22 Nisan Tarihte Bugün

25 Dakika Okuma
22 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 22 Nisan

Dünya Günü

22 Nisan’da kutlanan Dünya Günü, çevre meselelerini geniş kitlelerin gündemine taşıyan önemli uluslararası günlerden biridir. Bu tarihin kökeni, 1970’te ABD’de düzenlenen ilk büyük çevre seferberliğine dayanır; o gün milyonlarca insan kirli hava, kirlenen sular, petrol sızıntıları ve sanayi kaynaklı tahribata karşı sokağa çıkarak çevre meselesini ilk kez gerçek anlamda kitlesel bir siyasi mesele haline getirdi. Zamanla bu gün yalnızca Amerikan çevre hareketinin yıldönümü olmaktan çıktı, dünya çapında iklim krizi, ormansızlaşma, plastik kirliliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve su kaynaklarının korunması gibi başlıkların konuşulduğu küresel bir farkındalık gününe dönüştü. Bugün Dünya Günü’nde ağaç dikme kampanyalarından okul etkinliklerine, kıyı ve mahalle temizliğinden çevre yürüyüşlerine, belediye projelerinden iklim eylemlerine kadar çok farklı çalışmalar yapılıyor. Birleşmiş Milletler’in 22 Nisan’ı “Uluslararası Toprak Ana Günü” olarak tanıması da bu tarihe ayrı bir anlam kazandırdı; böylece 22 Nisan, doğayı sadece kullanılan bir kaynak değil, insan hayatının dayandığı ortak zemin olarak hatırlatan güçlü bir gün haline geldi.

1904 – Atom bombasının geliştirilmesine öncülük eden Oppenheimer doğdu.

22 Nisan 1904’te New York’ta doğan J. Robert Oppenheimer, 20. yüzyılın bilim, savaş ve siyaset tarihini aynı anda etkileyen isimlerden biri oldu. Çok genç yaşta parlayan bir teorik fizikçiydi; Harvard’da okudu, Cambridge’de çalıştı, doktorasını Göttingen’de yaptı ve daha sonra ABD’de, özellikle Berkeley ile Caltech çevresinde yeni kuşak Amerikalı fizikçilerin yetişmesinde etkili oldu. Onu dünya tarihine geçiren asıl rol ise, II. Dünya Savaşı sırasında Los Alamos Laboratuvarı’nın başına getirilmesi ve atom bombasını geliştiren Manhattan Projesi’nin bilimsel liderliğini üstlenmesiydi.

1943’te Los Alamos’ta bir araya getirilen fizikçileri, kimyagerleri, mühendisleri ve askerî yapıyı ortak hedefte buluşturmak kolay iş değildi; ama Oppenheimer, geniş bilgisinin yanı sıra insanları aynı masada tutabilen yönetici yönüyle öne çıktı. Atom bombasının teorik, teknik ve örgütsel taraflarını bir araya getiren isimlerden biri haline geldi. Sonuç, 16 Temmuz 1945’te New Mexico’daki Trinity denemesi oldu; tarihteki ilk nükleer patlama başarıyla gerçekleştirildi. Ardından Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar, savaşı bitiren ama aynı zamanda insanlık için yeni ve karanlık bir çağ açan gelişmeler oldu. Oppenheimer’ın adı da bu noktadan sonra sadece bilimle değil, nükleer yıkımla da birlikte anılmaya başladı.

Savaş sonrasında Oppenheimer’ın hayatı daha da karmaşık bir hal aldı. Bir yandan ABD’nin en saygın bilim insanlarından biri olarak Atomic Energy Commission çevresinde etkili görevler üstlendi; öte yandan hidrojen bombası gibi daha yıkıcı silahların geliştirilmesine mesafeli yaklaşınca siyasî çevrelerde hedef haline geldi. Soğuk Savaş sertleştikçe, eski sol çevrelerle temasları ve güvenlik konusundaki tartışmalar onun aleyhine kullanıldı. Sonunda 1954’te güvenlik soruşturmasına çıkarıldı ve güvenlik izni iptal edildi. ABD Enerji Bakanlığı’nın 2022 tarihli resmî kararında da bu sürecin kusurlu, taraflı ve adaletsiz biçimde yürütüldüğü açıkça belirtilerek 1954 kararı resmen hükümsüz bırakıldı.

Bu yüzden 22 Nisan 1904, sadece ünlü bir fizikçinin doğum tarihi değildir. Oppenheimer’ın hayatı, modern çağın en büyük çelişkilerinden birini tek kişide toplar: Bilim insanı bilgiyi sınırlarına kadar taşır, devlet onu savaş için kullanır, sonra aynı devlet o bilim insanını siyasî baskıyla kenara iter. Atom çağının hem zekâsı hem gururu hem de vicdan yükü biraz onun üzerinden okunur. Sonraki yıllarda adı yeniden saygınlık kazansa da Oppenheimer’ın bıraktığı asıl miras sadece bomba değildir; bilimin gücü ile ahlakî sorumluluk arasındaki gerilimi bugün bile canlı tutan büyük tarihî sorudur.

1918 – Hakkâri, Rus ve Ermeni birliklerinin çekilmesiyle işgalden kurtuldu.

22 Nisan 1918, Hakkâri’nin şehir hafızasında kurtuluş günü olarak yer eder; çünkü kent, I. Dünya Savaşı sırasında 1915’ten itibaren Rus ilerleyişi ve onlarla birlikte hareket eden Ermeni silahlı unsurların baskısı altında kaldı, bu süreçte güvenlik düzeni bozuldu, halkın bir bölümü yer değiştirmek zorunda kaldı ve şehir uzun süre savaşın doğrudan etkisini yaşadı. 1917’de Rusya’daki devrimlerin ardından Çarlık ordusunun Kafkas Cephesi’nde çözülmeye başlaması, doğudaki askerî dengeyi değiştirdi; Rus birlikleri geri çekilirken Osmanlı kuvvetleri bölgede yeniden ilerledi ve Hakkâri 22 Nisan 1918’de işgalden çıktı. Bu tarih, şehir için yaklaşık üç yıl süren ağır bir dönemin sona erdiği gün anlamına gelir. Ancak kurtuluş, her şeyin bir anda düzelmesi anlamına gelmedi; savaşın açtığı yaralar, nüfus hareketleri ve sınır hattındaki belirsizlik bir süre daha devam etti.

1616 – Don Kişot’un yazarı Cervantes öldü.

22 Nisan 1616’da Madrid’de hayatını kaybeden Miguel de Cervantes, dünya edebiyatının en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir. Onu ölümsüzleştiren eser kuşkusuz Don Kişot’tur; çünkü bu roman yalnızca şövalye hikâyeleriyle alay eden bir metin değildir, aynı zamanda hayal ile gerçek, idealizm ile hayatın sertliği arasındaki çatışmayı anlatan büyük bir edebiyat dönüm noktasıdır. Bu yüzden Cervantes çoğu zaman modern romanın kurucu isimlerinden biri sayılır. Hayatı da eserleri kadar çalkantılıydı: Askerlik yaptı, Lepanto Savaşı’nda yaralandı, Cezayir’de yıllarca esir kaldı, geçim sıkıntısı çekti ve bütün bu sert tecrübeler yazdıklarına doğrudan yansıdı. İlginç bir ayrıntı da şudur: Cervantes’in ölüm tarihi uzun yıllar Shakespeare’le aynı günmüş gibi anlatıldı; gerçekte iki isim 1616’da birbirine çok yakın tarihlerde öldü, ancak İspanya ile İngiltere’nin farklı takvimler kullanması yüzünden bu konu hep karıştı.

1833 – İlk buharlı lokomotifin öncülerinden Richard Trevithick öldü.

22 Nisan 1833’te hayatını kaybeden Richard Trevithick, sanayi çağının yönünü değiştiren ama yaşarken bunun karşılığını tam alamayan mucitlerden biriydi. Trevithick, yüksek basınçlı buharı başarıyla kullanan ve dünyanın ilk buharlı demiryolu lokomotifini yapan İngiliz mühendisiydi. Onu önemli yapan şey, buhar gücünü sadece büyük ve ağır makinelerin değil, hareket eden araçların da hizmetine sokmasıydı. 1801’de ilk buharlı yol aracını denedi, 1803’te çalışan ilk buharlı lokomotifini yaptı, 1804’te de ray üzerinde yük ve insan çekmeyi başaran makineyi çalıştırdı. Yani Trevithick, George Stephenson’dan önce buharın ray üstünde gerçekten işe yarayabileceğini gösteren isimdi. Ancak hayatı büyük bir başarı hikâyesi gibi bitmedi; hızlı çözümler bulan, sezgisi güçlü bir mühendis olmasına rağmen iş kurmakta ve icatlarından para kazanmakta aynı başarıyı gösteremedi. Güney Amerika’da madencilikle uğraştı, yıllar sonra İngiltere’ye parasız döndü ve başka mühendislerin kendi açtığı yolu daha kazançlı biçimde kullandığını gördü. En çarpıcı ayrıntı da budur: Buharlı ulaşım çağının öncülerinden biri sayılan bu adam, 22 Nisan 1833’te yoksulluk içinde öldü ve ismini taşıyan bir mezar taşı olmadan toprağa verildi.

1870 – Sovyetler Birliği’nin kurucusu Lenin doğdu.

22 Nisan 1870’te Rusya’nın Simbirsk kentinde doğan Vladimir İlyiç Lenin, 20. yüzyılın siyasî tarihini en derinden etkileyen isimlerden biriydi. Onu önemli yapan şey sadece bir devrimci olması değil; Marx’ın fikirlerini Rusya şartlarına uyarlayarak Bolşevik hareketin lideri haline gelmesi, 1917 Ekim Devrimi’ni iktidara taşıması ve ardından kurulacak Sovyet devletinin temel çizgisini belirlemesiydi. Genç yaşta ağabeyinin Çar yönetimine karşı bir suikast girişimi nedeniyle idam edilmesi, Lenin’in hayatındaki büyük kırılmalardan biri sayılır; sonraki yıllarda hukuk eğitimi aldı, yeraltı siyasetine girdi, sürgünler ve Avrupa yılları yaşadı. 1917’de savaş, açlık ve çöküş içindeki Rusya’ya dönerek “barış, ekmek, toprak” sloganıyla büyük bir siyasal karşılık buldu. Ekim Devrimi’nden sonra yeni rejimin en güçlü ismi oldu; iç savaş, ekonomik çöküş ve sert devlet yapılanması içinde Sovyet iktidarını ayakta tutan başlıca figüre dönüştü. İlginç olan şu ki, bugün Lenin dendiğinde tek bir ortak hatırlama biçimi yoktur; kimi için devrimin kurucu zekâsıdır, kimi için ise tek parti yönetiminin ve sonraki baskı düzeninin yolunu açan isimdir. Bu yüzden 22 Nisan 1870, modern çağın en büyük devrimlerinden birine yön veren, etkisi Rusya’nın çok ötesine taşan tarihî bir figürün sahneye çıkış tarihi olarak da önem taşır.

1920 – İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükûmeti’ni barış şartlarını görüşmek üzere çağırdı.

22 Nisan 1920’ye gelindiğinde Osmanlı Devleti artık savaşı kaybetmiş, İstanbul işgal altında, Anadolu’da ise Ankara merkezli yeni bir direniş hattı doğmuştu. Tam bu ortamda İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükûmeti’ni barış şartlarının kendisine bildirileceği sürece çağırdı. Burada önemli nokta şu: Bu dönemle ilgili anlatımlarda Paris Barış Konferansı ifadesi sık kullanılsa da Osmanlı’yla yapılacak antlaşmanın esas şartları 19-26 Nisan 1920’de San Remo’da şekillendirildi; bazı akademik çalışmalarda Osmanlı hükûmetinin 10 Mayıs’ta Paris’e, burada hazırlanmış taslağı teslim almak üzere davet edildiği açıkça belirtilir. Yani 22 Nisan tarihi, Sevr’e giden yolun diplomatik safhasında, Osmanlı’nın galiplerle eşit taraf olarak değil, önüne konulacak ağır barış şartlarını öğrenmek üzere masaya çağrıldığı dönüm noktalarından biri olarak okunmalıdır.

Bu çağrının anlamı büyüktü. Çünkü İtilaf Devletleri o sırada yalnız savaşı bitirmiyor, Osmanlı topraklarının nasıl paylaşılacağını da fiilen kararlaştırıyordu. San Remo görüşmeleri sırasında Suriye, Filistin ve Mezopotamya üzerindeki manda düzeni netleştirildi; Osmanlı’nın Arap toprakları üzerindeki tasarrufu fiilen sona erdirildi ve hazırlanacak barışın çerçevesi çizildi. Osmanlı Devleti konferansın asıl muhatabı olmasına rağmen karar verici olarak davet edilmedi; kendisine yalnız sonuç bildirildi. Bu yüzden 22 Nisan 1920’deki davet, diplomatik bir nezaket değil, Sevr’in ön hazırlığı niteliğindeydi.

Sonrası da zaten Türkiye tarihinin en sert kırılmalarından birine bağlandı. San Remo’da şekillenen taslak, Mayıs 1920’de Osmanlı heyetine verildi; birkaç ay sonra da 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı. Ancak bu metin Ankara’daki millî hareket tarafından tanınmadı ve uygulanmadı. Yani 22 Nisan 1920’de başlayan bu diplomatik süreç, bir yandan Osmanlı Hükûmeti’nin ne kadar sıkıştığını gösterirken, öte yandan Ankara’daki yeni siyasî merkezin neden meşruiyet kazandığını da açıklayan tarihlerden biri oldu. Kısacası bu davet, sadece bir konferans çağrısı değil; çöken imparatorluğa barış adı altında parçalanma şartlarının tebliğ edildiği sürecin önemli aşamalarından biri olarak önem taşır.

1924 – Anadolu demiryollarının millileştirilmesi yönünde önemli adım atıldı.

22 Nisan 1924’te Meclis’te alınan kararla Anadolu hattının satın alınması kabul edildi ve böylece Cumhuriyet’in demiryollarında millileştirme siyaseti açık biçimde başlamış oldu. O tarihe kadar Osmanlı’dan kalan hatların önemli bir bölümü yabancı şirketlerin elindeydi; genç Cumhuriyet ise bir yandan yeni hatlar kurmak, bir yandan da mevcut demiryollarını kendi denetimine almak istiyordu. 22 Nisan’daki karar bu bakımdan sadece ulaştırma alanında bir düzenleme değildi; ekonomik bağımsızlık anlayışının raylar üzerindeki karşılığıydı. Nitekim bu adım kısa süre sonra 24 Mayıs 1924’te çıkarılan yasayla Anadolu-Bağdat Demiryolları Müdüriyeti Umumiyesi’nin kurulmasına ve sonraki yıllarda yabancı şirketlerin işlettiği hatların peyderpey devletleştirilmesine uzandı.

1933 – Osmanlı borçlarının tasfiyesinde dönüm noktası olan anlaşma imzalandı.

22 Nisan 1933’te Türkiye ile Osmanlı Düyûn-ı Umûmiye tahvil hamilleri arasında varılan anlaşma, Osmanlı’dan kalan dış borç meselesinde en kritik eşiklerden biri oldu. Lozan’dan sonra bu borçların hangi devletler arasında nasıl paylaştırılacağı ve Türkiye’nin ne kadar ödeyeceği uzun müzakerelere konu olmuştu; 1928’de bir ödeme takvimi yapılmış, ancak 1929 Dünya Bunalımı şartları ağırlaştırınca bu düzenleme sürdürülemez hale gelmişti. 1933’teki yeni anlaşmayla Türkiye, borcun kalan kısmını daha düşük bir tutar ve yeni ödeme planı üzerinden yeniden düzenledi; böylece mesele Cumhuriyet ekonomisini boğan eski imparatorluk yükü olmaktan çıkarılmaya başlandı. Türkiye 1928-1933 arasında ödeme yapmış, ardından 1933 anlaşmasıyla borcun ana kısmı yeniden yapılandırılmış ve toplam yük önemli ölçüde aşağı çekilmişti. Bu gelişme yalnızca mali bir pazarlık değildi; genç Cumhuriyetin, kapitülasyonlar ve Düyûn-ı Umûmiye düzeniyle özdeşleşen eski bağımlılık ilişkilerini tasfiye etme iradesinin en somut adımlarından biri sayıldı. Sonraki yıllarda ödemeler sürdü ve Osmanlı borçları meselesi ancak Cumhuriyet döneminde peyderpey kapatılabildi.

1940 – Raman Dağı’nda petrol bulundu, Türkiye petrol tarihinde yeni dönem başladı.

22 Nisan 1940’ta Siirt’in güneyinde, Beşiri yakınlarındaki Raman Dağı’nda açılan Raman-1 kuyusunda petrole rastlanması, Türkiye’nin petrol arama tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Bu keşif, Cumhuriyet’in 1920’lerden itibaren yürüttüğü “kendi kaynağını bulma” arayışının ilk büyük sonucudur. İlk sevinç kısa sürede daha temkinli bir değerlendirmeye dönüştü; çünkü kuyu bir süre üretime alınsa da su oranının artması ve verimin istenen düzeyde olmaması nedeniyle kalıcı çözüm üretmedi. Yine de bu keşif boşa gitmedi. Raman’daki çalışmalar sürdü, sonraki yıllarda yeni kuyular açıldı ve özellikle Raman-8 ile Türkiye’de ekonomik değeri daha belirgin petrol üretiminin önü açıldı. Bu süreç daha sonra Batman’ın petrol merkezi olarak büyümesine, Batman Rafinerisi’nin kurulmasına ve Türkiye’de petrolcülüğün kurumsal biçimde gelişmesine zemin hazırladı.

1941 – II. Dünya Savaşı’nda Yunan ordusu teslim oldu, ülke işgalin eşiğine geldi.

22 Nisan 1941’de Yunanistan’da savaşın sonucu artık kesinleşmişti. Alman ordusu 6 Nisan’da başlattığı saldırıyla kuzeyden hızla ilerlemiş, Yunan savunmasını dağıtmış ve ülkeyi teslimiyet noktasına getirmişti. Teslim süreci birkaç güne yayılmış olsa da 22 Nisan tarihi Yunanistan’ın direnişten çıkıp yenilgiyi kabul ettiği gündür.

Bu gelişmenin öncesinde İtalya, 1940 sonbaharında Yunanistan’a saldırmış ama istediği sonucu alamamıştı. Bunun üzerine Almanya devreye girdi ve Balkan harekâtıyla kısa sürede üstünlük sağladı. Nisan 1941’in üçüncü haftasında Yunan ordusu artık savaşı sürdüremez hale geldi; komutanlar teslim belgelerini imzalamaya başladı, hükümet ve kral da ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Alman birlikleri birkaç gün sonra Atina’ya girdi; ardından Yunanistan, Alman, İtalyan ve Bulgar işgal bölgelerine ayrıldı. Ülke için açlık, baskı ve direniş yılları da böyle başladı.

1947 – Türkiye’de yabancı sermayeye kapı açan yasa kabul edildi.

22 Nisan 1947’de kabul edilen 13 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki daha korumacı ve devlet ağırlıklı ekonomik çizgiden, dış sermayeye daha açık bir anlayışa geçişin önemli adımlarından biri oldu. Resmî gazete arşivleri ve akademik çalışmalar, bu yasanın yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapmasını kolaylaştırmayı hedeflediğini, özellikle savaş sonrası dönemde sanayi, altyapı ve üretim alanlarında dış kaynak çekme arayışıyla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu adımın önemi şuradaydı: Türkiye, II. Dünya Savaşı’nın ardından yeni uluslararası ekonomik düzene uyum sağlamaya çalışırken, kendi kalkınmasını sadece iç kaynaklarla değil, dış yatırım yoluyla da desteklemek istediğini açık biçimde ortaya koydu. Yasa tek başına büyük bir sermaye akını yaratmadı; sonraki yıllarda uygulamadaki sınırlamalar ve bürokratik yapı nedeniyle beklenen etki hemen görülmedi. Ama 22 Nisan 1947, Türkiye’nin ekonomik egemenlik anlayışını tamamen bırakmadan, yabancı sermayeyi de kontrollü biçimde sisteme dahil etmeye yöneldiği tarih olarak önem taşır; bu yönüyle 1950’lerde hızlanacak daha liberal ekonomi tartışmalarının da erken işaretlerinden biri sayılır.

1962 – Anayasa Mahkemesi ile Yüksek Hâkimler Kurulu için yasal zemin kuruldu.

22 Nisan 1962’de kabul edilen 44 ve 45 sayılı kanunlarla, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi ile Yüksek Hâkimler Kurulu’nun kuruluşu hukukî çerçeveye kavuşturuldu. 1961 Anayasası bu iki kurumu zaten öngörmüştü; ama asıl işleyiş, yetki ve yapı bu kanunlarla netleşti. Anayasa Mahkemesi böylece kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen yeni bir yüksek yargı organı olarak sisteme girdi; Yüksek Hâkimler Kurulu ise hâkimlerin özlük işleri, atamaları ve meslek güvencesi bakımından yargı bağımsızlığını güçlendirmeyi amaçlayan bir yapı olarak kuruldu. Bu adımın önemi şuradaydı: Türkiye’de ilk kez anayasal denetim ayrı bir mahkemeye veriliyor, hâkimlik teminatı da daha kurumsal bir çerçeveye bağlanıyordu. Yani 22 Nisan 1962, 27 Mayıs sonrası kurulan yeni anayasal düzende, yargının yapısının ve devlet denetim mekanizmasının yeniden şekillendiği önemli bir eşik olarak da anılır.

1973 – Hakkâri İl Radyosu yayına başladı, Türkiye’de radyonun ulaşmadığı yer kalmadı.

22 Nisan 1973’te Hakkâri İl Radyosu’nun yayına başlaması, devlet radyosunun ülkenin en uzak köşelerine kadar ulaştığını ilan eden önemli bir dönüm noktasıydı. O güne kadar Doğu ve Güneydoğu’da özellikle dağlık ve sınır hattındaki bazı bölgelerde Türkiye Radyoları düzenli biçimde dinlenemiyordu; Hakkâri’de istasyonun devreye girmesiyle bu eksik halkalardan biri tamamlandı ve Türkiye’de radyoyu yurt düzeyinde dinleyemeyen bölge kalmadığı açıklandı. Bu gelişme, haberleşme ve yayıncılık açısından olduğu kadar devletin kamusal sesini ülke sathına yayma hedefi bakımından da anlam taşıyordu. 1970’lerin başında radyo, televizyona göre çok daha yaygın ve doğrudan bir iletişim aracıydı; haber, müzik, eğitim yayını ve resmî duyurular geniş kitlelere esas olarak radyo üzerinden ulaşıyordu.

1991 – Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi Feriha Tevfik öldü.

22 Nisan 1991’de hayatını kaybeden Feriha Tevfik, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların kamusal görünürlüğü bakımından sembol isimlerden biriydi. 1929’da Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği yarışmada birinci seçilerek Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi unvanını aldı; ardından 1930’da Türkiye’yi uluslararası güzellik yarışmasında temsil etti. Ardından sinemaya geçti; Kaçakçılar, Milyon Avcıları, Leblebici Horhor Ağa, Aysel Bataklı Damın Kızı ve Tosun Paşa gibi filmlerde rol aldı; daha sonra operet ve sahne çalışmalarında da yer aldı. İlginç bir ayrıntı da şudur: Feriha Tevfik, yıllar sonra 1929’daki yarışmaya gerçek yaşından büyük gösterilerek katıldığını anlatmış, bu da onun hikâyesine ayrı bir renk katmıştır.

1992 – Guadalajara’da kanalizasyon hattına sızan benzin şehri havaya uçurdu.

22 Nisan 1992’de Meksika’nın ikinci büyük kenti Guadalajara’da, kanalizasyon sistemine sızan benzin buharının yol açtığı ardışık patlamalar şehrin en büyük felaketlerinden birine dönüştü. Patlamalar özellikle Analco ve çevresindeki mahallelerde yolları parçaladı, binaları yıktı ve kilometrelerce alanda ağır hasar yarattı. Olayın bilançosu kaynaklara göre değişse de yaygın kabul gören resmî rakamlar göre 206 kişi ölü, yaklaşık kişi 500 yaralandı ve 15 bin kişi evsiz kaldı.

Felaketin öncesi de en az patlamanın kendisi kadar çarpıcıydı. Mahalle sakinleri günler öncesinden sokaklarda yoğun benzin kokusu olduğunu bildiriyor, kanalizasyon kapaklarından duman benzeri buhar çıktığını söylüyordu. Buna rağmen bölge zamanında boşaltılmadı. 22 Nisan sabahı saat 10’dan sonra peş peşe gelen patlamalar manhol kapaklarını havaya fırlattı, asfaltı yardı ve araçları sokaktan kaldırıp binaların üstüne savuracak kadar güçlü oldu. Daha sonra yapılan incelemelerde, benzinin kanalizasyon sistemine karışmasının temel nedenleri arasında PEMEX altyapısı, hat güvenliği sorunları ve ihmaller öne çıktı.

1994 – Ruanda’da soykırımın bilançosu iki haftada 100 bine ulaştı.

22 Nisan 1994, Ruanda’daki katliamın artık sıradan bir iç çatışmadan çıkarak, açık bir soykırım haline geldiği gündür. 6 Nisan’da Cumhurbaşkanı Habyarimana’nın uçağının düşürülmesinden sonra başlayan saldırılar, kısa sürede Tutsilere ve ılımlı Hutulara karşı planlı, sistemli ve kitlesel bir imha hareketine dönüştü. O gün gelen haberlerde son iki haftada ölü sayısının 100 bini aştığı bildiriliyordu; sonraki aylarda ise bilanço çok daha korkunç bir boyuta ulaştı ve yaklaşık 100 gün içinde 800 binden fazla insan öldürüldü. Burada önemli olan nokta şu: Bu olay uzun süre yanlış biçimde “Hutu-Tutsi çatışması” diye anlatıldı, oysa yaşanan şey iki tarafın karşılıklı savaşı değil, Tutsilere yönelik örgütlü bir soykırımdı. 22 Nisan 1994 bu yüzden, dünyanın gözleri önünde büyüyen bir felaketin artık inkâr edilemeyecek hale geldiği tarih olarak da önem taşır.

1995 – Rauf Denktaş, üçüncü kez KKTC cumhurbaşkanı seçildi.

22 Nisan 1995’te yapılan seçimde Rauf Denktaş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde üçüncü kez cumhurbaşkanlığına seçildi. Bu sonuç, yalnızca bir seçim zaferi değildi, Kıbrıs Türk siyasetinin kurucu figürünün ağırlığını koruduğunu gösteriyordu. Denktaş, 1950’lerden itibaren Kıbrıs Türk toplumunun en önemli ismiydi; önce avukat ve toplum temsilcisi olarak sivrildi, ardından Kıbrıs Türklerinin siyasî liderliği çizgisinde belirleyici bir konuma yükseldi. 1974’e gelindiğinde ise artık sadece bir siyasetçi değil, adadaki Türk toplumunun en görünür liderlerinden biriydi. Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde ve sonrasında yürütülen siyasî temaslarda, Türk tarafının hak ve güvenlik taleplerini savunan başlıca isimlerden biri olarak öne çıktı; 1974 sonrasında kurulan yeni düzende de Kıbrıs Türk yönetiminin en güçlü siyasî yüzüne dönüştü. Daha sonra 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin, 1983’te ise KKTC’nin başına geçti ve böylece kurucu lider kimliği daha da pekişti.

1997 – Peru, dört aydır Japon büyükelçiliğinde 72 kişiyi rehin tutan MRTA’ya operasyon düzenledi.

22 Nisan 1997’de Peru’nun başkenti Lima’da, Japon büyükelçisinin konutunda aylardır süren rehine krizine askerî operasyonla son verildi. Túpac Amaru Devrimci Hareketi (MRTA) militanları, 17 Aralık 1996’da düzenledikleri baskından sonra yüzlerce rehineyi elinde tutmuş, süreç içinde sayı 72’ye kadar düşmüştü. 22 Nisan’daki Chavín de Huántar Operasyonu ile Peru komandoları binaya girdi; baskında MRTA lideri Néstor Cerpa Cartolini dahil 14 gerilla öldürüldü. Operasyonda ayrıca bir rehine ve iki Perulu komando da hayatını kaybetti.

Rehineler arasında bakanlar, diplomatlar, askerî yetkililer ve üst düzey isimler vardı; bu yüzden baskın, o dönemde Peru devletine karşı yapılmış en yüksek profilli eylemlerden biriydi. Kriz boyunca görüşmeler sürdü, ancak MRTA’nın tutuklu üyelerinin serbest bırakılması talebi kabul edilmedi. Sonunda Devlet Başkanı Alberto Fujimori, aylarca gizlice hazırlanan askerî müdahaleyi tercih etti. Operasyon Peru içinde büyük ölçüde başarı ve güç gösterisi olarak sunuldu; ancak sonraki yıllarda baskında bazı gerillaların sağ ele geçirilip sonra öldürüldüğü iddiaları da gündeme geldi ve olay hukukî ve siyasî tartışmalara konu oldu.

1999 – Deniz Baykal, CHP’nin Meclis dışında kalmasının ardından istifa etti.

22 Nisan 1999’da Deniz Baykal, 18 Nisan genel seçimlerinde CHP’nin yüzde 10 barajını aşamayarak Meclis’e girememesi üzerine genel başkanlıktan istifa etti. CHP bu seçimde yüzde 8,71 oyda kaldı ve parlamento dışında kaldı; böylece Cumhuriyet’in kurucu partisi tarihinde ilk kez Meclis’e girememiş oldu. Seçimin birinci partisi DSP, ikinci MHP, üçüncü ise Fazilet Partisi olmuştu; yani 1999 seçimi yalnız CHP için değil, bütün Türk siyaseti için ciddi bir yeniden diziliş anlamına geliyordu. Baykal’ın istifası bu yüzden dikkat çekti; çünkü Türkiye’de parti liderleri seçim yenilgilerinden sonra çoğu zaman görevde kalmayı tercih ederken, Baykal ağır sonucun siyasî sorumluluğunu üstlenerek çekildi. Sonrasında CHP’de genel başkanlık görevine Altan Öymen geldi; ancak Baykal siyasetten tamamen çekilmedi ve 2000 yılında yeniden partinin başına döndü.

2015 – Türk sinemasının görünmeyen emekçilerinden Tolgay Ziyal öldü.

22 Nisan 2015’te hayatını kaybeden Tolgay Ziyal, adı her ne kadar öne çıkmasa da kamera arkasında bıraktığı emekle Türk sinemasında derin iz bırakmış isimlerden biriydi. 1939 doğumlu Ziyal, sinemaya yönetmen yardımcılığı ve yapım ekiplerinde çalışarak girdi; yıllar içinde hem yönetmenlik yaptı hem de çok sayıda önemli projede yapım ve set organizasyonunun taşıyıcı isimlerinden biri oldu. Onu özel yapan şey, Türk sinemasının farklı kuşakları arasında teknik hafızayı ve set disiplinini taşıyan, görünmeyen ama belirleyici bir sinema işçisi olmasıydı.

Eşkıya, Gölge Oyunu, Şen Olasın Nuri Bey, Hoşçakal Yarın, Minyeli Abdullah gibi yapımlarda önemli katkısı vardı; bu filmlerin bir bölümünde yönetmen yardımcısı olarak yer aldı. Bir söyleşisinde Ziyal’ın “Türk sinemasını Eşkıya’dan önce ve Eşkıya’dan sonra diye tanımlayabilirim” demesi, onun sinemaya sadece çalışan biri gibi değil, sinema dilini ve teknik standardı dert eden bir insan gibi baktığını da gösteriyor.

Bir başka önemli tarafı da Yeşilçam’dan sonraki dönüşüm döneminde işin mutfağında kalmış olması. Sadece sinema filmi değil, dizi ve belgesel alanında da çalıştı; ayrıca “Ölümünün 400. Yılında Mimar Sinan” belgeseliyle Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü aldı. Bu yüzden 22 Nisan 2015, Türk sinemasında adını afişten çok jenerikte gördüğümüz, ama iyi filmlerin ayakta durmasında büyük payı olan görünmeyen kahramanlardan birinin kaybı olarak da önem taşır.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.