24 Haziran Tarihte Bugün

93 Dakika Okuma
24 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 24 Haziran

MÖ 1312 – Hitit Kralı II. Murşili sefere çıkarken Güneş karardı, kral bunu işaret saydı

MÖ 24 Haziran 1312, Hitit tarihi ve Anadolu’nun en eski kayıtları açısından ilginç bir gün olarak kabul edilir. Bazı araştırmacılara göre, Hitit Kralı II. Murşili’nin Hayasa-Azzi üzerine sefere hazırlandığı sırada gökyüzünde dikkat çekici bir güneş tutulması yaşandı. Hitit metinlerinde bu olay, “Güneş işaret verdi” anlamına gelen bir ifadeyle kaydedildi.

  1. Murşili, Hitit İmparatorluğu’nun güçlü krallarından biriydi. Babası I. Şuppiluliuma’dan sonra tahta çıkan Murşili, saltanatının ilk yıllarında hem içeride düzeni sağlamaya hem de imparatorluğun sınır bölgelerindeki isyan ve tehditlerle uğraşmaya çalıştı. Onun döneminde Hititler, Anadolu’nun büyük bölümünde etkili olan önemli bir siyasi güçtü.

Hayasa-Azzi ise Hititlerin doğu ve kuzeydoğu sınırlarında yer alan, bugünkü Doğu Anadolu ve Yukarı Fırat çevresiyle ilişkilendirilen bir krallık ya da bölgesel güçtü. Hititler için burası sıradan bir sınır bölgesi değildi. Hayasa-Azzi’nin hareketlenmesi, Hitit ülkesinin güvenliği açısından ciddi bir tehdit anlamına geliyordu.

Hitit kayıtlarına göre II. Murşili, saltanatının onuncu yılında Hayasa-Azzi üzerine sefere çıktı. İşte bu sefer sırasında metinlerde dikkat çekici bir ifade yer aldı: Güneş bir işaret vermişti. Eski toplumlar için gökyüzünde yaşanan olağanüstü olaylar; tanrıların uyarısı, hükümdarın kaderi ya da yaklaşan büyük gelişmelerin habercisi olarak görülürdü.

Modern araştırmacılar, bu “Güneş işareti”nin bir güneş tutulması olabileceğini düşündü. En çok üzerinde durulan tarihlerden biri 24 Haziran MÖ 1312’dir. Bu tarihte Anadolu’da etkili biçimde görülebilecek bir tutulma yaşandığı hesaplanmıştır. Ancak konu tamamen kapanmış değildir. Bazı bilim insanları farklı tutulma tarihlerini de aday gösterir.

Bu tartışmayı önemli kılan şey yalnız bir gökyüzü olayı değildir. Eğer Murşili’nin metnindeki “Güneş işareti” gerçekten belirli bir güneş tutulmasıyla eşleştirilebilirse, Hitit tarihinin tarihlendirilmesinde önemli bir sabit nokta elde edilmiş olur. Çünkü eski çağ tarihini yazarken yılları kesin olarak belirlemek her zaman kolay değildir. Bir tutulma kaydı, binlerce yıl öncesine ait olayları modern takvime bağlamak için değerli bir ipucu olabilir.

Bu yönüyle MÖ 1312’ye tarihlenen Murşili tutulması, tarih ile astronominin kesiştiği ilginç örneklerden biridir. Bir kral sefere çıkar, gökyüzünde olağanüstü bir olay görülür, kâtipler bunu kil tabletlere geçirir ve binlerce yıl sonra modern bilim insanları bu kayıt üzerinden hem gökyüzünü hem de Anadolu tarihini yeniden hesaplamaya çalışır.

24 Haziran MÖ 1312 bu yüzden kesinliği tartışmalı olsa da dikkat çekici bir tarih olarak anılır. Hitit Kralı II. Murşili’nin Hayasa-Azzi seferi sırasında kaydedilen “Güneş işareti”, Anadolu’nun en eski siyasi metinlerinden birini gökyüzüyle buluşturan nadir olaylardan biridir.

1314 – İskoçların bağımsızlık yolundaki büyük zaferi Bannockburn’de kazanıldı

24 Haziran 1314’te, İskoçya tarihinin en önemli savaşlarından biri olan Bannockburn Muharebesi İskoçların zaferiyle sonuçlandı. İskoç Kralı Robert Bruce komutasındaki ordu, İngiltere Kralı II. Edward’ın çok daha üstün görünen kuvvetlerini yenerek İskoç bağımsızlık mücadelesinin en büyük askerî başarılarından birine imza attı.

Savaş, bugünkü İskoçya’nın Stirling bölgesi yakınlarında yaşandı. Stirling Kalesi, İskoçya’nın kalbine giden yolu tutan stratejik bir noktaydı. İngilizler kaleyi elde tutmak, İskoçlar ise İngiliz baskısını kırmak istiyordu. Bu yüzden Bannockburn, İskoçya’nın geleceğini belirleyecek büyük bir sınavdı.

Robert Bruce, İngiliz ordusuna göre daha küçük bir kuvvete sahipti. Ancak araziyi iyi kullandı. İngiliz süvarilerinin geniş manevra yapmasını zorlaştıracak bataklık ve dar geçitlerden yararlandı. İskoç piyadeleri, uzun mızraklarla oluşturdukları sıkı birlikler halinde İngiliz atlılarına karşı direndi.

İngiltere Kralı II. Edward’ın ordusu sayıca güçlüydü; fakat dar ve elverişsiz arazide bu üstünlüğünü kullanamadı. İskoçların disiplinli savunması ve karşı hücumları, İngiliz ordusunda çözülmeye yol açtı. 24 Haziran’daki çarpışmaların sonunda İngiliz kuvvetleri dağıldı ve II. Edward savaş alanından kaçmak zorunda kaldı.

Bannockburn zaferi, İskoçların bağımsızlık mücadelesinde moral ve siyasi üstünlük kazandığı büyük bir dönemeç oldu. İskoçya’nın bağımsızlığı hemen o gün kesinleşmedi; ancak Robert Bruce’un liderliği güçlendi, İngiliz hâkimiyetine karşı direnç büyüdü ve İskoç ulusal hafızasında bu savaş özel bir yere yerleşti.

Bu zaferden yıllar sonra, 1328’de İngiltere İskoçya’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Bannockburn, bu sürece giden yolda en önemli askerî başarıdır. Bugün de İskoçya’da bağımsızlık, direniş ve ulusal kimlik denildiğinde akla gelen en güçlü sembollerden biridir.

24 Haziran 1314 bu yüzden Avrupa tarihi açısından önemli bir gündür. Bannockburn’de kazanılan zafer, küçük bir ordunun doğru liderlik, arazi bilgisi ve kararlılıkla çok daha büyük bir gücü yenebileceğini gösterdi; İskoçya’nın bağımsızlık hafızasına silinmez bir iz bıraktı.

1497 – İngiltere adına Kuzey Amerika’ya ulaşan John Cabot tarihe geçti

24 Haziran 1497’de, İtalyan asıllı denizci John Cabot, İngiltere adına çıktığı seferde Kuzey Amerika kıyılarına ulaştı. Cabot’un küçük gemisi Matthew ile yaptığı bu yolculuk, İngilizlerin Kuzey Amerika’ya yönelik ilgi ve hak iddialarının erken başlangıçlarından biri kabul edilir.

John Cabot’un asıl adı Giovanni Caboto’ydu. Venedik çevresinden gelen bir denizciydi; ancak keşif yolculuğunu İngiltere Kralı VII. Henry’nin izni ve desteğiyle gerçekleştirdi. O dönemde Avrupalı denizciler, Asya’ya batıdan ulaşmanın yollarını arıyordu. Kristof Kolomb’un 1492’deki seferinden sonra Atlantik’in batısı Avrupa devletleri için büyük bir merak ve rekabet alanına dönüşmüştü.

Cabot, 1497’de İngiltere’nin Bristol limanından yola çıktı. Matthew adlı küçük gemide az sayıda mürettebat vardı. Amaç, batıya giderek Asya’ya ulaşılabilecek yeni bir deniz yolu bulmaktı. Ancak Cabot’un vardığı yer Asya değil, Kuzey Amerika kıyılarıydı. Bugün onun ulaştığı bölgenin Newfoundland, Labrador ya da Cape Breton çevresi olabileceği düşünülür.

Cabot, vardığı toprakları İngiltere kralı adına sahiplendi. Bu hareket o gün için küçük bir keşif notu gibi görünse de sonraki yüzyıllar açısından büyük anlam taşıdı. Çünkü İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki koloni iddiaları ve Atlantik dünyasındaki yükselişi için erken bir tarihsel dayanak oluşturdu.

Cabot, Kolomb kadar popüler bir isim değildir; ama özellikle İngiliz denizaşırı tarihinin başlangıcı açısından önemlidir. Onun yolculuğu, İngiltere’nin okyanus aşırı keşiflerde İspanya ve Portekiz’in gerisinden gelmeye başladığı dönemin işaretlerinden biridir. Sonraki yüzyıllarda İngilizler Kuzey Amerika’da koloniler kuracak, bu kolonilerden bazıları daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin temelini oluşturacaktı.

Elbette Cabot’un seferi bugünkü anlamda “yeni bir kıtanın keşfi” gibi basitçe anlatılamaz. Kuzey Amerika’da zaten yerli halklar yaşıyordu. Cabot’un yaptığı şey, Avrupalı güçler adına bu kıyılara ulaşmak ve onları Avrupa haritalarına, ticaret planlarına ve siyasi rekabete dahil etmekti.

24 Haziran 1497 bu yüzden keşifler tarihi açısından önemli bir gündür. John Cabot o gün Kuzey Amerika kıyılarına ulaştı; İngiltere adına yapılan bu yolculuk, Atlantik dünyasında sonraki yüzyılları belirleyecek büyük sömürge ve denizcilik rekabetinin erken adımlarından biri oldu.

1542 – Amazon Nehri’ne adını veren “savaşçı kadınlar” hikâyesi doğdu

24 Haziran 1542’de, İspanyol kâşif Francisco de Orellana’nın Güney Amerika’daki büyük nehir yolculuğu sırasında tarihe geçecek ilginç bir olay yaşandığı kabul edilir. Orellana ve adamları, Amazon havzasında yerli savaşçılarla çatıştı. Anlatıya göre bu çatışmada kadın savaşçılar da ön saflarda yer aldı. Orellana, daha sonra bu kadınları Yunan mitolojisindeki Amazonlara benzetti ve büyük nehir Avrupa dillerinde “Amazon” adıyla anılmaya başladı.

Francisco de Orellana, aslında Güney Amerika içlerinde altın, tarçın ve zenginlik arayan İspanyol seferlerinin bir parçasıydı. Gonzalo Pizarro’nun doğuya doğru başlattığı keşif hareketine katılmıştı. Ama sefer kısa sürede büyük bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Açlık, hastalık, tropik orman, bilinmeyen nehirler ve yerli halklarla yaşanan çatışmalar İspanyolları tüketti.

Orellana, yiyecek bulmak amacıyla küçük bir grupla nehir aşağı gönderildi. Ancak akıntıya karşı geri dönmek neredeyse imkânsız hale geldi. Böylece Orellana ve yanındakiler, geri dönmek yerine nehrin akışını izleyerek bilinmeyene doğru ilerledi. Bu yolculuk sonunda Orellana, Amazon Nehri’ni batıdan doğuya geçen ilk Avrupalı oldu.

Seferin en önemli tanığı, Dominiken rahip Gaspar de Carvajal’dı. Carvajal, yolculuk sırasında yaşananları kayda geçirdi. Onun anlatısında, nehir boyunca büyük yerleşimler, kalabalık topluluklar, savaşçı gruplar ve İspanyollarla çatışan yerli halklar yer alır. Bu anlatı uzun süre abartılı bulunmuş; ancak son yıllarda Amazon havzasında Kolomb öncesi dönemde sanılandan daha karmaşık toplumlar yaşamış olabileceğini gösteren araştırmalar, Carvajal’ın notlarına ilgiyi yeniden artırmıştır.

24 Haziran 1542’ye tarihlenen çatışma, özellikle “kadın savaşçılar” hikâyesiyle ünlendi. Bazı anlatılarda bu kadınlar Icamiaba ya da Tapuya savaşçılarıyla ilişkilendirilir. Orellana’nın adamları, kadınların erkeklerle birlikte savaştığını ya da savaşı yönlendirdiğini söyledi. Avrupalıların zihninde bu görüntü, Antik Yunan mitolojisindeki Amazon kadınlarını çağrıştırdı.

Yunan mitolojisinde Amazonlar, erkeklerden bağımsız yaşayan, savaşçı kadınlardan oluşan efsanevi bir topluluktu. Orellana ve adamları, Güney Amerika’da karşılaştıklarını söyledikleri kadın savaşçıları bu eski efsaneyle ilişkilendirdi. Böylece nehir, Avrupa haritalarında ve anlatılarında “Amazonlar Nehri” olarak anılmaya başladı.

Elbette bu hikâyeye dikkatli yaklaşmak gerekir. Orellana’nın gerçekten yalnız kadınlardan oluşan bir savaşçı toplulukla mı karşılaştığı, yoksa yerli topluluklarda erkeklerle birlikte savaşan kadınları kendi mitolojik bilgisiyle mi yorumladığı kesin değildir. Ayrıca Avrupalı kâşiflerin yerli halkları anlatırken abartı, korku, hayranlık ve sömürgeci bakışı sık sık birbirine karıştırdığı unutulmamalıdır.

Buna rağmen hikâyenin tarihî etkisi büyüktür. Çünkü bugün dünyanın en büyük nehir sistemlerinden biri olan Amazon’un adı, bu karşılaşma anlatısından doğmuştur. Nehir daha önce Avrupalılar tarafından farklı adlarla anılmıştı; ancak “Amazon” adı zamanla yerleşti ve bütün dünyada bilinen isme dönüştü.

Amazon Nehri, dünyanın en geniş yağmur ormanlarını, en büyük su sistemlerinden birini, binlerce canlı türünü ve çok sayıda yerli halkın yaşam alanını temsil eder. Bu kadar büyük bir coğrafyanın adının, bir keşif seferinde anlatılan “savaşçı kadınlar” hikâyesiyle yaygınlaşması, tarihin efsane, gözlem ve yanlış anlamalarla birlikte şekillendiğini gösterir.

24 Haziran 1542 bu yüzden coğrafya ve keşifler tarihi açısından ilginç bir gündür. Orellana’nın Amazon yolculuğunda anlatılan kadın savaşçılar hikâyesi, dünyanın en büyük nehirlerinden birine adını verdi; Güney Amerika’nın dev ırmağı, Avrupa hafızasına mitolojiden gelen “Amazon” adıyla kazındı.

1637 – Orion Bulutsusu’nu keşfeden Fransız bilgin Peiresc öldü

24 Haziran 1637’de, Fransız astronom, hümanist ve bilim hamisi Nicolas-Claude Fabri de Peiresc hayatını kaybetti. Peiresc, bugün geniş kitleler tarafından çok tanınan bir isim değildir; ancak 17. yüzyıl Avrupa’sında bilim, astronomi, tarih, sanat ve koleksiyonculuk alanlarında önemli bir figürdü.

Peiresc, 1580’de Fransa’nın Belgentier kasabasında doğdu. Hukuk eğitimi aldı, Aix-en-Provence’ta görev yaptı; fakat onu asıl önemli kılan şey, bilgiye duyduğu büyük meraktı. Astronomiyle, eski eserlerle, madeni paralarla, yazmalarla, bitkilerle, hayvanlarla ve Akdeniz kültürleriyle ilgilendi.

Astronomi tarihindeki en dikkat çekici yönlerinden biri, 1610’da Orion Bulutsusu’nu gözlemlemesi ve kayda geçirmesidir. Orion Bulutsusu, gökyüzünün en tanınan bölgelerinden biri olan Orion Takımyıldızı içinde yer alır. Bugün yıldız oluşum bölgelerinden biri olarak bilinen bu bulutsu, teleskoplu gözlemlerin yeni başladığı dönemde bilim insanlarının dikkatini çeken önemli gök cisimlerinden biriydi.

Peiresc’in yaşadığı dönem, Galileo’nun teleskopla yaptığı gözlemlerle astronominin değişmeye başladığı yıllardı. Gökyüzü artık teleskopla incelenen yeni bir keşif sahası haline geliyordu. Peiresc de bu yeni bilim dünyasının Avrupa’daki önemli takipçilerinden biriydi.

Peiresc, dönemin bilim insanları, düşünürleri ve sanatçılarıyla geniş bir mektuplaşma ağı kurdu. Galileo, Pierre Gassendi ve Rubens gibi dönemin önemli isimleriyle ilişkiliydi. Bu mektuplaşmalar sayesinde bilgi, gözlem ve fikirler Avrupa’nın farklı şehirleri arasında dolaşıma girdi.

Peiresc ayrıca eski paraların tarih araştırmalarında kullanılmasına önem veren erken isimlerden biriydi. Antik eserleri, yazmaları ve sikkeleri yalnız koleksiyon merakıyla değil, geçmişi anlamanın belgeleri olarak görüyordu. Bu yönüyle tarihçilik, arkeoloji ve sanat tarihi alanlarına da katkı sundu.

Bugünün ölçüleriyle bakıldığında Peiresc, tek bir alana sıkışmayan eski tip bir bilgindi. Astronomdu, ama aynı zamanda tarih meraklısıydı. Hukukçuydu, ama bilim insanlarını destekliyordu. Koleksiyonerdi, ama topladığı şeyleri bilgi üretmenin parçası olarak görüyordu.

24 Haziran 1637 bu yüzden bilim ve kültür tarihi açısından ilginç bir gündür. Nicolas-Claude Fabri de Peiresc o gün öldü; Orion Bulutsusu’nu kayda geçiren, Avrupa’daki bilim insanlarını mektuplarla birbirine bağlayan ve 17. yüzyılın bilgi dünyasında önemli iz bırakan çok yönlü bir bilgin olarak anılmaya devam ediyor.

1645 – Osmanlı ordusu Girit’e çıktı, 24 yıl sürecek savaş başladı

24 Haziran 1645’te, Osmanlı ordusu Girit Adası’na çıkarma yaptı. Kaynaklarda yüzlerce harp ve nakliye gemisinden oluştuğu aktarılan büyük Osmanlı donanması, Venedik hâkimiyetindeki adaya ulaşarak 24 yıl sürecek Girit Savaşı’nı başlattı.

Girit o dönemde Venedik Cumhuriyeti’nin elindeydi. Ada, Doğu Akdeniz’in en stratejik noktalarından biriydi. Osmanlı Devleti için Mısır, Suriye ve İstanbul arasındaki deniz yollarının güvenliği büyük önem taşıyordu. Girit’in Venedik kontrolünde olması, Osmanlı deniz ulaşımı ve Akdeniz hâkimiyeti açısından sürekli bir sorun olarak görülüyordu.

Seferin görünen gerekçelerinden biri, Osmanlı gemilerine ve hac yolcularına yönelik saldırılarla ilgiliydi. Girit çevresindeki Venedik korsanlarının Osmanlı ticaret ve ulaşım yollarını tehdit ettiği düşünülüyordu. Ancak asıl mesele bundan daha büyüktü: Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz’de Venedik’in son büyük üslerinden biri olan Girit’i almak istiyordu.

Sultan İbrahim döneminde hazırlanan seferin başında Kaptanıderya Silahdar Yusuf Paşa vardı. Donanma İstanbul’dan büyük bir hazırlıkla hareket etti. Hedefin başlangıçta Malta olabileceği düşünülmüş, bu durum Venediklileri yanıltmıştı. Ancak asıl hedef Girit’ti.

Osmanlı kuvvetleri Hanya yakınlarında karaya çıktı. İlk hedeflerden biri Hanya oldu. Ada savunması Venediklilerin elindeydi; fakat uzun yıllar ihmal edilmiş kaleler ve hazırlıksız savunma düzeni, Osmanlı ilerleyişini kolaylaştırdı. Hanya Kuşatması kısa süre sonra başladı ve şehir Ağustos 1645’te Osmanlıların eline geçti.

Ancak Girit’in tamamını almak kolay olmadı. Savaş yıllarca sürdü. Venedikliler özellikle Kandiye’de, yani bugünkü Heraklion’da büyük bir direnç gösterdi. Kandiye Kuşatması, dünya askerî tarihinin en uzun kuşatmalarından biri olarak anılır. Osmanlılar adanın büyük bölümünü ele geçirse de Kandiye’nin düşmesi ancak 1669’da gerçekleşti.

Girit Savaşı, Osmanlı Devleti için çok pahalı ve yıpratıcı bir mücadele oldu. Donanma, asker, para, iaşe ve zaman bakımından büyük kaynaklar tüketildi. Venedik ise Avrupa’dan zaman zaman yardım alarak direnişi uzatmaya çalıştı. Akdeniz’de Osmanlı-Venedik rekabetinin son büyük safhalarından biri bu savaşta yaşandı.

Savaşın sonunda Girit Osmanlı hâkimiyetine girdi. Ada, yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca Osmanlı yönetiminde kaldı. Girit’in alınması, Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’deki gücünü artırdı; ancak savaşın uzunluğu ve maliyeti, imparatorluğun askerî ve ekonomik sınırlarını da gösterdi.

24 Haziran 1645 bu yüzden Osmanlı ve Akdeniz tarihi açısından önemli bir gündür. Osmanlı ordusu o gün Girit’e çıktı; bir çıkarma harekâtı olarak başlayan sefer, 24 yıl sürecek büyük bir Osmanlı-Venedik savaşına dönüştü.

1812 – Napolyon’un sonunu hazırlayan Rusya seferi başladı

24 Haziran 1812’de, Napolyon Bonapart’ın ordusu Neman Nehri’ni geçerek Rusya seferini başlattı. Bu sefer, başlangıçta Avrupa’nın en büyük askerî güç gösterilerinden biri gibi görünüyordu; ancak birkaç ay içinde Napolyon’un imparatorluğunu sarsan büyük bir felakete dönüştü.

Napolyon o sırada Avrupa’nın en güçlü lideriydi. Fransa İmparatorluğu, kıtanın büyük bölümünde etkiliydi. Ancak Rusya ile ilişkiler bozulmuştu. Napolyon, İngiltere’yi ekonomik olarak sıkıştırmak için Avrupa’da “Kıta Ablukası” sistemini uygulamak istiyordu. Rusya’nın bu sisteme tam uymaması, Fransa ile Rusya arasındaki gerilimi büyüttü.

Napolyon, Rusya’yı dize getirmek için dev bir ordu hazırladı. Bu ordu yalnız Fransız askerlerinden oluşmuyordu; imparatorluğa bağlı ya da müttefik birçok Avrupa bölgesinden askerler vardı. Bu yüzden “Grande Armée”, yani Büyük Ordu, Napolyon’un Avrupa üzerindeki gücünün de sembolüydü.

Ama Rusya seferi daha baştan çok zor bir harekâttı. Mesafeler uzundu, ikmal hatları kırılgandı, yollar kötüydü ve Rus ordusu doğrudan belirleyici bir meydan savaşına girmek yerine geri çekilerek Fransızları ülkenin içine doğru çekti. Ruslar, Napolyon’un beklediği hızlı zaferi vermedi.

Eylül 1812’de Borodino’da çok kanlı bir savaş yaşandı. Napolyon Moskova’ya girdi; ancak şehir büyük ölçüde boşaltılmış ve yangınlarla harap olmuştu. Çar I. Aleksandr teslim olmadı. Napolyon, Moskova’da beklediği siyasi sonucu alamadı. Kış yaklaşırken geri çekilmek zorunda kaldı.

Asıl felaket bu geri çekilme sırasında yaşandı. Soğuk, açlık, hastalık, düzensizlik, Rus saldırıları ve tükenen ikmal, Büyük Ordu’yu çökertti. Rusya’ya büyük umutlarla giren yüz binlerce askerden çok azı geri dönebildi. Bu, Napolyon’un yenilmezlik efsanesini yıkan büyük bir kırılmaya dönüştü.

Rusya seferi, Napolyon’un Avrupa’daki hâkimiyetinin sonunu hazırladı. 1813’te Leipzig’de büyük yenilgi geldi, ardından 1814’te Napolyon tahttan çekilmek zorunda kaldı. Waterloo’ya giden yolun taşları da büyük ölçüde Rusya seferindeki felaketle döşendi.

24 Haziran 1812 bu yüzden dünya tarihi açısından önemli bir gündür. Napolyon’un Rusya seferi o gün başladı; Avrupa’nın en güçlü ordularından biri, zafer arayışıyla girdiği Rusya’da imparatorluğun çöküşünü başlatan büyük bir felaketle karşılaştı.

1821 – Bolívar’ın zaferi Venezuela’nın bağımsızlık yolunu açtı

24 Haziran 1821’de, Venezuela’daki Carabobo Muharebesi bağımsızlık yanlılarının zaferiyle sonuçlandı. Simón Bolívar komutasındaki yurtsever kuvvetler, İspanya’ya bağlı kraliyet ordusunu yenerek Venezuela’nın bağımsızlık yolundaki en önemli adımlardan birini attı.

  1. yüzyılın başında Latin Amerika’nın birçok bölgesi İspanyol sömürge yönetimine karşı ayaklanmıştı. Venezuela da bu mücadelenin merkezlerinden biriydi. Simón Bolívar, yalnız Venezuela’nın değil, Güney Amerika’daki bağımsızlık hareketlerinin en önemli liderlerinden biri haline gelmişti.

Carabobo Ovası’nda karşı karşıya gelen ordular, aslında iki farklı gelecek fikrini temsil ediyordu. Bir tarafta İspanyol kraliyet yönetimini sürdürmek isteyen kuvvetler, diğer tarafta kendi kaderini belirlemek isteyen bağımsızlık yanlıları vardı. Bolívar’ın ordusu farklı toplumsal kesimlerden gelen askerlerden oluşuyordu. Llanero adı verilen atlı birlikler, yani ova savaşçıları da bu mücadelede önemli rol oynadı.

Savaşta Bolívar’ın kuvvetleri kararlı ve etkili bir saldırı yürüttü. Özellikle José Antonio Páez komutasındaki süvari birliklerinin hamlesi, İspanyol hatlarının kırılmasında belirleyici oldu. Kraliyet ordusu yenildi ve Venezuela’daki İspanyol hâkimiyeti ağır darbe aldı.

Carabobo zaferi, Venezuela’nın bağımsızlığını o gün kesinleştirmedi; bazı İspanyol kuvvetleri bir süre daha direndi. Ancak savaş, ülkenin büyük bölümünün fiilen bağımsızlık yanlılarının kontrolüne geçmesini sağladı. Bu nedenle Carabobo, Venezuela tarihinde bağımsızlığın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.

Simón Bolívar’ın hedefi yalnız Venezuela değildi. O, Güney Amerika’da İspanyol yönetiminden kurtulmuş büyük ve birleşik bir cumhuriyet hayal ediyordu. Venezuela, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya’daki bağımsızlık mücadelelerinde onun adı belirleyici oldu. Bu yüzden Bolívar, Latin Amerika’da “Kurtarıcı” anlamına gelen “El Libertador” unvanıyla anılır.

24 Haziran 1821 bu yüzden Latin Amerika tarihi açısından önemli bir gündür. Carabobo’da kazanılan zafer, Venezuela’nın bağımsızlık yolunu açtı; Bolívar’ın adı da kıtanın sömürge düzeninden çıkış mücadelesinin simgesi olarak tarihe geçti.

1859 – Solferino’da akan kan, Kızılhaç ve Kızılay fikrini doğurdu

24 Haziran 1859’da, Kuzey İtalya’daki Solferino yakınlarında 19. yüzyılın en kanlı savaşlarından biri yaşandı. Avusturya İmparatorluğu ordusu, Fransa ve Sardinya Krallığı ittifakına yenildi. Bu savaş, İtalya’nın birleşme sürecinde önemli bir dönemeç oldu; ancak dünya tarihindeki asıl etkisi, savaş meydanında kalan yaralı askerlerin acısından doğan büyük bir insani yardım fikriydi.

Solferino Muharebesi, İkinci İtalyan Bağımsızlık Savaşı’nın en kritik çarpışmalarından biriydi. Bir tarafta Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in ordusu, diğer tarafta Fransa İmparatoru III. Napolyon ve Sardinya Kralı II. Vittorio Emanuele’nin kuvvetleri vardı. Amaç, Avusturya’nın Kuzey İtalya üzerindeki hâkimiyetini kırmak ve İtalyan birliğine giden yolu açmaktı.

Savaş çok sert geçti. On binlerce asker öldü, yaralandı ya da kayboldu. O dönemin sağlık hizmetleri, böyle büyük bir savaşın ardından ortaya çıkan insanlık dramını karşılayacak güçte değildi. Yaralı askerler saatlerce, hatta günlerce savaş alanında kaldı. Su, ilaç, sargı bezi, doktor ve taşıma aracı yetersizdi.

Tam bu sırada bölgede bulunan İsviçreli iş insanı Henry Dunant, savaşın ardından karşılaştığı manzarayla derinden sarsıldı. Aslında Dunant, bölgeye iş görüşmeleri için gelmişti. Fakat Solferino çevresinde gördüğü yaralı askerler, onun hayatının yönünü değiştirdi.

Dunant, Castiglione delle Stiviere kasabasında yerel halkı örgütleyerek yaralılara yardım etmeye çalıştı. Yardım ederken askerlerin hangi ordudan olduğuna bakılmamasını savundu. Onun hafızalara kazınan anlayışı basitti ama dönemi için devrimciydi: Yaralı düşman da olsa insandı ve yardım görmeliydi.

Solferino’dan sonra Dunant bu deneyimi unutmadı. 1862’de Bir Solferino Hatırası adlı kitabını yayımladı. Kitapta savaş alanında gördüğü acıyı anlattı ve iki temel öneri sundu: Her ülkede savaş yaralılarına yardım edecek gönüllü yardım dernekleri kurulmalıydı; ayrıca devletler, savaşta yaralıların korunması için uluslararası kurallar üzerinde anlaşmalıydı.

Bu fikirler kısa sürede karşılık buldu. 1863’te Cenevre’de Uluslararası Yaralılara Yardım Komitesi kuruldu. Bu yapı daha sonra Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne dönüştü. 1864’te ise ilk Cenevre Sözleşmesi kabul edildi. Böylece savaşta yaralı askerlerin korunması ve tarafsız sağlık hizmeti fikri uluslararası hukuk alanına girmeye başladı.

Kızılhaç işareti, İsviçre bayrağının renklerinin ters çevrilmesiyle ortaya çıktı. Daha sonra Osmanlı Devleti ve bazı Müslüman ülkeler için Kızılay sembolü benimsendi. Böylece Solferino’da başlayan insani yardım düşüncesi, zamanla Kızılhaç ve Kızılay hareketi adıyla bütün dünyaya yayıldı.

Solferino Muharebesi askerî açıdan Avusturya’nın yenilgisiyle sonuçlandı. Bu yenilgi, İtalya’nın birleşme sürecini hızlandırdı. Ancak savaşın en kalıcı mirası, bir devletin ya da ordunun zaferinden çok daha büyüktü. O gün savaş alanında sahipsiz kalan yaralılar, modern insani yardım hareketinin doğmasına yol açtı.

1901 – Picasso’nun Paris’teki ilk büyük sergisi açıldı

24 Haziran 1901’de, henüz 19 yaşındaki Pablo Picasso’nun Paris’teki ilk büyük sergisi açıldı. Sergi, dönemin etkili sanat tüccarlarından Ambroise Vollard’ın galerisinde düzenlendi. Genç Picasso, bu sergide Bask ressam Francisco Iturrino ile birlikte yer aldı.

Picasso o sırada bugün bildiğimiz büyük modern sanat efsanesi değildi. Malaga doğumlu genç bir İspanyol ressamdı. Barselona’da sanat çevrelerine girmiş, Paris’e gelmiş, ama henüz Avrupa sanat dünyasında adını tam olarak duyurmamıştı. 1901’de Paris, modern sanatın en önemli merkezlerinden biriydi. Bir ressamın burada fark edilmesi, kariyerinin yönünü değiştirebilirdi.

Ambroise Vollard’ın galerisi bu yüzden çok önemliydi. Vollard, dönemin yeni ve cesur sanatçılarına alan açan etkili bir sanat satıcısıydı. Cézanne, Gauguin ve Van Gogh gibi isimlerin tanınmasında da rol oynamıştı. Genç Picasso’nun onun galerisinde sergi açması, sanat çevreleri için dikkate değer bir işaretti.

Picasso, bu sergi için çok kısa sürede çok sayıda eser hazırladı. Paris’in gece hayatı, kafeler, dansçılar, sokaklar, kadın figürleri ve kent hayatının hızlı ritmi bu dönem resimlerinde öne çıktı. Genç ressam, Toulouse-Lautrec, Degas, Van Gogh ve dönemin başka modern sanatçılarından etkiler taşıyordu; ama aynı zamanda kendi enerjisini ve gözlem gücünü de göstermeye başlamıştı.

Sergi, Picasso’nun Paris’te tanınmasını sağladı. Eleştirmenlerin bir bölümü genç ressamın yeteneğine dikkat çekti. Henüz 20 yaşına bile gelmemiş bir sanatçının bu kadar üretken, hızlı ve kendinden emin görünmesi ilgi uyandırdı.

Bu sergi, Picasso’nun sanat hayatında yalnız bir başlangıç noktası değildi; aynı zamanda büyük bir kırılmanın eşiğiydi. Aynı yıl yakın arkadaşı Carlos Casagemas’ın intiharı Picasso’yu derinden etkiledi. Bu acının ardından sanatında daha hüzünlü, yoksulluk, yalnızlık ve ölüm duygusunun öne çıktığı Mavi Dönem başladı.

Picasso sonraki yıllarda Kübizm’in kurucularından biri olacak, modern sanatın neredeyse bütün dilini değiştirecek ve 20. yüzyılın en etkili sanatçılarından biri haline gelecekti. Ama bu büyük yolculuğun Paris’te görünür hale geldiği ilk önemli an, 1901’de Vollard Galerisi’nde açılan sergiydi.

1917 – Halep toplantısında Yıldırım Ordular Grubu’nun kurulmasının yolu açıldı

24 Haziran 1917’de, I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı cepheleri açısından önemli toplantılarından biri Halep’te yapıldı. Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın başkanlık ettiği toplantıya Türk ve Alman komutanlar katıldı. Mustafa Kemal Paşa da bu toplantıda hazır bulundu. Görüşmeler sonunda, Irak ve Filistin-Suriye cephelerini ilgilendiren yeni bir askerî yapılanmaya gidilmesi kararlaştırıldı.

Bu yeni yapılanma, kısa süre sonra “Yıldırım Ordular Grubu” adıyla ortaya çıkacaktı. Grubun başına Alman General Erich von Falkenhayn’ın getirilmesi planlandı. Osmanlı Devleti’nin savaşın son döneminde Alman askerî desteğine ne kadar bağımlı hale geldiğini gösteren bu karar, ileride büyük tartışmalar yaratacaktı.

Toplantının arka planında Bağdat meselesi vardı. İngilizler 1917’de Bağdat’ı ele geçirmişti. Enver Paşa ve Alman komutanlığı, Bağdat’ın geri alınmasını istiyordu. Bunun için Irak, Suriye ve Filistin hattında yeni bir kuvvet düzenlemesi düşünülüyordu. Ancak bölgedeki askerî gerçekler çok ağırdı. Osmanlı ordusu yorgundu, ikmal sorunları büyüktü ve İngilizler özellikle Filistin cephesinde ciddi bir tehdit oluşturuyordu.

Halep’te yapılan görüşmelerde Bağdat’a büyük bir taarruz yapmanın zorluğu ortaya çıktı. Enver Paşa başlangıçta Bağdat seferi fikrinde ısrar etse de toplantıda bu planın uygulanabilirliği tartışıldı. Sonuçta Bağdat’ı hemen geri alma hedefi geri plana düştü; Filistin-Suriye hattındaki durum daha belirleyici hale geldi.

Yıldırım Ordular Grubu fikri bu ortamda şekillendi. Amaç, 6. Ordu ve yeni kurulacak 7. Ordu’yu bir grup komutanlığı altında toplamak, cepheyi daha merkezi biçimde yönetmek ve İngilizlere karşı güçlü bir karşı hamle hazırlamaktı. Ancak bu yapı daha en baştan sorunluydu. Çünkü komuta kademesinde Alman etkisi çok fazlaydı.

Falkenhayn daha önce Alman Genelkurmay Başkanlığı yapmış önemli bir askerdi. Osmanlı hizmetine girdiğinde büyük yetkilerle donatıldı. Yıldırım Ordular Grubu karargâhında Alman subayların ağırlığı dikkat çekiciydi. Emirlerin Almanca hazırlanıp sonra Türkçeye çevrilmesi bile, Osmanlı ordusunun kendi cephelerinde ne kadar karmaşık bir komuta ilişkisi içine girdiğini gösteriyordu.

Mustafa Kemal Paşa, bu yapıya ve Falkenhayn’ın yaklaşımına başından itibaren mesafeli durdu. Ona göre Filistin cephesindeki tehlike doğru değerlendirilmiyor, Alman komutanlar Osmanlı ordusunun ve ülkenin gerçek durumunu yeterince dikkate almıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın daha sonra Enver Paşa’ya gönderdiği raporlarda bu rahatsızlık açık biçimde görülecekti.

Yıldırım Ordular Grubu, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki son büyük askerî düzenlemelerinden biri oldu. Fakat beklenen başarıyı sağlayamadı. Filistin Cephesi’nde İngiliz ilerleyişi durdurulamadı; 1918’de Osmanlı ordusu Suriye-Filistin hattında ağır yenilgiler yaşadı. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa, savaşın son günlerinde 7. Ordu Komutanı olarak Halep’in kuzeyinde İngiliz ilerleyişini durduracak ve daha sonra Mondros Mütarekesi sonrasında kısa süreliğine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na getirilecekti.

24 Haziran 1917 bu yüzden Osmanlı askerî tarihi açısından önemli bir gündür. Halep’te yapılan toplantı, Yıldırım Ordular Grubu’nun kurulmasının yolunu açtı; aynı zamanda Osmanlı ordusundaki Alman etkisini, cephelerdeki kötüleşen durumu ve Mustafa Kemal Paşa’nın savaşın gidişine dair erken uyarılarını görünür kılan sürecin başlangıç noktalarından biri oldu.

1935 – Türkiye’nin elektrik kaynaklarını araştıracak Elektrik İşleri Etüt İdaresi kuruldu

24 Haziran 1935’te, Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nin kuruluşunu düzenleyen kanun Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu adım, genç Cumhuriyet’in enerji kaynaklarını planlı biçimde araştırma ve elektrik üretimini bilimsel temellere oturtma çabasının önemli parçalarından biri oldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye için elektrik yalnız evleri aydınlatan bir hizmet değildi. Sanayileşme, demiryolları, fabrikalar, şehirlerin gelişmesi ve modernleşme hedefi için enerjiye ihtiyaç vardı. Ancak ülkenin hangi bölgelerinde ne kadar su gücü, kömür, maden ve elektrik üretim imkânı bulunduğunun düzenli biçimde araştırılması gerekiyordu.

Elektrik İşleri Etüt İdaresi, bu ihtiyaca cevap vermek için kuruldu. Kurumun görevi, Türkiye’nin elektrik enerjisi üretim imkânlarını incelemek, özellikle akarsuların ve su kaynaklarının enerji potansiyelini araştırmak, projeler hazırlamak ve elektrikleşme çalışmalarına teknik zemin oluşturmaktı.

Bu yönüyle EİE, masa başında kurulan sıradan bir bürokrasi birimi değildi. Türkiye’nin dağlarında, nehirlerinde, vadilerinde ve sanayi bölgelerinde geleceğin enerji haritasını çıkarmaya çalışan teknik bir kurumdu. Barajlar, hidroelektrik santraller, enerji nakil hatları ve elektrik üretimi gibi konular, bu tür etüt çalışmaları olmadan sağlıklı biçimde planlanamazdı.

1935 yılı, Türkiye’de devlet eliyle sanayileşme hamlesinin güç kazandığı bir dönemdi. Aynı yıl Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ve Etibank gibi kurumların da devreye girmesi, Cumhuriyet’in maden ve enerji alanında daha planlı bir kalkınma çizgisine yöneldiğini gösteriyordu. Elektrik İşleri Etüt İdaresi de bu büyük kalkınma hamlesinin enerji ayağında yer aldı.

Kurum, uzun yıllar Türkiye’nin elektrik ve su kaynakları üzerine önemli çalışmalar yaptı. Enerji projelerinin hazırlanmasında, mühendislik etütlerinde ve ülkenin elektrikleşme sürecinde teknik bilgi birikimi oluşturdu. Daha sonraki yıllarda Türkiye Elektrik Kurumu, Devlet Su İşleri ve enerji bakanlığı çevresindeki çalışmalarla birlikte, Türkiye’nin enerji altyapısının gelişmesine katkı sağladı.

24 Haziran 1935 bu yüzden Türkiye’nin modernleşme ve kalkınma tarihi açısından önemli bir gündür. Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nin kuruluş kanunu o gün yürürlüğe girdi; Cumhuriyet, ülkenin enerji kaynaklarını ölçmek, planlamak ve geleceğin elektrik altyapısını kurmak için önemli bir adım attı.

1936 – Türkiye Millî Basketbol Takımı ilk maçında Yunanistan’ı farklı yendi

24 Haziran 1936’da, Türkiye Millî Basketbol Takımı tarihindeki ilk millî maçına çıktı. Beyoğlu Halkevi Salonu’nda oynanan karşılaşmada Türkiye, Yunanistan’ı 49-12 gibi farklı bir skorla mağlup etti. Bu maç, Türk basketbolunun millî takım düzeyindeki ilk büyük adımı oldu.

O gün sahaya çıkan takımın kaptanı Naili Moran’dı. Kadroda Feridun Koray, Sadri Usuoğlu, Jak Habib, Hazdayi Penso, Nihat Ertuğ, Dionis Sakalak ve Hayri Arsebük gibi dönemin öncü basketbolcuları yer aldı. Takımın antrenörlüğünü ise Türk basketbol tarihinin ilk millî antrenörü olan Rupen Semerciyan üstlendi.

Bu maçın arka planı da en az skoru kadar ilginçti. Türkiye’de basketbol henüz bugünkü gibi yaygın bir spor değildi. Futbolun gölgesinde, daha çok İstanbul’daki okul, kulüp ve Halkevi çevrelerinde gelişmeye çalışıyordu. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda basketbolun ilk kez olimpik programa alınması, Türkiye’de de bir millî takım kurma fikrini güçlendirdi.

Ancak iş kolay olmadı. Türk spor yönetimi basketbol takımının Berlin’e gönderilip gönderilmeyeceği konusunda kararsızdı. “Bu spor dalında başarılı olabilir miyiz?” sorusu ciddi biçimde tartışılıyordu. Naili Moran ve arkadaşları, bu tereddüdü kırmak için güçlü bir yabancı takımla maç yapmanın şart olduğunu düşündü.

İlk hedef Polonya Millî Takımı’ydı. Çünkü Polonya o dönemde Avrupa basketbolunun güçlü ekiplerinden biriydi. Fakat Polonyalılar İstanbul’a gelmekten vazgeçince plan değişti. İstanbul’a davet edilen Yunanistan takımıyla yapılacak karşılaşma, bir anda Türkiye’nin ilk millî basketbol maçı haline geldi.

Bu organizasyonun yükünü de büyük ölçüde basketbolcuların kendisi üstlendi. Oyuncular kendi aralarında para topladı. Antrenör Rupen Semerciyan da eksik kalan masrafları tamamlayacağını söyledi. Böylece Türkiye’nin ilk millî basketbol maçı, devletin büyük bir organizasyonu olarak değil, basketbola inanan bir avuç idealist sporcunun çabasıyla ortaya çıktı.

24 Haziran akşamı Beyoğlu Halkevi Salonu doluydu. Dönemin spor yöneticileri de maçı izlemeye geldi. Yunanistan takımı sahaya çıktığında, daha uzun ve daha cüsseli görünüyordu. Bu yüzden maç başlamadan önce salonda bir endişe havası vardı. Fakat oyun başlayınca tablo hızla değişti.

Türkiye maça Sadri Usuoğlu’nun faul atışından gelen sayısıyla başladı. İlk çeyrek 6-4 geçildi. Devre bittiğinde Türkiye 13-4 öndeydi. İkinci yarıda ise fark iyice açıldı. Üçüncü çeyrekte skor 40-8’e kadar geldi. Maç sonunda Türkiye, Yunanistan’ı 49-12 mağlup etti.

Karşılaşmanın en dikkat çeken isimlerinden biri Jak Habib oldu. Kurtuluş ve Barkhoba çevresinden yetişen Habib, bu ilk millî maçta attığı sayılarla öne çıktı. Takımın kaptanı Naili Moran ise yalnız sahadaki oyunuyla değil, bu millî takımın kurulması ve maçın organize edilmesi için gösterdiği çabayla da Türk basketbol tarihine geçti.

Bu galibiyet, sadece bir maç kazanmak anlamına gelmiyordu. Türkiye’nin basketbolda uluslararası sahneye çıkabileceğini gösterdi. Nitekim bu karşılaşmadan sonra basketbolcuların Berlin Olimpiyatları’na gönderilmesi fikri güç kazandı. Kısa süre sonra Türkiye, basketbolun ilk kez olimpiyat programına alındığı 1936 Berlin Olimpiyatları’na katıldı.

Berlin’de sonuçlar parlak olmadı. Türkiye, Şili ve Mısır karşısında yenilerek elendi. Ama asıl önemli olan, Türk basketbolunun artık millî takım düzeyinde uluslararası sahneye çıkmış olmasıydı.

24 Haziran 1936 bu yüzden Türk spor tarihi açısından önemli bir gündür. Türkiye Millî Basketbol Takımı o gün ilk kez sahaya çıktı, Yunanistan’ı 49-12 yendi ve yıllar sonra “12 Dev Adam”la, Avrupa finalleriyle, dünya ikinciliğiyle büyüyecek basketbol hikâyesinin ilk sayfasını açtı.

1938 – Azerbaycan’ın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey doğdu

24 Haziran 1938’de, Azerbaycan’ın Sovyetler Birliği’nden ayrılmasından sonra demokratik seçimle iş başına gelen ilk cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey doğdu. Asıl adı Ebulfez Aliyev olan Elçibey, Nahçıvan’ın Ordubad bölgesindeki Keleki köyünde dünyaya geldi.

Elçibey aynı zamanda tarihçi, akademisyen ve Sovyet döneminde bağımsızlık fikrini savunan bir aydındı. Bakü Devlet Üniversitesi’nde Arap filolojisi okudu. Bir dönem Mısır’da tercümanlık yaptı, ardından üniversitede öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan’ın bağımsızlığı ve Türk dünyası fikri üzerine düşünceleri nedeniyle baskı gördü. 1975’te Sovyet karşıtı propaganda yapmak suçlamasıyla tutuklandı ve yaklaşık 18 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Azerbaycan Bilimler Akademisi Elyazmaları Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştı.

1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği çözülme sürecine girerken Azerbaycan’da da bağımsızlık hareketi yükseldi. Elçibey, bu hareketin önde gelen isimlerinden biri oldu. 1989’da kurulan Azerbaycan Halk Cephesi’nin başına geçti ve kısa sürede bağımsızlık yanlısı hareketin en tanınan liderlerinden biri haline geldi.

Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonra 7 Haziran 1992’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Elçibey, Azerbaycan Halk Cephesi’nin adayı olarak yarıştı ve seçimi kazandı. Böylece Sovyet sonrası bağımsız Azerbaycan’ın demokratik seçimle iş başına gelen ilk cumhurbaşkanı oldu.

Elçibey’in cumhurbaşkanlığı dönemi çok kısa sürdü, ancak sembolik etkisi büyük oldu. Görev süresinde Azerbaycan’ın Rusya etkisinden uzaklaşmasını, millî kurumlarını güçlendirmesini, Latin alfabesine geçmesini ve Türkiye ile yakın ilişkiler kurmasını savundu. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı.

Türkiye’ye olan yakınlığı, Elçibey’in siyasi kimliğinin en belirgin yönlerinden biriydi. TBMM’de yaptığı konuşmada izlediği yolun Mustafa Kemal’in yolu olduğunu söyledi. Anıtkabir ziyaretinde yazdığı “Senin askerin Elçibey” ifadesi, Türkiye’de de hafızalara kazındı.

Ancak Azerbaycan o dönemde çok ağır sorunlarla karşı karşıyaydı. Karabağ savaşı, ekonomik kriz, Sovyet sonrası devlet kurumlarının zayıflığı ve iç siyasi çatışmalar Elçibey yönetimini zorladı. 1993’te Gence’de çıkan isyanın ardından Elçibey Bakü’den ayrılarak doğduğu Keleki köyüne çekildi. Daha sonra cumhurbaşkanlığı yetkileri fiilen sona erdi.

Elçibey, 1997’de Bakü’ye döndü ve siyasi faaliyetlerini Azerbaycan Halk Cephesi Partisi lideri olarak sürdürdü. 22 Ağustos 2000’de tedavi gördüğü Ankara’da hayatını kaybetti. Cenazesi Bakü’ye götürüldü ve Azerbaycan’ın önemli devlet adamlarının, sanatçılarının ve aydınlarının defnedildiği Fahri Hiyaban’da toprağa verildi.

24 Haziran 1938 bu yüzden Azerbaycan ve Türk dünyası tarihi açısından önemli bir gündür. Ebulfez Elçibey o gün doğdu; Sovyet baskısı altında bağımsızlık fikrini savunan bir aydın olarak başladığı yolculukta, bağımsız Azerbaycan’ın seçilmiş ilk cumhurbaşkanı ve Türkiye-Azerbaycan yakınlaşmasının sembol isimlerinden biri oldu.

1938 – Çiftçiyi ve buğday piyasasını koruyacak Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu

24 Haziran 1938’de, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin kuruluşunu düzenleyen kanun kabul edildi. Bu adım, Türkiye’de devletin buğday piyasasını düzenlemesi, üreticiyi koruması ve gerektiğinde stok oluşturması açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylünün geçim kaynağı, şehirlerin ekmeği ve ülkenin gıda güvenliği doğrudan buğdaya bağlıydı. Bu nedenle buğday fiyatlarının aşırı düşmesi üreticiyi, aşırı yükselmesi ise tüketiciyi zor durumda bırakıyordu.

1929 Dünya Ekonomik Buhranı sonrasında tarım ürünlerinin fiyatlarında büyük düşüşler yaşandı. Türkiye’de de özellikle buğday üreticisi bu durumdan etkilendi. Devlet, önce Ziraat Bankası üzerinden buğday alımları yaparak piyasayı dengelemeye çalıştı. Ancak zamanla bu işin daha kalıcı ve uzman bir kurum eliyle yürütülmesi gerektiği anlaşıldı.

Toprak Mahsulleri Ofisi bu ihtiyaçtan doğdu. Kurumun temel görevi, buğday piyasasını düzenlemek, üreticinin ürününü değerinin çok altında satmasını önlemek, gerektiğinde alım yapmak, stok tutmak ve ülkenin gıda güvenliği açısından stratejik bir denge unsuru olmaktı.

TMO’nun kurulması, devletin tarım piyasasına doğrudan müdahil olduğu önemli Cumhuriyet adımlarından biriydi. Bu kurum sayesinde çiftçi, ürününü satarken tamamen piyasanın dalgalanmalarına terk edilmemiş olacaktı. Aynı zamanda şehirlerde ekmek ve un fiyatlarının kontrolsüz biçimde yükselmesinin önüne geçilmesi hedefleniyordu.

1938 aynı zamanda Avrupa’da savaş ihtimalinin giderek büyüdüğü bir dönemdi. II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Türkiye’nin hububat üretimini, stoklarını ve fiyatlarını daha düzenli takip edecek bir kuruma sahip olması stratejik açıdan da önemliydi. Çünkü savaş yıllarında gıda ve ekmek meselesi, bütün ülkeler için en kritik başlıklardan biri haline gelecekti.

Toprak Mahsulleri Ofisi zaman içinde yalnız buğdayla sınırlı kalmadı; hububat, bakliyat ve başka tarım ürünleriyle ilgili piyasa düzenleme görevleri de üstlendi. Türkiye’de hasat dönemlerinde açıklanan alım fiyatları, ürün stokları ve çiftçinin devletten beklentisi denildiğinde TMO, uzun yıllar boyunca en çok adı geçen kurumlardan biri oldu.

24 Haziran 1938 bu yüzden Türkiye’nin tarım ve ekonomi tarihi açısından önemli bir gündür. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin kuruluş kanunu kabul edildi; devlet, çiftçiyi korumak, buğday piyasasını düzenlemek ve ülkenin ekmek güvenliğini sağlamak için kalıcı bir kurum oluşturdu.

1939 – Küçük Kara Balık’ın yazarı Samed Behrengi doğdu

24 Haziran 1939’da, İran edebiyatının ve çocuk kitaplarının unutulmaz isimlerinden Samed Behrengi Tebriz’de doğdu. Azeri Türkü bir aileden gelen Behrengi, kısa yaşamına öğretmenlik, halk masalları derlemeleri, çeviriler ve özellikle çocuklar için yazdığı güçlü hikâyeler sığdırdı.

Behrengi, genç yaşta öğretmen oldu ve İran Azerbaycanı’ndaki köy okullarında çalıştı. Bu yıllar onun yazarlığını derinden etkiledi. Yoksul çocukları, köy hayatını, eğitimdeki eşitsizlikleri ve toplumdaki adaletsizlikleri yakından gördü. Yazdığı hikâyelerde de çoğu zaman çocukların dünyasından yola çıkarak daha büyük toplumsal meseleleri anlattı.

Onu dünyada tanıtan en önemli eseri Küçük Kara Balık oldu. Bu kısa ama etkileyici hikâye, yaşadığı küçük dereden çıkıp büyük denize ulaşmak isteyen cesur bir balığın yolculuğunu anlatır. İlk bakışta bir çocuk masalı gibi görünür; ancak özgürlük, merak, cesaret, itiraz ve değişim isteği nedeniyle politik ve felsefi bir alegori olarak da okunur.

Küçük Kara Balık, yalnız İran’da değil, Türkiye dahil birçok ülkede okundu. Eser, çocuk edebiyatının sınırlarını aşarak farklı kuşaklar için bir özgürlük ve arayış hikâyesine dönüştü. Behrengi’nin dili sadeydi; ama anlattığı meseleler büyüktü. Onun çocukları küçümsemeyen, onlara hayatı ve dünyayı sorgulatan anlatımı, eserlerini kalıcı kıldı.

Samed Behrengi aynı zamanda Azerbaycan halk anlatılarıyla da ilgilendi. İran’daki Azeri Türklerinin sözlü kültürünü, masallarını ve halk hikâyelerini derledi. Bu yönüyle yalnız bir çocuk yazarı değil, aynı zamanda folklor araştırmacısı ve kültür aktarıcısıydı.

Behrengi’nin hayatı trajik biçimde kısa sürdü. 1968’de Aras Nehri’nde boğularak öldü. Ölümü uzun yıllar tartışıldı; bazı çevreler bunun kaza değil, dönemin İran yönetimiyle ve gizli polis örgütü SAVAK’la bağlantılı karanlık bir olay olduğunu savundu. Kesinliği tartışmalı olsa da bu ölüm, Behrengi’nin etrafında güçlü bir efsane ve direniş hafızası oluşmasına yol açtı.

24 Haziran 1939 bu yüzden edebiyat tarihi açısından önemli bir gündür. Samed Behrengi o gün doğdu; köy öğretmenliğinden gelen gözlemleriyle çocuk edebiyatına unutulmaz bir ses kattı ve Küçük Kara Balık’la özgürlüğü arayan bütün çocuklara, gençlere ve yetişkinlere seslenen kalıcı bir hikâye bıraktı.

1941 – Anadolu rock’ın “Erkin Baba”sı Erkin Koray doğdu

24 Haziran 1941’de, Türk rock müziğinin en özgün ve en etkili isimlerinden Erkin Koray İstanbul Kadıköy’de doğdu. Tam adı Mustafa Erkin Koray olan sanatçı, uzun saçları, elektro gitarı, sahne tavrı, sert sesi ve kendine özgü müzik anlayışıyla Türkiye’de rock müziğin öncü figürlerinden biri haline geldi.

Erkin Koray’ın müzikle tanışması çok küçük yaşlarda başladı. Annesi Vecihe Koray, piyano öğretmeniydi. Koray önce annesinden piyano öğrendi, sonra ilgisi gitara yöneldi. İstanbul Alman Lisesi’nde okuduğu yıllarda arkadaşlarıyla amatör gruplar kurdu ve dönemin popüler parçalarını çalmaya başladı.

1960’lı yıllarda Türkiye’de rock müzik henüz çok yeni ve yabancı görülen bir tarzdı. Uzun saçlı, elektro gitar çalan genç müzisyenler kolay kabul edilmiyordu. Erkin Koray ise bu görüntüyü ve sesi sahiplendi. Batı rock müziğinin enerjisini Anadolu ezgileri, Türk halk müziği, Türk sanat müziği ve Doğu melodileriyle birleştirdi.

Bu karışım, zamanla onun müziğini özel kıldı. Cemalim, Köprüden Geçti Gelin gibi türkü yorumlarıyla Anadolu’nun sesini rock düzenlemeleriyle buluşturdu. Şaşkın, Fesuphanallah, Estarabim, Arap Saçı, Çöpçüler, Mesafeler ve Yağmur gibi şarkılarla geniş kitlelerin hafızasına yerleşti.

Erkin Koray’ın müziği yalnız melodik değil, aynı zamanda tavırlıydı. Kimi zaman psikedelik rock’a, kimi zaman hard rock’a, kimi zaman arabesk-rock çizgisine yaklaştı. Bu yüzden onu tek bir kalıba sığdırmak kolay olmadı. Hem çok popüler oldu hem de yeraltı müzik kültürünün, gitar meraklılarının ve alternatif müzik dinleyicilerinin gözünde ayrı bir yer edindi.

Türkiye’de elektro gitar denince akla gelen ilk isimlerden biri de Erkin Koray’dı. Sahnedeki sert gitar tonu, uzun soloları, farklı düzenlemeleri ve doğu-batı karışımı müzik dili, sonraki kuşaklar üzerinde büyük etki bıraktı. Barış Manço, Cem Karaca ve Moğollar’la birlikte Anadolu rock denildiğinde anılan kurucu kuşağın en aykırı ve kendine özgü temsilcilerinden biri oldu.

Ona sevenleri “Erkin Baba” dedi. Bu lakap, yalnız yaşına ya da müzikteki kıdemine değil; bağımsız duruşuna, kendi bildiğini okuyan karakterine ve kuşaklar boyunca süren etkisine de işaret ediyordu. Erkin Koray, ana akım müzik dünyasına tamamen teslim olmayan, kendi yolunu açan sanatçılardan biri olarak görüldü.

Sanatçı, hayatının son dönemlerinde Kanada’da yaşadı. 7 Ağustos 2023’te Toronto’da hayatını kaybetti. Ölümünün ardından birçok kuşaktan dinleyici, onun şarkılarıyla büyüdüğünü, gitar sesini ilk kez onunla sevdiğini ve Türkiye’de rock müziğin kapısını onun açtığını anlattı.

1945 – Sovyetler, Nazi Almanyası’na karşı zaferini Kızıl Meydan’da kutladı

24 Haziran 1945’te, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zafer için Moskova’daki Kızıl Meydan’da büyük bir askerî geçit töreni düzenlendi. Bu tören, II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’daki sonunu simgeleyen en büyük gösterilerden biri oldu.

Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası’na karşı yürüttüğü savaşı “Büyük Vatanseverlik Savaşı” olarak adlandırıyordu. Bu adlandırma, özellikle 22 Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlayan ve 1945’te Berlin’in düşüşüne kadar süren cepheyi anlatıyordu. Savaş, Sovyet halkı için çok ağır kayıplar, yıkılmış şehirler, kuşatmalar, açlık, sürgünler ve milyonlarca insanın ölümü anlamına geldi.

Almanya 8 Mayıs 1945’te teslim olmuştu. Moskova saatiyle tarih 9 Mayıs’a geçtiği için Sovyetler Birliği’nde zafer günü 9 Mayıs olarak kabul edildi. Ancak büyük zafer geçit töreni hemen yapılmadı. Cephelerden birliklerin seçilmesi, sancakların hazırlanması ve askerlerin Moskova’ya getirilmesi için zaman gerekti. Bu nedenle tören 24 Haziran 1945’te gerçekleştirildi.

Kızıl Meydan’daki tören yağmurlu bir havada yapıldı. Töreni Sovyet lideri Josef Stalin, Lenin Mozolesi üzerindeki tribünden izledi. Mareşal Georgi Jukov beyaz bir at üzerinde tören birliklerini denetledi. Mareşal Konstantin Rokossovski ise geçit törenine komuta etti.

Törene Kızıl Ordu’nun farklı cephelerinde savaşmış birlikleri temsil eden askerler katıldı. Leningrad, Belarus, Ukrayna, Baltık ve diğer cephelerden gelen birlikler, zaferin yalnız bir komutanın ya da tek bir ordunun değil, bütün Sovyet savaş gücünün sonucu olduğunu göstermek için Kızıl Meydan’dan geçti.

Geçit töreninin en unutulmaz anı, ele geçirilen Nazi sancaklarının Lenin Mozolesi önüne atılmasıydı. Alman ordusuna ait sancaklar ve bayraklar, Sovyet askerleri tarafından taşındı ve törenin sonunda yere bırakıldı. Bu görüntü, Nazi Almanyası’nın yenilgisini anlatan en sert sembollerden biri olarak hafızalara kazındı.

Bu tören Sovyetler için yalnız bir askerî kutlama değildi. Dört yıl boyunca ülkenin büyük bölümü savaş alanına dönmüş, milyonlarca insan ölmüş, şehirler yerle bir olmuştu. Kızıl Meydan’daki geçit, bütün bu bedelin ardından gelen zaferin devlet eliyle ilan edilmesi anlamına geliyordu.

Zafer Geçit Töreni, sonraki yıllarda Sovyet ve Rus tarih hafızasının en önemli sembollerinden biri haline geldi. 9 Mayıs Zafer Günü kutlamaları, Sovyetler Birliği’nde ve daha sonra Rusya’da II. Dünya Savaşı hafızasının merkezinde yer aldı. 1945’teki ilk büyük tören ise bu geleneğin başlangıç noktalarından biri olarak kabul edildi.

1947 – Bir pilotun gördüğü gizemli cisimler “uçan daire” çağını başlattı

24 Haziran 1947’de, Amerikalı özel pilot Kenneth Arnold, Washington eyaletindeki Mount Rainier yakınlarında uçarken gökyüzünde dokuz parlak ve çok hızlı cisim gördüğünü söyledi. Arnold’un bu anlatısı, kısa sürede gazetelere yansıdı ve basın ilk kez “flying saucer”, yani “uçan daire” ifadesini yaygın biçimde kullanmaya başladı.

Kenneth Arnold o gün küçük uçağıyla bölgede kaybolan bir askerî nakliye uçağını aramaya yardımcı oluyordu. Uçuş sırasında dağların üzerinden geçen parlak cisimler gördüğünü, bunların çok yüksek hızla hareket ettiğini ve belirli bir düzen içinde ilerlediğini anlattı. Arnold daha sonra bu cisimlerin hareketini, “suda seken bir tabak” gibi tarif etti.

Asıl ilginç olan da burada başladı. Arnold’un anlatısında öne çıkan şey, cisimlerin şekli kadar hareket biçimiydi. Ancak gazeteler bu ifadeyi daha çarpıcı hale getirdi. “Flying saucer” sözü haber başlıklarına girdi. Türkçeye de “uçan daire” olarak geçen bu ifade, kısa sürede bütün dünyada bilinmeye başladı.

Bu olay, modern UFO tarihinin başlangıç noktalarından biri kabul edilir. Arnold’dan sonra Amerika’da ve başka ülkelerde benzer gökyüzü cismi ihbarları arttı. İnsanlar gökte gördükleri parlak ışıkları, bilinmeyen uçakları, meteorları ya da açıklayamadıkları hareketleri “uçan daire” başlığı altında anlatmaya başladı.

1947 yılı bu açıdan çok dikkat çekiciydi. Kenneth Arnold olayından kısa süre sonra Roswell iddiası da ortaya çıkacak, UFO tartışmaları Amerika’da büyük bir popüler kültür meselesine dönüşecekti. Gazeteler, radyo programları, bilimkurgu filmleri ve komplo teorileri “uçan daire” kavramını büyüttü.

Olayın gerçekten ne olduğu bugün hâlâ tartışmalıdır. Arnold’un gördüğü şeylerin deneysel uçaklar, optik yanılma, atmosfer olayı ya da başka bir şey olup olmadığı kesin biçimde kanıtlanamadı. Ama tarih açısından önemli olan, bu iddianın doğruluğundan çok yarattığı etkidir.

1948 – Sovyetler Batı Berlin’i ablukaya aldı, Soğuk Savaş’ın ilk büyük krizi başladı

24 Haziran 1948’de, Sovyetler Birliği Batı Berlin’e giden kara, demir yolu ve su yolu bağlantılarını kesti. Berlin Ablukası olarak bilinen bu karar, II. Dünya Savaşı’ndan sonra eski müttefikler arasında başlayan Soğuk Savaş’ın ilk büyük krizlerinden biri oldu.

Savaşın ardından Almanya dört işgal bölgesine ayrılmıştı. Berlin de aynı şekilde Amerikan, İngiliz, Fransız ve Sovyet kontrolündeki bölgelere bölünmüştü. Ancak Berlin’in batı kesimi, Sovyet işgal bölgesinin ortasında kalıyordu. Bu durum, savaş sonrası Avrupa düzeninin en hassas noktalarından birini oluşturdu.

Batılı müttefikler Almanya’nın kendi bölgelerinde ekonomik toparlanmayı hızlandırmak istiyordu. Para reformu ve Batı Almanya’nın yeniden yapılanmasına yönelik adımlar, Sovyetler tarafından tehdit olarak görüldü. Moskova, Batı Berlin’i baskı altına alarak Batılı güçleri şehirden çıkarmayı hedefledi.

24 Haziran’da başlayan abluka ile Batı Berlin’in dış dünyayla kara bağlantısı kesildi. Şehirde yaşayan milyonlarca insan için yiyecek, yakıt, ilaç ve temel ihtiyaç maddeleri büyük sorun haline geldi. Batılı ülkeler ya şehirden çekilecek ya da Berlin’i başka bir yolla ayakta tutacaktı.

Cevap Berlin Hava Köprüsü oldu. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere başta olmak üzere Batılı müttefikler, Batı Berlin’e uçaklarla erzak taşımaya başladı. Günler, haftalar, aylar boyunca uçaklar şehre kömür, un, süt tozu, ilaç ve temel malzemeler getirdi. Bu operasyon, askeri tarihin en büyük lojistik başarılarından biri olarak anılır.

Berlin Ablukası, Soğuk Savaş’ın ne kadar sert geçeceğinin erken işaretiydi. Artık savaş bitmişti; ama dünya iki blok halinde karşı karşıya geliyordu. Bir tarafta Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu, diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki Batı vardı. Berlin ise bu mücadelenin en görünür sahnesi haline geldi.

Abluka 1949’da sona erdi; ancak kriz Avrupa’nın bölünmesini derinleştirdi. Aynı yıl Batı Almanya ve Doğu Almanya ayrı devletler olarak ortaya çıktı. Berlin ise yıllar sonra yapılacak Berlin Duvarı’yla Soğuk Savaş’ın en güçlü sembollerinden birine dönüşecekti.

1960 – Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç öldü

24 Haziran 1960’ta, Türk eğitim tarihinin en önemli isimlerinden İsmail Hakkı Tonguç hayatını kaybetti. Köy Enstitülerinin kurucusu ve uygulayıcısı olan Tonguç, Cumhuriyet’in köy çocuklarını eğitim yoluyla ayağa kaldırma idealinin simge isimlerinden biri oldu.

İsmail Hakkı Tonguç, 1893’te bugünkü Bulgaristan sınırları içinde kalan Tatar Atmaca köyünde doğdu. Köy hayatını, yoksulluğu, üretimi ve eğitimsizliğin insanlar üzerindeki etkisini çocukluğundan itibaren yakından tanıdı. Bu deneyim, onun ileride kuracağı eğitim anlayışının temelini oluşturdu.

Tonguç’a göre eğitim yalnız sınıfta verilen bilgi değildi. Çocuk, okuyarak olduğu kadar çalışarak, üreterek, toprağı işleyerek, el becerisi kazanarak ve yaşadığı çevreyi dönüştürerek öğrenmeliydi. Bu yüzden onun eğitim anlayışında kitap, tarla, atölye, sanat, müzik, yapı işleri ve gündelik hayat birbirinden ayrı değildi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri köylerdeki eğitim eksikliğiydi. Nüfusun büyük bölümü köylerde yaşıyor, binlerce köyde okul ve öğretmen bulunmuyordu. Devletin önünde çok büyük bir soru vardı: Köylere nasıl öğretmen gönderilecek, köy çocukları nasıl okutulacak, köy kendi içinden nasıl canlandırılacaktı?

İsmail Hakkı Tonguç, bu soruya Köy Enstitüleri modeliyle cevap arayan isimlerden biri oldu. Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in siyasi desteğiyle 1940’ta Köy Enstitüleri kuruldu. Tonguç ise bu projenin düşünce, planlama ve uygulama tarafındaki en belirleyici isimdi.

Köy Enstitülerinde öğrenciler yalnız ders görmüyordu. Kendi okullarını inşa ediyor, tarım yapıyor, hayvan bakıyor, kitap okuyor, müzikle ilgileniyor, tiyatro oynuyor, köy hayatına dönük pratik bilgiler öğreniyordu. Amaç, köyü kültür, üretim ve düşünce açısından canlandıracak öğretmenler yetiştirmekti.

Bu sistem, Türkiye’ye özgü en cesur eğitim denemelerinden biri olarak kabul edilir. Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenler, yazarlar, aydınlar ve sanatçılar, Türkiye’nin kültür hayatında derin izler bıraktı. Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın ve Dursun Akçam gibi isimler bu iklimin yetiştirdiği kuşaktandır.

Ancak Köy Enstitüleri çok geçmeden sert tartışmaların hedefi haline geldi. Kimi çevreler bu okulları köy çocuklarını bilinçlendiren büyük bir aydınlanma hamlesi olarak görürken, kimi çevreler siyasi ve ideolojik gerekçelerle eleştirdi. 1946’dan sonra sistemin ruhu değiştirilmeye başlandı, Tonguç görevden uzaklaştırıldı ve enstitüler zamanla eski etkisini kaybetti.

İsmail Hakkı Tonguç, görevden alınmasından sonra da eğitim üzerine düşünmeyi ve yazmayı sürdürdü. Canlandırılacak Köy, İlköğretim Kavramı, Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy gibi eserleriyle Türkiye’de eğitim tartışmalarına kalıcı katkılar bıraktı.

24 Haziran 1960 bu yüzden Türk eğitim tarihi açısından önemli bir gündür. İsmail Hakkı Tonguç o gün hayatını kaybetti; arkasında yalnız okullar değil, “köy çocuğu kendi emeğiyle ülkesini değiştirebilir” düşüncesini bıraktı.

1961 – Sirkeci’den kalkan tren, Almanya’ya gurbet yolunu açtı

24 Haziran 1961’de, Almanya’ya gidecek ilk öncü Türk işçi kafilesi İstanbul Sirkeci Garı’ndan trenle yola çıktı. Bu yolculuk, Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük toplumsal dönüşümlerden birinin sembolik başlangıç anlarından biri oldu.

Bu tarihi doğru okumak için önemli bir ayrım yapmak gerekir. Türkiye ile Federal Almanya arasında herkesin bildiği büyük resmî İşgücü Anlaşması henüz imzalanmamıştı. O anlaşma 30 Ekim 1961’de yapılacak, Türk işçilerinin Almanya’da işe yerleştirilmesine resmî çerçeve kazandıracaktı. Ancak Almanya’ya işçi gönderme süreci, bu tarihten önce de fiilen başlamıştı.

24 Haziran’da Sirkeci’den yola çıkan ilk kafile, bu erken dönemin en güçlü sembollerinden biri oldu. Ellerinde bavulları, akıllarında birkaç yıl çalışıp para biriktirme düşüncesi, geride bıraktıkları aileleri ve içlerinde bilinmeyen bir ülkenin heyecanıyla trene bindiler. O gün yola çıkanlar, kendilerini büyük ihtimalle kalıcı bir göçün öncüleri olarak görmüyordu.

Batı Almanya, II. Dünya Savaşı sonrasında hızla yeniden sanayileşiyor; fabrikalar, madenler, inşaatlar ve üretim hatları için işgücüne ihtiyaç duyuyordu. Türkiye’de ise işsizlik, geçim sıkıntısı ve kırsaldan kente göç baskısı büyüktü. Almanya’ya gitmek birçok insan için borç kapatma, ev yaptırma, çocuk okutma ya da daha iyi bir gelecek kurma umudu anlamına geliyordu.

Başlangıçta bu işçilere “misafir işçi” denildi. Almanca karşılığıyla “Gastarbeiter” olan bu ifade, aslında sürecin geçici sanıldığını gösteriyordu. Plan basitti: İşçiler birkaç yıl çalışacak, para biriktirecek ve memlekete dönecekti. Fakat tarih başka türlü aktı.

İlk gidenlerin ardından yeni kafileler geldi. Önce erkek işçiler yola çıktı; sonra eşler, çocuklar ve aile birleşimleri başladı. Almanya’daki Türk varlığı, geçici işçilikten kalıcı bir toplumsal gerçekliğe dönüştü. Sirkeci Garı’ndan başlayan yolculuk, zamanla milyonlarca insanın hayatını etkileyen büyük bir göç hikâyesine dönüştü.

Bu göç Türkiye’yi de değiştirdi. Anadolu’nun birçok kentinde ve köyünde Almanya’dan gelen parayla evler yapıldı. Yaz aylarında yabancı plakalı otomobillerle memlekete dönen gurbetçiler, yeni eşyalar, yeni alışkanlıklar ve yeni hikâyeler getirdi. “Alamancı”, “gurbetçi”, “sıla yolu” ve “Almanya treni” gibi kavramlar Türkiye’nin ortak hafızasına yerleşti.

Almanya da bu göçle değişti. Türk işçiler madenlerde, fabrikalarda, otomotiv sanayisinde, inşaatlarda ve hizmet sektöründe çalıştı. Zamanla çocukları ve torunları Almanya’da doğdu, okudu, iş kurdu, siyasette, sporda, sanatta ve günlük hayatın her alanında görünür hale geldi.

24 Haziran 1961 bu yüzden Türkiye’nin toplumsal tarihi açısından önemli bir gündür. Sirkeci’den kalkan o tren yalnız işçileri taşımadı; Türkiye’den Almanya’ya uzanan gurbet hikâyesini, ayrılığı, umudu, emeği ve birkaç yıl süreceği sanılan ama kuşaklara yayılan büyük bir göçü başlattı.

1967 – İstanbul’da öğrenciler Amerikan 6. Filosu’nu protesto etti

24 Haziran 1967’de, İstanbul’da üniversite öğrencileri Amerika Birleşik Devletleri 6. Filosu’nun Türkiye ziyaretini protesto etti. Beyazıt Meydanı’ndan Taksim’e doğru düzenlenen yürüyüşe binlerce kişi katıldı. Bu protesto, Türkiye’de 1960’ların sonunda büyüyecek öğrenci hareketlerinin ve anti-Amerikan gösterilerin erken işaretlerinden biri oldu.

Amerikan 6. Filosu, ABD’nin Akdeniz’deki deniz gücünü temsil ediyordu. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, NATO üyesi olarak ABD ile yakın askerî ilişkilere sahipti. Ancak 1960’ların ortalarından itibaren özellikle üniversite gençliği içinde ABD’ye yönelik tepki artmaya başladı.

Bu tepkinin arkasında birkaç önemli gelişme vardı. 1964’teki Johnson Mektubu, Türkiye’de ABD’ye duyulan güveni ciddi biçimde sarsmıştı. Kıbrıs meselesi, Vietnam Savaşı ve dünyada yükselen gençlik hareketleri de Türkiye’deki üniversite öğrencilerini etkiliyordu. Amerikan savaş gemileri artık yalnız askerî ziyaret olarak görülmüyor; birçok genç için bağımsızlık tartışmasının, NATO karşıtlığının ve anti-emperyalist mücadelenin sembolüne dönüşüyordu.

24 Haziran’daki yürüyüş bu havada gerçekleşti. Öğrenciler, 6. Filo’nun İstanbul’a gelişini protesto etmek için Beyazıt’tan Taksim’e yürüdü. Gösteriler sırasında rıhtımdaki Amerikan bayrakları indirildi, Amerikalıların Taksim Anıtı’na koyduğu çelenk yakıldı. Bu eylemler, dönemin gençlik hareketinin dış politika, bağımsızlık ve Amerikan etkisi gibi başlıklara yöneldiğini gösterdi.

1967 protestosu, sonraki yıllarda daha da büyüyecek bir sürecin başlangıç işaretlerinden biri oldu. 1968’de 6. Filo’nun İstanbul’a gelişi sırasında Dolmabahçe’de çok daha sert protestolar yaşanacak, bazı Amerikan askerleri öğrenciler tarafından denize atılacaktı. 1969’da ise 6. Filo karşıtı gösteriler, Kanlı Pazar olarak anılacak ağır bir çatışmaya dönüşecekti.

Bu nedenle 24 Haziran 1967, Türkiye yakın tarihinde üniversite gençliğinin siyasal alanda daha görünür hale geldiği, “Bağımsız Türkiye” sloganının güç kazandığı ve 68 kuşağının sokaktaki ilk büyük çıkışlarından birinin yaşandığı tarihlerden biridir.

1974 – “Boğazın Boğası” Sinan Şamil Sam doğdu

24 Haziran 1974’te, Türk boks tarihinin en önemli ağır sıklet isimlerinden Sinan Şamil Sam Almanya’nın Frankfurt kentinde doğdu. Aslen Karslı bir ailenin çocuğu olan Sam, ringlerde “Boğazın Boğası” lakabıyla tanındı.

Sinan Şamil Sam, amatör boks kariyerinde Türkiye’nin en başarılı sporcularından biri oldu. Dokuz kez Türkiye şampiyonluğu kazandı. 1992’de gençler kategorisinde dünya şampiyonu oldu. 1999’da ise ABD’nin Houston kentinde düzenlenen Dünya Amatör Boks Şampiyonası’nda süper ağır sıklette altın madalya kazanarak Türk boks tarihine geçti.

2000 yılında profesyonel boksa geçti. Güçlü fiziği, dayanıklılığı, sert yumrukları ve mücadeleci tarzıyla kısa sürede dikkat çekti. İlk 18 profesyonel maçını kazandı. 2002’de Avrupa Boks Birliği’nin ağır sıklet unvanını alarak bu alanda büyük bir başarıya imza attı. Daha sonra WBC International ve WBC Mediterranean ağır sıklet kemerlerini de kazandı.

Sam, profesyonel kariyerinde 35 maça çıktı. Bu maçların 31’ini kazandı; 16 galibiyetini nakavtla elde etti. Przemyslaw Saleta, Danny Williams, Julius Francis ve Paolo Vidoz gibi önemli rakiplerle karşılaştı. 2008’de Paolo Vidoz’u yenerek EBU Avrupa ağır sıklet kemerini yeniden kazandı.

Sinan Şamil Sam’in kariyeri, Türk boksunun dünya sahnesinde görünür hale gelmesi açısından önemlidir. Ağır sıklet gibi dünya boksunun en çok ilgi gören kategorisinde Türkiye adına ringe çıktı ve Avrupa düzeyinde şampiyonluklar yaşadı. Bu yüzden yalnız bir sporcu değil, Türk boksunun uluslararası vitrinlerinden biri oldu.

Hayatının son yıllarında sağlık sorunları yaşadı. Karaciğer yetmezliği nedeniyle tedavi gören Sinan Şamil Sam, 30 Ekim 2015’te İstanbul’da 41 yaşında hayatını kaybetti.

1982 – “Barışın yargılandığı” Barış Derneği davası başladı

24 Haziran 1982’de, 12 Eylül döneminin en simgesel davalarından biri olan Barış Derneği Davası’nın ilk duruşması yapıldı. 44 sanıklı dava, Türkiye’de düşünce özgürlüğü, barış talebi ve sıkıyönetim mahkemeleri üzerine yıllarca sürecek tartışmaların merkezindeki davalardan biri oldu.

Barış Derneği, 1977’de İstanbul’da kuruldu. Derneğin kurucu başkanı emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem’di. Dernek, dünyada ve Türkiye’de barışın savunulması, silahsızlanma, savaş karşıtlığı ve uluslararası gerilimin azaltılması gibi başlıkları gündeme getiriyordu. Ancak 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türkiye’de çok sayıda dernek, sendika, parti ve sivil toplum yapısı gibi Barış Derneği de baskı altına alındı.

Dava süreci 1982’de ağırlaştı. Barış Derneği yöneticileri ve üyeleri hakkında dava açıldı. Sanıklar arasında Mahmut Dikerdem’in yanı sıra İstanbul Barosu Başkanı Orhan Apaydın, hekim ve yazar Erdal Atabek, Reha İsvan, hukukçu ve akademisyen Metin Özek, bilim insanı Melih Tümer gibi tanınmış isimler vardı. Bu isimler, 12 Eylül döneminde barış faaliyetleri nedeniyle ağır suçlamalarla karşı karşıya kaldı.

İddianamede derneğin çalışmaları, Türkiye’nin mevcut düzenine ve dış politikasına karşı faaliyetler gibi gösterildi. Sanıkların Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri kapsamında cezalandırılması istendi. O dönem bu maddeler, özellikle sol düşünceye, komünizm suçlamalarına ve örgütlenme faaliyetlerine karşı sıkça kullanılan düzenlemelerdi.

Dava, kısa sürede Türkiye sınırlarını aşan bir yankı uyandırdı. Çünkü sanıklar arasında yalnız politik isimler değil; hukukçular, hekimler, akademisyenler, yazarlar ve aydınlar da bulunuyordu. Dış basında ve insan hakları çevrelerinde Barış Derneği Davası için “barışın yargılanması” ifadesi kullanılmaya başlandı.

Duruşmalar sıkıyönetim mahkemelerinde görüldü. Yargılama uzun sürdü, sanıklar uzun süre cezaevinde kaldı, savunmalar Türkiye’de hukuk ve özgürlükler tarihinin önemli belgeleri arasına girdi. Mahmut Dikerdem ve diğer sanıklar, savunmalarında savaş istememenin, silahsızlanmayı savunmanın ve barışı talep etmenin suç sayılamayacağını anlattı.

Barış Derneği Davası, 12 Eylül döneminin atmosferini göstermesi bakımından çok çarpıcıdır. O yıllarda yalnız silahlı eylemler değil, düşünce açıklamaları, dernek faaliyetleri, bildiriler, toplantılar ve barış çağrıları da ağır suçlamaların konusu yapılabiliyordu. Bu dava, darbe döneminde sivil toplumun ve aydınların nasıl baskı altına alındığını gösteren örneklerden biri oldu.

Dava yıllarca sürdü. 1980’lerin ortasında çeşitli mahkûmiyet kararları verildi; süreç 1991’e kadar uzadı. Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinin kaldırılmasıyla dava da hukuki zeminini kaybetti ve sanıklar açısından beraat ve düşme kararlarıyla sonuçlandı.

24 Haziran 1982 bu yüzden Türkiye yakın tarihi açısından önemli bir gündür. 44 sanıklı Barış Derneği Davası o gün başladı; “barış” talebi, 12 Eylül döneminin sıkıyönetim mahkemelerinde yargı konusu haline getirildi.

1983 – Suriye, Yaser Arafat’ı “istenmeyen kişi” ilan etti

24 Haziran 1983’te, Suriye yönetimi Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ı “istenmeyen kişi” ilan etti ve ülkeden çıkardı. Bu karar, Ortadoğu siyasetinde Filistin hareketinin yalnız İsrail’le değil, Arap ülkeleriyle de ağır gerilimler yaşadığını gösteren önemli olaylardan biri oldu.

O dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü, 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgalinden sonra büyük darbe almıştı. Beyrut’tan ayrılmak zorunda kalan FKÖ güçleri farklı Arap ülkelerine dağılmış, Yaser Arafat’ın merkezi ise Tunus’a kaymıştı. Buna rağmen Lübnan’daki Filistin kampları ve silahlı unsurlar üzerindeki mücadele sürüyordu.

Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Filistin hareketi üzerinde daha etkili olmak istiyordu. Arafat ise FKÖ’nün bağımsız çizgisini korumaya çalışıyordu. Bu gerilim, 1983’te Fatah içindeki muhaliflerin Arafat’a karşı başkaldırmasıyla daha da büyüdü. Suriye’nin bu muhalif grupları desteklediği iddiaları krizi derinleştirdi.

Arafat, Suriye’yi Lübnan’daki kendisine bağlı güçleri kuşatmak ve muhalifleri desteklemekle suçladı. Şam yönetimi ise bu suçlamaları reddetti. Gerilim tırmanınca Arafat, Şam’da havaalanında “persona non grata”, yani “istenmeyen kişi” ilan edildi ve ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı.

Bu olay, Filistin davasının Arap dünyası içinde de ne kadar parçalı ve zor bir zeminde yürüdüğünü gösterdi. Arafat, bir yandan İsrail’e karşı mücadele ediyor; diğer yandan Suriye, Ürdün, Lübnan ve başka Arap aktörlerle karmaşık ilişkiler içinde ayakta kalmaya çalışıyordu.

1983’teki bu kopuşun devamı da sert oldu. Aynı yıl Arafat, Lübnan’ın Trablus kentinde Suriye destekli Filistinli muhaliflerin baskısıyla kuşatıldı ve sonunda bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Böylece FKÖ’nün Lübnan’daki askerî varlığı büyük ölçüde sona ererken, Arafat’ın liderliği de en ciddi sınavlarından birini yaşadı.

1983 – Uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın astronot Dünya’ya döndü

24 Haziran 1983’te, uzay mekiği Challenger STS-7 görevini tamamlayarak Dünya’ya döndü. Mekiğin mürettebatında, Amerika Birleşik Devletleri’nin uzaya gönderdiği ilk kadın astronot olan Sally Ride da vardı.

Sally Ride, 18 Haziran 1983’te Challenger ile uzaya çıktığında Amerikan uzay tarihi açısından büyük bir eşik aşılmıştı. Sovyetler Birliği daha önce Valentina Tereşkova’yı uzaya göndermişti; ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde bir kadının uzaya çıkması için 1983’e kadar beklenmişti.

Ride, STS-7 görevinde “mission specialist”, yani görev uzmanı olarak yer aldı. Mürettebatta komutan Robert Crippen, pilot Frederick Hauck, görev uzmanları Sally Ride, John Fabian ve Norman Thagard bulunuyordu. Bu uçuş aynı zamanda o zamana kadar tek bir uzay aracında görev yapan en kalabalık Amerikan mürettebattı.

STS-7 görevi sırasında Challenger, iletişim uydularını yörüngeye yerleştirdi ve çeşitli bilimsel deneyler gerçekleştirdi. Sally Ride, uzay mekiğinin robot kolu Canadarm’ın kullanımında görev aldı. Bu görev hem uzay teknolojisi hem de kadınların NASA’daki yeri açısından sembolik bir anlam taşıdı.

Sally Ride’ın uzaya çıkışı, yalnız bilimsel bir başarı değildi. O dönemde basın, kadın bir astronota sık sık mesleki yeterliliğiyle ilgisi olmayan sorular yöneltiyordu. Ride ise kendisini her şeyden önce bir astronot olarak gördüğünü vurguluyordu. Onun uçuşu, kız çocukları ve genç kadınlar için bilim, mühendislik ve uzay alanında güçlü bir ilham kaynağına dönüştü.

Challenger’ın 24 Haziran’daki dönüşü, görevin başarıyla tamamlandığını gösterdi. Mekiğin başlangıçta Kennedy Uzay Merkezi’ne inmesi planlanmıştı; ancak hava koşulları nedeniyle iniş Edwards Hava Üssü’ne yapıldı. STS-7 görevi 6 gün 2 saat 23 dakika 59 saniye sürdü.

Sally Ride daha sonra 1984’te bir kez daha uzaya çıktı. NASA’dan ayrıldıktan sonra bilim eğitimi alanında çalıştı, özellikle kız çocuklarının fen ve matematik alanlarına yönelmesi için projeler geliştirdi. 2012’de hayatını kaybettiğinde, Amerikan uzay tarihinin en simgesel isimlerinden biri olarak anılıyordu.

1987 – Dünya futbolunun efsanelerinden Lionel Messi doğdu

24 Haziran 1987’de, futbol tarihinin en büyük isimlerinden Lionel Andrés Messi Arjantin’in Rosario kentinde doğdu. Küçük yaşta futbola başlayan Messi, önce Newell’s Old Boys altyapısında dikkat çekti. Henüz 13 yaşındayken Barcelona’ya gitti ve hayatını değiştirecek büyük futbol yolculuğu başladı.

Messi, Barcelona altyapısı La Masia’da yetişti. Kısa sürede A takıma yükseldi ve 2000’li yılların ortasından itibaren dünya futbolunun en çok konuşulan oyuncularından biri haline geldi. Sol ayağı, dar alandaki çalımları, oyun zekâsı, pasları, golleri ve sahadaki sakinliğiyle farklı bir futbolcu profili çizdi.

Barcelona formasıyla sayısız başarı yaşadı. La Liga şampiyonlukları, Şampiyonlar Ligi zaferleri, kupalar, gol krallıkları ve unutulmaz maçlarla kulüp tarihinin en büyük figürü haline geldi. Xavi, Iniesta, Busquets ve diğer yıldızlarla birlikte Barcelona’nın dünyaya hayranlık veren oyun düzeninin merkezinde yer aldı.

Messi’nin bireysel kariyeri de rekorlarla doldu. Dünyanın en iyi futbolcusuna verilen Ballon d’Or ödülünü 8 kez kazanarak bu alanda rekor kırdı. Yıllarca Cristiano Ronaldo ile birlikte modern futbolun en büyük rekabetlerinden birinin parçası oldu. Bu rekabet, 2000’lerin sonundan 2020’lere kadar futbolseverlerin gündeminden hiç düşmedi.

Arjantin Millî Takımı kariyeri ise uzun süre büyük bir özlem hikâyesi olarak görüldü. Messi, defalarca final oynadı ama uzun yıllar büyük kupaya ulaşamadı. 2014 Dünya Kupası finalinde Almanya’ya kaybetmesi, kariyerinin en acı anlarından biri oldu. Ancak bu hikâye sonunda tersine döndü.

2021’de Arjantin’le Copa América’yı kazandı. Bu kupa, Messi’nin millî takım kariyerindeki büyük kırılma oldu. Ardından 2022’de Katar’da düzenlenen Dünya Kupası’nda Arjantin’i şampiyonluğa taşıdı. Fransa’ya karşı oynanan unutulmaz final, futbol tarihinin en büyük maçlarından biri olarak anıldı. Messi bu zaferle, yıllarca eksik görülen Dünya Kupası’nı da kariyerine ekledi.

Messi, Barcelona’dan ayrıldıktan sonra Paris Saint-Germain’de oynadı, ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde Inter Miami’ye transfer oldu. Bu transfer, ticari ve kültürel açıdan da büyük yankı yarattı. Amerika’da futbola ilgiyi artıran en büyük hamlelerden biri oldu.

Messi’nin önemi yalnız kazandığı kupalardan gelmez. Onu benzersiz kılan şey, futbolu kolaymış gibi göstermesidir. En kalabalık savunmaların arasından geçerken, en zor pasları atarken ya da kaleciyi çaresiz bırakan vuruşlar yaparken oyunu sanki yavaşlatır. Bu yüzden birçok futbolsever için Messi, futbolun sanat tarafını temsil eden bir isimdir.

24 Haziran 1987 bu yüzden dünya spor tarihi açısından önemli bir gündür. Lionel Messi o gün doğdu; Rosario’dan Barcelona’ya, oradan Dünya Kupası zaferine uzanan yolculuğuyla futbolun modern çağındaki en büyük efsanelerden biri haline geldi.

1989 – Taksim’de Bulgaristan Türkleri için on binlerce kişi ayağa kalktı

24 Haziran 1989’da, İstanbul Taksim Meydanı’nda Bulgaristan’ın Türk azınlığa yönelik baskıları ve zorunlu göç uygulamaları protesto edildi. “Bulgaristan’ı Telin Mitingi” adıyla düzenlenen büyük gösteri, 1989 Bulgaristan göçü sırasında Türkiye kamuoyunun en güçlü tepkilerinden biri oldu.

O dönemde Bulgaristan’da Todor Jivkov yönetimi, Türk ve Müslüman azınlığa karşı ağır bir asimilasyon politikası yürütüyordu. 1984’te başlatılan ve Bulgaristan yönetimi tarafından “Yeniden Canlanma Süreci” diye adlandırılan kampanya sırasında Türklerin isimleri zorla Bulgar isimleriyle değiştirildi. Türkçe konuşmak, dinî ve millî kimliği yaşatmak, geleneksel adları kullanmak baskı altına alındı.

Bu politikalara direnenler hapis, sürgün, işkence ve toplama kampı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Belene Kampı, bu dönemin en acı sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bulgaristan’daki Türkler için mesele yalnız bir isim değişikliği değildi; kimliğin, dilin, dinin, ailenin ve geçmişin zorla silinmeye çalışılmasıydı.

1989’da baskılar zorunlu göçe dönüştü. Bulgaristan yönetimi, Türkleri gruplar halinde sınıra yığmaya başladı. Türkiye’nin Kapıkule Sınır Kapısı’nı açmasının ardından yüz binlerce insan birkaç ay içinde Türkiye’ye geldi. Birçok aile evini, tarlasını, eşyasını, hatıralarını geride bırakmak zorunda kaldı.

Bu büyük insani kriz Türkiye’de büyük tepki yarattı. Anadolu’nun birçok şehrinde Bulgaristan protesto edildi. Ancak 24 Haziran’da Taksim Meydanı’nda düzenlenen miting, bu tepkilerin en görünür ve en kitlesel olanlarından biri oldu. Meydanda Bulgaristan yönetimi kınandı, Türk azınlığa yapılan baskıların durdurulması istendi.

Mitinge siyasi partilerden temsilciler, sivil toplum kuruluşları, göçmen dernekleri ve çok sayıda vatandaş katıldı. Pankartlarda ve sloganlarda dönemin Bulgaristan lideri Todor Jivkov’a büyük tepki vardı. “Katil Jivkov”, “Bulgarizasyona son”, “Sizi insanlığa davet ediyoruz” gibi ifadeler, meydandaki öfkeyi ve dayanışma duygusunu yansıtıyordu.

“Telin” kelimesi, lanetleme ve kınama anlamına gelir. Bu nedenle mitingin adı da “Bulgaristan’ı Telin Mitingi” olarak hafızalara geçti. Bugünün diliyle söylersek, Taksim’deki bu büyük buluşma Bulgaristan yönetimine karşı kitlesel bir kınama ve dayanışma gösterisiydi.

2001 – Zihinsel Engelliler Millî Takımı, Polonya’daki Özel Olimpiyatlar Avrupa Futbol Şampiyonası’nda şampiyon oldu

24 Haziran 2001’de, Türkiye’nin zihinsel engelli sporculardan oluşan millî futbol takımı, Polonya’da düzenlenen Özel Olimpiyatlar Avrupa Futbol Şampiyonası’nda şampiyon oldu. Bu başarı, Türk spor tarihinde yalnız bir kupa değil; özel sporcuların emeğini, mücadelesini ve sahadaki varlığını görünür kılan anlamlı bir dönüm noktasıydı.

Özel Olimpiyatlar, zihinsel engelli bireylerin spor yoluyla hayata daha güçlü katılmasını amaçlayan uluslararası bir harekettir. Bu organizasyonlarda kazanılan madalyalar elbette değerlidir; ancak asıl önem, sporcuların kendilerini göstermesi, özgüven kazanması, takım olmayı öğrenmesi ve toplum içinde daha görünür hale gelmesidir.

Türkiye’nin 2001’de Polonya’da kazandığı Avrupa şampiyonluğu bu yüzden ayrıca kıymetlidir. Futbol gibi milyonların takip ettiği bir branşta gelen bu başarı, zihinsel engelli sporcuların neler başarabileceğini gösterdi. Sahaya çıkan sporcular yalnız rakipleriyle değil; önyargılarla, görünmez kalmakla ve “yapamaz” denilen sınırlarla da mücadele etti.

Bu şampiyonluğun en buruk yanı, bugün oyuncuların isimlerine ve maçların ayrıntılarına kolayca ulaşılamamasıdır. Oysa bu başarıyı kazanan sporcuların her biri, Türk spor tarihinin özel bir sayfasında anılmayı hak ediyor. Onların emeği, yalnız “takım şampiyon oldu” cümlesiyle geçiştirilmeyecek kadar değerlidir.

2001’deki bu başarı, Türkiye’de engelli sporlarına yönelik farkındalığın artması açısından da önemliydi. Uzun yıllar boyunca engelli sporcuların başarıları ana akım spor gündeminde yeterince yer bulamadı. Oysa bu takımlar çoğu zaman çok sınırlı imkânlarla hazırlanıyor, buna rağmen uluslararası turnuvalarda büyük başarılar elde ediyordu.

24 Haziran 2001 bu yüzden Türk spor tarihi açısından anlamlı bir gündür. Zihinsel Engelliler Millî Takımı, Polonya’daki Özel Olimpiyatlar Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Avrupa şampiyonu oldu; futbol sahasında kazanılan bu başarı, sporun herkes için olduğunu bir kez daha gösterdi.

2005 – Türkiye’ye özel sporcularda ilk Paralimpik madalyasını kazandıran Aysel Önder doğdu

24 Haziran 2005’te, Türk para atletizminin en parlak isimlerinden Aysel Önder dünyaya geldi. Hatay’ın İskenderun ilçesinde doğan Önder, T20 sınıfında mücadele eden özel bir atlet olarak Türkiye’ye uluslararası alanda büyük gururlar yaşattı.

Aysel Önder’in spor yolculuğu futbolla başladı. Çocuk yaşlarda futbol oynamayı seviyordu. Ancak beden eğitimi öğretmeninin yönlendirmesiyle katıldığı atletizm yarışında yeteneği fark edildi. Daha sonra atletizm antrenörü Damla Tan’ın ilgisi ve yönlendirmesiyle pistlere geçti. Başlangıçta futbolla atletizmi bir süre birlikte sürdürdü; ardından atletizmi seçti.

Bu tercih, Türk spor tarihi açısından çok önemli sonuçlar doğurdu. Aysel Önder özellikle 400 metrede kısa sürede dikkat çekti. T20 sınıfında, yani zihinsel engelli sporcular kategorisinde yarıştı. Hızı, dayanıklılığı ve mücadele gücüyle hem Avrupa hem dünya çapında dereceler elde etti.

Önder’in en büyük çıkışı Paris 2024 Paralimpik Oyunları’nda geldi. Kadınlar 400 metre T20 elemelerinde 54.96’lık derecesiyle dünya ve paralimpik oyunlar rekoru kırdı. Finalde ise 55.23 koşarak gümüş madalya kazandı. Böylece Türkiye’nin özel sporcular alanındaki ilk Paralimpik madalyalı sporcusu olarak tarihe geçti.

Bu başarı yalnız bir madalya değildi. Aysel Önder, özel sporcuların görünürlüğü açısından da çok önemli bir sembol haline geldi. Çünkü onun başarısı, engelli sporcuların yalnız “katılım” hikâyeleriyle değil, rekorlarla, madalyalarla ve dünya çapında rekabetle anılması gerektiğini gösterdi.

Aysel Önder’in hikâyesi, aynı zamanda öğretmenlerin ve antrenörlerin bir çocuğun hayatını nasıl değiştirebileceğinin de güçlü bir örneğidir. Futbol oynayan bir genç kızın atletizm pistine yönlendirilmesi, onu dünya rekoru kıran bir sporcuya dönüştürdü. Bu yönüyle onun kariyeri, sporda yetenek keşfinin ve doğru rehberliğin ne kadar önemli olduğunu da hatırlatır.

24 Haziran 2005 bu yüzden Türk spor tarihi açısından anlamlı bir gündür. Aysel Önder o gün doğdu; yıllar sonra Türkiye’ye özel sporcular kategorisinde ilk Paralimpik madalyasını kazandırdı, 400 metrede dünya rekoru kırdı ve “özel sporcu” ifadesinin arkasında nasıl büyük bir emek, hız ve şampiyonluk hikâyesi olduğunu bütün Türkiye’ye gösterdi.

2010 – Wimbledon’da 11 saatlik tarihin en uzun tenis maçı bitti

24 Haziran 2010’da, Wimbledon’da tenis tarihinin en uzun maçı sona erdi. Amerikalı John Isner ile Fransız Nicolas Mahut arasında oynanan ilk tur karşılaşması tam 11 saat 5 dakika sürdü ve üç güne yayıldı.

Maç 22 Haziran’da başladı. İlk bakışta sıradan bir Wimbledon ilk tur karşılaşmasıydı. Ancak oyun uzadıkça uzadı. İlk dört set sonunda skor 2-2’ye geldi. O dönem Wimbledon’da final setinde bugünkü gibi belirli bir noktada tie-break uygulanmıyordu. Oyunculardan biri iki oyun fark yapana kadar maç devam ediyordu.

İşte bu kural, tarihin en akıl almaz tenis maratonlarından birine yol açtı. Isner ve Mahut servis oyunlarını arka arkaya kazandı. Final seti 10-10, 20-20, 30-30, 40-40 derken tenis maçından çok dayanıklılık sınavına dönüştü. Korttaki skor tabelası bile bir noktadan sonra bu olağanüstü sayılara yetişmekte zorlandı.

Maç, hava karardığı için iki kez ertelendi. Oyuncular ertesi gün yeniden korta çıktı, sonra bir kez daha devam etmek zorunda kaldı. Wimbledon’un 18 numaralı kortu, bütün dünyanın izlediği bir spor tarihine sahne oldu. Seyirciler, hakemler, top toplayıcılar ve televizyon izleyicileri bu bitmeyen mücadeleyi şaşkınlıkla takip etti.

24 Haziran’da son bölüm oynandığında iki oyuncu da fiziksel ve zihinsel sınırlarının sonuna gelmişti. John Isner final setini 70-68 kazanarak maçı aldı. Toplam skor 6-4, 3-6, 6-7, 7-6, 70-68 oldu. Toplam 183 oyun oynandı; maç süresi 11 saat 5 dakika olarak kayda geçti.

Bu karşılaşma yalnız Isner’in galibiyetiyle değil, iki oyuncunun da insanüstü direnciyle hatırlandı. Mahut kaybetmesine rağmen maçın ortak kahramanlarından biri oldu. Tenis tarihinde bazen yenilginin de zafer kadar büyük bir hikâye bırakabileceği görüldü.

Isner-Mahut maçı, tenis kurallarının da tartışılmasına yol açtı. Sonraki yıllarda Grand Slam turnuvalarında final seti uygulamaları değiştirildi. Bu nedenle 2010 Wimbledon’daki bu maçın aynı şekilde tekrarlanması neredeyse imkânsız hale geldi.

24 Haziran 2010 bu yüzden spor tarihi açısından unutulmaz bir gündür. Wimbledon’da 11 saat 5 dakika süren Isner-Mahut maçı bitti; tenis tarihinin en uzun karşılaşması, dayanıklılık, inat ve sporun beklenmedik hikâyeleri arasına girdi.

2012 – Pinta Adası dev kaplumbağasının son temsilcisi “Yalnız George” öldü

24 Haziran 2012’de, Galapagos Adaları’nın en ünlü canlılarından “Yalnız George” öldü. George, Pinta Adası dev kaplumbağasının bilinen son bireyi olarak kabul ediliyordu. Onun ölümüyle birlikte, bu kaplumbağa alt türü de yok oldu.

Yalnız George, 1971’de Galapagos’un Pinta Adası’nda bulundu. O zamana kadar Pinta Adası dev kaplumbağasının soyunun tükendiği sanılıyordu. Tek başına yaşayan bu erkek kaplumbağa, güvenliği için Santa Cruz Adası’ndaki Charles Darwin Araştırma İstasyonu’na götürüldü.

George’a “Yalnız” denmesinin nedeni, kendi türünden bilinen başka hiçbir bireyin bulunamamasıydı. Yıllar boyunca onunla aynı ya da yakın akraba türlerden dişi kaplumbağalar eşleştirilmeye çalışıldı. Ama bu girişimlerden sonuç alınamadı. Yumurtalar çıktıysa da canlı yavru elde edilemedi.

Yalnız George zamanla yalnız Galapagos’un değil, bütün dünyanın tanıdığı bir çevre sembolüne dönüştü. Onun hikâyesi, insan faaliyetlerinin doğada nasıl geri dönüşü olmayan kayıplara yol açabileceğini gösteriyordu. Galapagos kaplumbağaları geçmişte denizciler, balina avcıları ve korsanlar tarafından yiyecek olarak gemilere alınmış; adalara bırakılan keçi gibi istilacı türler de doğal yaşam alanlarını tahrip etmişti.

Pinta Adası’ndaki kaplumbağa nüfusu da bu süreçte yok olma noktasına geldi. Yalnız George’un tek başına kalması, bir adanın ekolojik dengesinin ve bir canlı soyunun nasıl sessizce kaybolabileceğinin çarpıcı örneği oldu.

George’un ölümünü, onu uzun yıllar boyunca koruyan bakıcısı Fausto Llerena fark etti. Galapagos Ulusal Parkı yetkilileri, George’un ölümünü dünyaya duyurdu. Bu haber yalnız bilim çevrelerinde değil, gazetelerde, televizyonlarda ve çevre hareketlerinde de geniş yankı buldu.

Yalnız George yaklaşık 100 yaşındaydı. Galapagos dev kaplumbağaları çok uzun yaşayabilen canlılardır; bu yüzden George hem uzun ömrü hem de yalnızlığıyla insanların ilgisini çekti. Onun hikâyesi, çevre koruma çalışmalarında sık sık “son birey” kavramının en bilinen örneklerinden biri olarak anlatıldı.

Bugün Galapagos’ta başka dev kaplumbağa türleri yaşamaya devam ediyor. Ancak Yalnız George’un temsil ettiği Pinta Adası kaplumbağası için durum farklıydı. George’un ölümü, bir canlı soyunun son sayfası oldu.

24 Haziran 2012 bu yüzden doğa ve çevre tarihi açısından önemli bir gündür. Yalnız George o gün öldü; geride Galapagos’un kırılgan ekosistemini, insan eliyle yok oluş tehlikesini ve doğayı korumanın neden ertelenemeyecek bir sorumluluk olduğunu hatırlatan güçlü bir hikâye bıraktı.

2016 – Türkiye’ye elektro gitarı sevdiren Asım Can Gündüz öldü

24 Haziran 2016’da, Türk rock ve blues müziğinin en renkli gitaristlerinden Asım Can Gündüz hayatını kaybetti. İstanbul doğumlu sanatçı, uzun yıllar yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri’nde “Awesome John” adıyla da tanındı. Güçlü gitar tekniği, sahne enerjisi, mizahı ve kendine özgü tavrıyla Türkiye’de elektro gitar kültürünün yayılmasında önemli rol oynadı.

Asım Can Gündüz, 15 Ağustos 1955’te İstanbul’da doğdu. Henüz küçük yaşlardayken ailesiyle birlikte Amerika’ya gitti. Çocukluk ve gençlik yıllarını New York’ta geçirdi. Bu yıllar, onun müziğe bakışını belirledi. Rock, blues, funk ve cazın iç içe geçtiği Amerikan müzik ortamında yetişti; gitarla kurduğu ilişki de bu geniş dünyadan beslendi.

Türkiye’ye döndüğünde yalnız iyi gitar çalan bir müzisyen değildi. Sahnede anlatan, güldüren, şaşırtan, doğaçlama yapan ve gitarı bir gösteri aracına dönüştüren farklı bir figürdü. Bu yönüyle Türkiye’deki rock dinleyicisi için alışılmışın dışında bir müzisyen profili çizdi.

Asım Can Gündüz, özellikle 1980’lerden sonra Türkiye’de rock ve blues gitarının tanınmasında etkili oldu. Televizyon programları, konserleri, gitar şovları ve esprili sahne diliyle geniş kitlelere ulaştı. Birçok genç dinleyici için elektro gitarın sesi onunla daha görünür ve daha heyecan verici hale geldi.

Sanatçı, yalnız teknik becerisiyle değil, sahnedeki rahatlığıyla da dikkat çekti. Gitar çalarken müzikle mizahı birleştiriyor, dinleyiciyle doğrudan iletişim kuruyordu. Bu nedenle onu yalnız “virtüöz gitarist” diye tanımlamak eksik kalır. Asım Can Gündüz aynı zamanda bir sahne insanıydı.

Müzik kariyerinde rock, blues ve pop-rock arasında dolaştı. Türkiye’de geniş kitleler onu kimi zaman televizyon performanslarıyla, kimi zaman gitar sololarıyla, kimi zaman da kendine has konuşma ve anlatım tarzıyla hatırladı. “Awesome John” adı hem yurt dışındaki müzik geçmişine hem de sahnedeki şovmen kişiliğine işaret ediyordu.

Asım Can Gündüz, 24 Haziran 2016’da Muğla’nın Marmaris ilçesinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Ölümü, özellikle rock ve gitar çevrelerinde büyük üzüntü yarattı. Ardında çok geniş bir diskografi bırakmamış olsa da Türkiye’de gitar çalmak isteyen birçok genç üzerinde güçlü bir iz bıraktı.

2018 – İnternetin atası ARPANET’in ilk yönlendiricisini yapan Frank Heart öldü

24 Haziran 2018’de, Amerikalı bilgisayar mühendisi Frank Heart hayatını kaybetti. Heart, bugün kullandığımız internetin öncüsü kabul edilen ARPANET’in kurulmasında önemli rol oynayan mühendislerden biriydi.

Frank Heart’ın adı geniş kitleler tarafından çok bilinmez; ancak internet tarihinin arka planında kritik bir yeri vardır. 1960’ların sonunda Bolt, Beranek and Newman adlı teknoloji şirketinde çalışan Heart, ARPANET için geliştirilen ilk “Interface Message Processor” yani IMP ekibine liderlik etti.

IMP, bugünkü yönlendiricilerin erken bir atası gibi düşünülebilir. O dönemde farklı üniversitelerdeki ve araştırma merkezlerindeki bilgisayarların birbirleriyle haberleşebilmesi için özel bir aracı sisteme ihtiyaç vardı. IMP cihazları, bilgisayarlar arasında veri paketlerinin taşınmasını sağlayarak ARPANET’in çalışmasını mümkün kıldı.

1969’da ARPANET’in ilk düğümü UCLA’da kuruldu. Kısa süre sonra Stanford Araştırma Enstitüsü, California Üniversitesi Santa Barbara ve Utah Üniversitesi de ağa bağlandı. Bu erken ağ, zamanla internetin temelini oluşturacak fikirlerin ve teknolojilerin denenebildiği bir laboratuvara dönüştü.

Frank Heart, güvenilirlik konusunda çok titizdi. ARPANET gibi deneysel bir sistemin çalışabilmesi için ağın çökmeden, veriyi doğru biçimde taşıması gerekiyordu. Heart ve ekibi, bu yüzden sağlam, hata kontrolü yapabilen ve sürekli çalışabilecek bir sistem kurmaya odaklandı.

ARPANET’in başarısı, bilgisayarların tek başına çalışan makineler olmaktan çıkıp birbirleriyle konuşabilen araçlara dönüşmesinin yolunu açtı. Bugün e-posta, web siteleri, çevrim içi haberler, sosyal medya, bankacılık, mesajlaşma ve dijital yayıncılık dediğimiz dünyanın arkasında bu ilk ağ deneyimlerinin izi vardır.

Heart, 2014’te Internet Hall of Fame’e kabul edildi. Bu unvan, internetin gelişimine büyük katkı sağlamış öncü isimlere veriliyor. Onun adı, Vint Cerf, Bob Kahn ve ARPANET kuşağının diğer öncüleriyle birlikte internet tarihinin teknik mimarları arasındadır.

24 Haziran 2018 bu yüzden teknoloji tarihi açısından önemli bir gündür. Frank Heart o gün öldü; ama liderlik ettiği ekip, bilgisayarları birbirine bağlayan ilk büyük ağlardan birini çalıştırarak modern internet çağının kapısını araladı.

2018 – Türkiye yeni yönetim sisteminin ilk seçiminde sandığa gitti

24 Haziran 2018’de Türkiye, Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimi için sandığa gitti. Bu seçim, 2017 referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin fiilen uygulanmaya başlayacağı ilk seçim olması nedeniyle Türkiye siyasi tarihinde önemli bir dönemeçti.

Seçim normal takviminden önce yapıldı. Türkiye, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından olağanüstü hâl sürecinden geçmiş, 2017’de anayasa değişikliğini oylamıştı. Bu değişiklikle parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi kabul edilmişti. 24 Haziran 2018 seçimi, bu yeni dönemin ilk büyük siyasi sınavı oldu.

Cumhurbaşkanlığı yarışında Recep Tayyip Erdoğan, Muharrem İnce, Meral Akşener, Selahattin Demirtaş, Temel Karamollaoğlu ve Doğu Perinçek aday oldu. Seçim kampanyası çok yoğun geçti. Mitingler, televizyon yayınları, sosyal medya kampanyaları ve “Tamam-Devam” tartışması dönemin en çok konuşulan başlıkları arasında yer aldı.

YSK’nın kesin sonuçlarına göre Recep Tayyip Erdoğan ilk turda yeniden cumhurbaşkanı seçildi. Böylece yeni sistemin ilk cumhurbaşkanı oldu. Aynı gün yapılan milletvekili seçimleriyle TBMM’nin 27. dönemi de belirlendi. Seçimlere katılımın yüksek olması, 24 Haziran’ı Türkiye siyasetinin en yoğun sandık günlerinden biri haline getirdi.

Bu seçimle birlikte başbakanlık makamı kaldırıldı, yürütme yetkisi cumhurbaşkanında toplandı. Bakanlar artık milletvekilleri arasından değil, cumhurbaşkanı tarafından atanan isimlerden oluşacaktı. Meclisin yapısı, hükümet kurma usulü ve siyasi denge mekanizmaları yeni sisteme göre yeniden şekillendi.

24 Haziran 2018 seçimi, destekleyenler için daha hızlı karar alma ve güçlü yürütme döneminin başlangıcı olarak görüldü. Eleştirenler ise kuvvetler ayrılığı, denge-denetim mekanizmaları ve parlamentonun rolü açısından önemli kaygılar dile getirdi. Bu yüzden seçim, yalnız sonuçlarıyla değil, Türkiye’nin yönetim biçiminde açtığı yeni sayfayla da tartışıldı.

24 Haziran 2018 bu yüzden Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. Türkiye o gün yeni yönetim sisteminin ilk seçiminde sandığa gitti; cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleriyle ülkenin idari yapısında yeni bir dönem fiilen başladı.

2018 – Suudi Arabistan’da kadınların otomobil kullanma yasağı kalktı

24 Haziran 2018’de, Suudi Arabistan’da kadınların otomobil kullanmasını engelleyen yasak resmen sona erdi. Gece yarısından itibaren ehliyet alan kadınlar direksiyona geçmeye başladı. Bu gelişme, Suudi Arabistan toplumunda kadınların günlük yaşamına dokunan en önemli değişikliklerden biri oldu.

Suudi Arabistan uzun yıllar boyunca kadınların otomobil kullanamadığı tek ülkeydi. Bu yasak, kadınların işe gitmesini, eğitim hayatına katılmasını, çocuklarını okula götürmesini, hastaneye ulaşmasını ve günlük hayatını büyük ölçüde erkek akrabalara ya da ücretli şoförlere bağımlı hale getiriyordu.

Yasağın kaldırılması yalnız trafikle ilgili bir düzenleme değildi. Kadınların kamusal hayata katılımı, çalışma yaşamı, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal görünürlük açısından önemli bir sembol anlamı taşıyordu. Direksiyona geçen kadınlar için bu, aynı zamanda kendi başına hareket edebilme hakkı demekti.

24 Haziran sabahı Riyad, Cidde ve başka şehirlerde kadınlar otomobilleriyle yollara çıktı. Sosyal medyada direksiyon başındaki kadınların görüntüleri paylaşıldı. Bazı kadınlar bu anı gözyaşlarıyla karşıladı; bazıları ise yıllardır bekledikleri özgürlük duygusunu “artık kendi yoluma kendim çıkıyorum” sözleriyle anlattı.

Bu reform, Veliaht Prens Muhammed bin Selman döneminde açıklanan toplumsal değişim adımlarından biriydi. Kadınların iş gücüne daha fazla katılması, eğlence ve kültür alanlarının açılması, ekonomik çeşitlenme hedefleri ve ülkenin dış dünyadaki imajını yenileme çabası bu sürecin parçalarıydı.

Ancak yasağın kalkması bütün sorunların bittiği anlamına gelmiyordu. Kadın hakları savunucularının bir bölümünün aynı dönemde tutuklu olması, reformun sınırları üzerine ciddi tartışmalar yarattı. Bu yüzden 24 Haziran 2018 hem önemli bir ilerleme adımı hem de Suudi Arabistan’daki kadın hakları mücadelesinin karmaşık yapısını gösteren bir tarih olarak değerlendirildi.

Buna rağmen otomobil kullanma yasağının kalkması, gündelik hayatı doğrudan etkileyen büyük bir değişimdi. Kadınlar artık direksiyon başında da görünür hale geldi. Bu görüntü, ülkenin toplumsal tarihinde uzun süre hatırlanacak sembolik bir eşik oldu.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.