin iz bıraktı. Delhi’de gecekondu yıkımları, zorla tahliyeler ve güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri de bu dönemin hafızasında karanlık bir yer tuttu.

Indira Gandhi, olağanüstü hâli düzeni sağlamak, ülkeyi istikrara kavuşturmak ve iç tehditleri bertaraf etmek için ilan ettiğini savundu. Ancak sonuç, yürütme gücünün denetimsiz biçimde büyüdüğü, yargının ve basının baskı altına alındığı, muhalefetin hapse atıldığı bir dönem oldu. Bu yüzden Emergency, Hindistan demokrasisi için hâlâ en büyük uyarı levhalarından biri sayılır.

1977’de Indira Gandhi seçim kararı aldı. Beklentisinin aksine büyük bir yenilgi yaşadı ve Janata Partisi iktidara geldi. Olağanüstü hâl 21 Mart 1977’de kaldırıldı. Sonraki anayasal değişikliklerle, benzer bir durumun daha zor ilan edilebilmesi için bazı düzenlemeler yapıldı; Britannica, 1978 değişikliğiyle “internal disturbance” ifadesinin yerine “armed rebellion” kavramının getirildiğini belirtir.

26 Haziran 1975 bu yüzden dünya demokrasi tarihi açısından önemli bir gündür. Hindistan halkı o sabah Indira Gandhi’nin olağanüstü hâl yönetimine uyandı; dünyanın en büyük demokrasilerinden biri, seçimli bir liderin eliyle sivil özgürlüklerin askıya alındığı sert bir otoriter döneme girdi.

1977 – Elvis Presley son kez sahneye çıktı

26 Haziran 1977’de, rock’n roll tarihinin en büyük ikonlarından Elvis Presley son konserini verdi. ABD’nin Indiana eyaletindeki Indianapolis kentinde, Market Square Arena’da sahneye çıkan Elvis, o gece bunun hayatının son konseri olduğunu bilmiyordu.

Elvis Presley, 1950’lerden itibaren yalnız müziğiyle değil, sahnedeki duruşuyla, dansıyla, sesiyle ve yarattığı gençlik enerjisiyle popüler kültürü değiştiren isimlerden biri olmuştu. “King of Rock and Roll” yani Rock’n Roll’un Kralı diye anılması boşuna değildi.

Ancak 1977’ye gelindiğinde Elvis’in hayatı artık eski görkeminden çok uzaktaydı. Bir zamanların genç, çevik ve meydan okuyan yıldızı; sağlık sorunları, kilo alımı, ilaç kullanımı, yorgunluk ve yoğun turne temposuyla boğuşuyordu. Buna rağmen sahneye çıkmaya devam ediyordu. Hayranları için o hâlâ Elvis’ti; sesi, varlığı ve efsanesi salonları doldurmaya yetiyordu.

Indianapolis’teki son konser de bu duygunun içindeydi. Market Square Arena kalabalıktı. Elvis sahneye klasik açılış müziğiyle çıktı, eski hitlerinden gospel ve baladlara uzanan bir repertuvar söyledi. Setlist kayıtlarında See See Rider, Love Me, Jailhouse Rock, Hound Dog, Hurt, Bridge over Troubled Water ve Can’t Help Falling in Love gibi parçalar yer alır.

Konserin sembolik ağırlığı özellikle kapanışta hissedilir. Elvis, sahnelerini uzun yıllar boyunca Can’t Help Falling in Love ile kapatmıştı. O gece de son şarkı yine buydu. Ardından meşhur anons geldi: “Elvis has left the building.” Yani “Elvis binayı terk etti.” O cümle yıllarca konserlerin sıradan kapanış anonsu olmuştu; fakat 26 Haziran 1977’den sonra bambaşka bir anlam kazandı.

Elvis’in son konserini değerlendirirken iki görüntüyü aynı anda görmek gerekir. Bir yanda, dünya müzik tarihinin en büyük sahne figürlerinden biri vardır. Siyah müziğini, country’yi, blues’u, gospel’i ve rockabilly’yi milyonların önüne taşıyan; gençlik kültürünü, sahne bedenini ve pop yıldızlığını değiştiren bir figür. Diğer yanda ise kendi efsanesinin ağırlığı altında yıpranmış, sağlığı bozulan, sahnede hâlâ güçlü anlar yakalasa da artık düşüşü saklanamayan bir insan vardır.

O gece, 20. yüzyıl popüler kültürünün en büyük efsanelerinden biri son kez canlı seyirci karşısına çıktı. Yaklaşık yedi hafta sonra Elvis Presley öldüğünde, Indianapolis konseri geriye dönüp bakıldığında bir dönemin son perdesi haline geldi.

26 Haziran 1977 bu yüzden müzik tarihi açısından unutulmaz bir gündür. Elvis Presley o gün son kez sahneye çıktı; Rock’n Roll’un Kralı, farkında olmadan kendi efsanesine son canlı notayı ekledi.

1992 – PKK’nın Susa cami katliamında 10 kişi öldürüldü

26 Haziran 1992’de, Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Yolaç, eski adıyla Susa köyünde Türkiye’nin yakın tarihindeki en acı terör saldırılarından biri yaşandı. Köy camisinde ibadet eden bir grup insan, PKK’lılar tarafından dışarı çıkarıldı ve silahla tarandı. Saldırıda 2’si çocuk 10 kişi hayatını kaybetti.

Susa Katliamı, 1990’ların Güneydoğu’sunda sivillerin, köylerin, ailelerin ve gündelik hayatın nasıl bir şiddet baskısı altında kaldığını gösteren karanlık örneklerden biridir. Hedef alınanlar askerî bir birlik değil, camide bulunan sivillerdi. Bu yüzden olay, bölgenin hafızasında derin bir yara olarak kaldı.

Anadolu Ajansı’nın aktardığı bilgilere göre saldırı, Silvan’a bağlı Yolaç/Susa köyünde gerçekleşti. Asker kıyafeti giyen PKK’lılar, camide ibadet edenleri dışarı çıkardı. Aralarında cami imamının da bulunduğu 10 kişi öldürüldü.

Bu saldırı, PKK’nın yalnız güvenlik güçlerini değil, kendi çizgisine karşı gördüğü sivilleri de hedef aldığı dönemlerin sembol olaylarından biri olarak anılır. Susa’daki insanlar, herhangi bir çatışmanın ortasında tesadüfen ölmüş değildi; ibadet ettikleri camiden çıkarılarak öldürülmüşlerdi. Bu ayrıntı, olayın hafızadaki ağırlığını daha da artırdı.

Susa Katliamı sonrasında köyde ve bölgede büyük bir korku oluştu. Hayatını kaybedenlerin yakınları yıllar boyunca bu acıyı taşımaya devam etti. AA’nın yıllar sonra yaptığı haberlerde, saldırıda yakınlarını kaybeden ailelerin acısının dinmediği ve olayın her yıl anmalarla hatırlandığı aktarılır.

26 Haziran 1992 bu yüzden Türkiye yakın tarihi açısından unutulmaması gereken bir gündür. PKK’nın Susa köyünde camideki sivilleri hedef aldığı saldırıda 10 kişi öldürüldü; bu olay, 1990’ların şiddet ortamında sivillerin nasıl doğrudan hedef haline getirildiğini gösteren en ağır katliamlardan biri olarak hafızaya kazındı.

1997 – Harry Potter’ın ilk kitabı yayımlandı, büyücülük dünyası gerçek dünyayı sardı

26 Haziran 1997’de, J.K. Rowling’in ilk Harry Potter romanı Harry Potter and the Philosopher’s Stone, İngiltere’de yayımlandı. Türkçeye Harry Potter ve Felsefe Taşı adıyla çevrilecek olan bu kitap, başlangıçta küçük bir çocuk romanı gibi görünüyordu; ama kısa sürede dünya yayıncılığının en büyük kültürel fenomenlerinden birine dönüştü.

Rowling’in kendi anlatımına göre Harry Potter fikri, 1990’da Manchester’dan Londra’ya giden gecikmiş bir tren yolculuğunda aklına geldi. Beş yıl boyunca ilk kitabı yazdı; annesini kaybetti, Portekiz’e gitti, evlendi, kızını doğurdu ve sonunda Edinburgh’da yazmayı sürdürdü. Rowling’in resmî biyografi sayfasında, kitabın Bloomsbury tarafından Haziran 1997’de J.K. Rowling adıyla yayımlandığı aktarılır.

Kitabın çıkış hikâyesi de neredeyse roman kadar ilginçtir. Rowling’in gerçek adı Joanne Rowling’di; yayınevi, erkek çocuk okurların kadın yazar adıyla yayımlanan bir fantastik romanı okumakta tereddüt edebileceğini düşünerek adın baş harflerle kullanılmasını istedi. Böylece “J.K. Rowling” adı doğdu.

Harry Potter ve Felsefe Taşı, yetim bir çocuğun sıradan ve mutsuz hayatından büyücülük dünyasına geçişini anlatır. Harry, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na kabul edildiğini öğrenir; Ron Weasley ve Hermione Granger ile arkadaş olur; geçmişinin, ailesinin ve Lord Voldemort’la bağlantısının izini sürmeye başlar. Kitap çocuk edebiyatıydı; ama yalnız çocuklara hitap etmedi. Aile, kayıp, arkadaşlık, aidiyet, korku, cesaret ve kötülükle mücadele gibi evrensel temaları güçlü bir masal diliyle anlattı.

Seri büyüdükçe yalnız kitap raflarını değil, sinemayı, oyuncak sektörünü, turizmi, internet kültürünü ve kuşak hafızasını da etkiledi. J.K. Rowling’in resmî sitesinde Harry Potter kitaplarının 85’ten fazla dile çevrildiği, 600 milyondan fazla sattığı ve tarihin en çok satan kitap serisi haline geldiği belirtilir.

Harry Potter’ın etkisi yalnız satış rakamlarıyla ölçülemez. 1990’ların sonunda ve 2000’lerde milyonlarca çocuk kitapçıların önünde yeni ciltlerin çıkmasını bekledi. Gece yarısı kitap satışları, karakter tartışmaları, fan siteleri, kostümler, film kuyrukları ve büyücülük evrenine ait ayrıntılar, edebiyatın yeniden büyük bir kitlesel heyecan yaratabileceğini gösterdi.

Elbette Harry Potter evreni yıllar içinde tartışmalardan da uzak kalmadı. Rowling’in bazı açıklamaları, seriye ve yazara yönelik eleştirileri büyüttü. Ama bu tartışmalar, 26 Haziran 1997’de başlayan kültürel etkinin büyüklüğünü ortadan kaldırmaz. Harry Potter, çağdaş popüler kültürün en geniş okur ve izleyici evrenlerinden birini kurdu.

2000 – İnsan gen haritasının ilk taslağı açıklandı, tıpta yeni bir çağın kapısı aralandı

26 Haziran 2000’de, insanlık tarihinin en büyük bilimsel projelerinden biri için dönüm noktası yaşandı. ABD Başkanı Bill Clinton, İngiltere Başbakanı Tony Blair, İnsan Genom Projesi’nin başındaki Francis Collins ve Celera Genomics’in kurucusu Craig Venter, insan genomunun ilk çalışma taslağının tamamlandığını duyurdu.

Bu açıklama, “insanın genetik haritası çıkarıldı” diye özetlense de aslında daha dikkatli anlatılması gereken bir olaydır. O gün insan genomu tamamen bitmiş değildi. Açıklanan şey, DNA’mızdaki milyarlarca harfin büyük bölümünü kapsayan ilk taslaktı. NHGRI’ye göre Haziran 2000’de açıklanan taslak, insan genomunun yaklaşık yüzde 90’ını kapsıyordu; hâlâ bilinmeyen, boşluk kalan ve daha sonra düzeltilmesi gereken çok sayıda bölge vardı.

İnsan Genom Projesi, 1990’da başlayan uluslararası bir bilim seferberliğiydi. Amaç, insan DNA’sındaki yaklaşık 3 milyar baz çiftinin dizilimini belirlemek ve insan genlerini haritalamaktı. ABD’nin yanı sıra İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Çin ve başka ülkelerden araştırmacılar bu dev çalışmanın parçası oldu. Proje, modern biyolojinin “Ay’a iniş”i gibi görülüyordu.

26 Haziran 2000’deki açıklamayı daha da ilginç kılan şey, kamu destekli İnsan Genom Projesi ile özel şirket Celera Genomics arasındaki büyük yarıştı. Francis Collins’in temsil ettiği kamu konsorsiyumu, genetik bilginin açık ve kamusal kalmasını savunuyordu. Craig Venter’in Celera’sı ise daha hızlı yöntemlerle gen haritasını çıkarmaya çalışan özel sektör hamlesiydi. Beyaz Saray’daki tören, bu rekabeti bir tür “beraberlik” ilanıyla yumuşatan sembolik bir sahneye dönüştü. Clinton’ın açıklamasında hem uluslararası İnsan Genom Projesi’nin hem de Celera’nın insan genomunun ilk dizilimini tamamladığı vurgulandı.

Bu çalışma, hastalıkların anlaşılması açısından dev bir kapı açtı. Genlerle hastalıklar arasındaki ilişkileri bulmak, kalıtsal riskleri anlamak, kanser araştırmalarını ilerletmek, kişiye özel tedavi fikrini geliştirmek ve ilaç araştırmalarını hızlandırmak için insan genomu temel bir başvuru haritası haline geldi. Beyaz Saray’ın o günkü bilgi notunda, bu taslağın hastalık risklerini belirleme, daha doğru teşhis koyma ve moleküler düzeyde yeni tedaviler geliştirme umudunu güçlendirdiği belirtiliyordu.

Ama bu maddeyi yazarken abartıya kaçmamak gerekir. Genomun taslağının çıkarılması, bütün hastalıkların sırrının çözüldüğü anlamına gelmedi. DNA dizisini okumak bir şeydir; genlerin nasıl çalıştığını, çevreyle nasıl etkileştiğini, hangi hastalıkta ne rol oynadığını anlamak çok daha uzun bir süreçtir. Zaten projenin tam anlamıyla tamamlandığı 2003’te ilan edilecekti. Daha sonraki yıllarda da insan genomundaki boşlukları kapatma, genleri daha doğru tanımlama ve klinik anlamını çözme çalışmaları sürdü.

Yine de 26 Haziran 2000’in önemi büyüktür. İnsan ilk kez kendi biyolojik kitabının büyük bölümünü okuyabilecek noktaya gelmişti. Bu, tıp, biyoloji, ilaç araştırmaları, adli bilimler, evrim çalışmaları ve kişiselleştirilmiş sağlık anlayışı için yeni bir çağın başlangıcıydı.

2002 – Yeşilçam’ın unutulmaz kötü adamlarından Turgut Özatay öldü

26 Haziran 2002’de, Türk sinemasının en tanınan karakter oyuncularından Turgut Özatay İstanbul’da hayatını kaybetti. Yeşilçam’da yüzlerce filmde rol alan Özatay, özellikle sert bakışlı, iri yapılı, tehditkâr “kötü adam” rolleriyle hafızalara kazındı.

Turgut Özatay 1927’de Manisa’nın Alaşehir ilçesinde doğdu. Gençliğinde sporla ilgilendi; atletizm yaptı. Sinemaya 1950’lerde adım attı. İlk dönemlerinde yalnız kötü adam rolleriyle değil, jön rolleriyle de perdeye çıktı. Ancak zamanla Yeşilçam’ın ihtiyaç duyduğu güçlü kötü karakterlerden biri haline geldi.

Yeşilçam’ın klasik yapısında iyi kahramanın karşısında mutlaka seyircinin nefret edeceği, korkacağı ya da öfkeleneceği bir figür bulunurdu. Turgut Özatay bu dünyanın en etkili yüzlerinden biriydi. Bazen mafya adamı, bazen kabadayı, bazen zalim patron, bazen zengin kötü, bazen kahramanın karşısına dikilen acımasız adam olarak göründü. O sahneye girdiğinde seyirci, filmin geriliminin yükseldiğini hissederdi.

Bu tür roller dışarıdan kolay görünür; oysa Yeşilçam’ın kötü adamları filmlerin duygusal dengesini taşıyan çok önemli karakterlerdi. Kahramanın iyiliği, çoğu zaman onların kötülüğü sayesinde parlıyordu. Cüneyt Arkın’dan Kemal Sunal’a, melodramlardan avantür filmlere kadar pek çok yapımda Özatay’ın varlığı, hikâyeye ağırlık ve tehdit duygusu kattı.

Özatay, yalnız sinema oyuncusu değil, aynı zamanda tiyatro kökenli bir sanatçıydı. Ama onu halk hafızasına yerleştiren asıl alan sinema oldu. Yeşilçam’ın parlak yıldızları kadar afişlerin merkezinde durmadı; fakat o yıldızların hikâyelerini güçlü kılan yan karakterlerden biri olarak perdede kalıcı bir yer edindi.

Bugün eski Türk filmleri izlendiğinde Turgut Özatay’ın yüzü hâlâ hemen tanınır. Adı hatırlanmasa bile bakışı, sesi, duruşu ve oynadığı karakter tipi seyircinin belleğinde yaşamaya devam eder. Bu da Yeşilçam’ın yalnız başrollerden değil, güçlü karakter oyuncularından kurulduğunu gösterir.

2003 – Kamerunlu futbolcu Marc-Vivien Foé sahada hayatını kaybetti

26 Haziran 2003’te, futbol dünyası ekran başında tanıklık ettiği en sarsıcı anlardan birini yaşadı. Kamerunlu orta saha oyuncusu Marc-Vivien Foé, FIFA Konfederasyonlar Kupası yarı finalinde Kamerun ile Kolombiya arasında Lyon’da oynanan maç sırasında yere yığıldı ve hayatını kaybetti. FIFA’nın anma yazısına göre Foé, 2003 Konfederasyonlar Kupası’nda Kamerun formasıyla 17 numarayı giyiyordu; Kolombiya karşısındaki yarı finalin 71. dakikasında yanında kimse yokken yere düştü ve müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Foé o sırada 28 yaşındaydı. Avrupa futbolunda Lens, West Ham United, Lyon ve Manchester City formaları giymiş; güçlü fiziği, mücadeleci oyunu ve sakin karakteriyle tanınmıştı. Kamerun Millî Takımı için de önemli bir isimdi. 2003 Konfederasyonlar Kupası’nda Kamerun, Brezilya ve Türkiye gibi güçlü takımları yenerek yarı finale gelmişti.

Kolombiya karşısındaki maç Kamerun’un 1-0 üstünlüğüyle devam ederken Foé orta sahada bir anda çöktü. Tribünler, oyuncular ve ekran başındaki milyonlarca kişi ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sağlık ekipleri sahada müdahale etti, ardından stadyumun tıp merkezinde yeniden canlandırma çabaları sürdü. Fakat Foé hayatını kaybetti. FIFA yazısı, ölüm nedeninin daha sonra fark edilmemiş bir kalp rahatsızlığıyla ilişkilendirildiğini aktarır.

Kamerunlu oyuncular, takım arkadaşlarının ölüm haberini ancak Kolombiya karşısındaki 1-0’lık galibiyetten sonra öğrendi. Bu trajedi turnuvanın bütün havasını değiştirdi. FIFA’nın kaydına göre Fransa ile Kamerun arasında oynanan final Foé’nin anısına yapıldı; iki takım da ısınmaya “Foé 17” yazılı tişörtlerle çıktı. Final sonunda geleneksel kupa kaldırma töreni bile farklılaştı; Fransa kaptanı Marcel Desailly ile Kamerun kaptanı Rigobert Song kupayı birlikte tuttu.

Foé’nin ölümü, futbolda ani kalp durması riskini yeniden gündeme taşıdı. Profesyonel sporcuların dışarıdan çok güçlü ve sağlıklı görünmesi, bazı kalp rahatsızlıklarının gizli kalabileceği gerçeğini değiştirmiyordu. Bu olaydan sonra futbol dünyasında sağlık taramaları, acil müdahale protokolleri ve sahadaki tıbbi hazırlıklar daha fazla tartışılmaya başladı.

Bu trajedinin Türkiye açısından da ayrı bir hatırlama noktası vardır. Kamerun, o turnuvada Türkiye’yi 1-0 yenmişti. Türkiye de aynı Konfederasyonlar Kupası’nda üçüncü olmuştu. Foé’nin ölümü, turnuvanın sportif sonucundan çok daha büyük bir iz bıraktı.

2007 – Türk futbolunu değiştiren Alman hoca Jupp Derwall öldü

26 Haziran 2007’de, Alman futbolunun ve Türk futbol tarihinin önemli isimlerinden Jupp Derwall hayatını kaybetti. Futbolculuk da yapan Derwall, asıl ününü teknik direktörlük döneminde kazandı. Batı Almanya Millî Takımı’nı çalıştırdı, 1980 Avrupa Şampiyonası’nı kazandı ve 1982 Dünya Kupası’nda finale yükseldi.

Derwall, Almanya’da büyük başarılar yaşamış bir teknik adamdı. 1978’de Batı Almanya Millî Takımı’nın başına geçti. İki yıl sonra takımını Avrupa şampiyonu yaptı. UEFA’nın kaydına göre Batı Almanya, 1980 Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’yı 2-1 yenerek kupaya ulaştı; 1982 Dünya Kupası’nda ise finale çıktı, fakat İtalya’ya kaybetti.

Ama Türkiye açısından Derwall’in asıl önemi, Galatasaray’a gelişiyle başladı. 1984’te Galatasaray’ın başına geçtiğinde Türk futbolu Avrupa’yla arasındaki farkı derinden hissediyordu. Antrenman düzeni, fiziksel hazırlık, taktik disiplin, saha içi organizasyon ve profesyonel kulüp kültürü bakımından ciddi eksikler vardı. Derwall’in gelişi, Türk futboluna başka bir çalışma ahlakı ve sistem fikri getiren bir eşik oldu.

Derwall, 1984-1987 arasında Galatasaray teknik direktörlüğü yaptı; ardından 1987-1988’de sportif danışman olarak kulüpte kaldı. Bu dönem, Galatasaray’ın uzun süren şampiyonluk hasretini bitirmeye giden yolun da başlangıcıydı. Derwall yönetimindeki Galatasaray, 1986-1987 sezonunda lig şampiyonu oldu. Bu başarı, kulübün sonraki yıllarda Avrupa’da daha büyük hedeflere yürümesinin zihinsel temelini attı.

Derwall’in etkisi yalnız kupalarla ölçülmez. UEFA’nın “Jupp Derwall Türkiye’nin oyununu nasıl yükseltti?” başlıklı yazısı, onun Galatasaray’daki yöntemlerinin ve beklentilerinin Türk futbolunda kalıcı iz bıraktığını belirtir. Derwall, Türkiye’de antrenörlüğün yalnız maç günü taktik vermek olmadığını; planlama, kondisyon, disiplin, saha organizasyonu ve oyuncu gelişimiyle birlikte düşünülmesi gerektiğini gösteren isimlerden biri oldu.

Onun açtığı yol, Galatasaray’da Mustafa Denizli, Karl-Heinz Feldkamp, Fatih Terim ve daha sonra gelen büyük Avrupa başarılarına uzanan çizginin erken halkası olarak görülür. Elbette Derwall tek başına Türk futbolunu modernleştirdi demek fazla iddialı olur; ama Türkiye’de yabancı teknik adam algısını, profesyonel çalışma düzenini ve Avrupa standardı arayışını değiştiren önemli figürlerden biri olduğu açıktır.

Derwall’in Türkiye’de sevilen tarafı yalnız teknik bilgisi de değildi. Sakin, ağırbaşlı, öğretici ve kurum kurucu bir hoca profili çizdi. Galatasaray taraftarı onu “gümüş saçlı şef” gibi sevgi ifadeleriyle andı. Onun adı bugün hâlâ Galatasaray hafızasında kulübün modernleşme döneminin mimarlarından biri olarak durur.

26 Haziran 2007 bu yüzden hem Alman futbolu hem de Türk futbolu açısından anılmaya değer bir gündür. Jupp Derwall o gün hayatını kaybetti; Batı Almanya’yı Avrupa şampiyonu yapan, Galatasaray’da ise Türk futbolunun çalışma kültürünü değiştiren büyük hocalardan biri olarak tarihe geçti.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.