22 Haziran Tarihte Bugün

84 Dakika Okuma
22 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 22 Haziran

MÖ 217 – Filistin’de gerçekleşen Rafya Savaşı’nda Ptolemaios önderliğindeki Mısır ordusu Seleukosları yendi

MÖ 22 Haziran 217’de, Antik Çağ’ın büyük savaşlarından biri Filistin’in güneyinde, bugünkü Refah yakınlarında yaşandı. Mısır’daki Ptolemaios Krallığı’nın ordusu, III. Antiohos yönetimindeki Seleukos İmparatorluğu ordusunu Rafya Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrattı.

Bu savaş, Büyük İskender’in ölümünden sonra kurulan Helenistik krallıklar arasındaki büyük rekabetin parçasıydı. İskender’in imparatorluğu parçalanmış; Mısır’da Ptolemaioslar, Suriye ve Mezopotamya hattında Seleukoslar, Anadolu ve çevresinde başka krallıklar ortaya çıkmıştı. Bu devletler hem İskender’in mirası hem de Doğu Akdeniz’in zengin bölgeleri için birbirleriyle mücadele ediyordu.

Rafya Savaşı’nın asıl nedeni, Koile Suriye denen bölge üzerindeki hâkimiyet kavgasıydı. Bu bölge kabaca bugünkü Lübnan, Filistin ve Suriye’nin güneyini kapsayan stratejik bir alandı. Mısır için kuzeyden gelecek saldırılara karşı tampon bölgeydi; Seleukoslar içinse Akdeniz’e inen yolun anahtarıydı.

Seleukos kralı III. Antiohos, genç yaşta tahta çıkmasına rağmen büyük bir hükümdar olma iddiasındaydı. Kısa sürede kaybedilmiş toprakları geri almak ve Seleukos gücünü yeniden yükseltmek istiyordu. Bu nedenle Ptolemaios Mısırı’nın elindeki Suriye-Filistin hattına yöneldi.

Mısır kralı IV. Ptolemaios ise başlangıçta zayıf ve saray hayatına düşkün bir hükümdar olarak görülüyordu. Ancak Antiohos’un ilerleyişi Ptolemaios yönetimini büyük bir seferberliğe zorladı. Ptolemaios ordusuna ilk kez büyük ölçekte yerli Mısırlı askerler de alındı ve bu askerler Helenistik savaş düzeninde, yani falanks sistemiyle eğitildi.

Rafya’da iki büyük ordu karşı karşıya geldi. Savaşın en ilginç ayrıntılarından biri savaş filleriydi. Seleukos ordusunda Asya filleri, Ptolemaios ordusunda ise Afrika’dan getirilen filler vardı. Antik kaynaklar, filler arasındaki karşılaşmayı savaşın dikkat çekici sahnelerinden biri olarak anlatır.

Savaşın sonunda Ptolemaios ordusu galip geldi. III. Antiohos geri çekilmek zorunda kaldı ve Koile Suriye üzerindeki Ptolemaios hâkimiyeti bir süre daha korundu. Bu zafer, Mısır krallığı için büyük bir rahatlama sağladı.

Ancak Rafya’nın uzun vadeli etkisi daha karmaşıktı. Yerli Mısırlı askerlerin bu savaşta önemli rol oynaması, Mısır toplumunda yeni bir özgüven yarattı. Bazı tarihçiler, bu durumun Ptolemaios yönetimine karşı daha sonraki yerel isyanların zeminini güçlendirdiğini söyler. Yani krallık savaşı kazandı; ama içeride yeni bir toplumsal hareketlilik de doğdu.

Rafya Savaşı, Antik Çağ’da yalnız kralların ve orduların değil, coğrafyanın da ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bugünkü Gazze-Refah hattı, binlerce yıl önce de Mısır ile Asya arasındaki geçiş bölgesiydi. Bu nedenle bölge, çağlar boyunca imparatorlukların, orduların ve ticaret yollarının kesiştiği kritik bir alan oldu.

MÖ 22 Haziran 217 bu yüzden Helenistik tarih için önemli bir gündür. Rafya’da Ptolemaios ordusu Seleukosları durdurdu; Mısır bir süre daha Doğu Akdeniz’deki gücünü korudu. Ama bu zaferin içinde, ileride Ptolemaios düzenini sarsacak yeni toplumsal gerilimlerin işaretleri de vardı.

MÖ 168 – Roma, Makedonya Krallığı’nı yıkan zaferi kazandı

MÖ 22 Haziran 168’de, Roma Cumhuriyeti ile Makedonya Krallığı arasında yapılan büyük savaşta Roma ordusu kesin bir zafer kazandı. Tarihe Pidna Muharebesi olarak geçen bu savaş, Üçüncü Makedonya Savaşı’nı bitirdi ve Makedonya Krallığı’nın sonunu hazırladı.

Savaşın bir tarafında Roma komutanı Lucius Aemilius Paullus vardı. Diğer tarafta ise Makedonya Kralı Perseus bulunuyordu. Perseus, Büyük İskender’in ardından kurulan Makedon krallık geleneğinin son büyük temsilcilerinden biriydi. Ancak Roma artık Akdeniz dünyasında hızla yükselen yeni güçtü.

Makedonya, bir zamanlar Büyük İskender’in dünyaya açıldığı toprakların merkezindeydi. İskender’in ölümünden sonra bu büyük miras parçalanmış, Makedonya da Helenistik dünyanın önemli krallıklarından biri olarak varlığını sürdürmüştü. Fakat Roma’nın Balkanlar ve Yunan dünyası üzerindeki etkisi giderek artıyordu.

Pidna yakınlarında karşı karşıya gelen iki ordu, aynı zamanda iki farklı savaş düzenini temsil ediyordu. Makedonların ünlü falanks düzeni, uzun mızraklarla örülmüş sıkı ve korkutucu bir duvar gibiydi. Düz arazide karşısına çıkan düşmanı ezebilecek kadar güçlüydü. Roma lejyonları ise daha esnek, küçük birliklerle hareket edebilen ve arazideki boşluklardan yararlanabilen bir yapıya sahipti.

Savaşın başında Makedon falanksı etkili oldu. Roma askerleri, uzun mızrakların oluşturduğu duvar karşısında zorlandı. Ancak arazi bozuldukça ve Makedon hattında boşluklar açıldıkça Roma lejyonları avantaj kazandı. Romalı askerler bu boşluklardan içeri girdi ve falanks düzenini parçaladı.

Sonuç Makedonya için yıkıcı oldu. Kral Perseus yenildi, kaçtı ve kısa süre sonra Romalılara teslim oldu. Üçüncü Makedonya Savaşı sona erdi. Makedonya Krallığı bağımsız bir güç olarak varlığını kaybetti ve Roma’nın Balkanlar üzerindeki hâkimiyet yolu açıldı.

Bu zafer, Roma’nın yalnız İtalya’nın değil, bütün Akdeniz dünyasının kaderini belirleyecek büyük güç haline geldiğini gösterdi. Pidna’dan sonra Yunan şehirleri ve Helenistik krallıklar Roma karşısında artık eskisi kadar bağımsız hareket edemeyecekti.

Savaşın sembolik önemi de büyüktür. Büyük İskender’in mirasını taşıyan Makedon askeri geleneği, Roma lejyonlarının esnek savaş düzeni karşısında yenildi. Bu yüzden Pidna Muharebesi, antik askeri tarih içinde falanksın gerileyişini ve Roma lejyonunun yükselişini gösteren önemli örneklerden biri olarak anılır.

MÖ 22 Haziran 168, Akdeniz tarihinin kırılma günlerinden biridir. O gün Roma ordusu yalnız bir savaşı kazanmadı; Makedonya Krallığı’nın sonunu getirdi ve Roma’nın Doğu Akdeniz’e doğru büyüyen egemenliğinin önünü açtı.

431 – Hristiyan dünyasını bölen büyük toplantı Efes’te başladı

22 Haziran 431’de, Hristiyanlık tarihinin en önemli toplantılarından biri Efes’te başladı. Bugün Efes Konsili olarak bilinen bu toplantı, Hristiyan dünyasında Hz. İsa’nın kimliği ve Meryem’in nasıl anılacağı üzerine büyük bir tartışmanın merkezine yerleşti.

Konsil, Bizans İmparatoru II. Theodosius’un çağrısıyla toplandı. Ama toplantının en etkili ismi, İskenderiye Patriği Cyril oldu. Cyril, İstanbul Patriği Nestorius’un Hz. İsa ve Meryem hakkındaki görüşlerinin yanlış olduğunu savunuyordu.

Tartışmanın merkezinde bugün kulağa çok teknik gelen ama o dönem için büyük önem taşıyan bir mesele vardı: Meryem’e “Tanrı doğuran” anlamındaki Theotokos denebilir miydi, yoksa yalnız “Mesih doğuran” anlamına gelen bir unvan mı kullanılmalıydı? Bu tartışma aslında Meryem’den çok, Hz. İsa’nın hem insan hem Tanrı olarak nasıl anlaşılacağıyla ilgiliydi.

Nestorius, Meryem için “Theotokos” denmesine mesafeli duruyor; bunun Hz. İsa’nın insan yönünü gölgeleyebileceğini düşünüyordu. Cyril ve onu destekleyenler ise bu unvanın, Hz. İsa’nın tek kişiliği içinde ilahi ve insani yönlerinin ayrılmaması için gerekli olduğunu savunuyordu.

Efes’teki toplantı daha başından tartışmalıydı. Antakya Patriği Yuhanna ve bazı doğulu piskoposlar henüz gelmeden Cyril konsili açtı. Nestorius bu durumu haksız buldu ve toplantının taraflı yürütüldüğünü söyledi. Bu yüzden Efes Konsili yalnız teolojik bir tartışma değil, aynı zamanda büyük bir kilise siyaseti mücadelesiydi.

Konsil sonunda Nestorius’un görüşleri mahkûm edildi ve kendisi görevden uzaklaştırıldı. Meryem için Theotokos unvanının kullanılması Hristiyan dünyasında güçlü biçimde kabul gördü. Bu karar, özellikle Katolik, Ortodoks ve birçok Doğu kilisesi geleneğinde kalıcı etki bıraktı.

Ancak kararlar herkesi birleştirmedi. Tam tersine, Hristiyan dünyasındaki ayrılıkları daha da görünür hale getirdi. Nestorius’u izleyenler zamanla ayrı bir gelenek içinde varlıklarını sürdürdü. Böylece Efes Konsili, hem Hristiyan inancının temel kavramlarını şekillendiren hem de kilise ayrılıklarını derinleştiren bir dönüm noktası oldu.

Efes’in bu toplantıya ev sahipliği yapması da önemlidir. Bugünkü Türkiye topraklarında bulunan Efes, Antik Çağ’dan beri büyük bir dini ve kültürel merkezdi. 431’de burada toplanan konsil, Anadolu’nun dünya dinleri tarihindeki yerini gösteren en önemli olaylardan biridir.

1429 – Pi sayısını yüzyıllar önce şaşırtıcı hassasiyetle hesaplayan Gıyaseddin Cemşid öldü

22 Haziran 1429’da, İslam dünyasının önemli matematikçi ve gök bilimcilerinden Gıyaseddin Cemşid el-Kâşî Semerkant’ta öldü. İran’ın Kaşan şehrinde doğduğu için “Kâşî” adıyla tanınan Cemşid, özellikle matematik ve astronomi alanındaki çalışmalarıyla Orta Çağ bilim tarihinin dikkat çekici isimlerinden biri oldu.

Gıyaseddin Cemşid, bugünkü anlamıyla hesap makinesi, bilgisayar ya da modern gözlem araçları olmayan bir dönemde son derece karmaşık hesaplar yaptı. En bilinen başarılarından biri, pi sayısını çok hassas biçimde hesaplamasıdır. Risâletü’l-muhîtiyye adlı eserinde pi sayısının değerini on altıncı basamağa kadar verdiği belirtilir. Bu, kendi çağı için olağanüstü bir matematik başarısıydı.

Kâşî’nin önemi yalnız pi hesabından ibaret değildi. Miftâhu’l-Hisâb, yani Matematiğin Anahtarı adlı eseri, döneminin matematik bilgisini sistemli biçimde anlatan önemli kitaplardan biri oldu. Bu eserde ondalık kesirleri ayrıntılı şekilde ele aldı; toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemlerinde bu yöntemin nasıl kullanılacağını gösterdi. MacTutor arşivi de Kâşî’nin ondalık kesirler konusunda Avrupa’daki Simon Stevin’den önce gelen önemli isimlerden biri olduğunu vurgular.

Onun hayatındaki en önemli merkezlerden biri Semerkant’tı. Timur’un torunu Uluğ Bey, Semerkant’ı 15. yüzyılda büyük bir bilim merkezi haline getirmek istiyordu. Kâşî de bu çevrenin en önemli bilginlerinden biri oldu. Britannica, Uluğ Bey’in 1424’te Semerkant’ta büyük bir rasathane kurmaya başladığını ve Kâşî’nin bu bilim ortamını babasına yazdığı mektuplarda canlı biçimde anlattığını aktarır.

Kâşî, Semerkant Rasathanesi’nde yapılan astronomi çalışmalarına da katkı verdi. Uluğ Bey’in hazırlattığı astronomi cetvellerinin oluşumunda önemli rol oynayan bilginlerden biri olarak kabul edilir. Bu cetveller, gök cisimlerinin konumlarını hesaplamak ve dönemin astronomi bilgisini düzenlemek açısından büyük önem taşıyordu.

Bugün Gıyaseddin Cemşid el-Kâşî’nin adı, yalnız eski bir bilim insanı olarak değil, hesaplama gücüyle çağının sınırlarını zorlayan bir matematikçi olarak anılır. O, gökyüzünü anlamak için sayılara, ölçülere ve sabırlı hesaplara yaslanan büyük bir bilim geleneğinin temsilcisiydi.

22 Haziran 1429 bu yüzden bilim tarihi açısından önemli bir gündür. Gıyaseddin Cemşid el-Kâşî, Semerkant’ta hayatını kaybetti; ama pi sayısı, ondalık kesirler ve astronomi hesapları üzerine yaptığı çalışmalarla matematik tarihindeki yerini korudu.

1593 – Osmanlı ordusu Sisak’ta ağır yenilgi aldı

22 Haziran 1593’te, bugünkü Hırvatistan sınırları içinde yer alan Sisak yakınlarında Osmanlı kuvvetleri ağır bir yenilgi aldı. Osmanlı tarihinde Kulpa Bozgunu, Avrupa tarihinde ise Sisak Savaşı olarak anılan bu çarpışma, Osmanlı-Habsburg rekabetinde yeni ve sert bir dönemin habercisi oldu.

Savaşın Osmanlı tarafında Bosna Beylerbeyi Telli Hasan Paşa vardı. Hasan Paşa, Balkan sınır hattında etkin bir komutandı ve Hırvatistan yönündeki akınlarıyla tanınıyordu. Sisak ise Sava ve Kupa nehirlerinin birleştiği yerde, Osmanlı ilerleyişine karşı güçlendirilmiş stratejik bir kaleydi.

Osmanlı kuvvetleri Sisak çevresinde ilerlerken, karşılarında Habsburg topraklarından, Hırvat birliklerinden ve İç Avusturya kuvvetlerinden oluşan birleşik bir Hristiyan ordusu buldu. Bu kuvvetlerin başında Hırvat Banı Toma Erdödy, Ruprecht von Eggenberg ve Andreas von Auersperg gibi komutanlar vardı.

Çarpışma Osmanlılar için felaketle sonuçlandı. Telli Hasan Paşa savaşta öldü. Çok sayıda Osmanlı askeri hayatını kaybetti; bir bölümü de geri çekilirken nehirlerde boğuldu. Sınır savaşlarında zaman zaman yaşanan çatışmalar içinde bu yenilgi, etkisi bakımından çok daha büyük yankı uyandırdı.

Sisak yenilgisi, yalnız yerel bir bozgun değildi. Osmanlı merkezinde büyük öfke yarattı ve Habsburglarla daha geniş çaplı bir savaşa giden yolu açtı. Kısa süre sonra Osmanlı ile Habsburglar arasında 1593-1606 yılları arasında sürecek olan uzun savaş dönemi başladı.

Bu dönem, Osmanlı tarihindeki duraklama ve sınır savaşları tartışmalarında sık sık anılır. Osmanlı Devleti hâlâ büyük bir imparatorluktu; fakat Avrupa’daki rakipleri de artık daha örgütlü, daha dirençli ve sınır kalelerini savunmada daha etkili hale gelmişti. Sisak, bu değişen dengenin çarpıcı işaretlerinden biri oldu.

Savaşın Hırvat ve Orta Avrupa hafızasında da özel bir yeri vardır. Sisak zaferi, Osmanlı ilerleyişinin durdurulduğu önemli anlardan biri olarak görülür. Hırvatistan’da ve çevre ülkelerde bu savaş, sınır savunmasının büyük başarılarından biri kabul edilir.

22 Haziran 1593 bu yüzden Osmanlı tarihi açısından acı ama önemli bir gündür. Sisak’ta alınan ağır yenilgi, Osmanlı-Habsburg mücadelesini büyüttü, sınır hattındaki güç dengesini sarstı ve Avrupa cephesinde uzun yıllar sürecek yeni bir savaş döneminin kapısını açtı.

1633 – Galileo, “Dünya dönüyor” dediği için geri adım atmaya zorlandı

22 Haziran 1633’te, İtalyan bilim insanı Galileo Galilei, Roma Engizisyonu önünde Kopernikçi görüşlerinden vazgeçtiğini açıklamak zorunda bırakıldı. Galileo, Dünya’nın evrenin merkezinde durmadığını, Güneş’in çevresinde döndüğünü savunan görüşleri nedeniyle yargılanmıştı.

O dönemde yaygın kabul, Dünya’nın evrenin merkezinde olduğu yönündeydi. Kilise çevreleri de bu anlayışı destekliyordu. Polonyalı astronom Kopernik ise 16. yüzyılda Güneş merkezli sistemi öne sürmüş, Dünya’nın Güneş çevresinde dönen gezegenlerden biri olduğunu savunmuştu. Galileo, teleskop gözlemleri ve bilimsel çalışmalarıyla bu görüşe güçlü destek verdi.

Galileo’nun teleskopla yaptığı gözlemler, eski evren anlayışını sarsıyordu. Jüpiter’in uydularını görmesi, Venüs’ün evrelerini incelemesi ve Ay yüzeyinin pürüzlü olduğunu göstermesi, gökyüzünün sanıldığı gibi değişmez ve kusursuz olmadığına işaret ediyordu. Bu gözlemler, Dünya merkezli evren modelini savunanlar için ciddi bir meydan okumaydı.

1632’de yayımladığı İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog adlı eseri, tartışmayı daha da büyüttü. Kitapta Dünya merkezli sistem ile Güneş merkezli sistem karşılaştırılıyordu. Galileo eseri bir tartışma biçiminde yazmıştı; ancak kitap, Kopernikçi görüşü savunduğu gerekçesiyle tepki çekti.

Galileo Roma’ya çağrıldı ve Engizisyon tarafından yargılandı. 22 Haziran 1633’te “sapkınlığa şiddetle yakın olmakla” suçlandı. Kendisine Kopernikçi görüşleri savunmaktan vazgeçmesi dayatıldı. Yaşlı ve yorgun Galileo, baskı altında bu görüşlerinden döndüğünü ilan etti.

Mahkeme sonunda Galileo’nun kitabı yasaklandı ve kendisi hapse mahkûm edildi; cezası daha sonra ev hapsine çevrildi. Hayatının kalan yıllarını büyük ölçüde gözetim altında geçirdi. Buna rağmen bilimsel çalışmayı bırakmadı ve modern fiziğin temellerini etkileyecek eserler üretmeyi sürdürdü.

Galileo’nun hikâyesi zamanla bilim ile otorite arasındaki gerilimin en güçlü sembollerinden birine dönüştü. Olay yalnız “Dünya dönüyor mu?” tartışması değildi. Asıl mesele, gözlem ve aklın ulaştığı sonuçların, yerleşik inanç ve kurumların baskısı karşısında nasıl savunulacağıydı.

Galileo’ya atfedilen “Yine de dönüyor” sözü tarihsel olarak kesin değildir; büyük ihtimalle o anda söylenmiş bir cümle değil, sonradan oluşmuş bir efsanedir. Ama bu sözün bu kadar sevilmesi boşuna değildir. Çünkü Galileo’nun davası, gerçeğin mahkeme kararıyla değişmeyeceğini anlatan güçlü bir simgeye dönüştü.

22 Haziran 1633 bu yüzden bilim tarihi için unutulmaz bir gündür. Galileo o gün geri adım atmaya zorlandı; ama savunduğu bilimsel dünya görüşü zamanla kabul edildi. Bugün onun adı, gökyüzüne bakıp eski ezberleri sorgulama cesaretinin sembolü olarak anılıyor.

1691 – Kırk yıl sarayda kapalı kaldıktan sonra padişah olan II. Süleyman öldü

22 Haziran 1691’de, Osmanlı Devleti’nin 20. padişahı II. Süleyman Edirne’de öldü. Sultan İbrahim’in oğlu olan II. Süleyman, Osmanlı tahtına çok zor bir dönemde çıkmış; kısa saltanatı boyunca hem iç karışıklıklarla hem de Avrupa cephelerinde ağır savaşlarla uğraşmak zorunda kalmıştı.

  1. Süleyman 1642’de İstanbul’da doğdu. Ağabeyi IV. Mehmed’in saltanatı sırasında, kardeşleriyle birlikte sarayın Şimşirlikdenilen bölümünde uzun yıllar kapalı tutuldu. Osmanlı’da şehzadelerin sancaklara gönderilmesi geleneği zayıflayınca, taht için tehlike görülen hanedan üyeleri saray içinde gözetim altında yaşamaya başlamıştı. II. Süleyman da yaklaşık kırk yılını böyle geçirdi.

1683’teki II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlıkla sonuçlanması ve ardından gelen büyük toprak kayıpları, Osmanlı Devleti’nde ciddi bir kriz yarattı. Ordu, ulema ve devlet adamları IV. Mehmed’e karşı tavır aldı. Bu ortamda II. Süleyman, 1687’de tahta çıkarıldı. TDV’nin aktardığına göre, yıllarca kapalı kaldığı için tahta çağrıldığında öldürüleceğini sanmış ve büyük korku yaşamıştı.

Tahta çıktığında devletin durumu ağırdı. İstanbul’da askerî isyanlar, maaş ve cülûs bahşişi sorunları, saray çevresindeki çekişmeler ve Avrupa cephelerinden gelen yenilgi haberleri vardı. II. Süleyman güçlü ve otoriter bir hükümdar görüntüsünden çok, bu büyük krizin içine itilmiş kırılgan bir padişah gibiydi.

Saltanatının en önemli ismi, sadrazam Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa oldu. Fazıl Mustafa Paşa, devlet düzenini toparlamaya, maliyeyi düzeltmeye ve cephede kaybedilen yerleri geri almaya çalıştı. Britannica da bu dönemde Fazıl Mustafa Paşa’nın düzeni yeniden sağlamaya çalıştığını, Avusturyalıları bazı bölgelerden çıkardığını, Belgrad ve Niş’i 1690’da geri aldığını belirtir.

Ancak II. Süleyman bu gelişmeleri uzun süre yönetebilecek durumda değildi. Ağır hastalığı ilerledi. Edirne’ye getirildi ve 22 Haziran 1691’de hayatını kaybetti. Yerine kardeşi II. Ahmed tahta çıktı. Cenazesi İstanbul’a götürüldü ve Süleymaniye’de, Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesine defnedildi.

  1. Süleyman, Osmanlı tarihinin en parlak padişahlarından biri değildir; ama onun hayatı, imparatorluğun 17. yüzyıl sonundaki büyük sarsıntısını gösteren çarpıcı bir örnektir. Kırk yıl sarayda kapalı tutulmuş bir şehzadenin, devletin savaşlar ve isyanlarla boğuştuğu bir anda tahta çıkarılması bile dönemin ne kadar ağır bir kriz içinde olduğunu anlatmaya yeter.

22 Haziran 1691 bu yüzden Osmanlı tarihi için önemli bir gündür. II. Süleyman o gün öldü; geride ise Viyana bozgunu sonrasında toparlanmaya çalışan, fakat hâlâ büyük savaşların ve iç karışıklıkların baskısı altında bulunan bir imparatorluk bıraktı.

1846 – Saksofonun patenti alındı, müziğin sesi değişti

22 Haziran 1846’da, Belçikalı müzik aleti yapımcısı ve mucit Adolphe Sax, saksofon ailesi için patent aldı. O gün resmiyet kazanan bu yeni çalgı, başlangıçta askerî bandolar ve klasik müzik için düşünülmüştü; fakat zamanla cazın, popüler müziğin ve şehir hayatının en tanınan seslerinden biri haline geldi.

Adolphe Sax, müzik aletleri yapan bir ailenin çocuğuydu. Nefesli çalgıları çok iyi tanıyordu. Klarnet, flüt, obua, fagot, boru ve bakır üflemelilerin güçlü ve zayıf taraflarını biliyordu. Onun aradığı şey hem güçlü ses verebilen hem de esnek, yumuşak ve insan sesine yakın bir ifade taşıyan yeni bir çalgıydı.

Saksofon bu arayışın sonucunda doğdu. Görünüşüyle bakır üflemeli çalgılara benzer; çünkü gövdesi genellikle pirinçten yapılır. Ama ses üretme biçimi bakımından tahta nefesli çalgılar ailesine girer. Çünkü sesi, klarnette olduğu gibi tek kamışlı ağızlıkla çıkar.

Bu özellik saksofonu baştan ilginç hale getirdi. Hem güçlüydü hem kıvraktı. Hem kalabalık bir bandoda duyulabiliyor hem de solo çalındığında duygulu, sıcak ve etkileyici bir ses verebiliyordu. Adolphe Sax’ın hedefi de zaten orkestralarda ve bandolarda eksik kaldığını düşündüğü bu ses rengini yaratmaktı.

Saksofonun yolu başlangıçta kolay olmadı. Sax’ın rakipleri onun icatlarına karşı çıktı, patent davaları açıldı, enstrümanın yaygınlaşması zaman aldı. Fakat saksofon özellikle Fransız askerî bandolarında kullanılmaya başlayınca daha görünür hale geldi.

Asıl büyük dönüşüm ise 20. yüzyılda yaşandı. Saksofon, caz müziğin vazgeçilmez çalgılarından biri oldu. Sidney Bechet, Coleman Hawkins, Lester Young, Charlie Parker, John Coltrane, Sonny Rollins ve daha birçok büyük müzisyen, saksofonun sesini dünya müzik tarihinin merkezine taşıdı.

Saksofonun etkisi yalnız cazla sınırlı kalmadı. Blues, rock, pop, film müzikleri, dans orkestraları ve sokak müzisyenliği içinde de kendine yer buldu. Bazen hüzünlü bir gece kulübünün sesi, bazen coşkulu bir bandonun enerjisi, bazen de bir film sahnesinin unutulmaz melodisi oldu.

22 Haziran 1846 bu yüzden yalnız bir patent tarihi değildir. O gün resmiyet kazanan saksofon, zamanla modern müziğin en karakteristik seslerinden birine dönüştü. Adolphe Sax’ın icadı, insanın nefesiyle metalin gövdesini buluşturdu ve müziğe yepyeni bir renk kattı.

1898 – Savaş karşıtı romanıyla dünyayı sarsan Remarque doğdu

22 Haziran 1898’de, Alman yazar Erich Maria Remarque Osnabrück’te doğdu. Remarque, özellikle I. Dünya Savaşı’nı cephedeki genç askerlerin gözünden anlatan Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanıyla dünya edebiyatında unutulmaz bir yer edindi.

Remarque genç yaşta savaşı doğrudan yaşadı. I. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusuna alındı ve Batı Cephesi’nde görev yaptı. Cephede yaralandı. Bu deneyim, onun sonraki yazarlığının en önemli kaynağı oldu.

1929’da yayımlanan Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, savaşın kahramanlık nutuklarıyla değil, siperlerdeki korku, açlık, ölüm, yaralanma, çaresizlik ve gençliğin yok oluşuyla anlatıldığı sarsıcı bir romandı. Kitapta savaş, şanlı bir macera değil; insanı içten içe parçalayan büyük bir yıkım olarak görünür.

Romanın merkezinde Paul Bäumer adlı genç bir Alman askeri vardır. Paul ve arkadaşları, öğretmenlerinin ve toplumun milliyetçi sözleriyle cepheye gider. Fakat kısa sürede onlara anlatılan “vatan için şerefli savaş” fikrinin siperlerdeki gerçekle hiç uyuşmadığını görürler.

Kitap yayımlandığında büyük ilgi gördü. Kısa sürede birçok dile çevrildi ve dünya çapında okundu. Remarque’ın sade, doğrudan ve duyguyu abartmadan veren dili, savaşın anlamsızlığını çok güçlü biçimde hissettirdi. Bu yüzden roman, 20. yüzyılın en önemli savaş karşıtı eserlerinden biri kabul edilir.

1930’da roman Hollywood’da sinemaya uyarlandı. Türkçede de Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adıyla bilinen film, savaş karşıtı sinemanın klasiklerinden biri oldu ve En İyi Film Oscar’ını kazandı. Eser daha sonra farklı dönemlerde yeniden filme çekildi; her kuşak, Remarque’ın anlattığı cephe dehşetini kendi çağının gözüyle yeniden izledi.

Naziler ise Remarque’tan nefret etti. Çünkü onun romanı, savaş propagandasının parıltılı dilini yıkıyor, Alman gençlerinin cephede nasıl ezildiğini gösteriyordu. Kitapları 1933’te Nazi kitap yakma törenlerinde hedef alındı. Remarque Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı; vatandaşlığı da elinden alındı.

Yazar hayatının sonraki dönemini büyük ölçüde sürgünde geçirdi. Dönüş YoluÜç Arkadaş, Zafer Takı ve Lizbon’da Gece gibi eserlerinde savaşın, sürgünün, kaybın ve yersiz yurtsuz kalmanın izlerini anlatmayı sürdürdü.

22 Haziran 1898 bu yüzden dünya edebiyatı için önemli bir doğum günüdür. Erich Maria Remarque, savaşı kazananların nutuklarından değil, cephede gençliğini kaybeden insanların gözünden anlattı. Onun adı, savaşın romantik değil, yıkıcı ve insanlık dışı yüzünü gösteren büyük yazarlardan biri olarak yaşamaya devam ediyor.

1906 – Bazıları Sıcak Sever’in yönetmeni Billy Wilder doğdu

22 Haziran 1906’da, sinema tarihinin en büyük yönetmen ve senaristlerinden Billy Wilder doğdu. Bugün Polonya sınırları içinde kalan Sucha’da dünyaya gelen Wilder, daha sonra Amerika’ya giderek Hollywood’un en zeki, en keskin ve en unutulmaz hikâye anlatıcılarından biri oldu.

Billy Wilder’ın hayatı, Avrupa’dan Hollywood’a uzanan büyük göç hikâyelerinden biridir. Gençliğinde gazetecilik yaptı, sonra Berlin’de senaryo yazmaya başladı. Nazilerin yükselişiyle Avrupa’dan ayrıldı; önce Paris’e, ardından Amerika’ya geçti. Annesi, üvey babası ve büyükannesi ise Nazi kamplarında öldürüldü. Bu kişisel trajedi, onun filmlerindeki karanlık mizahı ve insan doğasına duyduğu sert bakışı anlamak açısından önemlidir.

Wilder, Hollywood’da önce senarist olarak yükseldi. Daha sonra yönetmenliğe geçti ve kısa sürede hem komedide hem dramda hem de kara filmde ustalığını gösterdi. Onu özel yapan şey, seyirciyi eğlendirirken insanın zayıflıklarını, hırslarını, yalanlarını ve yalnızlığını çok keskin biçimde anlatabilmesiydi.

1944 yapımı Çifte Tazminat (Double Indemnity), kara filmin en önemli örneklerinden biri sayılır. Wilder bu filmde suç, arzu ve aldatma temasını karanlık bir atmosferle anlattı. Film, Hollywood’un suç hikâyelerine bakışını değiştiren klasiklerden biri oldu.

1950’de çektiği Sunset Bulvarı (Sunset Boulevard), eski bir sessiz sinema yıldızının çöküşü üzerinden Hollywood’un acımasız yüzünü gösterdi. “Ben büyüğüm, filmler küçüldü” gibi unutulmaz replikleriyle film, sinemanın kendi kendisine tuttuğu en sert aynalardan biri haline geldi.

1959’da gelen Bazıları Sıcak Sever (Some Like It Hot) ise sinema tarihinin en iyi komedilerinden biri kabul edilir. Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon’ın oynadığı film; kılık değiştirme, kaçış, caz, gangsterler ve cinsiyet rolleri üzerinden hem çok komik hem de çok cesur bir anlatı kurdu. Finalindeki “Kimse mükemmel değildir” repliği, sinema tarihinin en ünlü son cümlelerinden biri oldu.

Wilder’ın bir diğer büyük filmi Garsoniyer (The Apartment) oldu. 1960 yapımı film, iş hayatı, yalnızlık, kariyer hırsı ve aşk arasında sıkışmış modern insanı hem hüzünlü hem komik biçimde anlattı. Film, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Özgün Senaryo dahil önemli Oscarlar kazandı.

Billy Wilder’ın sinemasında parlak diyaloglar, kusursuz tempo ve acımasız gözlem gücü vardır. O, karakterlerini kolayca yargılamaz; ama onların zaaflarını saklamaz. Bu yüzden filmleri hem eğlencelidir hem de bittikten sonra insanın içinde bir burukluk bırakır.

Wilder kariyeri boyunca çok sayıda Oscar kazandı ve Amerikan sinemasının klasiklerini yarattı. Ama onun asıl mirası ödüllerden büyüktür. Senaryo yazmanın, diyalog kurmanın, seyirciyi güldürürken canını acıtmanın ve popüler sinemayı zekâyla birleştirmenin en iyi örneklerinden birini verdi.

1919 – Amasya Genelgesi yayımlandı, Millî Mücadele’nin yolu çizildi

22 Haziran 1919’da, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından hazırlanan Amasya Genelgesi yayımlandı. Bu genelge, Millî Mücadele’nin millet iradesine dayanan siyasi bir hareket olarak şekillenmesinde önemli adımlardan biri oldu.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmış, ardından Havza’ya geçmişti. Anadolu’da işgallere karşı tepki büyüyordu; ancak bu tepkilerin ortak bir hedefe ve örgütlü bir mücadeleye dönüşmesi gerekiyordu. Amasya Genelgesi işte bu ihtiyacın cevabıydı.

Genelgede çok açık bir tespit yapıldı: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikedeydi. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getiremiyordu. Bu cümleler, Osmanlı yönetiminin işgaller karşısındaki yetersizliğini açıkça ortaya koyuyordu.

Amasya Genelgesi’nin en ünlü ve en belirleyici cümlesi ise şuydu: “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bu cümle, Millî Mücadele’nin temel fikrini özetledi. Kurtuluş, padişahın, hükümetin ya da dış güçlerin lütfuyla değil; milletin kendi kararı ve örgütlü mücadelesiyle sağlanacaktı.

Genelge, yalnız bir çağrı metni değildi. Aynı zamanda yol haritasıydı. Her ilden güvenilir temsilcilerin seçilerek Sivas’ta toplanması istendi. Böylece yerel direnişlerin ortak bir kongrede birleşmesi hedeflendi. Bu çağrı, daha sonra Erzurum ve Sivas kongrelerine giden sürecin temelini oluşturdu.

Amasya’da hazırlanan metinde Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy gibi isimler yer aldı. Kazım Karabekir ve Cemal Paşa’nın da telgrafla onay vermesi, Anadolu’daki önemli askerî kadrolar arasında ortak bir irade oluştuğunu gösterdi.

Bu genelge, İstanbul’daki işgal baskısı altındaki yönetimle Anadolu’daki millî hareket arasındaki ayrışmayı da belirginleştirdi. Artık mesele yalnız işgallere tepki göstermek değildi; millet adına karar alacak yeni bir siyasi irade doğuyordu.

22 Haziran 1919 bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolda çok önemli bir gündür. Amasya Genelgesi, Millî Mücadele’nin gerekçesini, yöntemini ve hedefini açık biçimde ortaya koydu. O gün yayımlanan metin, Anadolu’daki direnişe yön verdi ve millet egemenliğine dayanan yeni devlet fikrinin ilk güçlü işaretlerinden biri oldu.

1925 – Gazeteciler İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderildi

22 Haziran 1925’te, İstanbul’da tutuklanan bazı gazeteciler, Doğu İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderildi. Bu olay, Cumhuriyet’in ilk yıllarında basın ile iktidar arasındaki en sert gerilimlerden biri olarak tarihe geçti.

1925 yılı, Türkiye için çok çalkantılı bir yıldı. Şeyh Sait İsyanı bastırılmış, hükümet ülkede düzeni sağlamak için olağanüstü yetkiler kullanmaya başlamıştı. Mart ayında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, hükümete isyanı, gericiliği ve kamu düzenini bozduğu düşünülen yayınları yasaklama yetkisi verdi.

Bu ortamda birçok gazete kapatıldı, bazı gazeteciler hakkında soruşturma açıldı. İstanbul basınının bir bölümü, hükümetin uygulamalarını eleştiriyor; özellikle inkılapların uygulanış biçimi, muhalefet üzerindeki baskı ve olağanüstü mahkemeler konusunda farklı görüşler yayımlıyordu.

Doğu İstiklal Mahkemesi, bazı gazetelerin Şeyh Sait İsyanı’nı kışkırtıcı ya da hükümetin otoritesini zayıflatıcı yayınlar yaptığını ileri sürdü. Sebilürreşad, Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, Vatan, İstiklâl, Tanin, İleri ve Toksöz gibi gazetelerin sayıları incelenmek üzere istendi.

Bu süreçte Eşref Edip, Velid Ebüzziya, Abdülkadir Kemali, Fevzi Lütfi ve Sadri Ethem gibi dönemin tanınmış gazetecileri ve gazete sahipleri hedef alındı. Daha sonra Ahmet Emin Yalman, Ahmet Şükrü Esmer, Suphi Nuri İleri, İsmail Müştak Mayakon ve Gündüz Nadir gibi isimler de aynı dava çevresinde anılacaktı.

Gazetecilerin Diyarbakır’a sevki, basın dünyasında büyük endişe yarattı. Çünkü İstiklal Mahkemeleri hızlı karar veren, olağanüstü yetkilerle çalışan mahkemelerdi. Üstelik o günlerde Diyarbakır’da Şeyh Sait ve arkadaşlarının yargılamaları sürüyor, idam kararları ülke gündeminin merkezinde yer alıyordu.

Bu dava, yalnız birkaç gazetecinin yargılanması değildi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında basının sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği sorusunu da gündeme getirdi. Hükümet, yeni rejimin güvenliği ve isyan ortamının bastırılması için sert önlemleri gerekli görüyordu. Gazeteciler ise çoğu zaman yazılarının isyana destek değil, siyasi eleştiri olduğunu savunuyordu.

Dava, Diyarbakır’da başladı; daha sonra mahkemenin Elazığ’a taşınmasıyla burada devam etti. Yargılama sonunda gazetecilerin Şeyh Sait İsyanı’nı bilerek ve isteyerek kışkırttıkları sonucuna varılmadı. Bu nedenle gazeteciler hakkında beraat kararı verildi.

Ancak bu beraat, tam anlamıyla özgürleştirici bir karar değildi. Mahkeme, Velid Ebüzziya dışında yargılanan gazetecilerin hayatları boyunca gazetecilik yapmalarını yasakladı. Böylece gazeteciler ağır cezalardan kurtuldu; ama basın hayatından uzaklaştırılarak fiilen susturulmuş oldu.

Bu yönüyle Gazeteciler Davası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında basına verilen sert bir uyarı niteliği taşıdı. Mahkeme gazetecileri hapse mahkûm etmedi; fakat basının sınırlarını çizdi, muhalif kalemlere yeni rejimin güvenlik anlayışı karşısında ne kadar dar bir hareket alanı kaldığını gösterdi.

1927 – Gazeteci ve yazar Çetin Altan doğdu

22 Haziran 1927’de, Türk edebiyatı ve basın hayatının en renkli kalemlerinden Çetin Altan İstanbul’da doğdu. Gazeteci, romancı, oyun yazarı, denemeci ve siyasetçi olarak Türkiye’nin yakın tarihinde iz bırakan isimlerden biri oldu.

Çetin Altan, Galatasaray Lisesi’nde okudu. Daha sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ancak hukuk mesleği yerine gazeteciliği seçti. Genç yaşta yazı hayatına başladı; zamanla Türkiye’nin en çok okunan ve en çok tartışılan köşe yazarlarından biri haline geldi.

Onun yazılarını özel kılan şey, keskin zekâsı, ironisi ve gündelik olaylardan büyük sonuçlar çıkarabilmesiydi. Çetin Altan, siyaset, toplum, özgürlük, aydın sorumluluğu, demokrasi, yoksulluk ve birey olma meselesi üzerine çok sayıda yazı kaleme aldı.

Gazetecilik hayatı boyunca Ulus, Hürses, Akşam, Milliyet, Yeni Ortam, Hürriyet, Güneş ve Sabah gibi gazetelerde yazdı. Uzun yıllar boyunca Türkiye’de gündemi yorumlayan, okurla doğrudan konuşan ve çoğu zaman tartışma yaratan bir köşe yazarı oldu.

Çetin Altan yalnız gazeteci değildi. Roman, oyun, deneme ve anı türlerinde de eserler verdi. Büyük Gözaltı adlı romanı, 1973’te Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Bu eser, 12 Mart döneminin baskı atmosferini ve bireyin siyasal korku içindeki sıkışmışlığını anlatan önemli romanlardan biri olarak kabul edilir.

Siyasetle ilişkisi de güçlüydü. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili seçildi. Meclis’te yaptığı konuşmalar ve sol düşünceye yakın duruşu nedeniyle dönemin sert siyasal tartışmalarının merkezinde yer aldı. Parlamentoda uğradığı fiziki saldırı, Türkiye siyasi tarihinin unutulmaz olaylarından biri oldu.

Çetin Altan’ın yazarlığı, sevenleri kadar eleştirenleri de olan bir yazarlıktı. Kimileri onu özgürlükçü, cesur ve ufuk açıcı bir kalem olarak gördü. Kimileri ise sivri dili, polemikçi üslubu ve siyasal tavırları nedeniyle eleştirdi. Ama onun etkisi tartışılmazdı: Türkiye’de köşe yazarlığını haber yorumlayan bir alan olmaktan çıkarıp edebiyat, düşünce ve mizahla birleştirdi.

Oğlu Ahmet Altan ve Mehmet Altan da Türkiye’nin edebiyat, basın ve düşünce dünyasında tanınan isimler oldu. Böylece Altan ailesi, farklı kuşaklarda Türkiye’nin yazı ve fikir hayatının tartışmalı ama etkili ailelerinden biri haline geldi.

22 Haziran 1927 bu yüzden Türk basın ve edebiyat tarihi için önemli bir doğum günüdür. Çetin Altan, Türkiye’nin değişim sancılarını, siyasal gerilimlerini ve birey olma arayışını yazılarında taşıyan güçlü bir kalem olarak hafızada yaşamaya devam ediyor.

1938 – Joe Louis, Nazi Almanyası’nın gölgesindeki maçta Max Schmeling’i iki dakikada devirdi

22 Haziran 1938’de, spor tarihinin en sembolik maçlarından biri New York’taki Yankee Stadium’da yapıldı. Dünya ağır sıklet boks şampiyonu Joe Louis, Alman boksör Max Schmeling’i daha ilk rauntta nakavt etti. Maç yalnız iki boksörün karşılaşması değildi; yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın, ırkçılığın, Nazi propagandasının ve siyah Amerikalıların onur mücadelesinin gölgesinde yaşanan büyük bir olaydı.

Joe Louis ile Max Schmeling daha önce 1936’da karşılaşmış, Schmeling büyük sürpriz yaparak Louis’i yenmişti. Bu yenilgi, Joe Louis’in kariyerindeki ilk büyük sarsıntılardan biri olmuştu. Ancak aradan geçen iki yılda dünya çok değişmişti. Almanya’da Hitler rejimi güçlenmiş, Nazi propagandası sporu da kendi üstünlük iddiasının parçası haline getirmişti.

Schmeling kişisel olarak Nazi ideolojisinin açık bir temsilcisi değildi; fakat Almanya tarafından bir propaganda figürü gibi kullanılıyordu. Buna karşılık Joe Louis, Amerika’da yalnız bir boks şampiyonu olarak değil, siyahların ve Nazi karşıtı duyguların taşıyıcısı olarak görülmeye başlandı. Irk ayrımcılığının hâlâ çok sert biçimde yaşandığı Amerika’da, beyaz Amerikalıların bile Louis’in arkasında birleşmesi dönemin dikkat çekici olaylarından biriydi.

22 Haziran gecesi maç beklenenden çok kısa sürdü. Joe Louis, Max Schmeling’i ilk rauntta ağır darbelerle yere indirdi. Schmeling dayanamadı ve maç yalnız iki dakika dört saniyede bitti. Louis hem unvanını korudu hem de iki yıl önceki yenilgisinin rövanşını çok sert biçimde aldı.

Bu galibiyet Amerika’da büyük sevinç yarattı. Siyah Amerikalılar için Joe Louis’in zaferi, yalnız bir spor başarısı değil, aşağılanmaya ve ayrımcılığa karşı güçlü bir moral kaynağıydı. Aynı zamanda Nazi Almanyası’nın üstünlük iddialarına karşı sembolik bir cevap gibi görüldü.

22 Haziran 1938 bu yüzden yalnız boks tarihinin değil, 20. yüzyılın siyasetle iç içe geçmiş spor tarihinin de unutulmaz günlerinden biridir. Joe Louis o gece ringde Max Schmeling’i yendi; ama maçın yankısı ringin çok ötesine geçti.

1940 – Fransa, Almanya karşısında teslimiyet belgesini imzaladı

22 Haziran 1940’ta, II. Dünya Savaşı’nın en sarsıcı anlarından biri yaşandı. Fransa, Almanya ile ateşkes antlaşması imzaladı. Bu imza, birkaç hafta önce Avrupa’nın en büyük güçlerinden biri sayılan Fransa’nın Nazi Almanyası karşısında çöktüğünü gösteriyordu.

Almanya, 10 Mayıs 1940’ta Batı Avrupa’ya büyük saldırısını başlatmıştı. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg kısa sürede ezildi. Alman ordusu, Fransa’nın beklediği klasik cephe hattını aşarak Ardenler üzerinden ilerledi. Fransız ve İngiliz kuvvetleri hazırlıksız yakalandı.

Dunkirk’te yüz binlerce İngiliz ve Müttefik askeri deniz yoluyla tahliye edildi; ancak bu tahliye Fransa’yı kurtarmaya yetmedi. Alman birlikleri hızla güneye indi. Paris, 14 Haziran’da Almanların eline geçti. Fransız hükümeti Bordeaux’ya çekildi ve ülke içinde direnmeye devam edip etmeme tartışması başladı.

Bu sırada Fransa’da Mareşal Philippe Pétain öne çıktı. Birinci Dünya Savaşı’nın Verdun kahramanı olarak tanınan Pétain, artık savaşı sürdürmenin anlamsız olduğunu savunuyordu. Ona göre Fransa daha fazla yıkıma uğramadan Almanya ile ateşkes yapmalıydı.

Ateşkesin imzalandığı yer özellikle seçilmişti. Hitler, Fransa’nın teslimiyet belgesinin Compiègne Ormanı’nda, 1918’de Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı yenilgisini kabul ettiği demiryolu vagonunda imzalanmasını istedi. Bu, Almanya için sembolik bir intikam sahnesiydi.

22 Haziran’da Fransız heyeti, Almanların ağır şartlarını kabul etti. Antlaşma, Fransa’nın kuzey ve batı bölgelerinin Alman işgali altında kalmasını öngörüyordu. Ülkenin güneyinde ise merkezi Vichy olan, görünüşte Fransız ama gerçekte Almanya’nın gölgesinde hareket eden yeni bir yönetim kurulacaktı.

Ateşkes 25 Haziran’da yürürlüğe girdi. Böylece Fransa Muharebesi sona erdi. Almanya, Batı Avrupa’da büyük bir zafer kazanmıştı. İngiltere ise artık Nazi Almanyası karşısında tek başına direnmek zorunda kalacaktı.

Fransa’nın teslimiyeti, yalnız askeri bir yenilgi değildi. Ülkede derin bir siyasi ve ahlaki kırılma yarattı. Bir yanda Vichy yönetimi ve işbirlikçilik dönemi başlayacak, diğer yanda Charles de Gaulle Londra’dan direniş çağrısı yaparak Özgür Fransa hareketini kuracaktı.

22 Haziran 1940 bu yüzden II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından biridir. O gün Fransa teslimiyet belgesini imzaladı; Avrupa’nın güç dengesi değişti ve savaş artık İngiltere’nin direnişi, işgal altındaki Avrupa’nın kaderi ve Nazi Almanyası’nın genişleyen egemenliği üzerinden yeni bir aşamaya geçti.

1940 – İran sinemasını dünyaya taşıyan Abbas Kiyarüstemi doğdu

22 Haziran 1940’ta, İran sinemasının en önemli yönetmenlerinden Abbas Kiyarüstemi Tahran’da doğdu. Yönetmen, senarist, fotoğrafçı, şair ve grafik tasarımcı olarak çalışan Kiyarüstemi, sade görünen ama derin sorular soran filmleriyle dünya sinemasının en saygın isimlerinden biri oldu.

Kiyarüstemi’nin sinemasını özel kılan şey, büyük olayları değil, sıradan insanların küçük anlarını izleyiciye büyük bir dikkatle göstermesiydi. Çocuklar, köy yolları, arabada geçen uzun konuşmalar, sessizlikler, bekleyişler ve gündelik hayatın içindeki ahlaki sorular onun filmlerinde merkeze yerleşti.

1987 yapımı Arkadaşımın Evi Nerede? onun uluslararası alanda tanınmasını sağlayan filmlerden biri oldu. Bir çocuğun arkadaşına defterini ulaştırma çabası üzerinden sorumluluk, iyilik ve çocuk dünyasının ciddiyeti anlatılıyordu. Film, basit hikâyesinin içinde büyük bir insanlık duygusu taşıyordu.

1990 yapımı Yakın Plan ise Kiyarüstemi’nin sinemasındaki gerçek ile kurmaca arasındaki sınırı en güçlü biçimde gösteren filmlerden biri oldu. Film, kendisini ünlü yönetmen Muhsin Mahmelbaf gibi tanıtan bir adamın gerçek hikâyesinden yola çıkıyordu. Kiyarüstemi bu olayı yeniden canlandırırken, sinemanın insanlara nasıl başka bir kimlik, başka bir hayat ihtimali sunduğunu da tartışmaya açtı.

1997’de Kirazın Tadı filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandı. Film, intihar etmeyi düşünen bir adamın, öldükten sonra kendisini gömecek birini aramasını anlatıyordu. Bu ağır konu, Kiyarüstemi’nin sakin, mesafeli ve şiirsel anlatımıyla dünya sinemasında büyük yankı uyandırdı.

Kiyarüstemi, İran sinemasını yerel hikâyelerden çıkarıp dünya sinemasının merkezine taşıyan yönetmenlerden biri oldu. Filmleri büyük bütçelere, kalabalık olaylara ya da gösterişli sahnelere yaslanmıyordu. Ama insanın yalnızlığı, kararsızlığı, merakı ve yaşama tutunma biçimleri üzerine çok güçlü şeyler söylüyordu.

22 Haziran 1940 bu yüzden sinema tarihi için önemli bir doğum günüdür. Abbas Kiyarüstemi, sade anlatımıyla büyük sinema yapılabileceğini gösterdi ve İran sinemasının dünyada tanınmasında belirleyici rol oynadı.

1941 – Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne saldırdı

22 Haziran 1941’de, Nazi Almanyası Barbarossa Harekâtı’nı başlatarak Sovyetler Birliği’ni işgal etmeye başladı. Bu saldırı, II. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Hitler, Sovyetler Birliği’ni hem ideolojik hem de askerî bir düşman olarak görüyordu. Naziler için doğu toprakları, Almanlara “yaşam alanı” sağlayacak, Slav halklar ise baskı altına alınacak kitlelerdi. Bu nedenle Barbarossa yalnız bir cephe harekâtı değil, ırkçı ve yok edici bir savaş planıydı.

Saldırı çok büyük bir güçle başladı. Alman ordusu ve müttefikleri, Baltık Denizi’nden Karadeniz’e uzanan dev bir cephe boyunca Sovyet topraklarına girdi. Hedef, Sovyet ordusunu kısa sürede ezmek, Leningrad, Moskova ve Ukrayna hattını ele geçirmek, Sovyet devletini birkaç ay içinde çökertmekti.

İlk haftalarda Alman birlikleri çok hızlı ilerledi. Sovyet ordusu büyük kayıplar verdi, yüz binlerce asker kuşatıldı, şehirler ve bölgeler peş peşe düştü. Nazi Almanyası, Polonya ve Batı Avrupa’da uyguladığı yıldırım savaşı yönteminin Sovyetler karşısında da aynı sonucu vereceğini düşünüyordu.

Ancak Sovyetler Birliği beklenildiği gibi çökmedi. Geri çekilse de savaşmaya devam etti. Ülkenin genişliği, yolların ve ikmal hatlarının zorluğu, Sovyet direnişi ve zamanla yaklaşan kış, Alman ilerleyişini yavaşlattı. Moskova önlerinde Alman saldırısı durduruldu.

Barbarossa Harekâtı aynı zamanda savaşın siviller için en korkunç dönemlerinden birini başlattı. Alman işgali altındaki Sovyet topraklarında Yahudilere, komünistlere, savaş esirlerine ve sivillere karşı kitlesel katliamlar yapıldı. Holocaust’un doğudaki büyük infazları bu süreçte genişledi.

Doğu Cephesi, II. Dünya Savaşı’nın en kanlı cephesi haline geldi. Milyonlarca asker ve sivil hayatını kaybetti. Leningrad kuşatması, Moskova savunması, Stalingrad ve Kursk gibi büyük muharebeler bu cephede yaşandı. Savaşın ağırlık merkezi artık doğuya kaymıştı.

Hitler’in hızlı zafer hesabı tutmadı. Almanya, Sovyetler Birliği’ni kısa sürede yenemeyince uzun, yıpratıcı ve devasa bir savaşa saplandı. Bu da Nazi Almanyası’nın sonunu hazırlayan en büyük hata oldu.

22 Haziran 1941 bu yüzden dünya tarihinin karanlık ve belirleyici günlerinden biridir. Nazi Almanyası o gün Sovyetler Birliği’ne saldırdı; ama açtığı doğu cephesi, sonunda Hitler’in imparatorluk hayalini yutacak büyük savaş alanına dönüştü.

1945 – Türkiye’de çalışma hayatını düzenleyecek Çalışma Bakanlığı’nın kuruluş kanunu çıkarıldı

22 Haziran 1945’te, Türkiye’de çalışma hayatını düzenleyecek en önemli kurumlardan biri için kritik bir adım atıldı. Çalışma Bakanlığı’nın kuruluş ve görevlerini düzenleyen 4763 sayılı kanun çıkarıldı. Bu kanun, işçi-işveren ilişkileri, çalışma koşulları ve sosyal politika alanında devletin daha düzenli bir yapı kurmasının önünü açtı.

Aslında Çalışma Bakanlığı, 7 Haziran 1945 tarihli Cumhurbaşkanlığı tezkeresiyle kurulmuştu. Ancak bir kurumun yalnız adının konması yetmezdi. Görevlerinin, teşkilatının ve çalışma alanının yasal çerçeveye oturtulması gerekiyordu. 22 Haziran 1945’te çıkarılan kanun işte bu ihtiyacı karşıladı.

Türkiye, II. Dünya Savaşı yıllarının zorlu ekonomik şartlarından yeni çıkıyordu. Sanayileşme, şehirleşme, işçilik ve sosyal güvenlik meseleleri artık daha görünür hale gelmeye başlamıştı. Çalışma hayatını yalnız piyasanın ya da yerel uygulamaların insafına bırakmak mümkün değildi. Devletin bu alanda daha kurumsal bir sorumluluk üstlenmesi gerekiyordu.

Çalışma Bakanlığı’nın kuruluş süreci, Türkiye’de sosyal devlet fikrinin gelişimi açısından önemlidir. İşçi sağlığı, iş güvenliği, ücret, çalışma süresi, sendikalaşma ve iş uyuşmazlıkları gibi konular zamanla bu alanın temel başlıkları haline geldi.

Bu adım, Türkiye’nin modernleşme sürecinde yalnız okul, fabrika, demiryolu ya da banka kurmakla yetinmediğini; çalışma hayatını da düzenlemek zorunda kaldığını gösterir. Çünkü modern toplumda işçi hakları, üretim kadar önemli bir mesele haline gelmiştir.

22 Haziran 1945 bu yüzden Türkiye’nin çalışma hayatı tarihi açısından önemli bir gündür. O gün çıkarılan kanun, Çalışma Bakanlığı’nın yasal temelini attı ve iş hayatının devlet eliyle daha düzenli biçimde ele alınacağı yeni bir dönemin kapısını açtı.

1947 – Galatasaray’ın eski golcüsü Gökmen Özdenak doğdu

22 Haziran 1947’de, Türk futbolunun tanınan isimlerinden Gökmen Özdenak doğdu. Futbolculuk yıllarında özellikle Galatasaray formasıyla hafızalara kazındı; sonraki yıllarda ise spor yazarı ve televizyon yorumcusu olarak geniş kitleler tarafından tanındı.

Gökmen Özdenak, futbola İstanbulspor’da başladı. Henüz genç yaşta dikkat çekti ve 20 yaşındayken Galatasaray’a transfer oldu. Sarı-kırmızılı forma, onun futbolculuk kariyerinin asıl kimliği haline geldi.

Galatasaray’da 13 yıl boyunca forma giydi. Forvet hattında mücadeleci oyunu, güçlü fiziği ve golcülüğüyle öne çıktı. Taraftar arasında “Ayı Gökmen” lakabıyla anılması da onun sahadaki sert, dirençli ve kolay yıkılmayan oyun tarzıyla ilgiliydi.

Galatasaray formasıyla dört lig şampiyonluğu ve iki Türkiye Kupası sevinci yaşadı. 1970’li yılların Galatasaray kadrolarında önemli roller üstlendi. Aynı zamanda A Millî Takım formasını da giydi.

Özdenak ailesi de Türk futbolunda özel bir yere sahipti. Kardeşleri Yasin Özdenak, Doğan Özdenak ve Mustafa Özdenak da Galatasaray formasını giyen futbolcular arasında yer aldı. Bu yönüyle Özdenak soyadı, Galatasaray tarihinin aile hikâyelerinden biri haline geldi.

Gökmen Özdenak, futbolu bıraktıktan sonra spor medyasında kendine yer açtı. Gazetelerde yazdı, televizyon programlarında yorumculuk yaptı. Dobra üslubu, sert çıkışları ve eski futbolcu bakışıyla uzun yıllar spor tartışmalarının tanınan yüzlerinden biri oldu.

Onun kuşağı, Türkiye’de futbolun yalnız sahada değil, televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde de büyük bir kamuoyu meselesine dönüştüğü dönemin tanıkları arasındaydı. Gökmen Özdenak, bu dönüşümde futbolculuktan yorumculuğa geçen isimlerden biri olarak öne çıktı.

31 Aralık 2025’te hayatını kaybetti. Vefatı, Galatasaray camiasında ve Türk futbol kamuoyunda üzüntüyle karşılandı. Türkiye Futbol Federasyonu da onun anısına profesyonel lig ve kupa maçları öncesinde saygı duruşu yapılacağını duyurdu.

1949 – Türk sinemasının güçlü oyuncularından Aytaç Arman doğdu

22 Haziran 1949’da, Türk sinema ve dizi oyuncusu Aytaç Arman Adana’da doğdu. Asıl adı Veysel İnce olan sanatçı, özellikle 1970’lerden itibaren Türk sinemasında toplumsal gerçekçi filmlerdeki güçlü ve sade oyunculuğuyla öne çıktı.

Aytaç Arman, Adana’da büyüdü. Erkek Sanat Enstitüsü’nü bitirdi. Genç yaşlarda farklı işlerde çalıştıktan sonra sinemaya yöneldi. Oyunculuk yolunu açan gelişmelerden biri, dönemin popüler artist yarışmalarında dikkat çekmesi oldu.

1970’li yıllarda sinemaya adım atan Arman, kısa sürede Yeşilçam’ın yakışıklı ve ciddi yüzlerinden biri olarak tanındı. Ama onun kariyerini yalnız romantik başrollerle sınırlamak doğru olmaz. Zamanla daha sert, daha gerçekçi ve toplumsal yönü güçlü filmlerde önemli roller üstlendi.

Aytaç Arman’ın en dikkat çekici filmlerinden biri, Zeki Ökten’in yönettiği Düşman oldu. Film, işsizlik, yoksulluk ve çaresizlik içindeki bir insanın hayatını anlatırken Arman’ın içe dönük ve gerçekçi oyunculuğundan güç aldı. Bu film, Türk sinemasında toplumsal gerçekçi damarın önemli örnekleri arasında anılır.

Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu filmindeki rolü de onun kariyerinde özel bir yere sahiptir. Bu filmle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Arman, abartıya kaçmadan oynayan, karakterin iç sıkıntısını ve suskunluğunu taşıyabilen bir oyuncuydu.

Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye filminde de yer aldı. Türk sinemasının kadın karakterleri, anlatı oyunları ve hafıza meselesi açısından önemli filmlerinden biri olan bu yapımda, Aytaç Arman dönemin güçlü oyuncu kadrosunun parçasıydı.

1990’lardan sonra televizyon dizilerinde de göründü. Sinemadan televizyona geçiş yapan birçok oyuncu gibi, yeni kuşak seyirci onu dizilerdeki rolleriyle tanıdı. Ancak onun asıl yeri, 1970’ler ve 1980’ler Türk sinemasındaki ciddi, hüzünlü ve gerçekçi erkek karakterlerdedir.

Aytaç Arman, 26 Şubat 2019’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında çok sayıda film, televizyon işi ve Türk sinemasında kendine özgü bir oyunculuk izi bıraktı.

1949 – Oscar tarihinin en çok aday gösterilen oyuncusu Meryl Streep doğdu

22 Haziran 1949’da, Amerikan sinemasının en büyük oyuncularından Meryl Streep doğdu. Asıl adı Mary Louise Streep olan sanatçı, yıllar içinde yalnız Hollywood’un değil, dünya sinemasının da en saygın oyuncularından biri haline geldi.

Meryl Streep, New Jersey’de dünyaya geldi. Vassar College’da eğitim aldıktan sonra Yale School of Drama’da oyunculuk eğitimi gördü. Tiyatro sahnesinden sinemaya geçti ve kısa sürede olağanüstü yeteneğiyle dikkat çekti.

Onu özel yapan şey yalnız çok sayıda iyi filmde oynaması değildir. Streep, her rol için sesini, aksanını, duruşunu ve beden dilini değiştirebilen bir oyuncudur. Bu yüzden eleştirmenler onu çoğu zaman “kuşağının en iyi oyuncularından biri” olarak tanımlar.

1978 yapımı Avcı (The Deer Hunter) ile büyük çıkış yakaladı. Ardından Kramer Kramer’e Karşı (Kramer vs. Kramer) filmindeki performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı. Bu film, boşanma, velayet ve aile parçalanması gibi konuları anlatırken Streep’in duygusal gücünü geniş kitlelere gösterdi.

1982 yapımı Sophie’nin Seçimi (Sophie’s Choice) ise kariyerinin en unutulmaz rollerinden biri oldu. Nazi kamplarının gölgesinde, ağır bir vicdan yüküyle yaşayan Sophie karakterini canlandırdığı bu filmle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı. Bu performans, sinema tarihinin en sarsıcı oyunculuklarından biri olarak anılır.

Streep, sonraki yıllarda çok farklı türlerde roller üstlendi. Benim Afrikam (Out of Africa), Yasak İlişki (The Bridges of Madison County), Saatler (The Hours), Şeytan Marka Giyer (The Devil Wears Prada), Şüphe (Doubt), Julie & JuliaMamma Mia! ve Demir Leydi (The Iron Lady) gibi filmlerle farklı kuşakların hafızasına girdi.

2011 yapımı Demir Leydi filminde İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ı canlandırdı ve üçüncü Oscar’ını kazandı. Böylece Streep, yalnız dramatik karakterlerde değil, gerçek kişileri yorumlamada da ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gösterdi.

Meryl Streep’in Oscar tarihindeki yeri de çok özeldir. 21 kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilerek oyuncular arasında rekor kırdı. Üç Oscar kazanması, onun uzun kariyerinin yalnız ödüllerle değil, sürekli yenilenen oyunculuk gücüyle de hatırlandığını gösterir.

22 Haziran 1949 bu yüzden sinema tarihi için önemli bir doğum günüdür. Meryl Streep, her rolünde başka bir insana dönüşebilen, güçlü kadın karakterleri unutulmaz kılan ve oyunculuğun ne kadar ince bir sanat olduğunu gösteren büyük isimlerden biri olarak yaşamaya devam ediyor.

1954 – Devlet Malzeme Ofisi faaliyete geçti

22 Haziran 1954’te, Devlet Malzeme Ofisi faaliyetlerine başladı. Devlet Malzeme Ofisi’nin kuruluşunu düzenleyen 6400 sayılı kanun 11 Mart 1954’te kabul edilmiş, ancak kanun Resmî Gazete’de yayımlanmasından üç ay sonra, 22 Haziran 1954’te yürürlüğe girmiştir.

Devlet Malzeme Ofisi, kamu kurumlarının ihtiyaç duyduğu malzemelerin daha düzenli, ekonomik ve merkezi biçimde karşılanması amacıyla kuruldu. Devlet dairelerinin kâğıt, basılı evrak, kırtasiye, büro malzemesi ve benzeri ihtiyaçlarının tek elden planlanması hedefleniyordu.

Bu yapı aslında daha eski bir ihtiyacın devamıydı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren devletin kâğıt ve kırtasiye ihtiyacını düzenlemek için çeşitli kurumlar oluşturulmuştu. 1954’te bu yapı Devlet Malzeme Ofisi adıyla daha güçlü bir merkezi satın alma kurumuna dönüştürüldü.

DMO’nun önemi, sıradan okur için ilk bakışta çok heyecan verici görünmeyebilir. Ancak devletin nasıl çalıştığını anlamak açısından dikkat çekicidir. Kamu kurumları yalnız büyük politikalarla değil, günlük işleyişi sağlayan malzeme, evrak, araç gereç ve tedarik sistemiyle de ayakta durur.

Devlet Malzeme Ofisi zamanla kamu alımlarında önemli bir kurum haline geldi. Devletin ihtiyaç duyduğu pek çok ürünün temininde, standardizasyonunda ve dağıtımında rol oynadı. Bu yönüyle Cumhuriyet bürokrasisinin görünmeyen ama işleyiş açısından önemli parçalarından biri oldu.

22 Haziran 1954 bu yüzden kamu yönetimi tarihi açısından kayda değer bir gündür. Devlet Malzeme Ofisi o gün fiilen faaliyetlerine başladı ve devletin malzeme ihtiyacını merkezi biçimde karşılayan kurumsal yapı güç kazandı.

1964 – Da Vinci Şifresi’nin yazarı Dan Brown doğdu

22 Haziran 1964’te, Amerikalı yazar Dan Brown doğdu. Brown, özellikle Da Vinci Şifresi adlı romanıyla dünya çapında büyük ilgi gördü ve 2000’li yılların en çok okunan popüler yazarlarından biri haline geldi.

Dan Brown, New Hampshire’da doğdu. Babası matematik öğretmeniydi; annesi ise kilise müziğiyle ilgilenen bir müzisyendi. Bu aile ortamı, onun romanlarında sık sık karşımıza çıkan iki alanı da besledi: Şifreler, semboller, matematiksel düşünce ve dinî-kültürel tarih.

Brown’ın romanları genellikle hızlı tempolu bir gerilim yapısına dayanır. Gizli örgütler, eski semboller, sanat eserleri, din tarihi, şifreler, bilimsel tartışmalar ve büyük komplolar onun kitaplarının ana malzemeleridir. Bu yapı, okuru bir yandan bilgi kırıntılarıyla meraklandırır, bir yandan da sürekli yeni bir bulmacanın içine çeker.

Onun en bilinen karakteri Harvardlı semboloji profesörü Robert Langdon’dır. Langdon, Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci ŞifresiKayıp SembolCehennem ve Başlangıç gibi romanlarda tarihî sembollerin, gizli işaretlerin ve büyük sırların peşinden gider.

Brown’ın asıl büyük çıkışı 2003’te yayımlanan Da Vinci Şifresi ile oldu. Roman, Leonardo da Vinci’nin eserleri, Hristiyanlık tarihi, Tapınak Şövalyeleri, Kutsal Kâse ve gizli örgütler etrafında kurduğu kurguyla dünya çapında milyonlarca okura ulaştı.

Kitap aynı zamanda büyük tartışma yarattı. Özellikle Hristiyanlık tarihine dair kullandığı iddialar, Katolik çevrelerden ve tarihçilerden yoğun eleştiri aldı. Ancak bu tartışmalar romanın popülerliğini azaltmadı; tam tersine, kitabı dünya gündeminin en çok konuşulan kültür olaylarından biri haline getirdi.

Da Vinci Şifresi daha sonra Tom Hanks’in Robert Langdon’ı canlandırdığı sinema filmine uyarlandı. Böylece Dan Brown’ın yarattığı dünya, kitap okurlarının dışına taşarak geniş bir sinema seyircisine de ulaştı.

Dan Brown’ın edebiyat dünyasındaki yeri tartışmalıdır. Bazıları onun romanlarını yüzeysel, formüle dayalı ve tarihsel olarak sorunlu bulur. Buna karşılık geniş okur kitlesi, kitaplarındaki hız, merak duygusu ve bulmaca yapısını çok sevdi. Brown, milyonlarca insana tarih, sanat ve semboller üzerinden gerilim okuma alışkanlığı kazandırdı.

22 Haziran 1964 bu yüzden popüler edebiyat tarihi için dikkat çekici bir doğum günüdür. Dan Brown, edebî niteliği tartışılsa da kitaplarıyla dünya çapında okuma gündemi yaratmış ve 21. yüzyılın en çok konuşulan roman fenomenlerinden birine imza atmış bir yazardır.

1969 – Oz Büyücüsü’nün unutulmaz Dorothy’si Judy Garland öldü

22 Haziran 1969’da, Amerikan sinemasının ve müzikal tarihinin en ünlü isimlerinden Judy Garland Londra’da öldü. Henüz 47 yaşındaydı. Asıl adı Frances Ethel Gumm olan Garland, çocuk yaşta sahneye çıktı; kısa sürede Hollywood’un en parlak ama en ağır bedel ödeyen yıldızlarından biri haline geldi.

Judy Garland’ın hayatı çok erken başladı. Ailesi vodvil sahnelerinde çalışan bir eğlence ailesiydi. Garland daha çocukken kardeşleriyle birlikte sahneye çıkıyor, şarkı söylüyor ve seyirci karşısında büyüyordu. MGM stüdyosuyla anlaşma yaptığında henüz genç bir kızdı; Hollywood onu büyük bir yıldız yapacak, ama aynı zamanda bedenini, sesini, uykusunu ve ruhunu acımasız bir çalışma düzeninin içine sokacaktı.

Onu dünya çapında ölümsüzleştiren rol, 1939 yapımı Oz Büyücüsü’nde Dorothy Gale karakteri oldu. Garland’ın filmde söylediği Over the Rainbow, yani Gökkuşağının Ötesinde, yalnız bir film şarkısı olarak kalmadı; umut, kaçış ve daha iyi bir hayat arzusunun simgelerinden birine dönüştü. Britannica, 1939 yapımı filmin zamanla kitabın bile önüne geçen büyük bir kültürel klasiğe dönüştüğünü aktarır.

Garland, yalnız Dorothy rolünden ibaret değildi. Benimle St. Louis’te Buluş (Meet Me in St. Louis) ve Bir Yıldız Doğuyor (A Star Is Born) gibi filmlerde hem oyunculuğunu hem de güçlü şarkıcılığını gösterdi. Özellikle Bir Yıldız Doğuyor, onun kırılganlığını, sahne gücünü ve dramatik oyunculuğunu bir araya getiren en önemli filmlerinden biri olarak anılır.

Fakat Judy Garland’ın parlak kariyerinin arkasında çok ağır bir kişisel hikâye vardı. Hollywood stüdyo sistemi, genç yıldızları sert sözleşmelerle, uzun çalışma saatleriyle, kilo baskısıyla ve ilaçlarla yönetiyordu. Garland da bu sistemin en acı örneklerinden biri oldu. Çocuk yaşta başlayan sahne ve kamera baskısı, ilerleyen yıllarda uykusuzluk, bağımlılık, sağlık sorunları ve ruhsal çöküşlerle birleşti.

Buna rağmen sahnede olağanüstü bir etki yaratmayı sürdürdü. Onun sesi yalnız teknik olarak güçlü değildi; kırılganlığı, özlemi ve yorgunluğu da taşıyordu. Bu yüzden Judy Garland şarkı söylediğinde seyirci yalnız bir performans izlemez, sanki bir insanın bütün hayat yükünü duyarmış gibi etkilenirdi.

Garland’ın ölümü büyük üzüntü yarattı. New York’taki cenazesine on binlerce kişi katıldı. Britannica, cenazesine yaklaşık 22 bin kişinin geldiğini belirtir.

Judy Garland, sinemanın büyüsünü, sahnenin kudretini ve şöhretin karanlık yüzünü aynı hayatta taşıyan trajik bir figürdü. Oz Büyücüsü’ndeki Dorothy olarak milyonlara umut verdi; ama kendi hayatı, çocuk yaşta yıldızlaştırılan insanların nasıl tüketilebildiğini gösteren acı bir hikâyeye dönüştü.

1977 – Türkiye’nin ilk kadın amirali Gökçen Fırat doğdu

22 Haziran 1977’de, Türk Deniz Kuvvetleri tarihinde bir ilke imza atacak olan Gökçen Fırat İstanbul’da doğdu. Fırat, yıllar sonra Türkiye’nin ilk kadın gemi komutanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk kadın amirali olarak tarihe geçti.

Gökçen Fırat, 1998’de Deniz Harp Okulu’ndan mezun oldu. Deniz Kuvvetleri’ndeki görev hayatına savaş gemilerinde başladı. TCG Yavuz fırkateyninde su altı silahları subaylığı ve denizaltı savunma harbi subaylığı gibi teknik ve operasyonel görevlerde bulundu.

Onu Türkiye tarihinde özel bir yere taşıyan ilk büyük adım, TCG Eğitim Bot-2’nin komutanlığı oldu. Deniz Harp Okulu öğrencilerinin deniz görevlerine hazırlandığı bu eğitim gemisinde komutanlık yaparak Türkiye’nin ilk kadın gemi komutanı unvanını aldı.

Fırat’ın kariyeri yalnız gemi görevleriyle sınırlı kalmadı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde çeşitli karargâh görevlerinde bulundu. Ayrıca NATO görevlerinde de yer aldı; Norveç’teki NATO Müşterek Harp Merkezi’nde ve Birleşik Krallık’taki NATO Deniz Komutanlığı’nda görev yaptı.

2023 yılında Yüksek Askerî Şûra kararlarıyla tuğamiralliğe terfi ettirildi. Böylece Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinde amiral rütbesine yükselen ilk kadın subay oldu. Bu terfi, Türkiye’de kadınların askerî hiyerarşinin en üst kademelerine ulaşabilmesi açısından da sembolik bir dönüm noktasıydı.

Gökçen Fırat’ın hikâyesi, uzun yıllar erkek mesleği olarak görülen askerlikte kadınların da komuta kademelerine yükselebileceğini gösteren güçlü bir örnek oldu. Denizlerde başlayan kariyeri, Türk Deniz Kuvvetleri tarihinde kadın subaylar için yeni bir sayfa açtı.

1978 – Plüton’un en büyük uydusu Charon keşfedildi

22 Haziran 1978’de, gök bilimci James W. Christy, Plüton’un en büyük uydusu Charon’u keşfetti. O dönemde Plüton hâlâ Güneş Sistemi’nin dokuzuncu gezegeni olarak kabul ediliyordu ve hakkında çok az şey biliniyordu. Charon’un keşfi, Plüton’u anlamak için çok önemli bir dönüm noktası oldu.

Christy, ABD Deniz Gözlemevi’nde Plüton’un fotoğraflarını inceliyordu. Amacı Plüton’un yörüngesini daha doğru hesaplamaktı. Ancak görüntülerde Plüton’un yanında küçük bir çıkıntı fark etti. İlk bakışta bu bir görüntü hatası gibi görünebilirdi. Fakat farklı fotoğraflarda aynı işaretin düzenli biçimde yer değiştirdiği görüldü.

Bu küçük ayrıntı, aslında Plüton’un yanında dönen büyük bir uyduya işaret ediyordu. Böylece Charon keşfedildi. Keşif, yalnız yeni bir uydu bulunması anlamına gelmiyordu; Plüton’un kütlesini ve yapısını daha doğru hesaplamayı da mümkün hale getirdi.

Charon, Plüton’a göre çok büyük bir uydudur. Öyle ki Plüton ve Charon çoğu zaman bir gezegen-uydu sisteminden çok, birbirinin çevresinde dönen ikili bir sistem gibi değerlendirilir. Bu özellik, Plüton sistemini Güneş Sistemi içindeki en ilginç yapılardan biri haline getirmiştir.

2015’te New Horizons uzay aracının Plüton ve Charon’un yakınından geçmesiyle bu uzak dünyanın ayrıntıları ilk kez net biçimde görüldü. Charon’un yüzeyindeki kanyonlar, düzlükler ve farklı renk bölgeleri, onun da sanıldığı gibi basit ve donuk bir gök cismi olmadığını gösterdi.

22 Haziran 1978 bu yüzden modern astronomi açısından önemli bir gündür. James Christy’nin fotoğraflarda fark ettiği küçük ayrıntı, Plüton hakkındaki bilgilerimizi değiştirdi ve Güneş Sistemi’nin en uzak, en gizemli bölgelerinden birine yeni bir pencere açtı.

1986 – Maradona, aynı maçta hem “Tanrı’nın Eli”ni hem “Yüzyılın Golü”nü attı

22 Haziran 1986’da, futbol tarihinin en unutulmaz maçlarından biri Meksika’daki Azteca Stadyumu’nda oynandı. Dünya Kupası çeyrek finalinde Arjantin ile İngiltere karşı karşıya geldi. Maçın kahramanı Diego Armando Maradona oldu. Maradona, aynı maçta hem futbol tarihinin en tartışmalı gollerinden birini hem de en güzel gollerinden birini attı.

Maçın arka planı yalnız futbol değildi. Arjantin ile İngiltere arasında 1982’de Falkland Savaşı yaşanmıştı. Bu nedenle karşılaşma iki ülke için de sıradan bir Dünya Kupası maçı olarak görülmüyordu. Sahadaki mücadeleye, yakın geçmişteki savaşın siyasi ve duygusal yükü de eşlik ediyordu.

İkinci yarıda Maradona’nın ilk golü geldi. İngiltere kalecisi Peter Shilton’la hava topuna çıkan Maradona, topa eliyle dokundu ve gol oldu. Hakem bu elle müdahaleyi görmedi. Maçtan sonra Maradona bu gol için “biraz Maradona’nın kafasıyla, biraz Tanrı’nın eliyle” ifadesini kullandı. Böylece gol, tarihe “Tanrı’nın Eli” olarak geçti.

Birkaç dakika sonra ise Maradona bu kez futbol tarihinin en büyüleyici gollerinden birini attı. Orta sahadan aldığı topu sürerek İngiliz oyuncuları birer birer geçti, kaleciyi de çalımladı ve topu ağlara gönderdi. Bu gol daha sonra “Yüzyılın Golü” olarak anılacaktı.

Arjantin maçı 2-1 kazandı ve Dünya Kupası’nda yoluna devam etti. Maradona’nın o maçtaki performansı, onun yalnız büyük bir futbolcu değil, futbol tarihinin en güçlü efsanelerinden biri olarak görülmesini sağladı. Aynı maçta hem hile hem de deha yan yana duruyordu.

22 Haziran 1986 bu yüzden futbol tarihinin en çelişkili ve en unutulmaz günlerinden biridir. Maradona o gün bir golüyle tartışma, diğer golüyle hayranlık yarattı. Futbolun bazen adalet, bazen kurnazlık, bazen de saf büyü olduğunu aynı doksan dakikada gösterdi.

1987 – Filenin Sultanları’nın kaptanı Eda Erdem doğdu

22 Haziran 1987’de, Türk voleybolunun en önemli isimlerinden Eda Erdem İstanbul’da doğdu. Orta oyuncu olarak oynayan Erdem, yıllar içinde hem Fenerbahçe’nin hem de Türkiye A Millî Kadın Voleybol Takımı’nın kaptanı oldu.

Eda Erdem voleybola 2000 yılında Beşiktaş altyapısında başladı. Genç yaşta dikkat çekti ve 2004’te Beşiktaş A Takımı’na yükseldi. 2008’de Fenerbahçe’ye transfer olması ise kariyerindeki en önemli dönemeçlerden biri oldu.

Fenerbahçe formasıyla Türkiye’de ve Avrupa’da birçok başarı yaşadı. Sarı-lacivertli takımın uzun yıllar değişmeyen liderlerinden biri haline geldi. Sahadaki sert blokları, hücumdaki etkisi ve oyunu okuma becerisiyle yalnız takımının değil, Avrupa voleybolunun da saygı duyulan orta oyuncularından biri oldu.

Eda Erdem’in asıl sembolik yeri ise millî takım kaptanlığıyla güçlendi. Türkiye Kadın Voleybol Millî Takımı, onun kaptanlığı döneminde dünya voleybolunun en güçlü takımları arasına girdi. 2023’te Türkiye; Milletler Ligi, Avrupa Şampiyonası ve Olimpiyat Elemeleri / Dünya Kupası başarısıyla tarihî bir sezon yaşadı.

Eda Erdem, 2012 Londra, 2020 Tokyo ve 2024 Paris Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil etti. 2024 Paris kadrosunda da takım kaptanı olarak yer aldı ve üçüncü olimpiyatına çıktı. Türkiye’nin Paris 2024’te dördüncü olması, ülke voleybol tarihinin en iyi olimpiyat derecesi olarak kayda geçti.

Onu özel kılan yalnız kazandığı kupalar değildir. Eda Erdem, sahada sakin ama kararlı duruşuyla, takım arkadaşlarını toparlayan liderliğiyle ve yıllarca aynı seviyede kalabilmesiyle Türk sporunda ayrı bir yere yerleşti. Fenerbahçe’nin 2024’te heykelini dikmesi de bunun göstergesiydi; aktif sporculuğu sürerken böyle bir onura ulaşması, onun taraftar ve kulüp hafızasındaki yerini gösterdi.

22 Haziran 1987 bu yüzden Türk spor tarihi için önemli bir doğum günüdür. Eda Erdem, yalnız başarılı bir voleybolcu değil; Türkiye’de kadın sporunun yükselişini temsil eden, “Filenin Sultanları” denince akla gelen ilk isimlerden biri olan büyük bir kaptandır.

1987 – Sinemada dansın en zarif ustalarından Fred Astaire öldü

22 Haziran 1987’de, Amerikan sinemasının en büyük dansçı ve oyuncularından Fred Astaire Los Angeles’ta öldü. Asıl adı Frederick Austerlitz olan Astaire, sahnede ve sinemada yaklaşık seksen yıla yayılan kariyeriyle müzikal türünün efsane isimlerinden biri haline geldi.

Fred Astaire’in sahne hayatı çocuk yaşta başladı. Kız kardeşi Adele Astaire ile birlikte vodvil sahnelerinde dans etti, ardından Broadway’de ün kazandı. Adele evlenip sahneden çekilince Astaire kariyerine tek başına devam etti ve kısa süre sonra Hollywood’a geçti.

Onu sinema tarihine taşıyan en önemli dönem, Ginger Rogers’la birlikte çevirdiği müzikal filmler oldu. İkili, 1930’larda Hollywood müzikalinin yüzünü değiştirdi. Astaire ve Rogers’ın dansları yalnız teknik beceri gösterisi değildi; karakterlerin birbirine yaklaşmasını, uzaklaşmasını, flörtünü ve çatışmasını anlatan küçük hikâyeler gibiydi.

Astaire’in farkı, dans ederken hiçbir zorlanma hissi vermemesiydi. En karmaşık adımları bile sanki yürüyormuş kadar doğal gösterirdi. Frak, baston, silindir şapka ve kusursuz ritim duygusu onun imzası haline geldi. Bu yüzden Fred Astaire denince akla yalnız dans değil, zarafet, ölçü ve sahne terbiyesi de gelir.

Silindir Şapka (Top Hat), Dans Zamanı (Swing Time), Dans Edelim (Shall We Dance) ve Paskalya Geçidi (Easter Parade) gibi filmler, sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırdı. Bu filmlerde dans, filmin duygusunu taşıyan ana unsur haline geldi.

Fred Astaire, yalnız iyi dans eden bir yıldız değildi; kameranın dansı nasıl göstermesi gerektiğini de etkileyen bir sanatçıydı. Dans numaralarının kesintiye uğramadan, bedenin tamamını gösterecek biçimde çekilmesini isterdi. Böylece seyirci, dansçının gerçekten ne yaptığını görebilir; gösteri kurgu hilesine değil, performansın kendisine dayanırdı.

Amerikan Film Enstitüsü, Astaire’i klasik Hollywood’un en büyük erkek yıldızları arasında gösterdi; listede Humphrey Bogart, Cary Grant, James Stewart ve Marlon Brando’dan sonra beşinci sırada yer aldı. Bu bile onun yalnız dans tarihinde değil, genel sinema hafızasında da ne kadar büyük bir figür olduğunu gösterir.

22 Haziran 1987 bu yüzden sinema tarihi için önemli bir gündür. Fred Astaire o gün hayatını kaybetti; ama sinemada dansın nasıl zarif, akıcı, hikâyeli ve büyüleyici olabileceğini gösteren mirası yaşamaya devam etti.

1989 – Kocaeli Sanayi Odası doğdu, sanayi kentinin kurumsal kimliği güçlendi

22 Haziran 1989’da, Kocaeli Sanayi Odası tüzel kişilik kazandı. Organ seçimlerinin tamamlanmasıyla birlikte Kocaeli’nin sanayi hayatı için yeni bir kurumsal dönem başladı. Türkiye’nin en güçlü sanayi merkezlerinden biri olan Kocaeli, artık kendi sanayi odasıyla temsil edilecekti.

Kocaeli’nin sanayi geçmişi Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren giderek güçlenmişti. İzmit ve çevresi, SEKA’dan petrokimya tesislerine, limanlardan otomotive, metalden kimyaya uzanan geniş bir üretim hattının merkezi haline gelmişti. Böyle bir şehir için sanayicilerin ayrı ve güçlü bir kurumsal çatıya sahip olması kaçınılmazdı.

Kocaeli Sanayi Odası’nın kuruluşuna 28 Şubat 1989’da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından izin verildi. 22 Haziran 1989’da ise organ seçimleri tamamlandı ve oda tüzel kişilik kazandı. Böylece İzmit Ticaret ve Sanayi Odası’nın tarihinden gelen birikim, Kocaeli Sanayi Odası adıyla yeni bir yapıya dönüştü.

İlk seçimlerde Kocaeli Sanayi Odası Meclis Başkanlığı’na Yekta Eti, Yönetim Kurulu Başkanlığı’na ise Şahabettin Bilgisu seçildi. Bu isimler, Kocaeli sanayisinin kurumsal hafızasında önemli yer edinen kişiler arasında yerini aldı.

Kocaeli Sanayi Odası’nın kurulması, yalnız bir meslek kuruluşunun doğması değildi. Kocaeli’nin Türkiye ekonomisindeki ağırlığının kurumsal olarak görünür hale gelmesiydi. Çünkü Kocaeli, üretimi, ihracatı, limanları, organize sanayi bölgeleri ve büyük fabrikalarıyla ülke ekonomisinin taşıyıcı şehirlerinden biridir.

22 Haziran 1989 bu yüzden Kocaeli için yerel anlamda önemli bir gündür. Kocaeli Sanayi Odası o gün tüzel kişilik kazandı; sanayi kentinin sesi, sorunları ve gücü daha örgütlü biçimde temsil edilmeye başladı.

1990 – Soğuk Savaş’ın simgesi Checkpoint Charlie’nin kulübesi kaldırıldı

22 Haziran 1990’da, Berlin’de Soğuk Savaş’ın en ünlü simgelerinden biri olan Checkpoint Charlie’deki kontrol kulübesi törenle kaldırıldı. Bu olay, Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra Doğu ile Batı arasındaki bölünmenin artık fiilen sona erdiğini gösteren en güçlü görüntülerden biri oldu.

Checkpoint Charlie, Berlin Duvarı döneminde Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki en bilinen geçiş noktalarından biriydi. Özellikle yabancılar, diplomatlar ve askerî görevliler bu noktadan geçiyordu. Zamanla burası yalnız bir kontrol noktası olmaktan çıktı; casusluk hikâyelerinin, kaçış girişimlerinin ve Soğuk Savaş geriliminin sembolüne dönüştü.

1961’de Berlin Duvarı’nın inşa edilmesiyle şehir ikiye bölünmüştü. Aileler, mahalleler, sokaklar ve hayatlar bir gecede ayrılmıştı. Checkpoint Charlie de bu bölünmüş dünyanın en görünür sahnelerinden biri haline geldi. Amerikan ve Sovyet tanklarının karşı karşıya geldiği kriz anları, burayı Soğuk Savaş hafızasına kazıdı.

9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Almanya’nın ve Avrupa’nın kaderi değişti. Ancak duvarın yıkılması bir anda bütün sembollerin ortadan kalkması anlamına gelmiyordu. Checkpoint Charlie’deki kulübenin 22 Haziran 1990’da kaldırılması, bu nedenle özel bir anlam taşıdı.

Kontrol kulübesinin sökülmesi, yalnız bir yapının yerinden kaldırılması değildi. İnsanların pasaport kontrolüyle, asker gölgesinde, silahların arasında geçmek zorunda kaldığı bir çağın kapanışını gösteriyordu. Soğuk Savaş’ın gündelik hayata kazıdığı korku ve ayrılığın sahnedeki dekoru indirilmiş gibiydi.

Bugün Checkpoint Charlie hâlâ Berlin’in en çok ziyaret edilen noktalarından biridir. Oradaki kulübe artık orijinal değil, sembolik bir kopyadır. Ama insanların buraya ilgisi, 20. yüzyılın bölünmüş dünyasını hatırlama ihtiyacının hâlâ sürdüğünü gösterir.

2001 – Hızlı ve Öfkeli gösterime girdi, otomobil kültürü sinemanın merkezine taşındı

22 Haziran 2001’de, Hızlı ve Öfkeli Amerika’da gösterime girdi. İlk bakışta sokak yarışları, hızlı arabalar ve soygun hikâyesi üzerine kurulu bir aksiyon filmi gibi görünüyordu. Ancak zamanla bir film olarak kalmadı; dünya çapında dev bir popüler kültür serisinin başlangıcına dönüştü.

Filmin merkezinde, Los Angeles’taki yasa dışı sokak yarışı dünyasına sızan polis Brian O’Conner ile bu dünyanın karizmatik figürü Dominic Toretto vardı. Paul Walker ve Vin Diesel’in canlandırdığı bu iki karakter, serinin sonraki yıllardaki temel duygusunu da belirledi: Hız, sadakat, aile, ihanet ve adrenalin.

Hızlı ve Öfkeli, otomobil kültürünü 2000’li yılların genç seyircisi için yeniden parlatan filmlerden biri oldu. Modifiye arabalar, neon ışıklar, motor sesleri, gece yarışları ve sokak estetiği, filmin en akılda kalan unsurlarıydı. Birçok ülkede gençler için araba yalnız ulaşım aracı değil, kimlik gösterisi ve özgürlük simgesi gibi algılanmaya başladı.

Serinin ilk filmi, daha sonra gelecek dev aksiyon yapısına göre çok daha küçük ölçekliydi. Hikâye sokak yarışları ve yerel suç dünyası etrafında dönüyordu. Ancak karakterler tuttu, film gişede başarılı oldu ve devam filmlerinin önü açıldı.

Yıllar içinde Hızlı ve Öfkeli serisi sokak yarışı hikâyesinden çıkarak küresel çapta soygun, ajanlık ve büyük aksiyon filmlerine dönüştü. Arabalar uçaklardan atladı, gökdelenler arasında savruldu, hatta serinin gerçekçilik sınırı giderek çizgi roman mantığına yaklaştı. Buna rağmen izleyici ilgisi sürdü.

Filmi kalıcı yapan şey yalnız arabalar değildi. Dominic Toretto’nun sürekli vurguladığı “aile” fikri, serinin duygusal omurgası oldu. Bu basit ama etkili tema, Hızlı ve Öfkeli’yi sıradan bir yarış filminden uzun soluklu bir popüler kültür markasına dönüştürdü.

22 Haziran 2001 bu yüzden yakın sinema tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. Hızlı ve Öfkeli o gün gösterime girdi; otomobil kültürünü, sokak estetiğini ve abartılı aksiyon sinemasını yıllarca sürecek küresel bir serinin merkezine taşıdı.

2001 – Anayasa Mahkemesi Fazilet Partisi’ni kapattı

22 Haziran 2001’de, Anayasa Mahkemesi Fazilet Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. Mahkeme, partinin “laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı” haline geldiği sonucuna vardı. Bu karar, Türkiye siyasetinde yeni bir dönemin kapısını açtı.

Fazilet Partisi, Refah Partisi’nin kapatılma süreci devam ederken kurulmuştu. Refah Partisi 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca, Millî Görüş çizgisindeki siyaset büyük ölçüde Fazilet Partisi çatısı altında devam etti. Partinin genel başkanlığını Recai Kutan yürüttü.

1999 seçimlerinde Fazilet Partisi Meclis’e girdi. Ancak parti kısa süre içinde yeni bir kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı. Dava, dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından açıldı. Türkiye o yıllarda 28 Şubat sürecinin etkisini yaşıyor; laiklik, başörtüsü, din-siyaset ilişkisi ve parti kapatma davaları ülke gündeminin merkezinde yer alıyordu.

Fazilet Partisi davasında özellikle başörtüsü tartışmaları öne çıktı. 1999’da İstanbul milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle Meclis’e gelmesi büyük kriz yaratmıştı. Bu olay, partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu iddiasında önemli dayanaklardan biri haline geldi.

Anayasa Mahkemesi, 22 Haziran 2001’de Fazilet Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verdi. Kararla birlikte partinin tüzel kişiliği sona erdi ve mallarının Hazine’ye geçmesine hükmedildi.

Mahkeme ayrıca bazı isimler hakkında siyasi yasak kararı verdi. Merve Kavakçı, Nazlı Ilıcak, Bekir Sobacı, Ramazan Yenidede ve Mehmet Sılay’ın beş yıl süreyle başka bir siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ya da denetçisi olamayacağına karar verildi. Nazlı Ilıcak ve Bekir Sobacı’nın milletvekillikleri de bu kararla düştü.

Kapatma kararı, yalnız bir partinin kapanmasıyla sınırlı kalmadı. Fazilet Partisi içinde zaten belirginleşmiş olan “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” ayrılığı artık açık bir kopuşa dönüştü. Gelenekçi kanat Necmettin Erbakan çizgisine daha yakın dururken, yenilikçi kanat siyasette yeni bir dil ve yeni bir merkez arayışındaydı.

Bu ayrılığın sonucu kısa sürede ortaya çıktı. Gelenekçi kanat Saadet Partisi’ni kurdu. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve arkadaşlarının içinde yer aldığı yenilikçi kadro ise 14 Ağustos 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Böylece Türkiye siyasetinin sonraki yıllarına damga vuracak yeni bir siyasi yapı doğdu.

Fazilet Partisi’nin kapatılması, Türkiye’de siyasi parti kapatma davalarının demokrasi üzerindeki etkisini de yeniden tartışmaya açtı. Bir kesim kararı laik Cumhuriyetin korunması için gerekli görürken, başka bir kesim bunun seçmen iradesine müdahale olduğunu savundu.

22 Haziran 2001 bu yüzden yakın siyasi tarihimizin önemli günlerinden biridir. Anayasa Mahkemesi o gün Fazilet Partisi’ni kapattı; ancak bu karar, Millî Görüş çizgisindeki siyaseti sona erdirmedi. Tam tersine, Türkiye siyasetinde Saadet Partisi ile AK Parti’nin doğacağı yeni bir ayrışma dönemini başlattı.

2011 – Türk futbolunun “Hocaların Hocası” Coşkun Özarı öldü

22 Haziran 2011’de, Türk futbolunun önemli isimlerinden Coşkun Özarı İstanbul’da hayatını kaybetti. Futbolculuk döneminde Galatasaray forması giyen Özarı, daha sonra teknik direktörlük yaptı ve A Millî Takım’ın başında görev aldı.

1931’de İstanbul’da doğan Coşkun Özarı, Galatasaray Lisesi’nde okurken futbolla tanıştı. Galatasaray altyapısından yetişti ve 1950’li yıllarda sarı-kırmızılı formayı giydi. O dönemin ifadesiyle “yan haf” ve “iç” mevkilerinde oynadı; Galatasaray formasıyla İstanbul Profesyonel Ligi şampiyonlukları yaşadı.

Özarı, A Millî Takım formasını da giydi. Türkiye’nin 1956’da Macaristan karşısında aldığı unutulmaz galibiyette sahada yer alan isimlerden biriydi. Bu maç, dönemin güçlü Macar futboluna karşı kazanıldığı için Türk futbol tarihinde özel bir yere sahiptir.

Futbolculuk kariyeri uzun sürmedi. Coşkun Özarı, teknik direktörlüğe yönelmek istediği için 29 yaşında futbolu bıraktı. Bu tercih, onun hayatındaki asıl kimliği belirledi. Çünkü Özarı, sonraki yıllarda futbolcu kimliğinden çok teknik adamlığıyla hatırlandı.

Galatasaray, Şekerspor ve Adana Demirspor’da teknik direktörlük yaptı. 1972’de A Millî Takım teknik direktörlüğüne getirildi.

Coşkun Özarı’nın “Hocaların Hocası” diye anılması boşuna değildir. O, Türkiye’de teknik direktörlüğün daha kurumsal ve ciddi bir meslek olarak görülmeye başladığı dönemin temsilcilerinden biriydi. Oyunculuktan gelen bilgisini, eğitimli ve sakin bir futbol aklıyla birleştirdi.

Özarı, futbolculuk ve teknik direktörlüğün ardından spor yazarlığı ve yorumculuk da yaptı. Böylece Türk futbolunda yalnız saha kenarında değil, medya tarafında da etkili oldu. Onun kuşağı, Türkiye’de futbolun mahalle ve kulüp kültüründen televizyonlara, gazetelere ve büyük kamuoyu tartışmalarına taşındığı dönemin tanıkları arasındaydı.

22 Haziran 2011 bu yüzden Türk futbolu için anlamlı bir gündür. Coşkun Özarı o gün hayatını kaybetti; geride Galatasaray’a, A Millî Takım’a ve Türk futbolunun teknik adamlık geleneğine uzanan uzun bir kariyer bıraktı.

2012 – Suriye, Türk keşif uçağını düşürdü

22 Haziran 2012’de, Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir RF-4E keşif uçağı, Suriye açıklarında Suriye hava savunması tarafından düşürüldü. Malatya Erhaç Hava Üssü’nden görev için havalanan uçakta iki pilot bulunuyordu.

Olay, Suriye iç savaşının giderek bölgesel bir krize dönüştüğü dönemde yaşandı. Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler zaten çok gergindi. Ankara, Esad yönetimine karşı sert bir tutum almış; Suriye’deki çatışmalar Türkiye sınırına ve dış politikasına doğrudan yansımaya başlamıştı.

Türk tarafına göre uçak silahsızdı ve test-eğitim görevi yapıyordu. Türkiye, uçağın kısa süreli bir hava sahası ihlalinden sonra uluslararası hava sahasında vurulduğunu, herhangi bir uyarı yapılmadan saldırıya uğradığını açıkladı. Suriye ise uçağın kendi hava sahasına girdiğini savundu.

Düşürülen uçakta Hava Pilot Yüzbaşı Gökhan Ertan ve Hava Pilot Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy görev yapıyordu. Arama kurtarma çalışmaları günlerce sürdü. İki pilotun naaşına daha sonra ulaşıldı ve Türkiye’de düzenlenen törenlerle son yolculuklarına uğurlandılar.

Bu olay Türkiye’de büyük tepki yarattı. Ankara, Suriye’yi açık biçimde suçladı ve olayı uluslararası gündeme taşıdı. NATO da gelişmeleri değerlendirmek üzere toplandı. Böylece bir Türk askerî uçağının düşürülmesi, yalnız iki ülke arasındaki kriz değil, NATO-Suriye hattında da önemli bir gerilim başlığı haline geldi.

Hadiseden sonra Türkiye, Suriye sınırına ilişkin angajman kurallarını değiştirdi. Suriye’den Türkiye sınırına yaklaşan askerî unsurlara karşı daha sert bir güvenlik yaklaşımı benimsendi. Bu durum, sonraki yıllarda Türkiye-Suriye sınırındaki askerî hareketliliğin seyrini etkiledi.

22 Haziran 2012 bu yüzden yakın tarihimizde önemli bir gündür. O gün Suriye tarafından düşürülen Türk keşif uçağı, Türkiye ile Suriye arasındaki kopuşun ne kadar tehlikeli bir aşamaya geldiğini gösterdi. Olay, iki pilotun şehit olduğu acı bir askerî hadise olmanın yanında, Suriye iç savaşının Türkiye’yi doğrudan içine çekmeye başladığı dönemin sembollerinden biri oldu.

2016 – Türkiye’nin en çok tartışılan ilahiyatçılarından Yaşar Nuri Öztürk öldü

22 Haziran 2016’da, ilahiyatçı, akademisyen, yazar, avukat ve siyasetçi Yaşar Nuri Öztürk İstanbul’da hayatını kaybetti. 65 yaşında ölen Öztürk, özellikle dinî konuları televizyon ekranlarında geniş kitlelere anlatması ve geleneksel din yorumlarına sert eleştiriler getirmesiyle Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerinden biri olmuştu.

1951 doğumlu olan Yaşar Nuri Öztürk, küçük yaşta dinî eğitim aldı ve hafız oldu. İlahiyat ve hukuk eğitimi gördü. Akademik kariyerinde İslam felsefesi, tasavvuf, kelam ve Kur’an yorumu üzerine çalıştı. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yaptı ve akademisyen kimliğiyle tanındı.

Onu geniş kitlelere ulaştıran asıl alan ise kitapları ve televizyon programlarıydı. 1990’lardan itibaren din, Kur’an, hurafe, mezhep, tarikat, siyaset ve laiklik üzerine yaptığı konuşmalarla büyük ilgi gördü. Yaşar Nuri Öztürk, dinin anlaşılmasında Kur’an’ın merkeze alınması gerektiğini savunuyor; gelenek, mezhep ve cemaat yapılarının dini gölgelediğini ileri sürüyordu.

En çok bilinen eserlerinden biri Kur’an’daki İslam oldu. Kitap, “dinde Kur’an’a dönüş” fikrinin öne çıkan metinlerinden biri olarak görüldü. Allah ile Aldatmak adlı kitabı da dinin siyaset, çıkar ve iktidar için kullanılmasına yönelik sert eleştirileriyle dikkat çekti.

Yaşar Nuri Öztürk’ün dili doğrudan, sert ve polemikçiydi. Bu yüzden onu sevenler de eleştirenler de çoktu. Bir kesim onu, dini halkın anlayacağı dille anlatan, hurafeye ve din istismarına karşı çıkan cesur bir ilahiyatçı olarak gördü. Başka bir kesim ise geleneksel dinî kabulleri fazla sert biçimde eleştirdiğini ve tartışmaları kavgacı bir üslupla yürüttüğünü savundu.

Öztürk bir dönem siyasete de girdi. 2002 seçimlerinde CHP’den İstanbul milletvekili seçildi. TBMM kayıtlarında XXII. Dönem İstanbul Milletvekili olduğu, daha sonra Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanlığı yaptığı belirtilir. Ancak onun siyaset macerası, akademisyen ve televizyoncu kimliği kadar kalıcı olmadı.

Yaşar Nuri Öztürk’ü önemli kılan şey, yalnız yazdığı kitaplar ya da yaptığı televizyon programları değildir. O, Türkiye’de din tartışmalarının geniş kitlelerin gündemine girdiği dönemin en belirgin figürlerinden biri oldu. Dinî konuları cami, medrese ya da akademi çevresinden çıkarıp televizyon stüdyolarına, gazete köşelerine ve gündelik sohbetlere taşıdı.

22 Haziran 2016 bu yüzden Türkiye’nin yakın düşünce ve medya tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. Yaşar Nuri Öztürk o gün hayatını kaybetti; geride çok okunan kitaplar, sert tartışmalar ve Türkiye’de dinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair hâlâ süren bir münakaşa bıraktı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.