Günün Tarihi / 21 Temmuz
21 Temmuz’un Tuhaf Günleri: Abur cuburdan evde ağırlanacak uzaylıya
Takvimlerin resmî bayramlardan ibaret olmadığını 21 Temmuz bir kez daha gösteriyor. Bugün abur cubur yemek, Avustralya’nın çikolatalı kekini kutlamak, bir uzaylıyı eve davet etmek ve hatta bir maymunu öğle yemeğine götürmek için özel günler var. Elbette bunların çoğu devletlerin tanıdığı resmî günler değil; dernekler, kampanyalar ve eğlenceli takvimler aracılığıyla yaygınlaşmış gayriresmî kutlamalar.
Abur Cubur Günü: Diyete bir günlük ara verme bahanesi
21 Temmuz, özellikle ABD’de Abur Cubur Günü olarak kutlanıyor. Patates cipsi, hamburger, şekerleme, gazlı içecek, kızarmış yiyecek ve besin değerinden çok kalorisi bulunan ne varsa bugünün kapsamına giriyor. Günün kim tarafından ve ne zaman başlatıldığı kesin olarak bilinmiyor; ancak 1990’lardan itibaren gayriresmî gün takvimlerinde görünmeye başladığı düşünülüyor.
Kutlamanın temel fikri, sürekli uzak durulmaya çalışılan yiyeceklerin bir günlüğüne suçluluk duymadan yenmesi. Yine de bu, sabahtan gece yarısına kadar kızartma ve şekerle beslenmek için verilmiş bilimsel bir izin değil. Günün esas cazibesi, insanların kendilerine küçük bir kaçamak bahanesi bulmasından geliyor.
Bir Uzaylıyı Evine Davet Et Günü: Boş odanız varsa Mork gelebilir
21 Temmuz’un en tuhaf kutlamalarından biri, Bir Uzaylıyı Evine Davet Et Günü. Günün belirli bir kurucusu bulunmuyor; 2000’li yılların başında eğlenceli gün takvimlerinde ortaya çıktığı biliniyor. Kutlama, genellikle Robin Williams’ın Ork gezegeninden gelen Mork adlı uzaylıyı canlandırdığı Mork & Mindy dizisine bir selam olarak anlatılıyor.
1978-1982 yılları arasında yayımlanan dizide Mork, insan davranışlarını incelemek üzere Dünya’ya geliyor ve Mindy’nin evine yerleşiyordu. Bugünün amacı elbette gökyüzüne bakıp kiracı beklemek değil. Bilim kurgu filmleri izlemek, uzaylı kostümleri giymek ya da “Dünya’ya gelen bir uzaylıyı gerçekten evimize alır mıydık?” sorusu üzerinden eğlenmek yeterli sayılıyor.
Bir Maymunu Öğle Yemeğine Götür Günü: Adı şaka, arkasındaki hikâye ciddi
İlk bakışta hayvanat bahçesinden bir maymunu alıp lokantaya götürmeyi öneriyormuş gibi duran Bir Maymunu Öğle Yemeğine Götür Günü, aslında 1925 yılında sonuçlanan ünlü “Maymun Davası”nı hatırlatıyor.
ABD’nin Tennessee eyaletinde öğretmen John Scopes, devlet okulunda Darwin’in evrim kuramını anlattığı gerekçesiyle yargılanmıştı. Bilim, din ve eğitim özgürlüğü tartışmasını ülkenin gündemine taşıyan dava 21 Temmuz 1925’te sona erdi; Scopes suçlu bulunarak 100 dolar para cezasına çarptırıldı. Karar daha sonra teknik bir gerekçeyle bozuldu. Tuhaf günün adı esprili olsa da temelinde düşünce özgürlüğü ve bilimin okullarda öğretilmesi üzerine tarihî bir mücadele bulunuyor.
Lamington Günü: Avustralya çikolata ve Hindistan cevizine bulanıyor
Avustralyalılar için 21 Temmuz aynı zamanda Lamington Günü. Lamington; kare biçiminde kesilen pandispanyanın çikolata sosuna batırılması ve üzerinin Hindistan ceviziyle kaplanmasıyla hazırlanıyor. Bazı çeşitlerinin arasına krema veya reçel de konuluyor.
Pastanın kesin olarak kim tarafından icat edildiği hâlâ tartışmalı. En yaygın anlatıya göre adı, 1896-1901 yılları arasında Queensland Valiliği yapan Lord Lamington’dan geliyor. Bir rivayete göre valinin aşçısı, beklenmedik misafirlere ikram hazırlamak için kalan pandispanyaları çikolataya ve Hindistan cevizine bulamıştı. Hikâyenin ne kadarı doğru bilinmese de lamington, bugün Avustralya mutfağının en tanınan simgelerinden biri.
Pet Shop’tan Köpek Yavrusu Satın Almama Günü: Vitrinin arkasını görün
Adı alışılmadık olsa da Pet Shop’tan Köpek Yavrusu Satın Almama Günü oldukça ciddi bir amaca sahip. Hayvanlara yönelik kötü muameleyle mücadele eden ASPCA tarafından desteklenen gün, mağazalarda satılan yavru köpeklerin hangi koşullarda yetiştirildiğine dikkat çekiyor.
Kampanyaya göre sevimli vitrinlerin arkasında, köpeklerin yalnızca üretim amacıyla tutulduğu ve kötü koşullarda yaşatıldığı ticari “yavru köpek çiftlikleri” bulunabiliyor. İnsanlardan hayvan satın almak yerine barınaklardan sahiplenmeleri, yavru köpek satan mağazalardan mama ve başka ürünler de almamaları isteniyor. Böylece 21 Temmuz’un en tuhaf adlarından biri, hayvan ticaretinin görünmeyen yüzüne karşı bir boykot çağrısına dönüşüyor.
Bir Çocuğun Hayatında Biri Ol Günü: On saniye bile fark yaratabilir
21 Temmuz’un en ciddi başlığı ise Bir Çocuğun Hayatında Biri Ol Günü. Çocuk istismarına karşı çalışan Project Harmony tarafından başlatılan gün, yetişkinlere çevrelerindeki çocuklara karşı daha dikkatli ve sorumlu olmaları çağrısında bulunuyor.
Kampanyanın çıkış noktası son derece basit: Bir yetişkinin şüpheli bir durumu fark etmesi, çocuğu dinlemesi ya da yetkililere haber vermesi yalnızca birkaç saniye sürebilir; fakat o davranış bir çocuğun bütün hayatını değiştirebilir. Bu nedenle gün, yetişkinleri çocuk istismarının belirtilerini öğrenmeye, sessiz kalmamaya ve gerektiğinde çocukların güvenebileceği kişi olmaya çağırıyor.
MÖ 356 – Herostratos, adını tarihe yazdırmak için Dünyanın Yedi Harikası’ndan Artemis Tapınağı’nı yaktı
Herostratos adlı bir adam, Efes’teki Artemis Tapınağı’nı ateşe verdi. Büyük bölümü mermerden yapılan, 127 sütunuyla antik dünyanın en görkemli yapılarından biri sayılan tapınağın ahşap çatı bölümlerinden başlayan yangın, binayı büyük ölçüde yok etti. Antik geleneğe göre olay, MÖ 356 yılının 21 Temmuz gecesinde meydana geldi.
Yakalanan Herostratos, tapınağı herhangi bir siyasi ya da dinî amaçla değil, adının sonsuza kadar hatırlanmasını sağlamak için yaktığını söyledi. Efesliler onu idam etti ve benzer suçları özendirmemek için adının anılmasını yasakladı. Ancak tarihçi Theopompos bu yasağa uymayarak adını kayda geçirdi; böylece Efeslilerin unutturmak istediği kundakçı gerçekten de amacına ulaştı. Bugün yalnızca ün kazanmak için büyük bir yıkıma yol açan davranışlar “Herostratik şöhret” kavramıyla anlatılıyor.
Antik yazarlar, yangının Büyük İskender’in doğduğu gece çıktığını da aktarır. Daha sonra anlatılan efsaneye göre doğum tanrıçası Artemis, İskender’in dünyaya gelişine yardım etmekle meşgul olduğu için kendi tapınağını koruyamamıştı. Yıkılan tapınağın yerine Efesliler daha büyük ve daha görkemli bir yapı inşa etti; Büyük İskender’in masrafları karşılama teklifini ise adının tapınağa yazılması şartını kabul etmeyerek geri çevirdiler.
365 – Deniz önce çekildi, sonra geri dönüp İskenderiye’yi yuttu
Girit yakınlarında meydana geldiği düşünülen çok büyük bir deprem, Doğu Akdeniz kıyılarını vuran yıkıcı bir tsunamiye yol açtı. Modern araştırmalarda büyüklüğü yaklaşık 8 ile 8,5’in üzerinde tahmin edilen deprem, Girit’te kentleri yıktı; ardından oluşan dev dalgalar Yunanistan’dan Libya ve Mısır’a kadar geniş bir bölgeyi etkiledi.
Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus’un anlatımına göre İskenderiye’de deniz bir anda kıyıdan çekildi. Deniz tabanında kalan balıkları toplamak ve karaya oturan gemileri görmek için kıyıya koşan insanlar, suyun büyük bir dalga hâlinde geri dönmesiyle yakalandı. Binlerce kişi boğuldu; gemiler karanın kilometrelerce içine sürüklendi, bazıları evlerin üzerine kadar çıktı.
Felaketin etkisi İskenderiye’nin hafızasında yüzyıllarca yaşadı. Kentte 21 Temmuz, altıncı yüzyılın sonlarına kadar “Dehşet Günü” olarak anıldı. Deprem ve tsunami, antik dünyadan günümüze ulaşan en ayrıntılı doğal afet anlatılarından birine dönüştü.
1517 – İzmit Körfezi’ndeki Hersek’i kuran Osmanlı sadrazamı Hersekzade Ahmed Paşa öldü
Osmanlı Devleti’nde beş kez sadrazamlık yapan, kaptan-ı deryalık görevinde bulunan ve Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim’in yanında savaşan Hersekzade Ahmed Paşa, Mısır’dan dönüş yolunda Maraş yakınlarında hayatını kaybetti. Cenazesi, bugün Yalova’nın Altınova ilçesi sınırlarında bulunan ve kendi adıyla anılan Hersek’e getirilerek yaptırdığı caminin yanındaki türbeye defnedildi.
Hersekzade Ahmed Paşa, İzmit Körfezi’nin güney kıyısındaki bu yerleşime yalnız adını vermedi; cami, imaret, han, hamam ve iskele yaptırarak bölgenin gelişmesini sağladı. Gebze’deki Dil İskelesi’nin karşısında bulunan Hersek, İstanbul’dan Bursa ve Anadolu’ya giden yolcuların körfezi sandallarla geçtiği önemli bir ulaşım noktası hâline geldi. Böylece Hersekzade Ahmed Paşa, Osmanlı devlet adamlığının yanı sıra İzmit Körfezi çevresinin biçimlenmesinde rol oynayan bir yerel tarih kişiliği oldu.
1542 – Katolik Kilisesi, “sapkın” saydığı düşünceleri Roma’dan yargılayacak Engizisyonu kurdu
Papa III. Paulus, Protestanlığın Avrupa’da hızla yayıldığı bir dönemde Roma ve Evrensel Engizisyonu adı verilen yeni bir mahkeme kurdu. Altı kardinalden oluşan bu kurulun görevi, Katolik Kilisesi’nin öğretilerine aykırı görülen inançları araştırmak, şüphelileri yargılamak, sakıncalı bulunan kitapları yasaklamak ve farklı bölgelerde görev yapacak engizisyon görevlilerini belirlemekti.
Roma Engizisyonu, daha önce kurulmuş İspanyol Engizisyonu’ndan farklı olarak doğrudan papalığa bağlıydı. Kitapların, bilimsel görüşlerin ve dinî düşüncelerin sıkı biçimde denetlendiği kurum, sonraki yüzyıllarda Avrupa’nın düşünce ve bilim tarihini derinden etkiledi. Adı ve görevleri zaman içinde değiştirilen kurumun devamı, bugün Vatikan’daki İnanç Doktrini Dikasteri olarak faaliyet gösteriyor.
1711 – Rus ordusu Prut’ta kuşatıldı; Azak yeniden Osmanlı’ya bırakıldı
Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Prut Nehri kıyısında Çar I. Petro’nun ordusunu kuşatma altına aldı. Erzakı tükenen, geri çekilme yolları kapanan ve Çar’ın bile esir düşme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığı Rus tarafı barış istedi. Yaklaşık 24 saat süren görüşmelerin ardından Prut Antlaşması 21 Temmuz 1711’de imzalandı. Antlaşma ertesi gün Çar tarafından onaylandı, belgeler 23 Temmuz’da karşılıklı olarak teslim edildi.
Antlaşmaya göre Rusya, daha önce ele geçirdiği Azak Kalesi’ni Osmanlı Devleti’ne geri verecek; Taganrog ile Dinyeper çevresinde inşa ettiği bazı kaleleri yıkacaktı. Rusya’nın Lehistan ve bölgedeki Kazaklar üzerindeki müdahalelerine son vermesi, İsveç Kralı XII. Karl’ın ülkesine güvenli biçimde dönmesine engel olmaması ve İstanbul’da sürekli elçi bulundurmaması da kararlaştırıldı. Böylece Rusya’nın Karadeniz’e yerleşme girişimi bir süreliğine durduruldu.
Bununla birlikte antlaşma, Osmanlı tarihinin en tartışmalı diplomatik kararlarından birine dönüştü. Baltacı Mehmed Paşa, tamamen teslim olmak üzere olduğu düşünülen Rus ordusunu Çar’la birlikte esir etmek yerine silahlarıyla çekilmesine izin vermekle suçlandı ve birkaç ay sonra görevden alındı. Çariçe Katerina’nın Baltacı’nın çadırına girdiği yönündeki meşhur hikâye ise tarihî bir gerçek değil; gönderildiği ileri sürülen para ve mücevherler etrafında zamanla büyüyen bir efsanedir.
1718 – Pasarofça Antlaşması imzalandı; Mora Osmanlı’da kaldı, Belgrad ve Tımışvar Avusturya’ya bırakıldı
Osmanlı Devleti ile Avusturya ve Venedik Cumhuriyeti arasında Pasarofça Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Osmanlıların Venedik’ten Mora’yı geri aldığı ancak Avusturya karşısında Petervaradin ve Belgrad’da ağır yenilgiler yaşadığı 1715-1718 savaşlarına son verdi. Görüşmeler, bugün Sırbistan sınırlarında bulunan Pasarofça’da, İngiltere ve Hollanda’nın arabuluculuğuyla yürütüldü.
Antlaşmayla Mora Yarımadası Osmanlı yönetiminde kaldı; Venedik savaş sırasında ele geçirilen bazı küçük bölgeleri geri aldı. Buna karşılık Belgrad, Tımışvar ve Banat bölgesiyle Kuzey Sırbistan’ın önemli bir bölümü Avusturya’ya bırakıldı. Böylece Osmanlı Devleti Orta Avrupa’daki son önemli dayanaklarından bazılarını kaybederken Avusturya Balkanlar’da en geniş sınırlarına ulaştı. Antlaşmanın en büyük kazananı Venedik değil Avusturya oldu.
Pasarofça’nın ardından Osmanlı yönetimi batıda yeni bir savaşa girmek yerine barışı korumaya, diplomasiye ve Avrupa’daki gelişmeleri daha yakından izlemeye yöneldi. 1718’den 1730’daki Patrona Halil İsyanı’na kadar uzanan bu dönem, tarihçiler tarafından sonradan Lale Devri olarak adlandırıldı. İstanbul’da saraylar, bahçeler, eğlenceler ve kültürel yeniliklerle hatırlanan bu yıllar, aynı zamanda Osmanlı’nın Avrupa karşısındaki askerî gerilemeyle yüzleşmeye başladığı bir değişim dönemi oldu.
1774 – Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım Osmanlı’dan koparıldı; Rusya Karadeniz’e açıldı
Osmanlı Devleti ile Rusya İmparatorluğu arasında Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanarak altı yıldır süren Osmanlı-Rus Savaşı sona erdi. Osmanlı ordusunun ağır yenilgiler aldığı savaşın ardından yapılan antlaşma, devletin 18. yüzyılda imzaladığı en ağır barışlardan biri oldu. Antlaşma metni eski takvime göre 10 Temmuz, bugünkü takvim karşılığıyla 21 Temmuz 1774’te imzalandı; onay belgeleri ise 26 Temmuz’da karşılıklı olarak teslim edildi. Antlaşmaya adını veren Küçük Kaynarca, Kocaeli çevresindeki Kaynarca değil; bugün Bulgaristan’ın Silistre bölgesinde bulunan bir köydü.
Antlaşmayla Kırım Hanlığı sözde bağımsız hâle getirildi ve Osmanlı Devleti’nin Kırım üzerindeki siyasi hâkimiyeti sona erdi. Kerç, Yenikale ve Azak çevresindeki bazı stratejik noktalar Rusya’ya bırakıldı. Rus ticaret gemilerine Karadeniz’de ve Osmanlı sularında dolaşma, Boğazlardan geçme hakkı tanındı; böylece yüzyıllardır büyük ölçüde Osmanlı denetiminde bulunan Karadeniz ilk kez Rusya’ya açıldı. Kırım’ın bağımsızlığı ise uzun sürmedi; Rusya yarımadayı 1783’te ilhak etti.
Rusya daha sonraki yıllarda antlaşmanın bazı maddelerini, Osmanlı ülkesindeki bütün Ortodoksların koruyucusu olduğu iddiasına dayanak yaptı. Ancak tarih araştırmaları, metnin Rusya’ya böyle kapsamlı ve genel bir himaye hakkı vermediğini; ilgili hükümlerin Rus diplomasisi tarafından kasıtlı biçimde genişletildiğini gösteriyor. Buna rağmen Küçük Kaynarca, Rusya’nın Osmanlı iç işlerine müdahale etmesinin ve Karadeniz’de kalıcı bir güç hâline gelmesinin önünü açan tarihî bir dönüm noktası oldu.
1798 – Napolyon Memlük süvarilerini Piramitler Savaşı’nda yendi; Kahire yolu açıldı
Mısır’ı ele geçirerek İngiltere’nin Hindistan ticaret yolunu tehdit etmek isteyen Napolyon Bonapart’ın ordusu, Kahire yakınlarında Murad Bey ve İbrahim Bey’in komutasındaki Memlük kuvvetleriyle karşılaştı. “Piramitler Savaşı” adıyla tarihe geçse de çarpışma piramitlerin hemen dibinde değil, Nil kıyısındaki Embabe köyü çevresinde gerçekleşti; Gize piramitleri savaş alanından uzakta, ufukta görülebiliyordu.
Memlüklerin en büyük gücü, hızlı ve etkili süvarileriydi. Napolyon ise birliklerini her yönü askerlerle çevrili büyük kareler hâlinde dizerek süvari hücumlarını durdurdu; topçu ateşi ve disiplinli tüfek atışları karşısında Memlük ordusu dağıldı. Fransızların kesin zaferi, yüzyıllardır Mısır’ın askerî ve siyasi hayatında belirleyici olan Memlük yönetimine ağır bir darbe indirdi.
Napolyon üç gün sonra Kahire’ye girdi ve Mısır’da Fransız yönetimini kurmaya girişti. Ancak zaferin etkisi uzun sürmedi: İngiliz Amiral Horatio Nelson, yaklaşık on gün sonra Ebukır açıklarında Fransız donanmasını yok ederek Napolyon’un ordusunu Mısır’da mahsur bıraktı. Napolyon’a atfedilen “Askerler, bu piramitlerin tepesinden kırk asır size bakıyor” sözü de bu savaşın en ünlü anlatılarından biri oldu; ancak sözün tam biçimiyle gerçekten savaş öncesinde söylendiği kesin olarak kanıtlanmış değil.
1816 – Haberleri güvercinlerle taşıyan Reuters’ın kurucusu Paul Julius Reuter doğdu
Dünyanın en büyük haber ajanslarından Reuters’ı kuracak Paul Julius Reuter, Almanya’nın Kassel kentinde doğdu. Reuter, haberin değerini belirleyen en önemli unsurun yalnız doğruluk değil, hız olduğunu çok erken fark etti. Avrupa’daki telgraf hatlarının henüz birbirine bağlanmadığı yıllarda, Brüksel ile Aachen arasındaki yaklaşık 140 kilometrelik boşluğu posta güvercinleriyle aşmaya başladı. Özellikle borsa fiyatlarını rakiplerinden daha hızlı ulaştırması, bankaların ve gazetelerin dikkatini çekti.
Reuter, 1851’de Londra Borsası yakınlarında iki odalı küçük bir büro açtı. Telgrafı, denizaltı kablolarını ve dönemin yeni iletişim araçlarını kullanarak farklı ülkelerden haber toplayan büyük bir ağ kurdu. Onun geliştirdiği sistem, gazetelerin sadece kendi muhabirlerine dayanmak yerine dünyanın dört bir yanından düzenli haber satın aldığı modern haber ajanslarının temelini oluşturdu.
1873 – Jesse James çetesi rayları sökerek treni devirdi ve kasayı soydu
Jesse James ile James-Younger çetesi, ABD’nin Iowa eyaletinde ilerleyen Rock Island Express trenini soymak için rayların bir bölümünü yerinden çıkardı. Raydan çıkan lokomotif devrildi ve makinist John Rafferty hayatını kaybetti. Silahlı soyguncular daha sonra bagaj vagonundaki kasayı açarak yaklaşık 2 bin 500-3 bin dolar aldı.
Çete aslında trende çok daha büyük bir altın ve para sevkiyatı bulunduğunu düşünüyordu; fakat bekledikleri serveti ele geçiremedi. Buna rağmen olay, Amerikan Batısı’nın ilk büyük ve başarılı tren soygunlarından biri olarak gazetelerde geniş yer buldu. Sonraki yıllarda filmler ve romanlar Jesse James’i zenginlerden çalıp yoksullara dağıtan bir halk kahramanı gibi anlatsa da bu soygunda bir makinistin ölmesi, efsanenin ardındaki gerçek şiddeti açıkça gösteriyordu.
1897 – Kandıralılar köy çocukları okuyabilsin diye kendi imkânlarıyla yatılı okul kurdu
- yüzyılın sonunda Kandıra kazasında yaşayan yaklaşık 40 bin kişinin büyük bölümü köylerdeydi. Kazaya bağlı 133 Müslüman köyünde yeterli düzeyde ilkokul bulunmuyor, köy çocuklarının çoğu düzenli eğitim alamıyordu. Kandıra Müftüsü Hacı İsmail Efendi bunun üzerine halkı harekete geçirerek 40’tan fazla öğrencinin kalabileceği büyük bir medrese yaptırdı. Çevre köylerden gelen çocuklar burada hem kalıyor hem de eğitim görüyordu.
İzmit Mutasarrıfı Musa Kâzım Bey, Kandıra’yı ziyaret ettiğinde bu girişimi görerek Hacı İsmail Efendi’ye devlet bütçesinden aylık 500 kuruş maaş bağlanmasını istedi. Sadrazamlık, 21 Temmuz 1897’de Maarif Nezaretine gerekli işlemlerin yapılması emrini verdi. Mali sıkıntılar nedeniyle maaş hemen bağlanamasa da olay, Kandıra halkının devletin yetişemediği eğitim ihtiyacını kendi dayanışmasıyla karşılamasının dikkat çekici bir örneği olarak yerel tarihe geçti.
1904 – Dünyanın en uzun demiryolu resmen tamamlandı; Avrupa Rusyası Sibirya üzerinden Uzak Doğu’ya bağlandı
Çar III. Aleksandr döneminde planlanan ve yapımına 1891’de başlanan Trans Sibirya Demiryolu’nun tamamlandığı resmen ilan edildi. Binlerce işçi; ormanlar, bataklıklar, donmuş topraklar ve büyük nehirlerle kaplı yaklaşık 9 bin kilometrelik güzergâhta, çoğu zaman kazma, kürek ve dinamitle çalıştı. Hat, Rusya’nın batısını Sibirya üzerinden Pasifik kıyısındaki Vladivostok’a bağlayan dünyanın en uzun demiryolu ağına dönüştü.
Ancak 1904’te “tamamlandı” denilen hat bugünkü kesintisiz güzergâhla aynı değildi. Baykal Gölü tren taşıyan feribotlarla geçiliyor, doğudaki bazı seferler Çin’e ait Mançurya topraklarından ilerliyordu. Baykal çevresindeki zorlu demiryolu kesimi aynı yıl içinde tamamlandı; tamamen Rus topraklarından geçen Moskova–Vladivostok hattı ise Amur Demiryolu’nun 1916’da açılmasıyla oluştu.
Trans Sibirya, milyonlarca insanın Sibirya’ya göç etmesini kolaylaştırdı; tarım ürünleri, madenler, askerler ve ticari mallar kıta boyunca taşınmaya başladı. Fakat hattın başlangıçta tek raylı ve kapasitesinin sınırlı olması, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı sırasında Rus ordusunun asker ve malzeme sevkiyatında ciddi sıkıntılar yaşamasına da neden oldu.
1905 – Bombalı fayton Yıldız Camii önünde patladı; II. Abdülhamid birkaç dakikalık gecikmeyle kurtuldu
Ermeni Devrimci Federasyonu olarak da bilinen Taşnaksutyun mensupları, II. Abdülhamid’i cuma selamlığından çıkarken öldürmek amacıyla Yıldız Camii önüne saatli bomba yerleştirilmiş bir fayton bıraktı. Bomba, padişahın her hafta camiden çıkıp arabasına ulaşması için geçen süre hesaplanarak ayarlanmıştı. Planın hazırlanmasında örgüt üyelerinin yanı sıra Avrupalı anarşistler de yer aldı.
Ancak II. Abdülhamid, namazın ardından Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile birkaç dakika ayaküstü konuşunca her zamanki çıkış düzeni aksadı. Padişah henüz arabasına ulaşmadan bomba büyük bir gürültüyle patladı. II. Abdülhamid yara almadan kurtulurken tören alanındaki 26 kişi hayatını kaybetti, 58 kişi yaralandı.
Yıldız Suikastı adıyla tarihe geçen saldırının ardından geniş çaplı bir soruşturma başlatıldı; planla bağlantılı isimlerden Edward Joris yakalandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Suikast, dönemin uluslararası basınında büyük yankı uyandırırken II. Abdülhamid’in güvenlik kaygılarını ve Yıldız Sarayı merkezli sıkı yönetim anlayışını daha da güçlendirdi.
1913 – Osmanlı ordusu Edirne’ye yeniden girdi; Balkan yenilgisinin en ağır yarası sarıldı
Birinci Balkan Savaşı’nda aylarca kuşatıldıktan sonra 26 Mart 1913’te Bulgar ve Sırp kuvvetlerinin eline geçen Edirne, Osmanlı birlikleri tarafından geri alındı. Bulgaristan’ın İkinci Balkan Savaşı’nda eski müttefikleri Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ’la çatışmaya girmesini fırsat bilen Osmanlı yönetimi, uluslararası itirazlara rağmen Midye-Enez hattını aşarak Doğu Trakya’da ileri harekâta başladı.
Bulgar birliklerinin büyük ölçüde çekildiği şehre Enver Bey’in öncülük ettiği ileri kuvvetler girdi. Bolayır Kolordusunun kurmay başkanı Mustafa Kemal Bey de Edirne’nin geri alınmasına katılan birlikler arasında yer aldı. Harekât büyük bir meydan savaşından çok, Bulgaristan’ın başka cephelerde sıkışması üzerine boşalttığı Doğu Trakya’nın yeniden ele geçirilmesi biçiminde gerçekleşti. Enver Bey bu gelişmenin ardından “Edirne Kahramanı” olarak ün kazandı.
Edirne’nin Osmanlı yönetiminde kalması, 29 Eylül 1913’te Bulgaristan’la imzalanan İstanbul Antlaşması’yla resmiyet kazandı. Kaynakların bir bölümü şehrin geri alınışını 21 Temmuz’a, bazı askerî kronolojiler ise birliklerin şehir merkezine girişini 22 Temmuz’a tarihlendiriyor. Buna rağmen 21 Temmuz, Edirne’nin yeniden Osmanlı topraklarına katıldığı gün olarak yaygın biçimde kabul ediliyor.
1919 – Yanan hava gemisi bankanın cam tavanından içeri düştü
Chicago üzerinde uçan Wingfoot Express adlı hava gemisi, öğleden sonra aniden alev aldı. Hidrojenle dolu araç, birkaç saniye içinde büyük bir ateş topuna dönüştü ve kentin finans merkezindeki Illinois Trust and Savings Bank’in cam tavanını delerek binanın içine düştü. Alevler, yakıt ve metal parçaları bankada çalışan insanların üzerine yağdı.
Faciada bankadaki 10 kişiyle hava gemisindeki 3 kişi hayatını kaybetti. Paraşütle atlayan mürettebattan yalnızca ikisi kurtulabildi. Olay, insanların gökdelenlerin üzerinde hava araçlarının serbestçe dolaşmasının ne kadar büyük tehlike yaratabileceğini gösterdi; Chicago yönetimi kent üzerindeki hava trafiğini düzenlemek için harekete geçti. Bankanın üzerine düşen yanan hava gemisi, erken havacılık tarihinin en tuhaf ve ürpertici kazalarından biri olarak hafızalara kazındı.
1920 – Onnik çetesi Uzunbey köyünü bastı; evler ve halkın malları yağmalandı
Millî Mücadele’nin en karışık dönemlerinden birinde, Aslanbey’den gelen yaklaşık 60 kişilik Onnik çetesi, 20 Temmuz’u 21 Temmuz’a bağlayan gece Uzunbey köyünü bastı. Akademik kaynaklarda Ermeni silahlı grupları arasında gösterilen çete, köyü ve köylülerin mallarını yağmaladı. Baskında can kaybı yaşanıp yaşanmadığına ilişkin kesin bir kayıt bulunmuyor.
İzmit ve çevresi o günlerde işgal kuvvetlerinin yanı sıra farklı silahlı çetelerin de faaliyet gösterdiği, devlet otoritesinin büyük ölçüde çöktüğü bir bölgeydi. Köyler yalnız askerî çatışmalardan değil; baskın, yağma ve zorunlu göçlerden de etkileniyordu. Uzunbey baskını ulusal tarih kitaplarında yer alan büyük bir savaş değildi; ancak Millî Mücadele yıllarının Kocaeli köylüsü için günlük hayatta ne anlama geldiğini gösteren önemli bir yerel kayıttır.
1922 – İttihat ve Terakki’nin üç büyük liderinden Cemal Paşa Tiflis’te öldürüldü
İttihat ve Terakki yönetiminin Talat ve Enver Paşa’yla birlikte en etkili üç isminden biri olan Cemal Paşa, Tiflis’te uğradığı silahlı saldırıda iki yaveriyle birlikte hayatını kaybetti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Bahriye Nazırlığı ve Suriye’deki Dördüncü Ordu Komutanlığı görevlerini yürüten Cemal Paşa, savaşın ardından Osmanlı topraklarından ayrılmış; daha sonra Afgan ordusunun yeniden düzenlenmesine yardımcı olmak üzere Kabil’e gitmişti. 1922 yazında Anadolu’ya dönmek için Mustafa Kemal Paşa’dan gelecek haberi bekliyordu.
Cemal Paşa, 21 Temmuz gecesi Tiflis’teki Ankara Hükûmeti temsilciliğinden kaldığı otele dönerken silahlı saldırıya uğradı. Suikastın, Ermeni Devrimci Federasyonu yani Taşnaksutyun tarafından yürütülen Nemesis Operasyonu kapsamında gerçekleştirildiği kabul ediliyor. Operasyon, 1915’teki Ermeni tehcirinden sorumlu tutulan eski Osmanlı yöneticilerini hedef alıyordu. Cemal Paşa’yı öldürenler arasında Artashes Gevorgyan, Petros Ter-Poghosyan ve Stepan Dzaghigian’ın bulunduğu belirtiliyor.
Suikastın arkasında Sovyet güvenlik örgütünün de bulunduğuna ilişkin iddialar ortaya atıldı; ancak bu bağlantı kesin biçimde kanıtlanamadı. Önce Tiflis’e gömülen Cemal Paşa’nın naaşı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararıyla Erzurum’a getirildi ve Karskapı Şehitliği’ne defnedildi. Böylece İttihat ve Terakki’nin “Üç Paşalar” diye anılan liderlerinden Talat ve Cemal Paşa suikastlarda, Enver Paşa ise yalnızca iki hafta sonra Orta Asya’da Sovyet birlikleriyle çatışırken hayatını kaybetmiş oldu.
1933 – Adapazarı’nda başpehlivana 70 lira ödüllü “alaturka güreş” yapıldı
O tarihte Kocaeli vilayetine bağlı bir kaza olan Adapazarı’nda ödüllü “alaturka güreş” düzenlendi. İlanda baş kategorisinde birinci olan pehlivana 70, orta kategorisinin birincisine 30, deste birincisine ise 15 lira verileceği duyuruldu. Baş, orta ve deste ifadeleri, pehlivanların geleneksel güreşte ulaştıkları dereceleri gösteriyordu.
“Alaturka güreş” sözü, modern minder güreşinden ayrılan yağlı güreş ve karakucak gibi geleneksel güreşleri anlatmak için kullanılıyordu. Bugün Sakarya’nın merkezi olan Adapazarı, 1954’e kadar Kocaeli’ye bağlıydı. Bu nedenle etkinlik yalnız Sakarya’nın değil, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Kocaeli’nin spor ve eğlence hayatına da ait renkli bir hatıradır.
1936 – Montrö’nün ertesi günü Türk askeri 13 yıl sonra Boğazlara yeniden girdi
Türk birlikleri, İstanbul ve Çanakkale Boğazları çevresindeki askerden arındırılmış bölgelere yerleşmeye başladı. Lozan Antlaşması’yla 1923’te oluşturulan düzende Türkiye, Boğazlara asker ve silah yerleştiremiyor; geçişler, Türkiye’nin sadece bir oyla temsil edildiği uluslararası bir komisyon tarafından denetleniyordu. Bu durum, ülkenin en stratejik bölgelerinden birini savunmasız bırakıyordu.
20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlar Komisyonunu kaldırarak denetimi Türkiye’ye verdi ve bölgenin yeniden silahlandırılmasına izin verdi. Sözleşmenin ertesi günü Türk askerinin Boğazlara girmesiyle Türkiye’nin bölgedeki egemenliği kâğıt üzerinde kalmaktan çıkarak fiilen de yeniden kuruldu.
1940 – Baltık devletlerinin bağımsızlığı zorla sona erdirildi; Sovyet ilhakının son adımı atıldı
Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası’yla yaptığı Molotov-Ribbentrop Paktı’nın gizli protokolleriyle kendi nüfuz alanına bırakılan Litvanya, Letonya ve Estonya’ya Haziran 1940’ta ültimatom verdi. Kızıl Ordu Litvanya’yı 15 Haziran’da, Letonya ve Estonya’yı 17 Haziran’da işgal etti; mevcut hükümetlerin yerine Moskova’nın denetimindeki “halk hükümetleri” kuruldu.
Tek listeyle ve yoğun baskı altında yapılan seçimlerin ardından oluşturulan meclisler, 21 Temmuz’da ülkelerini Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan ederek Sovyetler Birliği’ne alınmak için başvuruda bulundu. İlhak süreci Litvanya’nın 3 Ağustos, Letonya’nın 5 Ağustos, Estonya’nın ise 6 Ağustos 1940’ta SSCB’ye resmen katılmasıyla tamamlandı.
ABD, 23 Temmuz’da yayımladığı Welles Bildirisi’yle bu zorla katılmayı tanımadığını açıkladı; birçok Batılı ülke de Baltık devletlerinin hukuken varlığını sürdürdüğü görüşünü korudu. Sovyet yönetiminde kamulaştırmalar, tutuklamalar ve kitlesel sürgünler yaşandı. Litvanya, Letonya ve Estonya ancak Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde, 1990-1991 yıllarında bağımsızlıklarını yeniden kazandı.
1946 – Türkiye çok partili seçime geçti; “açık oy, gizli sayım” tartışması başladı
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk çok partili milletvekili genel seçimi yapıldı. İki dereceli sistem kaldırılarak seçmenlerin milletvekillerini doğrudan belirlediği tek dereceli seçime geçildi. CHP’nin karşısına başta Celal Bayar liderliğindeki Demokrat Parti olmak üzere Millî Kalkınma Partisi ve başka siyasi partiler çıktı. 465 milletvekilliğinin 397’sini CHP, 61’ini DP, 7’sini ise bağımsız adaylar kazandı. DP’nin ülkenin her yerinde örgütlenememesi ve yalnızca 273 aday göstermesi nedeniyle seçimden çoğunlukla çıkması matematiksel olarak zaten mümkün değildi.
Kocaeli’de ise 10 milletvekilliğinin tamamını CHP listesi kazandı. Nihat Erim, İsmail Rüştü Aksal, Şükrü Okan, Fuat Balkan, Ali Dikmen ve İbrahim Süreyya Yiğit, kenti Mecliste temsil edecek isimler arasındaydı. Ancak Kocaeli’deki siyasi tablo yalnız dört yıl sonra tamamen tersine dönecek; 1950 seçimlerinde bu kez kentin 11 milletvekilliğinin tamamını Demokrat Parti kazanacaktı. Böylece Türkiye genelindeki iktidar değişimi, Kocaeli’de çok daha keskin bir biçimde görülecekti.
Seçimin en tartışmalı yönü, oyların herkesin görebileceği biçimde kullanılması, sayımın ise kapalı yapılmasıydı. Sandıklar yargı yerine idari makamların denetimindeydi. Demokrat Parti; seçmenlere baskı uygulandığını, parti gözlemcilerinin bazı köylere sokulmadığını, seçim tutanaklarının değiştirildiğini ve kamu görevlilerinin iktidar lehine hareket ettiğini öne sürdü. CHP yönetimi bu suçlamaları reddetti; ancak “açık oy, gizli sayım” uygulaması seçim sonuçlarının güvenilirliği üzerindeki tartışmaların yıllarca sürmesine yol açtı.
Bütün sorunlarına rağmen seçim, tek parti döneminden örgütlü parlamenter muhalefete geçişte önemli bir eşik oldu. Demokrat Parti ilk kez güçlü bir muhalefet grubu olarak Meclise girdi. Seçim sistemi 1950’den önce değiştirildi; gizli oy, açık sayım ve yargı denetimi getirildi. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’de iktidar ilk kez seçim yoluyla el değiştirdi.
1948 – Cat Stevens adıyla dünyayı fethedecek Yusuf İslam doğdu
Stephen Demetre Georgiou, Londra’da dünyaya geldi. Genç yaşta Cat Stevens sahne adını kullanmaya başladı ve 1960’ların sonlarından itibaren İngiliz pop müziğinin en dikkat çekici şarkıcılarından biri oldu. Father and Son, Wild World, Lady D’Arbanville, Morning Has Broken ve Peace Train gibi şarkıları, onu 1970’lerin en popüler şarkıcı ve bestecileri arasına taşıdı.
Geçirdiği ağır hastalıklar ve boğulma tehlikesinin ardından manevi bir arayışa yönelen Cat Stevens, 1977’de Müslüman oldu; 1978’de Yusuf İslam adını aldı. Uzun süre popüler müzik dünyasından uzaklaşarak eğitim ve yardım çalışmalarına ağırlık verdi. Yıllar sonra yeniden konserlere ve albüm çalışmalarına dönen Yusuf İslam hem Cat Stevens döneminin şarkılarıyla hem de hayatındaki büyük değişimle popüler kültürün en ilgi çekici isimlerinden biri oldu.
1960 – Dünyanın ilk kadın başbakanı göreve başladı; Sirimavo Bandaranaike tarihe geçti
O dönem resmî adı Seylan olan bugünkü Sri Lanka’da, Sirimavo Bandaranaike başbakanlık görevini üstlendi. Bandaranaike’nin liderliğindeki Sri Lanka Özgürlük Partisi, 20 Temmuz’da yapılan genel seçimleri kazandı; ertesi gün Genel Vali Oliver Goonetilleke tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen Bandaranaike yemin ederek dünyanın ilk kadın başbakanı oldu.
Sirimavo Bandaranaike aktif siyasete, başbakanlık yapmış eşi Solomon Bandaranaike’nin 1959’da bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından girdi. Partisinin liderliğini üstlenerek kısa sürede seçim zaferine ulaşması, kadınların hükümet başkanlığına uygun görülmediği bir dönemde dünya siyaseti açısından büyük bir kırılma yarattı.
Bandaranaike daha sonra 1970-1977 ve 1994-2000 yılları arasında iki kez daha başbakanlık yaptı. Böylece sembolik bir “ilk” olarak kalmadı; yaklaşık kırk yıl boyunca ülke siyasetinin en etkili isimlerinden biri oldu. Onun açtığı yolu izleyen kızı Chandrika Kumaratunga da yıllar sonra Sri Lanka’nın ilk kadın cumhurbaşkanlığına seçildi.
1961 – Gus Grissom uzaya çıktı; kapsülü denize batarken son anda kurtuldu
Gus Grissom, Liberty Bell 7 adlı kapsülle gerçekleştirdiği 15 buçuk dakikalık uçuşla uzaya çıkan ikinci Amerikalı oldu. Uçuş yörüngeye ulaşmadı; roket uzaya yükseldikten sonra kapsül Atlas Okyanusu’na indi. Görev başarıyla tamamlanmış görünürken kapsülün patlayıcı mekanizmayla çalışan kapağı beklenmedik biçimde açıldı.
İçeri hızla deniz suyu dolarken Grissom kendisini kapsülden dışarı attı. Uzay giysisine su girmeye başlayınca astronot da batma tehlikesi geçirdi; bir kurtarma helikopteri tarafından son anda sudan çıkarıldı. Liberty Bell 7 ise okyanusun yaklaşık 4 bin 500 metre derinliğine battı. Kapağın neden açıldığı hiçbir zaman kesin olarak belirlenemedi. Kapsül ancak 38 yıl sonra, 1999’da okyanus tabanından çıkarılabildi.
1969 – İnsanlık ilk kez başka bir gök cismine ayak bastı
Apollo 11’in Ay modülü Eagle, 20 Temmuz’da Neil Armstrong ve Buzz Aldrin’i Ay’ın Sessizlik Denizi adı verilen bölgesine indirdi. Mürettebatın üçüncü üyesi Michael Collins ise Columbia adlı komuta modülüyle Ay’ın yörüngesinde kaldı. İniş sırasında otomatik sistemin kayalık bir bölgeye yöneldiğini gören Armstrong kontrolü devraldı ve yakıtın bitmesine saniyeler kala güvenli bir noktaya inmeyi başardı.
Neil Armstrong, evrensel saate göre 21 Temmuz 1969’da saat 02.56’da merdivenin son basamağından Ay yüzeyine adım attı. “Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adım” sözleriyle tarihe geçen Armstrong’u yaklaşık 19 dakika sonra Buzz Aldrin izledi. Böylece insan, ilk kez Dünya dışında bir gök cisminin üzerinde yürüdü. Televizyon yayınının dünya çapında yaklaşık 650 milyon kişi tarafından izlendiği tahmin ediliyor.
Armstrong ve Aldrin Ay yüzeyinde yaklaşık iki buçuk saat geçirdi; fotoğraflar çekti, bilimsel ölçüm araçları yerleştirdi ve Dünya’ya getirilmek üzere taş ve toprak örnekleri topladı. Ay’a bırakılan plakette, “Dünya gezegeninden gelen insanlar ilk kez burada Ay’a ayak bastı. Bütün insanlık adına barış içinde geldik” mesajı yer alıyordu. Apollo 11, uzay yarışının en büyük başarısı olmanın ötesinde, insanlığın kendi dünyasının dışına çıkabileceğini gösteren tarihî bir dönüm noktası oldu.
1969 – Beyaz Saray’dan Ay’a ilk “telefon görüşmesi” yapıldı
ABD Başkanı Richard Nixon, Beyaz Saray’daki çalışma odasından Neil Armstrong ve Buzz Aldrin’le konuştu. Astronotlar Ay yüzeyinde, Nixon ise yaklaşık 384 bin kilometre uzaktaki Washington’daydı. Nixon görüşmeyi “Beyaz Saray’dan yapılmış en tarihî telefon konuşması” olarak nitelendirdi ve astronotlara bütün Amerikalılar adına teşekkür etti.
Görüşme günlük dilde “Ay’a açılan telefon” olarak anlatılsa da bağlantı yalnız telefon hattından oluşmuyordu. Nixon’ın sesi telefonla Houston’daki görev merkezine, oradan radyo antenleri aracılığıyla Ay’a ulaştırıldı. ABD’de saat henüz 20 Temmuz’u gösterirken evrensel saate göre 21 Temmuz’a girilmişti. Bu nedenle görüşme Amerikan kronolojilerinde çoğunlukla 20, Türkiye’de hazırlanan kronolojilerde ise 21 Temmuz altında yer alıyor.
1970 – Asvan Yüksek Barajı tamamlandı; Nil’in binlerce yıllık taşkın düzeni değişti
Mısır’ın güneyindeki Asvan Yüksek Barajı, on yılı aşan çalışmaların ardından tamamlandı. Nil Nehri binlerce yıl boyunca yaz aylarında taşıyor; taşıdığı verimli çamuru tarlalara bırakıyor, ancak zaman zaman köyleri ve ekili alanları da sular altında bırakıyordu. Baraj sayesinde nehrin akışı kontrol altına alındı, kurak dönemlerde tarım arazilerine düzenli su verilmeye ve büyük miktarda elektrik üretilmeye başlandı.
Baraj, Mısır’ın sanayileşmesinin ve modernleşmesinin simgelerinden biri oldu; fakat ağır bir bedeli de vardı. Arkasında oluşan dev Nasır Gölü nedeniyle Mısır ve Sudan’da 50 binden fazla insan, çoğu Nubili olan topluluklar, yaşadıkları yerlerden taşınmak zorunda kaldı. Nil’in taşıdığı verimli milin barajın arkasında kalması da tarımı ve nehir deltasının doğal dengesini değiştirdi. Asvan, hem mühendisliğin gücünü hem de büyük projelerin doğa ve insan üzerindeki bedelini gösteren tarihî bir örneğe dönüştü.
1972 – Belfast’ta 75 dakikada 22 bomba patlatıldı; “Kanlı Cuma”da 9 kişi öldü
Geçici İrlanda Cumhuriyet Ordusu, Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’ın farklı noktalarına yerleştirdiği 22 bombayı yaklaşık 75 dakika içinde patlattı. Otobüs terminali, tren istasyonu, köprüler, yollar ve iş yerlerinin hedef alındığı saldırı dalgasında 7 sivil ile 2 İngiliz askeri hayatını kaybetti; yaklaşık 130 kişi yaralandı. Ölenler arasında 14 ve 15 yaşlarında iki çocuk da bulunuyordu. O gün, Kuzey İrlanda çatışmalarının en kanlı saldırılarından biri olarak “Kanlı Cuma” adıyla tarihe geçti.
IRA, bombalar patlamadan önce güvenlik güçlerine telefonla uyarılar gönderildiğini savundu. Ancak bombaların çok kısa aralıklarla ve şehrin farklı noktalarında patlatılması, yanlış ve sahte ihbarların da yapılması büyük bir kargaşa yarattı; bazı bölgelerden uzaklaştırılan insanlar başka bir bombanın bulunduğu yere yönlendirildi. Özellikle Oxford Street Otobüs Terminali’ndeki patlama, saldırının en ağır can kaybına yol açtı.
Kanlı Cuma, Katoliklerle Protestanlar, cumhuriyetçilerle Birleşik Krallık yanlıları arasında yaklaşık otuz yıl süren ve “The Troubles” olarak anılan Kuzey İrlanda çatışmalarının sembol olaylarından biri oldu. Geçici IRA, saldırıdan otuz yıl sonra, 2002’de sivillerin ölümü ve yaralanması nedeniyle özür ve başsağlığı açıklaması yayımladı.
1973 – Mossad yanlış kişiyi öldürdü; Lillehammer operasyonu büyük skandala dönüştü
İsrail dış istihbarat servisi Mossad’a bağlı bir ekip, Norveç’in Lillehammer kentinde yaşayan Fas asıllı garson Ahmed Bouchikhi’yi takip etmeye başladı. Ajanlar, Bouchikhi’yi 1972 Münih Olimpiyatları’nda 11 İsrailli sporcunun öldürülmesinden sorumlu tutulan Kara Eylül örgütünün yöneticilerinden Ali Hasan Selame sanıyordu. Oysa Bouchikhi’nin örgütle veya saldırıyla hiçbir ilgisi yoktu.
Ahmed Bouchikhi, evine dönerken vurularak öldürüldü. Norveç polisi kısa sürede Mossad ekibinin izine ulaştı; altı ajan yakalandı, beşi hapis cezası aldı. Operasyon sırasında kullanılan sahte kimlikler ve Mossad’ın Avrupa’daki bağlantıları da ortaya çıktı. İsrail yıllar sonra Bouchikhi’nin eşine ve çocuklarına tazminat ödedi. “Lillehammer Olayı”, dünyanın en çok korkulan istihbarat servislerinden birinin yanlış kişiyi hedef aldığı en büyük operasyon skandallarından biri oldu.
1974 – Kıbrıs Harekâtı’nın en acı günü: TCG Kocatepe dost ateşiyle battı
Yunanistan’dan Kıbrıs’a deniz yoluyla asker ve silah gönderildiği yönündeki haberler üzerine TCG Kocatepe, TCG Adatepe ve TCG Mareşal Fevzi Çakmak muhripleri Baf açıklarına gönderildi. Bölgede herhangi bir Yunan filosu bulunamadı. Ancak Türk savaş uçakları, karşılarında gördükleri Türk muhriplerini Türk bayrağı çekerek kendilerini gizleyen Yunan gemileri sandı.
Gemilerden yapılan Türkçe telsiz çağrıları da bunun bir savaş hilesi olabileceği düşüncesiyle dikkate alınmadı. Yaklaşık beş saat süren hava saldırısında TCG Kocatepe ağır hasar alarak battı; TCG Adatepe ile TCG Mareşal Fevzi Çakmak ise hasarlı hâlde bölgeden uzaklaşmayı başardı. Kocatepe’de 54 denizci şehit oldu. Denize atlayan personel, saatler süren bekleyişin ardından Türk, İngiliz, İsrailli ve Lübnanlı deniz unsurları tarafından kurtarıldı. Facia, Kıbrıs Harekâtı’nın en acı ve en çok tartışılan olaylarından biri olarak tarihe geçti.
1976 – İnsanlık Mars yüzeyini ilk kez renkli olarak gördü
Viking 1 uzay aracı, Mars’a başarıyla indikten bir gün sonra gezegen yüzeyinin ilk renkli fotoğrafını Dünya’ya gönderdi. Araç ilk siyah-beyaz görüntüyü 20 Temmuz’daki inişinden birkaç dakika sonra yollamıştı; 21 Temmuz’da alınan renkli görüntü ise insanlığın başka bir gezegenin yüzeyini doğal renklerine yakın biçimde ilk kez görmesini sağladı.
Fotoğrafta turuncu-kırmızı toprak, koyu renkli kayalar ve toz nedeniyle kızılımsı görünen bir gökyüzü bulunuyordu. Viking 1 yalnız fotoğraf çekmedi; Mars toprağını inceleyen deneyler gerçekleştirdi ve gezegende yaşam izi arayan ilk başarılı yüzey görevlerinden biri oldu. Mars’ın bugün herkesçe bilinen “kızıl gezegen” görüntüsünün yerleşmesinde bu fotoğrafın büyük payı vardı.
1977 – Arap birliği hayali çöktü; Libya ile Mısır dört gün boyunca savaştı
Libya ile Mısır arasındaki sınır çatışmaları, tankların, topçu birliklerinin ve savaş uçaklarının kullanıldığı açık bir savaşa dönüştü. “Dört Gün Savaşı” olarak anılan çatışmanın arkasında Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile Libya lideri Muammer Kaddafi arasında giderek büyüyen siyasi düşmanlık bulunuyordu. Kaddafi Arap ülkelerinin birleşmesini ve İsrail’e karşı ortak cephe kurulmasını savunurken Sedat, Sovyetler Birliği’nden uzaklaşıyor ve ABD’yle yakınlaşarak İsrail’le görüşmenin yollarını arıyordu.
Sınır karakollarına yönelik Libyalı birliklerin saldırılarının ardından Mısır ordusu karşı harekâta geçti. Mısır uçakları Libya’daki askerî üsleri, radar tesislerini ve sınır bölgelerini bombalarken kara birlikleri de Libya topraklarına girdi. Çatışma bölgesinin yabancı gazetecilere kapatılması ve iki tarafın birbirinden çok farklı kayıp rakamları açıklaması nedeniyle savaşın bilançosu kesin olarak belirlenemedi.
Enver Sedat, 24 Temmuz’da Cezayir Devlet Başkanı Huari Bumedyen ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ın arabuluculuk girişimlerinin ardından ateşkes emri verdi. Dört gün süren savaş sınırları değiştirmedi; ancak Sedat ile Kaddafi arasındaki düşmanlığı kalıcı hâle getirdi. Sedat’ın birkaç ay sonra Kudüs’e gitmesi ve İsrail’le barış sürecini başlatması, iki ülke arasındaki siyasi kopuşu daha da derinleştirdi.
1977 – CHP seçimden birinci çıktı, hükümeti Demirel kurdu; II. Milliyetçi Cephe dönemi başladı
5 Haziran 1977 seçimlerinde Bülent Ecevit liderliğindeki CHP yüzde 41’in üzerinde oyla birinci parti oldu ancak Mecliste tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamadı. Ecevit’in kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, hükümeti kurma görevini Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e verdi. Demirel, 21 Temmuz’da Millî Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisiyle koalisyon kurarak yeniden başbakan oldu.
- Milliyetçi Cephe adı verilen hükümette Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş başbakan yardımcılığı görevlerini üstlendi. 1975’te kurulan ilk Milliyetçi Cephe’de yer alan Cumhuriyetçi Güven Partisi ise bu kez koalisyona katılmadı. AP, MSP ve MHP’den oluşan hükümet; ekonomik sıkıntıların, siyasal kutuplaşmanın ve sağ-sol çatışmalarının giderek ağırlaştığı bir dönemde göreve başladı.
Koalisyonun ömrü altı aydan kısa sürdü. Adalet Partisinden ayrılan milletvekillerinin desteğiyle CHP’nin verdiği gensoru, 31 Aralık 1977’de 228 güvensizlik oyuyla kabul edildi ve II. Milliyetçi Cephe Hükümeti düşürüldü. Demirel hükümetinin resmî görev süresi 5 Ocak 1978’de sona ererken yerine Bülent Ecevit’in kurduğu koalisyon geçti.
1981 – Gırgır, Müşerref Akay’ın bayraklı elbisesini hicvedince dört hafta susturuldu
Türkiye’nin en çok okunan mizah dergilerinden Gırgır’ın yayını, 12 Eylül askerî yönetimi döneminde dört hafta süreyle yasaklandı. Yasaklamaya, derginin 19 Temmuz tarihli 467. sayısının kapağında, “Türkiyem” şarkısıyla tanınan Müşerref Akay’ın ay yıldızlı kırmızı sahne kıyafetinin hicvedilmesi gerekçe gösterildi. Kapakta, elindeki bayraklarla televizyona çıkmak isteyen bir satıcı üzerinden millî sembollerin gösteriye dönüştürülmesi eleştiriliyordu.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığının başvurusu üzerine nöbetçi mahkeme derginin ilgili sayısının toplatılmasına karar verdi. Ardından Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanarak Gırgır’ın basılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını dört hafta süreyle yasakladı. Gerekçe, Türk bayrağının bir sahne elbisesi üzerinde karikatürleştirilerek Bayrak Kanunu’na aykırı biçimde kullanılmasıydı.
Karar, askerî yönetimin yalnız siyasi gazeteleri değil, gündelik hayatı hicveden mizah yayınlarını da yakından denetlediği dönemin sembol olaylarından biri oldu. Gırgır, yasaklandığı yıllarda yüz binlerce satan ve geniş kitlelere ulaşan bir dergiydi; dört haftalık susturma cezası da 12 Eylül döneminde mizaha uygulanan baskının en çok hatırlanan örnekleri arasına girdi.
1983 – Antarktika’da termometre eksi 89,2’yi gördü; dünyanın soğuk rekoru kırıldı
Antarktika’nın iç kesimlerinde bulunan Sovyet Vostok Araştırma İstasyonu’nda hava sıcaklığı eksi 89,2 derece olarak ölçüldü. Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından yeryüzünde bir meteoroloji istasyonunda doğrudan ölçülmüş en düşük hava sıcaklığı olarak kabul edilen bu değer, 21 Temmuz 1983’ten beri resmî dünya rekorunu koruyor. Vostok İstasyonu, deniz seviyesinden yaklaşık 3 bin 420 metre yüksekte ve Güney Kutbu’na yaklaşık bin 300 kilometre uzaklıkta bulunuyor.
Rekorun kırıldığı sırada Antarktika’da aylar süren kutup gecesi yaşanıyordu. Güneş ışığının bulunmaması, havanın son derece kuru olması, yüksek rakım ve kıtanın iç kesimlerinde denizin ılımanlaştırıcı etkisinin hissedilmemesi sıcaklığın olağanüstü seviyelere düşmesine yol açtı. Eksi 89,2 derece, suyun donma noktasından yaklaşık 89; kuru buzun oluştuğu sıcaklıktan ise yaklaşık 11 derece daha düşüktü.
Uydu araştırmaları, Doğu Antarktika Platosu’ndaki bazı çukurlarda kar yüzeyinin eksi 98 dereceye kadar soğuyabildiğini daha sonra ortaya koydu. Ancak bunlar doğrudan bir meteoroloji istasyonunda ölçülen hava sıcaklıkları değil, uydu verilerinden hesaplanan yüzey sıcaklıklarıydı. Bu nedenle Vostok’ta kaydedilen eksi 89,2 derece, dünyanın resmî soğuk rekoru olmayı sürdürüyor.
1989 – Milli Vanilli’nin playback kaydı takıldı; büyük müzik skandalının ilk çatlağı oluştu
Dönemin hızla yükselen pop ikilisi Milli Vanilli, ABD’nin Connecticut eyaletindeki Lake Compounce eğlence parkında düzenlenen Club MTV konserinde sahneye çıktı. Rob Pilatus ile Fab Morvan dans ederek şarkılarını seslendirirken playback sisteminde arıza meydana geldi. Müzik ve vokaller kesilince ne yapacağını bilemeyen ikili sahneden kaçtı; bir süre sonra geri dönerek gösteriyi tamamladı.
Olay yerel bir gazetedeki konser eleştirisi dışında fazla dikkat çekmedi ve Milli Vanilli’nin yükselişini hemen durdurmadı. İkili 1990’da En İyi Yeni Sanatçı Grammy Ödülü’nü bile kazandı. Ancak birkaç ay sonra yapımcı Frank Farian, albümlerde duyulan seslerin Pilatus ve Morvan’a değil, başka şarkıcılara ait olduğunu açıkladı. Ödülleri geri alındı, plak şirketi albümlerini piyasadan çekti. 21 Temmuz’daki teknik arıza da pop müzik tarihinin en büyük sahtekârlıklarından birinin ilk görünür işareti olarak hatırlandı.
1990 – Kandıra’yı otomobil, sinema ve elektrikle tanıştıran ailenin öncü ismi İsmet Yelkencioğlu öldü
Kandıra’nın eski belediye başkanlarından İsmet Yelkencioğlu, İstanbul’da hayatını kaybetti ve Kandıra’daki aile mezarlığına defnedildi. Yelkencioğlu, siyasetçi kimliğiyle beraber Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Kandıra Musiki Cemiyeti, Halkevi ve spor kulüplerinde görev alan etkili bir yerel toplum insanıydı. 1936’da belediye başkanı seçildiği dönemde başkanlık maaşını almayarak belediye bütçesine bağışladı.
Yelkencioğlu ailesi, Kandıra’nın modernleşmesinde dikkat çekici bir rol oynadı. İlçeye 1929’da ilk otomobili, 1943’te ilk kamyonu ve arazi aracını, 1944’te ilk sinemayı getirdi. Ailenin kurduğu elektrik motoru, 1945’te Kandıra’nın bir bölümüne ücretsiz elektrik sağladı. Bu nedenle İsmet Yelkencioğlu’nun hayatı, Anadolu’daki küçük bir ilçenin otomobil, sinema ve elektrikle tanışmasının da hikâyesidir.
1990 – Berlin Duvarı’nın yıkıldığı yerde dev bir The Wall konseri verildi
Pink Floyd’un eski üyesi Roger Waters, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından yaklaşık sekiz ay sonra, grubun ünlü rock operası The Wall’ı dev bir gösteriyle sahneledi. Konser, yıllarca Doğu ve Batı Berlin’i ayıran duvarın yanındaki “ölüm şeridi”nin bulunduğu Potsdamer Platz çevresinde düzenlendi. Yaklaşık 350 bin kişinin izlediği gösteri, onlarca ülkede televizyon ve radyodan yayınlandı.
Scorpions, Bryan Adams, Cyndi Lauper, Sinéad O’Connor, Joni Mitchell ve Van Morrison gibi sanatçılar Waters’a eşlik etti. Konser boyunca sahnede dev bir duvar örüldü; finalde ise gerçek Berlin Duvarı gibi yıkıldı. Aslında insanın korkuları ve yalnızlığı nedeniyle çevresine ördüğü görünmez duvarları anlatan eser, bu kez Soğuk Savaş’ın ve bölünmüş Avrupa’nın sona erişinin simgesine dönüştü.
2011 – Atlantis son kez piste indi; 30 yıllık uzay mekiği dönemi kapandı
Uzay mekiği Atlantis, Uluslararası Uzay İstasyonu’na gerçekleştirdiği son ikmal görevinin ardından Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’ne indi. Dört astronotu taşıyan araç, karanlıkta piste teker koyduğunda NASA’nın 30 yıl süren Uzay Mekiği Programı da sona erdi. Atlantis’in bu uçuşu kendisinin 33’üncü, programın ise son göreviydi.
Uzay mekikleri 1981’den itibaren uyduları yörüngeye taşıdı, Hubble Uzay Teleskobu’nu uzaya çıkardı ve Uluslararası Uzay İstasyonu’nun kurulmasında büyük rol oynadı. Ancak Challenger ve Columbia facialarında 14 astronotun hayatını kaybetmesi, araçların yüksek maliyeti ve güvenlik sorunları programın sonunu hazırladı. Atlantis’in son inişi, insanlı uzay uçuşlarının en tanınmış araçlarından birinin emekliye ayrıldığı tarihî bir vedaya dönüştü.
2023 – Barbie ve Oppenheimer aynı gün gösterime girdi; “Barbenheimer” çılgınlığı başladı
Greta Gerwig’in rengârenk dünyasıyla dikkat çeken Barbie filmi ile Christopher Nolan’ın atom bombasının geliştirilmesini anlatan karanlık tarih draması Oppenheimer, aynı gün gösterime girdi. Birbirine neredeyse tamamen zıt iki filmin karşılaşması, internette “Barbenheimer” adı verilen büyük bir şakaya ve ardından küresel bir sinema etkinliğine dönüştü.
İzleyicilerden filmlerin birine pembe kıyafetlerle, diğerine koyu renkli takım elbiselerle gitmeleri ve iki yapımı aynı gün peş peşe izlemeleri istendi. Başlangıçta hayranların ürettiği espri, iki filmin de tanıtımına büyük katkı sağladı. Barbie ve Oppenheimer, birlikte sinema salonlarına pandemi sonrasının en hareketli hafta sonlarından birini yaşattı. Türkiye’de de iki filmi ilk hafta sonunda yaklaşık 850 bin kişi izledi. “Barbenheimer”, sosyal medyanın rakip filmleri birbirini destekleyen ortak bir kültür olayına dönüştürebileceğini gösterdi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
