23 Haziran Tarihte Bugün

91 Dakika Okuma
23 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 23 Haziran

656 – Hz. Ali halife seçildi, İslam tarihinde büyük ayrılıkların dönemi başladı

23 Haziran 656’da, Hz. Muhammed’in amcasının oğlu ve damadı olan Ali bin Ebu Talip, İslam devletinin dördüncü halifesi olarak kabul edildi. Hz. Ali’nin halifeliğe gelişi, İslam tarihinin en sarsıcı siyasi ve mezhebi kırılmalarına giden dönemin başlangıcı oldu.

Hz. Ali, İslam’ın ilk döneminin en önemli isimlerinden biriydi. Küçük yaşta Hz. Muhammed’in yanında yetişti, ilk Müslümanlardan biri oldu ve Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma ile evlendi. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber gibi erken İslam tarihinin önemli mücadelelerinde yer aldı. Cesareti, bilgisi ve Hz. Peygamber’e yakınlığı nedeniyle Müslümanlar arasında büyük saygı gördü.

Ancak onun halife seçildiği dönem son derece karışıktı. Üçüncü halife Hz. Osman, yönetimine yönelik tepkilerin büyümesi üzerine Medine’de kuşatılmış ve 656 yılında öldürülmüştü. Bu olay, Müslüman toplumda büyük bir şok yarattı. Artık mesele yalnız yeni bir halife seçmek değildi; Hz. Osman’ın öldürülmesinin nasıl soruşturulacağı, katillerin nasıl cezalandırılacağı ve devlet düzeninin nasıl yeniden kurulacağı soruları da ortadaydı.

Medine’deki bu ağır ortamda, birçok kişi Hz. Ali’nin halife olmasını istedi. Hz. Ali başlangıçta bu görevi üstlenmekte isteksizdi. Çünkü halifeliğe gelişinin, Hz. Osman’ın öldürülmesiyle aynı kriz ortamına bağlanacağını biliyordu. Yine de toplumun dağılmasını önlemek ve yönetim boşluğunu kapatmak için halifeliği kabul etti.

Hz. Ali’nin halifeliği daha ilk günden tartışmalı başladı. Bir kesim onu meşru halife olarak kabul ederken, bazı önemli isimler Hz. Osman’ın katillerinin hemen cezalandırılmasını istiyordu. Bu talep kısa süre içinde büyük bir siyasi krize dönüştü. Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr’in yer aldığı muhalefet hareketi Cemel Vakası’na; Şam Valisi Muaviye ile yaşanan gerilim ise Sıffin Savaşı’na kadar uzandı.

Bu çatışmalar, İslam tarihinde “Birinci Fitne” olarak anılan iç savaş döneminin temelini oluşturdu. Müslüman toplum ilk kez bu ölçekte kendi içinde silahlı mücadeleye sürüklendi. Halifelik, adalet, yönetim hakkı, biat, isyan ve meşruiyet gibi konular artık savaş meydanlarında belirlenen meseleler haline geldi.

Hz. Ali, halifeliği boyunca bir yandan devlet düzenini yeniden kurmaya, bir yandan da parçalanan Müslüman toplumu bir arada tutmaya çalıştı. Başkenti Medine’den Kûfe’ye taşıması da bu dönemin önemli adımlarından biriydi. Kûfe, onun döneminde siyasi ve askerî merkez haline geldi.

Sünni gelenekte Hz. Ali, dört büyük halifenin sonuncusu olarak kabul edilir. Şii gelenekte ise yalnız halife değil, aynı zamanda ilk imamdır. Bu yüzden Hz. Ali’nin kişiliği ve halifeliği, İslam tarihinin hem siyasi hem de mezhebi hafızasında çok özel bir yere sahiptir.

23 Haziran 656 bu nedenle İslam tarihi açısından son derece önemli bir gündür. Hz. Ali’nin halife seçilmesi, bir yandan Hz. Muhammed’e en yakın isimlerden birinin yönetimin başına geçmesi anlamına geliyordu; diğer yandan Müslüman toplumun uzun süre etkisinden çıkamayacağı büyük ayrılıkların da kapısını aralıyordu.

1565 – Akdeniz’in büyük reisi Turgut Reis Malta Kuşatması’nda hayatını kaybetti

23 Haziran 1565’te, Osmanlı denizciliğinin en büyük isimlerinden Turgut Reis, Malta Kuşatması sırasında hayatını kaybetti. Barbaros Hayreddin Paşa kuşağının ardından Akdeniz’de Osmanlı gücünü sürdüren en etkili denizcilerden biri olan Turgut Reis, Avrupa kaynaklarında “Dragut” adıyla tanındı.

Turgut Reis’in doğum yılı kesin değildir. Bazı kaynaklarda 1485, bazı kaynaklarda ise 1487 yılı verilir. Bugün Muğla’nın Bodrum ilçesine bağlı Turgutreis çevresiyle ilişkilendirilen Menteşe bölgesinde doğduğu kabul edilir. Babası Veli adlı bir çiftçiydi. Genç yaşta denizciliğe ilgi duydu, leventler arasına katıldı ve kısa sürede denizdeki yeteneğiyle dikkat çekti.

Onun yetiştiği dönem, Akdeniz’in yalnız ticaret yollarıyla değil, korsanlık, gazâ, donanma savaşları ve büyük imparatorluk rekabetleriyle şekillendiği bir dönemdi. Osmanlı Devleti, İspanya, Venedik, Ceneviz ve Malta Şövalyeleri Akdeniz’de üstünlük kurmak için mücadele ediyordu. Turgut Reis de bu büyük mücadelenin içinde yükseldi.

Turgut Reis, Barbaros Hayreddin Paşa ve kardeşlerinin açtığı yoldan ilerledi. Önceleri gönüllü levent reisi olarak Akdeniz’de seferlere katıldı. 1538’deki Preveze Deniz Savaşı’nda Barbaros’un yanında yer aldı. Preveze, Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki gücünü pekiştiren büyük zaferlerden biriydi ve Turgut Reis bu savaşta adını duyurdu.

1540’ta Malta’ya bağlı Gozo Adası’na akın düzenledi. Aynı yıl Korsika açıklarında düzenlediği başka bir sefer sırasında Andrea Doria’nın yeğeni Giannettino Doria tarafından esir alındı. Bu olay, Turgut Reis’in hayatındaki en dramatik dönemlerden biriydi. Bir süre esaret altında kaldı. Daha sonra Barbaros Hayreddin Paşa’nın girişimiyle serbest bırakıldı. Rivayete göre Barbaros, Ceneviz’i tehdit edince Turgut Reis’in serbest bırakılması sağlandı.

Esaretten döndükten sonra Turgut Reis’in yıldızı daha da parladı. Batı Akdeniz’de düzenlediği seferlerle filosunu büyüttü, ününü artırdı. Osmanlı kaynaklarında “Turgutça” adıyla da anıldı. Avrupa’da ise “Dragut” adı korku ve saygıyla birlikte kullanılıyordu. Akdeniz’in kıyı şehirleri için o, yalnız bir denizci değil, hesap edilmesi gereken büyük bir askerî güçtü.

Turgut Reis’in en önemli başarılarından biri Trablusgarp’ın fethidir. O dönemde Trablusgarp, Malta Şövalyeleri’nin elindeydi ve Kuzey Afrika’da stratejik bir merkezdi. Kanûnî Sultan Süleyman, Trablusgarp’ın alınması halinde buranın yönetimini Turgut Reis’e bırakmayı vaat etti. 1551’de Osmanlı donanması, Sinan Paşa ve Turgut Reis’in iş birliğiyle Trablusgarp’ı fethetti.

Trablusgarp’ın alınması, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki varlığını güçlendiren büyük bir adımdı. Turgut Reis daha sonra Trablusgarp beylerbeyi oldu. Burada yalnız deniz seferleriyle değil, imar ve tahkim çalışmalarıyla da uğraştı. Şehrin savunmasını güçlendirdi, bölgenin Osmanlı idaresi altında daha sağlam bir merkez haline gelmesi için çalıştı.

Turgut Reis’in adı Cerbe ile de birlikte anılır. 1560’ta İspanya öncülüğündeki müttefik donanma Cerbe Adası’nı işgal edince Osmanlı donanması bölgeye hareket etti. Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı gücüne Turgut Reis de kendi kadırgalarıyla katıldı. Cerbe’de kazanılan zafer, Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki gücünü bir kez daha gösterdi.

Ancak Turgut Reis’in son büyük seferi Malta oldu. Malta, Akdeniz’in ortasında son derece stratejik bir konumdaydı. Ada, Saint Jean Şövalyeleri’nin elindeydi ve Osmanlı denizciliği için uzun süredir önemli bir hedef olarak görülüyordu. Malta alınırsa, Osmanlı’nın Batı Akdeniz’deki hareket alanı genişleyecek, İspanya ve İtalya kıyılarına yönelik baskı artacaktı.

1565’te Kanûnî Sultan Süleyman’ın emriyle Malta üzerine büyük bir sefer düzenlendi. Osmanlı kuvvetleri Mayıs ayında adaya çıktı. Donanmanın başında Piyale Paşa, kara kuvvetlerinin başında Mustafa Paşa vardı. Turgut Reis ise tecrübeli bir Akdeniz komutanı olarak sefere katıldı. Osmanlı komutanlarına, kuşatmada acele edilmemesi ve doğru hedefin seçilmesi konusunda görüş verdi.

Turgut Reis, kuşatmanın Saint Elmo Kalesi’nden başlatılmasını çok isabetli bulmadı. Ona göre kuşatmanın seyri daha dikkatli planlanmalıydı. Buna rağmen harekâta bizzat katıldı. Saint Elmo, Malta’nın liman girişlerini kontrol eden önemli bir kaleydi. Osmanlılar bu kaleyi ele geçirmek için yoğun top ateşi ve ardı ardına saldırılar düzenledi.

18 Haziran 1565’te Turgut Reis, Saint Michel Burcu’nu topa tutan birlikleri yönetirken ağır yaralandı. Bir gülle çevredeki kayalara çarptı; kopan taş parçalarından biri Turgut Reis’in başına isabet etti. Ağır yaralı halde birkaç gün yaşadı. Kuşatmanın gidişatını sormaya devam ettiği anlatılır.

23 Haziran 1565’te Saint Elmo Kalesi Osmanlı kuvvetlerinin eline geçti. Ancak aynı gün Turgut Reis de aldığı yara nedeniyle hayatını kaybetti. Bu yüzden Malta’daki zafer anı, Osmanlı tarafı için aynı zamanda büyük bir kayıp günü oldu. Tecrübeli bir deniz komutanının ölümü, kuşatmanın sonraki aşamalarında Osmanlı ordusu için ciddi bir eksiklik yarattı.

Malta Kuşatması sonunda Osmanlı açısından başarıyla tamamlanamadı. Saint Elmo alınmış olsa da ada bütünüyle ele geçirilemedi. Kuşatma aylarca sürdü, iki taraf da ağır kayıplar verdi. Avrupa’da Malta’nın savunulması büyük bir zafer gibi görüldü. Osmanlı açısından ise bu sefer, Akdeniz’deki güç mücadelesinin ne kadar zorlu hale geldiğini gösterdi.

Turgut Reis’in cenazesi Malta’dan Trablusgarp’a götürüldü. Kendi yaptırdığı caminin haziresine defnedildi. Trablusgarp’taki Turgut Reis Camii, türbesi ve külliyesi onun Kuzey Afrika’daki izlerinin en somut hatıraları arasında yer alır.

Turgut Reis, yalnız başarılı bir denizci değildi. O, Osmanlı’nın Akdeniz’deki yayılma gücünü temsil eden askerî figürlerden biriydi. Korsika’dan Malta’ya, Cerbe’den Trablusgarp’a kadar geniş bir coğrafyada iz bıraktı. Avrupa kaynaklarında korkulan bir “Dragut”, Osmanlı kaynaklarında ise Akdeniz’in büyük reislerinden biri olarak anıldı.

1757 – Plassey Savaşı kazanıldı, Hindistan’da İngiliz hâkimiyetinin yolu açıldı

23 Haziran 1757’de, Hindistan tarihinin ve dünya sömürgecilik çağının en önemli savaşlarından biri yaşandı. Britanya Doğu Hindistan Şirketi kuvvetleri, Bengal Nevvabı Siracüddevle’nin ordusunu Plassey’de yendi. Bu zafer, İngilizlerin Hindistan’da ticaret yapan bir şirket olmaktan çıkıp siyasi ve askerî bir güce dönüşmesinin kapısını açtı.

O dönemde Hindistan tek bir merkezî devlet tarafından yönetilmiyordu. Babür İmparatorluğu zayıflamış, bölgesel güçler öne çıkmıştı. Bengal ise zenginliğiyle dikkat çeken önemli bölgelerden biriydi. Doğu Hindistan Şirketi burada ticaret yapıyor, kaleler kuruyor ve giderek yerel siyasetin içine giriyordu.

Bengal Nevvabı Siracüddevle, şirketin bölgede artan gücünden rahatsızdı. İngilizlerin izinsiz biçimde tahkimat yapması ve kendi çıkarlarını yerel otoritenin üstünde görmesi gerilimi büyüttü. Bu gerilimin sonunda iki taraf Plassey’de karşı karşıya geldi.

Savaşın sonucu yalnız askerî güçle belirlenmedi. Siracüddevle’nin komutanlarından Mir Cafer ve bazı yerel güçler İngilizlerle gizli anlaşmalar yaptı. Böylece Bengal ordusunun önemli bir bölümü savaşta etkili biçimde hareket etmedi. Robert Clive komutasındaki İngiliz kuvvetleri, sayıca daha az olmalarına rağmen belirleyici bir zafer kazandı.

Plassey Savaşı, Hindistan’ın kaderini değiştiren dönemeçlerden biri oldu. Zaferden sonra İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Bengal üzerinde büyük nüfuz kazandı. Bengal’in zengin kaynakları, şirketin askerî ve siyasi gücünü büyüttü. Bu güç zamanla Hindistan’ın çok daha geniş bölgelerine yayıldı.

Bu savaş, modern dünyada şirket, ticaret ve sömürgeciliğin nasıl iç içe geçtiğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Bir ticaret şirketi, askerî kuvvet, diplomasi, rüşvet ve yerel ittifaklarla koca bir ülkenin kaderini değiştirecek güce ulaşmıştı.

23 Haziran 1757 bu yüzden yalnız Hindistan tarihi için değil, dünya tarihi için de önemli bir gündür. Plassey’de kazanılan zafer, Britanya’nın Hindistan’daki uzun hâkimiyetinin yolunu açtı ve Asya’nın en büyük coğrafyalarından birinde sömürge çağının seyrini değiştirdi.

1854 – Osmanlı ordusu Silistre’de Rus ilerleyişini durdurdu

23 Haziran 1854’te, Kırım Savaşı’nın en önemli savunmalarından biri Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. Çarlık Rusyası ordusu, Tuna kıyısındaki stratejik Silistre Kalesi’ni alamayınca kuşatmayı kaldırdı ve geri çekilmeye başladı.

Silistre, bugünkü Bulgaristan sınırları içinde, Tuna Nehri üzerinde yer alan önemli bir Osmanlı kalesiydi. Rus ordusu bu kaleyi ele geçirerek Balkanlar üzerinden Osmanlı topraklarına doğru ilerlemek istiyordu. Silistre düşerse, Tuna hattındaki Osmanlı savunması ağır bir darbe alacak ve Rusların güneye inmesi kolaylaşacaktı.

Kale, Osmanlı askerleri tarafından büyük bir dirençle savunuldu. Silistre müdafaasında Musa Hulusi Paşa’nın adı öne çıktı. Osmanlı birlikleri, sayıca daha güçlü Rus kuvvetleri karşısında haftalarca dayandı. Kuşatma boyunca top atışları, siper savaşları ve kaleyi düşürmeye yönelik yoğun saldırılar yaşandı.

Rus ordusu, Silistre’yi kısa sürede almayı umuyordu. Ancak beklediği sonucu elde edemedi. Osmanlı direnişi uzadıkça Rusların hesapları bozuldu. Bu sırada İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin bölgeye yaklaşması, Avusturya’nın Rusya üzerindeki baskısı ve Silistre’deki beklenmedik Osmanlı direnişi Rus komutanlığını geri çekilmeye zorladı.

23 Haziran sabahı Osmanlı savunmacıları, Rus ordusunun büyük bölümünün Tuna’nın karşı yakasına geçtiğini gördü. Böylece Silistre Kuşatması fiilen sona erdi. Rusların geri çekilmesi, Kırım Savaşı’nın Tuna cephesinde Osmanlı açısından büyük bir moral zaferi oldu.

Silistre müdafaası yalnız askerî tarih açısından değil, edebiyat ve kültür tarihi açısından da önemlidir. Namık Kemal’in ünlü Vatan yahut Silistre adlı oyunu, bu savunmanın yarattığı kahramanlık duygusundan beslenen en güçlü eserlerden biri oldu. Böylece Silistre, yalnız bir kale adı olmaktan çıkıp Osmanlı-Türk hafızasında vatan savunmasının sembollerinden biri haline geldi.

23 Haziran 1854 bu yüzden Osmanlı tarihi için önemli bir gündür. Silistre’de Rus ilerleyişi durduruldu; Osmanlı ordusu, Kırım Savaşı’nın en kritik anlarından birinde güçlü bir savunma başarısı gösterdi.

1868 – Daktilonun patenti alındı, yazı yazmanın hızı değişti

23 Haziran 1868’de, Amerikalı mucit Christopher Latham Sholes, Carlos Glidden ve Samuel W. Soulé ile birlikte daktilo için patent aldı. “Type-writing machine” adıyla verilen bu patent, yazı yazma tarihinde büyük bir dönüşümün kapısını açtı.

Daktilo elbette bir günde ortaya çıkmış bir icat değildi. Ondan önce de yazıyı mekanik biçimde kâğıda aktarmaya çalışan farklı denemeler yapılmıştı. Ancak Sholes, Glidden ve Soulé’nin geliştirdiği makine, ticari olarak başarılı olacak modern daktiloya giden en önemli adım oldu.

Christopher Latham Sholes aslında gazetecilik ve matbaacılık dünyasından gelen bir isimdi. Yazının çoğaltılması, dizilmesi ve okunaklı biçimde üretilmesi gibi sorunlara yakından aşinaydı. Daktilo fikri de bu dünyanın içinden doğdu: Yazıyı elle yazmaktan daha hızlı, daha düzenli ve daha okunabilir hale getirmek.

İlk daktilolar bugünkü klavyelere benzeyen sade cihazlar değildi. Ağır, mekanik ve kullanması zahmetli makinelerdi. Yine de sundukları şey çok önemliydi. Bir yazı, kişisel el yazısının değişkenliğinden kurtuluyor; daha temiz, daha standart ve daha hızlı üretilebiliyordu. Bu, büro hayatından gazeteciliğe, ticaretten edebiyata kadar birçok alanı etkiledi.

Sholes’ın geliştirdiği sistemin bir başka kalıcı mirası da klavye düzeni oldu. Bugün bilgisayarlarda ve telefonlarda hâlâ kullanılan QWERTY düzeninin kökeni, bu erken daktilo çalışmalarına kadar uzanır. Harflerin dizilişi, mekanik kolların birbirine takılmasını azaltmak ve yazma hızını düzenlemek amacıyla biçimlendi. Daha sonra bu düzen alışkanlığa dönüştü ve teknoloji değişse bile varlığını sürdürdü.

1870’lerde Remington firması daktiloyu ticari olarak üretmeye başladı. Böylece daktilo, yalnız mucitlerin atölyesindeki ilginç bir makine olmaktan çıktı; ofislerin, gazetelerin, hukuk bürolarının ve devlet dairelerinin temel araçlarından biri haline geldi.

Daktilonun toplumsal etkisi de büyüktü. Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren bürolarda daktilo kullanan kadın çalışanların sayısı arttı. Bu durum, kadınların modern ofis hayatına ve ücretli çalışma alanına girişinde önemli bir rol oynadı. Daktilo, yalnız yazıyı değil, çalışma hayatını da değiştirdi.

23 Haziran 1868 bu yüzden teknoloji tarihi açısından önemli bir gündür. O gün alınan patent, yazının elle kâğıda aktarılmasından mekanik üretime geçişin simgelerinden biri oldu. Daktilo, kalemin yerini tamamen almadı; ama modern bürokrasi, gazetecilik, edebiyat ve iş dünyasının hızını kökten değiştirdi.

1894 – Uluslararası Olimpiyat Komitesi Paris’te kuruldu

23 Haziran 1894’te, modern spor tarihinin en önemli kurumlarından biri Paris’te kuruldu. Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Fransız eğitimci Pierre de Coubertin’in girişimleriyle ortaya çıktı ve modern Olimpiyat Oyunları’nın düzenlenmesinden sorumlu ana kuruluş haline geldi.

Olimpiyat fikrinin kökeni Antik Yunan’a uzanıyordu. Ancak antik oyunlar yüzyıllar önce sona ermişti. 19. yüzyılın sonunda Avrupa’da beden eğitimi, amatör spor, uluslararası yarışmalar ve gençlerin fiziksel gelişimi üzerine yeni tartışmalar yürütülüyordu. Pierre de Coubertin, sporu yalnız beden terbiyesi değil, milletler arasında barış ve karşılaşma zemini olarak da görüyordu.

1894’te Paris’te, Sorbonne’da düzenlenen Olimpiyat Kongresi bu düşüncenin somutlaştığı yer oldu. Kongrede modern Olimpiyat Oyunları’nın yeniden başlatılması kabul edildi. Bu kararın kurumsal sonucu olarak Uluslararası Olimpiyat Komitesi kuruldu.

Komitenin ilk başkanı Yunan yazar ve iş insanı Demetrios Vikelas oldu. Pierre de Coubertin ise önce genel sekreterlik yaptı, daha sonra IOC başkanlığına geçti. İlk modern Olimpiyat Oyunları’nın 1896’da Atina’da düzenlenmesi kararlaştırıldı. Böylece antik dünyanın hatırası, modern çağın uluslararası spor organizasyonuna dönüştürüldü.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin kuruluşu, sporun dünya çapında kuralları, temsilcileri, ülkeleri ve sembolleri olan büyük bir diplomasi alanına dönüşmesinin başlangıcıydı. Bayraklar, millî takımlar, madalyalar, açılış törenleri ve olimpiyat ruhu zamanla modern dünyanın en büyük gösterilerinden birini oluşturdu.

Elbette Olimpiyat hareketi her zaman idealist bir barış hikâyesi olarak kalmadı. Siyaset, milliyetçilik, boykotlar, propaganda, doping skandalları ve ekonomik tartışmalar Olimpiyat tarihinin parçası oldu. Yine de IOC’nin kuruluşu, sporun küresel ölçekte örgütlenmesinde belirleyici bir dönüm noktasıydı.

23 Haziran 1894 bu yüzden dünya spor tarihi için çok önemli bir gündür. Paris’te kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesi, iki yıl sonra Atina’da modern Olimpiyatları başlatacak; zamanla sporun dünyadaki en büyük ortak sahnesini yöneten kurum haline gelecekti.

1901 – Zamanın, şehirlerin ve huzursuz ruhların yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar doğdu

23 Haziran 1901’de, Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul Şehzadebaşı’nda doğdu. Şair, romancı, denemeci, edebiyat tarihçisi, akademisyen ve milletvekili olan Tanpınar, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en özgün isimlerinden biri haline geldi.

Tanpınar’ın çocukluğu tek bir şehirde geçmedi. Babası kadı olduğu için ailesi farklı şehirlerde yaşadı. Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya gibi yerlerde geçen çocukluk ve gençlik yılları, onun ileride şehir, hafıza, zaman ve kaybolan dünyalar üzerine kuracağı edebiyatın arka planını oluşturdu.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudu. Burada Yahya Kemal’in öğrencisi oldu. Yahya Kemal, Tanpınar’ın şiir zevkini, tarih anlayışını ve eski kültürle kurduğu ilişkiyi derinden etkiledi. Tanpınar, bir yandan Batı edebiyatını ve modern romanı tanırken, diğer yandan divan şiiri, Osmanlı musikisi ve eski İstanbul kültürüyle bağını koparmadı.

Onu özel yapan şey, eski ile yeni arasında basit bir tercih yapmamasıydı. Tanpınar ne geçmişe körü körüne bağlı bir nostalji yazarıydı ne de modernleşmeyi tek çizgide ilerleyen kolay bir başarı hikâyesi gibi gördü. Onun metinlerinde Türkiye, sürekli zamanla hesaplaşan, geçmişini kaybetmekten korkan ama yeni hayata da uyum sağlamaya çalışan bir toplumdur.

En bilinen romanlarından Huzur, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde İstanbul’da geçen bir aşk ve düşünce romanıdır. Mümtaz ile Nuran’ın ilişkisi üzerinden İstanbul’un, musikinin, kültürün, savaş korkusunun ve modern insanın iç huzursuzluğunun romanı kurulur.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise Türk edebiyatının en güçlü hiciv romanlarından biridir. Hayri İrdal’ın hayatı ve Halit Ayarcı’nın kurduğu tuhaf kurum üzerinden, modernleşmenin şekilciliği, bürokrasi, sahte kurumlar ve toplumun kendini kandırma biçimleri anlatılır. Roman bugün hâlâ güncel görünür; çünkü Tanpınar, yalnız kendi dönemini değil, Türkiye’de kurum, zaman ve düzen fikrinin nasıl aksadığını da büyük bir ironiyle yakalamıştır.

Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eseri de ayrı bir yere sahiptir. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul üzerine yazdığı bu denemelerde şehirleri yalnız taş, sokak ve bina olarak değil; tarih, müzik, insan, hatıra ve ruh olarak anlatır. Özellikle “Bursa’da Zaman” şiiri ve Bursa denemesi, onun zaman duygusunu en iyi gösteren metinler arasındadır.

Tanpınar, akademisyen olarak da önemli bir isimdi. İstanbul Üniversitesi’nde Türk edebiyatı dersleri verdi, Tanzimat sonrası Türk edebiyatı üzerine çalıştı. Bir dönem Maraş milletvekili olarak TBMM’de de görev yaptı. Ancak onun asıl kalıcı etkisi, edebiyatında kurduğu dil ve düşünce dünyasından geldi.

Yaşadığı dönemde hak ettiği ilgiyi tam olarak gördüğünü söylemek zordur. Tanpınar’ın değeri, ölümünden sonra daha iyi anlaşıldı. Romanları, günlükleri, mektupları ve denemeleri yeniden okundukça, onun Türkiye’nin ruh halini ne kadar derinden kavradığı daha açık biçimde görüldü.

1902 – “Mercedes” adı marka olarak tescillendi

23 Haziran 1902’de, otomobil tarihinin en tanınan isimlerinden biri resmiyet kazandı. Daimler-Motoren-Gesellschaft, “Mercedes” adını marka olarak tescil ettirmek için başvuruda bulundu. Bu ad, kısa süre içinde yalnız bir otomobil modelini değil, dünyanın en güçlü otomobil markalarından birini temsil edecekti.

Mercedes adının arkasında ilginç bir aile hikâyesi vardı. Avusturyalı iş insanı ve otomobil meraklısı Emil Jellinek, Daimler otomobillerinin Fransa ve Avrupa sosyetesindeki önemli müşterilerinden biriydi. Jellinek, yarışlara da büyük ilgi duyuyordu ve otomobillerin daha hızlı, daha dengeli, daha modern biçimde tasarlanması için Daimler şirketi üzerinde ciddi etkisi oldu.

Jellinek’in kızı Mercédès adını taşıyordu. İspanyolca kökenli bu ad, “lütuflar” ya da “armağanlar” anlamına gelir. Jellinek, Daimler’den sipariş ettiği yeni otomobile kızının adının verilmesini istedi. Böylece “Mercedes” adı ilk kez bir otomobil modeliyle güçlü biçimde anılmaya başladı.

Bu yeni otomobilin tasarımında Wilhelm Maybach’ın büyük rolü vardı. Maybach, dönemin en yetenekli mühendislerinden biriydi. 1900’de geliştirilen Mercedes 35 PS, otomobil tarihinde önemli bir dönüm noktası kabul edilir. Çünkü önceki motorlu araçların çoğu hâlâ at arabasından bozma yapılara benzerken, Mercedes 35 PS daha alçak, daha dengeli, daha güçlü ve daha modern bir otomobil tasarımına sahipti.

1901’de bu otomobil yarışlarda büyük başarı kazandı. Özellikle Nice yarışlarındaki performansı, Avrupa otomobil çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Mercedes adı artık hız, güç ve yenilikle özdeşleşen bir marka kimliğine dönüşmeye başladı.

23 Haziran 1902’de Daimler şirketi “Mercedes” adını marka olarak tescil ettirmek için başvurdu. Aynı yıl 26 Eylül’de ad yasal koruma altına alındı. Böylece otomobil dünyasının en kalıcı marka isimlerinden biri doğmuş oldu.

Daha sonra 1926’da Daimler ve Benz şirketlerinin birleşmesiyle “Mercedes-Benz” adı ortaya çıktı. Carl Benz’in otomobilin icadındaki öncü rolü ile Daimler-Maybach çizgisinin mühendislik mirası bu yeni markada birleşti.

23 Haziran 1902 bu yüzden otomobil tarihi açısından önemli bir gündür. O gün “Mercedes” adı resmiyet kazandı; bir kız çocuğunun adı, zamanla lüks, mühendislik, hız ve prestijle anılan küresel bir otomobil markasına dönüştü.

1912 – Bilgisayar çağının temelini atan Alan Turing doğdu

23 Haziran 1912’de, modern bilgisayar biliminin kurucu isimlerinden Alan Turing Londra’da doğdu. Matematikçi, mantıkçı ve şifre çözücü olan Turing, hem II. Dünya Savaşı’nın seyrini etkileyen çalışmalara imza attı hem de bugünkü bilgisayarların ve yapay zekâ tartışmalarının temelini atan düşünürlerden biri oldu.

Alan Turing’in en büyük katkılarından biri, daha bilgisayarlar gündelik hayata girmeden önce “hesaplama” fikrini matematiksel olarak düşünmesiydi. 1936’da yayımladığı çalışmasında, bugün “Turing makinesi” diye anılan kuramsal modeli ortaya koydu. Bu model, bir makinenin adım adım verilen kurallarla hangi işlemleri yapabileceğini açıklıyordu. Basit gibi görünen bu fikir, modern bilgisayar biliminin temel taşlarından biri haline geldi.

Turing’in adı II. Dünya Savaşı sırasında Bletchley Park’taki gizli çalışmalarla da tarihe geçti. Savaş boyunca Almanya’nın Enigma adlı şifreleme sistemi Müttefikler için büyük bir sorundu. Alman ordusu, denizaltıları ve hava kuvvetleri bu sistemle haberleşiyordu. Turing, Bletchley Park’ta çalışan şifre çözücüler arasında önemli isimlerden biri oldu.

Turing ve arkadaşlarının geliştirdiği yöntemler, Enigma mesajlarının çözülmesinde büyük rol oynadı. Bu sayede Müttefikler Alman askerî haberleşmesinden kritik bilgiler elde etti. Özellikle Atlantik’teki denizaltı savaşında bu istihbaratın büyük önemi vardı. Bletchley Park’taki çalışmalar uzun yıllar gizli kaldı; bu nedenle Turing’in savaşta oynadığı rol de ancak daha sonra geniş biçimde anlaşılabildi.

Savaştan sonra Turing bilgisayarların yalnız hesap yapan makineler olarak değil, düşünme ve öğrenme tartışmalarının da merkezinde yer alabileceğini gördü. 1950’de yayımladığı ünlü makalesinde, “Makineler düşünebilir mi?” sorusunu ortaya attı. Bugün “Turing testi” diye bilinen fikir, bir makinenin insan gibi cevap verip veremeyeceğini ölçmeye çalışan ünlü yapay zekâ tartışmalarından biri oldu.

Turing’in bilimsel dehasının yanında hayatı trajik bir adaletsizliğin de simgesidir. 1952’de eşcinsel olduğu için dönemin İngiliz yasalarına göre suçlu bulundu. Hapis yerine kimyasal hadım olarak bilinen hormon tedavisine zorlandı. Bu süreç, onun hem sağlığını hem de mesleki hayatını ağır biçimde etkiledi.

Alan Turing, 7 Haziran 1954’te 41 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölümü resmî olarak intihar kabul edildi. Ancak onun asıl trajedisi, insanlığın geleceğini değiştiren bir bilim insanının, kendi çağının önyargıları ve yasaları tarafından ezilmesiydi.

Turing’in itibarı ölümünden sonra giderek büyüdü. İngiltere hükümeti 2009’da ona yapılan muamele için resmen özür diledi. 2013’te Kraliçe II. Elizabeth tarafından ölümünden sonra affedildi. Bugün Alan Turing’in adı, yalnız bilgisayar biliminin değil, bilimin, özgür düşüncenin ve insan hakları mücadelesinin de sembollerinden biri olarak anılıyor.

23 Haziran 1912 bu yüzden dünya tarihi açısından önemli bir doğum günüdür. Alan Turing’in fikirleri savaşın seyrini etkiledi, bilgisayar çağının kapısını açtı ve bugün yapay zekâdan dijital teknolojiye kadar hayatımızı belirleyen pek çok alanın temelinde yer aldı.

1913 – Balkanlar karıştı, Yunan ordusu Doyran’da Bulgarları yendi

23 Haziran 1913’te, İkinci Balkan Savaşı sırasında Yunan ordusu ile Bulgar ordusu arasındaki Doyran Muharebesi Yunan zaferiyle sonuçlandı. Bugünkü Kuzey Makedonya ile Yunanistan sınırına yakın Doyran Gölü çevresinde yaşanan bu çatışma, Balkanlar’daki güç mücadelesinin sert cephelerinden biriydi.

İkinci Balkan Savaşı, daha birkaç ay önce Osmanlı Devleti’ne karşı birlikte savaşan Balkan devletlerinin bu kez birbirine düşmesiyle başladı. Bulgaristan, Birinci Balkan Savaşı sonunda Makedonya’nın paylaşımından memnun değildi. Bu nedenle eski müttefikleri Sırbistan ve Yunanistan’la karşı karşıya geldi.

Yunan ordusu, Kılkış-Langaza hattındaki başarısının ardından kuzeye doğru ilerledi. Bulgar kuvvetleri ise Doyran Gölü çevresinde tutunmaya çalıştı. Bölge, Makedonya içlerine açılan yollar açısından önemliydi. Bu nedenle Doyran yalnız küçük bir yerel çatışma değil, Bulgar ordusunun geri çekilme hattını etkileyen bir muharebeydi.

22-23 Haziran’da yaşanan çatışmalarda Yunan birlikleri Bulgar savunmasını zorladı. Bulgar ordusu, Yunan ilerleyişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Doyran’ın kaybı, Bulgarların hem Yunan cephesinde hem de Sırp cephesindeki durumunu daha da zora soktu.

Bu muharebe, İkinci Balkan Savaşı’nın genel seyrini tek başına belirlemedi; ancak Bulgaristan’ın eski müttefikleri karşısında giderek sıkıştığını gösteren önemli halkalardan biri oldu. Kısa süre sonra Romanya’nın da savaşa girmesiyle Bulgaristan üzerindeki baskı daha da arttı.

Doyran Muharebesi, Osmanlı tarihi açısından dolaylı olarak da önemlidir. Balkan devletleri kendi aralarında savaşırken Osmanlı Devleti bu durumdan yararlanacak ve Edirne’yi geri alacaktı. Yani Balkanlar’daki bu iç savaş, yalnız Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’ın değil, Osmanlı Devleti’nin de kaderini etkiledi.

1919 – İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’e karşı genelge yayımladı

23 Haziran 1919’da, İstanbul Hükümeti ile Anadolu’da başlayan Millî Mücadele hareketi arasındaki gerilim açık biçimde ortaya çıktı. Dahiliye Nazırı Ali Kemal, vilayetlere gönderdiği genelgede Mustafa Kemal Paşa’nın görevinden alındığını bildirdi ve onun emirlerinin dikkate alınmamasını istedi.

Bu gelişme, Amasya Genelgesi’nin yayımlanmasından hemen sonra yaşandı. Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919’da yayımlanan Amasya Genelgesi ile milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ilan etmişti. Bu söz, işgal altındaki bir ülkede yeni bir direniş iradesinin açık ifadesiydi.

İstanbul Hükümeti ise bu hareketi büyük bir tehlike olarak görüyordu. Çünkü Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı yönetimi, işgal güçleriyle doğrudan çatışmaktan kaçınıyor; Anadolu’daki bağımsız direniş girişimlerini kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktıktan sonra halkı ve yerel yöneticileri örgütlemesi, İstanbul için artık yönetilemez bir gelişmeydi.

Ali Kemal’in 23 Haziran tarihli genelgesi bu yüzden yalnız bir görevden alma yazısı değildi. Genelgede Mustafa Kemal’in artık resmî sıfatının kalmadığı belirtiliyor, valilerden ve yerel yöneticilerden onun talimatlarını uygulamamaları isteniyordu. Böylece İstanbul Hükümeti, Anadolu’daki direnişin önünü kesmeye çalıştı.

Fakat bu girişim ters etki yarattı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için mesele artık yalnız işgal kuvvetlerine karşı mücadele etmek değildi. Aynı zamanda İstanbul’da işgaller karşısında teslimiyetçi davranan yönetimle de siyasi bir kopuş yaşanıyordu.

Bu genelge, Millî Mücadele’nin ne kadar zor koşullarda başladığını gösterir. Anadolu’daki hareket hem dış işgale hem de İstanbul’dan gelen engellemelere rağmen ilerledi. Erzurum ve Sivas kongrelerine giden yol, bu baskıların altında açıldı.

23 Haziran 1919 bu yüzden Kurtuluş Savaşı tarihi açısından önemli bir gündür. İstanbul Hükümeti o gün Mustafa Kemal’e karşı açık bir tavır aldı; ancak bu tavır, Anadolu’da doğan bağımsızlık iradesini durduramadı. Tam tersine, Millî Mücadele’nin İstanbul’dan ayrı ve millet iradesine dayanan yeni bir siyasi merkez kuracağını daha görünür hale getirdi.

1921 – İzmit’in kurtuluşuna günler kala şehirde yağma ve yangın başladı

23 Haziran 1921’de, İzmit’in düşman işgalinden kurtuluşuna giden son günlerde şehir ağır bir şiddet dalgasının içine girdi. Millî kuvvetler Adapazarı ve Sapanca yönünden ilerlerken, çekilme hazırlığı yapan işgal güçleri ve onlarla birlikte hareket eden çeteler İzmit’te yağma, yakma ve öldürme eylemlerine girişti.

Kocaeli bölgesi, Kurtuluş Savaşı boyunca İstanbul’a yakınlığı nedeniyle çok hassas bir konumdaydı. İzmit hem demiryolu hem deniz ulaşımı hem de İstanbul-Anadolu geçişi açısından stratejik bir merkezdi. Bu yüzden bölgedeki mücadele, Millî Mücadele’nin Marmara çevresindeki en önemli cephelerinden biriydi.

Haziran 1921’de bölgedeki denge değişmeye başladı. Millî kuvvetler 21 Haziran’da Adapazarı’na, 22 Haziran’da Sapanca’ya girdi. Bu gelişmeler, İzmit’teki işgal güçlerinin geri çekilme hazırlıklarını hızlandırdı. Ancak bu çekilme, şehir halkı için büyük bir felaketin başlangıcına dönüştü.

23 Haziran’dan itibaren İzmit tamamen boşaltılana kadar şehirde yağma ve yangınlar yaşandı. Rum ve Ermeni çetelerinin çok sayıda ev ve dükkânı yaktığı, sivilleri öldürdüğü, şehirde büyük korku yarattığı kaydedildi. Bu dönem, İzmit halkının işgal yıllarında yaşadığı acıların en ağır safhalarından biri oldu.

İzmit’in kurtuluşu 28 Haziran 1921’de gerçekleşti. Türk süvari birlikleri şehre girdiğinde, geride yalnız çekilmiş bir işgal kuvveti değil; yakılmış evler, yağmalanmış dükkânlar ve büyük bir travma bırakan saldırılar vardı. Bu yüzden 23 Haziran, kurtuluşa günler kala yaşanan son acı eşiktir.

Bu olay, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızası açısından çok önemlidir. İzmit’in kurtuluşu, şehir halkının işgal, çete şiddeti, yangın ve göç korkusu altında verdiği hayatta kalma mücadelesiyle birlikte hatırlanmalıdır.

23 Haziran 1921 bu yüzden Kocaeli tarihi açısından anılması gereken bir gündür. İzmit’in kurtuluşuna günler kala şehir yağma ve yangınla sarsıldı; ancak bu karanlık günlerin ardından 28 Haziran’da İzmit yeniden Türk kuvvetlerinin kontrolüne geçti.

1927 – Müzikal sahnesinin dilini değiştiren Bob Fosse doğdu

23 Haziran 1927’de, Amerikan müzikal tarihinin en etkili isimlerinden Bob Fosse Chicago’da doğdu. Dansçı, koreograf, tiyatro ve sinema yönetmeni olan Fosse, sahnede ve perdede müzikal anlatımın dilini değiştiren sanatçılardan biri oldu.

Bob Fosse çocuk yaşta dans etmeye başladı. Vodvil geleneğinden, caz kulüplerinden ve gösteri dünyasının sahne disiplininden beslendi. Genç yaşta sahneye çıktı; zamanla dansçı kimliğinin yanına koreograf ve yönetmen kimliğini de ekledi.

Fosse’nin sahne dili ilk bakışta kolayca tanınır. Şapka, eldiven, baston, içe kıvrılan dizler, keskin el hareketleri, omuz oyunları ve kontrollü bir beden dili onun imzası haline geldi. Dansı yalnız neşeli bir gösteri olarak değil, karakterlerin arzularını, kırılganlıklarını ve karanlık yanlarını anlatan bir araç gibi kullandı.

Broadway’de The Pajama Game, Damn Yankees, Sweet Charity, Pippin ve Chicago gibi müzikallerle büyük başarı kazandı. Chicago; özellikle suç, medya, şöhret ve gösteri dünyası arasındaki ilişkiyi alaycı bir dille anlatmasıyla Fosse’nin karanlık ama çekici sahne anlayışını iyi yansıttı.

Sinemada da önemli işler yaptı. Türkçede Kabare adıyla bilinen Cabaret filmi, onun yönetmen olarak en büyük başarılarından biri oldu. Nazi Almanyası’nın yükselişi öncesinde Berlin’de geçen film, müzikalin yalnız eğlenceli şarkılar ve danslardan ibaret olmadığını; politik, huzursuz ve karanlık bir anlatım kurabileceğini gösterdi.

Fosse’nin yarı otobiyografik filmi All That Jazz, sahne dünyasının parlak yüzünün arkasındaki tükenmişliği, hırsı, hastalığı ve ölüm korkusunu anlatır. Bu yönüyle Fosse, kendi hayatını da sahneye koyan cesur bir sanatçı olarak anılır.

Bob Fosse’nin etkisi ölümünden sonra da sürdü. Bugün müzikallerde, kliplerde, sahne şovlarında ve pop yıldızlarının performanslarında onun koreografi anlayışının izlerini görmek mümkündür. Fosse, bedenin küçük bir hareketle bile hikâye anlatabileceğini gösterdi.

23 Haziran 1927 bu yüzden sahne sanatları ve sinema tarihi açısından önemli bir doğum günüdür. Bob Fosse o gün dünyaya geldi; yıllar sonra müzikalin yalnız neşeli bir gösteri değil, karanlık, zeki ve çok katmanlı bir anlatım biçimi olabileceğini kanıtladı.

1936 – Martı Jonathan Livingston’ın yazarı Richard Bach doğdu

23 Haziran 1936’da, Amerikalı yazar ve pilot Richard Bach Illinois eyaletinin Oak Park kentinde doğdu. Bach, özellikle Martı Jonathan Livingston adlı kısa romanıyla dünya çapında tanındı.

Richard Bach’ın hayatında uçmak yalnız bir hobi değildi; yazarlığının da temel kaynaklarından biriydi. ABD Hava Kuvvetleri’nde pilot olarak görev yaptı, daha sonra uçuş eğitmenliği, gösteri pilotluğu ve havacılık yazarlığı yaptı. Bu nedenle kitaplarında gökyüzü, uçuş, özgürlük ve sınırları aşma fikri sık sık karşımıza çıkar.

Onu dünya çapında ünlü yapan eser, 1970’te yayımlanan Martı Jonathan Livingston oldu. Kitap, sıradan bir martı gibi yalnız yemek peşinde koşmak istemeyen, uçmayı bir özgürlük ve kendini aşma yolu olarak gören martı Jonathan’ın hikâyesini anlatır. İlk bakışta çok sade bir fabl gibi görünür; ama zamanla kişisel gelişim, özgürlük, ruhsal arayış ve bireyin kendi sınırlarını aşması üzerine popüler bir metne dönüştü.

Martı Jonathan Livingston, 1970’lerde milyonlarca okura ulaştı. Kimileri kitabı ilham verici ve şiirsel buldu; kimileri ise fazla basit ve öğüt verici olmakla eleştirdi. Ama bu tartışma bile kitabın etkisini azaltmadı. Richard Bach, kısa ve kolay okunan bir hikâyeyle geniş kitlelere “başka türlü yaşamak mümkün mü?” sorusunu sordurmayı başardı.

Bach’ın bir diğer bilinen kitabı, Türkçede Mavi Tüy: Gönülsüz Bir Mesih’in Serüvenleri adıyla yayımlanan Illusions: The Adventures of a Reluctant Messiah oldu. Bu eser de gerçeklik, özgür irade, inanç ve hayatın anlamı gibi konuları yine sade, masalsı ve felsefi bir dille ele aldı.

Richard Bach’ın edebî değeri eleştirmenler arasında tartışmalı olabilir. Ancak popüler kültürdeki yeri açıktır. O, özellikle 1970’lerden itibaren ruhsal arayış, bireysel özgürlük ve kendini gerçekleştirme temalarını geniş okur kitlesine ulaştıran yazarlardan biri oldu.

1939 – Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının yolunu açan antlaşma Ankara’da imzalandı

23 Haziran 1939’da, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının yolunu açan antlaşma Ankara’da imzalandı. Türkiye ile Fransa arasında yapılan bu antlaşma, uzun yıllar süren Hatay meselesinde belirleyici dönemeçlerden biri oldu.

Hatay, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasından sonra Türkiye sınırları dışında kalmıştı. Bölge, Fransız mandası altındaki Suriye içinde yer alıyordu. Ancak Antakya ve İskenderun çevresinde güçlü bir Türk nüfusu vardı. Bu nedenle Hatay meselesi, Cumhuriyet’in dış politikasında özel bir yer tuttu.

Mustafa Kemal Atatürk, Hatay konusunu yalnız diplomatik bir sınır meselesi olarak görmedi. Bölgenin Türkiye ile tarihî, kültürel ve toplumsal bağları olduğunu savundu. Sağlığının bozulduğu son yıllarda bile Hatay meselesiyle yakından ilgilenmesi, bu konunun Cumhuriyet yönetimi için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

1930’lu yılların sonunda Avrupa’da savaş tehlikesi giderek büyüyordu. Fransa, Almanya ve İtalya karşısında Türkiye’nin dostluğunu önemsemeye başlamıştı. Türkiye ise bu ortamı dikkatli bir diplomasiyle değerlendirdi. Hatay meselesi savaşla değil, uluslararası görüşmeler ve siyasi baskı yoluyla çözülmeye çalışıldı.

1938’de Hatay Devleti kuruldu. Bu devlet, kısa ömürlü bir geçiş yapısıydı. Kendi meclisi, bayrağı ve yönetimi vardı; ancak asıl mesele Hatay’ın gelecekte hangi ülkeye bağlanacağıydı. Türkiye, Hatay halkının iradesinin Türkiye yönünde olduğunu savunuyordu.

23 Haziran 1939’da Ankara’da imzalanan antlaşmayla Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına razı oldu. Bu antlaşma, Hatay’daki Fransız askerî varlığının çekilmesini ve bölgenin Türkiye’ye devrini mümkün hale getirdi.

Ancak Hatay’ın Türkiye’ye katılması bu tarihte tek kalemde tamamlanmadı. 23 Haziran antlaşmanın imzalandığı gündür. Hatay Millet Meclisi, 29 Haziran 1939’da Türkiye’ye katılma kararını oybirliğiyle aldı. Daha sonra Hatay, Türkiye’nin bir ili haline geldi.

Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Cumhuriyet tarihinin en önemli diplomatik başarılarından biridir. Türkiye, bu süreçte askerî bir çatışmaya girmeden, sabırlı ve kararlı bir dış politika yürüterek Misak-ı Millî hafızasında özel yeri olan bir bölgeyi topraklarına kattı.

1940 – “Yürüyemez” denilen Wilma Rudolph olimpiyat efsanesi oldu

23 Haziran 1940’ta, Olimpiyat tarihinin en ilham verici sporcularından Wilma Rudolph Amerika Birleşik Devletleri’nde doğdu. Çocukken ağır hastalıklar geçiren, bir dönem yürümesi bile zor görülen Rudolph, yıllar sonra dünyanın en hızlı kadın atletlerinden biri haline geldi.

Wilma Rudolph, Tennessee’de yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Erken doğdu, çocukluğu sağlık sorunlarıyla geçti. Zatürre, kızıl ve çocuk felci gibi hastalıklarla mücadele etti. Çocuk felci nedeniyle sol bacağı etkilendi; uzun süre destek ve özel ayakkabılar kullanmak zorunda kaldı.

Doktorlar onun normal biçimde yürüyemeyebileceğini söylüyordu. Fakat ailesinin desteği, tedaviler ve kendi inadıyla bu kaderi kabul etmedi. Yıllarca fizik tedavi gördü. Önce yürümeye, sonra koşmaya başladı. Bu dönüşüm, onun spor hayatının en etkileyici hikâyelerinden biri oldu.

Rudolph atletizmde kısa sürede dikkat çekti. Henüz genç yaşta 1956 Melbourne Olimpiyatları’na katıldı ve bayrak yarışında bronz madalya kazandı. Asıl büyük çıkışını ise 1960 Roma Olimpiyatları’nda yaptı.

Roma’da 100 metre, 200 metre ve 4×100 metre bayrak yarışlarında üç altın madalya kazandı. Böylece bir zamanlar yürüyemeyeceği düşünülen çocuk, dünyanın en hızlı kadınlarından biri olarak tarihe geçti. Oyunlardaki zarafeti, hızı ve güçlü hikâyesi onu uluslararası bir yıldız yaptı.

Wilma Rudolph’un başarısı yalnız sporla sınırlı değildi. Siyah bir kadın atlet olarak 1960’ların Amerika’sında önemli bir sembole dönüştü. Irk ayrımcılığının hâlâ güçlü olduğu bir dönemde, başarıları hem kadın sporcular hem de siyah Amerikalılar için ilham kaynağı oldu.

O, sporda azmin ve insan bedeninin sınırlarını aşma gücünün en etkileyici örneklerinden biridir. Wilma Rudolph’un hikâyesi, “yapamaz” denilen bir çocuğun dünya sahnesine nasıl çıktığını anlatır.

1941 – Refah Faciası: 168 kişi Mersin açıklarında hayatını kaybetti

23 Haziran 1941’de, Türkiye denizcilik tarihinin en acı olaylarından biri yaşandı. İngiltere’ye sipariş edilen askerî araçları teslim alacak personeli taşıyan Refah Şilebi, Mersin’den İskenderiye’ye giderken Mersin açıklarında bir denizaltı tarafından torpillendi. Gemide bulunan 200 kişiden 168’i hayatını kaybetti, yalnızca 32 kişi kurtulabildi.

Olay, II. Dünya Savaşı’nın en gergin dönemlerinden birinde yaşandı. Türkiye savaşa girmemişti; ancak savaşın tam ortasında, çok hassas bir denge politikası yürütüyordu. Bir yandan Almanya Avrupa’da ilerlemiş, diğer yandan İngiltere ve müttefikleri Akdeniz’de savaşın yükünü taşımaya çalışıyordu. Türkiye ise hem tarafsız kalmak hem de ordusunu güçlendirmek zorundaydı.

Bu ortamda Türkiye, daha önce İngiltere’ye sipariş ettiği denizaltı ve savaş gemilerini teslim almak üzere bir askerî kafile göndermeye karar verdi. Kafile önce Mısır’a gidecek, oradan İngiltere’ye geçecekti. Ancak bu yolculuk için seçilen gemi büyük tartışma yaratacak kadar yetersizdi.

Refah, askerî personel taşımak üzere yapılmış modern ve korunaklı bir gemi değildi. Eski bir yük gemisiydi. Akdeniz gibi savaşın denizaltılarla, mayınlarla ve hava saldırılarıyla kaynadığı bir bölgede, böylesine önemli bir kafilenin korumasız biçimde yola çıkarılması daha sonra facianın en tartışılan yönlerinden biri oldu.

Gemi, 23 Haziran 1941 akşamı Mersin Limanı’ndan hareket etti. İçinde deniz subayları, denizaltı personeli, hava öğrencileri, gemi mürettebatı ve bir İngiliz subayı bulunuyordu. Yolculuk henüz yeni başlamıştı. Refah, Mersin açıklarında ilerlerken gece saatlerinde büyük bir patlamayla sarsıldı.

Patlamanın nedeni bir torpildi. Gemi kısa sürede batmaya başladı. Yolcuların ve personelin büyük kısmı ne olduğunu anlayamadan karanlık denizin ortasında ölüm kalım mücadelesi vermek zorunda kaldı. Refah’ta yeterli cankurtaran aracının bulunmaması, kurtulma ihtimalini daha da azalttı.

Faciadan yalnız 32 kişi sağ çıkabildi. Bazıları filikalara, bazıları sal ve tahta parçalarına tutunarak hayatta kalmaya çalıştı. Kurtulanların yaşadıkları, olayın büyüklüğünü daha da acı hale getirdi. Çünkü Refah yalnız bir gemi değil, Türkiye’nin yetişmiş askerî personelini taşıyan özel bir kafileydi.

Olaydan sonra Türkiye’de büyük tepki doğdu. Refah’ın neden bu kadar yetersiz koşullarda yola çıkarıldığı, neden yeterli koruma sağlanmadığı ve geminin savaş bölgesinde nasıl hedef haline geldiği tartışıldı. TBMM’de soruşturma başlatıldı. Millî Savunma Bakanı Saffet Arıkan ve Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı yoğun eleştiriler üzerine görevlerinden istifa etti.

Refah Şilebi’ni hangi ülkenin denizaltısının batırdığı ise kesin biçimde aydınlatılamadı. Olaydan sonra Vichy Fransası’na ait bir denizaltı ihtimali konuşuldu. Daha sonraki araştırmalarda İtalyan denizaltısı ihtimali de öne çıktı. Ancak saldırıyı resmen üstlenen bir devlet olmadı ve facia karanlık bir dosya olarak kaldı.

Refah Faciası, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na girmeden de savaşın ağır bedellerinden kaçamadığını gösteren acı bir örnektir. Türkiye tarafsızdı; ama Akdeniz’deki büyük güç mücadelesi, tarafsız bir Türk gemisini ve içindeki insanları hedef olmaktan kurtaramadı.

Hayatını kaybedenler yıllar sonra şehit kabul edildi. Mersin’de Refah Şehitleri Anıtı açıldı ve facianın hatırası yaşatılmaya çalışıldı. Ancak Refah, Türkiye tarihinde ihmal, belirsizlik ve savaşın gölgesinde kaybedilen hayatların sembolü olarak kaldı.

23 Haziran 1941 bu yüzden Türkiye için unutulmaması gereken bir gündür. Refah Şilebi Mersin açıklarında battı; 168 insan hayatını kaybetti ve geride hâlâ bütünüyle kapanmamış ağır bir tarihî soru bıraktı: Bu insanlar neden korumasız gönderildi ve Refah’ı kim batırdı?

1943 – Bugünkü internetin temelini atan isimlerden Vint Cerf doğdu

23 Haziran 1943’te, modern internetin kurucu isimlerinden Vint Cerf Amerika Birleşik Devletleri’nde doğdu. Tam adı Vinton Gray Cerf olan bilim insanı, Robert Kahn ile birlikte internetin temel iletişim protokolleri olan TCP/IP’nin geliştirilmesinde öncü rol oynadı.

Bugün cep telefonundan haber okumak, e-posta göndermek, video izlemek, banka işlemi yapmak ya da dünyanın öbür ucundaki biriyle anında konuşmak bize çok sıradan geliyor. Ama bütün bunların çalışabilmesi için farklı bilgisayarların, farklı ağların ve farklı sistemlerin birbirini anlayabileceği ortak bir dil gerekiyordu. İşte Vint Cerf’in önemi burada ortaya çıkar.

1970’lerde bilgisayar ağları henüz bugünkü gibi birbirine bağlı değildi. Farklı kurumların ve araştırma merkezlerinin kendi ağları vardı; ancak bu ağların birbirleriyle düzenli biçimde haberleşmesi büyük bir sorundu. Cerf ve Robert Kahn, bu sorunu çözmek için TCP/IP adı verilen iletişim protokollerinin geliştirilmesinde çalıştı.

TCP/IP, internetin temel mantığını kuran sistemdir. Basitçe söylersek, verinin küçük parçalara ayrılarak farklı yollar üzerinden gönderilmesini ve sonra doğru yerde yeniden birleştirilmesini sağlar. Böylece tek bir merkeze bağımlı olmayan, farklı ağları birbirine bağlayabilen esnek bir yapı ortaya çıktı.

Bu fikir, interneti bugünkü haline getiren en önemli adımlardan biri oldu. Çünkü internet yalnız bir bilgisayar ağı değil, ağların ağıdır. Üniversiteler, devlet kurumları, şirketler, ev kullanıcıları ve mobil cihazlar aynı temel kurallar sayesinde birbirine bağlanabilir. Vint Cerf’in çalışmaları bu ortak zeminin oluşmasında belirleyici rol oynadı.

Cerf, bu nedenle Robert Kahn ile birlikte sık sık “internetin babalarından biri” olarak anılır. Bu ifade tek başına interneti iki kişinin icat ettiği anlamına gelmez; internet çok sayıda bilim insanı, mühendis ve kurumun ortak emeğiyle gelişti. Ancak Cerf ve Kahn’ın TCP/IP üzerindeki çalışmaları, bu büyük yapının omurgasını oluşturdu.

Vint Cerf daha sonra da internetin gelişimi için çalışmayı sürdürdü. Akademide, teknoloji şirketlerinde ve internetin yönetimiyle ilgili uluslararası yapılarda görev aldı. Google’da “Chief Internet Evangelist” unvanıyla çalıştı; internetin daha güvenli, daha yaygın ve daha açık bir sistem olarak gelişmesi üzerine görüşler savundu.

23 Haziran 1943 bu yüzden teknoloji tarihi açısından önemli bir doğum günüdür. Vint Cerf’in çalışmaları, bugün milyarlarca insanın her gün fark etmeden kullandığı dijital dünyanın temel taşlarından biri oldu. İnternetin görünmeyen kurallarını kuran öncülerden biri olarak adı modern çağın en etkili bilim insanları arasında yerini aldı.

1954 – Nüzhet Gökdoğan, Türkiye’nin ilk kadın dekanı oldu

23 Haziran 1954’te, gök bilimci Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı’na seçildi. Böylece Türkiye’de bir fakültenin başına geçen ilk kadın dekan oldu. Bu seçim, yalnız üniversite yönetimi açısından değil, Cumhuriyet döneminde kadınların bilim ve akademide yükselişi açısından da önemli bir dönüm noktasıydı.

Nüzhet Gökdoğan, Türkiye’nin ilk kadın gök bilimcilerinden biridir. 1910’da İstanbul’da doğdu. Cumhuriyet’in ilk kuşak bilim insanları arasında yer aldı. Matematik ve astronomi eğitimi için Fransa’ya gönderildi. Lyon ve Paris’te eğitim gördükten sonra Türkiye’ye döndü ve İstanbul Üniversitesi’nde akademik hayatına başladı.

1930’lu yıllar Türkiye’de üniversite reformunun ve modern bilim kurumlarının şekillendiği dönemdi. Gökdoğan, bu yeni akademik ortamda astronomi alanının kurulup gelişmesine katkı veren öncü isimlerden biri oldu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde hazırladığı doktora tezi, fakültenin kayıtlarına bir numaralı tez olarak geçti. Bu bile onun Türkiye’de modern bilim tarihindeki yerini göstermeye yeter.

1948’de profesör oldu. Astronomi, matematik ve gök mekaniği alanlarında dersler verdi; çeviriler yaptı, ders kitapları hazırladı. Türkiye’de astronominin yalnız dar bir uzmanlık alanı olarak kalmaması, üniversite eğitimi içinde düzenli bir bilim dalı haline gelmesi için çalıştı.

1954’te İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı’na seçilmesi, dönemin şartları düşünüldüğünde çok güçlü bir adımdı. Türkiye’de kadınlar Cumhuriyet’le birlikte eğitim, hukuk, siyaset ve meslek hayatında önemli kazanımlar elde etmişti; ancak üniversite yönetiminde üst düzey görevlere ulaşmak yine de kolay değildi. Gökdoğan’ın dekan seçilmesi, kadınların akademiyi yöneten kişiler olarak da var olabileceğini gösterdi.

Nüzhet Gökdoğan iki yıl boyunca dekanlık yaptı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Astronomi Kürsüsü’nün başkanlığını uzun yıllar sürdürdü. Türkiye’de astronomi çalışmalarının uluslararası bilim çevreleriyle bağlantı kurması için de çaba gösterdi. Fransa, İsviçre ve İtalya’daki rasathanelerle ortak çalışmalar geliştirdi.

Onun adı aynı zamanda bilim dernekleriyle de anılır. Türk Matematik Derneği, Türk Astronomi Derneği ve Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği gibi kurumların kuruluşunda yer aldı. Bu yönüyle Türkiye’de bilim kurumlarının gelişmesine emek veren bir öncüydü.

23 Haziran 1954 bu yüzden Türkiye akademi tarihi için önemli bir gündür. Nüzhet Gökdoğan o gün İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı’na seçildi; Türkiye’de bir kadın ilk kez dekanlık makamına geldi ve Cumhuriyet’in bilimde kadınlara açtığı yolun en güçlü sembollerinden biri oldu.

1954 – Kurtuluş Savaşı’ndan Genelkurmay Başkanlığı’na uzanan komutan: Salih Omurtak öldü

23 Haziran 1954’te, Kurtuluş Savaşı komutanlarından ve eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak hayatını kaybetti. Osmanlı’nın son döneminde yetişen, Millî Mücadele yıllarında Ankara’ya katılan ve Cumhuriyet döneminde Türk ordusunun en üst kademelerine kadar yükselmiş askerlerden biriydi.

Mehmet Salih Omurtak, 1889’da İstanbul’da doğdu. Harp Okulu’nu 1907’de, Harp Akademisi’ni ise 1910’da bitirdi. Kurmay subay olarak Osmanlı ordusunda görev aldı. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yılları, onun askerlik hayatının ilk büyük tecrübelerini oluşturdu.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı ordusu dağıtılırken, Anadolu’da yeni bir mücadele hazırlanıyordu. Salih Omurtak da bu süreçte Ankara’ya geçti ve Millî Mücadele’ye katıldı. Kurtuluş Savaşı boyunca kurmay subay ve komutan olarak çeşitli görevlerde bulundu. Cephe gerisindeki planlama, karargâh çalışmaları ve askerî düzenin kurulması gibi alanlarda görev alması, onu Cumhuriyet ordusunun kuruluş kuşağı içinde önemli bir yere yerleştirdi.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da askerlik görevini sürdürdü. Zaman içinde tümgeneralliğe, korgeneralliğe ve orgeneralliğe yükseldi. Kolordu ve ordu komutanlıklarında bulundu. Askerî kariyerinin önemli aşamalarından biri, 1946’da Genelkurmay Başkanlığı görevine getirilmesi oldu.

Salih Omurtak’ın Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönem, Türkiye için hassas bir geçiş süreciydi. II. Dünya Savaşı yeni bitmiş, dünya iki kutuplu yeni bir düzene doğru ilerlemeye başlamıştı. Türkiye bir yandan savaş sonrası güvenlik dengelerini izliyor, bir yandan da çok partili hayata geçişin ilk yıllarını yaşıyordu. Omurtak, bu dönemde ordunun en üst komuta makamında yer aldı.

Onun adı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Cumhuriyet dönemindeki kurumsallaşma süreciyle birlikte de anılır. Salih Omurtak, yeni devletin ordusunun düzenlenmesi, komuta kademelerinin oluşması ve askerî disiplinin devamı açısından da görev üstlenmiş bir komutandı.

1950’de emekliye ayrıldı. 23 Haziran 1954’te vefat etti. Ardında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çalkantılı bir dönemin askerî hafızasını taşıyan bir hayat bıraktı.

Salih Omurtak’ın adı bugün geniş kitleler tarafından çok sık hatırlanmayabilir. Ancak o, Kurtuluş Savaşı’na katılan ve daha sonra Cumhuriyet ordusunun en üst makamına kadar yükselen komutanlardan biri olarak Türkiye’nin askerî tarihinde yerini aldı.

1961 – Antarktika Antlaşması yürürlüğe girdi, buz kıtası savaşa kapatıldı

23 Haziran 1961’de, Antarktika Antlaşması yürürlüğe girdi. Bu antlaşma, dünyanın en soğuk ve en uzak kıtasını askerî rekabetten uzak tutmayı, bilimsel araştırmalara açmayı ve barışçı amaçlarla kullanılmasını güvence altına almayı hedefliyordu.

Antarktika, uzun süre büyük devletlerin ilgisini çeken ama hiçbir ülkenin tam olarak kontrol edemediği bir kıtaydı. 20. yüzyılın ortalarında bazı ülkeler burada hak iddia ediyor, bilimsel üsler kuruyor ve Soğuk Savaş’ın gölgesinde kıtanın geleceği tartışılıyordu.

1957-1958 Uluslararası Jeofizik Yılı, Antarktika konusunda önemli bir dönemeç oldu. Farklı ülkelerden bilim insanları kıtada ortak araştırmalar yaptı. Bu deneyim, Antarktika’nın savaş ve paylaşım kavgası yerine bilimsel iş birliği alanı olabileceğini gösterdi.

Antarktika Antlaşması 1959’da Washington’da imzalandı. Aralarında Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa, Japonya, Arjantin, Şili, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin bulunduğu 12 devlet bu antlaşmanın ilk tarafları arasında yer aldı.

Antlaşma, Antarktika’da askerî üs kurulmasını, askerî manevra yapılmasını ve silah denemelerini yasakladı. Kıtada nükleer patlama yapılması ve radyoaktif atık depolanması da yasaklandı. Buna karşılık bilimsel araştırma özgürlüğü ve uluslararası bilimsel iş birliği teşvik edildi.

Bu yönüyle Antarktika Antlaşması, Soğuk Savaş döneminde dikkat çekici bir başarıydı. Dünya iki büyük blok arasında bölünmüşken, Antarktika üzerinde barışçı bir uzlaşma sağlanmıştı. Silahlanma yarışının gölgesinde bir kıtanın bilime ayrılması, uluslararası hukuk açısından da önemli bir örnek oluşturdu.

Antlaşma bugün hâlâ Antarktika’nın yönetiminde temel belge olarak kabul edilir. Kıta, petrol ve maden arayışından askerî rekabete kadar pek çok baskıya rağmen büyük ölçüde bilimsel araştırma ve çevre koruma alanı olarak kalmayı sürdürmektedir.

1967 – Fatih Sultan Mehmed’i Batı’ya anlatan tartışmalı tarihçi Franz Babinger öldü

23 Haziran 1967’de, Alman tarihçi ve şarkiyatçı Franz Babinger Arnavutluk’un Draç kentinde hayatını kaybetti. Babinger, özellikle Osmanlı tarihi ve Fatih Sultan Mehmed dönemi üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı.

Franz Babinger, 1891’de Almanya’da doğdu. Genç yaşta Doğu dillerine, Osmanlı tarihine ve İslam dünyasına ilgi duydu. Türkçe, Arapça ve Farsça kaynaklarla çalışan Babinger, zamanla Avrupa’daki Osmanlı tarihçiliğinin öne çıkan isimlerinden biri haline geldi.

Onun en bilinen eseri, Türkçede genellikle Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı adıyla anılan çalışmasıdır. Bu kitapta Babinger, II. Mehmed’in hayatını, İstanbul’un fethini, Osmanlı’nın Balkanlar ve Akdeniz’deki yayılışını, dönemin Avrupa siyasetiyle birlikte ele aldı. Fatih’i yalnız İstanbul’u alan padişah olarak değil, 15. yüzyıl dünyasının büyük hükümdarlarından biri olarak anlatmaya çalıştı.

Babinger’in Fatih kitabı Batı’da uzun süre temel başvuru eserlerinden biri sayıldı. İstanbul’un fethi, Bizans’ın sonu, Osmanlı’nın imparatorluk düzenine geçişi ve Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışı gibi konularda geniş bir çerçeve sundu. Bu yönüyle yalnız akademisyenlerin değil, Osmanlı tarihine merak duyan genel okurların da başvurduğu kitaplardan biri oldu.

Ancak Babinger’in çalışmaları Türkiye’de ve Osmanlı tarihçileri arasında her zaman tartışmasız kabul edilmedi. Özellikle Fatih Sultan Mehmed’in kişiliği ve bazı siyasi kararları hakkındaki yorumları eleştirildi. Bazı tarihçiler, Babinger’in Batılı kaynaklara fazla ağırlık verdiğini, Osmanlı kaynaklarını yorumlama biçiminin zaman zaman sorunlu olduğunu savundu. Bu yüzden onun eserleri bugün hem önemli hem de dikkatle okunması gereken çalışmalar arasında görülür.

Babinger’in bir diğer önemli çalışması, Türkçeye Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri adıyla çevrilen Die Geschichtsschreiber der Osmanen und ihre Werke adlı eseridir. Bu kitapta Babinger, Osmanlı döneminde tarih yazan müellifleri, kronikleri, bu eserlerin el yazmalarını, baskılarını ve tercümelerini tanıtmaya çalıştı. Eser, eksikleri ve eleştirilen yönleri olsa da Osmanlı tarih yazıcılığını topluca ele alan önemli başvuru kaynaklarından biridir. Osmanlı tarihini yalnız olaylar üzerinden değil, bu olayların hangi kaynaklarda nasıl anlatıldığını göstererek incelemesi, Babinger’i Osmanlı tarihçiliği açısından dikkate değer bir isim haline getirdi.

Babinger, akademik hayatının önemli bölümünü Almanya’da sürdürdü. Münih Üniversitesi’nde ders verdi, Osmanlı ve İslam tarihi üzerine çalışmalar yayımladı. 1958’de emekli olduktan sonra da araştırmalarına devam etti. 1967’de Arnavut hükümetinin davetlisi olarak gittiği Draç’ta öldü.

Franz Babinger’in adı bugün daha çok Fatih Sultan Mehmed üzerine yazdığı kitapla hatırlanır. Bu eser, bütün eleştirilere rağmen Osmanlı tarihçiliğinde etkili olmuş, Fatih dönemi hakkında Batı’da oluşan bakışın önemli kaynaklarından biri haline gelmiştir.

1972 – Fransa’yı dünya şampiyonu yapan futbol ustası Zidane doğdu

23 Haziran 1972’de, futbol tarihinin en büyük isimlerinden Zinedine Zidane Fransa’nın Marsilya kentinde doğdu. Cezayir kökenli bir ailenin çocuğu olan Zidane, yıllar içinde yalnız Fransız futbolunun değil, dünya futbolunun da en özel oyuncularından biri haline geldi.

Zidane, Marsilya’nın göçmen mahallelerinden La Castellane’de büyüdü. Futbola sokaklarda başladı; sonra Cannes altyapısında profesyonel kariyerinin kapısını açtı. Bordeaux’da dikkat çekti, Juventus’ta Avrupa futbolunun zirvesine çıktı, Real Madrid’de ise dünya çapında bir yıldız olarak hafızalara kazındı.

Onu özel yapan şey yalnız kazandığı kupalar değildi. Zidane, topu ayağına aldığında oyunun ritmini değiştiren bir futbolcuydu. Sert, hızlı ve fiziksel futbolun içinde sakinliğiyle, top kontrolüyle, oyun görüşüyle ve zarafetiyle ayrılıyordu. Sahada bazen yavaş hareket ediyormuş gibi görünür; ama bir anda yaptığı dönüş, pas ya da çalımla bütün savunmayı boşa çıkarırdı.

Zidane’ın Fransa’daki yeri 1998 Dünya Kupası’yla efsaneleşti. Fransa, turnuvaya ev sahipliği yapıyordu. Finalde rakip Brezilya’ydı. Zidane, kornerlerden gelen iki topu kafayla ağlara gönderdi ve Fransa maçı 3-0 kazandı. Bu zafer, Fransa’nın ilk Dünya Kupası şampiyonluğuydu. Zidane da o geceden sonra ülkenin birleştirici sembollerinden biri haline geldi.

2000 Avrupa Şampiyonası’nda da Fransa’nın başarısında önemli rol oynadı. O dönem Fransa, dünyanın en güçlü millî takımlarından biriydi ve Zidane bu takımın beyni gibiydi. Oyun onun çevresinde akıyor, takım onun temposuyla nefes alıyordu.

Kulüp kariyerindeki en unutulmaz anlardan biri 2002 Şampiyonlar Ligi finalinde yaşandı. Real Madrid formasıyla Bayer Leverkusen’e karşı attığı sol ayak vole golü, futbol tarihinin en güzel final gollerinden biri olarak kabul edilir. Topun gelişine yaptığı o vuruş, Zidane’ın teknik ustalığını tek karede anlatan sahnelerden biri oldu.

Fakat Zidane’ın hikâyesi yalnız zaferlerden ibaret değildir. 2006 Dünya Kupası’nda Fransa’yı bir kez daha finale taşıdı. İtalya karşısındaki final, onun futbolculuk kariyerinin son maçıydı. Uzatmalarda Marco Materazzi’ye kafa attı ve kırmızı kart gördü. Fransa penaltılarla kupayı kaybetti. Böylece Zidane’ın futbolculuk kariyeri hem büyüklüğüne hem de öfkesine yakışan, unutulması imkânsız bir sahneyle sona erdi.

Zidane daha sonra teknik direktör olarak da büyük başarı kazandı. Real Madrid’in başında üst üste üç kez Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşadı. Böylece yalnız sahada değil, kenar yönetiminde de futbolun en büyük isimleri arasına girdi.

Zinedine Zidane, futbol tarihinde hem zarafetin hem de kırılgan insan ruhunun simgelerinden biridir. Bir yanda Dünya Kupası finalinde Fransa’ya zafer getiren kafa golleri, diğer yanda kariyerinin son maçındaki kafa atışı vardır. Belki de onu bu kadar unutulmaz yapan şey, kusursuz bir kahraman olmaktan ziyade büyük yeteneği ve büyük zaafları aynı bedende taşıyan gerçek bir futbol figürü olmasıdır.

1982 – Banker Kastelli krizi patladı, binlerce kişinin birikimi tehlikeye girdi

23 Haziran 1982’de, Türkiye’nin yakın ekonomi tarihindeki en büyük güven krizlerinden biri yeni bir aşamaya geçti. Yurt dışına kaçan Banker Kastelli’nin kasasına el konuldu; yaklaşık 70 banker ve banka yöneticisinin yurt dışına çıkışı yasaklandı. Bu gelişme, 1980’lerin başındaki bankerler krizinin artık yalnız ekonomik değil, siyasi ve toplumsal bir mesele haline geldiğini gösteriyordu.

Banker Kastelli adıyla tanınan Cevher Özden, 1980’lerin başında Türkiye’nin en ünlü finans figürlerinden birine dönüşmüştü. Televizyon ve gazete reklamlarında dönemin tanınmış oyuncuları yer alıyor, halka yüksek getiri ve güven vadediliyordu. “Güven tecrübe edilmez, tecrübeden doğar” sözü, Banker Kastelli’nin hafızalara kazınan reklam cümlelerinden biri oldu.

Bu yükselişin arkasında 24 Ocak 1980 kararları sonrası değişen ekonomik ortam vardı. Faizlerin serbestleşmesiyle birlikte bankalar ve bankerler arasında sert bir rekabet başladı. Bankalar mevduat sertifikalarını bankerler aracılığıyla pazarlıyor, bankerler de halka bankalara göre daha cazip faiz oranları sunuyordu. Küçük tasarruf sahipleri, emekliler, memurlar, evini ya da arsasını satıp parasını yüksek faizle değerlendirmek isteyen insanlar bu sistemin içine çekildi.

Başta sistem işliyormuş gibi görünüyordu. Eski müşterilere ödeme yapılabiliyor, yeni müşteriler geldikçe güven duygusu büyüyordu. Ancak bu yapı çok kırılgandı. Yüksek faizlerin sürdürülebilmesi için sürekli yeni para girişi gerekiyordu. Para akışı yavaşladığında sistemin ayakta kalması imkânsız hale geldi.

1981’den itibaren küçük bankerler birer birer batmaya başladı. 1982’ye gelindiğinde kriz artık büyük bankerleri de içine aldı. 18 Haziran 1982’de bankaların bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlamayı bırakması, Banker Kastelli için sonun başlangıcı oldu. Çünkü Kastelli’nin gücü büyük ölçüde bu sisteme dayanıyordu.

Cevher Özden kısa süre sonra İsviçre’ye gitti. Dönüş bileti olmasına rağmen Türkiye’ye dönmemesi paniği daha da büyüttü. Halkın gözünde “çok kazandıran banker” imajı bir anda “kaçan banker” görüntüsüne dönüştü. 23 Haziran’da kasasına el konulması ve çok sayıda banker ile banka yöneticisine yurt dışı yasağı getirilmesi, devletin krize artık sert biçimde müdahale ettiğini gösterdi.

Bankerler krizi yalnız birkaç zenginin ya da büyük yatırımcının sorunu değildi. Çok sayıda küçük tasarruf sahibi parasını kaybetti. İnsanlar yıllarca biriktirdikleri paraların, emeklilik umutlarının ya da çocukları için ayırdıkları birikimlerin buharlaştığını gördü. Bu nedenle Banker Kastelli olayı, Türkiye’de “kolay para” vaadine duyulan güvenin ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösteren acı bir örnek oldu.

Kriz siyasi sonuçlar da doğurdu. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal ve Maliye Bakanı Kaya Erdem yoğun eleştirilerin hedefi haline geldi. Bankerler krizi, 12 Eylül sonrası ekonomi politikalarının en tartışmalı başlıklarından biri oldu. Devletin denetim eksikliği, bankaların rolü, reklamlarla yaratılan güven ortamı ve halkın yeterince uyarılıp uyarılmadığı uzun süre tartışıldı.

Banker Kastelli daha sonra Türkiye’ye getirildi, yargılandı ve cezaevinde kaldı. Ancak onun adı, kişisel hikâyesinden çok daha büyük bir dönemin sembolü haline geldi. Kastelli, 1980’lerin hızlı para kazanma hayalini, denetimsiz finans ortamını ve güvenin nasıl bir anda çökebileceğini anlatan bir simgeye dönüştü.

1983 – Doğru Yol Partisi kuruldu, Demirel çizgisi siyasete geri döndü

23 Haziran 1983’te, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde önemli yer tutacak Doğru Yol Partisi kuruldu. DYP, 12 Eylül darbesinden sonra kapatılan Adalet Partisi geleneğinin ve Süleyman Demirel çizgisinin yeniden siyaset sahnesine dönme kanalı oldu.

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’de yalnız hükümeti değil, bütün siyasi hayatı dağıtmıştı. Mevcut partiler kapatılmış, çok sayıda siyasetçiye yasak getirilmişti. Adalet Partisi’nin lideri Süleyman Demirel de siyaset yasağı kapsamındaydı. Buna rağmen merkez sağ seçmen tabanı tamamen ortadan kalkmamıştı. Demokrat Parti’den Adalet Partisi’ne uzanan siyasi damar, yeni dönemde kendine bir çıkış yolu arıyordu.

1983’te siyasi parti kurma izni çıkınca bu çizgi önce Büyük Türkiye Partisi etrafında toparlanmaya çalıştı. Ancak Büyük Türkiye Partisi, eski Adalet Partisi’nin devamı sayıldığı gerekçesiyle Millî Güvenlik Konseyi tarafından kısa sürede kapatıldı. Bunun üzerine aynı toplumsal ve siyasi taban, bu kez Doğru Yol Partisi adıyla örgütlendi.

DYP’nin kuruluşu, 12 Eylül sonrası siyasetin ne kadar kontrollü biçimde açıldığını da gösteriyordu. Askerî yönetim eski liderlerin ve eski partilerin doğrudan geri dönmesini istemiyordu. Fakat toplumdaki siyasi gelenekleri tamamen silmek de mümkün değildi. DYP bu gerilimin içinden doğdu: Eski bir siyasi çizginin yeni isimle geri dönüşüydü.

Partinin ilk genel başkanı Ahmet Nusret Tuna oldu. Daha sonra Hüsamettin Cindoruk partinin başına geçti ve DYP, Demirel’in siyasi yasağı sürdüğü dönemde onun çizgisini temsil eden ana merkez sağ parti haline geldi. Demirel’in adı resmen partinin başında olmasa da DYP geniş kitleler tarafından onun siyasi mirasının devamı olarak görülüyordu.

1987’de yapılan halkoylamasıyla siyasi yasaklar kalkınca Süleyman Demirel yeniden siyaset sahnesine döndü. Aynı yıl DYP genel başkanı seçildi. Böylece parti, artık gölgede yürüttüğü Demirel çizgisini açık biçimde üstlenmiş oldu.

DYP, 1991 genel seçimlerinde birinci parti çıktı ve Süleyman Demirel başbakanlığında SHP ile koalisyon hükümeti kurdu. Demirel’in 1993’te cumhurbaşkanı olmasının ardından partinin başına Tansu Çiller geçti. Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu ve DYP 1990’ların koalisyonlar, ekonomik krizler, terör, faili meçhuller ve sert siyasi mücadelelerle dolu döneminin merkez aktörlerinden biri haline geldi.

Doğru Yol Partisi’nin hikâyesi, Türkiye’de merkez sağın sürekliliğini ve dönüşümünü anlamak açısından önemlidir. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve daha sonra Demokrat Parti adı etrafında şekillenen çizgi, Türkiye’de muhafazakâr, liberal, taşra merkezli ve devletle pazarlık içinde yürüyen merkez sağ siyasetin uzun hikayelerinden biridir.

1985 – Air India uçağı bombalandı, 329 kişi hayatını kaybetti

23 Haziran 1985’te, Air India’nın 182 sefer sayılı uçağı Atlantik üzerinde bombayla düşürüldü. Toronto’dan Londra üzerinden Bombay’a gitmekte olan Boeing 747 tipi uçaktaki 329 kişinin tamamı hayatını kaybetti. Olay, Kanada tarihinin en ölümcül terör saldırısı olarak kayda geçti.

Uçak, Kanada’dan havalanmış ve Londra’ya doğru ilerliyordu. İrlanda açıklarına yaklaştığı sırada bagaja yerleştirilen bomba patladı. Uçak havada parçalandı ve Atlas Okyanusu’na düştü. Yolcuların büyük bölümü Kanada vatandaşıydı; aralarında çok sayıda çocuk ve aile de bulunuyordu.

Saldırı yalnız Hindistan’ı değil, Kanada, İngiltere ve İrlanda’yı da derinden etkiledi. Çünkü uçak Kanada’dan kalkmıştı, hedefinde Hindistan vardı, enkazı ise İrlanda açıklarına düşmüştü. Bu nedenle soruşturma uluslararası boyut kazandı.

Air India 182 saldırısı, Sih ayrılıkçı hareketi içindeki radikal unsurlarla ilişkilendirildi. Hindistan’daki siyasi gerilimlerin ve diasporadaki radikalleşmenin, uluslararası sivil havacılığı hedef alan büyük bir terör eylemine dönüşmesi dünyada geniş yankı uyandırdı.

Aynı gün Japonya’daki Narita Havalimanı’nda da bağlantılı bir bomba patladı ve iki bagaj görevlisi hayatını kaybetti. Bu durum, saldırının daha geniş bir planın parçası olduğunu gösterdi. Ancak Air India dosyası, soruşturma ve yargılama sürecindeki eksiklikler nedeniyle yıllarca tartışıldı.

Olaydan sonra Kanada’da güvenlik kurumlarının ihmalleri, istihbarat paylaşımı, havaalanı güvenliği ve terörle mücadele politikaları uzun süre sorgulandı. Kurban yakınları, yalnız saldırının acısıyla değil, adalet arayışının uzun ve yıpratıcı süreciyle de karşı karşıya kaldı.

Air India 182, 11 Eylül saldırılarından önce sivil havacılığa yönelik en büyük terör eylemlerinden biriydi. Buna rağmen dünya hafızasında hak ettiği kadar yer bulmadığı da sık sık dile getirilir.

23 Haziran 1985 bu yüzden yakın dünya tarihi açısından unutulmaması gereken bir gündür. Air India uçağı o gün bombalandı; 329 insan hayatını kaybetti ve Kanada tarihinin en büyük terör saldırısı yaşandı.

1991 – Sonic ilk kez koşmaya başladı, Sega’nın Mario’ya cevabı doğdu

23 Haziran 1991, video oyun kültürü açısından önemli günlerden biri kabul edilir. Sega’nın mavi kirpisi Sonic, Kuzey Amerika’da geniş kitlelerle buluştu ve kısa sürede 1990’ların en tanınan oyun karakterlerinden biri haline geldi.

Sonic the Hedgehog, Sega’nın Nintendo’ya ve özellikle Mario’ya karşı geliştirdiği en güçlü cevaptı. O dönemde oyun dünyasında Nintendo çok güçlüydü. Sega ise daha hızlı, daha genç, daha “havalı” bir karakterle kendine ayrı bir yer açmak istiyordu.

Sonic bu ihtiyaca karşılık verdi. Mavi rengi Sega logosuyla uyumluydu. Kırmızı ayakkabıları, sivri dikenleri, sabırsız tavrı ve yüksek hızı onu Mario’dan çok farklı bir karakter yaptı. Mario daha sevimli ve klasik bir kahramanken, Sonic daha enerjik, daha asi ve daha 1990’lara ait görünüyordu.

Oyunun en ayırt edici yanı hız duygusuydu. Sonic tepelerden kayıyor, halkalardan geçiyor, döne döne ilerliyor ve ekranı neredeyse yarış oyunu temposunda kullanıyordu. Bu hız, Sega Mega Drive/Genesis konsolunun teknik gücünü göstermek için de çok uygun bir vitrin oldu.

Sonic kısa sürede bir oyun karakteri olmaktan çıktı. Çizgi filmleri, çizgi romanları, oyuncakları ve devam oyunlarıyla büyük bir markaya dönüştü. Sega’nın 1990’lardaki Nintendo rekabetinde en güçlü silahı oldu.

Tarih konusunda küçük bir ayrıntı vardır: Sonic’in çıkış tarihleri bölgelere göre değişir. Birleşik Krallık için 21 Haziran, Kuzey Amerika için 23 Haziran, Japonya için ise Temmuz 1991 tarihleri verilir. Bu yüzden 23 Haziran’ı “Sonic’in dünyadaki tek ve kesin çıkış günü” gibi değil, karakterin küresel oyun kültürüne girişinin en önemli tarihlerinden biri olarak görmek daha doğru olur.

23 Haziran 1991 bu yüzden popüler kültür ve video oyun tarihi açısından anılabilecek bir gündür. Sonic o gün milyonlarca oyuncunun hafızasına girecek koşusuna başladı; Sega’nın mavi maskotu, video oyunlarının en ünlü karakterlerinden biri haline geldi.

1995 – Çocuk felci korkusunu bitiren aşının öncüsü Jonas Salk öldü

23 Haziran 1995’te, çocuk felci aşısının öncüsü Amerikalı hekim ve tıbbi araştırmacı Jonas Salk hayatını kaybetti. Salk, 20. yüzyılın en korkulan hastalıklarından biri olan çocuk felcine karşı geliştirdiği aşıyla milyonlarca insanın hayatını etkileyen bilim insanlarından biri oldu.

Jonas Salk, 1914’te New York’ta doğdu. Tıp eğitimi aldıktan sonra virüsler ve aşılar üzerine çalışmaya başladı. Onun adını dünya çapında duyuran çalışma ise çocuk felci, yani poliomyelit üzerine yaptığı araştırmalar oldu.

Çocuk felci, özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında ailelerin en büyük korkularından biriydi. Hastalık çoğu kişide hafif geçebilse de bazı çocuklarda kalıcı felce, solunum güçlüğüne ve ölüme yol açabiliyordu. Salgın dönemlerinde yüzme havuzları kapanıyor, çocuklar kalabalık ortamlardan uzak tutuluyor, aileler yaz aylarını korku içinde geçiriyordu.

Salk’ın geliştirdiği aşı, zayıflatılmış canlı virüs yerine öldürülmüş virüs kullanıyordu. Amaç, hastalığa yol açmadan bağışıklık sistemini çocuk felcine karşı hazırlamaktı. Bu yaklaşım, dönemi için büyük umut yarattı.

1954’te Amerika Birleşik Devletleri’nde geniş çaplı aşı denemeleri başladı. “Polio Pioneers” adı verilen yüz binlerce çocuk bu denemelerde yer aldı. 12 Nisan 1955’te sonuçlar açıklandığında, aşının güvenli ve etkili olduğu duyuruldu. Bu haber Amerika’da büyük sevinçle karşılandı. Jonas Salk bir anda yalnız bilim dünyasının değil, toplumun da kahramanlarından biri haline geldi.

Salk’ın adını unutulmaz yapan şeylerden biri de aşının patenti konusundaki tavrıydı. Kendisine aşının kime ait olduğu sorulduğunda verdiği ünlü cevap, bilim tarihinin en çok hatırlanan sözlerinden biri oldu: “Güneşin patentini alabilir misiniz?” Bu söz, onun aşıyı kişisel kazanç kapısı olarak görmediğini anlatan güçlü bir simgeye dönüştü.

Salk aşısının yaygınlaşmasıyla çocuk felci vakalarında büyük düşüş yaşandı. Bir zamanlar binlerce çocuğu sakat bırakan, aileleri dehşete düşüren hastalık giderek kontrol altına alındı. Daha sonra Albert Sabin’in ağızdan alınan çocuk felci aşısı da geliştirildi; iki aşı birlikte dünya genelinde çocuk felciyle mücadelenin temelini oluşturdu.

Jonas Salk, 1963’te California’da Salk Institute for Biological Studies’i kurdu. Bu enstitü, biyoloji ve tıp alanında dünyanın önemli araştırma merkezlerinden biri haline geldi. Salk hayatının ilerleyen dönemlerinde de bağışıklık, virüsler ve insan sağlığı üzerine çalışmalarını sürdürdü.

23 Haziran 1995’te 80 yaşında öldüğünde ardında insanlık tarihinin en büyük halk sağlığı zaferlerinden birinin mirasını bıraktı. Çocuk felci bugün dünyanın büyük bölümünde ortadan kalkma noktasına geldiyse, bunda Jonas Salk’ın açtığı yolun büyük payı vardır.

1996 – Nintendo 64 Japonya’da çıktı, Super Mario üç boyutlu dünyaya geçti

23 Haziran 1996’da, Nintendo 64 Japonya’da satışa çıktı. Nintendo’nun yeni oyun konsolu, özellikle Super Mario 64 ile birlikte video oyunlarında üç boyutlu dünyaların geniş kitlelere ulaşmasında büyük rol oynadı.

1990’ların ortası oyun dünyası için büyük bir geçiş dönemiydi. İki boyutlu platform oyunları hâlâ çok seviliyordu; ancak teknoloji hızla değişiyor, üç boyutlu grafikler ve daha geniş oyun alanları öne çıkıyordu. Sony PlayStation ve Sega Saturn bu yeni kuşağın güçlü rakipleriydi. Nintendo da bu rekabete Nintendo 64 ile katıldı.

Nintendo 64 adını 64 bit işlemcisinden alıyordu. Konsolun en dikkat çekici yanlarından biri, üç boyutlu oyunlar için tasarlanan kontrolcüsüydü. Analog çubuk, oyuncuların karakterleri üç boyutlu alanlarda daha hassas biçimde yönetmesini sağladı. Bu, özellikle Super Mario 64 gibi oyunlarda büyük fark yarattı.

Super Mario 64, oyun tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Mario artık yalnız sağa sola koşan iki boyutlu bir karakter değildi. Oyuncular onu kalelerin, bahçelerin, su altı bölümlerinin ve açık alanların içinde serbestçe hareket ettirebiliyordu. Kamera kullanımı, hareket hissi ve bölüm tasarımı, sonraki birçok üç boyutlu oyuna örnek oldu.

Nintendo 64 yalnız Mario’yla değil, The Legend of Zelda: Ocarina of Time, GoldenEye 007, Mario Kart 64 ve Super Smash Bros. gibi oyunlarla da büyük bir miras bıraktı. Özellikle dört oyunculu oyun deneyimi, arkadaş grupları için konsolu unutulmaz hale getirdi.

Buna rağmen Nintendo 64’ün tartışmalı yönleri de vardı. Nintendo, CD yerine kartuş kullanmayı sürdürdü. Kartuşlar hızlıydı ama daha pahalı ve depolama kapasitesi daha sınırlıydı. Bu tercih bazı oyun şirketlerini PlayStation’a yöneltti. Yani Nintendo 64 hem büyük yeniliklerin hem de stratejik tartışmaların konsoluydu.

2011 – Komiser Kolombo’ya hayat veren Peter Falk öldü

23 Haziran 2011’de, Amerikalı oyuncu Peter Falk Beverly Hills’te hayatını kaybetti. Falk, sinemada ve televizyonda birçok önemli rolde oynadı; ancak dünya onu en çok eski pardösüsü, puroyu elinden bırakmayan hali ve “Bir şey daha var…” diye başlayan sorularıyla hatırlanan Komiser Kolombo karakteriyle tanıdı.

Peter Falk, 1927’de New York’ta doğdu. Çocuk yaşta geçirdiği bir hastalık nedeniyle sağ gözünü kaybetti ve cam göz kullandı. Bu durum, onun oyunculuğunda dezavantaj gibi görünse de zamanla yüz ifadesine ve bakışına kendine özgü bir özellik kattı.

Oyunculuğa başlamadan önce farklı işlerde çalıştı. Kamu yönetimi eğitimi aldı, bir süre masa başı görevlerde bulundu. Ancak tiyatroya ve oyunculuğa yönelince hayatı değişti. Önce sahnede, ardından sinema ve televizyonda dikkat çekmeye başladı.

Falk, sinemada da güçlü bir kariyer kurdu. Murder, Inc. ve Türkçede Elmacı Kadın adıyla bilinen Pocketful of Miracles filmleriyle iki kez Oscar’a aday gösterildi. John Cassavetes’in yönettiği Kocalar (Husbands), Etki Altında Bir Kadın (A Woman Under the Influence) ve Açılış Gecesi (Opening Night) gibi filmlerde daha sert, daha içli ve daha gerçekçi karakterler canlandırdı. Cassavetes’in bağımsız sinema anlayışı içinde Peter Falk, yalnız bir televizyon yıldızı değil, güçlü bir karakter oyuncusu olduğunu da gösterdi.

Ama onun asıl efsanesi Columbo dizisiyle doğdu. Türkçede Komiser Kolombo adıyla tanınan karakter, klasik polisiyelerin alışılmış dedektiflerinden çok farklıydı. Kolombo gösterişli, yakışıklı, hızlı ve sert bir polis değildi. Dağınık görünür, eski bir pardösü giyer, konuşurken lafı dolandırır, karşısındaki kişiye safmış gibi davranırdı. Fakat bütün bu dağınık görüntünün arkasında keskin bir zekâ vardı.

Dizinin en sevilen tarafı, suçlunun çoğu zaman daha ilk sahnede belli olmasıydı. İzleyici “katil kim?” sorusundan çok, Kolombo’nun katili nasıl yakalayacağını izlerdi. Peter Falk’ın büyük başarısı da burada ortaya çıktı. O, Kolombo’yu bağırıp çağıran bir kahraman gibi değil, sabırlı, dikkatli, inatçı ve zeki bir insan gibi oynadı.

Kolombo’nun ünlü “Just one more thing…” sözü, yani Türkçedeki karşılığıyla “Bir şey daha var…” tavrı, televizyon tarihinin en tanınan dedektif hareketlerinden biri oldu. Kolombo tam gider gibi yapar, sonra geri döner ve katilin bütün rahatını bozan o küçük soruyu sorardı. Bu yöntem, karakterin imzasına dönüştü.

Peter Falk, Columbo rolünü farklı dönemlerde uzun yıllar sürdürdü. Karakter 1970’lerden 2000’lere kadar birkaç kuşağın hafızasında yer etti. Falk bu rolle Emmy ve Altın Küre ödülleri kazandı. Ama ödüllerden daha önemlisi, seyircinin zihninde kurduğu kalıcı yerdi.

Hayatının son yıllarında sağlık sorunları yaşadı. Alzheimer hastalığıyla mücadele etti. 23 Haziran 2011’de 83 yaşında öldüğünde, televizyon tarihinin en unutulmaz karakterlerinden biri de veda etmiş oldu.

Peter Falk’ın mirası bugün hâlâ yaşıyor. Komiser Kolombo, gösterişsiz ama zeki kahramanların en iyi örneklerinden biri olarak anılıyor. Onun eski pardösüsü, kırık dökük arabası, purosu ve son anda sorduğu küçük sorular, polisiye televizyon tarihinin unutulmaz simgeleri arasında yerini koruyor.

2015 – Ankara gazeteciliğinin usta isimlerinden Cüneyt Arcayürek öldü

23 Haziran 2015’te, Türk basınının deneyimli gazeteci ve yazarlarından Cüneyt Arcayürek Ankara’da hayatını kaybetti. Arcayürek, uzun meslek hayatı boyunca Türkiye’nin çok partili siyasi hayatına, darbelerine, krizlerine, liderlerine ve Ankara kulislerine yakından tanıklık eden gazetecilerden biriydi.

Cüneyt Arcayürek, 6 Mart 1928’de Ankara’da doğdu. Gazeteciliğe 1947’de Ulus gazetesinde başladı. Daha sonra Ankara Akşam Haberleri, Kudret, Vatan, Akis, Hürriyet, Tercüman, Milliyet, Güneş, Bugün ve Cumhuriyet gibi birçok gazete ve dergide çalıştı. Bu yönüyle, Türkiye’de basının hem gazete merkezlerinde hem de Ankara siyasetinde geçirdiği dönüşümlere bizzat tanıklık etti.

Meclis’i, hükümetleri, parti genel merkezlerini, Çankaya’yı ve siyasi liderlerin yakın çevresini uzun yıllar izledi. Haberlerinde ve yazılarında yalnız görünen gelişmeleri değil, kararların arka planını, siyasi kulisleri ve iktidar ilişkilerini de anlatmaya çalıştı.

1950’lerden itibaren Türkiye siyaseti hızlı ve sert kırılmalarla ilerledi. Demokrat Parti dönemi, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, koalisyon yılları, Özal dönemi, Demirel’in dönüşü, 28 Şubat süreci ve 2000’ler Türkiye’si, Arcayürek’in gazetecilik hayatının temel malzemesini oluşturdu. Bu nedenle onun mesleki hafızası, yakın Türkiye tarihinin de bir kaydı gibidir.

Cüneyt Arcayürek, yalnız haberci ve köşe yazarı olarak değil, kitaplarıyla da tanındı. Yakın siyasi tarihi anlatan çok sayıda kitap yazdı. Atatürk’ten Sonra Bugünlere Nasıl Geldik? başlıklı çalışmaları, Türkiye’nin Cumhuriyet sonrası siyasi seyrini gazeteci gözüyle izleyen metinler arasında yer aldı. Bu kitaplarda olayları akademik bir tarihçi diliyle değil, Ankara kulislerini bilen bir gazetecinin tanıklığıyla anlattı.

Arcayürek’in meslek hayatındaki önemli duraklardan biri de Cumhuriyet gazetesi oldu. 1980’lerden itibaren Cumhuriyet’te yazdı ve uzun yıllar gazetenin etkili yazarlarından biri olarak okurla buluştu. Yazılarında laiklik, Cumhuriyet değerleri, hukuk devleti, siyaset ve basın özgürlüğü gibi konular sık sık öne çıktı.

Bir dönem 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başdanışmanlığını da yaptı. Bu görev, onun gazetecilik ve siyaset arasındaki mesafe tartışmalarında zaman zaman eleştirilmesine yol açtı. Ancak Arcayürek’in yakın siyasi tarihe dair tanıklığını güçlendiren başlıklardan biri de Çankaya’daki bu dönem oldu.

Cüneyt Arcayürek, sert üslubu, güçlü hafızası ve Ankara siyasetini yakından bilen gazeteci kimliğiyle basın tarihinde ayrı bir yer edindi. Onu sevenler için Cumhuriyet çizgisinin kararlı bir kalemiydi; eleştirenler içinse siyasete çok yakın duran bir gazeteciydi. Ancak hangi açıdan bakılırsa bakılsın, yarım yüzyılı aşan meslek hayatıyla Türkiye basınının önemli tanıklarından biri olduğu açıktır.

Cüneyt Arcayürek 2015’te hayatını kaybetti; ardında gazetelerde kalmış binlerce yazı, yakın siyasi tarihe dair çok sayıda kitap ve Ankara gazeteciliğinin uzun bir dönemini anlatan güçlü bir meslek hafızası bıraktı.

2016 – Brexit depremi: Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldı

23 Haziran 2016’da, Birleşik Krallık’ta Avrupa Birliği üyeliği için tarihî bir referandum yapıldı. Seçmenlere ülkenin Avrupa Birliği’nde kalıp kalmaması soruldu. Sandıktan çok küçük ama siyasi etkisi çok büyük bir farkla “ayrılma” kararı çıktı.

Referandumda seçmenlerin yüzde 51,9’u Avrupa Birliği’nden ayrılma yönünde oy kullandı. AB’de kalmak isteyenlerin oranı ise yüzde 48,1’de kaldı. Bu sonuç, yalnız Birleşik Krallık’ın değil, Avrupa’nın ve dünya siyasetinin de gündemini değiştirdi.

Brexit kelimesi, “Britain” ve “exit” sözcüklerinin birleşiminden doğdu. Yani “Britanya’nın çıkışı” anlamına geliyordu. Ancak kısa sürede sıradan bir kampanya kelimesinden çok daha fazlasına dönüştü. Brexit, küreselleşmeye tepkiyi, göç tartışmalarını, egemenlik arayışını, Avrupa Birliği’ne güvensizliği ve popülist siyasetin yükselişini anlatan büyük bir sembol haline geldi.

Ayrılma kampanyasının en güçlü sloganlarından biri “kontrolü geri almak”tı. Brexit yanlıları, Birleşik Krallık’ın sınırlarını, yasalarını ve parasını yeniden kendi başına yönetmesi gerektiğini savunuyordu. Avrupa Birliği’nin bürokrasisi, göç politikaları ve ekonomik düzenlemeleri sert biçimde eleştirildi.

AB’de kalma yanlıları ise ayrılığın ülkeyi ekonomik ve siyasi belirsizliğe sürükleyeceğini söylüyordu. Avrupa pazarından uzaklaşmanın ticareti zorlaştıracağını, yatırımları etkileyeceğini ve Birleşik Krallık’ın dünyadaki ağırlığını azaltacağını savundular.

Sonuç açıklandığında ülkede büyük bir siyasi sarsıntı yaşandı. Başbakan David Cameron, AB’de kalma kampanyasını desteklemişti. Sandıktan ayrılma kararı çıkınca görevinden istifa edeceğini açıkladı. Böylece referandum, daha ilk günden hükümet krizine dönüştü.

Brexit sonucu Birleşik Krallık içinde de derin ayrılıkları görünür hale getirdi. İngiltere ve Galler’de ayrılma oyları öne çıkarken, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da AB’de kalma eğilimi daha güçlüydü. Bu tablo, özellikle İskoçya’nın geleceği ve Kuzey İrlanda sınırı konusunda yeni tartışmalar doğurdu.

Referandumdan sonra ayrılık süreci hemen tamamlanmadı. Yıllar süren müzakereler, parlamento krizleri, başbakan değişiklikleri ve Brüksel’le zorlu pazarlıklar yaşandı. Birleşik Krallık, ancak 31 Ocak 2020’de Avrupa Birliği’nden resmen ayrıldı. 31 Aralık 2020’de geçiş döneminin bitmesiyle birlikte ülke AB’nin tek pazarı ve gümrük birliğinden de çıktı.

Brexit’in etkileri hâlâ tartışılıyor. Destekleyenlere göre Birleşik Krallık kendi kararlarını daha bağımsız alma imkânı kazandı. Karşı çıkanlara göre ise ticaret zorlaştı, sınır işlemleri arttı, iş gücü piyasasında sorunlar büyüdü ve ülke Avrupa’yla ilişkilerinde daha karmaşık bir döneme girdi.

23 Haziran 2016 bu yüzden yakın dünya tarihi açısından önemli bir gündür. Birleşik Krallık o gün sandıkta Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı verdi; bu karar yalnız bir ülkenin yönünü değil, Avrupa siyasetinin dengelerini ve küresel popülist dalganın seyrini de etkiledi.

2018 – Tayland’da 12 çocuk ve antrenörleri mağarada mahsur kaldı

23 Haziran 2018’de, Tayland’da genç futbolculardan oluşan Wild Boars takımının 12 oyuncusu ve antrenörleri Tham Luang Mağarası’nda mahsur kaldı. İlk bakışta yerel bir kayıp olayı gibi görünen bu gelişme, kısa sürede bütün dünyanın izlediği büyük bir kurtarma hikâyesine dönüştü.

Çocuklar ve antrenörleri, antrenman sonrası mağaraya girmişti. Ancak şiddetli yağışlar nedeniyle mağaranın bölümleri hızla suyla doldu. Çıkış yolları kapanınca grup içeride ilerlemek zorunda kaldı ve dış dünyayla bağlantıları kesildi.

İlk günlerde çocukların hayatta olup olmadığı bilinmiyordu. Aileler mağara girişinde beklerken, Taylandlı ekipler ve uluslararası uzmanlar arama çalışmalarına katıldı. Mağara sistemi çok karmaşıktı; dar geçitler, çamurlu sular, karanlık tüneller ve yükselen su seviyesi kurtarma çalışmalarını son derece tehlikeli hale getiriyordu.

2 Temmuz’da İngiliz dalgıçlar çocukları ve antrenörlerini sağ buldu. Bu haber dünyada büyük sevinç yarattı. Ancak asıl zorluk şimdi başlıyordu. Çocukların bulundukları yerden çıkarılması için su altından, dar tünellerden ve uzun bir rota üzerinden geçmeleri gerekiyordu.

Kurtarma operasyonu günlerce planlandı. Dalgıçlar, doktorlar, mühendisler, askerler ve gönüllüler birlikte çalıştı. Operasyon sırasında eski Tayland Deniz Kuvvetleri mensubu Saman Kunan hayatını kaybetti. Bu ölüm, kurtarmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

Sonunda çocuklar ve antrenörleri parça parça dışarı çıkarıldı. 10 Temmuz’da operasyon başarıyla tamamlandı. Günlerce mağarada mahsur kalan 13 kişinin tamamı sağ kurtarıldı. Dünya, korkuyla izlediği bu hikâyenin umutlu bir sonla bitmesine tanıklık etti.

Tham Luang kurtarma operasyonu daha sonra belgesellere, filmlere ve kitaplara konu oldu. Olay, uluslararası dayanışmanın, teknik uzmanlığın ve insan hayatı için göze alınan risklerin sembolü haline geldi.

2019 – İstanbul’da yenilenen seçimi Ekrem İmamoğlu kazandı

23 Haziran 2019’da, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yenileme seçimi yapıldı. Seçim, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde İstanbul’da ortaya çıkan sonucun Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edilmesinin ardından düzenlendi.

31 Mart seçimlerinde CHP adayı Ekrem İmamoğlu ile AK Parti adayı Binali Yıldırım arasındaki fark çok azdı. Yapılan itirazlar, yeniden sayımlar ve tartışmaların ardından YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenmesine karar verdi. Bu karar, Türkiye’de geniş bir siyasi tartışma yarattı.

23 Haziran’da İstanbul seçmeni bir kez daha sandık başına gitti. Bu kez Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım karşısında daha yüksek bir oy farkıyla seçimi kazandı. İmamoğlu yaklaşık yüzde 54,2 oy alırken, Yıldırım’ın oy oranı yaklaşık yüzde 45’te kaldı. Aradaki fark yaklaşık 806 bin oya çıktı.

Seçim sonucunun netleşmesinin ardından Binali Yıldırım rakibini tebrik etti. Böylece 31 Mart’tan sonra başlayan ve haftalarca Türkiye siyasetinin ana gündemi haline gelen İstanbul seçimi tartışması, 23 Haziran’daki sonuçla yeni bir aşamaya geçti.

23 Haziran seçimi yalnız bir belediye başkanlığı yarışı değildi. İstanbul, Türkiye’nin en büyük şehri ve ekonomik merkezi olduğu için, seçim sonucu ülke siyasetinde geniş yankı uyandırdı. 1990’lardan beri muhafazakâr siyasi hareketin yönetiminde olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin muhalefete geçmesi, Türkiye siyasetinde önemli bir değişim işareti olarak görüldü.

Bu seçim aynı zamanda sandık güvenliği, seçim kurullarının kararları, siyasi itiraz süreçleri ve seçmen iradesi gibi konuları da uzun süre tartışmanın merkezine taşıdı. Farkın 31 Mart’a göre çok büyümesi, yenileme kararının siyasi sonuçlarını daha da görünür hale getirdi.

23 Haziran 2019 bu yüzden Türkiye’nin yakın siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. İstanbul’da yenilenen seçimi Ekrem İmamoğlu kazandı; bu sonuç hem İstanbul yönetiminde hem de Türkiye siyasetinde güçlü bir dönüm noktası olarak kayda geçti.

2023 – Wagner isyanı başladı, Rusya bir günlüğüne iç savaş korkusu yaşadı

23 Haziran 2023’te Rusya’da Vladimir Putin, döneminin en ciddi iç güvenlik krizlerinden biri başladı. Wagner Grubu’nun kurucusu Yevgeni Prigojin, Rusya Savunma Bakanlığı’nı kendi güçlerine saldırmakla suçladı ve “adalet yürüyüşü” adını verdiği silahlı bir kalkışma başlattı.

Wagner Grubu, Rusya’nın Ukrayna savaşında önemli rol oynayan özel askerî yapılanmalarından biriydi. Özellikle Bahmut çevresindeki çatışmalarda ağır kayıplar vermiş, buna rağmen savaşın en görünür aktörlerinden biri haline gelmişti. Ancak Wagner lideri Prigojin ile Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ve Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov arasındaki gerilim uzun süredir büyüyordu.

Prigojin, Rus askerî yönetimini Ukrayna savaşını kötü yönetmekle, Wagner güçlerine yeterli mühimmat vermemekle ve kendi savaşçılarını feda etmekle suçluyordu. Bu gerilim, 23 Haziran’da açık bir kopuşa dönüştü. Prigojin, Wagner kamplarının Rus ordusu tarafından vurulduğunu iddia etti. Rusya Savunma Bakanlığı bu iddiayı reddetti.

Aynı gece Wagner güçleri Ukrayna cephesinden Rusya içine doğru hareket etti. 24 Haziran sabahı dünya, Wagner birliklerinin Rusya’nın güneyindeki Rostov-on-Don kentinde askerî tesislerin çevresinde olduğunu gördü. Rostov, Rusya’nın Ukrayna’daki savaş operasyonları açısından önemli komuta merkezlerinden biriydi. Wagner’in burada görünür biçimde kontrol sağlaması, krizi sıradan bir askerî anlaşmazlık olmaktan çıkardı.

Wagner birlikleri daha sonra Moskova yönüne doğru ilerlemeye başladı. Rusya’da bazı bölgelerde güvenlik önlemleri artırıldı, Moskova çevresinde yollar kapatıldı ve “terörle mücadele” rejimi ilan edildi. Putin, yaptığı açıklamada bu kalkışmayı ihanet olarak niteledi ve sert tepki gösterdi.

Ancak kriz uzun sürmedi. Belarus lideri Aleksandr Lukaşenko’nun arabuluculuğunda bir anlaşma yapıldığı açıklandı. Prigojin, Moskova’ya ilerleyişi durdurduğunu ve Wagner güçlerinin geri çekileceğini duyurdu. Aynı günün sonunda Wagner birlikleri Rostov-on-Don’dan ayrılmaya başladı.

Wagner isyanı, Rusya savaş makinesinin içinde ne kadar büyük gerilimler biriktiğini gösterdi. Ukrayna savaşında sahada önemli rol oynayan bir gücün, bir anda Rusya’nın kendi askerî yönetimine karşı silahlı biçimde yürümesi, Putin iktidarı için ciddi bir zayıflık görüntüsü yarattı.

Olayın ardından Prigojin’in Belarus’a gideceği açıklandı. Ancak kriz burada kapanmadı. Prigojin, 23 Ağustos 2023’te Rusya’da düşen bir uçakta hayatını kaybetti. Bu ölüm, Wagner isyanının ardından yaşanan güç mücadelesi ve Rusya içindeki hesaplaşma tartışmalarını daha da büyüttü.

23 Haziran 2023 bu yüzden yakın dünya tarihi açısından önemli bir gündür. Wagner isyanı o gün başladı; Rusya, Ukrayna savaşının ortasında kendi içinden gelen silahlı bir meydan okumayla sarsıldı ve dünya bir gün boyunca “Rusya’da iç savaş mı çıkıyor?” sorusunun cevabını aradı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.