25 Mart Tarihte Bugün

21 Dakika Okuma
25 Mart Tarihte Bugün

Manisa Mesir Macunu Festivali | Şifa duasından uluslararası festivale uzanan gelenek
Manisa’daki Mesir Macunu Festivali, Osmanlı saray anlatısını, halk hekimliğini, şehir hafızasını ve bereket ritüelini aynı potada buluşturan çok eski bir gelenektir. Anlatının merkezinde, Yavuz Sultan Selim’in eşi ve Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan yer alır; rivayete göre Manisa’da bulunduğu sırada hastalanan Hafsa Sultan için Merkez Efendi, kırk bir çeşit baharat ve bitkiden oluşan bir macun hazırlar, şifa verdiği kabul edilen bu macun daha sonra halka da dağıtılmaya başlanır ve gelenek 1539’dan beri sürdürülür. Festivalin en bilinen ve en çarpıcı bölümü, Sultan Camii’nin kubbe ve minarelerinden mesir macunu saçılmasıdır; insanlar şifa, bereket ve uğur niyetiyle havadan saçılan macunları kapmaya çalışır. Bugün festival tek günlük bir tören olmaktan çıkmış, Nevruz’la birlikte başlayan ve sonraki haftalara yayılan büyük bir kültür programına dönüşmüştür; kortejler, temsili Hafsa Sultan ve Merkez Efendi törenleri, konserler, sergiler, halk etkinlikleri ve tonlarca macunun dağıtıldığı saçım merasimiyle bütün şehir bu geleneğin parçası haline gelir. Bu miras bugün UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ndedir; çünkü burada korunan şey bir yapı ya da nesne değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir ritüel, bir toplu hafıza ve bir yaşam biçimidir. Bu yüzden Mesir Macunu Festivali, sadece macun saçılan renkli bir etkinlik değil; Osmanlı’dan bugüne uzanan şifa inancının, baharın gelişinin, ortak sevinç duygusunun ve Manisa’nın kendine özgü kimliğinin yaşayan ifadesi olarak önem taşır.

1611 | İstanbul – Evliya Çelebi doğdu.
25 Mart 1611’de İstanbul’da doğan Evliya Çelebi, yalnız çok gezen bir seyyah değil, Osmanlı dünyasının hafızasını yazan en büyük anlatıcılardan biriydi. Saray kuyumcusunun oğlu olarak iyi bir eğitim gördü; medreseye gitti, Kur’an okudu, saray çevresine girdi, Arapça, hat ve mûsiki öğrendi. IV. Murad’ın dikkatini çekmesi ve saray desteği görmesi, önünü açan önemli eşiklerden biriydi. Asıl büyük hikâye ise sonra başladı: Yaklaşık kırk yıl boyunca Osmanlı topraklarını ve çevresini dolaştı; Belgrad’dan Bağdat’a, Kırım’dan Kahire’ye kadar uzanan geniş coğrafyada bazen devlet görevlisi olarak, bazen kendi merakıyla seyahat etti. Ortaya çıkan Seyahatnâme, yalnız yol notları değil; şehirlerin sokaklarını, insan tiplerini, dilleri, kıyafetleri, çarşıları, yemekleri, meslekleri, inançları, efsaneleri ve gündelik hayatı ayrıntılarıyla veren dev bir hafıza kaydıdır. Bugün Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Arabistan’dan Anadolu’ya kadar 17. yüzyıl Osmanlı dünyasını anlamada hâlâ temel kaynaklardan biri sayılmasının nedeni budur. Üstelik onu farklı kılan şey sadece bilgi toplaması değildir; mizahla, abartıyla, hikâyeyle ve canlı gözlemle yazdığı için Seyahatnâme kuru bir kronik değil, yaşayan bir dünya gibi akar. Elbette anlattığı her şey mutlak tarihsel belge gibi okunmaz; kimi yerlerde hayal gücüyle gerçeği karıştırdığı, hatta gitmediği yerleri de anlatıya kattığı bilinir. Ama bu bile onun değerini düşürmez; tersine, Evliya Çelebi’yi yalnız tarihçi için değil, sıradan okur için de vazgeçilmez yapan şey tam da budur: o, gördüğü dünyayı sadece kaydeden değil, anlatan, canlandıran ve bugüne taşıyan büyük bir yazar olarak önemini korur.

1655 | Lahey – Christiaan Huygens, Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ı keşfetti.
25 Mart 1655’te Hollandalı bilim insanı Christiaan Huygens, Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ı keşfetti. Bu keşif, teleskopla yapılan gözlemlerin, Güneş Sistemi hakkındaki eski kabulleri hızla değiştirdiği dönemin güçlü örneklerinden biriydi. Bugün Titan’ın yoğun atmosferi ve metan denizleriyle en ilginç uydulardan biri sayılması, Huygens’in keşfini daha da anlamlı kılıyor.

1807 | Londra – Britanya Parlamentosu köle ticaretini yasakladı.
25 Mart 1807’de Britanya Parlamentosu, köle ticaretini yasaklayan yasayı kabul etti. Bu karar köleliği bir anda tamamen bitirmedi; Britanya İmparatorluğu’nda köleliğin kendisi ancak 1833’te kaldırıldı. Ama 1807 kararı, Atlantik köle ticaretine karşı yürütülen büyük kampanyanın en önemli hukukî zaferiydi ve Britanya donanmasının daha sonra köle gemilerini engellemek için harekete geçmesinin de zeminini oluşturdu. Modern insan hakları tarihi açısından da büyük bir dönemeç sayılmasının nedeni bu.

1821 | Mora – Yunan bağımsızlık hareketi başladı; ayrıca 25 Mart bugün Yunanistan’ın ulusal bayramı olarak kutlanıyor.
25 Mart 1821, Yunanistan’da Osmanlı’ya karşı bağımsızlık mücadelesinin sembol başlangıç günü kabul ediliyor. İsyan gerçekte tek bir günde ve tek bir merkezde patlamadı; Mora, Eflak-Boğdan ve Ege hattında farklı odaklar vardı. Ama 25 Mart, özellikle Mora’daki Agia Lavra Manastırı ve Patras Metropoliti Germanos etrafında kurulan anlatıyla, Yunan ulusal hafızasında bağımsızlık savaşının simge tarihine dönüştü. Bu tarihin bir başka önemi de 25 Mart’ın Ortodoks dünyasında Meryem’e Müjde Günü ile çakışmasıdır. Yani Yunanistan’da bugün kutlanan bağımsızlık günü yalnız siyasî değil, aynı zamanda dinî ve kültürel bir anlam da taşıyor. Askerî geçitler, okul törenleri ve kilise ayinleriyle kutlanmasının nedeni de bu. Sonraki yıllarda Avrupa devletlerinin desteği, Navarin baskını ve 1829’daki gelişmelerle birlikte yeni Yunan devleti doğdu; bu yüzden 25 Mart 1821, yalnız bir isyan tarihi değil, Osmanlı’dan kopan ilk büyük ulus-devlet hareketlerinden birinin hafızadaki başlangıç noktasıdır.

1890 | Londra – Efes’te Artemis Tapınağı’nın yerini bulan John Turtle Wood öldü.
25 Mart 1890’da ölen İngiliz mimar, mühendis ve arkeolog John Turtle Wood, en çok Efes’te Artemis Tapınağı’nın yerini bulmasıyla tanındı. Demiryolu işi için geldiği Osmanlı topraklarında antik kalıntılara ilgi duydu, ardından Britanya Müzesi adına Efes’te kazılara başladı ve 1869’da antik dünyanın en ünlü yapılarından biri olan Artemis Tapınağı’nın izine ulaştı. Bu keşif arkeoloji tarihi açısından önemliydi; çünkü yüzyıllardır yeri kaybolmuş bir harabenin konumu yeniden saptanmış oldu. Ancak Wood’un hikâyesi yalnız bununla sınırlı kalmadı. Efes’te çıkardığı heykel ve mimari parçaların bir bölümü Londra’ya gönderildi; bugün Britanya Müzesi’ndeki bazı Artemis Tapınağı parçalarının kayıtlarında onun adı doğrudan kâşif olarak geçiyor. Bu yüzden John Turtle Wood’a iki farklı gözle bakılıyor: Bir yandan Efes’in ve Artemis Tapınağı’nın anlaşılmasına büyük katkı yapan 19. yüzyıl arkeoloğu olarak görülüyor, öte yandan Anadolu’daki antik mirasın Avrupa müzelerine taşınması sürecinin aktörlerinden biri sayılıyor.

1921 | Kocaeli’den cepheye askeri kuvvet sevk edildi, köylerinde Yunan askerleriyle çatışmalar yaşandı.
25 Mart 1921, Kocaeli ve çevresinin Kurtuluş Savaşı’nda yalnızca cephe gerisinden destek veren bir bölge değil, doğrudan savaşın içindeki bir hat olduğunu gösteren tarihlerden biridir. O günlerde Kocaeli, İstanbul ile Anadolu arasındaki geçiş yolları, demiryolu ve haberleşme hatları nedeniyle Millî Mücadele için stratejik bir alan haline gelmişti; bu yüzden burada verilen mücadele yalnız yerel savunma anlamında değil, Ankara’nın ayakta kalması açısından da önemliydi. 25 Mart’ta Kocaeli Grup Kumandanlığı’na bağlı birliklerin önemli kısmı II. İnönü Muharebesi öncesinde cepheye kaydırıldı; yani Kocaeli, Batı Cephesi’ne doğrudan asker ve komuta desteği veren bir üs gibi çalıştı. Aynı günlerde kentin kırsalında savaş bizzat hissediliyordu. Sapanca-Kartepe hattındaki köylerde, özellikle Karatepe çevresinde Yunan birlikleriyle çatışmalar yaşanıyor, karakollar hedef alınıyor, köylüler savaşın tam ortasında kalıyordu. Kocaeli’nin savaş yıllarındaki rolü bununla da sınırlı değildi; İzmit ve çevresi İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve insan kaçıran gizli hatların geçtiği, Geyve Boğazı üzerinden savunma düzeninin kurulduğu, Yahya Kaptan, Kara Fatma, İpsiz Recep gibi yerel direniş figürlerinin öne çıktığı bir mücadele alanına dönüşmüştü. Bu yüzden 25 Mart 1921, Kocaeli açısından yalnız bir tarih notu değil; kentin hem cepheye kuvvet gönderdiği hem de kendi topraklarında savaşın sıcak yüzünü yaşadığı, Millî Mücadele’deki gerçek ağırlığını gösteren günlerden biri olarak önem taşır.

1935 | Ankara – Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Asbaşkanlığına seçildi.
25 Mart 1935’te Afet İnan’ın Türk Tarih Kurumu Asbaşkanlığına seçilmesi, erken Cumhuriyet’in tarih yazımına nasıl baktığını gösteren önemli adımlardan biriydi. Afet İnan yalnız bir akademisyen değildi; Atatürk’ün manevi kızlarından biri olarak onun en yakın çalışma çevresinde yer alıyor, eğitimden kadın haklarına, vatandaşlık fikrinden tarih tezine kadar birçok başlıkta doğrudan rol üstleniyordu. İsviçre’de eğitim görmüş, tarih ve sosyoloji alanında çalışmış, sonra Ankara Üniversitesi’nde akademik hayata girmişti. Türk Tarih Kurumu’ndaki görevi de sıradan bir idarî atama değildi; çünkü o yıllarda tarih, sadece geçmişi araştırma işi değil, yeni kurulan devletin kendini nasıl anlatacağını belirleyen temel alanlardan biriydi. Afet İnan bu yüzden bir yandan kadınların Cumhuriyet döneminde kamusal ve akademik alanda yükselebildiğinin güçlü bir örneği, öte yandan da Atatürk döneminin resmî tarih ve kimlik inşasının doğrudan içindeki isimlerden biriydi. Onu ilginç kılan tam da budur: hem Cumhuriyet’in vitrindeki modern kadın figürlerinden biri, hem de perde arkasında tarih tezleri, yurttaşlık anlayışı ve eğitim politikaları üzerinde çalışan etkili bir kadro insanıydı.

1936 | İstanbul – Rasathane’nin hazırladığı resmî saat ayarı bildirileri onaylandı.
25 Mart 1936’da Bakanlar Kurulu, İstanbul Rasathanesi’nin saatlerin doğru ayarlanması için hazırladığı bildirileri onayladı. Burada yapılan şey, bugünkü anlamda ülkenin resmî saatini bilimsel olarak belirleyip herkese aynı zaman standardını uygulamaktı. Rasathane, gök gözlemleri ve hassas saatlerle doğru zamanı hesaplıyor; bu bilgi daha sonra kamu kurumlarına ve haberleşme altyapısına esas olacak biçimde dağıtılıyordu. Yani mesele küçük bir idarî işlem değil, modern devletin günlük hayatı dakikaya kadar düzenleme çabasının parçasıydı. Bugün bu iş atomik zaman ve dijital sistemlerle yapılıyor; ama 1936’daki karar, Türkiye’de doğru zamanın bilimsel temelde merkezî biçimde belirlenmesinin önemli adımlarından biriydi.

1941 | Belgrad – Yugoslavya, Mihver’e katılma kararı aldı.
25 Mart 1941’de Yugoslavya Krallığı, Almanya, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği Mihver bloğuna katılmayı kabul etti. Bu karar ülkede büyük tepki yarattı; iki gün sonra Belgrad’da darbe oldu ve Hitler kısa süre içinde Yugoslavya’yı işgal etti. Yani 25 Mart kararı uzun ömürlü bir diplomatik başarı değil, birkaç gün içinde ülkeyi işgal ve parçalanmaya götüren büyük bir kriz adımı oldu.

1943 | Kraków – Nazi işgali altındaki Kraków Gettosu tasfiye edildi.
Mart 1943’te Nazi yönetimi, işgal altındaki Polonya’da kurduğu Kraków Gettosu’nu tasfiye etti; sürecin en kanlı safhası 13-16 Mart arasında yaşandı. SS ve polis güçleri yaklaşık 2 bin Yahudiyi getto içinde öldürdü, yaklaşık 8 bin kişiyi Płaszów çalışma kampına, yaklaşık 3 bin kişiyi de Auschwitz-Birkenau’ya gönderdi; bunların büyük bölümü doğrudan ölüme yollandı. Bu maddeyi önemli yapan şey yalnız sayıların büyüklüğü değil, Nazi imha politikasının nasıl işlediğini çok çıplak biçimde göstermesidir. Önce insanlar gettolarda toplanıyor, sonra çalışabilecek olanlar ayrılıyor, ardından sistemli sürgün ve toplu katliamlar yaşanıyordu. Kraków Gettosu’nun tasfiyesi, Holokost’un en karanlık sahnelerinden biri olarak kabul edilir ve modern dünyanın en büyük insanlık suçlarından birinin somut örneklerinden biri olarak anılır.

1950 | Ankara – Devlet Hava Yolları uçağı düştü; Türk sivil havacılığının ilk büyük kazası yaşandı.
25 Mart 1950’de Devlet Hava Yolları’na ait bir DC-3 tipi yolcu uçağı, Ankara yakınlarında düştü; 15 kişi öldü. Bu olayın önemi yalnız can kaybında değil, Türk sivil havacılık tarihinin ilk büyük ölümcül kazalarından biri olmasında yatıyor. 4 mürettebatla birlikte farklı ülkelerden yolcuların da yaşamını yitirmesi, genç sivil havacılık yapısının ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Sonraki yıllarda güvenlik, bakım ve operasyon standartları üzerine tartışmaların sertleşmesinde bu tür erken kazaların payı oldu.

1957 | Roma – Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Roma Antlaşması imzalandı.
25 Mart 1957’de Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un imzaladığı Roma Antlaşması, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nu kurdu. Bu adımın önemi, savaşlardan çıkmış Avrupa’nın ilk kez “bir daha aynı yıkımı yaşamamak için ekonomileri birbirine bağlama” yolunu seçmesiydi. Ortak pazar, malların ve sermayenin daha serbest dolaşımı, ortak kurumlar ve giderek derinleşecek bütünleşme fikri bu antlaşmayla somutlaştı. Bugünkü Avrupa Birliği’nin hukuki ve ekonomik çekirdeği de burada atıldı.

Roma Antlaşması sadece Avrupa’nın iç meselesi olarak kalmadı; topluluğun üçüncü ülkelerle ortaklık anlaşmaları yapabilmesinin de hukuki temelini kurdu. Bu çizgi, Türkiye’yi birkaç yıl sonra doğrudan Avrupa bütünleşme sürecine bağladı. Nitekim Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında 1963 Ankara Anlaşması imzalandı; bu anlaşma Türkiye’nin Avrupa ile kurumsal ortaklık ilişkisinin başlangıcı oldu. Sonraki yıllarda bu ilişki derinleşti, Türkiye 1987’de tam üyelik başvurusu yaptı, 1995’te Gümrük Birliği kararı alındı ve 2005’te üyelik müzakereleri başladı. Yani 25 Mart 1957’de Roma’da atılan imza, Ankara Anlaşması’ndan Gümrük Birliği’ne ve bugün hâlâ süren AB tartışmalarına uzanan uzun yolun başlangıç noktalarından biri oldu.

1962 | Lefkoşa – Bayraktar ve Ömeriye camilerine düzenlenen bombalı saldırılar, Kıbrıs’ta ortaklığın çökmekte olduğunu gösterdi.
25 Mart 1962’de Lefkoşa’daki Bayraktar ve Ömeriye camilerine yönelik bombalı saldırılar, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kâğıt üzerindeki Türk-Rum ortaklığının sahada hızla çözüldüğünü gösteren erken kırılmalardan biri oldu. O sırada ada zaten gergindi. Rum tarafında Enosis yani Yunanistan’a bağlanma hedefi canlıydı, EOKA çizgisinin etkisi bütünüyle bitmemişti, Türk tarafında da güvenlik kaygısı hızla büyüyordu. Saldırılar can kaybına yol açmadı ama simgesel etkisi çok büyük oldu; çünkü hedef alınan şey doğrudan Kıbrıs Türk toplumunun ibadet yerleri ve kamusal varlığıydı. Dönemin Türk ve uluslararası basınında olay, Rum milliyetçi şiddetinin yeni bir işareti olarak görüldü; nitekim kısa süre sonra okul kundaklamaları, karşılıklı korku, silahlanma ve mahalle ayrışması daha da belirginleşti. Sonraki gelişmeler Türkiye açısından bu saldırıların neden önemli olduğunu açıkça gösterdi: 1963 sonunda patlayan toplumlararası çatışmalarla “Kanlı Noel” süreci başladı, Türkler devlet organlarından fiilen dışlandı, binlerce Kıbrıslı Türk yerinden edildi ve 1964’te adaya Birleşmiş Milletler Barış Gücü geldi. Yani 25 Mart 1962, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortaklık fikrinin çözüldüğünü, Türk tarafının güvenlik kaygısının neden büyüdüğünü ve Türkiye’nin ileride Kıbrıs’a doğrudan müdahil olmasına giden zeminin nasıl oluştuğunu gösteren erken eşiklerden biriydi.

1975 | Riyad – Suudi Arabistan Kralı Faysal öldürüldü.
25 Mart 1975’te Kral Faysal, yeğeni Prens Faysal bin Musaid tarafından vurularak öldürüldü. Petrol krizi sonrası dönemde Arap dünyasının en etkili liderlerinden biri olan Faysal’ın ölümü, yalnız bir saray içi suikast değil, Orta Doğu dengeleri açısından da sarsıcı bir gelişmeydi. Faysal hem İslam dünyasında hem petrol politikalarında büyük ağırlığı olan bir figürdü; bu yüzden ölümü tüm bölgede yankı buldu.

1976 | Ankara – Şevket Süreyya Aydemir öldü.
25 Mart 1976’da ölen Şevket Süreyya Aydemir, Türkiye’de fikir tarihi ile biyografi yazarlığını birleştiren en güçlü isimlerden biriydi. Tek Adamİkinci Adam ve Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa gibi eserleriyle sadece biyografi yazmadı; imparatorluktan cumhuriyete geçişin büyük siyasal hikâyesini de kurdu. Onu önemli yapan şey, yaşamış olduğu ideolojik dönüşümleri yazıya taşıması ve Türkiye’de biyografiyi ciddi tarih anlatısına dönüştürmesiydi.

1984 | Türkiye – Yerel seçimlerde ANAP açık ara birinci çıktı.
25 Mart 1984 yerel seçimleri, 12 Eylül sonrası siyasetin yerelde nasıl şekilleneceğini göstermesi açısından çok önemliydi. ANAP yüzde 41,5 oyla 54 ilde belediye başkanlığı kazandı; SODEP ikinci, DYP üçüncü oldu, Refah Partisi ise oldukça gerilerde kaldı. Bu tablo, Turgut Özal’ın merkez sağdaki yükselişini yerelde de pekiştirdi ve 1980’lerin Türkiye’sinde yeni siyasî ağırlık merkezinin nerede oluşacağını gösterdi. Aynı zamanda Refah Partisi’nin henüz zayıf görünse de ileride büyüyecek hattının erken verilerinden biri olarak da okunabilir.

1988 | İstanbul – Metris Askerî Cezaevi’nden 29 tutuklu kaçtı.
25 Mart 1988’de Metris Askerî Cezaevi’nden 29 tutuklu ve hükümlü kaçtı. Olay, 12 Eylül sonrasının en büyük toplu firarlarından biri olarak kayda geçti. Kaçış tünel kazarak gerçekleştirildi; firarın boyutu ve cezaevi güvenliğinin aşılması, dönemin kamuoyunda büyük yankı yarattı. Bu başlık yalnız kriminal bir kaçış olayı değil, darbe sonrası cezaevi rejiminin sertliği ve ona karşı geliştirilen örgütlü direnç biçimleri açısından da dikkat çekici.

1992 | Baykonur / Mir – Sergei Krikalev 10 ay sonra Dünya’ya döndü.
25 Mart 1992’de kozmonot Sergei Krikalev, Mir Uzay İstasyonu’nda 10 ay geçirdikten sonra Dünya’ya döndü. Onun hikâyesini ilginç yapan şey yalnız uzun görev süresi değil; Sovyetler Birliği uzaydayken dağılmış, Krikalev ise yola Sovyet kozmonotu olarak çıkıp Dünya’ya Rusya vatandaşı olarak dönmüştü. Bu yüzden adı yıllarca “SSCB uzaydayken çöktü” hikâyesiyle birlikte anıldı.

1999 | Belgrad / Ankara – NATO’nun Yugoslavya harekâtına Türkiye de askerî ve siyasî olarak katıldı.
25 Mart 1999’da Yugoslavya’nın NATO’ya savaş ilanını Birleşmiş Milletler’e bildirmesiyle birlikte, NATO üyesi olan Türkiye de fiilen bu krizin doğrudan taraflarından biri haline geldi. Kosova’da 1998’den itibaren Sırp güvenlik güçleri ile Kosovalı Arnavutlar arasındaki çatışmalar büyümüş, sivillere yönelik ağır ihlaller ve kitlesel göç dalgası başlamıştı. Dışişleri Bakanlığı’nın 24 Mart 1999 tarihli açıklamasında, Belgrad yönetiminin tutumu nedeniyle NATO’nun hava harekâtına başvurmasının kaçınılmaz hale geldiği belirtiliyor; Türkiye de NATO kararını desteklediğini açıkça duyuruyordu. Ardından Türkiye hava sahasını harekâta açtı ve Türk Hava Kuvvetleri de operasyona katıldı. Türkiye hava harekâtına bir F-16 filosu düzeyinde katıldı ve doğrudan askerî görev üstlendi. Yani Türkiye yalnız diplomatik destek vermedi; bombardıman safhasında aktif rol aldı.

Türkiye, Yugoslav ordusuna karşı bağımsız bir kara savaşına girmedi. Türkiye’nin kara katkısı, savaş sonrasındaki barışı destekleme aşamasında geldi. Dışişleri Bakanlığı tarihçesinde, Türkiye’nin KFOR’a bir tabur görev kuvveti tahsis ettiği, Kosova Türk Tabur Görev Kuvveti karargâhının önce Dragaş’ta, sonra Prizren’de konuşlandığı yazıyor. Daha sonra yapılan bir güvenlik çalışması da Türkiye’nin 1999’da KFOR’a yaklaşık 400 askerî personel verdiğini belirtiyor. Yani Türkiye’nin kara katkısı, bombardımandan sonra Kosova’da güvenliği sağlama ve istikrar kurma görevi çerçevesinde oldu. Bu da önemliydi; çünkü Türkiye yalnız savaşın vurucu safhasında değil, sonrasındaki düzen kurma sürecinde de sahadaydı.

Türkiye açısından bu müdahalenin bir başka boyutu da insani ve siyasî sonuçlardı. Kosova’daki şiddet yüzünden büyük bir mülteci dalgası oluştu; Mart 1999 sonundan Haziran 1999’a kadar yaklaşık 18 bin Kosovalı resmî olarak Türkiye’ye geldi. Ankara, Balkanlar’daki tarihî ve toplumsal bağlar nedeniyle krizi yalnız NATO yükümlülüğü olarak değil, doğrudan kendi güvenliği ve bölgesel nüfuzu açısından da önemli görüyordu. Sonuçta 78 gün süren NATO harekâtı, Yugoslav güçlerinin Kosova’dan çekilmesiyle bitti, KFOR bölgeye girdi ve Kosova’nın Sırbistan’dan kopuş süreci hızlandı.

2002 | İstanbul – Esmeray öldü.
25 Mart 2002’de hayatını kaybeden Esmeray, Türkiye müzik ve sahne dünyasının kendine en özgü figürlerinden biriydi. İstanbul Emirgan doğumlu, Afro-Türk kökenliydi; bu yönüyle de Türkiye popüler kültüründe görünürlüğü özel bir anlam taşıyordu. Şarkıcılığın yanı sıra oyunculuk yaptı, tiyatroya oyunlarında ve televizyon dizilerinde rol aldı; yani yalnız güçlü bir ses olarak değil, sahne insanı olarak da iz bıraktı. Onu geniş kitlelere taşıyan başlıca eser, 1974 tarihli “Unutama Beni” oldu; bu şarkı yıllar sonra bile yeniden yorumlanacak kadar kalıcılaştı. Esmeray’ın asıl farkı, döneminin kadın yıldız kalıbına tam sığmamasındaydı. Sesi güçlüydü, sahnesi dikkat çekiciydi ama aynı zamanda merkez kültürün dışında kalmış kimliklerin de görünür yüzlerinden birine dönüştü. Hayatının son döneminde yeniden tiyatro ve televizyona döndü; 1990’larda Alıştık Artık, daha sonra Reyting Hamdi gibi yapımlarda yer aldı, son oyunculuk işlerinden biri de Küçük Besleme oldu. 25 Mart 2002’de akciğer kanseri nedeniyle öldü.

2009 | Kahramanmaraş – Muhsin Yazıcıoğlu’nun bulunduğu helikopter düştü.
25 Mart 2009’da Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu helikopter, Kahramanmaraş’taki Keş Dağı civarında düştü. Helikopterdeki 6 kişinin tamamı hayatını kaybetti; ancak enkaza günler sonra ulaşılabildi. Arama-kurtarma sürecindeki aksaklıklar, iletişim kayıtları, cihazların söküldüğü iddiaları ve kazanın etrafında yıllarca süren şüpheler, olayı Türkiye’nin en tartışmalı siyasi ölümlerinden birine dönüştürdü.