Günün Tarihi / 2 Temmuz
1511 – Şahkulu İsyanı bastırıldı; Osmanlı sadrazamı Hadım Ali Paşa savaşta öldü
2 Temmuz 1511’de, II. Bayezid döneminin en büyük iç krizlerinden biri olan Şahkulu İsyanı kanlı bir çarpışmayla bastırıldı. Sivas-Kayseri arasındaki Gökçay/Çubuk mevkiinde yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri isyancıları dağıttı; ancak devletin sadrazamı Hadım Ali Paşa da bu çarpışmada hayatını kaybetti. Böylece isyan bastırılmış olsa da Osmanlı merkezi, padişahtan sonraki en güçlü devlet adamını savaş meydanında kaybetmiş oldu.
Şahkulu İsyanı, yalnız yerel bir ayaklanma değildi. 16. yüzyıl başında Anadolu, Osmanlı Devleti ile Safevîler arasındaki büyük rekabetin en hassas alanlarından birine dönüşmüştü. Şah İsmail’in kurduğu Safevî Devleti, özellikle Anadolu’daki Kızılbaş-Türkmen toplulukları üzerinde güçlü bir etki yaratıyordu. Osmanlı yönetimi açısından bu durum hem mezhebi hem siyasi hem de güvenlik bakımından büyük bir tehdit olarak görülüyordu.
İsyanın lideri Şahkulu Baba Tekeli, Antalya-Teke yöresinde etkili olan bir hareketin başındaydı. 1511’de başlayan ayaklanma kısa sürede yayıldı; kervan yolları, kasabalar, Osmanlı görevlileri ve merkezî otorite hedef alındı. Bu sırada II. Bayezid yaşlanmış, şehzadeler arasında taht mücadelesi sertleşmişti. Merkezî iktidarın zayıfladığı bu ortam, isyanın daha da tehlikeli hale gelmesine yol açtı.
Hadım Ali Paşa bu krizi bastırmakla görevlendirilen en önemli isimdi. II. Bayezid döneminde iki kez sadrazamlık yapmış, Balkanlar’dan Mora’ya kadar birçok cephede görev almış tecrübeli bir devlet adamıydı. Fakat Şahkulu’nun kuvvetlerini takip ederken ana ordudan ayrıldı ve yorgun birliklerle isyancıların üzerine yürüdü. Çarpışma sırasında öldürülmesi, Osmanlı merkezi için büyük bir sarsıntı yarattı.
Bu ölüm, Şahkulu İsyanı’nın ne kadar ciddi bir kriz olduğunu gösterir. Çünkü Osmanlı tarihinde bir sadrazamın Anadolu’daki bir iç isyanı bastırırken savaş meydanında ölmesi sıradan bir olay değildir. Devlet isyanı bastırmıştı; fakat bunu çok ağır bir bedelle yapmıştı.
Şahkulu İsyanı’nın bastırılması da sorunu tamamen bitirmedi. Anadolu’daki Safevî etkisi ve Osmanlı-Kızılbaş gerilimi sonraki yıllarda daha da sertleşti. Bir yıl sonra Yavuz Sultan Selim tahta çıkacak, Osmanlı-Safevî mücadelesi çok daha kanlı bir döneme girecekti. 1514’teki Çaldıran Savaşı’na giden yolun arka planında, bu tür Anadolu isyanlarının yarattığı büyük güvenlik kaygısı da vardı.
2 Temmuz 1511 tarihinin asıl önemi, Şahkulu İsyanı’nın Osmanlı Devleti’ni içeriden sarsan büyük bir kriz olarak bastırılmasıdır. Hadım Ali Paşa’nın savaşta ölmesi ise bu krizin büyüklüğünü gösteren en çarpıcı ayrıntıdır. Bu olay, II. Bayezid devrinin sonundaki otorite boşluğunu, Anadolu’daki Safevî etkisini ve Yavuz Sultan Selim dönemine giden sertleşmiş devlet siyasetinin zeminini açıkça gösterir.
1554 – Seydi Ali Reis Basra’dan yola çıktı; Hint Okyanusu’ndaki Osmanlı-Portekiz mücadelesi yeni bir maceraya döndü
2 Temmuz 1554’te Osmanlı denizcisi Seydi Ali Reis, Basra’da bulunan Osmanlı donanmasını Süveyş’e götürmek üzere yola çıktı. Bu yolculuk, ilk bakışta teknik bir “donanmayı taşıma görevi” gibi görünse de kısa sürede Osmanlı denizcilik tarihinin en maceralı hikâyelerinden birine dönüştü. TDV İslâm Ansiklopedisi, Seydi Ali Reis’in Pîrî Reis’in Basra Körfezi’nde bırakmak zorunda kaldığı Hint donanmasını Süveyş’e getirmekle görevlendirildiğini ve 1 Şâban 961, yani 2 Temmuz 1554’te Basra’dan hareket ettiğini aktarır.
Bu görev, Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu’ndaki Portekiz varlığıyla mücadelesinin bir parçasıydı. 16. yüzyılda Portekizliler, Ümit Burnu’nu dolaşarak Hint Okyanusu ticaret yollarına yerleşmiş; Hürmüz, Umman Denizi, Hindistan kıyıları ve Kızıldeniz hattında güçlü bir deniz baskısı kurmuştu. Osmanlı ise Mısır, Kızıldeniz, Basra ve Hint denizleri üzerinden bu baskıya karşı koymaya çalışıyordu.
Seydi Ali Reis, Basra’dan çıktıktan sonra Katîf, Bahreyn, Hürmüz ve Keşim taraflarına uğrayarak Hürmüz Boğazı’nı geçti. Fakat yolculuk kısa sürede beklenenden çok daha tehlikeli hale geldi. Umman sahillerinde Portekiz donanmasıyla karşılaştı; ardından yeniden Portekiz gemileriyle çarpışmak zorunda kaldı. TDV, Hurfakan civarında Portekiz filosuyla yaşanan çarpışmanın, Hint Okyanusu’nda iki imparatorluk donanması arasındaki ilk ciddi karşılaşma olduğunu belirtir.
Asıl felaket ise fırtınayla geldi. Seydi Ali Reis’in donanması, “fil tûfanı” diye anılan çok sert bir mevsim fırtınasına yakalandı ve planlanan Süveyş rotasından koparak Hindistan kıyılarına sürüklendi. Gemiler ağır hasar gördü, mürettebat dağıldı, denizden dönme imkânı neredeyse kalmadı. Bunun üzerine Seydi Ali Reis, yanında kalan adamlarıyla kara yolundan Osmanlı topraklarına dönmeye karar verdi.
Bu dönüş, deniz seferinden çok daha büyük bir serüvene dönüştü. Hindistan’dan başlayarak Sind, Lahor, Delhi, Kâbil, Semerkant, Buhara, Horasan, Safevî toprakları ve Bağdat üzerinden İstanbul’a uzanan uzun bir yolculuk yaptı. Gittiği yerlerde hükümdarlarla, valilerle, emirlerle görüştü; zaman zaman alıkonuldu, zaman zaman büyük saygı gördü, Osmanlı padişahına bağlılık mektupları aldı.
Seydi Ali Reis bu macerayı daha sonra Mir’âtü’l-Memâlik (Memleketlerin Aynası) adlı eserinde anlattı. Bu eser, Osmanlı dünyasında, Hindistan’dan Orta Asya’ya uzanan coğrafyayı, insanları, sarayları, yolları ve tehlikeleri anlatan önemli bir seyahatname olarak da değer kazandı. Böylece başarısız gibi başlayan bir askerî görev, Türk denizcilik ve seyahat edebiyatının en ilginç metinlerinden birine dönüştü.
2 Temmuz 1554’da başlayan yolculuk, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki büyük rekabetini, Portekiz deniz gücüyle mücadelesini ve bir Osmanlı denizcisinin fırtınalar, savaşlar ve uzun kara yolları arasında yaşadığı olağanüstü serüveni başlattı.
1566 – Nostradamus öldü; kehanetleriyle yüzyıllardır tartışılan bir efsaneye dönüştü
2 Temmuz 1566’da, Nostradamus adıyla tanınan Fransız hekim, eczacı, astrolog ve yazar Michel de Nostredame öldü. 1503’te Fransa’nın Saint-Rémy-de-Provence kentinde doğan Nostradamus, yaşadığı dönemde hem salgın hastalıklarla mücadele eden bir hekim, hem de astrolojik takvimler ve kehanet metinleri hazırlayan popüler bir figürdü. Ölüm tarihi bazı kaynaklarda 1 Temmuz gecesi / 2 Temmuz sabahı olarak verilir; 2 Temmuz 1566 genel kabul gören tarihtir.
Nostradamus’un yaşadığı 16. yüzyıl Avrupası, salgınların, savaşların, dinî çatışmaların ve büyük belirsizliklerin çağıydı. Bilim, tıp, astroloji ve halk inançları bugünkü kadar kesin çizgilerle ayrılmamıştı. Bir kişi hem hastalıklarla mücadele eden bir hekim, hem yıldızlara bakarak gelecek hakkında yorum yapan bir astrolog, hem de kralların ve soyluların danıştığı bir figür olabiliyordu.
Nostradamus gençliğinde salgın hastalıklarla mücadele etti. Özellikle veba dönemlerinde hekimlik yapması, onun adının yalnız “kehanet”le değil, dönemin tıbbıyla da anılmasını sağladı. Fakat asıl ününü 1550’den itibaren yayımlamaya başladığı yıllık almanaklarla ve 1555’te yayımlanan Les Prophéties (Kehanetler) adlı eseriyle kazandı. Bu eser, dört dizelik şiirler halinde yazılmış kehanet metinlerinden oluşuyordu.
Nostradamus’un metinleri özellikle belirsiz, sembolik ve kapalı bir dille yazılmıştı. Bu yüzden sonraki yüzyıllarda farklı olaylara kolayca uyarlanabildi. Büyük yangınlardan savaşlara, kralların ölümlerinden devrimlere, Hitler’den 11 Eylül saldırılarına kadar pek çok olayın onun dizelerinde önceden haber verildiği iddia edildi. Fakat bu iddiaların çoğu, olaylar yaşandıktan sonra yapılan yorumlara dayanır. Akademik ve eleştirel çalışmalar, Nostradamus’un metinlerinin muğlaklığı sayesinde sonradan çok farklı biçimlerde yorumlanabildiğini vurgular.
Buna rağmen Nostradamus’un etkisi hiç kaybolmadı. Çünkü o, yalnız bir tarihî kişi değil, modern dünyanın “geleceği bilme arzusu”nun en güçlü sembollerinden biri haline geldi. İnsanlar savaş, salgın, deprem, kriz ve büyük siyasal olaylar karşısında belirsizliği anlamlandırmak için onun metinlerine dönüp durdu. Her büyük felaketten sonra “Nostradamus bunu bildi mi?” sorusu yeniden gündeme geldi.
Nostradamus’un saray çevrelerinde de karşılığı vardı. Fransa Kraliçesi Catherine de’ Medici’nin onun almanaklarına ilgi duyduğu, kendisini Paris’e çağırdığı ve kraliyet ailesi için astrolojik yorumlar istediği anlatılır. Bu da onun yalnız halk arasında dolaşan bir kehanet yazarı değil, dönemin seçkin çevrelerinde de dikkat çeken bir figür olduğunu gösterir.
2 Temmuz 1566 bu yüzden yalnız bir hekimin ya da astrologun ölüm tarihi değildir. Nostradamus’un ölümüyle, yaşarken tartışmalı olan bir isim yavaş yavaş Avrupa’nın en büyük kehanet efsanelerinden birine dönüştü. Bugün onun metinleri tarih, edebiyat, popüler kültür ve kuşkuculuk açısından hâlâ tartışılıyor; Nostradamus adı ise geleceği bilme isteğinin, korkunun ve belirsizlik karşısında anlam arayışının simgesi olarak yaşamaya devam ediyor.
1698 – Thomas Savery buharla çalışan su pompasının patentini aldı; makineli çağın ilk kapısı aralandı
2 Temmuz 1698’de İngiliz mucit Thomas Savery, buhar gücüyle çalışan bir su pompası için patent aldı. Bu aygıt, çoğu kaynakta “ilk buhar makinesi” diye anılır; ancak bugünkü lokomotifleri ya da fabrikalardaki pistonlu buhar makinelerini düşünmemek gerekir. Savery’nin icadı, madenlerde biriken suyu dışarı atmak için tasarlanmış erken bir buharlı pompaydı.
O dönemde İngiltere’de kömür madenciliği büyüyordu; fakat madenler derinleştikçe su baskını büyük bir sorun haline geliyordu. İnsan gücü, hayvan gücü ya da klasik pompalar çoğu zaman yetersiz kalıyordu. Savery’nin fikri bu soruna cevap vermeye çalışıyordu: Suyu yukarı çekmek ve dışarı basmak için buharın gücünden yararlanmak.
Savery’nin makinesi pistonlu değildi. İçinde dönen büyük çarklar ya da lokomotiflerdeki gibi hareketli kollar yoktu. Temel mantık şuydu: Buhar kapalı bir kaba dolduruluyor, sonra soğutularak yoğunlaştırılıyor; bu sırada oluşan vakum suyu yukarı çekiyordu. Ardından yeniden verilen buhar basıncı suyu daha yukarı itiyordu. Linda Hall Library, Savery’nin aygıtının iki kapalı hazne, vanalar, borular ve kazanla çalıştığını; buharın yoğunlaşmasıyla vakum oluştuğunu ve suyun bu yolla yükseltildiğini anlatır.
Savery, icadını birkaç yıl sonra The Miner’s Friend; or, An Engine to Raise Water by Fire adıyla tanıttı. Türkçeye açıklayıcı biçimde Madencinin Dostu ya da Ateşle Su Yükselten Makine diye çevrilebilir. Bu ad bile dönemin zihniyetini gösterir: Buhar, artık madencinin işini görecek, suyu kaldıracak, makineyi çalıştıracak bir güçtü.
Yine de Savery’nin aygıtı kusursuz değildi. Suyu çok derinden çekemiyor, yüksek basınçla çalıştığı için tehlike yaratıyor ve derin madenlerde pratik olmakta zorlanıyordu. Daha sonra Thomas Newcomen, Savery’nin açtığı yolu geliştirerek 1712’de daha kullanışlı atmosferik buhar makinesini kurdu. Science Museum, Newcomen’in Savery’nin daha etkisiz buharlı pompasını alıp ilk gerçek pratik sanayi makinesine dönüştürdüğünü belirtir.
Bu yüzden Savery’nin patentini, Sanayi Devrimi’nin tek başına başlangıcı gibi anlatmak abartılı olur. Ama onu önemsiz görmek de büyük hata olur. Savery, buharın insan ve hayvan gücünün yerine geçebileceğini gösteren erken mucitlerden biriydi. Ondan sonra Newcomen geldi, ardından James Watt’ın geliştirmeleriyle buhar makinesi fabrikaların, madenlerin, gemilerin ve demiryollarının kalbine yerleşti.
2 Temmuz 1698 bu yüzden teknoloji tarihi açısından önemli bir gündür. Thomas Savery’nin buharlı su pompası, bugünkü anlamda gelişmiş bir buhar makinesi değildi; ama buharın işe yarayabileceğini gösteren ilk ciddi adımlardan biriydi. Madenlerdeki suyu boşaltma derdiyle başlayan bu arayış, zamanla Sanayi Devrimi’nin en güçlü motorlarından birine dönüşecekti.
1816 – Méduse firkateyni karaya oturdu; bir deniz faciası sanat tarihinin en sarsıcı tablosuna dönüştü
2 Temmuz 1816’da Fransız donanmasına ait Méduse firkateyni, bugünkü Moritanya açıklarında Arguin sığlığına oturdu. Gemi, Senegal’e doğru ilerliyordu; fakat kötü yönetim, yanlış rota ve kaptanın yetersizliği, yolculuğu büyük bir felakete çevirdi.
Felaketin asıl korkunç kısmı, geminin karaya oturmasından sonra başladı. Gemideki herkesi taşıyacak kadar filika yoktu. Öncelikli yolcular filikalara alınırken, geride kalan yaklaşık 150 kişi aceleyle yapılmış büyük ve güvensiz bir sala bindirildi. Plan, filikaların bu salı çekmesiydi; fakat kısa süre sonra halatlar kesildi ve saldaki insanlar açık denizde kaderlerine terk edildi.
Sonrası, insanlık tarihinin en karanlık hayatta kalma hikâyelerinden biridir. Açlık, susuzluk, kavga, hastalık, delirme ve yamyamlık söylentileriyle geçen günlerden sonra saldan yalnız küçük bir grup kurtulabildi. Louvre, Géricault’nun The Raft of the Medusa / Le Radeau de la Méduse (Medusa’nın Salı) tablosunun bu yakın tarihli gemi faciasını anlattığını; saldaki 150 kişinin 13 gün boyunca açlık, susuzluk, hastalık ve yamyamlıkla karşı karşıya kaldığını, yalnız 15 kişinin hayatta kalabildiğini aktarır.
Médüse faciası Fransa’da büyük bir skandala dönüştü. Çünkü olay yalnız bir deniz kazası değildi; Restorasyon dönemi Fransa’sında liyakatsiz atamaların, aristokrat kayırmacılığının ve devlet ihmaliyle ölüme terk edilen sıradan insanların hikâyesiydi. Kaptanın uzun süre denizcilikten uzak kalmış, ama siyasi ilişkilerle göreve getirilmiş olması, kamuoyundaki öfkeyi daha da büyüttü.
Bu facianın sanat tarihine geçmesini sağlayan isim Théodore Géricault oldu. Genç ressam, olaydan derinden etkilendi. Hayatta kalanlarla görüştü, salın maketini yaptırdı, morglarda ölü bedenleri inceledi ve aylarca bu tablo üzerinde çalıştı. 1819’da sergilenen Medusa’nın Salı, yalnız bir deniz kazasını resmetmedi; çaresizlik, terk edilmişlik, hayatta kalma içgüdüsü ve devletin yurttaşını yalnız bırakması üzerine sarsıcı bir görüntü kurdu.
Tablonun gücü, kahramanlık göstermemesindedir. Ortada zafer yoktur; bitkin, aç, ölüme yakın insanlar vardır. Ufukta beliren kurtuluş ihtimali bile kesin değildir. Géricault, klasik kahramanlık tablolarının yerine modern felaketin yüzünü koydu. Bu nedenle Medusa’nın Salı, Fransız Romantizmi’nin ve modern sanatın en çarpıcı eserlerinden biri sayılır.
Méduse faciası, kötü yönetimin nasıl toplu ölüme yol açabileceğini gösterdi; Géricault’nun tablosu ise bu felaketi unutulmaz bir insanlık sahnesine dönüştürdü. O gün başlayan trajedi, denizcilik tarihinden sanat tarihine uzanan büyük bir utanç ve hafıza hikâyesi oldu.
1829 – Rus ordusu Balkanları aşan harekâtı başlattı; Edirne yolu açıldı
2 Temmuz 1829’da Rus ordusu, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nın en kritik hamlelerinden birini başlattı. Mareşal Hans Karl von Diebitsch komutasındaki Rus kuvvetleri, Balkan Dağları’nı aşarak Osmanlı başkentine giden yolu zorlamaya başladı. Bu hareket, Osmanlı Devleti için çok ağır sonuçlar doğuracak Edirne yolunun açılması anlamına geliyordu.
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’nin son derece kırılgan bir döneminde yaşandı. II. Mahmud, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış; fakat yeni ordu düzeni henüz tam olarak oturmamıştı. Navarin’de Osmanlı-Mısır donanmasının yakılması, Yunan İsyanı, Rusya’nın Balkanlar ve Kafkasya’daki baskısı imparatorluğu aynı anda birkaç cephede zor durumda bırakmıştı.
Savaşın ilk yılında Ruslar Balkan cephesinde bekledikleri hızlı sonucu alamadı. Şumnu gibi kaleler direnmiş, hastalık, ikmal sorunları ve yorgunluk Rus ordusunu yıpratmıştı. Fakat 1829’da durum değişti. Ruslar Silistre’yi aldı; ardından Diebitsch, Osmanlı savunmasının en güçlü noktalarını doğrudan ezmek yerine onları geride bırakarak Balkan Dağları’nı aşma yoluna gitti.
Bu hamle Osmanlı açısından çok tehlikeliydi. Çünkü Balkan Dağları, İstanbul’a giden yol üzerinde doğal bir savunma hattı gibi görülüyordu. Rus ordusunun bu hattı aşması, savaşın artık sınır kaleleri ve Tuna boyuyla sınırlı kalmadığını gösterdi. Burgaz kısa süre sonra Rusların eline geçti; Sliven çevresindeki Osmanlı kuvvetleri de temmuz sonunda yenildi. Böylece Rus ordusu Edirne’ye doğru ilerleme imkânı buldu.
Edirne’nin Rus tehdidi altına girmesi, İstanbul’da büyük endişe yarattı. Çünkü Edirne, yalnız Balkanlar’daki büyük Osmanlı şehirlerinden biri değildi; aynı zamanda İstanbul’a giden tarihî yolun en önemli kapılarından biriydi. Rus ordusunun Edirne’ye ulaşması, Osmanlı başkentinin artık doğrudan askerî baskıyla karşı karşıya kaldığını gösteriyordu.
Bu ilerleyişin sonucu Edirne Antlaşması oldu. 14 Eylül 1829’da imzalanan antlaşma, Osmanlı Devleti için ağır hükümler taşıdı. Rusya, Karadeniz’in doğu kıyılarında ve Tuna ağzında önemli kazanımlar elde etti; Sırbistan’ın özerkliği güçlendi, Eflak ve Boğdan üzerindeki Rus etkisi arttı; Yunanistan’ın bağımsızlığına giden süreç de hızlandı.
2 Temmuz 1829’da başlayan Balkanları aşma harekâtı, Osmanlı savunma düzeninin ne kadar zor durumda kaldığını gösterdi. Rus ordusunun Edirne’ye kadar ilerlemesi, imparatorluğun Avrupa’daki gücünün sarsıldığını açık biçimde ortaya koydu ve Osmanlı Devleti’ni ağır şartlarla barış istemeye zorlayan sürecin kapısını açtı.
1839 – Amistad gemisindeki tutsak Afrikalılar ayaklandı; kölelik davası ABD Yüksek Mahkemesi’ne taşındı
1 Temmuz’u 2 Temmuz 1839’a bağlayan gece, Küba açıklarında seyreden İspanyol yelkenlisi La Amistad’da bulunan 53 Afrikalı tutsak ayaklandı. Bu insanlar, Sierra Leone bölgesinden kaçırılmış, yasak olmasına rağmen köle ticaretiyle Küba’ya getirilmiş ve orada iki İspanyol plantasyon sahibi tarafından satın alınmıştı. Ardından Amistad adlı gemiye bindirilerek Küba içindeki başka bir limana götürülmek isteniyorlardı.
Ayaklanmanın lideri, Batı’da daha çok Joseph Cinqué adıyla bilinen Sengbe Pieh’ti. Tutsaklar geminin kontrolünü ele geçirdi; kaptan ve aşçıyı öldürdü, gemideki İspanyollara Afrika’ya dönmeleri için emir verdi. Fakat gemiyi yönlendirmek zorunda kalan İspanyollar, gündüzleri doğuya gidiyormuş gibi yapıp geceleri rotayı değiştirdiler. Böylece Amistad, Afrika’ya dönmek yerine haftalarca Atlantik’te dolaştı ve sonunda Amerika kıyılarına yaklaştı.
Geminin ABD açıklarında ele geçirilmesi, olayı sıradan bir deniz ayaklanması olmaktan çıkardı. Tutsak Afrikalılar cinayet ve isyan suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı; İspanyol sahipleri onların “mal” olduğunu ileri sürdü; ABD yönetimi diplomatik baskılar nedeniyle meseleyi İspanya lehine çözmek istedi. Fakat kölelik karşıtları bu davayı büyük bir özgürlük mücadelesine dönüştürdü.
Davanın temel sorusu şuydu: Bu insanlar köle miydi, yoksa yasadışı biçimde kaçırılmış özgür insanlar mıydı? Eğer köle olarak kabul edilirlerse sahiplerine iade edileceklerdi. Eğer özgür insanlar olarak kabul edilirlerse, kendilerini kaçıranlara karşı direnme hakları vardı. ABD Yüksek Mahkemesi, 1841’de verdiği kararla Afrikalıların yasadışı biçimde kaçırıldığını ve özgür olduklarını kabul etti. Justia’daki Yüksek Mahkeme metni de İspanyol hukukuna göre Afrika köle ticaretinin yasak olduğunu ve Amistad’daki Afrikalıların korsan ya da soyguncu değil, kaçırılmış insanlar olarak özgürlük hakkına sahip bulunduğunu aktarır.
Bu karar, Amerikan kölelik karşıtı hareketi için büyük bir moral zaferiydi. Eski ABD Başkanı John Quincy Adams’ın da mahkemede Afrikalılar lehine savunma yapması, davayı daha da sembolik hale getirdi. Amistad olayı, kölelik sisteminin yalnız plantasyonlarda değil, mahkeme salonlarında, diplomasi masalarında ve kamuoyunda da tartışıldığı büyük bir dönemeç oldu.
Olay daha sonra popüler kültürde de yer buldu. Steven Spielberg’in 1997 tarihli Amistad filmi, bu ayaklanmayı ve ardından gelen hukuk mücadelesini dünya çapında yeniden gündeme taşıdı.
2 Temmuz 1839 bu yüzden yalnız bir gemi isyanı tarihi değildir. Amistad’daki Afrikalılar, kendilerini “mal” olarak gören düzene karşı ayaklandı; onların özgürlük mücadelesi de kölelik tarihinin en önemli hukuk davalarından birine dönüştü. Bu olay, insanın özgürlüğü için verdiği mücadelenin bazen bir geminin karanlık güvertesinde başlayıp dünyanın en yüksek mahkeme salonlarına kadar uzanabileceğini gösterdi.
1877 – İnsanın kendini arayışını romanlarının merkezine koyan Hermann Hesse doğdu
2 Temmuz 1877’de Alman-İsviçreli yazar Hermann Hesse doğdu. 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Hesse, özellikle bireyin kendi yolunu bulma, iç dünyasını keşfetme, toplumla çatışma ve ruhsal arayış temalarını işleyen romanlarıyla 20. yüzyıl edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri oldu. Nobel biyografisinde Hesse, Calw’da 2 Temmuz 1877’de doğduğunu bizzat anlatır; ailesinin misyonerlik, Hindistan ve farklı kültürlerle ilişkili geçmişi de onun düşünce dünyasını şekillendiren unsurlar arasında yer alır.
Hesse’nin çocukluğu ve gençliği huzurlu geçmedi. Katı dinî eğitim, yatılı okul deneyimi, aile beklentileri ve bireysel özgürlük arzusu arasında sıkıştı. Bu sıkışma daha sonra onun romanlarının ana duygularından biri haline geldi. Hesse’de kahramanlar çoğu zaman dış dünyada başarılı olmaktan çok, kendi iç seslerini bulmaya çalışırlar.
Onun kitapları özellikle genç okurlar üzerinde büyük etki bıraktı. Demian, ergenlik, vicdan, karanlık tarafla yüzleşme ve bireyin kendi yolunu seçmesi üzerine kuruldu. Siddhartha, Doğu düşüncesi ve ruhsal arayış üzerinden insanın hakikati dışarıda değil, kendi deneyiminde bulmasını anlattı. Der Steppenwolf (Bozkırkurdu) ise modern insanın yalnızlığını, bölünmüş kişiliğini ve toplumla uyuşamama halini sert biçimde işledi.
Hesse’nin dünyasında “kendin olmak” kolay bir özgürleşme sloganı değildir. Acı, kopuş, yalnızlık ve bazen de deliliğin sınırında dolaşmak anlamına gelir. Onun kahramanları çoğu zaman düzenli, güvenli ve kabul gören bir hayatla içlerindeki daha karanlık, daha özgür, daha huzursuz taraf arasında kalır. Bu yüzden Hesse, yalnız edebî bir yazar değil, birçok okur için kişisel kriz dönemlerinde başvurulan bir yol arkadaşı oldu.
1943’te yayımlanan Das Glasperlenspiel (Boncuk Oyunu), Hesse’nin düşünsel roman anlayışının doruklarından biri kabul edilir. Bilgi, sanat, oyun, disiplin ve ruhsal derinlik arasındaki ilişkiyi anlattığı bu eser, onun Nobel’e giden yolunda da önemli rol oynadı. Fakat Hesse’yi dünya çapında kalıcı yapan şey ödüller değil; kitaplarının farklı kuşaklarda yeniden keşfedilebilmesidir.
1960’lardan itibaren Hesse, özellikle Batı’da gençlik hareketleri, karşı kültür, Doğu felsefesine ilgi ve bireysel özgürlük arayışı içinde yeniden çok okundu. Türkiye’de de Siddhartha, Demian ve Bozkırkurdu, edebiyat okurlarının sık okuduğu kitaplar arasında yer aldı. Hesse’nin dili kimi zaman sade, kimi zaman masalsı, kimi zaman felsefîdir; ama merkezde hep aynı soru vardır: İnsan kendi hayatını gerçekten nasıl yaşar?
2 Temmuz 1877 bu yüzden edebiyat tarihi açısından anlamlı bir doğum tarihidir. O gün doğan Hermann Hesse, modern insanın iç çatışmasını, yalnızlığını ve ruhsal arayışını romanın merkezine taşıdı. Onun kitapları hâlâ okura şunu sorar: Başkalarının çizdiği hayatı mı yaşayacaksın, yoksa bütün bedellerine rağmen kendi yolunu mu arayacaksın?
1881 – ABD Başkanı Garfield vuruldu; suikast Amerikan kamu yönetimini değiştiren krizi başlattı
2 Temmuz 1881’de ABD Başkanı James A. Garfield, Washington’daki Baltimore and Potomac Railroad Station’da Charles Guiteau tarafından vuruldu. Garfield henüz başkanlığının dördüncü ayındaydı. White House Historical Association, Garfield’ın 2 Temmuz 1881’de istasyonda Guiteau tarafından vurulduğunu ve saldırganın kendisine diplomatik görev verilmediği için öfkeli olduğunu aktarır.
Garfield hemen ölmedi. Haftalarca ağır yaralı halde yaşadı. Dönemin tıbbî müdahaleleri bugünün ölçütleriyle son derece sorunluydu; doktorlar kurşunu bulmak için yarayı defalarca açtı, antisepsi kurallarına yeterince dikkat edilmedi ve enfeksiyon Garfield’ın durumunu ağırlaştırdı. National Park Service, Garfield’ın saldırıdan sonra 80 gün yaşadığını ve 19 Eylül 1881’de öldüğünü kaydeder.
Bu suikastı önemli yapan şey, yalnız bir başkanın vurulması değildir. Olay, ABD’de “spoils system” denilen kayırmacı kamu görevlendirme düzeninin ne kadar zehirli hale geldiğini gösterdi. Bu sistemde iktidara gelen parti, devlet görevlerini liyakatten çok sadakat ve siyasi destek karşılığında dağıtabiliyordu. Guiteau da Garfield’ın seçim kampanyasına katkı yaptığını düşünüyor ve bunun karşılığında devlet görevi bekliyordu.
Garfield’ın ölümü, kamu yönetiminde reform tartışmalarını büyüttü. National Park Service, suikastın federal hükümetin işleyişini reforme etme mücadelesinin yarattığı zehirli siyasi atmosferle bağlantılı olduğunu vurgular.
Sonuçta Garfield’ın ölümü, Pendleton Civil Service Reform Act’in önünü açtı. 1883’te kabul edilen bu yasa, federal kamu görevlerinde liyakate dayalı seçimin temelini attı.
Garfield’ın trajedisi, Amerikan tarihinde biraz gölgede kalmış bir dönemeçtir. Lincoln ya da Kennedy suikastları kadar popüler hafızada yer etmese de etkileri çok büyüktür. Çünkü bu olay, devlet görevlerinin siyasi ganimet gibi dağıtılmasının yalnız ahlaki değil, doğrudan tehlikeli sonuçları olabileceğini gösterdi.
Garfield’ın vurulması, ABD’de kamu yönetimi, liyakat, siyasi kayırmacılık ve devletin profesyonelleşmesi tartışmalarını değiştirdi. Bir başkanın ölümü, modern bürokrasinin neden parti sadakatine değil, kurallara ve ehliyete dayanması gerektiğini acı biçimde hatırlattı.
1890 – Sherman Antitröst Yasası kabul edildi; modern rekabet hukukunun temeli atıldı
2 Temmuz 1890’da ABD Başkanı Benjamin Harrison, Sherman Antitröst Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, tekelci iş uygulamalarını federal düzeyde yasaklayan ilk büyük Amerikan düzenlemesi oldu.
- yüzyılın sonlarında ABD ekonomisi hızla büyüyordu. Demiryolları, petrol, çelik, şeker, tütün ve bankacılık gibi alanlarda dev şirketler ortaya çıkmıştı. Bu büyüme bir yandan sanayiyi güçlendiriyor, diğer yandan piyasaları birkaç büyük grubun kontrolüne sokuyordu. “Trust” adı verilen yapılarda şirket hisseleri tek bir yönetim altında toplanıyor, rekabet fiilen ortadan kalkabiliyordu.
Sherman Yasası işte bu dönemin tekel korkusuna cevap olarak doğdu. Amaç, ticareti kısıtlayan anlaşmaları, kartelleri, tekelleşme girişimlerini ve rekabeti boğan birleşmeleri engellemekti. National Archives, yasanın eyaletler arası ve dış ticareti sınırlayan her türlü “trust veya benzeri birleşmeyi” yasa dışı saydığını aktarır.
Yasa ilk yıllarında çok etkili uygulanmadı. Hatta bazı mahkeme kararları, yasanın kapsamını daralttı. Fakat 20. yüzyılın başında Theodore Roosevelt dönemindeki “trust busting” politikalarıyla Sherman Yasası yeniden güç kazandı. Standard Oil, American Tobacco ve Northern Securities gibi büyük şirketlere karşı açılan davalar, bu yasanın Amerikan kapitalizmini sınırsız tekelleşmeye bırakmama aracı olarak kullanılabileceğini gösterdi.
Sherman Antitröst Yasası’nın önemi yalnız 1890’ların Amerikan ekonomisiyle sınırlı değildir. Bugün teknoloji devleri, dijital platformlar, veri tekelleri, çevrimiçi pazar yerleri ve küresel şirket birleşmeleri tartışılırken hâlâ aynı temel soru soruluyor: Bir şirket ne zaman piyasayı boğan bir güç haline gelir?
Bu yüzden Sherman Yasası, modern rekabet hukukunun başlangıç noktalarından biri sayılır. Devletin piyasaya hiç karışmaması gerektiğini savunan anlayışla, piyasanın ancak rekabet varsa sağlıklı işleyebileceğini savunan anlayış arasında tarihî bir denge arayışını temsil eder.
2 Temmuz 1890 bu yüzden ekonomi ve hukuk tarihi açısından önemli bir gündür. Sherman Antitröst Yasası, modern kapitalizmin en temel sorunlarından birine müdahale etti: Büyük şirketlerin başarısı nerede biter, toplumun ve piyasanın özgürlüğünü tehdit eden tekel gücü nerede başlar?
1897 – Marconi’nin kablosuz telgraf patenti kabul edildi; haberleşmede tellerin sınırı aşılmaya başladı
2 Temmuz 1897’de Guglielmo Marconi’nin kablosuz telgraf sistemi için İngiltere’de yaptığı patent başvurusu kabul edildi. Bu gelişme, radyo dalgalarıyla haberleşmenin teknik bir merak olmaktan çıkıp modern iletişim dünyasının temel taşlarından biri haline gelmesinde önemli bir adımdı.
- yüzyılın haberleşme dünyası telgraf telleriyle örülmüştü. Kıtalar, şehirler ve imparatorluk merkezleri kablolarla birbirine bağlanıyordu. Fakat denizler, dağlar, savaş alanları ve hareket halindeki gemiler için kablolu iletişim her zaman mümkün değildi. Marconi’nin çalışması, mesajların kablo olmadan, elektromanyetik dalgalarla gönderilebileceğini gösterdi.
Heinrich Hertz’in elektromanyetik dalgalar üzerine deneyleri, Oliver Lodge, Nikola Tesla, Aleksandr Popov ve başka araştırmacıların çalışmaları bu alanın bilimsel zeminini hazırlamıştı. Bu nedenle “radyoyu tek başına Marconi icat etti” demek fazla basit olur. Fakat Marconi’nin önemi, bu deneyleri uygulanabilir bir haberleşme sistemine dönüştürme konusunda gösterdiği ısrar ve ticari örgütlenme becerisiydi.
Kablosuz telgraf özellikle denizcilik için devrim niteliğindeydi. Açık denizdeki gemiler artık tamamen yalnız kalmayacak, karayla ya da başka gemilerle haberleşebilecekti. 20. yüzyılın başında bu teknoloji hızla gelişti; 1901’de Atlantik aşırı ilk kablosuz sinyal denemesi, ardından gemi telsizlerinin yaygınlaşması ve acil yardım çağrılarının standartlaşması geldi.
Marconi 1909’da Karl Ferdinand Braun ile birlikte Nobel Fizik Ödülü aldı. Fakat kablosuz haberleşmenin asıl etkisi, ödüllerden çok günlük hayatın değişmesinde görüldü. Radyo yayıncılığı, deniz güvenliği, savaş iletişimi, hava trafiği, televizyon, cep telefonu ve bugünkü kablosuz ağlar, aynı büyük fikrin farklı kuşaklardaki sonuçlarıdır.
Bu teknoloji aynı zamanda dünyanın küçülmesini hızlandırdı. Haberler, emirler, yardım çağrıları, müzik, propaganda ve bilgi artık yalnız fiziksel kablolara bağlı değildi. Devletler, ordular, şirketler ve sıradan insanlar için iletişim alanı genişledi; ama bu güç aynı zamanda savaş ve gözetim gibi yeni sorunları da beraberinde getirdi.
2 Temmuz 1897 bu yüzden haberleşme tarihi açısından önemli bir gündür. Marconi’nin patentinin kabulü, kablosuz iletişimin kurumsal ve teknik olarak önünü açtı. O gün atılan adım, zamanla radyodan cep telefonuna, telsizden Wi-Fi’ye uzanan büyük bir iletişim devriminin başlangıç işaretlerinden biri oldu.
1900 – İlk zeplin havalandı; gökyüzünde dev hava gemileri çağı başladı
2 Temmuz 1900’de Kont Ferdinand von Zeppelin’in tasarladığı LZ 1 adlı hava gemisi, Almanya’nın Friedrichshafen kenti yakınlarında, Konstanz Gölü üzerinde ilk uçuşunu yaptı. Bu uçuş, havacılık tarihinde yeni bir sayfa açtı. Zeppelin Müzesi, LZ 1’in 2 Temmuz 1900’de göğe yükseldiğini ve bunun daha sonra büyük bir sanayiye dönüşecek zeplin hikâyesinin başlangıcı olduğunu aktarır. Guinness World Records da bu uçuşu “pratik bir rijit hava gemisiyle yapılan ilk uçuş” olarak kaydeder.
Zeplin, bugünkü uçaklardan farklı bir hava aracıydı. İçindeki gaz sayesinde yükselen, motorları ve dümenleriyle yönlendirilen dev bir hava gemisiydi. Balonlardan farkı ise gövdesinin rijit, yani sert bir iskelete sahip olmasıydı. Bu iskelet, aracın büyük, uzun ve puroya benzeyen şeklini korumasını sağlıyordu.
Ferdinand von Zeppelin eski bir askerdi. Amerikan İç Savaşı sırasında balonların askerî amaçla kullanılabildiğini görmüş, daha sonra yönlendirilebilir hava gemileri üzerine düşünmeye başlamıştı. 19. yüzyılın sonlarında insanlar gökyüzünü hâlâ büyük ölçüde balonlarla aşmaya çalışıyordu. Uçak çağı henüz başlamamıştı; Wright Kardeşler’in motorlu uçuşu 1903’te gerçekleşecekti. Zeppelin’in hayali ise havada süzülen ama aynı zamanda belirli bir yöne gidebilen büyük bir gemi yapmaktı.
LZ 1, Konstanz Gölü üzerindeki yüzer bir hangardan havalandı. Bu da başlı başına ilginçti; çünkü göl üzerindeki hangar, rüzgâra göre dönebilme ve hava gemisini daha güvenli biçimde çıkarabilme avantajı sağlıyordu. Airships.net’in aktardığına göre ilk uçuş yaklaşık 18 dakika sürdü ve araç göl üzerinde yaklaşık 3,5 mil, yani 5-6 kilometre kadar yol aldı.
Bu ilk deneme büyük bir heyecan yarattı. Friedrichshafen çevresinde insanlar gökyüzüne yükselen bu dev aracı izlemek için toplandı. Bosch’un tarih yazısında da 2 Temmuz 1900 akşamı Konstanz Gölü kıyısında binlerce kişinin bu olağan dışı gösteriyi izlediği anlatılır. Gökyüzünde uçan büyük, puro biçimli bir makine, dönemin insanları için neredeyse bilimkurguya benzeyen bir manzaraydı.
Elbette LZ 1 mükemmel bir araç değildi. Uçuş sırasında teknik sorunlar yaşandı; araç daha sonra birkaç deneme daha yaptı ama beklenen devlet desteğini hemen alamadı. Yine de bu ilk uçuş, zeplin fikrinin gerçek olabileceğini gösterdi. Daha sonraki modeller geliştirilecek, zeplinler yolcu taşımacılığında, posta hizmetlerinde, keşif görevlerinde ve askerî amaçlarla kullanılacaktı.
Zeplinler özellikle 20. yüzyılın başlarında insanlığın gökyüzüne bakışını değiştirdi. Uçaklar henüz kısa mesafeler uçarken, hava gemileri kıtalar arası yolculuk hayalini büyüttü. LZ 127 Graf Zeppelin gibi sonraki modeller dünya turu yapacak, Atlantik’i aşacak ve gökyüzünde lüks seyahatin sembolü haline gelecekti. Ama bu çağın karanlık yüzü de vardı: Birinci Dünya Savaşı’nda zeplinler bombardıman amacıyla kullanıldı; 1937’deki Hindenburg faciası ise hidrojenle dolu hava gemilerinin güvenlik sorunlarını bütün dünyaya gösterdi.
2 Temmuz 1900’de Konstanz Gölü üzerinde havalanan LZ 1, insanlığın gökyüzünde dev hava gemileriyle yolculuk yapabileceği fikrini görünür hale getirdi. Zeplinler daha sonra hem ilerlemenin hem lüks yolculuğun hem de teknolojinin risklerinin sembolü olacaktı; ama bütün bu hikâyenin ilk sahnesi, 2 Temmuz 1900’de Friedrichshafen yakınlarında başladı.
1917 – Yunanistan İttifak Devletleri’ne karşı savaşa girdi; Osmanlı’nın batısında yeni cephe baskısı doğdu
2 Temmuz 1917’de Yunanistan, Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti’nin yer aldığı İttifak Devletleri’ne karşı İtilaf Devletleri safında savaşa girdi. Bu karar, yalnız Osmanlı-Yunan ilişkileri açısından değil, Balkanlar’daki güç dengesi açısından da önemliydi.
Yunanistan savaşın başından beri derin bir iç bölünme yaşıyordu. Başbakan Eleftherios Venizelos, İngiltere ve Fransa’nın yanında savaşa girilmesini savunuyordu. Kral Konstantin ise Almanya’ya daha yakın duruyor ve tarafsızlığı korumaya çalışıyordu. Bu ayrılık, Yunan tarihinde “Ulusal Bölünme” olarak bilinen büyük siyasi krize dönüştü.
Selanik’te Venizelos yanlısı ayrı bir hükümet kurulmuş, İtilaf Devletleri Yunanistan üzerinde giderek artan baskı kurmuştu. Sonunda Kral Konstantin tahttan ayrılmak zorunda kaldı; Venizelos Atina’ya döndü ve Yunanistan’ın İtilaf Devletleri yanında savaşa katılması kesinleşti.
Bu gelişme Osmanlı Devleti açısından da önemliydi. Osmanlı zaten Kafkasya, Irak, Suriye-Filistin, Hicaz ve Çanakkale sonrası boğazlar hattında büyük baskı altındaydı. Yunanistan’ın İtilaf safına geçmesi, özellikle Balkanlar ve Ege çevresindeki dengeleri daha da hassas hale getirdi.
Yunanistan’ın savaşa katılması, savaşın son yılında Balkan cephesinde İtilaf Devletleri’ni güçlendirdi. 1918’de Makedonya Cephesi’nde İtilaf ilerleyişi Bulgaristan’ı çökertecek, ardından Osmanlı Devleti de Mondros Mütarekesi’ne giden yola girecekti.
2 Temmuz 1917 bu yüzden yalnız Yunanistan’ın savaş ilanı olarak görülmemelidir. Bu tarih, Yunan iç siyasetindeki büyük bölünmenin İtilaf zaferiyle sonuçlandığı, Balkan cephesinin Osmanlı ve müttefikleri aleyhine döndüğü ve Birinci Dünya Savaşı’nın son evresinde dengelerin değişmeye başladığı günlerden biridir.
1921 – Türkiye’de modern matematik ve bilim tarihinin öncülerinden Salih Zeki öldü
2 Temmuz 1921’de matematikçi, astronom, bilim tarihçisi ve eğitimci Salih Zeki Bey öldü. 1864’te İstanbul’da doğan Salih Zeki, Osmanlı’nın son döneminde modern bilimin Türkiye’de tanınması, öğretilmesi ve Türkçede karşılık bulması için çalışan önemli isimlerden biriydi.
Salih Zeki’nin yetiştiği dönem, Osmanlı eğitim sisteminin Batı bilimleriyle daha güçlü temas kurmaya çalıştığı bir dönemdi. Darüşşafaka’da okudu, daha sonra Paris’te elektrik mühendisliği eğitimi gördü. Yurda döndükten sonra telgraf idaresinde çalıştı; fakat asıl etkisini eğitim ve bilim alanında gösterdi. Darülfünun’da, yani bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin öncülü olan kurumda matematik, fizik ve astronomi dersleri verdi.
Onu önemli yapan noktalardan biri, matematiği bir düşünme biçimi olarak ele almasıydı. O dönemde modern matematik terimlerinin Türkçede karşılık bulması, Batı’daki bilimsel gelişmelerin takip edilmesi ve öğrencilere sistemli biçimde aktarılması kolay değildi. Salih Zeki, yazdığı ders kitapları ve çevirilerle bu boşluğu doldurmaya çalıştı.
Salih Zeki’nin önemli eserlerinden biri Âsâr-ı Bâkiye’dir. Bu eser, İslam dünyasındaki matematikçiler ve onların çalışmaları üzerine yazılmış öncü bir bilim tarihi kitabıdır. Türk Matematik Derneği bu eserin, Ortaçağ İslam dünyasındaki matematik ve astronomi çalışmalarını ortaya koyduğunu ve Türkiye’de bilim tarihi araştırmalarının kurucu metinlerinden biri sayıldığını belirtir.
Bu yönüyle Salih Zeki, “Bizim bilim tarihimizde kimler vardı, hangi katkılar yapıldı, matematik ve astronomi bu coğrafyada nasıl gelişti?” sorularını da soran bir araştırmacıydı. Bu, erken dönem için çok kıymetliydi. Çünkü bilim tarihi çoğu zaman yalnız Batı merkezli anlatılıyor; İslam dünyasının ve Doğu matematikçilerinin katkıları yeterince görünür olmuyordu.
Salih Zeki’nin bir başka önemli tarafı da bilim felsefesine ilgisiydi. Fransız matematikçi ve düşünür Henri Poincaré’nin eserlerini Türkçeye çevirerek Türkiye’de bilim felsefesi tartışmalarının tanınmasına katkı verdi.
Salih Zeki’nin adı bugün bazen edebiyat çevrelerinde Halide Edip Adıvar’la yaptığı evlilik üzerinden de hatırlanır. Fakat onu yalnız bu biyografik ayrıntıyla anmak eksik olur. Asıl önemi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş eşiğinde modern bilim dilinin kurulmasına, matematik eğitiminin gelişmesine ve bilim tarihinin Türkiye’de ayrı bir araştırma alanı olarak düşünülmesine yaptığı katkıdır.
1923 – İzmit’te Kocaeli Muhacirlere Yardım Cemiyeti kuruldu; mübadele göçünün acılarına yerel destek arandı
2 Temmuz 1923’te İzmit’te, göçmenlerin sorunlarına yardımcı olmak amacıyla Kocaeli Muhacirlere Yardım Cemiyeti kuruldu. Kocaeli tarihi açısından çok kıymetli olan bu bilgi, şehrin Cumhuriyet’in ilk yıllarında yalnız sanayi, ulaşım ve askerî stratejiyle değil, göç ve mübadele acısıyla da şekillendiğini gösterir. F. Yavuz Ulugün’ün “Kocaeli’de Tarihsel Göçler” çalışmasında, cemiyetin 2 Temmuz 1923’te eski postanenin bitişiğinde kurulduğu açıkça belirtilir.
Bu tarih, Lozan sürecinin en ağır toplumsal sonuçlarından biriyle bağlantılıdır. 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesine ilişkin sözleşme imzalandı. Bu düzenleme, Türkiye’deki Rum Ortodoks nüfus ile Yunanistan’daki Müslüman nüfusun büyük ölçüde karşılıklı olarak yer değiştirmesi anlamına geliyordu. Kâğıt üzerinde “nüfus değişimi” gibi duran bu süreç, gerçekte yüz binlerce insan için ev, mezar, komşu, dil, hatıra ve geçmiş kaybı demekti.
Kocaeli, bu büyük göç hareketinin önemli duraklarından biri oldu. İstanbul’a yakınlığı, İzmit Körfezi, liman bağlantısı, demiryolu ve Anadolu’ya açılan geçiş noktası olması nedeniyle İzmit, mübadillerin karşılandığı, geçici olarak barındırıldığı ve çevre bölgelere sevk edildiği merkezlerden biri haline geldi. “Kocaeli’de Tarihsel Göçler” çalışmasında, bazı mübadillerin gemilerle İzmit’e getirildiği, geçici olarak misafirhanelere, çadırlara veya boşalan evlere yerleştirildiği anlatılır.
Kocaeli Ansiklopedisi’ndeki Hilâl-i Ahmer maddesi de bu dönemin ağırlığını gösterir. Lozan görüşmeleri sırasında imzalanan protokolden sonra İzmit’in mübadillerin iskân edileceği yerler arasında bulunduğu; Hilâl-i Ahmer’in İzmit ve çevresindeki mübadele işlerini organize etmek için Dr. İsmail Hikmet Bey başkanlığında 17 kişilik bir İmdat Heyeti oluşturduğu aktarılır. Aynı kaynak, Ocak-Haziran 1924 arasında yaklaşık 30 bin mübadilin İzmit’e geldiğini belirtir.
Kocaeli Muhacirlere Yardım Cemiyeti’ni önemli yapan da budur. Devletin, Hilâl-i Ahmer’in ve yerel toplumun aynı anda büyük bir insanî sorunla karşı karşıya kaldığı bir dönemde, İzmit’te göçmenlere destek olmak için yerel bir örgütlenme ihtiyacı doğmuştur. Barınma, yiyecek, sağlık, yerleştirme, eşya, yolculuk, kayıt ve ailelerin yeni hayata tutunması gibi meseleler, şehrin günlük hayatının parçası haline gelmiştir.
Bu madde, Kocaeli’nin yerel hafızası için özellikle önemlidir. Çünkü bugün Akmeşe’den İzmit’e, Karamürsel’den Gölcük’e, Kandıra’dan Derince’ye kadar Kocaeli’nin birçok yerinde göç ve mübadele izleri vardır. Şehir, yalnız aldığı sanayi yatırımlarıyla değil, göçle gelen insanların emeği, acısı, kültürü ve yeni başlangıçlarıyla da kurulmuştur.
1932 – İlk Türk Tarih Kurultayı toplandı; Cumhuriyet kendi tarih anlatısını kurmaya başladı
2 Temmuz 1932’de Birinci Türk Tarih Kurultayı, Atatürk’ün huzurunda Ankara Halkevi’nde toplandı. Kurultay 2-11 Temmuz tarihleri arasında sürdü. Türk Tarih Kurumu’nun kayıtlarında da ilk Türk Tarih Kongresi’nin 2-11 Temmuz 1932’de Ankara’da yapıldığı belirtilir. Atatürk Ansiklopedisi ise bu toplantının Ankara Halkevi binasında gerçekleştirildiğini ve Türk Tarih Tezi’nin geniş biçimde tartışıldığı bir zemin olduğunu aktarır.
Bu kurultay, yalnız tarihçilerin bir araya geldiği akademik bir toplantı değildi. Cumhuriyet’in kendini nasıl anlatacağı, Türklerin dünya tarihindeki yerini nasıl tarif edeceği ve yeni kuşaklara nasıl bir tarih bilinci verileceği meselesi burada tartışıldı. 1930’ların Türkiye’si, Osmanlı’dan devraldığı tarih anlayışını değiştirmek ve yeni ulus-devlete uygun bir geçmiş anlatısı kurmak istiyordu.
Bu dönemde ortaya çıkan Türk Tarih Tezi, Türklerin yalnız Osmanlı tarihinden ibaret olmadığını; Orta Asya’dan eski uygarlıklara, Anadolu’dan dünya medeniyet tarihine kadar daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini savunuyordu. Tezin bazı iddiaları sonraki yıllarda bilimsel açıdan tartışıldı, eleştirildi ve büyük ölçüde yeniden değerlendirildi. Ama o günün Cumhuriyet kadroları açısından amaç, Batı’daki “Türkler medeniyet dışı, istilacı ve barbar bir kavimdir” türü önyargılı anlatılara karşı yeni bir cevap üretmekti. Türk Tarih Kurumu’nun tarihçesinde de Atatürk’ün, Avrupa ders kitaplarında Türkler hakkındaki olumsuz iddialara karşı Türklerin dünya tarihindeki yerinin araştırılması gerektiğine inandığı belirtilir.
Kurultaya tarih öğretmenleri, bilim insanları ve dönemin kültür kadroları katıldı. Burada yalnız siyasi tarih değil; arkeoloji, antropoloji, coğrafya, dil ve uygarlık tarihi gibi alanlar da ele alındı. Atatürk Ansiklopedisi’ndeki Türk Tarih Kurumu maddesi de 2-11 Temmuz 1932’deki kongrede Türk Tarih Tezi’nin geniş açıklamalar ve tartışmalarla “millete mal edildiğini”; tarih yanında arkeoloji, dil, antropoloji ve coğrafya konularının da tartışıldığını aktarır.
Bu kurultayın bir başka önemi de Cumhuriyet’in kültür devrimleriyle doğrudan bağlantılı olmasıdır. Harf Devrimi yapılmış, dilde sadeleşme çalışmaları başlamış, tarih ve dil meseleleri devletin temel kültür politikalarından biri haline gelmişti. Nitekim 1932’deki bu tarih kurultayından kısa süre sonra Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuna giden süreç de hızlandı.
Elbette bugünden bakınca Türk Tarih Tezi’nin her iddiasını bilimsel gerçek gibi kabul etmek mümkün değildir. Cumhuriyet’in erken döneminde ulus inşası, tarih yazımı ve bilimsel araştırma çoğu zaman iç içe geçmişti. Bu nedenle kurultay hem modern tarihçiliğin kurumsallaşması hem de devletin kimlik inşası açısından birlikte değerlendirilmelidir.
2 Temmuz 1932 bu yüzden Türkiye kültür tarihi açısından önemli bir gündür. Birinci Türk Tarih Kurultayı ile Cumhuriyet, yalnız yeni kurumlar ve kanunlar kurmakla yetinmedi; geçmişi nasıl anlayacağını, genç kuşaklara nasıl bir tarih anlatacağını ve Türklerin dünya tarihindeki yerini nasıl savunacağını da tartışmaya açtı. Bu toplantı, Türkiye’de tarihçiliğin, eğitim politikasının ve ulusal kimlik arayışının kesiştiği en önemli erken Cumhuriyet olaylarından biri oldu.
1932 – Keriman Halis Türkiye Güzeli seçildi; genç Cumhuriyet’in kadın imgesi dünya sahnesine çıktı
2 Temmuz 1932’de Keriman Halis, Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Türkiye Güzellik Yarışması’nda birinci seçildi. Bu yarışma, Cumhuriyet’in modern kadın imgesini, dünyaya açılma arzusunu ve yeni Türkiye’nin kendini nasıl göstermek istediğini de anlatan sembolik bir olaydı.
Keriman Halis’in seçilmesiyle hikâye bitmedi; asıl büyük yankı birkaç hafta sonra geldi. Türkiye Güzeli seçilen Keriman Halis, Belçika’nın Spa kentinde düzenlenen uluslararası güzellik yarışmasına gönderildi ve 31 Temmuz 1932’de dünya güzeli seçildi. Böylece Cumhuriyet’in henüz dokuzuncu yılında bir Türk kadını, uluslararası sahnede birinci olmuştu.
Bu olay, 1930’ların Türkiye’sinde büyük heyecan yarattı. Çünkü Keriman Halis yalnız “güzel bir kadın” olarak değil, yeni Cumhuriyet’in vitrini olarak görülüyordu. Dönemin gazeteleri onun başarısını bir ulusal gurur meselesi haline getirdi. Kadının kamusal alanda görünürlüğü, modern kıyafetler, Batılılaşma, şehirli hayat ve Cumhuriyet’in “asri kadın” ideali bu olayın etrafında birlikte tartışıldı.
Elbette güzellik yarışmaları bugünden bakınca tartışmalı bir alandır. Kadının bedeni üzerinden temsil edilmesi, millî kimliğin “güzellik” üzerinden kurulması ve basının bu konuyu kullanma biçimi eleştirilebilir. Fakat 1932 Türkiye’sinde Keriman Halis’in başarısı, Cumhuriyet kadınının dünyaya açık, görünür ve özgüvenli bir figür olarak sunulması bakımından güçlü bir sembole dönüştü.
Keriman Halis’in hikâyesi daha sonra Atatürk’le de kesişti. Soyadı Kanunu’ndan sonra Atatürk tarafından kendisine “Ece” soyadı verildi. Bu soyadı, “kraliçe” anlamıyla onun Türkiye ve dünya güzeli unvanına da uygun düşüyordu.
2 Temmuz 1932 bu yüzden Türkiye popüler kültür tarihi açısından önemli bir gündür. O gün Keriman Halis’in Türkiye Güzeli seçilmesi, birkaç hafta sonra gelecek dünya güzelliğinin kapısını açtı. Bu olay, genç Cumhuriyet’in kadın, modernlik, ulusal gurur ve dünyaya kendini gösterme arzusunun aynı sahnede birleştiği sembolik anlardan biri oldu.
1937 – Amelia Earhart Pasifik’te kayboldu; havacılık tarihinin en büyük gizemlerinden biri başladı
2 Temmuz 1937’de Amerikalı pilot Amelia Earhart ve yol arkadaşı, denizci ve seyrüsefer uzmanı Fred Noonan, Pasifik Okyanusu üzerinde kayboldu. Earhart, dünyayı uçakla dolaşan ilk kadın pilot olmak istiyordu. Noonan’la birlikte Lockheed Electra 10E uçağıyla yola çıkmış, yolculuğun büyük bölümünü tamamlamıştı. Ama Papua Yeni Gine’deki Lae’den kalkıp küçük Howland Adası’na ulaşmaya çalışırken kayboldu.
Amelia Earhart o sırada dünyanın en ünlü pilotlarından biriydi. Atlantik’i tek başına geçen ilk kadın pilot olmuş, uzun mesafe uçuşlarıyla 1930’ların havacılık kahramanlarından biri haline gelmişti. O yıllarda havacılık hâlâ tehlikeli, romantik ve ölümle iç içe bir alandı. Pilotlar yalnız teknik becerileriyle değil, cesaretleri ve kamuoyunda yarattıkları heyecanla da yıldızlaşıyordu.
1937’deki dünya turu girişimi, Earhart’ın en iddialı yolculuğuydu. Rota, ekvatora yakın çizildiği için çok uzundu. Earhart ve Noonan, Amerika’dan Güney Amerika’ya, oradan Afrika’ya, Hindistan’a, Güneydoğu Asya’ya ve Pasifik’e uzanan zorlu bir hat izledi. Smithsonian’a göre 2 Temmuz’a gelindiğinde yaklaşık 35 bin kilometreden fazla yol almışlardı; geriye Pasifik üzerindeki son tehlikeli etaplar kalmıştı.
Howland Adası ise bu yolculuğun en zor hedeflerinden biriydi. Pasifik’in ortasında küçücük bir ada olan Howland’ı havadan bulmak son derece güçtü. ABD Sahil Güvenlik gemisi Itasca bölgede bekliyor ve Earhart’la telsiz bağlantısı kurmaya çalışıyordu. Fakat telsiz iletişimi sorunluydu. Earhart’ın son mesajlarından birinde yakıtın azaldığı ve adayı göremedikleri anlaşılıyordu. Son mesajlarından biri, “Kuzey-güney hattında gidip geliyoruz” anlamına gelen “We are running north and south” cümlesiydi; bu da Howland Adası’nı bulmak için belirli bir hat üzerinde arama yaptıklarını gösteriyordu.
Arama çalışmaları çok büyük çapta yürütüldü. ABD donanması ve sahil güvenliği günlerce Pasifik’te Earhart ve Noonan’ı aradı; fakat ne uçağa ne de ikisine ait kesin bir ize ulaşıldı.
Bu kayboluş zamanla havacılık tarihinin en büyük gizemlerinden birine dönüştü. En yaygın kabul gören açıklama, uçağın yakıtının bitmesi ve Howland Adası yakınlarında okyanusa düşmesi yönündedir. Ama yıllar boyunca başka teoriler de ortaya atıldı: Başka bir adaya inmiş olabilecekleri, Japonlar tarafından yakalandıkları ya da Nikumaroro Adası’na ulaşmış olabilecekleri gibi iddialar hiç bitmedi. Kesin kanıt bulunamadığı için Amelia Earhart’ın kayboluşu, modern çağın en çok tartışılan sırlarından biri olarak yaşamaya devam etti.
1946 – Timur Selçuk doğdu; şiiri, piyanoyu ve politik şarkıyı aynı sahnede buluşturdu
2 Temmuz 1946’da piyanist, besteci, orkestra şefi ve yorumcu Timur Selçuk doğdu. Türk sanat müziğinin büyük isimlerinden Münir Nurettin Selçuk’un ve tiyatro sanatçısı Şehime Erton’un oğluydu. Bu aile mirası, onun müziğinde belirgin biçimde hissedildi: Bir yanda klasik Türk musikisinin inceliği, diğer yanda Batı müziği eğitimi, tiyatro duygusu ve çağdaş şiirle kurduğu bağ vardı.
Timur Selçuk çok küçük yaşta müziğe başladı. Beş yaşında piyano çalmaya başladı, çocuk yaşta sahneye çıktı. Galatasaray Lisesi’nde okudu; İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda piyano, solfej ve armoni eğitimi aldı. Daha sonra Paris’te École Normale de Musique’te piyano, kompozisyon ve orkestra şefliği üzerine çalıştı.
Onu Türk müziğinde özel kılan şey, şiirle kurduğu ilişkidir. Timur Selçuk, Ümit Yaşar Oğuzcan, Orhan Veli, Faruk Nafiz Çamlıbel, Attilâ İlhan ve Nâzım Hikmet gibi şairlerin dizelerini besteleyerek şarkılaştırdı. Böylece Türkiye’de popüler müzikle edebiyat arasında güçlü bir köprü kurdu. Şarkıları yalnız melodileriyle değil, taşıdığı söz duygusuyla da hafızaya yerleşti.
Timur Selçuk’un sahne dili de alışılmış pop şarkıcılığından farklıydı. Piyanonun başına oturur, kendi bestelerini tiyatral bir yorumla söylerdi. Sesi kimi zaman yumuşak, kimi zaman sert, kimi zaman neredeyse sahnede konuşur gibi politik ve dramatikti. Bu yönüyle onu yalnız “şarkıcı” diye tanımlamak eksik kalır; o, sahnede müzikle tiyatroyu, şiirle yorumu birleştiren ayrı bir sanatçı tipiydi.
1970’lerde Türkiye’de politik şarkı geleneği güçlenirken Timur Selçuk da bu hattın önemli isimlerinden biri oldu. İspanyol Meyhanesi, Ayrılanlar İçin, Pireli Şarkı, Beyaz Güvercin, Dönek Türküsü gibi eserleriyle hem bireysel duyguları hem toplumsal itirazı birlikte taşıdı. Onun müziğinde aşk, ayrılık, ironi, öfke ve memleket meselesi yan yana durabildi.
Timur Selçuk yalnız sahnede değil, tiyatro ve eğitim alanında da iz bıraktı. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda müzik direktörlüğü yaptı, çok sayıda oyuna müzik besteledi. 1977’de İstanbul Oda Orkestrası’nı ve Çağdaş Müzik Merkezi’ni kurdu; burada uzun yıllar öğrenci yetiştirdi.
1998’de Devlet Sanatçısı unvanı alan Timur Selçuk, 6 Kasım 2020’de hayatını kaybetti. Ardında yalnız sevilen şarkılar değil; Türk müziğinde şiiri, piyanoyu, tiyatro duygusunu ve politik tavrı bir araya getiren özgün bir çizgi bıraktı.
1951 – Savarona Deniz Kuvvetleri’ne devredildi; Atatürk’ün yatı denizciler için okul gemisi oldu
2 Temmuz 1951’de Savarona yatı, okul gemisi olarak kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na devredildi.
Savarona, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sıradan bir gemi değildir. 1931’de Almanya’da, Hamburg’daki Blohm & Voss tersanesinde Amerikan iş insanı Emily Roebling Cadwalader için yaptırılmıştı. Döneminin en büyük ve en görkemli yatlarından biri sayılıyordu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tanıtımında Savarona’nın 136 metre uzunluğunda olduğu, 1938’de Türk Hükûmeti tarafından satın alındığı ve Türk bayrağının Mart 1938’de Southampton’da çekildiği aktarılır.
Savarona’yı Türkiye hafızasında özel yapan asıl sebep, Atatürk’le kurduğu bağdır. Atatürk, hastalığının ilerlediği 1938 yılında bir süre Savarona’da kaldı. Bakanlar Kurulu toplantıları burada yapıldı; yabancı konuklar bu gemide ağırlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın metninde Atatürk’ün Savarona’da geçirdiği altı hafta içinde kabine toplantıları düzenlediği ve Romanya Kralı Carol gibi önemli konukları ağırladığı belirtilir.
Bu yüzden Savarona, Atatürk’ün son aylarının sessiz tanıklarından biridir. Dolmabahçe, Florya ve Savarona birlikte düşünüldüğünde, 1938’in o ağır atmosferi gözümüzün önüne gelir: Bir yanda genç Cumhuriyet’in kurucu lideri, diğer yanda hastalık, devlet işleri ve denizin ortasında biraz nefes alma arayışı.
Atatürk’ün ölümünden sonra Savarona bir süre Cumhurbaşkanlığı yatı olarak kaldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise savaş koşulları nedeniyle aktif biçimde kullanılamadı; Boğaz’da koruma altında tutuldu. 1951’de Deniz Kuvvetleri’ne devredilmesiyle geminin hayatında yeni bir dönem başladı. Artık Savarona, devlet protokolünün gösterişli yatı olmaktan çıkıp Deniz Harp Okulu öğrencileri için eğitim gemisine dönüşüyordu.
Bu değişim sembolik olarak da anlamlıdır. Atatürk’ün son günlerine tanıklık eden bir gemi, genç deniz subaylarının yetiştiği bir okula dönüşmüştü. Denizcilik kültürü, disiplin, seyir bilgisi ve açık deniz tecrübesi artık Savarona’nın yeni görevinin parçasıydı. Akademik bir çalışmanın özetinde de Savarona’nın 1951-1986 arasında yaklaşık dört bin öğrencinin denizle ilk tanışmasına ve temel denizcilik eğitimi almasına vesile olduğu belirtilir.
Savarona’nın sonraki hikâyesi de inişli çıkışlıdır. 1979’da Heybeliada açıklarında yangın geçirdi; uzun süre âtıl kaldı, daha sonra onarıldı, tartışmalı kiralama süreçleri yaşadı ve yeniden devlet kullanımına döndü. Fakat 2 Temmuz 1951 tarihi, onun hikâyesindeki en anlamlı kırılmalardan biridir.
1955 – Kocaeli’de de savaşan Millî Mücadele’nin kadın kahramanı Kara Fatma hayatını kaybetti
2 Temmuz 1955’te, Kara Fatma adıyla tanınan Fatma Seher Hanım İstanbul’da hayatını kaybetti. 1888’de Erzurum’da doğan Fatma Seher, Millî Mücadele’nin en cesur kadın kahramanlarından biriydi. Onu önemli yapan şey yalnız cephe gerisinde görev alması değil, doğrudan silahlı mücadeleye katılması, milis kuvvetleri örgütlemesi ve birliğine komuta etmesiydi. Anadolu Ajansı, Fatma Seher Hanım’ın Atatürk’ün izniyle Kurtuluş Savaşı’nda Batı Cephesi’nde mücadele verdiğini, Rum ve Ermeni çetelerine karşı savaştığını ve toplam 350 kişilik bir müfrezeyi yönettiğini aktarır.
Kara Fatma’nın hikâyesi, Osmanlı’nın son savaşlarından Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan çok sert bir dönemin içinden geçer. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, işgaller ve Millî Mücadele yılları, yalnız cephedeki askerleri değil, evlerini, ailelerini ve şehirlerini savunmak zorunda kalan kadınları da tarihin içine çekti. Fatma Seher Hanım bu dönemde doğrudan savaşan ve savaşçıları örgütleyen bir figür olarak öne çıktı.
Anlatılara göre Fatma Seher Hanım, Millî Mücadele’ye katılmak için Sivas’a giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istedi. Ata binmeyi ve silah kullanmayı bildiğini, vatan kurtuluncaya kadar mücadele etmek istediğini söyledi. Kocaeli Ansiklopedisi, Mustafa Kemal’in onun kararlılığından etkilenerek “Şu dakikada bütün kadınlarımız senin gibi olsa idi Kara Fatma” dediğini ve “Kara Fatma” lakabının bu görüşmeden sonra yerleştiğini aktarır.
Kara Fatma’nın Kocaeli hafızasındaki yeri de buradan sonra başlar. Mustafa Kemal’den aldığı talimat doğrultusunda İstanbul’a geçen Fatma Seher Hanım, güvendiği gençlerden bir grup oluşturdu ve köylü kıyafetleri içindeki çetecilerle İzmit’e geldi. İzmit’e geldiğinde yanındaki insan sayısını artırmaya çalıştı; Gülbahçe köyü eşrafından Murat Ağa ile anlaşarak çetesini büyüttü, Bahçecik Servetiye’ye geçti ve Oğulpaşa köyünde karargâh kurdu.
Bu ayrıntılar, Kara Fatma’nın Kocaeli için neden önemli olduğunu gösterir. O yıllarda İzmit, Bahçecik, Servetiye, Değirmendere, Kandıra ve çevresi yalnız yerel çatışmaların değil, İstanbul’dan Anadolu’ya uzanan Millî Mücadele hattının da parçasıydı. İşgal altındaki İstanbul’a yakınlık, İzmit Körfezi, demiryolu, geçiş yolları ve köylerdeki yerel direniş, Kocaeli’yi stratejik bir bölge haline getiriyordu. Kara Fatma’nın müfrezesi de bu hassas hatta görev yaptı.
Kara Fatma, İzmit yöresinde Yunan askerinin ve çetelerin saldırılarına karşı halkı korudu, Kabakçı köyünde Rum ve Ermeni çeteleriyle çatıştı ve İzmit’in kurtuluş harekâtından hemen önce bölgede etkili oldu. Dört gün süren çatışmalardan sonra İzmit 28 Haziran 1921’de kurtarıldı. Bu yüzden Kara Fatma, Kocaeli’nin kurtuluş hafızasında Yahya Kaptan, İpsiz Recep ve yerel Kuvâ-yi Milliye isimleriyle birlikte anılması gereken figürlerden biridir.
Kara Fatma’nın mücadelesi Kocaeli ile sınırlı kalmadı. İzmit’in kurtuluşundan sonra İznik bölgesinde görevlendirildi; Sakarya Savaşı sırasında İznik çevresindeki köylerde işgalci güçlere karşı savaşmayı sürdürdü. İznik bölgesinde Bereket, Karaderin ve Kaynarca köyleri civarında mücadele etti, savaşta yaralandı ama cepheden kopmadı.
Daha sonra İzmit, Kandıra ve Adapazarı bölgelerinden yüzlerce kişi toplayarak Gemlik cephesine gitmesi, ardından Kumla ve Çınarcık taraflarında görevlendirilmesi, Kara Fatma’nın yalnız bir sembol değil, sahada kullanılan etkin bir milis komutanı olduğunu gösterir. Sakarya Savaşı’nın ardından çavuşluğa, daha sonra Mustafa Kemal’in davet ettiği Ankara’daki Çiçek Bayramı’ndan sonra mülazım, yani teğmen rütbesine yükseltildi.
Kara Fatma’nın hikâyesinde dikkat çekici olan bir başka nokta, onun hem kadınlardan hem erkeklerden oluşan birlikler içinde otorite kurabilmesidir. Anadolu Ajansı haberinde de onun Kocaeli, Bolu ve Bursa bölgelerinde silahlı güçleriyle düşmana ağır kayıplar verdirdiği, İzmit’in kurtuluşuna önemli destek sunduğu, ardından Sakarya ve Büyük Taarruz’a katıldığı belirtilir.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Kara Fatma İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı. Askerliğe onbaşı olarak başlayan Fatma Seher Hanım’ın üsteğmen rütbesiyle emekli olduğu, ancak hayatının son dönemlerinde ciddi maddi sıkıntılar yaşadığı da bilinir. Anadolu Ajansı, onun son günlerini Darülaceze’de geçirdiğini ve 2 Temmuz 1955’te hayatını kaybettiğini yazar.
Bu acı son, Türkiye’nin birçok Millî Mücadele kahramanında gördüğümüz unutulma meselesini de düşündürür. Cephede savaşan, insan örgütleyen, esir düşen, yaralanan, yeniden dönen ve zaferden sonra sessizleşen bir kahraman hayatı… Kara Fatma’nın hikâyesi, yalnız bir cesaret öyküsü değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in hafızasında kadın savaşçıların nasıl hatırlandığı sorusudur.
2 Temmuz 1955 bu yüzden Türkiye ve Kocaeli tarihi açısından anlamlı bir gündür. O gün hayatını kaybeden Fatma Seher Hanım, yani Kara Fatma, Millî Mücadele’nin en güçlü kadın kahramanlarından biriydi. Kocaeli’deki varlığı ise bu büyük hikâyenin yerel hafızaya dokunan en önemli bölümüdür. Kara Fatma hem Kurtuluş Savaşı’nın genel tarihinde hem de İzmit ve çevresinin işgalden kurtuluş mücadelesinde adı unutulmaması gereken kadın komutanlardan biri olarak anılmalıdır.
1961 – Savaşın, yenilginin ve insan direncinin büyük yazarı Ernest Hemingway öldü
2 Temmuz 1961’de Amerikalı yazar Ernest Hemingway, ABD’nin Idaho eyaletindeki Ketchum kentinde hayatını kaybetti. 1954’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Hemingway, 20. yüzyıl edebiyatında anlatım biçimini değiştiren en önemli yazarlardan biri kabul edilir.
Hemingway’i özel yapan şey yalnız anlattığı hikâyeler değil, onları anlatma biçimiydi. Sade, kısa, doğrudan ve gösterişsiz cümleler kurdu. Kahramanları çoğu zaman savaş, aşk, ölüm, yenilgi, cesaret, erkeklik, yalnızlık ve kayıpla sınanıyordu. Ama Hemingway bu büyük temaları süslü cümlelerle değil, buzdağının görünen küçük parçası gibi, az söyleyip çok hissettiren bir dille anlattı.
Bu anlatım anlayışı daha sonra “buzdağı tekniği” diye anıldı. Hemingway’e göre iyi bir yazar her şeyi açıklamak zorunda değildi; okur, metnin altında saklı kalan duyguyu ve gerilimi hissedebilmeliydi. Bu yüzden onun hikâyelerinde suskunluk, söylenmeyen sözler ve karakterlerin kaçındığı duygular en az olayların kendisi kadar önemlidir.
Hemingway gençliğinde gazetecilik yaptı, Birinci Dünya Savaşı’nda ambulans şoförü olarak görev aldı, İspanya İç Savaşı’nı ve İkinci Dünya Savaşı’nı izledi. Bu deneyimler yazılarına doğrudan yansıdı. A Farewell to Arms (Silahlara Veda) savaşın ve aşkın kırılganlığını; For Whom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) İspanya İç Savaşı’nı; The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) ise savaş sonrası “kayıp kuşak” duygusunu anlattı.
En bilinen eserlerinden The Old Man and the Sea (Yaşlı Adam ve Deniz), yaşlı balıkçı Santiago’nun dev bir kılıç balığıyla mücadelesi üzerinden yenilgi, direnç ve insan onuru üzerine sade ama güçlü bir anlatı kurdu. Hemingway bu eserle 1953’te Pulitzer Ödülü’nü kazandı.
Hemingway’in hayatı da eserleri kadar efsaneleştirildi. Avcılık, balıkçılık, boğa güreşi, savaş muhabirliği, Paris yılları, Küba günleri ve sert erkeklik imgesi onun çevresinde büyük bir mit yarattı. Ancak bu parlak ve güçlü görünen imgenin arkasında ağır bedensel rahatsızlıklar, alkol sorunu, depresyon ve ruhsal çöküş vardı.
2 Temmuz 1961’de Hemingway intihar etti. Bu gerçeği sansasyonel biçimde değil, onun son yıllarındaki ağır ruhsal ve fiziksel yıpranmanın parçası olarak anmak gerekir.
Hemingway’in ölümü, dünya edebiyatında büyük yankı uyandırdı. Çünkü o yalnız başarılı romanlar yazmış bir yazar değildi; modern anlatının sesini değiştirmişti. Kısa cümleleri, yalın dili, gerilimi açıklamadan kurma biçimi ve “az sözle çok şey söyleme” anlayışı sonraki kuşak yazarları derinden etkiledi.
1964 – ABD’de Yurttaşlık Hakları Yasası imzalandı; ırk ayrımcılığına karşı en büyük hukukî adımlardan biri atıldı
2 Temmuz 1964’te ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Yurttaşlık Hakları Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, ABD’de ırk ayrımcılığına karşı çıkarılan en kapsamlı düzenlemelerden biridir. National Archives, yasanın kamuya açık alanlarda ayrımcılığı yasakladığını, okulların ve diğer kamu tesislerinin entegrasyonunu öngördüğünü ve istihdamda ayrımcılığı yasa dışı hale getirdiğini belirtir.
Yasa, özellikle Güney eyaletlerinde uzun yıllardır uygulanan “Jim Crow” düzenine ağır bir darbe indirdi. Bu düzende siyahlarla beyazlar otobüslerde, okullarda, lokantalarda, tuvaletlerde, sinemalarda, otellerde, yüzme havuzlarında ve daha pek çok kamusal alanda ayrı tutuluyordu. “Ayrı ama eşit” denilen bu sistem, gerçekte siyah Amerikalıları ikinci sınıf yurttaş haline getiren kurumsal bir ayrımcılıktı.
1964 Yasası, bu düzenin merkezine müdahale etti. Restoranlar, oteller, tiyatrolar, mağazalar ve benzeri kamusal hizmet alanlarında ırk, renk, din veya ulusal kökene dayalı ayrımcılığı yasakladı. Ayrıca istihdam alanında ayrımcılığı önlemek için hükümler getirdi ve Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu’nun kurulmasının yolunu açtı. ABD Temsilciler Meclisi tarih birimi, yasanın işe alma ve çalışma hayatındaki ayrımcılığı yasakladığını, ayrıca işyeri ayrımcılığını incelemek üzere Equal Employment Opportunity Commission’ın kurulmasını sağladığını aktarır.
Bu yasanın arkasında uzun ve ağır bedeller ödenen bir mücadele vardı. Rosa Parks’ın otobüste yerinden kalkmayı reddetmesinden Montgomery Otobüs Boykotu’na, Martin Luther King Jr.’ın öncülüğündeki kitlesel yürüyüşlerden 1963 Washington Yürüyüşü’ne kadar siyah Amerikalılar yıllarca eşit yurttaşlık için mücadele etti. Kiliselerde, okullarda, sokaklarda ve mahkeme salonlarında verilen bu mücadele, sonunda federal hukukta büyük bir karşılık buldu.
Yasanın siyasal hikâyesi de önemlidir. Tasarı ilk olarak Başkan John F. Kennedy döneminde gündeme geldi. Kennedy’nin 1963’te öldürülmesinden sonra Lyndon Johnson, bu yasayı kendi başkanlığının en önemli hedeflerinden biri haline getirdi. Johnson, Kongre’deki sert direnişe rağmen yasayı geçirmek için büyük siyasi güç kullandı. ABD Senatosu da Johnson’ın 2 Temmuz 1964’te Beyaz Saray’daki törende medeni haklar tasarısını imzaladığını kaydeder.
Yurttaşlık Hakları Yasası, bütün sorunları bir anda çözmedi. ABD’de ırkçılık, oy hakkı engelleri, ekonomik eşitsizlikler ve polis şiddeti gibi meseleler sonraki yıllarda da sürdü. Nitekim 1965’te ayrıca Oy Hakkı Yasası çıkarılmak zorunda kalacaktı. Ama 1964 Yasası, devletin açık ayrımcılığı koruyan ya da görmezden gelen tutumundan vazgeçmesi bakımından tarihî bir dönüm noktasıydı.
2 Temmuz 1964 bu yüzden yalnız ABD hukuk tarihi açısından değil, modern insan hakları mücadelesi açısından da önemli bir gündür. Lyndon B. Johnson’ın imzaladığı Yurttaşlık Hakları Yasası, siyah Amerikalıların eşit yurttaşlık mücadelesinde büyük bir kapı açtı. Bu yasa, kamu alanlarında “beyazlara ayrı, siyahlara ayrı” düzenini hukuken yıktı ve Amerika’nın demokrasi iddiasını kendi yurttaşları karşısında sınayan en büyük metinlerden biri oldu.
1966 – Antalyaspor kuruldu; Antalya’nın kırmızı-beyaz şehir takımı doğdu
2 Temmuz 1966’da Antalyaspor’un futbol şubesinin temelleri atıldı. Antalya’yı profesyonel liglerde temsil edecek güçlü bir şehir takımı oluşturma fikriyle yola çıkılan bu kuruluş, kısa sürede kentin en önemli spor markalarından birini doğurdu. Antalyaspor’un resmî tarihçesi, futbol şubesinin 1966 yılında kurulduğunu; kulübün kurumsal kimlik sayfası ise ilk kongrenin 5 Temmuz 1966’da yapıldığını ve başkanlığa Atilla Konuk’un seçildiğini aktarır.
Antalyaspor’un ortaya çıkışı, Türkiye’de 1960’lı yıllarda hızlanan “şehir takımı” fikrinin bir parçasıydı. O yıllarda birçok kent, yerel kulüpleri bir araya getirerek profesyonel liglerde kendisini temsil edecek daha güçlü takımlar kurmaya çalışıyordu. Amaç yalnız futbol oynamak değil, şehrin adını ulusal liglerde duyurmak, taraftarlık kültürü oluşturmak ve kente ortak bir spor kimliği kazandırmaktı.
Antalya için bu adım özellikle anlamlıydı. Bugün turizm, deniz, tarih ve sporla birlikte anılan Antalya, 1960’larda Türkiye’nin gelişen şehirlerinden biriydi. Profesyonel futbolda güçlü bir temsilciye sahip olmak, kentin görünürlüğü açısından da önemliydi. Antalyaspor zamanla yalnız bir futbol kulübü değil, Antalya’nın şehir hafızasının parçası haline geldi.
Kulübün renkleri kırmızı-beyaz olarak belirlendi. Antalyaspor’un kurumsal kimlik sayfasında aktarılan bilgiye göre, ilk başkan Atilla Konuk renk seçimi sırasında şehirdeki mevcut takımların renklerinin yan yana yazıldığını, ağırlıklı olarak çıkan kırmızı ve beyazın kabul edildiğini anlatır. Böylece Antalyaspor, Antalya’yı kırmızı-beyaz renklerle temsil etmeye başladı.
Antalyaspor, sonraki yıllarda Süper Lig’e yükselerek Türk futbolunda kalıcı bir yer edinmeye çalıştı. Kimi dönemler düşme-kalma mücadeleleri yaşadı, kimi dönemlerde güçlü kadrolar kurdu, Türkiye Kupası finali gördü ve Avrupa kupalarına katılma hedefiyle yarıştı. Ama bütün bu iniş çıkışlara rağmen kulüp, Antalya’nın en güçlü ortak sembollerinden biri olmayı sürdürdü.
1966 – Fransa Pasifik’te ilk nükleer denemesini yaptı; Moruroa nükleer çağın karanlık simgelerinden biri oldu
2 Temmuz 1966’da Fransa, Fransız Polinezyası’ndaki Moruroa Atolü’nde Pasifik bölgesindeki ilk nükleer denemesini gerçekleştirdi. Denemenin kod adı Aldébaran’dı. Bu patlama, Fransa’nın nükleer programında yeni bir dönemin başlangıcı oldu; çünkü Fransa, Cezayir’deki deneme sahalarından sonra nükleer testlerini Pasifik’teki uzak atol ve adalara taşımıştı.
Moruroa, Pasifik Okyanusu’nun ortasında, Fransa’ya binlerce kilometre uzaklıkta bir atoldü. Bu uzaklık, nükleer denemelerin Fransa ana karasından ve Avrupa kamuoyunun gözünden uzakta yapılmasını sağlıyordu. Ama “uzakta” olması, etkisiz olduğu anlamına gelmiyordu. Nükleer denemelerin çevreye, denize, mercan yapısına, bölgedeki insanlara ve gelecek kuşaklara etkileri yıllar boyunca tartışma konusu oldu.
Aldébaran bir atmosferik denemeydi. Yani patlama yer altında değil, açık atmosferde gerçekleştirildi. Bu tür denemelerde radyoaktif serpinti, rüzgâr ve hava akımlarıyla geniş alanlara yayılabiliyordu. Fransız Polinezyası’ndaki atmosferik denemelerin radyolojik etkileri üzerine yapılan araştırmalar, radyoaktif serpintinin rüzgâr altındaki ada ve atollerde yaşayan yerel halkı etkilediğini, bazı doz hesaplarının daha sonra tartışmalı hale geldiğini gösterir.
Fransa, Moruroa ve Fangataufa’da 1966’dan 1996’ya kadar nükleer denemeler yaptı. CTBTO, Fransa’nın Pasifik’te 1966-1996 arasında neredeyse 190 nükleer deneme gerçekleştirdiğini belirtir. Greenpeace ise Moruroa ve Fangataufa’da yapılan toplam deneme sayısını 193 olarak verir; bunların bir bölümü atmosferde, daha sonraki büyük bölümü ise yer altında yapılmıştır.
Bu denemeler Fransa açısından “bağımsız savunma gücü” anlamına geliyordu. Charles de Gaulle döneminde Fransa, ABD’ye veya NATO’ya bütünüyle bağımlı olmayan bir nükleer caydırıcılık kapasitesi kurmak istiyordu. Fransız devlet aklı için nükleer silah, büyük güç olmanın ve stratejik bağımsızlığın sembolüydü.
Ama Pasifik halkları için aynı hikâye çok daha farklı görünüyordu. Moruroa ve Fangataufa, Paris’in güvenlik politikalarının deneme alanına dönüştü. Yerel halklar, işçiler, askerler, çevreciler ve Pasifik ülkeleri yıllar boyunca bu denemelere karşı çıktı. Nükleer serpinti, kanser vakaları, tazminat mücadeleleri, çevresel yıkım ve koloniyal adaletsizlik tartışmaları Fransa’nın nükleer mirasının ayrılmaz parçası haline geldi.
1982 – Larry Walters bahçe sandalyesiyle göğe çıktı; popüler tarihin en tuhaf uçuşlarından biri yaşandı
2 Temmuz 1982’de ABD’nin Los Angeles kentinde Larry Walters adlı bir kamyon şoförü, sıradan bir bahçe sandalyesini helyum dolu meteoroloji balonlarına bağlayarak havalandı. Planı, biraz yükselip çevreyi seyretmekti; fakat işler düşündüğünden çok daha hızlı gelişti. Smithsonian’ın koleksiyon bilgisinde, 42 helyum dolu meteoroloji balonunun Larry Walters’ı San Pedro’dan 2 Temmuz 1982’de havalandırdığı belirtilir.
Walters çocukluğundan beri uçmak istiyordu; ancak görme problemi nedeniyle pilot olamamıştı. Bunun üzerine kendi “uçuş aracını” yapmaya karar verdi. Bir Sears bahçe sandalyesi aldı, yanına sandviç, içecek, telsiz, paraşüt ve balonları patlatıp inişi kontrol etmek için bir havalı tabanca koydu. Sandalyeye bağlanan balonlar beklenenden çok daha güçlü çıktı.
Havalanınca kısa sürede yaklaşık 16 bin feet, yani 4 bin 800 metre civarında bir yüksekliğe çıktı. Bu artık bahçe eğlencesi değil, uçakların kullandığı hava sahasına yaklaşan ciddi bir tehlikeydi. Wired’ın aktardığına göre Walters, 42 helyum balonuyla 16 bin feet’e kadar yükseldi; LAX’e yaklaşan uçak pilotları tarafından fark edildi ve hava trafik kontrolünün gündemine girdi.
İniş de en az kalkış kadar tuhaftı. Walters balonları patlatarak alçalmaya çalıştı; fakat tabancasını düşürdü. Sonunda yavaş yavaş alçaldı, sandalyesi elektrik tellerine takıldı ve Long Beach tarafında bir elektrik kesintisine yol açtı. Buna rağmen Walters hayatta kaldı ve kısa sürede “Lawnchair Larry”, yani “Bahçe Sandalyeli Larry” adıyla medyanın ilgisini çekti.
Bu hikâye komik görünebilir; ama aynı zamanda modern zamanların tuhaf hayal kurma biçimlerinden biridir. Larry Walters’ın uçuşu mühendislik açısından çılgınca, havacılık güvenliği açısından sorumsuzca, popüler kültür açısından ise unutulmazdı. Bir insanın çocukluk hayalini gerçekleştirmek için bahçe sandalyesi, balon ve inatla göğe çıkması, onu haberlerin ve televizyon programlarının aranan figürlerinden biri yaptı.
Olaydan sonra Walters para cezası aldı; ama hikâyesi yaşamaya devam etti. Sandalyesi daha sonra Smithsonian Ulusal Hava ve Uzay Müzesi koleksiyonuna girdi. Smithsonian Magazine de Walters’ın 2 Temmuz 1982’de “Inspiration” adını verdiği Sears sandalyesiyle havalandığını ve kendini 16 bin feet civarında bulduğunu anlatır.
2 Temmuz 1982 bu yüzden popüler tarihin en unutulmaz günlerinden biridir. Larry Walters’ın bahçe sandalyesiyle göğe çıkışı, insanın hayal kurma, saçmalama, risk alma ve “bir kere de ben deneyeyim” deme hâlinin absürt ama unutulmaz bir örneği olarak hafızaya kazındı.
1990 – Mekke’de hac tüneli faciası yaşandı; 447’si Türk 1426 hacı hayatını kaybetti
2 Temmuz 1990’da Mekke yakınlarında, Mina bölgesindeki Muaysim Tüneli’nde hac tarihinin en ağır facialarından biri yaşandı. Şeytan taşlama ibadetine giden ve ibadetten dönen hacıların kullandığı yaya tünelinde oluşan büyük sıkışma sonucunda 1426 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin arasında çok sayıda 447 Türk hacı da vardı.
Bu olay, çoğu zaman “izdiham” diye anlatılır; fakat yaşanan şey yalnız insanların panikle koşması değildi. Dar ve kalabalık bir tünelde binlerce insan aynı anda hareket etmeye çalıştı. Kalabalık basıncı arttıkça insanlar nefes alamaz hale geldi; bazıları yere düştü, arkadan gelen kalabalık duramadı ve tünel kısa sürede ölümcül bir kapan haline geldi. Bu tür facialarda ölüm nedeni çoğu zaman ezilme, sıkışma ve havasız kalmadır.
Hac, dünyanın en büyük düzenli insan hareketlerinden biridir. Milyonlarca insan aynı günlerde Mekke, Mina, Arafat ve Müzdelife arasında belirli ibadetleri yerine getirmek için hareket eder. Bu yüzden hac organizasyonu yalnız dinî değil, aynı zamanda çok büyük bir kalabalık yönetimi meselesidir. Yolların, tünellerin, köprülerin, çadır alanlarının ve yaya akışlarının doğru planlanmaması binlerce insanı aynı anda riske atabilir.
1990’daki Muaysim Tüneli faciası, Türkiye’de de derin bir acı yarattı. Çünkü ölenlerin yaklaşık üçte biri Türk hacılardı. Aileler günlerce yakınlarından haber almaya çalıştı; kimlik tespitleri, cenaze bilgileri ve kayıp haberleri Türkiye’de büyük bir üzüntüyle takip edildi. Bu yönüyle facia, Türkiye’nin yakın dönem toplumsal hafızasında da yer eden büyük bir kayıp oldu.
Ölenler arasında, klasik Türk edebiyatı alanının önemli akademisyenlerinden Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu da bulunuyordu. Bu ayrıntı, olayın Türkiye’de neden sayıların ötesinde hatırlandığını da gösterir.
Bu facia, hac organizasyonlarında güvenlik ve kalabalık yönetimi tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Daha sonraki yıllarda Mina ve şeytan taşlama bölgesinde yine benzer sıkışmalar yaşandı; yollar, tüneller, yönlendirme sistemleri ve Jamarat alanı için yeni düzenlemeler yapıldı. Ancak 1990 faciası, hac gibi milyonlarca insanın aynı anda hareket ettiği bir ibadette en küçük planlama hatasının bile nasıl büyük bir felakete dönüşebileceğini gösterdi.
1993 – Sivas’ta Madımak Oteli yakıldı; Türkiye’nin hafızasına kara bir gün kazındı
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri sırasında, konukların kaldığı Madımak Oteli kalabalık bir grup tarafından ateşe verildi. Otelde bulunan 33 aydın, yazar, sanatçı ve düşünür ile 2 otel çalışanı hayatını kaybetti. Olay sırasında ölen 2 saldırganla birlikte toplam can kaybı 37 olarak kayıtlara geçti.
Sivas’taki etkinlikler, 16. yüzyıl Alevi-Bektaşi halk ozanı Pir Sultan Abdal anısına düzenleniyordu. Türkiye’nin farklı şehirlerinden yazarlar, ozanlar, müzisyenler ve aydınlar bu etkinlikler için Sivas’a gelmişti. Aziz Nesin’in de etkinliklere katılması, dönemin gerilimli atmosferinde hedef gösterme kampanyalarını daha da büyüttü. Kalabalık önce kültür merkezine, ardından Madımak Oteli’ne yöneldi.
Saatler boyunca büyüyen kalabalık, sloganlar, tehditler ve saldırılar karşısında oteldekiler içeride mahsur kaldı. Otelin ateşe verilmesiyle içeride bulunan insanlar duman, alev ve havasızlık içinde can verdi. Aralarında Metin Altıok, Asım Bezirci, Behçet Aysan, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen ve Hasret Gültekin gibi Türkiye’nin kültür hayatında iz bırakmış isimler vardı.
Madımak Katliamı, Türkiye’de Alevilere yönelik tarihsel önyargıların, laiklik-gericilik geriliminin, linç kültürünün ve devletin yurttaşlarını koruma sorumluluğunun en ağır tartışma başlıklarından biri haline geldi. Çünkü saldırı bir anda olup bitmedi; kalabalık saatler içinde büyüdü, otel kuşatıldı, içerideki insanlar yardım bekledi. Bu nedenle Madımak, yalnız ölenlerin değil, engellenemeyen bir katliamın da adıdır.
Olaydan sonra açılan davalar yıllarca sürdü. Sanıkların bir bölümüne ağır cezalar verildi; fakat firari sanıklar, zamanaşımı tartışmaları ve sorumluların tam olarak hesap verip vermediği meselesi kamuoyunda hiç kapanmadı. 2023’te de firari sanıklarla ilgili davanın zamanaşımı gerekçesiyle düşürüldüğü haberleri yeniden büyük tepki doğurdu.
Madımak Oteli’nin ne olacağı da uzun yıllar tartışıldı. Alevi kurumları ve katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları, binanın bir utanç ve hafıza müzesine dönüştürülmesini istedi. Otelin daha sonra kamulaştırılıp “Bilim ve Kültür Merkezi” yapılması ise bu talebi tam olarak karşılamadığı için eleştirildi. Madımak, Türkiye’de mekânın hafızası, yas tutma hakkı ve geçmişle yüzleşme meselesinin sembolik yerlerinden biri oldu.
1994 – Andrés Escobar öldürüldü; bir Dünya Kupası hatası Kolombiya’nın şiddet ortamında trajediye dönüştü
2 Temmuz 1994’te Kolombiyalı millî futbolcu Andrés Escobar, Medellín’de bir gece kulübünün çıkışında silahla vurularak öldürüldü. Escobar, sadece on gün önce 1994 Dünya Kupası’nda ABD’ye karşı oynanan maçta kendi kalesine gol atmıştı. Kolombiya bu maçı 2-1 kaybetti; turnuvaya büyük umutlarla gelen takım grup aşamasında elendi.
Bu olay dünya futbol tarihinin en karanlık hikâyelerinden biri haline geldi. Çünkü Andrés Escobar’ın yaptığı şey futbolda herkesin başına gelebilecek bir hataydı. Bir ortayı kesmeye çalışırken top ters açıyla kendi ağlarına gitti. Ama 1990’ların Kolombiya’sında futbol yalnız futbol değildi; uyuşturucu kartellerinin, yasa dışı bahislerin, büyük paraların, ulusal gururun ve şiddetin iç içe geçtiği tehlikeli bir alana dönüşmüştü.
Kolombiya 1994 Dünya Kupası’na çok büyük beklentilerle gitmişti. Carlos Valderrama, Faustino Asprilla, Freddy Rincón ve Andrés Escobar gibi oyuncularla kurulan takım, elemelerde Arjantin’i Buenos Aires’te 5-0 yenmiş, turnuvanın sürpriz favorilerinden biri sayılmıştı. Guardian, Pelé’nin o dönem Kolombiya’yı en azından yarı final adayı gördüğünü, takımın 1994’e gelmeden önce 26 maçta yalnız bir kez yenildiğini aktarır.
Andrés Escobar ise bu takımın en saygı duyulan isimlerinden biriydi. Sertliğiyle değil, sakinliğiyle tanınan bir savunma oyuncusuydu. Ona “El Caballero del Fútbol”, yani “Futbolun Beyefendisi” deniyordu. Guardian da Escobar’ı Kolombiya’nın altın kuşağının sessiz, disiplinli ve sevilen liderlerinden biri olarak anlatır.
Cinayetten sonra Kolombiya yasa boğuldu. Andrés Escobar’ın ölümü, yalnız bir futbolcunun kaybı değildi; ülkenin dünyaya daha olumlu bir yüz göstermeye çalıştığı anda, kendi şiddet gerçekliğiyle yeniden yüzleşmesiydi. AP, cinayetin Kolombiya’nın uluslararası imajını ağır biçimde sarstığını ve fail Humberto Muñoz Castro’nun 43 yıl hapis cezası almasına rağmen yalnız 11 yıl cezaevinde kaldığını aktarır.
Andrés Escobar’ın hikâyesi daha sonra belgesellere, yazılara ve futbol tarihinin unutulmaz trajedileri listelerine girdi. Özellikle The Two Escobars belgeseli, futbolcu Andrés Escobar ile uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ın aynı ülkenin iki farklı yüzünü nasıl temsil ettiğini anlatarak bu dönemi dünya kamuoyuna yeniden hatırlattı.
2 Temmuz 1994 bu yüzden yalnız bir futbolcunun ölüm tarihi değildir. Andrés Escobar’ın öldürülmesi, futbolun masum bir oyun olmaktan çıkıp para, şiddet, ulusal gurur ve suç örgütleriyle iç içe geçtiğinde ne kadar karanlık bir yere sürüklenebileceğini gösterdi. Escobar bugün hâlâ futbolda hatanın insan hayatından daha büyük görülmemesi gerektiğini hatırlatan trajik bir simge olarak anılıyor.
1999 – Baba filmi ile mafya hikâyesini modern bir Amerikan destanına çeviren Mario Puzo öldü
2 Temmuz 1999’da Amerikalı yazar ve senarist Mario Puzo hayatını kaybetti. 1920’de New York’ta, İtalyan göçmeni yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğan Puzo, edebiyata daha ciddi ve “saygın” romanlar yazma isteğiyle başladı; fakat dünya çapındaki asıl ününü 1969’da yayımlanan The Godfather (Baba) ile kazandı.
Baba, yalnız bir mafya romanı değildi. Puzo, Corleone ailesi üzerinden göçmenlik, aile bağlılığı, sadakat, iktidar, şiddet, erkeklik ve Amerikan rüyasının karanlık yüzünü anlattı. Don Vito Corleone, Michael Corleone, Sonny, Tom Hagen ve diğer karakterler, kısa sürede edebiyatın ve sinemanın hafızasına kazındı. Roman, suç dünyasını anlatırken aynı zamanda aile sofrasını, baba otoritesini, “aile için yapılan kötülükleri” ve Amerika’da güç sahibi olmanın bedelini merkeze aldı.
Puzo’nun başarısının ilginç tarafı, Baba’yı büyük ölçüde maddi sıkıntılar içinde yazmasıydı. Daha önce yayımladığı romanlar eleştirel olarak ilgi görmüş ama ona para kazandırmamıştı. 1960’ların sonunda borç içindeydi ve çok satan bir roman yazmak istiyordu. Guardian’daki ölüm yazısı da Puzo’nun Baba için sonradan “Keşke daha iyi yazsaydım” dediğini aktarır; bu söz, onun romanın edebî kusurlarını fark ettiğini ama yarattığı dünyanın gücünün de inkâr edilemeyeceğini gösterir.
Romanın asıl büyük patlaması sinemayla geldi. Francis Ford Coppola’nın yönettiği The Godfather (Baba), 1972’de gösterime girdi ve kısa sürede sinema tarihinin en etkili filmlerinden biri oldu. Marlon Brando’nun Don Vito Corleone yorumu, Al Pacino’nun Michael Corleone’ye dönüşümü, Nino Rota’nın müziği ve Coppola’nın karanlık aile destanı dili, Puzo’nun hikâyesini dünya çapında kalıcı bir mite dönüştürdü.
Mario Puzo, Coppola ile birlikte filmin senaryosunu da yazdı. Bu işbirliği ona iki Oscar kazandırdı: 1973’te The Godfather (Baba) için, 1975’te ise The Godfather Part II (Baba II) için En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü’nü aldı.
Baba II, sinema tarihinde özel bir yere sahiptir. Hem devam filmi hem de geçmiş hikâyesi olarak kurulan film, Vito Corleone’nin gençliğini ve Michael Corleone’nin iktidar içinde giderek yalnızlaşmasını yan yana anlatır.
Puzo daha sonra The Sicilian (Sicilyalı), The Fourth K, The Last Don (Son Baba) ve ölümünden sonra yayımlanan Omertà gibi romanlar yazdı. Fakat adı neredeyse bütünüyle Baba ile özdeşleşti. Bu bazen yazar için daraltıcı bir durumdu; çünkü Puzo kendisini “mafya yazarı” olarak görmek istemiyordu. Yine de yarattığı Corleone evreni, popüler kültürde bir yazarın kurabileceği en güçlü mitolojilerden biri oldu.
Baba’nın etkisi yalnız kitap ve filmle sınırlı kalmadı. Mafya anlatılarının dili, aile toplantıları, karanlık odalar, sessiz tehditler, “teklif” kültürü, vaftiz sahnesiyle cinayetlerin yan yana kurgulanması, sonraki sayısız film ve diziyi etkiledi. Bugün The Sopranos gibi dizilerden modern suç dramalarına kadar pek çok yapımda Puzo ve Coppola’nın kurduğu dünyanın izleri görülebilir.
2001 – Tamamen vücut içine yerleştirilen ve dışarıdan bağlantısı olmayan ilk yapay kalp AbioVor ilk kez bir hastaya takıldı
2 Temmuz 2001’de ABD’nin Kentucky eyaletindeki Louisville kentinde, Jewish Hospital’da bir hastaya AbioCor adlı tamamen içe yerleştirilebilir yapay kalp takıldı. Operasyonu Dr. Laman Gray ve Dr. Robert Dowling’in öncülüğündeki ekip gerçekleştirdi. Smithsonian Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi, bu tarihî ameliyatı yapay kalbin göğüs içine yerleştirilmesi ve hastanın dışarıya bağlı kablo ya da hortum taşımaması bakımından bir ilk olarak tanımlar.
AbioCor’u önemli yapan şey, yalnız kalbin mekanik olarak değiştirilmesi değildi. Daha önceki yapay kalp sistemlerinde hastanın vücudundan dışarı çıkan kablolar, hortumlar ya da güç bağlantıları bulunuyordu. Bu durum enfeksiyon riskini artırıyor, hastanın hareket kabiliyetini sınırlıyor ve yapay kalbin gündelik hayata uyumunu zorlaştırıyordu. AbioCor ise kendi içinde kapalı çalışan bir sistem olarak tasarlanmıştı. PBS’in o dönemki haberinde de cihazın “dünyanın ilk kendi kendine yeten yapay kalbi” olarak tanıtıldığı ve göğüsten dışarı çıkan kablo, tüp ya da hortum olmadan çalıştığı belirtilir.
Bu teknoloji, kalp yetmezliği tedavisinde büyük bir hayalin parçasıydı. Ağır kalp yetmezliği yaşayan hastalar için en etkili çözüm çoğu zaman kalp naklidir; fakat uygun donör bulmak her zaman mümkün değildir. AbioCor, özellikle kalp nakli için uygun olmayan, yaşam beklentisi çok kısa olan hastalara zaman kazandırmak için geliştirildi.
İlk hasta Robert Tools’tu. 59 yaşındaki Tools, ağır kalp yetmezliği, diyabet ve böbrek hastalığı nedeniyle çok riskli durumdaydı. Doktorlar, yapay kalp takılmazsa yaşama ihtimalinin çok düşük olduğunu düşünüyordu. Tools ameliyattan sonra birkaç ay yaşadı; 151 gün sonra, cihazla alakalı olmayan nedenlerden, ağır sağlık sorunlarına bağlı komplikasyonlardan hayatını kaybetti.
AbioCor, tıp tarihinde büyük bir umut yaratsa da yaygın kullanılan bir çözüme dönüşmedi. Cihaz çok büyüktü, belirli vücut yapısına sahip hastalara uygulanabiliyordu ve ağır riskler taşıyordu. Bu yüzden klinik denemelerde toplam 14 hastaya uygulanabildi.
Yine de AbioCor’un anlamı küçümsenemez. İnsan kalbinin tamamen mekanik bir sistemle, üstelik hastayı dışarıya bağlı kablolar olmadan yaşatabilmesi, modern tıbbın en büyük sınır denemelerinden biriydi. Bu girişim, yapay organlar, kalp destek cihazları ve ileri kalp yetmezliği tedavileri için yeni araştırmaların önünü açtı.
2002 – Steve Fossett balonla tek başına dünya turunu tamamladı; gökyüzünde imkânsıza yakın bir rekor kırdı
2 Temmuz 2002’de Amerikalı maceracı ve havacı Steve Fossett, balonla tek başına ve mola vermeden dünya çevresini dolaşan ilk insan oldu. Fossett, Bud Light Spirit of Freedom adlı balonuyla 19 Haziran’da Avustralya’nın Northam kentinden havalanmıştı. Başlangıç boylamını yeniden geçtiğinde dünya turunu tamamlamış sayıldı; 4 Temmuz’da ise Queensland’e iniş yaptı.
Fossett, yaklaşık 15 gün boyunca tek başına, küçük bir kapsülün içinde, rüzgâr akımlarına ve hava koşullarına bağlı olarak dünyanın çevresini dolaştı.
Balonla dünya turu, uçakla dünya turundan çok farklıdır. Uçakta pilot motor gücüyle rotasını daha doğrudan belirleyebilir. Balonda ise asıl mesele, doğru irtifada doğru rüzgârı yakalamaktır. Pilot yükselir, alçalır, farklı hava akımlarına girer ve dünyanın çevresinde görünmez nehirler gibi akan rüzgârları kullanmaya çalışır. Bu yüzden böyle bir yolculuk hem teknoloji hem meteoroloji hem de sabır sınavıdır.
Fossett bu başarıya kolay ulaşmadı. Daha önce defalarca dünya çevresini balonla tek başına dolaşmayı denemiş, ama her seferinde hava koşulları, teknik sorunlar ya da güvenlik riskleri nedeniyle başarısız olmuştu. 2002’deki uçuş, onun yıllar süren inatçı arayışının sonucuydu.
Bu rekor, 20. yüzyılın başındaki keşif ruhunun 21. yüzyıla taşınmış hali gibiydi. Kıtalar çoktan haritalanmış, okyanuslar aşılmış, uzaya çıkılmıştı; ama insan hâlâ gökyüzünde kendi dayanıklılığını ve cesaretini sınayacak yeni yollar buluyordu. Fossett’in uçuşu, bu yüzden hem eski tip kâşiflik duygusunu hem modern teknolojiyi bir araya getirdi.
Steve Fossett sonraki yıllarda da havacılık ve macera sporlarında birçok rekora imza attı. 2005’te bu kez uçakla tek başına ve mola vermeden dünya çevresini dolaştı. Ancak 2007’de Nevada üzerinde küçük bir uçakla yaptığı uçuş sırasında kayboldu; kalıntılarına daha sonra ulaşıldı. Bu da onun adını, rekorlarla olduğu kadar riskle iç içe geçmiş bir hayat hikâyesine bağladı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
