Günün Tarihi / 12 Haziran
Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü
12 Haziran, dünyada Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü olarak kabul edilir. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO, bugünü ilk kez 2002’de ilan etti. Amaç, milyonlarca çocuğun eğitim, oyun, sağlık ve güvenli büyüme hakkı yerine ağır işlerde çalışmak zorunda bırakıldığı gerçeğine dikkat çekmekti. ILO’ya göre bugün, hükümetleri, işçi ve işveren örgütlerini, sivil toplumu ve bireyleri çocuk işçiliğini sona erdirmek için ortak çabaya çağırıyor.
Bir çocuğun ailesine hafif biçimde yardım etmesiyle, okuldan koparılarak tarlada, atölyede, sokakta, madende, sanayide ya da ev içi görünmeyen işlerde çalıştırılması aynı şey değildir. Asıl sorun, çocuğun eğitimini engelleyen, sağlığını bozan, gelişimini durduran ve onu yetişkinlerin ekonomik çaresizliğinin yükünü taşımaya zorlayan iştir.
Bugün çocuk işçiliği hâlâ dünyanın en büyük insan hakları sorunlarından biri. ILO ve UNICEF’in 2025’te yayımladığı son küresel tahminlere göre, 2024 itibarıyla yaklaşık 138 milyon çocuk çocuk işçiliği içinde bulunuyor. Bunların yaklaşık 54 milyonu, sağlıklarını, güvenliklerini ya da gelişimlerini tehlikeye atan ağır ve tehlikeli işlerde çalışıyor. 2020’ye göre azalma olsa da dünya, çocuk işçiliğini 2025’e kadar sona erdirme hedefini kaçırmış durumda.
Bu tabloyu yaratan nedenler çoğu zaman birbirine bağlıdır: Yoksulluk, göç, savaş, kayıt dışı ekonomi, eğitime erişim eksikliği, ailelerin sosyal güvenceye sahip olmaması ve ucuz iş gücü arayan piyasa düzeni. Çocuk işçiliği mevsimlik tarımda, küçük atölyelerde, sokakta çalıştırılan çocuklarda, ev içi bakım yükü taşıyan kız çocuklarında ve kayıt dışı işlerde dünyanın birçok yerinde karşımıza çıkar.
Çocuk işçiliğiyle mücadele için ailelerin yoksulluğunu azaltmak, ücretsiz ve nitelikli eğitimi güçlendirmek, kayıt dışı çalışmayı denetlemek, sosyal yardımları doğru hedeflemek ve işverenlere gerçek yaptırımlar uygulamak gerekir. Aksi halde çocuk, okul sırasından kopar; yetişkinlerin çözemediği ekonomik düzenin en zayıf halkası haline gelir.
Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü, bir toplumun çocuklara ne kadar değer verdiğini ölçen sert bir aynadır. Çünkü çocukların çalışmak zorunda kaldığı yerde yalnız çocukluk değil, geleceğin eğitimi, sağlığı ve adaleti de kaybedilir.
1124 – Alamut’un kurucusu Hasan Sabbah öldü
Nizârî İsmâilî hareketinin en etkili liderlerinden Hasan Sabbah, 12 Haziran 1124’te Alamut’ta öldü. Bazı kaynaklarda ölüm tarihi için küçük farklılıklar bulunsa da Encyclopaedia Iranica, onun kısa bir hastalıktan sonra 26 Rebîülâhir 518 / 12 Haziran 1124’te öldüğünü, hatta bu tarih için “yaklaşık yirmi gün daha erken olabilir” notunu düşer.
Hasan Sabbah, 11. yüzyılın sonunda Selçuklu hâkimiyeti altındaki İran’da, merkezi otoriteye karşı dağ kalelerine dayanan son derece örgütlü bir siyasi-dinî yapı kurdu. 1090’da Alamut Kalesi’ni ele geçirmesi, bu yapının başlangıcı sayılır. Alamut, ulaşılması zor konumu, savunma gücü ve sembolik ağırlığıyla Hasan Sabbah’ın merkezi haline geldi; buradan Nizârî İsmâilî hareketini yönetti.
Batı dünyasında bu topluluk uzun süre “Haşhaşiler” ya da “Assassins” adıyla anlatıldı. Ancak bu adlandırma dikkatli kullanılmalıdır. “Haşhaş kullanan suikastçılar” hikâyesi, büyük ölçüde düşman anlatıları, Haçlı kaynakları ve sonradan büyüyen efsanelerle şekillenmiştir. Hasan Sabbah’ın gerçek tarihsel önemi, masalsı “cennet bahçeleri” hikâyelerinden çok, küçük ama disiplinli bir hareketle büyük imparatorlukların siyasetini etkileyebilmesidir.
Nizârîler, açık meydan savaşlarında Selçuklu ordularıyla yarışabilecek güçte değildi. Bunun yerine kaleler ağına, gizli örgütlenmeye, istihbarata ve hedef seçilmiş siyasi suikastlara dayanan farklı bir mücadele yöntemi geliştirdiler. Bu yöntem, dönemin hükümdarları, vezirleri ve komutanları üzerinde büyük psikolojik baskı yarattı. Hasan Sabbah’ın adı bu yüzden yalnız İslam mezhepleri tarihinde değil, siyasi şiddet, gizli örgütlenme ve propaganda tarihinde de ayrı bir yer tuttu.
Hasan Sabbah ölümünden önce yerine Kiyâ Büzürg Ümid’i halef olarak belirledi. Ölümünden sonra Nizârî İsmâilî devleti Alamut merkezli varlığını sürdürdü. Bu yapı, 1256’da Hülagû komutasındaki Moğolların Alamut’u ele geçirmesine kadar ayakta kaldı.
Hasan Sabbah’ın ölümüyle, Alamut’un kurucu dönemi kapandı; fakat onun inşa ettiği kale devleti, disiplinli örgütlenme modeli ve korkuya dayalı siyaset tekniği yüzyıllar boyunca anlatılmaya devam etti. Hasan Sabbah, tarihte gerçek kişiliğiyle efsanesi birbirine en fazla karışan figürlerden biri olarak kaldı.
1776 – Virginia Haklar Bildirgesi kabul edildi, modern insan hakları fikrine yön verdi
12 Haziran 1776’da, Amerikan kolonilerinden Virginia’da Virginia Haklar Bildirgesi kabul edildi. Bu metin, modern insan hakları düşüncesinin yazılı hale geldiği en etkili metinlerden biri oldu. “Bütün insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdır” fikri, daha sonra Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne, ABD Anayasası’nın Haklar Bildirgesi’ne ve başka ülkelerdeki anayasal hak metinlerine ilham verdi.
Bildirgenin hazırlanmasında en etkili isimlerden biri George Mason’dı. Mason, devletin kaynağının halk olduğunu, yöneticilerin halkın yararı için var olduğunu ve temel hakların iktidarın keyfine bırakılamayacağını savunuyordu. Bu fikirler bugün çok tanıdık görünebilir; ancak 18. yüzyılda, kralların ve imparatorlukların egemen olduğu bir dünyada son derece güçlü ve dönüştürücüydü.
Virginia Haklar Bildirgesi, basın özgürlüğü, din özgürlüğü, adil yargılanma, mülkiyet hakkı, halkın yönetimi değiştirme hakkı ve iktidarın sınırlandırılması gibi ilkeleri ortaya koydu. Özellikle din özgürlüğü vurgusu dikkat çekiciydi. Devletin insanlara hangi inanca sahip olacaklarını dayatamayacağı fikri, sonraki yüzyıllarda laiklik ve vicdan özgürlüğü tartışmalarının temel taşlarından biri haline geldi.
Bu belge, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden birkaç hafta önce kabul edildi. Yani Amerika’nın İngiltere’den bağımsızlığını ilan etmesinden önce, “yeni bir devlet hangi haklar üzerine kurulmalı?” sorusuna cevap arıyordu. Bu yönüyle Virginia Haklar Bildirgesi, bağımsızlık fikrinin ahlaki ve hukuki temelini de kurdu.
Elbette bu metnin büyük bir çelişkisi de vardı. “Bütün insanlar özgür ve eşit doğar” diyen bir toplumda kölelik hâlâ sürüyordu; kadınlar ve siyahlar siyasal haklardan dışlanmıştı. Bu yüzden Virginia Haklar Bildirgesi hem büyük bir ilerleme belgesi hem de kendi çağının sınırlarını taşıyan eksik bir metindi. Ama sonraki kuşaklar, tam da bu ilkeleri kullanarak köleliğe, ırk ayrımcılığına, kadınların dışlanmasına ve hak ihlallerine karşı mücadele edecekti.
Virginia Haklar Bildirgesi, iktidarın sınırsız olmadığını, insanların devletten önce gelen haklara sahip olduğunu ve yönetimin meşruiyetini halktan aldığını ilan eden öncü metinlerden biri olarak tarihe geçti.
1826 – Eşkinci Ocağı talime başladı, Yeniçeri Ocağı’nın sonu yaklaştı
12 Haziran 1826’da, Osmanlı ordusunu yenilemek isteyen II. Mahmud’un kurdurduğu Eşkinci Ocağı için ilk talimler başladı. Bu adım, görünüşte Yeniçeri Ocağı içinde modern eğitim alacak yeni bir askerî sınıf oluşturma girişimiydi. Fakat gerçekte, uzun süredir devlet için sorun haline gelen Yeniçeri Ocağı’nın tasfiyesine giden yolun son ve en kritik hamlesiydi.
Yeniçeri Ocağı, Osmanlı’nın yükseliş döneminde ordunun en güçlü unsurlarından biriydi. Ancak zamanla askerî disiplinini kaybetmiş, yeni savaş tekniklerine uyum sağlayamamış, siyasete ve esnaflığa fazlasıyla karışmıştı. Devletin modern ordu kurma girişimleri ise daha önce de büyük dirençle karşılaşmıştı. III. Selim’in Nizâm-ı Cedîd ordusu yeniçeri muhalefetiyle yıkılmış, II. Mahmud da amcasının yaşadığı bu tecrübeden ders çıkarmıştı.
Eşkinci Ocağı, bu nedenle çok dikkatli biçimde tasarlandı. Yeniçerilere doğrudan “sizi kaldırıyoruz” denmedi. Bunun yerine, Yeniçeri Ocağı’na bağlıymış gibi görünen, ama Avrupa tarzı talim yapacak yeni bir askerî düzen kurulmaya çalışıldı. Amaç, orduyu bir anda karşısına almak yerine, ocağın içinden modernleşme görüntüsü vermekti. Fakat yeniçeriler bu hamlenin ne anlama geldiğini kısa sürede anladı.
İlk talimlerin yapıldığı yer Etmeydanı’ydı. Yeniçeriler, kendilerine “gavur talimi” yaptırıldığını söyleyerek tepki göstermeye başladı. TÜBİTAK Ansiklopedisi’nin Vaka-i Hayriye maddesinde de 12 Haziran’da Etmeydanı’nda talimin başlamasıyla ocaktan itirazların yükseldiği, yeniçerilerin yapılan talimi “gavur talimi” olarak gördüğü belirtilir.
Tepki yalnız askerî bir hoşnutsuzluk değildi. İstanbul kahvehanelerinde ve yeniçeri çevrelerinde, Nizâm-ı Cedîd’in yeniden kurulduğu, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılacağı ve yeniçeri maaş kayıtlarına el konulacağı söylentileri yayıldı. Bu söylentiler, zaten reformlara karşı hazır bekleyen çevreleri harekete geçirdi. Eşkincilerin talime başlamasından yalnız üç gün sonra, 15 Haziran 1826’da yeniçeriler ayaklandı.
Fakat II. Mahmud bu kez hazırlıksız değildi. Ulemanın desteğini, halkın önemli bir bölümünü ve devletin diğer askerî unsurlarını yanına aldı. Ayaklanma bastırıldı; birkaç gün içinde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldı. Bu olay Osmanlı tarihine Vaka-i Hayriye, yani “Hayırlı Olay” adıyla geçti. Ardından Yeniçeri Ocağı’nın yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kuruldu.
O gün başlayan talim, Osmanlı askerî tarihinde yüzyıllardır süren Yeniçeri düzeninin sonunu haber verdi. Eşkinci Ocağı uzun ömürlü bir kurum olmadı; ama yarattığı tepki, II. Mahmud’a Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak için beklediği tarihî fırsatı verdi.
1898 – Filipinler, 300 yılı aşkın İspanyol egemenliğine karşı bağımsızlığını ilan etti
12 Haziran 1898’de, Filipinli devrimci lider Emilio Aguinaldo, Filipinler’in İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti. Bildiri, o dönem Cavite el Viejo olarak bilinen, bugünkü Kawit kentindeki Aguinaldo ailesine ait evde okundu. Filipinler’in bugünkü Bağımsızlık Günü de bu tarihe dayanır.
Bu ilan, bir anda ortaya çıkan bir karar değildi. Filipinler, 16. yüzyıldan beri İspanya’nın sömürgesiydi. Yüzyıllar boyunca ada halkı ağır vergiler, dinî ve idari baskılar, toprak eşitsizliği ve yerel halkın yönetimden dışlanması gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı. 19. yüzyılın sonlarında José Rizal gibi aydınların yazıları ve Katipunan adlı gizli devrimci örgütün faaliyetleri, bağımsızlık fikrini güçlendirdi. İspanyol yönetimine karşı 1896’da başlayan Filipin Devrimi, Aguinaldo’nun liderliğinde yeni bir aşamaya geçti.
1898’de sahneye bir başka güç daha çıktı: Amerika Birleşik Devletleri. Aynı yıl İspanya-Amerika Savaşı başlamış, ABD Pasifik’te İspanya’ya karşı harekete geçmişti. Aguinaldo, sürgünden Filipinler’e döndü ve İspanya’ya karşı mücadeleyi yeniden örgütledi. Filipino devrimciler, İspanya’nın zayıflamasını bağımsızlık için tarihî bir fırsat olarak gördü.
Bağımsızlık töreninde Filipin bayrağı ilk kez resmen dalgalandırıldı ve daha sonra millî marşa dönüşecek müzik çalındı. Bildiri metnini hukukçu Ambrosio Rianzares Bautista hazırladı ve okudu. Filipinler Ulusal Tarih Komisyonu’nun kayıtlarında da bağımsızlık ilanının Aguinaldo’nun evinin penceresinden yapıldığı ve bildirinin Bautista tarafından okunduğu belirtilir.
Fakat Filipinler’in bağımsızlığı hemen güvence altına alınmadı. İspanya yenildi; ancak 1898 sonunda imzalanan Paris Antlaşması’yla Filipinler, İspanya’dan ABD’ye bırakıldı. Yani Filipinliler İspanyol sömürge yönetiminden kurtulduklarını ilan etmişken, bu kez Amerikan hâkimiyetiyle karşı karşıya kaldılar. Aguinaldo’nun bağımsızlık umudu kısa sürede Filipin-Amerikan Savaşı’na dönüştü.
1908 – Tokat’ta büyük sel felaketi yaşandı, 223 kişi hayatını kaybetti
12 Haziran 1908’de Tokat’ta, kentin hafızasına “Büyük Sel” olarak geçen ağır bir felaket yaşandı. Şiddetli yağışların ardından Behzat Deresi taştı; dere çevresindeki mahalleler kısa sürede sel sularının altında kaldı. Resmî kayıtlara dayanan çalışmalarda, felakette 208 sivil ve 15 asker olmak üzere toplam 223 kişinin boğularak hayatını kaybettiği, yüzlerce yapının zarar gördüğü belirtilir.
Tokat’ın bu felakete açık olmasının temel nedeni, şehrin yerleşim biçimiydi. Kent, vadiler ve dere yataklarıyla iç içe gelişmişti. Behzat Deresi çevresindeki yerleşim alanları, ani ve yoğun yağışlarda büyük risk taşıyordu. Nitekim Tokat’ta 1908’den önce de seller yaşanmıştı. 1862’de meydana gelen selde yüzlerce ev zarar görmüş, fakat kalıcı ve yeterli önlem alınmamıştı. 46 yıl sonra aynı coğrafya çok daha büyük bir felakete sahne oldu.
Selin etkisi çok ağırdı. Bazı kaynaklarda 459, bazı kaynaklarda ise 469 binanın tamamen ya da kısmen yıkıldığı aktarılır. Camiler, hanlar, medreseler, hamamlar, kamu binaları, hükümet konağı, telgrafhane, hastane ve hapishaneler zarar gördü. Su yolları ve köprüler kullanılamaz hale geldi. Nüfus idaresindeki belgelerin bile zarar gördüğü belirtilir. Bu tablo, felaketin yalnız can kaybıyla sınırlı kalmadığını; şehir düzenini, idareyi, ulaşımı ve gündelik hayatı da çökerttiğini gösterir.
Dönemin Tokat Mutasarrıfı Celal Bey, felaketin ardından İstanbul’a gönderdiği telgraflarda şehrin yaşadığı yıkımı anlatmaya çalıştı. Yardım ihtiyacı büyüktü; çünkü Osmanlı taşrasında böyle bir afetle baş edecek modern bir afet yönetimi sistemi yoktu. Kurtarma, barınma, yiyecek, sağlık ve onarım işleri daha çok yerel imkânlar, devlet yazışmaları ve sonradan gönderilen yardımlarla yürütülebiliyordu.
Bu felaket, erken 20. yüzyıl Osmanlı şehirlerinde afet riskinin nasıl büyüdüğünü de gösterir. Dere yataklarına yakın yapılaşma, zayıf altyapı, yetersiz taşkın önlemleri ve yoğun yağış birleştiğinde, sel yalnız doğal bir olay olmaktan çıkıp büyük bir şehir felaketine dönüştü.
12 Haziran 1908 Tokat seli, ardında yüzlerce ölü, harap olmuş mahalleler ve yıllarca unutulmayacak bir şehir travması bıraktı. Bugün bu olay, dere yatakları ve taşkın alanları üzerine kurulan şehirlerin ne kadar büyük risk taşıdığını hatırlatan acı bir tarih dersi olarak duruyor.
1910 – Türkiye’de çağdaş seramiğin öncüsü Füreyya Koral doğdu
Türkiye’de çağdaş seramik sanatının öncü isimlerinden Füreyya Koral, 12 Haziran 1910’da İstanbul Büyükada’da doğdu. Kültür ve Turizm Bakanlığı arşivi, Koral’ın Mehmet Emin Paşa ile Hakkiye Hanım’ın kızı olarak dünyaya geldiğini ve anne tarafından Şakir Paşa ailesine mensup olduğunu kaydeder.
Füreyya Koral’ın yetiştiği aile, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sanat ve edebiyat hafızasında özel bir yere sahipti. Teyzeleri Fahrünnisa Zeyd ve Aliye Berger, Türk resminin önemli isimleri arasındaydı; dayısı ise Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı’ydı. Bu çevre onun, sanatın gündelik hayatın parçası olduğu bir dünyanın içinden gelmesini sağladı.
Koral, seramiği modern sanatın bağımsız bir anlatım dili haline getiren isimlerden biri oldu. Duvar panoları, tabaklar, formlar ve büyük ölçekli seramik düzenlemelerle seramiğin mimariyle, mekânla ve çağdaş estetikle ilişki kurabileceğini gösterdi. Maçka Sanat Galerisi, Koral’ı “Cumhuriyet Türkiye’sinde çağdaş seramiğin ilk uygulayıcısı” olarak tanımlar.
Füreyya Koral’ın seramikle tanışması da sıradan bir sanat eğitimi hikâyesi değildir. Geçirdiği hastalık nedeniyle tedavi için İsviçre’ye gittiği dönemde seramiğe yöneldi. Daha sonra Paris’te çalışmalarını geliştirdi ve Türkiye’ye döndüğünde bu alanı profesyonel bir sanat pratiğine dönüştürdü.
1950’lerden itibaren açtığı sergiler, yaptığı panolar ve yetiştirdiği öğrencilerle Türkiye’de seramik sanatının görünürlüğünü artırdı. Onun etkisi yalnız kendi eserleriyle sınırlı kalmadı; seramiğin galerilerde, kamusal yapılarda ve modern mimari içinde yer bulmasının yolunu da açtı. Bu yüzden Füreyya Koral, “ilk kadın seramik sanatçısı” ifadesinden daha fazlasını hak eder: O, Türkiye’de seramiğin modern sanat dili olarak kabul görmesinde kurucu isimlerden biridir.
25 Ağustos 1997’de İstanbul’da hayatını kaybeden Füreyya Koral, ardında hem güçlü bir sanat mirası hem de Türkiye’de kadın sanatçıların modern sanat alanındaki öncülüğünü temsil eden kalıcı bir iz bıraktı.
1919 – Mustafa Kemal Paşa Amasya’ya geçti, Millî Mücadele’nin yol haritası burada şekillendi
Mustafa Kemal Paşa, 12 Haziran 1919’da Havza’dan Amasya’ya geçti. Bu, Millî Mücadele tarihinde çok kritik bir adımdır. Çünkü Mustafa Kemal, Samsun’a çıktıktan sonra Havza’da işgallere karşı halkın tepkisini örgütlemeye başlamış; Amasya’da ise bu tepkiyi artık açık bir siyasi programa dönüştürme aşamasına geçmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmış, ardından 25 Mayıs’ta Havza’ya geçmişti. Havza günlerinde Anadolu’daki komutanlara, valilere ve mutasarrıflara telgraflar gönderdi; İzmir’in işgaline karşı mitingler yapılmasını, protesto telgrafları çekilmesini istedi. Bu faaliyetler İstanbul Hükümeti’ni ve İngilizleri rahatsız etti. Nitekim 8 Haziran 1919’da kendisine İstanbul’a dönmesi emredildi.
Amasya’ya geçişin önemi burada başlar. Mustafa Kemal Paşa artık yalnız işgallere karşı protesto örgütleyen bir müfettiş gibi davranmıyordu; İstanbul’un geri çağırma emrine rağmen Anadolu’da kalıyor, direnişi daha geniş bir siyasi hatta taşıyordu. Bu, merkezî otoriteyle arasındaki gerilimin büyüdüğü ve Millî Mücadele’nin bağımsız bir irade kazanmaya başladığı dönemdir.
Amasya, bu süreç için rastgele seçilmiş bir yer değildi. Anadolu’nun içlerinde, güvenlik bakımından daha elverişli, haberleşme bağlantıları olan ve Millî Mücadele kadrolarının bir araya gelebileceği bir merkezdi. Mustafa Kemal burada Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Refet Bey gibi isimlerle temas kurdu. Kazım Karabekir Paşa ve Cemal Paşa gibi komutanlarla da telgraf yoluyla görüşüldü. Bu temasların sonucunda birkaç gün sonra Millî Mücadele’nin temel belgelerinden biri olan Amasya Genelgesi hazırlanacaktı.
Amasya Genelgesi, 22 Haziran 1919’da yayımlandı ve “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesiyle Millî Mücadele’nin ana fikrini ortaya koydu. Amasya Genelgesi’ni doğuran siyasi zemin, işte bu günlerde kuruldu.
O gün başlayan Amasya günleri, Millî Mücadele’nin protesto aşamasından örgütlü direniş aşamasına geçişini hazırladı. Samsun başlangıçtı. Havza, halkı harekete geçirme dönemiydi; Amasya ise bağımsızlık fikrinin açık bir programa dönüşeceği yer oldu.
1920 – İngilizler Hereke’ye takviye birlik çıkardı, İzmit Körfezi Millî Mücadele hattına dönüştü
12 Haziran 1920’de, İngilizler Hereke’ye yeni takviye birlikleri çıkardı. Bu gelişme, Millî Mücadele yıllarında İzmit Körfezi’nin demiryolu, iskeleler, depolar ve geçiş hatları nedeniyle stratejik bir cephe alanına dönüştüğünü gösteren önemli yerel olaylardan biridir.
- Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul işgal altındaydı. İngilizler için İzmit ve çevresi, İstanbul’un Anadolu’ya açılan kapısıydı. Derince Limanı, Hereke, Yarımca, Tavşancıl ve Diliskelesi gibi noktalar hem deniz ulaşımı hem de demiryolu bağlantısı açısından kritik öneme sahipti. Bu hat kontrol edilirse, İstanbul’dan Anadolu içlerine askerî malzeme ve birlik sevkiyatı daha kolay yönetilebilirdi.
Kuvayı Milliye güçleri ise bu hattın önemini biliyordu. Demiryollarına, köprülere ve stratejik geçiş noktalarına yönelik baskınlar, işgal kuvvetlerinin hareket kabiliyetini sınırlamayı amaçlıyordu. Hereke-Yarımca arasındaki demiryolu köprüsüne yönelik tahrip girişimleri ve bölgedeki direniş faaliyetleri, İngilizleri İzmit Körfezi boyunca daha sıkı askerî tedbir almaya itti.
12 Haziran’da Hereke iskelesine getirilen takviye birlikler de bu gerilimin sonucuydu. İngilizler, Derince’den Hereke’ye, Tavşancıl’dan Diliskelesi’ne kadar uzanan hattı elde tutmak istiyordu. Hereke’de tren istasyonu çevresinde birliklerin konuşlandırılması, bölgenin artık sıradan bir sanayi ve iskele yerleşimi değil, işgal kuvvetleri ile Millî Mücadele güçleri arasındaki mücadelenin parçası olduğunu gösterir.
Bu olay, Kocaeli tarihinin Millî Mücadele içindeki yerini anlamak açısından önemlidir. İzmit ve çevresi, demiryolu sabotajları, iskele kontrolleri, yerel direniş ağları, işgal birliklerinin hareketleri ve Anadolu’ya geçiş yolları üzerinden sürekli bir mücadele alanıydı.
Hereke’nin adı bugün daha çok halısı, sanayisi ve kıyı yerleşimiyle anılır. Ancak 1920 yazında Hereke, işgal kuvvetlerinin Anadolu hattını tutmaya çalıştığı, Kuvayı Milliye’nin ise bu hattı baskı altına almak istediği stratejik noktalardan biriydi.
1921 – Yunan Kralı Konstantin, büyük taarruz öncesi İzmir’e geldi
12 Haziran 1921’de, Yunanistan Kralı I. Konstantin, Anadolu’daki Yunan ordusunun büyük taarruzu öncesinde İzmir’e geldi. Bu ziyaret, yalnız cepheye moral verme amacı taşımıyordu; aynı zamanda Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal politikasını en üst düzeyde sahiplendiğini gösteren büyük bir siyasi gösteriydi. Atatürk günlüklerinde de bu tarih, “Yunan Kralı, Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı İzmir’e geldi” notuyla yer alır; kralın Atina’dan “İstanbul’a” sesleri arasında uğurlandığı aktarılır.
Konstantin’in gelişi, Yunanistan iç siyaseti açısından da anlamlıydı. Venizelos döneminde başlayan İzmir işgali, 1920 seçimlerinden sonra Venizelos karşıtı yönetim tarafından devam ettirildi. Yunanistan’da iktidar değişmişti ama “Megali İdea” hayali, yani Yunanistan’ı tarihî Bizans mirası üzerinden büyütme hedefi, Anadolu’daki askerî macerayı beslemeye devam ediyordu. Kral Konstantin, bu politikanın sembolik lideri olarak İzmir’e geldi.
Bu sırada Anadolu’daki Yunan ordusu, Türk kuvvetlerini Eskişehir, Kütahya ve Afyon hattında yenerek Ankara yolunu açmayı hedefliyordu. 1921 yazındaki Yunan taarruzu, Sakarya Savaşı’na giden sürecin en kritik aşamalarından biri oldu.
Kralın İzmir’e gelişi, işgal altındaki şehirde Rum toplumu ve Yunan yönetimi açısından bir zafer gösterisi gibi sunuldu. Ancak bu özgüven kısa süre sonra ağır bir sınavla karşılaşacaktı. Yunan ordusu yaz aylarında ilerledi; Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türk ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığında Türk ordusu Sakarya’nın doğusuna çekilerek savunma hattını kurdu. Yunan ilerleyişi, 23 Ağustos-13 Eylül 1921 arasında yaşanan Sakarya Meydan Muharebesi’nde durduruldu.
Bu yüzden bu olay, Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hedefini büyüttüğü, kralın bizzat cephe siyasetine ağırlık koyduğu ve birkaç ay sonra Sakarya’da kırılacak büyük saldırının siyasi sahnesini kurduğu gündür. İzmir’deki bu gövde gösterisi, Yunan ordusunun Ankara’ya yürüme hayalinin başlangıç işaretlerinden biriydi; fakat aynı yol Sakarya’da durdurulacak ve bir yıl sonra Büyük Taarruz’la tamamen tersine çevrilecekti.
1924 – Türkiye’nin ilk sanatoryumu Heybeliada’da açıldı
Türkiye’nin ilk sanatoryumu kabul edilen Heybeliada Sanatoryumu, 12 Haziran 1924’te Heybeliada’nın güneyindeki Çam Limanı bölgesinde kuruldu. Cumhuriyet henüz bir yaşını bile doldurmamışken açılan bu kurumun amacı, o dönemin en yaygın ve korkutucu hastalıklarından biri olan veremle mücadele etmekti. Bazı kaynaklar fiilî hasta kabulünün onarım süreci nedeniyle 1 Kasım 1924’te başladığını belirtir; ancak sanatoryumun kuruluş tarihi olarak 12 Haziran 1924 öne çıkar.
Verem, 20. yüzyılın ilk yarısında Türkiye’de yalnız tıbbi değil, toplumsal bir meseleydi. Uzun süren savaşlar, yoksulluk, kötü beslenme, kalabalık konutlar ve sağlık hizmetlerine erişim zorluğu hastalığın yayılmasını kolaylaştırıyordu. Antibiyotiklerin henüz yaygın kullanılmadığı bu dönemde verem tedavisinde temiz hava, güneş, iyi beslenme, istirahat ve uzun süreli takip çok önemli görülüyordu. Bu yüzden sanatoryumlar, hastaların şehir kalabalığından uzak, havası temiz bölgelerde tedavi edildiği özel kurumlar olarak önem kazandı.
Heybeliada’nın seçilmesi tesadüf değildi. Ada, İstanbul’a yakın ama şehir merkezinden ayrıydı; çamlıkları, deniz havası ve sakin ortamıyla verem hastaları için uygun görülüyordu. Sanatoryum, İsviçre’deki örneklerden esinlenerek kuruldu ve başlangıçta 16 yataklı küçük bir sağlık kurumu olarak hizmet verdi. Daha sonra ek binalar, pavyonlar, hemşire lojmanları ve eğitim birimleriyle genişledi. Türk Toraks Derneği, kurumun Atatürk’ün emriyle verem salgınına karşı kurulduğunu ve zamanla eğitim-araştırma hastanesi niteliği kazandığını belirtir.
Kurumun önemli isimlerinden biri Dr. Tevfik İsmail Gökçe’ydi. Heybeliada Sanatoryumu, onun ve benzeri hekimlerin emeğiyle, Türkiye’de göğüs hastalıkları ve veremle savaş alanında uzman yetiştiren bir merkez haline geldi. Yıllar içinde binlerce hasta burada tedavi gördü; çok sayıda akciğer ameliyatı yapıldı, hekimler ve sağlık çalışanları yetiştirildi.
Heybeliada Sanatoryumu’nun tarihi, Cumhuriyet’in sağlık politikası açısından da anlamlıdır. Yeni devlet yalnız hastane açmıyor; salgın hastalıklarla mücadeleyi kurumsal hale getirmeye çalışıyordu. Veremle savaş dernekleri, dispanserler, sanatoryumlar ve halk sağlığı kampanyaları aynı büyük hedefin parçalarıydı: Yoksullukla, hastalıkla ve savaş yorgunluğuyla kırılmış bir toplumu yeniden sağlığına kavuşturmak.
Sanatoryum 2005’te kapatıldı. Daha sonra bina ve arazinin akıbeti uzun süre tartışma konusu oldu; 2009’da çıkan yangın yapıya ağır zarar verdi, sonraki yıllarda tahsis kararları ve koruma tartışmaları gündeme geldi. Bu nedenle Heybeliada Sanatoryumu bugün yalnız bir sağlık kurumu olarak değil, aynı zamanda korunması gereken bir Cumhuriyet mirası olarak da anılıyor.
1925 – İstanbul öğretmenleri kongrede eğitim ve meslek sorunlarını tartıştı
12 Haziran 1925’te İstanbul Muallimler Cemiyeti kongresi yapıldı. Bu kongre, ilk bakışta bir meslek örgütü toplantısı gibi görünebilir; fakat Cumhuriyet’in ilk yıllarında öğretmenlerin hem mesleki haklarını hem de yeni eğitim düzenindeki rollerini tartıştıkları önemli toplantılardan biriydi.
İstanbul Muallimler Cemiyeti, kökleri Mütareke yıllarına uzanan bir öğretmen örgütüydü. 9 Mart 1918’de İstanbul merkezli olarak kurulan cemiyet, öğretmenlerin mesleki dayanışmasını sağlamak, haklarını savunmak ve eğitim meseleleri üzerine söz söylemek amacıyla faaliyet yürütüyordu. Muallimler Mecmuası da bu çevrenin en önemli yayın organlarından biri haline geldi.
1925 kongresini önemli kılan temel arka plan, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan sonra eğitimin yeniden kurulmasıydı. 1924’te kabul edilen bu kanunla eğitim Maarif Vekâleti çatısı altında birleştirilmiş, medreseler kapatılmış, Cumhuriyet’in laik ve merkezi eğitim düzeni kurulmaya başlanmıştı. Böyle bir ortamda öğretmenler, yeni rejimin halka ulaşmasında en önemli kadrolardan biri olarak görülüyordu.
Kongrede öğretmenlerin mesleki sorunları, eğitim politikaları, örgütlenme ve Ankara merkezli Türkiye Muallimler Birliği ile ilişkiler öne çıktı. 1925 yılı, İstanbul’daki öğretmen örgütünün bağımsız yapısından çıkarak daha geniş bir ülke örgütlenmesine bağlandığı dönemdi. Nitekim akademik çalışmalarda, İstanbul Muallimler Cemiyeti’nin 1925 Ağustos’unda Türkiye Muallimler Birliği’ne iltihak ettiği, ardından İstanbul Muallimler Birliği adını aldığı aktarılır.
Bu birleşme yalnız idari bir ad değişikliği değildi. Cumhuriyet yönetimi, öğretmen örgütlerinin dağınık ve yerel yapılar halinde kalmasını istemiyor; ülke çapında daha uyumlu, merkezî ve rejimin eğitim hedefleriyle örtüşen bir öğretmen hareketi kurulmasını destekliyordu. Türkiye Muallimler Birliği üzerine yapılan çalışmalarda da birliğin temel amacının öğretmenler arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak, aynı zamanda Cumhuriyet inkılaplarını halka anlatmak olduğu vurgulanır.
Bu yüzden 12 Haziran 1925’teki İstanbul Muallimler Cemiyeti kongresi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken öğretmenin yeni konumunu gösterir: Öğretmen artık toplumun dönüşümünde de görevli kabul ediliyordu. İstanbul’daki öğretmen örgütünün Türkiye Muallimler Birliği’ne doğru ilerleyen bu süreci, Cumhuriyet’in eğitim kadrolarını merkezileştirme ve yeni rejimin kültürel taşıyıcısı haline getirme politikasının parçasıydı.
1929 – Günlüğüyle Holokost’un simgelerinden biri olan Anne Frank doğdu
Yahudi günlük yazarı Anne Frank, 12 Haziran 1929’da Almanya’nın Frankfurt kentinde doğdu. Asıl adı Annelies Marie Frank olan Anne, Nazi zulmünün milyonlarca kurbanından yalnızca biriydi; fakat saklandığı yerde tuttuğu günlük, Holokost’un insani yüzünü dünyaya anlatan en güçlü tanıklıklardan birine dönüştü.
Anne’nin çocukluğu, Nazi iktidarının yükselişiyle parçalandı. Adolf Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra Frank ailesi Almanya’dan ayrılarak Hollanda’nın Amsterdam kentine taşındı. Ama güvenli sandıkları bu ülke de 1940’ta Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. Yahudilere yönelik yasaklar, dışlama ve baskılar giderek arttı. Anne de diğer Yahudi çocuklar gibi okulundan ayrılmak ve Yahudi okuluna gitmek zorunda kaldı.
Anne Frank’ın hayatındaki en çarpıcı ayrıntılardan biri de günlüğünü yine bir 12 Haziran günü almış olmasıdır. 12 Haziran 1942’de, 13. yaş gününde kendisine kırmızı-beyaz kareli bir defter hediye edildi. Anne, aynı gün bu deftere yazmaya başladı. O sırada bu defter, ergenlik çağındaki bir kız çocuğunun kişisel günlüğüydü; ama birkaç hafta sonra Frank ailesi Nazilerden saklanmak zorunda kalınca, günlük tarihin en önemli Holokost tanıklıklarından birine dönüştü.
Kısa süre sonra ablası Margot’ya çalışma kampına çağrı gelince aile, Amsterdam’da Otto Frank’ın işyerinin arkasındaki gizli bölmeye saklandı. Anne, bu saklanma yerini günlüğünde “Arka Ev” olarak anlattı. Aile burada Van Pels ailesi ve diş hekimi Fritz Pfeffer ile birlikte iki yıldan fazla süre gizlendi. Anne Frank Evi’nin anlatımına göre Frank ailesi 1942’de Nazilerden saklandı, iki yıl sonra yakalandı ve Anne 1945’te Bergen-Belsen’de hayatını kaybetti.
Günlüğün gücü, büyük tarihi küçük bir odanın içinden anlatmasındadır. Anne, bombardımanlardan, korkudan ve yakalanma ihtimalinden söz eder; ama aynı zamanda büyümeyi, aile içi çatışmaları, yalnızlığı, umut etmeyi, yazarlık hayalini ve ergenlik duygularını da anlatır. Bu yüzden günlük yalnız bir tarih belgesi değil, yok edilmek istenen bir çocuğun sesidir.
4 Ağustos 1944’te saklandıkları yer basıldı. Anne, ailesi ve diğer saklananlar toplama kamplarına gönderildi. Anne ve ablası Margot, 1945’in başlarında Bergen-Belsen’de tifüs salgını sırasında öldü. Aileden yalnız baba Otto Frank hayatta kaldı. Günlüğü saklayanlardan Miep Gies, defterleri Otto Frank’a verdi. Günlük, 1947’de “Het Achterhuis” adıyla yayımlandı ve daha sonra onlarca dile çevrilerek dünyanın en çok okunan Holokost tanıklıklarından biri haline geldi.
O gün doğan çocuk, yaşamasına izin verilmeyen milyonlarca insandan biriydi; fakat geride bıraktığı günlük, Nazi barbarlığının istatistiklerden ibaret olmadığını dünyaya gösterdi. Anne Frank’ın sesi, Holokost’un en karanlık döneminden bugüne ulaşan en güçlü insanlık tanıklıklarından biri olarak yaşamayı sürdürüyor.
1932 – Hicaz Naibi Emir Faysal, Atatürk’le görüşmek için Türkiye’ye geldi
12 Haziran 1932’de, Hicaz Naibi ve Suudi Dışişleri Bakanı Emir Faysal, Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk tarafından kabul edildi. Emir Faysal, o sırada babası Kral Abdülaziz adına Suudi dış politikasının en önemli isimlerinden biriydi. Daha sonra Suudi Arabistan Kralı Faysal olarak dünya siyasetinde çok daha etkili bir figüre dönüşecekti.
Bu ziyaret, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler açısından erken ve sembolik bir adımdı. Türkiye Cumhuriyeti, hilafetin kaldırılmasından sonra İslam dünyasıyla ilişkilerini yeni bir zeminde kurmaya çalışıyordu. Suudi tarafı ise Hicaz ve Necid Krallığı’nın bölgedeki konumunu güçlendirme, dış ilişkilerini çeşitlendirme ve yeni Cumhuriyet Türkiye’sini yakından tanıma arayışındaydı. İki ülke arasında diplomatik ilişkiler 1929’da imzalanan dostluk antlaşmasıyla başlamıştı; Emir Faysal’ın 1932 ziyareti bu yakınlaşmanın önemli bir devamıydı.
Faysal, Türkiye ziyaretinde önce İstanbul’a geldi, ardından Ankara’ya geçti. Atatürk kendisini Çankaya’da kabul etti ve onuruna yemek verdi. Dönemin haberlerine göre Emir Faysal, Türkiye’de gördüğü karşılama ve Cumhuriyet’in modernleşme hamlelerinden etkilenmişti.
Ziyaretin önemi yalnız diplomatik nezaketle sınırlı değildi. Emir Faysal, Ankara’da Türk ordusunun manevralarını izledi, Kırıkkale’de askerî sanayi tesislerini gezdi. Bu ayrıntı, genç Cumhuriyet’in kendisini askerî ve teknik modernleşmesiyle de göstermek istediğini ortaya koyar. Suudi basınında da Türkiye’deki karşılama törenlerinin ve Atatürk’le görüşmenin olumlu yankı bulduğu aktarılır.
Burada küçük bir karışıklığı da önlemek gerekir: Bu kişi, 1931’de Türkiye’yi ziyaret eden Irak Kralı Faysal değildir. 1932’de gelen isim, Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdülaziz bin Suud’un oğlu Faysal bin Abdülaziz’dir. O sırada Hicaz Naibi ve Dışişleri Bakanı konumundaydı; 1964’te Suudi Arabistan Kralı olacak, özellikle 1973 petrol krizi ve İslam dünyasındaki politik etkisiyle 20. yüzyılın en önemli Arap liderlerinden biri haline gelecekti.
Bu nedenle 12 Haziran 1932, hilafeti kaldırmış laik Türkiye Cumhuriyeti ile Hicaz’ı kontrol eden yeni Suudi yönetimi arasında pragmatik bir diplomasi kanalının açıldığını gösterir. Atatürk Türkiyesi, yeni bölge devletleriyle devlet çıkarları ve karşılıklı tanıma üzerinden ilişki kurmaya çalışıyordu; Emir Faysal’ın ziyareti de bu çizginin erken örneklerinden biri oldu.
1933 – İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması kabul edildi, limanda yabancı imtiyazı sona erdi
12 Haziran 1933’te, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınmasına ilişkin kanun kabul edildi. Bu karar, Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık politikası açısından önemli bir adımdı.
Osmanlı döneminde liman, demiryolu, maden, banka ve altyapı alanlarında birçok yabancı şirket imtiyaz sahibiydi. İzmir Rıhtımı da bu imtiyaz düzeninin en önemli örneklerinden biriydi. İzmir, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Ege’nin en büyük ticaret kapılarından biriydi. Limanı kontrol eden şirket, yalnız ticari kazanç elde etmiyor; aynı zamanda kentin ekonomik hayatında büyük bir etki kuruyordu.
Cumhuriyet yönetimi, siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla tamamlamak istiyordu. Lozan’la kapitülasyonlar kaldırılmıştı; ancak yabancı imtiyazlarının ve şirketlerin yarattığı fiilî ekonomik güç bir anda ortadan kalkmamıştı. Bu yüzden 1920’ler ve 1930’lar boyunca demiryolları, limanlar ve stratejik işletmeler adım adım millileştirildi.
İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması da bu politikanın parçasıydı. Devlet, liman üzerindeki yabancı şirket imtiyazını sona erdirerek İzmir’in dış ticaret kapısını daha doğrudan kontrol etmeyi hedefledi. Bu karar, yalnız İzmir için değil, Türkiye’nin deniz ticareti ve ekonomik egemenlik anlayışı için de sembolikti.
Bu süreç, Cumhuriyet’in “tam bağımsızlık” anlayışının ekonomik alandaki karşılıklarından birini gösterir. Yeni devlet, yalnız bayrağı ve sınırları değil, limanları, demiryollarını, gelir kaynaklarını ve stratejik altyapıyı da kendi denetimine almak istiyordu. Çünkü dış ticaret kapıları üzerinde tam denetim kurulmadan ekonomik egemenlik eksik kalacaktı.
1940 – İnönü başkanlığındaki hükümet, Türkiye’nin savaş dışında kalmasına karar verdi
12 Haziran 1940’ta, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü başkanlığında toplanan hükümet, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda savaş dışında kalması yönünde karar aldı. Bu karar, sıradan bir tarafsızlık açıklaması değildi; çünkü Avrupa’da savaş birkaç gün içinde bambaşka bir aşamaya geçmişti. 10 Haziran 1940’ta İtalya, İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan etmiş, savaş Akdeniz’e sıçramıştı. Türkiye açısından tehlike artık doğrudan Ege, Akdeniz ve Boğazlar çevresine yaklaşan bir güvenlik kriziydi.
Türkiye, savaş başlamadan önce 1939’da İngiltere ve Fransa ile bir karşılıklı yardım antlaşması imzalamıştı. Kâğıt üzerinde Türkiye, Akdeniz’de savaşın yayılması halinde müttefikleriyle birlikte hareket edecekti. Fakat aynı antlaşmada Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile savaşa sürüklenmesini engelleyen kayıtlar da vardı. Dahası, İngiltere ve Fransa Türkiye’ye vaat edilen askerî yardımları sağlayamamıştı. Türkiye’nin hava savunması, tank gücü, modern silahları ve sanayi kapasitesi, büyük bir dünya savaşına girmek için yeterli değildi. Bu yüzden Ankara, antlaşmayı otomatik savaş yükümlülüğü gibi değil, kendi güvenliğini önceleyen bir denge belgesi olarak yorumladı.
Kararın arkasındaki asıl korku çok açıktı: Türkiye savaşa girerse, savaş Anadolu’ya taşınabilirdi. Balkanlar kırılgandı, İtalya On İki Ada ve Akdeniz üzerinden baskı kurabilecek durumdaydı, Almanya Avrupa’da hızla ilerliyordu, Sovyetler Birliği’nin tutumu ise belirsizdi. Böyle bir tabloda Türkiye’nin savaşa girmesi; İstanbul, Boğazlar, Ege kıyıları ve Anadolu şehirleri için de büyük bir yıkım ihtimali doğururdu.
İnönü’nün politikası, çoğu zaman “tarafsızlık” diye özetlenir; fakat daha doğru ifade aktif denge politikasıdır. Türkiye, savaş boyunca bazen İngiltere ve Fransa’ya, bazen Almanya’ya, bazen de Sovyet tehdidine göre pozisyon aldı; ama temel hedef değişmedi: Ülkeyi fiilen savaşın dışında tutmak.
Bu kararın bedelsiz olduğunu söylemek de yanlış olur. Türkiye savaş dışında kaldı ama savaş ekonomisinin sıkıntılarını yaşadı. Seferberlik hali, kıtlık, karne uygulamaları, yüksek vergiler, Varlık Vergisi gibi ağır ve tartışmalı uygulamalar toplumun geniş kesimlerini etkiledi. Yani Türkiye cepheye girmedi; fakat savaşın ekonomik ve sosyal baskısını içeride hissetti.
Buna rağmen 12 Haziran 1940 kararı, Cumhuriyet tarihinin en kritik dış politika eşiklerinden biridir. O gün Ankara, büyük güçlerin baskısına rağmen savaşa atılmamayı tercih etti. Bu tercih, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’nın yıkımından uzak tuttu; ama aynı zamanda ülkenin bütün savaş yıllarını diken üstünde, sürekli hesap yapan ve her cephedeki gelişmeye göre pozisyon almak zorunda kalan bir diplomasiyle geçirmesine yol açtı.
1940 – Saint-Valery-en-Caux’da binlerce İngiliz ve Fransız askeri Rommel’e teslim oldu
12 Haziran 1940’ta, Fransa’nın Manş kıyısındaki Saint-Valery-en-Caux kasabasında, İngiliz ve Fransız birlikleri Alman ordusuna teslim olmak zorunda kaldı. Bu olay, Dunkirk tahliyesinin gölgesinde kaldığı için geniş kitlelerce daha az bilinir; fakat Fransa Muharebesi’nin en ağır Müttefik yenilgilerinden biriydi. Özellikle İngiliz 51. Highland Tümeni, burada kuşatıldı ve binlerce askeri esir düştü. National Army Museum, 51. Highland Tümeni’nin 12 Haziran’da Saint-Valery-en-Caux’da kuşatılarak teslim olduğunu, ertesi gün Paris’in açık şehir ilan edildiğini belirtir.
Bu teslimiyetin arkasında Almanya’nın Fransa’daki yıldırım harekâtı vardı. Alman ordusu, Mayıs 1940’ta Belçika, Hollanda ve Fransa’ya saldırmış; zırhlı birlikleriyle Müttefik savunmasını hızla yarmıştı. Dunkirk’te yüz binlerce İngiliz ve Fransız askeri tahliye edilmişti; fakat bütün birlikler kurtarılamamıştı. 51. Highland Tümeni, Fransız kuvvetleriyle birlikte savaşmaya devam etti ve sonunda Normandiya kıyısında sıkıştı.
Saint-Valery-en-Caux’daki birliklerin deniz yoluyla tahliye edilmesi planlandı. Ancak kötü hava, sis, Alman topçusunun kıyıları kontrol etmesi ve liman şartlarının yetersizliği tahliyeyi neredeyse imkânsız hale getirdi. 51. Highland Tümeni’nin tarihçesinde de St. Valery üzerinden tahliye kararı alındığı; ancak Alman ilerleyişi ve kıyıdaki baskı nedeniyle birliklerin kuşatıldığı aktarılır.
Teslim olan asker sayısı kaynaklara göre değişir. Bazı listelerde 54 bin İngiliz ve Fransız askerinin teslim olduğu yazılır; fakat bu sayı Saint-Valery-en-Caux’daki doğrudan teslimiyet için yüksek görünüyor. 51. Highland Tümeni’ne ilişkin müze kaynakları, 8 bin ila 10 bin arasında İngiliz askerinin burada esir düştüğünü; Fransız birlikleriyle birlikte toplam sayının daha da arttığını belirtir.
Bu yenilgide adı öne çıkan Alman komutan Erwin Rommel’di. O sırada Rommel, 7. Panzer Tümeni’nin başındaydı. Birliği Fransa içlerinde o kadar hızlı ilerlemişti ki, “Hayalet Tümen” diye anılmaya başlamıştı. Rommel’in birlikleri Saint-Valery-en-Caux çevresindeki Müttefik kuvvetlerini kuşattı. 12 Haziran sabahı, General Victor Fortune komutasındaki İngiliz birlikleri teslim oldu. Bazı anma kaynaklarında Fortune’un teslimiyetinin saat 10.00 civarında gerçekleştiği aktarılır.
Aynı günlerde Alman ordusu Paris’e doğru ilerlemeyi sürdürüyordu. Fransa’nın savunma hatları çözülmüş, hükümet Paris’ten ayrılmıştı. 14 Haziran 1940’ta Alman birlikleri Paris’e girecek, kısa süre sonra Fransa ateşkes istemek zorunda kalacaktı. Saint-Valery-en-Caux’daki teslimiyet, bu büyük çöküşün kuzey kıyısındaki acı sahnelerinden biri oldu.
1943 – Toplumcu şiirin güçlü kadın seslerinden Sennur Sezer doğdu
Türk şiirinin toplumcu damarında önemli bir yere sahip olan Sennur Sezer, 12 Haziran 1943’te Eskişehir’de doğdu. Şiir, deneme, çocuk kitapları, inceleme ve emek tarihi üzerine çalışmalarıyla edebiyat dünyasında kendine özgü bir yer edindi. Onu yalnız “şair” diye anmak eksik olur; Sennur Sezer, emeğin, yoksulluğun, kadınların, gündelik hayatın ve sıradan insanların sesini edebiyata taşıyan güçlü bir yazardı.
Sennur Sezer’in şiiri, büyük ve gösterişli imgelerden çok hayatın içinden gelen ayrıntılarla kurulur. Fabrikada çalışanlar, ev kadınları, çocuklar, işçiler, yoksul mahalleler, küçük sevinçler ve gündelik acılar onun şiirinde görünür olur. Bu yüzden şiiri yalnız bireysel duyguların değil, toplumsal hafızanın da alanıdır.
1960 kuşağının toplumcu edebiyat ortamı içinde yer aldı. Ancak onun şiirinde sloganın ötesine geçen bir incelik vardır. Sennur Sezer, politik duyarlılığı insan hikâyeleriyle birleştirdi. Emeği, yalnız ekonomik bir kavram olarak değil, insanın hayatını kurma çabası olarak ele aldı. Bu yönüyle özellikle kadın emeği, görünmeyen emek ve yoksulluğun gündelik halleri onun metinlerinde önemli yer tuttu.
Sennur Sezer, sadece şiir yazmadı; halk kültürü, emek tarihi, kadınlar, çocuklar ve gündelik yaşam üzerine de çalıştı. Adnan Özyalçıner ile birlikte yaptığı derlemeler ve incelemeler, onun edebiyatı toplumsal belleği korumanın bir yolu olarak gördüğünü gösterir. Çocuk edebiyatına da emek verdi; çocuklara tepeden bakmayan, onlara hayatı ve dayanışmayı anlatan metinler kaleme aldı.
7 Ekim 2015’te hayatını kaybeden Sennur Sezer, ardında toplumsal duyarlılığı güçlü, emek merkezli ve kadın bakışını ihmal etmeyen bir edebiyat mirası bıraktı. 12 Haziran 1943, bu nedenle Türk şiirinde emeğin, dayanışmanın ve gündelik hayatın güçlü kadın seslerinden birinin doğum günü olarak anılmalıdır.
1957 – Kırşehir, siyasi tartışmaların ardından yeniden il yapıldı
12 Haziran 1957’de, Kırşehir’in yeniden il yapılması kararlaştırıldı. Bu karar, Türkiye’nin idare tarihindeki sıradan il-ilçe düzenlemelerinden biri değildi. Çünkü Kırşehir, yalnız üç yıl önce, 1954 seçimlerinden sonra il statüsünden çıkarılıp Nevşehir’e bağlı ilçe haline getirilmişti. Bu karar o günden beri, Demokrat Parti iktidarının muhalif bir şehri cezalandırması olarak tartışılır. Kırşehir Ticaret ve Sanayi Odası tarihçesinde de 20 Temmuz 1954 tarihli kanunla Kırşehir’in Nevşehir’e bağlı ilçe yapıldığı, 1957’de 7001 sayılı kanunla yeniden il olduğu belirtilir.
Olayın arkasında dönemin en sert muhalif siyasetçilerinden Osman Bölükbaşı vardı. 1954 seçimlerinde Demokrat Parti ülke genelinde çok büyük başarı kazanmıştı; ancak Kırşehir, Cumhuriyetçi Millet Partisi lideri Osman Bölükbaşı’nı milletvekili seçti. Bölükbaşı, güçlü hitabeti ve tavizsiz muhalefetiyle DP iktidarının en rahatsız olduğu isimlerden biriydi. Kırşehir’in ilçe yapılması bu nedenle şehir halkının siyasal tercihine verilen bir ceza olarak algılandı.
1954 düzenlemesiyle Kırşehir’in bağlı ilçeleri de parçalandı. Kırşehir ilçe yapılırken, Hacıbektaş, Avanos ve Mucur Nevşehir’e, Çiçekdağı Yozgat’a, Kaman ise Ankara’ya bağlandı. Böylece Kırşehir’in idari ağı, ekonomik ilişkileri ve tarihsel çevresi dağıtılmış oldu. Şehirde bu karar büyük kırgınlık yarattı.
1957’ye gelindiğinde Demokrat Parti erken seçim hazırlığı içindeydi ve Kırşehir meselesi artık siyasi bir yük haline gelmişti. Tepkiler dinmemiş, muhalefet bu kararı sürekli gündemde tutmuştu. Bunun üzerine Kırşehir yeniden il yapıldı; ancak eski ilçelerinin tamamı geri verilmedi. Yeni düzenlemede Çiçekdağı, Kaman ve Mucur Kırşehir’e bağlandı; Hacıbektaş ve Avanos ise Nevşehir’de kaldı. Bu yüzden Kırşehir yeniden il olsa da 1954’te yaşadığı idari kaybı tamamen telafi edemedi.
Kararın siyasi sonucu da ilginçti. Kırşehir’in yeniden il yapılması, Osman Bölükbaşı’nın etkisini kırmaya yetmedi. Bölükbaşı, 1957 seçimlerinde yine Kırşehir’den milletvekili seçildi. Hatta sonraki yıllarda Kırşehir’in ilçe yapılması, Türkiye siyasetinde iktidarın yerel idari düzenlemeleri siyasi cezalandırma aracı olarak kullanmasına verilen en çarpıcı örneklerden biri olarak anılmaya devam etti.
Bu nedenle 12 Haziran 1957, Türkiye’de şehir kimliği, seçmen iradesi ve iktidar gücünün nasıl çatışabildiğini gösteren önemli bir siyasi hafıza günüdür. Kırşehir’in önce ilçe yapılması, sonra yeniden il statüsüne döndürülmesi; çok partili hayatın erken döneminde demokrasinin yalnız sandıktan ibaret olmadığını, iktidarın muhalif tercihlere nasıl tahammül edeceğinin de aynı derecede önemli olduğunu hatırlatan sert bir örnektir.
1958 – Ankara’daki Kıbrıs mitingine 150 binden fazla kişi katıldı
12 Haziran 1958’de Ankara’da, Kıbrıs meselesi için büyük bir miting düzenlendi. Anıtkabir çevresinde yapılan mitinge 150 binden fazla kişi katıldı. Bazı kaynaklarda katılım sayısı 200 bin olarak da verilir. Miting, 1950’lerin sonunda Türkiye’de Kıbrıs konusunda yükselen kitlesel hassasiyetin en görünür örneklerinden biri oldu.
Bu mitingi anlamak için 1950’lerde Kıbrıs’ta yaşanan gerilime bakmak gerekir. Ada o sırada İngiliz yönetimi altındaydı. Rum tarafında Enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması fikri güçlenmişti. Buna karşı Kıbrıs Türkleri ve Türk kamuoyu, adanın Yunanistan’a bağlanmasına karşı çıkıyor; giderek “Taksim”, yani adanın Türk ve Rum bölgeleri arasında bölünmesi fikrini savunuyordu.
1958 yazı, Türkiye’de Kıbrıs mitinglerinin peş peşe düzenlendiği bir dönemdi. İstanbul’da yapılan büyük mitingin ardından Ankara, İzmir, Adana, Erzurum, Samsun ve başka şehirlerde de gösteriler yapıldı. Mitinglerde en çok öne çıkan slogan “Ya Taksim Ya Ölüm” oldu. Bu slogan, dönemin Kıbrıs politikasını ve kamuoyundaki sertleşmeyi açık biçimde yansıtıyordu. Kıbrıs sorununun kamuoyu üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışmada, 12 Haziran 1958’de Ankara’da Anıtkabir’de büyük bir miting yapıldığı, mitinge Kıbrıs Türk toplumunun liderlerinden Dr. Fazıl Küçük’ün de katıldığı aktarılır.
Ankara mitinginin sembolik tarafı da güçlüydü. Mitingin Anıtkabir çevresinde yapılması, Kıbrıs meselesinin millî dava olarak görüldüğünü gösteriyordu. Dr. Fazıl Küçük’e burada bayrak, Kur’an ve kılıç armağan edildiği aktarılır. Bu semboller, Kıbrıs Türklerinin mücadelesinin Türkiye kamuoyunda dinî, millî ve tarihî anlamlarla birlikte sahiplenildiğini gösteriyordu.
Bu mitingler, Kıbrıs meselesinin diplomatların masasında konuşulan bir konu olmaktan çıkıp sokakta, meydanda ve basında geniş halk hareketine dönüşmesinde etkili oldu. Ancak bu sert kamuoyu baskısı, aynı zamanda Türkiye-Yunanistan ilişkilerini daha kırılgan hale getirdi. Kıbrıs sorunu kısa süre sonra Zürih ve Londra Antlaşmaları’yla yeni bir aşamaya geçecek; 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulacaktı. Fakat adadaki temel sorunlar çözülmeyecek, ilerleyen yıllarda çok daha büyük krizlere yol açacaktı.
1960 – Geçici Anayasa açıklandı, Meclis’in yetkileri Millî Birlik Komitesi’ne geçti
12 Haziran 1960’ta, 27 Mayıs askerî müdahalesinden sonra hazırlanan Geçici Anayasa açıklandı. Bu düzenlemeyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün hak ve yetkileri Millî Birlik Komitesi’ne devredildi. Böylece 27 Mayıs’ta fiilen el değiştiren iktidar, hukuki bir çerçeveye oturtulmuş oldu.
27 Mayıs sabahı Demokrat Parti iktidarı askerî müdahaleyle devrilmiş, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve çok sayıda DP yöneticisi tutuklanmıştı. Ancak darbenin ardından ülkenin nasıl yönetileceği, yasama yetkisinin kimde olacağı ve yeni düzenin hangi kurallara göre işleyeceği belirsizdi. Geçici Anayasa, işte bu boşluğu doldurmak için hazırlandı.
Bu metinle Millî Birlik Komitesi, yalnız yürütmeyi değil, yasama yetkisini de elinde topladı. Yani kanun yapma, hükümeti kurma, devletin yönünü belirleme ve yeni anayasa sürecini yönetme yetkisi seçilmiş Meclis’ten alınarak askerî yönetime verildi. Bu nedenle Geçici Anayasa, adı “anayasa” olsa da normal demokratik süreçte hazırlanmış bir metin değildi; darbe yönetiminin kendisine geçici meşruiyet zemini kurma belgesiydi.
Düzenlemeye göre Millî Birlik Komitesi, ülkeyi yeni bir anayasa yapılıncaya ve seçimlere gidilinceye kadar yönetecekti. Bu süreçte bir yandan eski Demokrat Parti yöneticileri Yassıada’da yargılandı, diğer yandan yeni anayasa hazırlıkları başladı. Sonuçta 1961 Anayasası ortaya çıktı ve 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunularak kabul edildi.
1960 Geçici Anayasası’nın tarihsel önemi buradadır: Türkiye’de darbeyle el konulan iktidarın, ilk kez açık biçimde geçici bir anayasal metinle düzenlenmesi anlamına geliyordu. Fakat bu aynı zamanda ağır bir kırılmaydı. Çünkü milletin seçtiği Meclis’in yetkileri askıya alınmış, siyasi iktidarın kaynağı sandıktan değil, askerî müdahaleden doğan bir komiteye bağlanmıştı.
1963 – Medgar Evers öldürüldü, ABD’de sivil haklar mücadelesi sarsıldı
12 Haziran 1963’te, ABD’de sivil haklar hareketinin önemli isimlerinden Medgar Evers, Mississippi’deki evinin önünde vurularak öldürüldü. Evers, siyah Amerikalıların oy hakkı, eğitim hakkı ve ırk ayrımcılığına karşı mücadelesinde öne çıkan bir aktivistti. O sırada Amerikan Güneyi’nde siyahların temel haklarını savunmak, doğrudan ölüm riskini göze almak anlamına geliyordu.
Medgar Evers, NAACP’nin Mississippi saha sekreteri olarak çalışıyordu. Görevi, siyah seçmenleri kayıt yaptırmaya teşvik etmek, ayrımcı uygulamaları belgelemek, okul entegrasyonu için mücadele etmek ve ırkçı saldırıların üzerine gitmekti. Mississippi, 1960’ların başında ABD’nin en sert ırk ayrımcılığı uygulanan eyaletlerinden biriydi. Siyahlar oy kullanmak istediklerinde tehdit ediliyor, işlerinden atılıyor, şiddete maruz kalıyor ya da bürokratik engellerle karşılaşıyordu.
Evers, sahada çalışan, ailelerle görüşen, davaları takip eden, cinayet ve linç girişimlerinin izini süren bir örgütçüydü. 1955’te öldürülen genç siyah Emmett Till’in davası da onun takip ettiği olaylardan biriydi. Bu yüzden beyaz üstünlükçü çevrelerin hedefi haline geldi.
12 Haziran gecesi Evers, bir toplantıdan eve döndü. Arabasından indiği sırada sırtından vuruldu. Evinde eşi ve çocukları vardı. Hastaneye kaldırıldı; ancak kurtarılamadı. Cinayet, ABD’de büyük öfke yarattı. Çünkü Evers’ın öldürülmesi, siyah Amerikalıların eşitlik talebine verilen vahşi cevabın en açık örneklerinden biriydi.
Cinayetin faili olarak beyaz üstünlükçü Byron De La Beckwith yargılandı. Ancak 1960’larda tamamı beyazlardan oluşan jüriler iki kez karar veremedi ve Beckwith cezasız kaldı. Adalet ancak çok sonra, 1994’te sağlandı; Beckwith cinayetten mahkûm edildi. Bu gecikmiş mahkûmiyet, ABD’de sivil haklar mücadelesinin yalnız yasaları değil, mahkemeleri ve adalet sistemini de değiştirmesi gerektiğini gösterdi.
Medgar Evers’ın ölümü, sivil haklar hareketini durdurmadı; aksine daha görünür ve daha kararlı hale getirdi. Aynı yıl Martin Luther King’in “Bir Hayalim Var” konuşması yapılacak, 1964 Sivil Haklar Yasası ve 1965 Oy Hakkı Yasası’na giden süreç hızlanacaktı.
Bu nedenle 12 Haziran 1963, yalnız bir siyasi cinayet tarihi değildir. Medgar Evers’ın öldürülmesi, ABD’de ırkçılığa karşı verilen mücadelenin ne kadar ağır bedellerle yürüdüğünü gösteren en sarsıcı olaylardan biri olarak tarihe geçti.
1964 – Nelson Mandela ömür boyu hapse mahkûm edildi, apartheid karşıtı mücadelenin simgesine dönüştü
12 Haziran 1964’te, Güney Afrika’da görülen Rivonia Davası sonunda Nelson Mandela ve arkadaşları ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar, apartheid rejiminin muhalefeti susturma hamlesi gibi görünüyordu; fakat sonuç tam tersi oldu. Mandela, hapishaneye gönderildiği gün, dünya çapında ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin en güçlü sembollerinden birine dönüşmeye başladı.
Apartheid, Güney Afrika’da beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerinde kurduğu kurumsal ırk ayrımı düzeniydi. Siyahlar oy hakkından, serbest dolaşım hakkından, eşit eğitimden ve birçok temel yurttaşlık hakkından mahrum bırakılmıştı. Mandela, Afrika Ulusal Kongresi içinde önce hukukçu ve siyasal örgütçü olarak mücadele etti. Ancak barışçıl yollarla sonuç alınamaması ve devlet şiddetinin artması üzerine, rejime karşı sabotaj eylemlerini savunan silahlı kanadın kuruluşunda da rol aldı.
Rivonia Davası, Mandela ve arkadaşlarının “devleti yıkmaya çalışmak” suçlamasıyla yargılandığı büyük bir siyasi davaydı. Mandela, mahkemede yaptığı savunmada yalnız kendini değil, apartheid sistemine karşı verilen mücadelenin ahlaki gerekçesini anlattı. “Demokratik ve özgür bir toplum ideali için yaşamaya hazırım; gerekirse bu ideal uğruna ölmeye de hazırım” sözleri, 20. yüzyılın en güçlü siyasi savunmalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Mahkeme ölüm cezası vermedi; Mandela ve diğer sanıklar ömür boyu hapse mahkûm edildi. Mandela, cezasının büyük bölümünü Robben Adası’nda geçirdi. Ağır koşullarda çalıştırıldı, ailesinden ve halkından uzak tutuldu, sesi yıllarca susturulmak istendi. Ancak hapishane, Mandela’yı görünmez kılmadı; tam tersine onu apartheid karşıtı küresel kampanyanın merkezine yerleştirdi.
Mandela’nın tutukluluğu boyunca dünyanın dört bir yanında kampanyalar düzenlendi. Üniversiteler, sendikalar, sanatçılar, insan hakları örgütleri ve hükümetler Güney Afrika rejimine baskı yapmaya başladı. “Mandela’ya özgürlük” çağrısı, 1980’lerde apartheid karşıtı mücadelenin en bilinen sloganlarından biri oldu.
Nelson Mandela, 1990’da serbest bırakıldı. Dört yıl sonra Güney Afrika’nın ilk siyah devlet başkanı seçildi. Yani 12 Haziran 1964’te onu ömür boyu susturmak isteyen karar, uzun vadede apartheid rejiminin ahlaki iflasını dünyaya gösteren bir dönüm noktasına dönüştü.
1966 – Türkiye’nin dev enerji projelerinden Keban Barajı’nın temeli atıldı
12 Haziran 1966’da, Fırat Nehri üzerinde kurulacak Keban Barajı’nın temeli atıldı. Törene Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel de katıldı.
Keban Barajı, Türkiye’nin kalkınma tarihinde büyük bir iddia anlamına geliyordu. Cumhuriyet’in ilk döneminde sanayileşme için fabrikalar ve demiryolları ne kadar önemliyse, 1960’ların Türkiye’si için büyük barajlar da o kadar önemliydi. Elektrik ihtiyacı hızla artıyor, şehirler büyüyor, sanayi gelişiyor, ülke daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyordu. Fırat’ın gücünü elektriğe dönüştürmek, bu yüzden bir kalkınma meselesiydi.
Barajın yeri de rastgele seçilmedi. Keban, Fırat Nehri’nin en güçlü noktalarından biriydi. Burada kurulacak büyük hidroelektrik santral, Türkiye’nin enerji üretimini ciddi biçimde artıracaktı. Proje çalışmaları 1960’ların başında hızlandı; inşaat ihalesi 1965’te yapıldı, yol ve derivasyon tüneli gibi hazırlıklar başladı. Temel atma ise 12 Haziran 1966’da büyük bir devlet töreniyle gerçekleştirildi.
Keban Barajı’nın yapımı kolay olmadı. Fırat gibi büyük bir nehir üzerinde bu ölçekte bir baraj kurmak, Türkiye için o dönemin en büyük mühendislik sınavlarından biriydi. Gövde inşaatı, suyun yönlendirilmesi, tüneller, enerji santrali, nakil hatları ve büyük iş gücü organizasyonu yıllar aldı. Baraj, beton ağırlık ve kaya dolgu tipiyle inşa edildi; normal su seviyesinde oluşan baraj gölü, Türkiye’nin en büyük yapay göllerinden biri haline geldi.
Keban yalnız elektrik üretmedi; bölgenin coğrafyasını da değiştirdi. Baraj gölüyle birlikte köyler, yollar, tarım alanları ve eski yerleşim izleri su altında kaldı. Bu yönüyle Keban, kalkınmanın her zaman bedelsiz olmadığını da gösteren projelerden biridir. Bir tarafta Türkiye’nin enerji ihtiyacı ve sanayi hedefi vardı; diğer tarafta yerinden edilen insanlar, değişen yaşam alanları ve su altında kalan tarihî-coğrafi hafıza.
Barajda ilk elektrik üretimi 1970’lerin ortasında başladı; sonraki yıllarda tüm ünitelerin devreye girmesiyle Keban, uzun süre Türkiye’nin en önemli hidroelektrik kaynaklarından biri oldu.
1967 – Sovyetler Birliği, Venüs’ün atmosferinden veri gönderecek Venera 4’ü uzaya yolladı
12 Haziran 1967’de, Sovyetler Birliği Venera 4 adlı uzay aracını Venüs’e doğru fırlattı. Bu görev, insanlığın başka bir gezegeni doğrudan atmosferinin içine girerek ölçüm yapması açısından tarihî bir adımdı.
Venera programı, Sovyetler Birliği’nin Venüs’e yönelik uzun soluklu uzay araştırmaları dizisiydi. O yıllarda ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışı Ay’a gitme hedefiyle sınırlı değildi; Mars ve Venüs gibi gezegenleri keşfetmek de büyük prestij meselesiydi. Venüs, gökyüzündeki parlak görüntüsü nedeniyle yüzyıllardır insanların ilgisini çekiyordu; fakat kalın bulut tabakası yüzünden yüzeyi Dünya’dan görülemiyordu. Bu nedenle Venüs’ün gerçekte nasıl bir gezegen olduğu hâlâ büyük ölçüde bilinmiyordu.
Venera 4, Ekim 1967’de Venüs’e ulaştı ve ana araçtan ayrılan iniş kapsülü gezegenin atmosferine girdi. Kapsül, paraşütle alçalırken sıcaklık, basınç, yoğunluk ve atmosfer bileşimiyle ilgili ölçümler yaptı.
Bu ölçümler, Venüs hakkındaki eski hayalleri de yıktı. Bir dönem Venüs’ün bulutlarının altında tropik ormanlar ya da okyanuslar olabileceği düşünülüyordu. Venera 4’ün verileri ise çok farklı bir tablo gösterdi: Atmosfer büyük ölçüde karbondioksitten oluşuyordu, basınç çok yüksekti ve sıcaklık koşulları Dünya’daki yaşama uygun olmaktan çok uzaktı. Daha sonraki Venera görevleri bu tabloyu daha da netleştirecek, Venüs’ün aslında yoğun sera etkisi altında kavrulan son derece sert bir gezegen olduğunu ortaya koyacaktı.
Venera 4 yüzeye sağlam biçimde inemedi; iniş sırasında iletişim kesildi. Ama görevin değeri burada yatmıyordu. Asıl başarı, insanlığın ilk kez başka bir gezegenin atmosferinin içinden doğrudan bilimsel veri almasıydı. Bu, uzay araştırmalarında teleskopla bakma döneminden, gezegenlerin içine veri toplayan robotlarla girme dönemine geçişin önemli eşiklerinden biriydi.
Venera 4, Venüs’ü romantik ve gizemli bir gök cismi olmaktan çıkarıp ölçülebilir, anlaşılabilir ve acımasız fizik koşulları olan gerçek bir gezegen olarak insanlığın önüne koydu.
1967 – ABD’de ırklar arası evlilik yasakları Anayasa’ya aykırı bulundu
12 Haziran 1967’de, ABD Yüksek Mahkemesi, Loving v. Virginia davasında verdiği oybirliği kararıyla ırklar arası evliliği yasaklayan eyalet yasalarını Anayasa’ya aykırı buldu. Böylece ABD’de siyahlarla beyazların ya da farklı ırklardan kişilerin evlenmesini engelleyen yasalar hukuken geçersiz hale geldi. Mahkeme, bu tür yasakların Amerikan Anayasası’nın 14. Ek Maddesi’ndeki eşit koruma ve hukuk güvencesi ilkelerini ihlal ettiğine karar verdi.
Davanın merkezinde Richard Loving ve Mildred Jeter Loving çifti vardı. Richard beyaz, Mildred ise Virginia yasalarına göre “beyaz olmayan” olarak kabul edilen bir kadındı. Çift, 1958’de Washington D.C.’de evlendi; çünkü yaşadıkları Virginia eyaletinde ırklar arası evlilik yasaktı. Evlerine döndükten sonra polis tarafından gece baskınıyla tutuklandılar. Mahkeme, Virginia’yı terk etmeleri ve uzun süre birlikte eyalete dönmemeleri şartıyla hapis cezasını askıya aldı.
Bu karar, çiftin hayatını altüst etti. Loving çifti Washington D.C.’ye taşınmak zorunda kaldı; ancak ailelerinden, evlerinden ve yaşadıkları çevreden koparıldılar. Daha sonra Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin desteğiyle hukuki mücadele başlattılar. Dava sonunda ABD Yüksek Mahkemesi’ne kadar gitti.
Yüksek Mahkeme’nin kararı çok açıktı: Evlilik, temel bir haktır ve devlet, insanların kiminle evleneceğine ırk temelli yasaklarla müdahale edemez. Mahkeme, Virginia’nın “yasak her iki ırka da aynı cezayı veriyor, bu yüzden eşitlik ihlali yok” savunmasını kabul etmedi. Çünkü yasa doğrudan ırk ayrımına dayanıyordu ve evlenme özgürlüğünü ırksal sınıflandırmalarla sınırlıyordu.
Karar yalnız Virginia’yı değil, benzer yasaları sürdüren diğer eyaletleri de etkiledi. Loving v. Virginia ile birlikte ABD’de ırklar arası evlilik yasakları tamamen çöktü. Bu karar, yalnız evlilik hakkı açısından değil, sivil haklar hareketi bakımından da büyük bir zaferdi. Çünkü mesele sadece iki kişinin evlenmesi değildi; devletin ırk temelinde özel hayata, aileye ve insan onuruna ne kadar müdahale edebileceği tartışılıyordu.
Loving v. Virginia, sevmenin ve evlenmenin devlet tarafından ırk çizgileriyle yasaklanamayacağını gösteren en önemli sivil haklar kararlarından biri olarak tarihe geçti.
1979 – Gossamer Albatross, Manş Denizi’ni insan gücüyle geçen ilk uçak oldu
12 Haziran 1979’da havacılık tarihinde sıra dışı bir başarı yaşandı. Gossamer Albatross adlı insan gücüyle çalışan uçak, İngiltere’den havalanarak Manş Denizi’ni geçti ve Fransa’ya ulaştı. Uçağı Amerikalı bisikletçi ve pilot Bryan Allen kullanıyordu. Bu uçuş, motor kullanmadan, yalnız insan kas gücüyle deniz aşırı uçuş yapılabileceğini gösterdi.
Gossamer Albatross, mühendis Paul MacCready ve ekibi tarafından tasarlanmıştı. Uçak, klasik anlamda güçlü ve sağlam görünmüyordu; aksine son derece hafif, narin ve kırılgan bir yapıdaydı. İnce kanatlar, hafif malzemeler, düşük hız ve verimli aerodinamik tasarım sayesinde havada kalabiliyordu. Pilot, bir bisiklet düzeneği gibi pedalları çeviriyor; bu güç pervaneye aktarılıyordu.
Uçuş, İngiltere’nin Folkestone yakınlarından başladı ve Fransa kıyılarına kadar sürdü. Yaklaşık üç saatlik yolculuk boyunca Bryan Allen’ın fiziksel dayanıklılığıyla beraber rüzgâr, deniz üzerindeki hava akımları ve uçağın hassas dengesiyle baş etme becerisi de sınandı. Manş Denizi, motorlu uçaklar için sıradan bir mesafe gibi görünebilir; fakat insan gücüyle çalışan bir araç için bu geçiş olağanüstü zordu.
Bu başarının arkasında bir ödül de vardı. İngiliz sanayici Henry Kremer’in koyduğu Kremer Ödülü, insan gücüyle uçuşu teşvik ediyordu. Paul MacCready’nin ekibi daha önce Gossamer Condor ile insan gücüyle kontrollü uçuşun mümkün olduğunu göstermişti. Gossamer Albatross ise bu fikri daha da ileri taşıdı: İnsan gücüyle açık deniz üzerinde uzun mesafe uçulabileceğini kanıtladı.
Bu uçuş; hafif malzeme kullanımı, enerji verimliliği, aerodinamik hesaplar ve sürdürülebilir tasarım açısından mühendislik dünyasına güçlü bir örnek sundu. Gossamer Albatross, “daha büyük motor” yerine “daha akıllı tasarım” fikrinin sembollerinden biri oldu.
1981 – Indiana Jones doğdu; Kutsal Hazine Avcıları sinemada macera türünü yeniden canlandırdı
12 Haziran 1981’de, sinema tarihinin en sevilen macera kahramanlarından biri ilk kez seyircinin karşısına çıktı. Steven Spielberg’ün yönettiği, George Lucas’ın fikrinden doğan “Raiders of the Lost Ark”, Türkçedeki adıyla “Kutsal Hazine Avcıları”, ABD’de gösterime girdi. Film, arkeolog-maceracı Indiana Jones karakterini sinema tarihine kazandırdı.
Indiana Jones’u Harrison Ford canlandırdı. Şapka, deri ceket, kamçı ve alaycı cesaret; kısa sürede karakterin simgelerine dönüştü. Indiana Jones, klasik anlamda kusursuz bir kahraman değildi. Korkuları vardı, hata yapıyordu, çoğu zaman başını belaya sokuyordu; ama tam da bu yüzden seyirciye daha canlı ve eğlenceli geliyordu.
Kutsal Hazine Avcıları, 1930’ların serüven dizilerinden, define avı hikâyelerinden ve eski Hollywood macera filmlerinden besleniyordu. Filmde Indiana Jones, Nazilerin eline geçmeden önce Ahit Sandığı’nı bulmaya çalışıyordu. Böylece tarih, mitoloji, arkeoloji, aksiyon ve mizah aynı hikâyede birleşti. Spielberg’ün hızlı anlatımı ve Lucas’ın popüler hikâye kurma becerisi, filmi bir macera filmi olmaktan çıkarıp modern popüler kültür olayına dönüştürdü.
Filmin başarısı büyük oldu. Indiana Jones kısa sürede bir sinema ikonuna dönüştü; devam filmleri, televizyon dizileri, kitaplar, oyunlar ve oyuncaklarla büyük bir markaya dönüştü. Ama ilk filmin etkisi ayrıydı. Çünkü 1970’lerin daha karanlık ve gerçekçi sinema atmosferinden sonra, seyirciye saf macera duygusunu yeniden hatırlattı. Tehlikeli tapınaklar, kovalamacalar, gizemli eserler ve büyük set parçalarıyla aksiyon sinemasının ritmini değiştirdi.
Kutsal Hazine Avcıları, aynı zamanda blockbuster çağının önemli filmlerinden biri oldu. Jaws ve Star Wars’tan sonra Hollywood’un yaz sezonu büyük seyirlik filmlerle şekillenmeye başlamıştı. Indiana Jones da bu dönemin en başarılı ve kalıcı kahramanlarından biri olarak ortaya çıktı.
1982 – New York’ta yüz binlerce kişi nükleer silahlara karşı yürüdü
12 Haziran 1982’de, New York’ta Soğuk Savaş döneminin en büyük barış gösterilerinden biri düzenlendi. Yüz binlerce kişi, nükleer silahlanmaya karşı çıkmak için Manhattan’da yürüdü ve Central Park çevresinde toplandı. Gösteri, dünyada nükleer savaş korkusunun ne kadar derinleştiğini ortaya koyan büyük bir kitle hareketiydi.
1980’lerin başında dünya, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki gerilimin yeniden yükseldiği bir döneme girmişti. İki süper güç binlerce nükleer başlığa sahipti. Avrupa’da yeni füzelerin konuşlandırılması, savunma harcamalarının artması ve sertleşen söylem, “yanlış bir karar dünyayı yok edebilir” korkusunu büyütüyordu. Nükleer savaş artık uzak bir ihtimal olmaktan çıkmış, milyonlarca insanın günlük kaygısı haline gelmişti.
New York’taki gösteri, Birleşmiş Milletler’de nükleer silahsızlanma konusunun görüşüldüğü döneme denk geldi. Sendikalar, kiliseler, öğrenci örgütleri, barış hareketleri, çevreciler, sanatçılar ve sıradan yurttaşlar aynı talepte birleşti: Nükleer silahlanma durdurulsun. Katılımcılar yalnız hükümetlere değil, bütün dünyaya sesleniyordu. Mesaj basitti ama güçlüydü: İnsanlık kendi eliyle yok olma tehlikesiyle yaşayamaz.
Bu gösterinin önemi, barış talebinin dar bir aktivist çevrenin dışına taşmış olmasıydı. Nükleer silah karşıtlığı, 1980’lerde evlere, okullara, kiliselere, sendikalara ve sanat dünyasına yayılmıştı. İnsanlar nükleer savaşın yalnız askerleri ya da devletleri değil, çocukları, şehirleri, doğayı ve geleceği yok edeceğini biliyordu.
12 Haziran 1982’deki New York yürüyüşü, doğrudan nükleer silahları ortadan kaldırmadı. Ama kamuoyu baskısını büyüttü, silahsızlanma tartışmasını dünya gündeminde tuttu ve Soğuk Savaş’ın son yıllarında barış hareketlerinin moral gücünü artırdı. Daha sonraki yıllarda ABD ile Sovyetler Birliği arasında imzalanacak silah kontrol anlaşmalarının arka planında bu toplumsal baskının da payı vardı.
1982 – Arıların “dans dili”ni çözen Nobel ödüllü Karl von Frisch öldü
Hayvan davranışları biliminin öncü isimlerinden Karl von Frisch, 12 Haziran 1982’de hayatını kaybetti. Avusturyalı etolog, özellikle bal arılarının iletişim biçimini çözmesiyle bilim tarihine geçti. Arıların yalnız içgüdüsel olarak uçuşmadığını; besin kaynağının yönünü, uzaklığını ve niteliğini kovandaki diğer arılara özel hareketlerle bildirebildiğini gösterdi.
Frisch’in en ünlü keşfi, arıların “sallanma dansı” olarak bilinen davranışıdır. Bir işçi arı, nektar ya da polen bulduğunda kovana döner ve petek üzerinde belirli bir desenle hareket eder. Dansın yönü, besin kaynağının güneşe göre hangi yönde olduğunu; dansın süresi ve ritmi ise kaynağın uzaklığını anlatır. Yani arılar, karanlık kovan içinde beden hareketleriyle adeta bir harita bilgisi aktarır.
Bu buluş, hayvan davranışlarına bakışı değiştirdi. Uzun süre karmaşık iletişim biçimlerinin insana ya da daha gelişmiş memelilere özgü olduğu düşünülüyordu. Frisch’in çalışmaları ise küçücük bir böceğin bile çevresindeki bilgiyi sembolik sayılabilecek bir sistemle aktarabildiğini gösterdi. Arıların renkleri görebildiğini, koku alma duyularının güçlü olduğunu ve güneşi yön bulmak için kullandıklarını ortaya koyması da onun bilimsel mirasının önemli parçalarıdır.
Karl von Frisch, bu çalışmalarıyla Konrad Lorenz ve Nikolaas Tinbergen ile birlikte 1973 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldı. Üç bilim insanı, hayvan davranışlarının biyolojik temellerini inceleyen etoloji alanının kurucu isimleri arasında sayılır. Frisch’in arılar üzerine yaptığı araştırmalar, yalnız biyolojiye değil; iletişim, yön bulma, toplumsal organizasyon ve zekâ tartışmalarına da yeni bir pencere açtı.
1984 – Urfa’nın adı, Kurtuluş Savaşı’ndaki direnişi nedeniyle Şanlıurfa oldu
12 Haziran 1984’te Urfa’nın adı, çıkarılan kanunla Şanlıurfa olarak değiştirildi. Böylece şehir, Kurtuluş Savaşı yıllarında gösterdiği direniş nedeniyle resmen Şanlı unvanını aldı. Karar, yalnız bir isim değişikliği değildi; Urfa’nın Millî Mücadele hafızasının devlet tarafından resmî biçimde tanınması anlamına geliyordu.
Urfa, I. Dünya Savaşı sonrasında önce İngiliz, ardından Fransız işgaline uğradı. Fransızların bölgeye yerleşmesi, şehirde büyük tepki yarattı. Urfalılar, işgale karşı yerel direniş örgütleri kurdu; şehirdeki aşiretler, eşraf, din adamları ve halk güçleri bir araya gelerek Fransız kuvvetlerine karşı mücadele etti. Bu direnişin öne çıkan isimlerinden biri Ali Saip Ursavaş oldu.
Urfa’daki direniş, düzenli ordunun henüz tam anlamıyla kurulmadığı bir dönemde, büyük ölçüde yerel güçlerle yürütüldü. Şehirdeki mücadele yalnız askerî çatışmalardan ibaret değildi; işgal yönetimine karşı toplumsal bir dayanışma ve örgütlenme de vardı. Fransız birlikleri, kuşatma ve baskı karşısında şehirde tutunmakta zorlandı.
Sonunda Fransız kuvvetleri 11 Nisan 1920’de Urfa’dan çekildi. Bu tarih bugün Şanlıurfa’nın kurtuluş günü olarak kutlanır. Urfa’nın “şanlı” unvanını almasının arkasındaki esas gerekçe de bu direniştir. Şehir, tıpkı Antep’in “Gazi”, Maraş’ın “Kahraman” unvanı alması gibi, Millî Mücadele’deki yeri nedeniyle onurlandırıldı.
Ancak Urfa’nın unvanı, Antep ve Maraş’a göre daha geç resmileşti. Gaziantep unvanını 1921’de, Kahramanmaraş adını 1973’te almıştı. Urfa için bu süreç 1984’te tamamlandı ve şehir resmen Şanlıurfa adını taşıdı. Bu geç tarih de aslında dikkat çekicidir; çünkü Urfa’nın direnişi Millî Mücadele tarihinde erken ve önemli bir yere sahip olmasına rağmen, unvanın resmîleşmesi Cumhuriyet’in çok daha sonraki dönemine kaldı.
1984 – Foto Muhabirleri Derneği kuruldu
12 Haziran 1984’te, merkezi Ankara’da olan Foto Muhabirleri Derneği kuruldu. Kurum daha sonra Türkiye Foto Muhabirleri Derneği adını aldı. Derneğin kuruluş amacı, foto muhabirlerinin mesleki dayanışmasını güçlendirmek, basın fotoğrafçılığının sorunlarını görünür kılmak ve haber fotoğrafçılığının Türkiye’de kurumsal bir meslek alanı olarak gelişmesine katkı sağlamaktı.
Bu kuruluşu önemli yapan şey, foto muhabirliğinin gazetecilik içindeki özel yeridir. Foto muhabiri yalnız fotoğraf çeken kişi değildir; olayın içindedir, çoğu zaman haberin en riskli noktasında durur ve tarihe kalacak görüntüyü yakalamaya çalışır. Siyaset, savaş, afet, toplumsal olaylar, spor, diplomasi, kültür ve gündelik hayat; bir ülkenin görsel hafızası büyük ölçüde foto muhabirlerinin objektifinden oluşur.
1980’lerin Türkiye’sinde basın hâlâ büyük ölçüde gazete ve dergi merkezliydi. Televizyonun etkisi artıyordu ama yazılı basında fotoğraf, haberin gücünü belirleyen en önemli unsurlardan biriydi. Darbe sonrası yılların siyasi atmosferi, toplumsal olaylar, mitingler, mahkeme süreçleri, afetler ve spor karşılaşmaları foto muhabirleri için hem yoğun hem de riskli bir çalışma alanı yaratıyordu. Böyle bir dönemde mesleğin örgütlenmesi, basın özgürlüğü ve haber hakkı açısından da anlam taşıyordu.
Dernek zamanla Türkiye’de basın fotoğrafçılığının en önemli kurumsal adreslerinden biri haline geldi. Özellikle “Yılın Basın Fotoğrafları” yarışması, foto muhabirlerinin çalışmalarını görünür kılan ve Türkiye’nin yakın tarihini görüntüler üzerinden belgeleyen önemli bir arşive dönüştü. Dernek ayrıca bu yarışmalara katılan fotoğrafları kitaplaştırdı, World Press Photo sergilerini Türkiye’ye getirdi ve fotoğraf makineleriyle ilgili müze çalışmaları yaptı.
1986 – Ahmet Altan ve Haydar Dümen’in kitapları “muzır” tartışmasına takıldı
12 Haziran 1986’da Türkiye’de yayın özgürlüğü ve “genel ahlak” tartışmalarını gösteren iki ayrı gelişme aynı gün gündeme geldi. Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” adlı romanı “muzır” bulundu; Altan ve romanın yayımcısı Erdal Öz hakkında dava açıldı. Aynı gün, psikiyatrist Haydar Dümen’in “Cinsel Yaşam 2” adlı kitabı da toplatıldı.
Bu iki olay, 1980’lerin Türkiye’sindeki yayıncılık iklimini anlamak için önemlidir. 12 Eylül darbesinin ardından siyasi kitaplar, dergiler, edebiyat metinleri ve cinsellik üzerine yayınlar çok sıkı bir denetim altındaydı. Devlet yalnız politik muhalefeti değil, ahlak, beden, cinsellik ve bireysel özgürlük alanlarını da kontrol etmeye çalışıyordu. “Muzır” ya da “müstehcen” sayılan yayınlara karşı açılan davalar, bu kontrol mekanizmasının en görünür araçlarından biriydi.
“Sudaki İz”, Ahmet Altan’ın 1985’te yayımlanan romanıydı. Roman, bir kuşağın ilişkilerini, arzularını, sıkışmışlığını ve dönemin ruh hâlini anlatıyordu. Fakat edebî niteliğinden çok, “müstehcenlik” suçlamasıyla tartışma konusu yapıldı. Burada asıl mesele, bir romanın edebiyat ölçütleriyle değil, ahlak zabıtası mantığıyla yargılanmasıydı. Yayımcı Erdal Öz’ün de davaya dahil edilmesi, o dönemde yayınevlerinin de risk altında olduğunu gösteriyordu.
Haydar Dümen’in “Cinsel Yaşam 2” kitabının toplatılması ise aynı denetim refleksinin başka bir yüzüydü. Dümen, Türkiye’de cinsellik hakkında daha açık, anlaşılır ve popüler bir dille konuşan en bilinen isimlerden biriydi. Psikiyatrist kimliğiyle cinsel sorunları, evlilik içi ilişkileri ve bedensel merakları halka anlatmaya çalışıyordu. Fakat cinselliğin sağlık ve bilgi konusu olarak ele alınması bile uzun süre “ayıp”, “sakıncalı” ya da “muzır” damgasıyla karşılaşabildi.
Bu iki olayın aynı gün anılması tesadüf gibi görünse de aslında dönemin zihniyetini iyi özetler. Bir tarafta edebiyat, diğer tarafta cinsel sağlık yayını vardı; ikisi de devletin “toplum ahlakını koruma” iddiasıyla müdahale ettiği alanlara dönüştü. Böylece roman kişisel özgürlükleri anlattığı için, cinsel sağlık kitabı ise cinsellik hakkında açık konuştuğu için hedef haline geldi.
O gün yaşananlar, Türkiye’de yayıncılığın 1980’lerde nasıl dar bir ahlak ve sansür koridorundan geçmek zorunda kaldığını gösterir. Ahmet Altan’ın romanı ve Haydar Dümen’in kitabı, edebiyatın ve bilginin “muzır” sayılabildiği bir dönemin simgeleri olarak hafızada kaldı.
1987 – Reagan Berlin Duvarı’nın önünde konuştu: “Bu duvarı yıkın”
12 Haziran 1987’de, ABD Başkanı Ronald Reagan, Batı Berlin’de Brandenburg Kapısı yakınında yaptığı konuşmada Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’a seslendi: “Sayın Gorbaçov, bu duvarı yıkın.” Bu söz, Soğuk Savaş’ın en ünlü siyasi cümlelerinden biri haline geldi.
Berlin Duvarı, 1961’den beri ikiye bölünmüş dünyanın en görünür simgesiydi. Doğu Berlin ile Batı Berlin’i ayırıyor, aileleri, mahalleleri ve hayatları bölüyordu. Doğu Almanya yönetimi duvarı “anti-faşist koruma hattı” olarak anlatıyordu; ama gerçekte duvar, kendi vatandaşlarının Batı’ya kaçmasını engellemek için yapılmıştı. Duvarı aşmaya çalışan birçok kişi öldürüldü, tutuklandı ya da yaralandı.
Reagan’ın konuşması, Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’nde reform politikalarını başlattığı bir dönemde yapıldı. Glasnost ve perestroyka kavramları dünyada umut yaratmıştı; ama Doğu Avrupa hâlâ Sovyet etkisi altındaydı. Reagan, konuşmasında bu reform söyleminin gerçek olup olmadığını Berlin Duvarı üzerinden sınadı. Eğer Sovyetler gerçekten açıklık ve değişim istiyorsa, bunun en güçlü göstergesi Berlin Duvarı’nın yıkılması olacaktı.
O gün bu cümlenin etkisi hemen tam olarak anlaşılmadı. Hatta bazı diplomatik çevreler konuşmanın fazla sert bulunabileceğini düşünüyordu. Ancak iki yıl sonra, 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı fiilen açıldığında, Reagan’ın sözleri tarihsel anlam kazandı. Cümle, Soğuk Savaş’ın sonuna giden sürecin simgelerinden biri haline geldi.
Elbette Berlin Duvarı’nı tek bir konuşma yıkmadı. Doğu Avrupa’daki halk hareketleri, Sovyetler Birliği’nin zayıflaması, Doğu Almanya’daki protestolar, ekonomik krizler ve özgürlük talebi duvarın çöküşünü hazırladı. Ancak Reagan’ın konuşması, bu büyük siyasi dönüşümün hafızaya kazınan sembolik anlarından biri oldu.
1987 – Margaret Thatcher üçüncü kez seçimi kazandı, İngiltere’de Thatcher dönemi uzadı
12 Haziran 1987’de, Birleşik Krallık’ta yapılan genel seçimin sonuçları netleşti ve Başbakan Margaret Thatcher liderliğindeki Muhafazakâr Parti, üst üste üçüncü kez iktidara geldi. Seçim 11 Haziran’da yapılmıştı; sonuçlar 12 Haziran’da Thatcher’ın tarihi zaferi olarak dünyaya duyuruldu. Muhafazakârlar Avam Kamarası’nda 102 sandalyelik çoğunluk elde etti. People’s History Museum da 1987 seçiminde Muhafazakârların 102 sandalye çoğunluğu kazandığını ve Thatcher’ın 150 yılı aşkın süredir üst üste üç seçim kazanan ilk başbakan olduğunu belirtir.
1979’da iktidara gelen Thatcher, İngiltere’de devletin ekonomideki rolünü küçültme, özelleştirme, sendikaların gücünü sınırlama, vergileri düşürme ve piyasayı merkeze alan yeni bir siyaset inşa etmişti. 1987 zaferi, bu çizginin seçmen tarafından üçüncü kez onaylandığını gösterdi.
Seçime girerken Muhafazakâr Parti, düşük enflasyon, ekonomik büyüme, vergi indirimleri ve güçlü savunma politikası vaatlerini öne çıkardı. İşsizlik hâlâ büyük bir sorundu; özellikle sanayi bölgeleri Thatcher politikalarından ağır etkilenmişti. Buna rağmen ülkenin güneyinde, orta sınıflarda ve ev sahibi seçmenlerde muhafazakâr destek güçlü kaldı. Thatcher, “devleti küçültme ve bireyi öne çıkarma” fikrini İngiliz siyasetinin merkezine yerleştirmişti.
Muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Neil Kinnock’tu. Kinnock, partiyi 1983’teki ağır yenilgiden sonra daha seçilebilir bir çizgiye taşımaya çalışıyordu. İşçi Partisi oylarını artırdı ve ana muhalefet konumunu sağlamlaştırdı; ancak iktidara yaklaşamadı. Liberal Parti ile Sosyal Demokrat Parti’nin oluşturduğu İttifak ise beklediği çıkışı yapamadı.
Thatcher’ın üçüncü zaferi, İngiltere tarihinde de özel bir yere sahipti. 19. yüzyıldaki Lord Liverpool’dan bu yana bir başbakanın partisini üst üste üç genel seçim zaferine taşıması çok nadir görülen bir durumdu. Thatcher böylece yalnız İngiltere’nin ilk kadın başbakanı olarak değil, modern İngiliz siyasetini uzun süre belirleyen en güçlü liderlerden biri olarak konumunu pekiştirdi.
Fakat bu zaferin sonrasında Thatcher dönemi sorunsuz ilerlemedi. Üçüncü döneminde poll tax olarak bilinen kelle vergisi tartışması, Avrupa Topluluğu’yla ilişkiler, parti içi huzursuzluk ve sert liderlik tarzı giderek daha büyük krizler yarattı. 1987’de çok güçlü görünen Thatcher, yalnız üç yıl sonra, 1990’da kendi partisi içindeki isyan sonucunda başbakanlıktan ayrılmak zorunda kalacaktı.
O gün İngiltere’de Thatcherizm üçüncü kez sandıktan çıktı; özelleştirme, piyasa ekonomisi, sendikalarla mücadele ve güçlü liderlik çizgisi birkaç yıl daha ülkenin yönünü belirlemeye devam etti. Ancak aynı zafer, Thatcher’ın en güçlü anı olduğu kadar, ileride düşüşünü hazırlayacak üçüncü dönemin de başlangıcıydı.
1988 – Ankara’da 15 dakikalık fırtına ve sağanak 14 can aldı
12 Haziran 1988’de Ankara’da, yalnızca yaklaşık 15 dakika süren şiddetli rüzgâr ve sağanak yağış büyük bir felakete dönüştü. Saatte 80 kilometreye ulaşan rüzgâr ve ani bastıran yağmur, özellikle kentin bazı bölgelerinde hayatı felç etti. Olayın ardından 14 kişi hayatını kaybetti.
Felaketi ağırlaştıran şey, yağışın süresinden çok şiddeti ve şehrin buna hazırlıksız yakalanmasıydı. Kısa sürede yollar suyla doldu, bazı bölgelerde sokaklar dereye döndü, araçlar ve insanlar sel sularının içinde kaldı. Altındağ, Keçiören ve Mamak gibi ilçelerin özellikle etkilendiği aktarılır.
Bu olay, Ankara gibi denizden uzak ve genellikle “sel kenti” olarak düşünülmeyen bir başkentte bile ani hava olaylarının ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterdi. Kentleşme, altyapı yetersizliği, dere yatakları, yağmur suyu tahliye sistemleri ve plansız yapılaşma gibi başlıklar, bu tür afetlerde yağmurun kendisi kadar belirleyici hale gelir. 1988’de yaşanan felaket de şehirlerin ani yağışa ne kadar dayanıklı olduğu sorusunu gündeme getiren acı bir örnekti.
O gün Ankara’da yaşananlar, dakikalar içinde büyüyen afetlerin hafızadan kolay silinmediğini gösterdi. Yağmur kısa sürdü; fakat geride 14 can kaybı, hasar gören sokaklar ve başkentin afet hazırlığına dair ağır bir uyarı bıraktı. 15 dakikalık bir sağanak, plansız kentleşme ve yetersiz altyapıyla birleştiğinde bir başkentte bile ölümcül bir felakete dönüşebileceğini gösterdi.
1989 – Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden Türklerin sayısı 90 bine ulaştı
12 Haziran 1989’da, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Türklerin sayısının 90 bine ulaştığı açıklandı. Bu sayı, birkaç hafta içinde yaşanan büyük kopuşun ne kadar hızlı büyüdüğünü gösteriyordu. 1989 yazında Bulgaristan’dan Türkiye’ye yönelen bu göç, yalnız iki ülke arasında yaşanan bir nüfus hareketi değildi; Avrupa’nın yakın tarihinde etnik baskı ve zorunlu göç başlığı altında anılan en büyük insani krizlerden biriydi.
Göçün arkasında Bulgaristan’daki komünist yönetimin Türk azınlığa yönelik ağır asimilasyon politikası vardı. Todor Jivkov yönetimi, 1984’ten itibaren “Yeniden Doğuş Süreci” adı verilen kampanyayla Bulgaristan Türklerinin isimlerini zorla değiştirdi; Türkçe konuşma, dinî kimlik, gelenekler ve kültürel varlık üzerinde baskılar arttı. Bu politika, insanların kimliğini, hafızasını ve aidiyetini devlet zoruyla silmeye yönelik sistematik bir müdahaleydi.
1989 baharında baskılar daha da arttı. Bulgaristan yönetimi, Türkiye’ye gitmek isteyen Türklerin sınırdan çıkmasına izin verdi; fakat bu “serbest göç” görüntüsünün arkasında açık bir zorlayıcılık vardı. İnsanlar kısa süre içinde evlerini, tarlalarını, işlerini, mezarlarını, komşularını ve birikmiş hayatlarını geride bırakmak zorunda kaldı. Birçok aile yanına yalnız birkaç valiz alabildi.
Türkiye sınır kapılarında büyük bir insan akınıyla karşı karşıya kaldı. Gelenlerin barınma, sağlık, gıda, iş ve yerleşim ihtiyaçları kısa sürede büyük bir meseleye dönüştü. Özellikle Edirne, Kırklareli, Bursa, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Trakya hattı bu göçün ilk etkilerini doğrudan hissetti. Daha sonraki çalışmalarda 1989 yazında Türkiye’ye gelenlerin sayısı yaklaşık 300-350 bin aralığında verilir.
12 Haziran’da sayının 90 bine ulaşması, krizin henüz başında Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yükü gösteriyordu. Çünkü bu sayı daha sonra katlanarak artacaktı. Aileler bölünüyor, sınır kapılarında uzun kuyruklar oluşuyor, Bulgaristan’daki Türk köyleri boşalıyordu. Bir yandan Türkiye’de büyük bir dayanışma duygusu gelişirken, diğer yandan devletin göç yönetimi kapasitesi zorlanıyordu.
Bu olayın siyasi etkisi de büyüktü. Türkiye, Bulgaristan’daki Türk azınlığa uygulanan baskıyı uluslararası kamuoyuna taşımaya çalıştı. Bulgaristan ise uzun süre bunu iç mesele olarak göstermeye uğraştı. Ancak zorunlu göçün büyüklüğü, konunun dünya gündemine girmesini sağladı. Aynı yılın sonunda Jivkov yönetimi çökecek, Bulgaristan’da komünist rejim çözülme sürecine girecekti.
1990 – Rusya egemenliğini ilan etti, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü hızlandı
12 Haziran 1990’da, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Halk Temsilcileri Kongresi, Rusya’nın devlet egemenliği bildirgesini kabul etti. Bu olay çoğu zaman “Rusya bağımsızlığını ilan etti” diye anılır; fakat teknik olarak daha doğru ifade egemenlik ilanıdır. Çünkü Rusya o tarihte hâlâ Sovyetler Birliği’nin içindeki en büyük cumhuriyetti; Sovyetler Birliği’nin resmen dağılması ise Aralık 1991’de gerçekleşecekti.
Bu kararın arkasında Sovyetler Birliği’nin son dönemindeki büyük kriz vardı. Mihail Gorbaçov’un perestroyka ve glasnost politikaları sistemi reforme etmeye çalışıyor, fakat aynı anda Sovyet cumhuriyetlerinde millî egemenlik taleplerini de güçlendiriyordu. Baltık ülkeleri bağımsızlık yönünde ilerliyor, merkezî Sovyet yönetiminin otoritesi zayıflıyordu. Fakat Rusya’nın egemenlik ilanı çok daha sarsıcıydı; çünkü Rusya, Sovyetler Birliği’nin omurgasıydı.
Bildirge, Rusya’nın kendi anayasası ve yasalarının Sovyet yasalarına üstün olacağını savunuyordu. Ayrıca güçler ayrılığı, demokratik hukuk devleti ve çok partili siyasal düzen gibi ilkeleri öne çıkarıyordu. Rusya Başkanlık Kütüphanesi, bildirgenin 12 Haziran 1990’da Birinci Halk Temsilcileri Kongresi tarafından kabul edildiğini kaydeder.
Bu gelişmede Boris Yeltsin önemli bir figürdü. Yeltsin, Sovyet merkezî yönetimine karşı Rusya cumhuriyetinin yetkilerini artırmak isteyen çizginin en güçlü ismiydi. Bir yıl sonra, 12 Haziran 1991’de, Rusya’da yapılan başkanlık seçiminde halk oyuyla Rusya Federasyonu Başkanı seçilecekti. Böylece 12 Haziran tarihi, hem 1990’daki egemenlik bildirgesi hem de 1991’de Yeltsin’in seçilmesi nedeniyle Rusya’nın yeni dönem hafızasında özel bir yere oturdu.
Bugün Rusya’da kutlanan Rusya Günü de bu tarihe dayanır. 1992’den itibaren 12 Haziran resmî bayram olarak kutlanmaya başladı; 2002’den sonra adı “Rusya Günü” olarak yerleşti. Ancak bugünün anlamı Rus toplumunda uzun süre tartışmalı kaldı. Çünkü bazıları için bu tarih Sovyet baskısından çıkışın başlangıcıydı; bazıları içinse Sovyetler Birliği’nin parçalanmasına giden yolun sembolüydü.
1991 – Boris Yeltsin, Rusya’nın halk oyuyla seçilen ilk lideri oldu
12 Haziran 1991’de, Sovyetler Birliği dağılma sürecine girmişken Rusya’da tarihî bir seçim yapıldı. Boris Yeltsin, halk oyuyla Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkanı seçildi. Böylece Rusya tarihinde ilk kez bir lider doğrudan halk oyuyla göreve gelmiş oldu.
Bu seçim, sıradan bir iktidar değişimi değildi. Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti’nin tek parti hâkimiyeti çözülüyor, cumhuriyetler kendi egemenliklerini daha yüksek sesle savunuyordu. Bir yıl önce, 12 Haziran 1990’da, Rusya devlet egemenliği bildirgesini kabul etmişti. 1991’de aynı tarihte yapılan seçim, Rusya’nın Sovyet merkezinden uzaklaşan yeni siyasi kimliğini daha da belirginleştirdi.
Yeltsin, Sovyet sisteminin içinden gelmiş bir politikacıydı; ancak zamanla Moskova’daki merkezi yönetime ve Mihail Gorbaçov’un temkinli reform çizgisine karşı daha radikal bir değişim talebinin temsilcisi haline geldi. Halktan aldığı doğrudan yetki, onu Sovyetler Birliği’nin son döneminde Gorbaçov karşısında çok güçlü bir figüre dönüştürdü.
Bu seçimin önemi birkaç ay sonra daha iyi anlaşılacaktı. Ağustos 1991’de Sovyetler Birliği’nde sertlik yanlısı komünistlerin darbe girişimi yaşandı. Yeltsin, Moskova’da tankların üzerine çıkarak darbeye karşı direnişin yüzü oldu. Bu görüntü, Sovyet sisteminin çözülüşünü hızlandıran sembolik anlardan biri haline geldi. Aynı yılın Aralık ayında Sovyetler Birliği resmen dağıldı.
Yeltsin’in liderliği daha sonra çok tartışmalı bir döneme yol açtı. Piyasa ekonomisine geçiş, özelleştirmeler, ekonomik çöküş, oligarkların yükselişi, Çeçenistan savaşı ve devlet kurumlarının sarsılması, 1990’lar Rusyası’nın ağır başlıkları oldu. Yani 12 Haziran 1991’de açılan sayfa demokrasi umuduyla beraber büyük bir belirsizlik ve kriz dönemi de getirdi.
1994 – Boeing 777 ilk uçuşunu yaptı, uzun menzilli yolculuklarda yeni dönem başladı
12 Haziran 1994’te, Boeing’in yeni geniş gövdeli yolcu uçağı Boeing 777, ABD’nin Washington eyaletindeki Paine Field havaalanından kalkarak ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Uçağı Boeing’in baş test pilotu John E. Cashman yönetiyordu.
Boeing 777, o döneme kadar yapılmış en büyük çift motorlu yolcu uçağıydı. Uzun mesafeli uçuşlarda daha önce üç ya da dört motorlu uçaklar tercih edilirken, 777 büyük gövde, uzun menzil ve iki motorlu verimliliği bir araya getirdi. Bu, havayolu şirketleri için yakıt, bakım ve işletme maliyetlerinde büyük avantaj anlamına geliyordu.
Uçağın geliştirme süreci de havacılık tarihinde özel bir yere sahiptir. Boeing 777, tamamen dijital ortamda tasarlanan ilk büyük yolcu uçaklarından biri oldu. Mühendisler, fiziksel maketlere daha az ihtiyaç duyarak bilgisayar destekli tasarım sistemleriyle çalıştı. Ayrıca United Airlines gibi havayolları tasarım sürecine daha baştan dahil edildi. Böylece uçak yalnız mühendislik açısından değil, yolcu konforu ve havayolu işletmesi açısından da yeni ihtiyaçlara göre şekillendirildi.
İlk uçuş, uzun bir test programının başlangıcıydı. Boeing 777, sertifika sürecinde farklı motor seçenekleri, uzun menzil güvenliği ve çift motorlu okyanus aşırı uçuş kuralları bakımından yoğun testlerden geçirildi. Airways Magazine, 12 Haziran 1994’teki ilk uçuşun, yaklaşık 11 ay sürecek kapsamlı bir uçuş test programının başlangıcı olduğunu aktarır.
777 daha sonra dünyanın en başarılı geniş gövdeli uçaklarından biri haline geldi. Özellikle uzun menzilli uluslararası uçuşlarda havayollarının temel modellerinden biri oldu. 777-200, 777-300, 777-300ER ve kargo versiyonları, kıtalararası havacılığın ana taşıyıcıları arasında yer aldı. Uçak, yüksek güvenilirliği ve uzun menzil kapasitesiyle hem yolcu hem de kargo taşımacılığında güçlü bir yer edindi.
1994 – Nicole Brown Simpson ve Ron Goldman cinayeti O.J. Simpson davasını başlattı
12 Haziran 1994’te, Los Angeles’ta Nicole Brown Simpson ve Ron Goldman öldürüldü. Bu cinayetler, kısa süre içinde Amerikan tarihinin en çok izlenen ceza davalarından birine dönüşecek O.J. Simpson davasını başlattı. Olay, yalnız bir cinayet soruşturması olarak kalmadı; medya, ırk, şöhret, polis gücü, aile içi şiddet ve adalet sistemi üzerine büyük bir toplumsal tartışmaya dönüştü.
Nicole Brown Simpson, eski Amerikan futbolu yıldızı ve oyuncu O.J. Simpson’ın eski eşiydi. Ron Goldman ise olay gecesi Nicole Brown Simpson’ın evine gelen genç bir restoran çalışanıydı. İkisi de Brentwood’daki evin dışında öldürülmüş halde bulundu. Kısa süre sonra şüpheler O.J. Simpson üzerinde yoğunlaştı.
O.J. Simpson, o dönemde ABD’nin en tanınmış spor ve televizyon figürlerinden biriydi. Amerikan futbolundaki başarıları, reklam filmleri ve oyunculuğuyla geniş kitlelerin bildiği bir isimdi. Bu yüzden soruşturma daha ilk andan itibaren olağanüstü medya ilgisi gördü. Simpson’ın teslim olması beklenirken beyaz Ford Bronco araçla yaptığı düşük hızlı polis takibi, televizyonlarda canlı yayımlandı ve milyonlarca kişi tarafından izlendi.
Dava 1995’te görülmeye başlandı ve “yüzyılın davası” diye anıldı. Savcılık, Simpson’ın eski eşini ve Goldman’ı öldürdüğünü savundu. Savunma ise delillerin toplanma biçimini, polis soruşturmasını ve özellikle Los Angeles polis teşkilatındaki ırkçılık iddialarını merkeze aldı. Böylece dava, yalnız “suçlu mu, değil mi?” sorusunun ötesine geçti; Amerikan toplumunun ırk ilişkileri ve adalet sistemine duyduğu güven sorgulandı.
Simpson ceza davasında beraat etti. Ancak daha sonra açılan sivil davada Nicole Brown Simpson ve Ron Goldman’ın ölümlerinden sorumlu bulundu. Bu farklı sonuçlar, kamuoyundaki tartışmayı daha da büyüttü. Kimileri beraat kararını adaletin zaferi, kimileri ise şöhret ve savunma gücünün sonucu olarak gördü.
Bu olayın popüler kültürdeki etkisi de çok büyük oldu. O.J. Simpson davası, televizyon haberciliğinin mahkeme salonunu bir gösteriye dönüştürdüğü dönemlerin en çarpıcı örneklerinden biri haline geldi. Gerçek suç anlatıları, canlı yayın mahkemeleri, uzman yorumcular ve medya yargılaması kültürü bu davayla birlikte yeni bir boyut kazandı.
2000 – Türkiye’nin ilk uzay kampı İzmir’de açıldı
Türkiye’nin ilk uzay kampı olan Uzay Kampı Türkiye, 12 Haziran 2000’de İzmir Gaziemir’deki Ege Serbest Bölgesi’nde açıldı. Kamp, ESBAŞ’ın girişimiyle hayata geçirildi; fikir ve danışmanlık sürecinde NASA’da Apollo programında görev yapmış Türk mühendis İsmail Akbay’ın önemli katkısı oldu. Açılışa NASA astronotu Scott Carpenter ve İsmail Akbay da katıldı.
Uzay Kampı Türkiye’nin kuruluş fikri, gençlere uzay bilimlerini deneyerek ve yaşayarak öğretmekti. Katılımcılar burada astronot eğitim simülatörleri, görev senaryoları, takım çalışması, bilim atölyeleri ve uzay uçuşu benzetimleriyle tanıştı. Yani kamp, klasik okul gezisinden çok daha fazlasını hedefliyordu: Çocuklara ve gençlere bilimi merak ettirmek, teknolojiye dokunma duygusu kazandırmak ve uzay araştırmalarını ulaşılmaz bir hayal olmaktan çıkarmak.
Kampın İzmir’de, Ege Serbest Bölgesi içinde kurulması da anlamlıydı. Türkiye’de uzay ve havacılık eğitiminin genellikle askerî kurumlar, üniversiteler ya da teorik dersler üzerinden konuşulduğu bir dönemde, çocuklara ve gençlere açık uygulamalı bir uzay eğitimi merkezi ortaya çıktı.
Uzay Kampı Türkiye, kısa sürede yalnız Türkiye’den değil, farklı ülkelerden gelen öğrencileri de ağırlayan uluslararası bir eğitim merkezine dönüştü. Kendi tanıtım kaynaklarına göre 2000’den bu yana 60’tan fazla ülkeden yüz binlerce çocuk ve genç burada programlara katıldı. Kamp, İngilizce ve Türkçe programlarla, uzay bilimleri kadar kültürler arası iletişim ve takım çalışmasını da öne çıkardı
2003 – Hollywood’un vicdanlı kahramanı Gregory Peck hayatını kaybetti
Amerikan sinemasının saygın oyuncularından Gregory Peck, 12 Haziran 2003’te Los Angeles’taki evinde hayatını kaybetti. 87 yaşındaydı. Peck, uzun kariyeri boyunca güçlü, ağırbaşlı ve ahlaki duruşu olan karakterlerle özdeşleşti; Hollywood’un “doğru olanı savunan adam” imgesinin en güçlü temsilcilerinden biri haline geldi.
Gregory Peck, 5 Nisan 1916’da Kaliforniya’da doğdu. Tiyatrodan sinemaya geçti ve 1940’larda kısa sürede Hollywood’un önde gelen oyuncuları arasına girdi. Centilmenlik Anlaşması (Gentleman’s Agreement), Kahraman Pilotlar (Twelve O’Clock High), Roma Tatili (Roman Holiday), Moby Dick ve Navaron’un Topları (The Guns of Navarone) gibi filmlerle farklı türlerde güçlü performanslar sergiledi. Özellikle düzgün diksiyonu, sakin ama etkili oyunculuğu ve güven veren yüzüyle geniş bir izleyici kitlesinin hafızasına yerleşti.
Kariyerindeki en unutulmaz rol ise 1962 yapımı Bülbülü Öldürmek (To Kill a Mockingbird) filmindeki Atticus Finch karakteri oldu. Harper Lee’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmde Peck, ırkçılığın derin olduğu Amerikan Güneyi’nde haksız yere suçlanan siyah bir adamı savunan avukatı canlandırdı. Bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı. Atticus Finch, yalnız sinema tarihinin değil, Amerikan kültürünün de en güçlü adalet ve vicdan sembollerinden biri haline geldi.
Gregory Peck’in etkisi sadece oyunculuğuyla sınırlı değildi. Siyasi ve toplumsal meselelerde de açık tavır alan bir sanatçıydı. Irkçılığa, sansüre ve McCarthy döneminin baskıcı atmosferine karşı daha liberal ve insan haklarına yakın bir çizgide durdu. Bu yüzden perde dışındaki kişiliğiyle de canlandırdığı Atticus Finch arasında doğal bir bağ kuruldu.
Peck, Amerikan Film Enstitüsü tarafından yaşam boyu başarı ödülüyle onurlandırıldı; 1969’da ise sinemaya ve kamu yaşamına katkılarından dolayı Başkanlık Özgürlük Madalyası aldı. Uzun kariyeri boyunca beş kez Oscar’a aday gösterildi, bir kez kazandı; ama onun asıl kalıcılığı ödüllerden çok, temsil ettiği ahlaki karakter duygusundan geldi.
Gregory Peck’in kaybıyla, klasik Hollywood’un ağırbaşlı, vicdanlı ve karakter oyunculuğuna dayanan büyük geleneğinin en güçlü temsilcilerinden biri daha sahneden çekildi. O, sinemada adalet duygusunun yüzü haline gelen oyunculardan biri olarak hatırlanır.
2004 – Yeni Zelanda’da bir eve gök taşı düştü
12 Haziran 2004’te, Yeni Zelanda’nın Auckland kentindeki Ellerslie semtinde bir eve gök taşı düştü. Yaklaşık 1,3 kilogram ağırlığındaki taş, Brenda ve Phil Archer’ın evinin çatısını deldi, salondaki kanepeye çarptı, tavana sekip yere düştü. Evde can kaybı yaşanmadı; ailenin torununun birkaç dakika önce aynı odada oynadığı aktarılır.
Bu olayın ilginç tarafı evde hasar yaratması değildi. Gök taşı, bilimsel olarak Auckland meteoriti adıyla kayda geçti. Meteoritical Bulletin’e göre taş, 12 Haziran 2004 saat 09.30’da Archer ailesinin evinin çatısından içeri girdi ve salondaki kanepeye düştü. Sınıflandırması ordinary chondrite, yani sıradan kondrit olarak yapıldı. Kondritler, Güneş Sistemi’nin erken döneminden kalan, gezegenlerin oluşum sürecine dair bilgi taşıyan en eski taşlar arasında kabul edilir.
Yeni Zelanda için bu olay ayrıca nadirdi. Ülkede bulunan meteor sayısı zaten çok azdı; Ellerslie meteoriti, Yeni Zelanda’da kayda geçen az sayıdaki meteoritten biri oldu. Dahası, ülkede bir eve çarptığı bilinen tek meteor olarak özel bir yer edindi.
Bu tür olaylar genellikle filmlerde ya da haberlerin tuhaf sayfalarında karşımıza çıkar; ama bilimsel değeri büyüktür. Çünkü yeryüzüne düşen her gök taşı, uzayın çok eski bir parçasını doğrudan laboratuvara getirir. Auckland meteoriti üzerinde yapılan sonraki incelemeler, taşın füzyon kabuğu, mineral yapısı ve geçirdiği şok süreçleri üzerinden Güneş Sistemi’nin erken tarihine dair bilgiler verdi.
Bu nedenle 12 Haziran 2004, “bir eve göktaşı düştü” diye geçilecek bir tuhaflık değildir. O gün Yeni Zelanda’da sıradan bir evin salonuna, milyarlarca yıllık bir uzay parçası düştü. Auckland meteoriti, hem can kaybı yaşanmadan atlatılan sıra dışı bir olay hem de gökyüzünden gelen küçük bir taşın bilim için ne kadar değerli olabileceğini gösteren unutulmaz bir örnek oldu.
2005 – Bakü-Tiflis-Ceyhan hattına ilk petrol verildi
12 Haziran 2005’te, Azerbaycan petrolünü Gürcistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz kıyısındaki Ceyhan Limanı’na taşıyacak Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’na ilk petrol verildi. Bu adım, hattın fiilen çalışmaya başlaması için kritik eşikti. Hattın Azerbaycan kesimi 25 Mayıs 2005’te Sangaçal Terminali’nde törenle açılmış; petrolün kademeli olarak hatta verilmesiyle Ceyhan’a doğru uzun yolculuk başlamıştı.
BTC; Hazar Denizi petrolünü Rusya ve İran güzergâhlarına bağımlı kalmadan dünya pazarlarına ulaştıran stratejik bir enerji koridoruydu. Hat, Azerbaycan’daki Sangaçal Terminali’nden başlayıp Gürcistan’dan geçerek Türkiye’de Ceyhan’a ulaşıyordu. Türkiye kısmının uzunluğu 1.076 kilometreydi ve bu bölüm BOTAŞ tarafından inşa edildi; işletimi ise BOTAŞ International tarafından yürütüldü. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da BTC’nin Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasında imzalanan hükümetlerarası anlaşmalara dayandığını ve Türkiye bölümünün BOTAŞ tarafından yapıldığını belirtir.
Projenin geçmişi 1990’ların enerji diplomasisine uzanıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Hazar havzasındaki petrol kaynaklarının hangi güzergâhlarla dünya piyasalarına taşınacağı büyük bir jeopolitik mesele haline geldi. Türkiye, BTC ile hem enerji transit ülkesi olma iddiasını güçlendirdi hem de Ceyhan’ı Doğu Akdeniz’in önemli enerji terminallerinden biri haline getirdi. Dışişleri Bakanlığı, BTC için gerekli hukuki altyapının 2000 yılında tamamlandığını, inşaat aşamasına 2002’de geçildiğini ve temel atma töreninin 18 Eylül 2002’de Sangaçal-Bakü’de yapıldığını aktarır.
Hattın önemi, taşıdığı petrolden daha büyüktü. BTC, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasında ekonomik ve siyasi iş birliğini derinleştirdi; Batı enerji güvenliği açısından da desteklenen büyük projelerden biri oldu. Böylece Hazar petrolü, Karadeniz’de tanker trafiğini artırmadan ve Boğazlar üzerinde ek baskı yaratmadan Akdeniz’e indirilebildi.
Petrolün Ceyhan’a ulaşması ise zaman aldı. Hat kademeli olarak dolduruldu; petrol 28 Mayıs 2006’da Ceyhan’a ulaştı. İlk tanker yüklemesi 2006’da yapıldı ve hat 13 Temmuz 2006’da Ceyhan’da resmen açıldı.
Bu nedenle 12 Haziran 2005, Türkiye’nin enerji tarihinde önemli bir dönemeçtir. O gün Bakü-Tiflis-Ceyhan hattına verilen ilk petrol, Hazar’dan Akdeniz’e uzanan yeni bir jeopolitik hattın fiilen işlemeye başlamasıydı. BTC, Türkiye’yi bölgesel enerji denkleminde daha görünür kılan ve Ceyhan’ı dünya petrol ticaretinin stratejik noktalarından biri haline getiren büyük projelerden biri oldu.
2007 – Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın başkanı Tülay Tuğcu emekliye ayrıldı
Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın başkanı olan Tülay Tuğcu, yaş haddinden emekliye ayrıldı. Tuğcu, Türkiye’de yargı kurumlarının en üst basamaklarından birine çıkan ilk kadınlardan biri olarak da önemli bir yere sahipti.
Tülay Tuğcu, 12 Aralık 1942’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra hâkimlik mesleğine başladı. Türkiye’nin farklı yerlerinde hâkim ve savcı olarak görev yaptı; ardından Yargıtay üyeliğine seçildi. 1999’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine atandı.
Tuğcu’nun asıl tarihî önemi, 25 Temmuz 2005’te Anayasa Mahkemesi Başkanı seçilmesiyle ortaya çıktı. Böylece Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin başkanlık koltuğuna oturan ilk kadın hukukçu oldu. Bu, sembolik bakımdan güçlü bir adımdı. Çünkü Türkiye’de kadınlar hukuk fakültelerinden mezun olmuş, hâkim, savcı ve akademisyen olarak görev yapmıştı; ancak yüksek yargının en tepesine çıkmak uzun süre erkek egemen bir alan olarak kalmıştı.
Tülay Tuğcu’nun başkanlığı, Türkiye’de siyaset-yargı ilişkisinin sertleştiği bir döneme denk geldi. 2000’lerin ortasında laiklik, parti kapatma davaları, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve yüksek yargının siyasetteki konumu sık sık tartışılıyordu. Anayasa Mahkemesi de bu tartışmaların merkezindeki kurumlardan biriydi. Tuğcu, bu dönemde kurumun başındaki isim olarak kamuoyunun yakından izlediği bir hukukçu haline geldi.
2007’de yaş haddinden emekliye ayrılmasıyla, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı dönemi sona erdi. Yerine Haşim Kılıç seçildi. Tuğcu’nun emekliliği, Türkiye yüksek yargısında kadın temsili açısından açılmış önemli bir sayfanın kapanması anlamına geliyordu.
2008 – Türkiye’nin ilk F-16 test pilotlarından Şener Koltuk hayatını kaybetti
Türk havacılığının önemli deneme pilotlarından Şener Koltuk, 12 Haziran 2008’de Ankara’da geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 57 yaşındaydı. Koltuk, özellikle Türkiye’de üretilen F-16 uçaklarının test uçuşlarındaki rolüyle savunma sanayii ve havacılık tarihinde özel bir yere sahipti.
Şener Koltuk, 1951’de İstanbul’da doğdu. 1970’te teğmen rütbesiyle Türk Hava Kuvvetleri’ne katıldı. Muharip birliklerde av pilotu ve öğretmen pilot olarak görev yaptı. Aynı zamanda Kıbrıs gazisiydi. Hava Kuvvetleri’ndeki görevinden sonra, Türkiye’nin F-16 üretim sürecinde kritik görev üstlenmek üzere TAI’ye geçti.
Onu havacılık tarihinde özel kılan olaylardan biri, Türkiye’de üretilen ilk F-16’nın test uçuşunu gerçekleştirmesiydi. “Öncel Projesi” kapsamında Akıncı’daki TAI tesislerinde üretilen F-16’ların uçabilirliğini sınayan isimlerden biri oldu. Kaynaklarda Koltuk’un 14 Ekim 1987’de 86-0068 kuyruk numaralı ilk F-16’yı başarıyla uçurduğu aktarılır.
Deneme pilotluğu, dışarıdan görüldüğü kadar romantik bir meslek değildir. Yeni üretilmiş ya da bakımdan çıkmış bir uçağın gökyüzündeki ilk davranışlarını sınamak, büyük teknik bilgi, soğukkanlılık ve risk alma disiplini ister. Test pilotu, uçağın yalnız uçup uçmadığını değil; sınır durumlarda nasıl tepki verdiğini, sistemlerin doğru çalışıp çalışmadığını ve güvenle teslim edilip edilemeyeceğini değerlendirir.
Şener Koltuk’un bu alandaki sicili dikkat çekiciydi. TAI’de görev yaptığı yıllarda çok sayıda F-16’nın test uçuşunu gerçekleştirdi; bazı kaynaklarda F-16, F-100, F-104 ve F-4 modellerinde toplam 561 uçağın test uçuşunu yaptığı, 1.361 saatlik test uçuşunu sıfır kazayla tamamladığı belirtilir. Bu rakamlar farklı kaynaklarda küçük değişikliklerle geçse de ortak nokta açıktır: Koltuk, Türkiye’de savaş uçağı test pilotluğunun en deneyimli isimlerinden biriydi.
Şener Koltuk, Türkiye’nin kendi tesislerinde savaş uçağı üretme ve teslim etme sürecinde, gökyüzündeki son güvenlik eşiğini temsil eden isimlerden biriydi. Onun hikâyesi, savunma sanayiinin yalnız mühendislik çizimlerinden, fabrikalardan ve resmî törenlerden ibaret olmadığını; o uçağı ilk kez havaya kaldıran insanların cesareti ve ustalığıyla tamamlandığını hatırlatır.
2011 – AK Parti üçüncü kez tek başına iktidara geldi
12 Haziran 2011’de, Türkiye’de 24. Dönem TBMM milletvekilliği genel seçimleri yapıldı. Seçimi, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi açık farkla birinci tamamladı ve üçüncü kez tek başına iktidar oldu.
Resmî sonuçlara göre AK Parti yüzde 49,83 oyla 327 milletvekili çıkardı. CHP yüzde 25,98 oyla 135 milletvekili, MHP yüzde 13,01 oyla 53 milletvekili kazandı. Bağımsız adaylar ise toplamda 35 milletvekili ile Meclis’e girdi. Seçimlere katılım oranı yaklaşık yüzde 83 oldu.
Bu seçim, AK Parti açısından çok güçlü bir zaferdi. Parti 2002 ve 2007’den sonra üçüncü kez sandıktan birinci çıktı; üstelik oy oranını artırdı. Ancak milletvekili sayısı 2007’ye göre düştü. Bunun nedeni, özellikle CHP ve bağımsız adayların Meclis’teki sandalye sayısını artırmasıydı. Bu sonuç, AK Parti’ye tek başına hükümet kurma gücü verdi; fakat yeni anayasa yapmak için gereken nitelikli çoğunluğu tek başına sağlamadı.
Seçimin en önemli başlıklarından biri de yeni anayasa tartışmasıydı. 12 Eylül 1980 darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’nın değiştirilmesi, seçim kampanyasının ana vaatlerinden biriydi. AK Parti güçlü bir çoğunlukla Meclis’e girdi; fakat anayasa değişikliği için muhalefetle uzlaşmak zorundaydı. Bu nedenle 2011 seçimleri, Türkiye’nin yeni anayasa arayışının da başlangıç noktalarından biri olarak görüldü.
Bağımsız adayların başarısı da dikkat çekiciydi. BDP’nin desteklediği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adayları, parti barajını aşmak yerine bağımsız aday formülüyle seçime girdi ve Meclis’te güçlü bir grup oluşturacak sayıya ulaştı.
Fakat seçimden sonra Meclis daha ilk günlerden krizli bir döneme girdi. Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi, tutuklu milletvekilleri meselesi ve yemin krizleri, 24. Dönem’in sert başlayacağını gösterdi. Yani sandık güçlü bir tablo ortaya çıkarmıştı; ama siyasal gerilimler çözülmüş değildi.
Bu nedenle 12 Haziran 2011, yalnız bir genel seçim tarihi değildir. O gün Türkiye, AK Parti’ye üçüncü kez tek başına iktidar yetkisi verdi; CHP ve MHP muhalefette kaldı, bağımsızlar üzerinden Kürt siyasi hareketi Meclis’te daha görünür hale geldi. 2011 seçimleri, AK Parti iktidarının en güçlü sandık sonuçlarından biri olduğu kadar, yeni anayasa beklentisi ve sertleşecek siyasal dönemin de başlangıç işaretlerinden biri oldu.
2014 – IŞİD, Speicher Katliamı’nda yüzlerce Şii askeri öğrenciyi infaz etti
12 Haziran 2014’te, Irak’ın Tikrit kenti yakınlarında, tarihe Speicher Katliamı olarak geçen büyük bir toplu infaz yaşandı. IŞİD, Camp Speicher olarak bilinen eski Amerikan üssünden ayrılan ya da kaçmaya çalışan çoğu Şii Iraklı askeri öğrenciyi ve silahsız güvenlik personelini yakaladı. Esir alınanlar gruplar halinde ayrıldı, kamyonlarla infaz alanlarına götürüldü ve kurşuna dizildi.
Kurban sayısı kaynaklara göre değişir. Bazı kayıtlarda 1.566, bazı uluslararası kaynaklarda ise yaklaşık 1.700 kişi olarak verilir. Bu fark, katliamın büyüklüğünden ve kayıp kişilerin kimliklendirme sürecinin yıllarca devam etmesinden kaynaklanır. Genel kabul, IŞİD’in burada binden fazla silahsız kişiyi sistematik biçimde öldürdüğü yönündedir.
Katliamın arka planında, IŞİD’in 2014 yazında Irak’ta hızla ilerlemesi vardı. Musul’un düşmesinden sonra Tikrit de IŞİD’in kontrolüne geçti. Irak ordusundaki çözülme ve komuta boşluğu, askeri öğrencileri savunmasız bıraktı. Birçok genç asker, üniformasını çıkarıp evine dönmeye çalışırken yakalandı. IŞİD militanları, esirleri mezheplerine göre ayırdı; Şii oldukları anlaşılanlar infaz edildi.
IŞİD, katliamı gizlemek yerine propaganda malzemesi olarak kullandı. Esirlerin kamyonlara bindirildiği, yerde yüzüstü yatırıldığı ve topluca vurulduğu görüntüler örgüt tarafından yayıldı. Bu, katliamın dehşetini büyüttü; aynı zamanda IŞİD’in korku yaymayı bilinçli bir savaş yöntemi olarak kullandığını gösterdi.
Speicher Katliamı, Irak toplumunda çok derin bir yara açtı. Kurbanların büyük bölümü Şii olduğu için olay, ülkedeki mezhep gerilimini daha da sertleştirdi. Tikrit’in 2015’te geri alınmasından sonra toplu mezarlar açıldı, cesetlerin kimliklendirilmesi için DNA çalışmaları yapıldı. Aileler yıllarca kayıplarının akıbetini öğrenmeye çalıştı.
Speicher Katliamı, IŞİD’in mezhepçi nefretini, propaganda vahşetini ve esir alınmış silahsız insanlara karşı işlediği toplu cinayetleri gösteren en ağır örneklerden biri olarak tarihe geçti. Bu olay, IŞİD’in korkuyu yönetim biçimi haline getiren kitlesel bir katliam makinesi olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
2015 – Sinema ve tiyatronun sevilen oyuncusu Sümer Tilmaç hayatını kaybetti
Türk sinema, tiyatro ve televizyon dünyasının sevilen oyuncularından Sümer Tilmaç, 12 Haziran 2015’te hayatını kaybetti. Tilmaç, özellikle sıcak, doğal ve halktan karakterleri canlandırmadaki başarısıyla geniş kitlelerin hafızasında yer etti. Tilmaç, güldürürken sahici kalabilen, abartıya kaçmadan karaktere hayat verebilen oyunculardandı.
15 Temmuz 1948’de Malatya’da doğan Sümer Tilmaç, oyunculuğa genç yaşta tiyatro sahnesinde başladı. İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda eğitim aldı; ardından Dormen Tiyatrosu, Münir Özkul Tiyatrosu ve Devekuşu Kabare gibi önemli topluluklarda çalıştı. Sahne disiplini, onun sinema ve televizyon oyunculuğuna da yansıdı. Kamera karşısında rahat görünmesinin arkasında ciddi bir tiyatro terbiyesi vardı.
Sinemada özellikle 1970’lerden itibaren çok sayıda filmde rol aldı. Yeşilçam’ın son döneminden televizyon dizilerinin yükseldiği yıllara kadar uzanan geniş bir kariyer kurdu. Banker Bilo, Postacı, Çiçek Abbas, Şekerpare, Davacı, Kılıbık, Talih Kuşu gibi filmlerde oynadı. Çoğu zaman yan rollerdeydi; ama iyi yan rol oyunculuğunun ne kadar belirleyici olabileceğini gösteren isimlerden biri oldu.
Sümer Tilmaç’ın oyunculuğunda en dikkat çekici taraf, karakteri büyütmeden sevdirebilmesiydi. Mahalle esnafı, uyanık ama sevimli adam, aile büyüğü, komşu, baba, patron ya da sıradan vatandaş rollerinde izleyiciye hemen tanıdık gelen bir enerji verirdi. Bu yüzden oynadığı karakterler bazen filmin merkezinde olmasa bile hafızada kalırdı.
Televizyonda da uzun yıllar görünür oldu. Süper Baba, Mahallenin Muhtarları, Aliye, Akasya Durağı, Çocuklar Duymasın gibi farklı dönemlerin popüler dizilerinde yer aldı. Bu geçiş önemlidir; çünkü birçok Yeşilçam oyuncusu televizyon dönemine uyum sağlamakta zorlanırken, Tilmaç yeni kuşak izleyiciyle bağ kurmayı başardı.
Sümer Tilmaç, yalnız oyunculukla değil, kurduğu Sümer Tilmaç Sanat Okulu ile de genç oyunculara destek vermeye çalıştı. Bu yönüyle sahnedeki tecrübesini sonraki kuşaklara aktarmaya çalışan bir sanatçıydı.
12 Haziran 2015’te, katıldığı bir düğün sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Ölümü, sanat dünyasında büyük üzüntü yarattı. Çünkü Sümer Tilmaç, Türkiye’de seyircinin “bizden biri” diye sahiplendiği oyunculardandı.
2017 – Kişisel bilgisayarın öncülerinden Charles P. Thacker hayatını kaybetti
Amerikalı bilgisayar tasarımcısı Charles P. “Chuck” Thacker, 12 Haziran 2017’de Palo Alto’da hayatını kaybetti. Thacker, bugünkü kişisel bilgisayarların, grafik arayüzlerin, yerel ağların ve tablet bilgisayar fikrinin gelişmesinde iz bırakan öncü mühendislerden biriydi. ACM, Thacker’ın 2009 Turing Ödülü’nü, ilk modern kişisel bilgisayar kabul edilen Xerox Alto’nun tasarımı ve gerçekleştirilmesindeki öncü rolü ile Ethernet ve tablet bilgisayara katkıları nedeniyle aldığını belirtir.
Thacker’ın adı en çok Xerox PARC laboratuvarıyla birlikte anılır. 1970’lerde burada geliştirilen Xerox Alto, bugünkü bilgisayar deneyiminin birçok temel unsurunu bir araya getirdi: Grafik kullanıcı arayüzü, fareyle kontrol, bit eşlemli ekran, ağ bağlantısı ve belge odaklı çalışma düzeni. O dönemde bilgisayarlar çoğunlukla uzmanların kullandığı büyük makinelerken, Alto bilgisayarın masa üzerinde bireysel bir araç olabileceğini gösterdi.
Xerox Alto ticari olarak geniş kitlelere ulaşmadı; fakat etkisi çok büyük oldu. Apple Macintosh’tan Windows tabanlı bilgisayarlara kadar modern kişisel bilgisayarların büyük bölümü, Alto’nun açtığı yoldan ilerledi. Microsoft Research de Thacker için, bugün kullanılan kişisel bilgisayar ve ağ teknolojilerinin temel örneklerini tasarlayan mühendislerden biri değerlendirmesini yapar.
Thacker yalnız Alto ile sınırlı kalmadı. Yerel ağ teknolojileri, çok işlemcili sistemler, önbellek tutarlılığı, tablet bilgisayar prototipleri ve araştırma bilgisayar mimarileri üzerine çalıştı. Xerox’tan sonra DEC ve Microsoft Research gibi kurumlarda görev aldı.
Thacker’ın önemi, bilgisayarı yalnız hesap yapan bir makine olmaktan çıkarıp insanın doğrudan etkileşime girebildiği kişisel bir araca dönüştüren kuşağın içinde yer almasındadır. Bugün fareyle tıklamak, ekranda pencere açmak, ağ üzerinden dosya paylaşmak ya da taşınabilir bilgisayarla çalışmak sıradan görünüyor; ama bu sıradanlığın arkasında Thacker gibi mühendislerin kurduğu radikal tasarım fikirleri vardı.
2018 – Trump ve Kim Jong-un Singapur’da görüştü
12 Haziran 2018’de, ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, Singapur’da bir araya geldi. Bu görüşme, görevdeki bir ABD başkanı ile Kuzey Kore lideri arasında yapılan ilk yüz yüze zirve olması nedeniyle tarihî önem taşıyordu. İki ülke, Kore Savaşı’ndan bu yana düşmanlık, yaptırımlar, nükleer krizler ve karşılıklı tehditlerle anılıyordu.
Zirveye giden süreç oldukça gerilimliydi. Kuzey Kore, nükleer silah ve balistik füze denemeleriyle dünya gündemindeydi. ABD ise ağır yaptırımlar ve askerî seçenekleri gündeme getiren sert açıklamalar yapıyordu. 2017’de iki lider arasındaki söylem neredeyse savaş tehdidine kadar tırmanmıştı. Bu nedenle 2018’de diplomasi kapısının açılması, dünya kamuoyunda büyük ilgi uyandırdı.
Singapur’daki buluşma, semboller açısından güçlüydü. Trump ve Kim kameraların önünde el sıkıştı, baş başa görüştü ve ortak bir açıklama imzaladı. Açıklamada Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması, ABD-Kuzey Kore ilişkilerinin normalleşmesi ve kalıcı barış hedefi gibi genel ifadeler yer aldı. Ancak metin, somut takvim ve denetim mekanizması bakımından sınırlıydı.
Zirvenin destekçileri, bu görüşmeyi savaş ihtimalini azaltan cesur bir diplomatik adım olarak gördü. Onlara göre, on yıllardır birbirini düşman olarak gören iki ülke liderinin aynı masaya oturması bile önemliydi. Eleştirmenler ise Kim Jong-un’un bu zirveyle uluslararası meşruiyet kazandığını, buna karşılık nükleer program konusunda somut ve bağlayıcı taviz vermediğini savundu.
Sonraki gelişmeler, zirvenin etkisinin sınırlı kaldığını gösterdi. Trump ve Kim daha sonra yeniden görüştü; ancak Kuzey Kore’nin nükleer programı konusunda kalıcı ve denetlenebilir bir anlaşma sağlanamadı. Yine de Singapur Zirvesi, ABD-Kuzey Kore ilişkilerinde uzun süre imkânsız görülen doğrudan lider diplomasisinin gerçekleştiği an olarak tarihe geçti.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
