10 Temmuz Tarihte Bugün

64 Dakika Okuma
10 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 10 Temmuz

Dünya Hukuk Günü kutlanıyor

Her yıl 10 Temmuz, Dünya Hukuk Günü olarak kutlanır. Bu özel gün, hukukun yalnız mahkeme salonlarında değil, toplum hayatının tamamında ne kadar belirleyici olduğunu hatırlatmak için kabul edilmiştir. Çünkü hukuk, sadece kanun maddeleri ya da dava dosyaları değildir; insanın güven içinde yaşamasını, hak arayabilmesini, devlet karşısında korunmasını ve adalet duygusunun ayakta kalmasını sağlayan temel zemindir.

Dünya Hukuk Günü’nün kökeni, 10 Temmuz 1967’de Cenevre’de düzenlenen “Hukuk Yoluyla Dünya Barışı” konferansına dayanır. Soğuk Savaş’ın, savaşların, insan hakları ihlallerinin ve uluslararası gerilimlerin gölgesinde toplanan hukukçular, devletler arasındaki sorunların güçle değil, hukukla çözülmesi gerektiğini vurguladı. Bu yüzden günün ana fikri, “dünya barışı için hukuk” düşüncesidir.

10 Temmuz’un seçilmesinin nedeni de bu konferanstır. O gün, farklı ülkelerden hukukçular, yargıçlar, akademisyenler ve hukuk insanları bir araya gelerek hukukun üstünlüğünü, adil yargılanma hakkını, insan haklarını ve uluslararası barışın hukuk yoluyla korunmasını tartıştı. Dünya Hukuk Günü de bu tarihî buluşmanın simgesel mirası olarak kabul edildi.

Bugün, dünyada ve Türkiye’de genellikle barolar, hukuk fakülteleri, yargı kurumları, sivil toplum örgütleri ve hukukçular tarafından yapılan açıklamalarla anılır. Paneller, konferanslar, seminerler ve basın açıklamaları düzenlenir. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, savunma hakkı, adil yargılanma, insan hakları, anayasal düzen ve adalete erişim gibi başlıklar gündeme getirilir.

Dünya Hukuk Günü, yalnız hukukçuların günü olarak görülmemelidir. Çünkü hukuk zayıfladığında bundan yalnız avukatlar, hâkimler ya da savcılar etkilenmez; herkes etkilenir. Yurttaşın hakkını araması, basının özgür çalışması, mülkiyetin korunması, işçinin emeğinin güvence altına alınması, kadının, çocuğun, yaşlının, engellinin ve azınlıkların haklarının korunması hukuk düzeniyle mümkündür.

Bu yüzden 10 Temmuz, kuru bir kutlama gününden çok, hukuk devletinin ne durumda olduğunu düşünme günüdür. Kanunların varlığı tek başına yeterli değildir; önemli olan kanunların herkese eşit uygulanması, yargının bağımsız olması ve devlet gücünün hukukla sınırlandırılmasıdır.

10 Temmuz Dünya Hukuk Günü, adaletin yalnız güçlülerin değil, herkesin sığınabileceği ortak bir değer olması gerektiğini hatırlatır. Hukukun üstünlüğü korunmadığında toplumda güven azalır; hukuk ayakta kaldığında ise insanlar yalnız bugünü değil, geleceği de daha güvenli kurabilir.

Halk takviminde Bevarih Rüzgârları’nın sonu

Eski halk ve denizci takvimlerinde 10 Temmuz, Bevarih Rüzgârları’nın sonu olarak kabul edilir. Bevarih, yaz başında etkili olduğuna inanılan sıcak, kuru ve bunaltıcı rüzgârları anlatan eski adlardan biridir. Geleneksel fırtına cetvellerinde bu dönem genellikle mayıs sonundan temmuz ortasına kadar uzanan yaklaşık kırk günlük bir zaman dilimi olarak gösterilir.

“Bevarih” kelimesi Arapça kökenlidir. Eski sözlüklerde “bevârih”, Arapça “bârih” kelimesinin çoğulu olarak açıklanır ve “sam yeli” anlamıyla ilişkilendirilir. Sam yeli, sıcak, kuru ve yakıcı karakteriyle bilinen bir rüzgâr adıdır. Bu yüzden Bevarih Rüzgârları da halk takviminde yazın sertleştiği, havanın ağırlaştığı ve sıcak rüzgârların arttığı günleri ifade eder.

Bu adın izleri yalnız Anadolu halk takviminde değil, Arap coğrafyasındaki mevsimlik rüzgâr adlarında da görülür. Körfez ülkelerinde “Al Bawarih” adıyla bilinen rüzgârlar, yaz başında esen, toz kaldıran ve sıcaklığı daha bunaltıcı hâle getiren rüzgârlar olarak tanımlanır. Bu benzerlik, eski denizcilik ve ticaret yollarıyla hava olaylarına verilen adların farklı coğrafyalarda birbirine nasıl karıştığını gösterir.

Bevarih Rüzgârları’nın sonu, modern meteoroloji açısından kesin bir hava tahmini değildir. Bu tarih, daha çok denizcilerin, çiftçilerin ve kıyı insanlarının kuşaktan kuşağa aktardığı gözleme dayalı doğa takviminin parçasıdır. Eski insanlar gökyüzüne, rüzgârın yönüne, denizin davranışına, bağın bahçenin hâline bakarak yılı böyle küçük dönemlere ayırırdı.

10 Temmuz bu yüzden halk takviminde yazın bir eşiği olarak görülür. Bevarih’in bitişi, yakıcı ve tozlu rüzgârların hafiflemesi beklentisini taşır; ama aynı zamanda yaz sıcaklarının artık iyice yerleştiğini de haber verir. Kıyı insanı için denizin, çiftçi için ürünün, yolcu için havanın dikkatle izlenmesi gereken günlerdir.

138 – Roma’nın sınırlarını çizen imparator Hadrianus öldü

10 Temmuz 138’de Roma İmparatoru Hadrianus, İtalya’daki Baiae’de öldü. 117 yılında imparator olan Hadrianus, Roma tarihinin en etkili hükümdarlarından biri olarak kabul edilir. Onu farklı kılan şey, imparatorluğu sürekli genişletmeye çalışmak yerine eldeki büyük coğrafyayı korumaya, düzenlemeye ve güçlendirmeye yönelmesiydi.

Hadrianus’un adı en çok Britanya’daki Hadrianus Duvarı’yla bilinir. Bugünkü İngiltere’nin kuzeyinde inşa edilen bu uzun savunma hattı, Roma İmparatorluğu’nun kuzey sınırını belirleyen en güçlü simgelerden biri oldu. Duvar, yalnız askerî bir yapı değil; Roma’nın “buraya kadar” dediği sınır fikrinin taşlaşmış hâliydi.

Hadrianus aynı zamanda imparatorluğu yerinde görmeye önem veren bir hükümdardı. Roma’da oturup eyaletleri uzaktan yönetmek yerine, imparatorluğun farklı bölgelerine uzun geziler yaptı. Yunanistan’dan Mısır’a, Anadolu’dan Britanya’ya kadar pek çok yeri ziyaret etti; şehirlerin imarı, yollar, tapınaklar, askerî düzenlemeler ve yerel yönetimlerle yakından ilgilendi.

Anadolu coğrafyasında da Hadrianus’un izleri görülebilir. Antalya’daki Hadrianus Kapısı, imparatorun bölgeyle ilişkisinin bugün hâlâ ayakta duran en bilinen hatıralarından biridir. Bu tür yapılar, Roma imparatorlarının yalnız savaşla değil, şehircilik ve gösterişli mimariyle de güçlerini görünür kıldığını gösterir.

Hadrianus döneminde Roma, askeri zaferlerden çok düzen, sınır güvenliği, imar ve kültür politikalarıyla öne çıktı. Bu yüzden onun saltanatı, imparatorluğun en parlak ve dengeli dönemlerinden biri olarak anılır. Ölümünden sonra yerine evlat edindiği Antoninus Pius geçti; böylece Roma’da “iyi imparatorlar” diye anılan dönemin devamı sağlandı.

10 Temmuz 138, Roma tarihi açısından önemli bir gündür. Hadrianus’un ölümü, imparatorluğun genişleme hırsından çok sınırlarını koruma ve yönetme aklıyla hatırlanan büyük bir hükümdarın dönemini kapattı.

1453 – Fatih Sultan Mehmed eski düzenle hesaplaştı; Çandarlı Halil Paşa idam edildi

10 Temmuz 1453’te Osmanlı sadrazamı Çandarlı Halil Paşa idam edildi. İstanbul’un fethinden kısa süre sonra gerçekleşen bu olay, Osmanlı yönetiminde büyük bir güç değişiminin işaretiydi.

Çandarlı Halil Paşa, Osmanlı’nın en güçlü ailelerinden birine mensuptu. Çandarlı ailesi, kuruluş ve yükseliş dönemlerinde devlete uzun yıllar sadrazamlar vermiş, merkezî yönetimde büyük nüfuz kazanmıştı. Halil Paşa da II. Murad döneminden itibaren devletin en etkili isimlerinden biri olmuş, genç II. Mehmed’in ilk saltanat yıllarında da siyaset üzerinde belirleyici rol oynamıştı.

Fatih Sultan Mehmed ile Çandarlı Halil Paşa arasındaki gerilim eskiye dayanıyordu. Halil Paşa, II. Mehmed’in genç yaşta tahta çıktığı ilk dönemde daha temkinli ve eski düzeni koruyan bir çizgideydi. İstanbul’un fethi sırasında da Bizans’la barış yapılması gerektiğini savunduğu, kuşatmanın uzamasından rahatsız olduğu ve padişahın fetih ısrarıyla tam uyum içinde olmadığı anlatılır.

İstanbul’un 29 Mayıs 1453’te fethinden hemen sonra dengeler değişti. Fatih, fethin sağladığı büyük siyasi güçle birlikte devlet içindeki eski nüfuz odaklarını da tasfiye etmeye yöneldi. Çandarlı Halil Paşa 30 Mayıs’ta görevden alındı ve tutuklandı. Yaklaşık kırk gün sonra idam edildi.

Halil Paşa’nın Bizans’tan rüşvet aldığı yönünde iddialar ortaya atıldıysa da bu suçlamalar tarihçiler arasında tartışmalıdır. Ancak kesin olan şudur: Fatih Sultan Mehmed, bu idamla Osmanlı hanedanı karşısında fazlasıyla güçlenmiş bir vezir ailesinin etkisini de kırmış oldu.

Çandarlı Halil Paşa, Osmanlı tarihinde idam edilen ilk sadrazam olarak anılır. Onun ölümüyle birlikte Çandarlı ailesinin devlet yönetimindeki uzun hâkimiyeti büyük ölçüde sona erdi. Fatih ise fetihten sonra imparatorluk düzenini kendi iradesi etrafında yeniden kurmaya başladı.

10 Temmuz 1453, Osmanlı siyasi tarihinde önemli bir kırılma günüdür. İstanbul’un fethi dışarıda Bizans’ı sona erdirirken, Çandarlı Halil Paşa’nın idamı içeride eski güç dengelerinin değiştiğini ve Fatih’in yeni Osmanlı düzenini kurmaya başladığını gösterdi.

1561 – Kanuni döneminin en tartışmalı sadrazamı Rüstem Paşa öldü

10 Temmuz 1561’de Osmanlı sadrazamı Rüstem Paşa öldü. Kanuni Sultan Süleyman döneminin en güçlü devlet adamlarından biri olan Rüstem Paşa, yalnız makamıyla değil, saray içindeki ilişkileri, büyük serveti, siyasi hamleleri ve hakkında oluşan sert tartışmalarla da Osmanlı tarihinin dikkat çekici isimlerinden biri oldu.

Rüstem Paşa, devşirme kökenli bir devlet adamı olarak sarayda yetişti. Zamanla yükseldi, Anadolu beylerbeyliği yaptı ve Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’la evlenerek hanedanın damadı oldu. Bu evlilik ona saray siyasetinde büyük bir güç alanı da kazandırdı.

1544’te sadrazamlığa getirilen Rüstem Paşa, Osmanlı maliyesini güçlendirmesi, gelirleri artırması ve devlet işlerinde disiplinli bir yönetim kurmasıyla öne çıktı. Kanuni döneminin ihtişamlı mimari ve askerî faaliyetlerinin arkasında, hazinenin düzenli tutulmasında onun payı olduğu kabul edilir. Fakat aynı zamanda büyük serveti ve para işlerine hâkimiyeti nedeniyle çağdaşları tarafından sert biçimde eleştirildi.

Onun adını tartışmalı hâle getiren olay, Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi sürecidir. Hürrem Sultan’la birlikte hareket ettiği, Kanuni’nin büyük oğlu Mustafa aleyhine saray içinde etkili olduğu ve şehzadenin gözden düşürülmesinde rol oynadığı anlatılır. 1553’te Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi orduda ve kamuoyunda büyük tepki yaratınca Rüstem Paşa sadrazamlıktan alındı.

Ancak bu düşüş kalıcı olmadı. Rüstem Paşa, 1555’te yeniden sadrazam oldu ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. Böylece Kanuni döneminde iki kez sadrazamlık yapan, saray çevresindeki gücünü kaybetmeden geri dönebilen ender isimlerden biri hâline geldi.

Rüstem Paşa’nın adı İstanbul’un mimari hafızasında da yaşamaya devam eder. Eminönü-Tahtakale çevresindeki Rüstem Paşa Camii, Mimar Sinan’ın en zarif eserlerinden biri olarak kabul edilir. Özellikle İznik çinileriyle ünlü bu cami, Rüstem Paşa’nın siyasi gücünün ve servetinin mimariye yansımış en güzel örneklerinden biridir.

10 Temmuz 1561, Osmanlı saray siyasetinin en güçlü ve en tartışmalı figürlerinden birinin ölüm günüdür. Rüstem Paşa, bir yandan devlet maliyesini toparlayan etkili bir sadrazam, diğer yandan Şehzade Mustafa’nın ölümüyle gölgelenen sert bir iktidar aktörü olarak hatırlandı.

1601 – Kanije Fatihi Damat İbrahim Paşa öldü

10 Temmuz 1601’de Osmanlı sadrazamı Damat İbrahim Paşa Belgrad’da öldü. Onu aynı adla anılan başka Osmanlı devlet adamlarıyla, özellikle Lale Devri’nin ünlü Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’sıyla karıştırmamak gerekir. 1601’de ölen Damat İbrahim Paşa, Kanije Fatihi olarak tanınan sadrazamdır.

Bosna’da doğan İbrahim Paşa, küçük yaşta Enderun’a alındı ve sarayda yetişti. Zamanla devlet görevlerinde yükseldi; Mısır beylerbeyliği, kaptanıderyalık ve vezirlik gibi önemli makamlarda bulundu. III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’la evlendiği için “Damat” unvanıyla anıldı.

Damat İbrahim Paşa, III. Mehmed döneminde birkaç kez sadrazamlık yaptı. Bu dönem, Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile uzun ve yıpratıcı savaşlar yürüttüğü yıllardı. Eğri Seferi, Haçova Meydan Savaşı ve Macaristan cephesindeki mücadeleler, onun askerî ve siyasi kariyerinin ana zeminini oluşturdu.

İbrahim Paşa’nın adını tarihe yazdıran ise Kanije Kalesi oldu. 1600 yılında Osmanlı ordusu Kanije önlerine geldi ve çetin çarpışmaların ardından kale teslim alındı. İbrahim Paşa, kaleyi tamir ettirdi; içine asker, mühimmat ve erzak yerleştirerek savunmayı güçlendirdi. Kalenin muhafızlığını da ileride Kanije savunmasıyla efsaneleşecek Tiryaki Hasan Paşa’ya verdi.

Kanije’nin alınması İstanbul’da sevinçle karşılandı. İbrahim Paşa’ya büyük iltifatlarda bulunuldu ve onun sadrazamlıktaki konumu güçlendi. Ancak cephe hayatı ve sefer hazırlıkları sağlığını yıprattı. Avusturya ile barış girişimleri ve yeni sefer hazırlıkları sürerken Belgrad’da hastalandı ve 10 Temmuz 1601’de hayatını kaybetti.

Damat İbrahim Paşa, Osmanlı tarihinde daha çok tedbirli, dirayetli ve başarılı bir kumandan olarak hatırlanır. Rakiplerine karşı sert davranan bir siyasetçi olmakla birlikte, serhat boylarında düzen kurmaya çalışan ve Kanije’nin fethiyle adını kalıcılaştıran bir devlet adamıydı.

10 Temmuz 1601, Osmanlı-Avusturya savaşları döneminin önemli isimlerinden birinin ölüm günüdür. Kanije Fatihi Damat İbrahim Paşa’nın ölümü, cephelerde geçen uzun ve yorucu bir sadrazamlık kariyerinin sonu oldu.

1778 – Fransa savaşa girdi; Amerika’nın bağımsızlık mücadelesi dünya savaşına dönüştü

10 Temmuz 1778’de Fransa Kralı XVI. Louis, Büyük Britanya’ya savaş ilan etti. Bu karar, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın seyrini değiştiren önemli gelişmelerden biri oldu. Çünkü o ana kadar İngiltere ile isyan eden Amerikan kolonileri arasında görülen savaş, Fransa’nın açık biçimde devreye girmesiyle uluslararası bir güç mücadelesine dönüştü.

Fransa’nın savaşa girmesinin arkasında sadece Amerika’daki özgürlük fikrine duyulan sempati yoktu. Fransa, Yedi Yıl Savaşı’nda İngiltere karşısında ağır yenilgi almış, sömürge rekabetinde büyük kayıplar yaşamıştı. Bu yüzden Amerikan isyanı, Paris için İngiltere’den intikam alma ve İngiliz gücünü zayıflatma fırsatıydı.

Amerikalılar açısından ise Fransa’nın desteği hayati önemdeydi. Genç Amerikan ordusunun paraya, silaha, cephaneye, donanmaya ve uluslararası tanınmaya ihtiyacı vardı. Fransa’nın desteği, Amerikan bağımsızlık hareketini hem moral hem de askerî ve diplomatik olarak güçlendirdi.

Bu kararın etkisi savaş alanlarında kısa sürede hissedildi. Fransız donanması İngiltere’yi Atlantik’te, Karayipler’de ve başka cephelerde zorladı. İngiltere artık yalnız Amerika’daki isyanı bastırmaya çalışmıyor; aynı anda Avrupa’da ve denizaşırı bölgelerde Fransa ile de mücadele etmek zorunda kalıyordu.

Fransa’nın savaşa girmesi, ileride Yorktown zaferine giden yolun da önemli taşlarından biri oldu. 1781’de Fransız donanmasının ve Fransız birliklerinin desteği, İngiliz General Cornwallis’in Yorktown’da teslim olmasında belirleyici rol oynadı. Bu teslimiyet, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın sonucunu büyük ölçüde belirleyen dönemeçlerden biri sayılır.

Fakat bu karar Fransa için pahalıya mal oldu. Amerikan bağımsızlığına verilen destek, zaten zor durumda olan Fransız maliyesini daha da sarstı. Bu mali yük, birkaç yıl sonra patlak verecek Fransız Devrimi’ne giden toplumsal ve ekonomik gerilimlerin büyümesinde etkili olan unsurlardan biri oldu.

10 Temmuz 1778, dünya tarihinin dönüm noktalarından biridir. Fransa’nın İngiltere’ye savaş açması, Amerika’nın bağımsızlık mücadelesini küresel bir savaşa çevirdi; hem Amerika Birleşik Devletleri’nin doğuşunu hızlandırdı hem de Fransa’nın kendi devrimine giden yolu dolaylı biçimde etkiledi.

1851 – Fotoğraf çağını başlatan Daguerre yaşamını yitirdi

10 Temmuz 1851’de Fransız sanatçı, sahne tasarımcısı ve mucit Louis-Jacques-Mandé Daguerre öldü. Daguerre, fotoğraf tarihinin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Onun adı, 19. yüzyılda görüntüyü kalıcı biçimde kaydetmeyi mümkün kılan dagerreyotip yöntemiyle birlikte anılır.

Daguerre başlangıçta tiyatro dekorları, sahne efektleri ve diorama gösterileriyle ilgilenen bir sanatçıydı. Işık, perspektif ve görsel yanılsama üzerine çalışması, onu zamanla görüntüyü sabitleme fikrine yaklaştırdı. Bu arayışta fotoğrafın başka bir öncüsü olan Nicéphore Niépce ile ortaklık kurdu.

Niépce’nin ölümünden sonra Daguerre çalışmalarını sürdürdü ve gümüş kaplı bakır levha üzerine görüntü elde etmeyi sağlayan yöntemi geliştirdi. Dagerreyotip adı verilen bu teknik, uzun pozlama sürelerine rağmen dönemi için büyük bir devrimdi. İnsan yüzleri, şehir manzaraları ve gündelik hayat ilk kez bu kadar ayrıntılı biçimde kaydedilebiliyordu.

1839’da Fransa’da dagerreyotip yöntemi kamuoyuna duyuruldu. Fransız devletinin bu buluşu destekleyip dünyaya tanıtması, fotoğrafın hızla yayılmasını sağladı. Kısa süre içinde Avrupa’dan Amerika’ya kadar pek çok ülkede dagerreyotip atölyeleri açıldı. İnsanlar ilk kez kendi portrelerini ressama ihtiyaç duymadan, ışığın ve kimyanın yardımıyla elde edebiliyordu.

Daguerre’nin buluşu bugünkü fotoğraf makinelerinin doğrudan karşılığı değildi; dagerreyotip her defasında tek ve benzersiz bir görüntü üretiyordu. Yine de bu yöntem, fotoğrafın sanat, bilim, gazetecilik, belgeleme ve kişisel hafıza alanlarında açacağı büyük yolun başlangıcı oldu.

10 Temmuz 1851, görsel kültür tarihinde önemli bir gündür. Louis Daguerre’nin ölümü, fotoğrafın doğuşuna adını veren öncülerden birinin hayatını noktaladı; fakat geliştirdiği yöntem, insanlığın dünyayı görme, kaydetme ve hatırlama biçimini kalıcı olarak değiştirdi.

1856 – Modern elektriğin dâhisi Nikola Tesla doğdu

10 Temmuz 1856’da Nikola Tesla, bugünkü Hırvatistan sınırları içinde kalan Smiljan’da doğdu. Sırp kökenli bir aileden gelen Tesla, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti ve modern elektrik çağının en etkili mucitlerinden biri hâline geldi.

Tesla’nın adı en çok alternatif akım sistemiyle birlikte anılır. Doğru akımı savunan Thomas Edison’a karşı, alternatif akımın elektriği uzak mesafelere daha verimli taşıyabileceğini gösteren sistemlerin gelişmesinde büyük rol oynadı. Alternatif akım motorları, transformatörler ve çok fazlı elektrik dağıtımı, şehirlerin, fabrikaların ve evlerin elektrikle buluşmasında belirleyici oldu.

Tesla yalnız elektrik dağıtımıyla ilgilenmedi. Yüksek frekanslı akımlar, kablosuz enerji aktarımı, radyo teknolojisi, uzaktan kumanda ve elektromanyetik alanlar üzerine de çalışmalar yaptı. 1890’larda geliştirdiği Tesla bobini hem bilimsel gösterilerin hem de yüksek gerilim deneylerinin simgelerinden biri hâline geldi.

Onun hayatı, bilimsel deha ile yalnızlık ve maddi zorlukların iç içe geçtiği dramatik bir hikâyedir. Tesla, yaşadığı dönemde büyük buluşlara imza attı; fakat ticari başarısını her zaman koruyamadı. Bazı fikirleri hayata geçti, bazıları yarım kaldı, bazıları ise zamanla efsaneleşti.

Bugün Tesla’nın adı yalnız bilim tarihinde değil, popüler kültürde de güçlü biçimde yaşamaktadır. Elektrikli otomobillerden teknoloji şirketlerine, romanlardan filmlere kadar pek çok alanda Tesla adı “geleceği düşünen mucit” imgesiyle anılır.

10 Temmuz 1856, modern teknolojinin tarihindeki önemli doğum günlerinden biridir. Nikola Tesla, elektriğin bütün dünyada kullanılabilir bir güce dönüşmesinde büyük pay sahibi oldu; adı da çağını aşan mucitlerden biri olarak hafızaya kazındı.

1894 – İstanbul büyük bir depremle sarsıldı; 474 kişi hayatını kaybetti

10 Temmuz 1894’te İstanbul, tarihinin en yıkıcı depremlerinden biriyle sarsıldı. Öğle saatlerinde meydana gelen deprem, kısa sürmesine rağmen şehirde büyük can kaybına ve ağır hasara yol açtı. Resmî kayıtlara göre İstanbul’da 474 kişi hayatını kaybetti, 482 kişi yaralandı.

Deprem yalnız evleri değil, Osmanlı başkentinin hafızasını oluşturan pek çok yapıyı da etkiledi. Camiler, kiliseler, sinagoglar, hanlar, dükkânlar, kamu binaları ve konutlar zarar gördü. Kapalıçarşı ve çevresi gibi kalabalık ticaret bölgelerinde yıkım ve panik daha da büyüdü. Dar sokaklar, eski yapılar ve yoğun nüfus, depremin etkisini artıran unsurlar arasındaydı.

1894 depremi, Marmara Denizi çevresinde geniş bir alanda hissedildi. İstanbul’un yanı sıra Adalar, Yalova, İzmit Körfezi çevresi ve Marmara kıyılarında da hasar meydana geldi. Bazı kaynaklarda depremin ardından denizde hareketlenme ve küçük çaplı tsunami etkilerinden de söz edilir.

Bu felaket, Osmanlı’da modern afet yönetimi ve bilimsel inceleme anlayışı açısından da önemli bir dönemeç oldu. Sultan II. Abdülhamid, depremden sonra bilimsel bir araştırma yapılmasını istedi. Atina ve İstanbul rasathanelerinden uzmanların hazırladığı rapor, depremi anlamaya ve hasarın nedenlerini belirlemeye yönelik erken bilimsel çalışmalardan biri olarak kabul edilir.

Raporlarda dikkat çeken noktalardan biri, hasarın yalnız depremin şiddetiyle değil, yapıların niteliğiyle de ilgili olduğuydu. Zeminin yapısı, binaların malzemesi, eski ve bakımsız yapıların durumu can kaybını ve yıkımı artırmıştı. Bu yönüyle 1894 depremi, İstanbul’un deprem gerçeğini ve yapı güvenliği sorununu çok erken bir tarihte gözler önüne serdi.

Deprem, yalnız İstanbul merkezli bir felaket olarak kalmadı. İzmit Körfezi çevresi, Gebze, İzmit, Sapanca, Adapazarı, Yalova ve Karamürsel hattında da hissedildi; Marmara’nın doğu kıyıları bu büyük sarsıntının etkisini yaşadı. Bu yönüyle 1894 depremi, Kocaeli ve çevresinin deprem hafızasında da erken ve önemli uyarılardan biri sayılır.

10 Temmuz 1894, İstanbul’un afet hafızasında ağır bir gündür. Kısa süren bir sarsıntı, yüzlerce insanın hayatını aldı; şehrin yapılarında, sokaklarında ve toplumsal belleğinde derin izler bıraktı. 1894 depremi, İstanbul’un yalnız geçmişte değil, bugün de depremle yaşamayı öğrenmek zorunda olan bir şehir olduğunu hatırlatan tarihî uyarılardan biridir.

1913 – Ölüm Vadisi’nde hava sıcaklığı 56.7 derece ölçüldü; dünya sıcaklık rekoru kırıldı

10 Temmuz 1913’te ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Ölüm Vadisi’nde, 56.7 derece sıcaklık ölçüldü. Furnace Creek bölgesindeki bu ölçüm, resmî kayıtlara göre dünyada şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek hava sıcaklığı olarak kabul edilir.

Ölüm Vadisi, adını boşuna almamış bir coğrafyadır. Deniz seviyesinin altında kalan yapısı, çöl iklimi, kuru havası ve çevresindeki dağların sıcak havayı hapsetmesi nedeniyle dünyanın en sıcak yerlerinden biri olarak bilinir. Yaz aylarında sıcaklıklar sık sık 45 derecenin üzerine çıkar; bazı günlerde 50 derece sınırına yaklaşır ya da onu aşar.

1913’te kaydedilen 56.7 derecelik değer, uzun yıllar boyunca “dünyanın en yüksek sıcaklığı” tartışmalarının merkezinde kaldı. Daha sonra Libya’da ölçüldüğü ileri sürülen daha yüksek bir sıcaklık kaydı, yapılan incelemeler sonucunda geçersiz sayıldı. Böylece Ölüm Vadisi kaydı, resmî dünya rekoru olarak geçerliliğini sürdürdü.

Bu ölçümün doğruluğu üzerine günümüzde de bilimsel tartışmalar sürüyor. Bazı meteorologlar, 1913’teki ölçüm koşullarının bugünkü standartlarla tam olarak karşılaştırılamayacağını ve değerin şüpheli olabileceğini savunuyor. Ancak Dünya Meteoroloji Örgütü kayıtlarında 10 Temmuz 1913 Ölüm Vadisi ölçümü hâlâ en yüksek hava sıcaklığı rekoru olarak yer alıyor.

10 Temmuz 1913, iklim ve meteoroloji tarihinde unutulmaz bir gündür. Ölüm Vadisi’nde ölçülen 56.7 derece, aşırı sıcakların insan yaşamı, doğa ve kentler üzerindeki etkisini hatırlatan çarpıcı bir sınır değer olarak önemini koruyor.

1921 – Kızılhaç raporu İzmit’te işgalin son günlerindeki felaketi belgeledi

10 Temmuz 1921’de Uluslararası Kızılhaç temsilcisi Maurice Gehri’nin İzmit’te hazırladığı rapor, Kocaeli’nin Millî Mücadele yıllarında yaşadığı en ağır günlerden birini belgeleyen önemli kaynaklardan biri oldu. Bu rapor, İzmit’in Yunan işgalinden kurtuluş sürecinde şehirde yaşanan yangın, yağma, sivil kayıplar ve sığınma dramının uluslararası bir gözlemcinin notlarına yansıması bakımından dikkat çekicidir.

İzmit, Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’a yakınlığı, demiryolu bağlantısı, limanı ve Anadolu’ya açılan geçit konumuyla stratejik bir şehirdi. Bu nedenle şehir ve çevresi, işgal güçleriyle Millî Mücadele kuvvetleri arasındaki mücadelenin en hassas bölgelerinden biri hâline geldi. 1921 yazına gelindiğinde Yunan birlikleri İzmit ve çevresinden çekilmeye başlamış, şehirde büyük bir korku ve karmaşa doğmuştu.

İstanbul’a ulaşan haberlerde, Yunan birliklerinin çekilmeden önce İzmit’te büyük bir katliama hazırlandığı bildiriliyordu. Bunun üzerine içinde Uluslararası Kızılhaç temsilcisi Maurice Gehri’nin de bulunduğu bir heyet, Gülnihal vapuruyla İzmit’e gönderildi. Raporun Türkçe aktarımına göre heyet şehre yaklaşırken İzmit alevler içindeydi; silah sesleri, duman ve yangın nedeniyle vapur rıhtıma yanaşmakta zorlandı.

Gehri’nin aktardığı manzara, yalnız askerî bir çekilme görüntüsü değildi, sivil hayatın adeta çöküşüydü. Raporda mahallelerin ve sokakların yandığı, sahile kadar ulaşan çığlıkların duyulduğu, şehir içinden kesintisiz silah sesleri geldiği anlatılır. Raporun en çarpıcı bölümlerinden biri, Türklerin bir kısmının evlerinde korku içinde kaldığı, bir kısmının kaçtığı, yaklaşık 3 bin kişinin ise Fransız okuluna sığındığı bilgisidir. Fransız ve Amerikan görevlilerin müdahalesiyle bu sığınak çevresinde koruma sağlandığı aktarılır.

Gehri’nin 10 Temmuz 1921 tarihli raporunda, İzmit’te 7.400 Türk’ün öldürüldüğü belirtilmektedir. Aynı aktarımda bu kişilerin yalnız küçük bir bölümünün kimliklerinin tespit edilebildiği yazılır. Bu rakamı dönemin raporunda yer alan ağır bir iddia ve tanıklık olarak okumak gerekir. Fakat rakamın büyüklüğü, İzmit’te yaşanan felaket algısının ne kadar sarsıcı olduğunu göstermeye yeter.

Raporda yağma ve sivil halka yönelik saldırılarla ilgili ayrıntılar da vardır. Fransız askerlerinin yakaladığı bir çete mensubunun çantasında çok sayıda kadın bileziği, altın ve para bulunduğu aktarılır. Bu ayrıntı, işgalin son günlerinde yaşananların yalnız askerî çatışma değil, aynı zamanda sivillerin malına, canına ve onuruna yönelen geniş bir şiddet ortamı olarak kayda geçtiğini gösterir.

Maurice Gehri’nin adı yalnız İzmit raporuyla değil, aynı dönemde Yalova-Gemlik çevresinde yürüttüğü Kızılhaç incelemeleriyle de bilinir. Uluslararası Kızılhaç arşivlerinde yayımlanan değerlendirmelerde, Gehri’nin Mayıs 1921’de bölgedeki köyleri dolaştığı, Müslüman mültecilerle görüştüğü, yakılan köyleri ve sığınmacıların durumunu belgelediği belirtilir. Kızılhaç’ın kendi değerlendirmesine göre Gehri, bölgedeki Müslüman sivil halkın sistemli biçimde hedef alındığı sonucuna varmıştı.

Bu nedenle 10 Temmuz 1921 tarihli İzmit raporu, Millî Mücadele’nin büyük cephe anlatılarının arkasında, şehirlerin, mahallelerin, kadınların, çocukların, yaşlıların ve sığınmacıların yaşadığı ağır bedeli görünür kılar. İzmit’in kurtuluş hafızası, yalnız askerî başarıyla değil, işgalin şehirde bıraktığı bu acıyla da birlikte düşünülmelidir.

10 Temmuz 1921, Kocaeli tarihi açısından unutulmaması gereken bir gündür. Maurice Gehri’nin raporu, İzmit’in işgalden çıkarken yaşadığı yangını, korkuyu, yağmayı ve sivil felaketi uluslararası bir gözlemcinin tanıklığıyla kayıt altına aldı. Bu rapor, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasında yalnız kurtuluşu değil, o kurtuluşa hangi acıların içinden geçilerek ulaşıldığını da hatırlatır.

1921 – Millî Mücadele’de Sakarya’ya giden yol açıldı; Kütahya-Eskişehir Muharebeleri başladı

10 Temmuz 1921’de Yunan ordusunun geniş çaplı taarruzuyla Kütahya-Eskişehir Muharebeleri başladı. Bu muharebeler, Millî Mücadele’nin Batı Cephesi’nde Türk ordusunun en zor sınavlarından biri oldu.

Yunan ordusu, II. İnönü yenilgisinden sonra Anadolu’daki kuvvetlerini artırmıştı. Amaç, Türk ordusunu kesin biçimde yenmek, Kütahya, Eskişehir ve Afyon hattını ele geçirmek, ardından Ankara yolunu açmaktı. 10 Temmuz’da başlayan genel taarruz, birkaç ayrı koldan ilerleyen güçlü bir saldırı hâline geldi.

Türk ordusu bu saldırı karşısında büyük baskı altında kaldı. Kütahya, Eskişehir ve Afyon çevresinde çetin çarpışmalar yaşandı. Ancak Yunan ordusunun sayı ve ateş gücü üstünlüğü, cephedeki dengeyi Türk ordusu aleyhine çevirdi. Muharebeler sonunda Türk birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı.

Bu geri çekilme, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik kararlarından biriydi. Türk ordusu imha edilmemek için Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi. Böylece ordu korunacak, zaman kazanılacak ve daha elverişli bir savunma hattında yeniden düzenlenecekti. Bu karar o gün için ağır bir geri adım gibi görünse de ileride Sakarya Meydan Muharebesi’ne giden yolu açtı.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, Ankara’da da büyük endişe yarattı. Yunan ordusunun ilerleyişi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması bile tartışıldı. Bu ağır hava içinde Mustafa Kemal Paşa’ya Başkomutanlık yetkisi verilmesine giden süreç hızlandı.

10 Temmuz 1921, Millî Mücadele’nin en zorlu dönemeçlerinden biridir. Kütahya-Eskişehir Muharebeleri askerî bakımdan bir yenilgiyle sonuçlandı; ancak Türk ordusunun yok olmadan geri çekilmesi, Sakarya’da verilecek büyük savunmanın ve ardından gelecek zaferlerin önünü açtı.

1925 – Evrim dersi mahkemeye taşındı; Scopes Maymun Davası başladı

10 Temmuz 1925’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Tennessee eyaletinde, bilim ve eğitim tarihinin en ünlü davalarından biri başladı. “Scopes Maymun Davası” olarak bilinen bu dava, lise öğretmeni John T. Scopes’un öğrencilere evrim teorisini anlattığı gerekçesiyle yargılanmasına dayanıyordu.

Tennessee’de kabul edilen Butler Yasası, devlet okullarında insanın evrimiyle ilgili bilgilerin öğretilmesini yasaklıyordu. John Scopes ise bu yasağı bilerek ihlal ettiği iddiasıyla mahkemeye çıkarıldı. Dava kısa sürede yerel bir hukuk meselesi olmaktan çıktı; bilim, din, eğitim özgürlüğü ve devletin okul müfredatına müdahalesi üzerine büyük bir tartışmaya dönüştü.

Davanın bu kadar ünlü olmasının bir nedeni de karşı karşıya gelen isimlerdi. Evrim öğretisini savunan tarafta ünlü avukat Clarence Darrow, karşı tarafta ise eski başkan adayı ve güçlü hatip William Jennings Bryan vardı. Mahkeme salonu, yalnız hukukçuların değil, gazetecilerin, din adamlarının, bilim insanlarının ve meraklı halkın izlediği büyük bir sahneye dönüştü.

Scopes suçlu bulundu ve para cezasına çarptırıldı; ancak karar daha sonra teknik gerekçelerle bozuldu. Buna rağmen dava, Amerika’da evrim teorisinin okullarda öğretilmesi meselesini onlarca yıl sürecek büyük bir kültür tartışmasının merkezine yerleştirdi.

Scopes Maymun Davası, daha sonra tiyatroya, sinemaya, kitaplara ve belgesellere konu oldu. Bugün hâlâ bilim ile inanç, eğitim özgürlüğü ile toplumsal değerler arasındaki gerilim konuşulurken bu dava hatırlanır.

10 Temmuz 1925, modern eğitim tarihinin en sembolik günlerinden biridir. Bir öğretmenin sınıfta anlattığı konu, mahkeme salonunda bütün bir toplumun bilimle, dinle ve özgür düşünceyle ilişkisini tartışmaya açtı.

1940 – Britanya Savaşı başladı; Hitler’in işgal planı havada durduruldu

10 Temmuz 1940’ta II. Dünya Savaşı’nın en kritik hava muharebelerinden biri olan Britanya Savaşı başladı. Nazi Almanyası, Fransa’yı kısa sürede yenilgiye uğrattıktan sonra gözünü İngiltere’ye çevirmişti. İngiltere’yi işgal edebilmek için önce gökyüzünde üstünlük kurması gerekiyordu.

Alman Hava Kuvvetleri Luftwaffe, İngiliz hava savunmasını çökertmek amacıyla saldırılara başladı. İlk hedefler Manş Denizi’ndeki konvoylar, limanlar ve hava üsleriydi. Amaç, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ni yani RAF’ı yıpratmak ve İngiltere’yi savunmasız bırakmaktı.

Britanya Savaşı, modern savaş tarihinde havacılığın belirleyici rolünü gösteren en önemli örneklerden biri oldu. Pilotlar, radar sistemi, yer kontrol ağı, uçaksavar savunması ve sivil halkın direnci bu savaşın sonucunda büyük rol oynadı. İngilizler, sayıca ve baskı altında olmalarına rağmen hava savunmasını ayakta tutmayı başardı.

Bu savaş yalnız askerî bir mücadele değildi. Londra ve diğer şehirler ağır bombardıman altında kaldı; siviller sığınaklarda yaşadı, şehirler yıkıldı, günlük hayat savaşın gölgesine girdi. Buna rağmen İngiltere teslim olmadı. Winston Churchill’in “hiç bu kadar çok kişi, bu kadar az kişiye bu kadar çok şey borçlu olmamıştı” sözü, RAF pilotlarının direnişiyle özdeşleşti.

Almanya, Britanya semalarında kesin üstünlük kuramayınca İngiltere’yi işgal planını ertelemek zorunda kaldı. Bu, Hitler’in savaşta karşılaştığı ilk büyük stratejik başarısızlık oldu. İngiltere’nin direnmesi, Müttefikler için savaşın ilerleyen yıllarında Avrupa’ya geri dönüşün zeminini de korudu.

10 Temmuz 1940, II. Dünya Savaşı’nın kader günlerinden biridir. Britanya Savaşı, Hitler’in işgal planını havada durdurdu ve Avrupa’da Nazi Almanyası’na karşı direnişin sürdürülebileceğini gösterdi.

1952 – Gazetecilerin sendikal mücadelesi başladı; Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın temeli atıldı

10 Temmuz 1952’de İstanbul Gazeteciler Sendikası kuruldu. Bugün Türkiye Gazeteciler Sendikası adıyla bilinen TGS’nin temeli böyle atıldı. Sendika, gazetecilerin yalnız meslekî saygınlığını değil, çalışma koşullarını, ekonomik ve sosyal haklarını savunmak amacıyla ortaya çıktı.

Basın tarihi çoğu zaman gazete sahipleri, yazarlar, manşetler ve büyük haberlerle anlatılır. Oysa gazetenin arkasında muhabirler, editörler, foto muhabirleri, sayfa sekreterleri, teknik çalışanlar ve görünmeyen pek çok emekçi vardır. TGS’nin kuruluşu, gazeteciliğin aynı zamanda emek ve hak mücadelesi olduğunu gösteren önemli adımlardan biri oldu.

Sendika 1957’de Türk-İş’e üye oldu. 1963’te ise Türkiye Gazeteciler Sendikası adını alarak ulusal bir örgütlenmeye dönüştü. Diğer illerde örgütlenen gazeteci sendikalarının da katılımıyla TGS, Türkiye’de basın emekçilerinin en önemli meslek örgütlerinden biri hâline geldi.

TGS’nin tarihi, gazetecilerin ücret, sigorta, çalışma saatleri ve iş güvencesi gibi somut sorunlarının yanı sıra basın özgürlüğü mücadelesiyle de iç içedir. Çünkü gazetecinin hakkını savunamadığı bir yerde, haberin özgürce yapılması da zorlaşır. Bu nedenle sendikal mücadele, yalnız gazetecilerin değil, toplumun haber alma hakkının da parçasıdır.

10 Temmuz 1952, Türkiye basın tarihinde önemli bir gündür. İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın kuruluşu, gazetecilerin meslekî dayanışmasını ve çalışma haklarını savunma iradesini kurumsal bir zemine taşıdı; Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın bugüne uzanan yolunu açtı.

1961 – Taçsız Kral Avrupa’ya açıldı; Metin Oktay Palermo’ya transfer oldu

10 Temmuz 1961’de Galatasaraylı millî futbolcu Metin Oktay, İtalya’nın Palermo takımına transfer oldu. Türk futbolunun “Taçsız Kral”ı olarak anılan Oktay’ın bu transferi, yalnız Galatasaray camiası için değil, Türk futbolu için de dikkat çekici bir gelişmeydi.

Metin Oktay o yıllarda Türkiye’nin en büyük golcülerinden biriydi. Galatasaray formasıyla attığı goller, onu kısa sürede taraftarın sevgisini kazanmış bir halk kahramanı hâline getirmişti. Güçlü şutları, ceza sahasındaki bitiriciliği ve sahadaki ağırbaşlı tavrıyla dönemin en özel isimlerinden biri olarak görülüyordu.

Palermo transferi, Türk futbolcuların Avrupa liglerine açılması açısından da önemliydi. Bugünkü gibi futbolcu transferlerinin küresel ölçekte olağanlaştığı bir dönem değildi. Bir Türk yıldızının İtalya Serie A’ya gitmesi hem basında hem taraftarlar arasında büyük heyecan yarattı.

Transferin Palermo’ya toplam maliyeti 675 bin lira olarak kayıtlara geçti. Bu rakam dönemi için büyük bir bedeldi. Ancak Metin Oktay’ın İtalya macerası uzun sürmedi. Palermo’da uyum sorunları ve sakatlıklarla boğuştu; 12 lig maçında 3 gol attıktan sonra ertesi yıl Galatasaray’a döndü.

Onun dönüşü de transferi kadar duygusal oldu. Metin Oktay, Galatasaray taraftarı için kulüple özdeşleşmiş bir karakterdi. Bu yüzden Palermo serüveni, bir Avrupa macerası kadar, “kralın yuvadan uzak kalışı” gibi de hatırlandı.

10 Temmuz 1961, Türk futbol tarihinde renkli ve anlamlı bir gündür. Metin Oktay’ın Palermo’ya transferi, Taçsız Kral’ın ününü Türkiye sınırlarının dışına taşıdı; kısa sürse de Türk futbolunun Avrupa’ya açılan erken hikâyelerinden biri olarak hafızada kaldı.

1962 – Telstar haberleşme uydusu uzaya çıktı; kıtalararası canlı yayın çağı başladı

10 Temmuz 1962’de Amerika Birleşik Devletleri, Telstar 1 haberleşme uydusunu uzaya gönderdi. Cape Canaveral’dan bir Delta roketiyle fırlatılan Telstar, televizyon, telefon ve veri sinyallerinin uzay üzerinden kıtalar arasında aktarılabileceğini gösteren ilk büyük adımlardan biri oldu.

Telstar 1, bugünkü dev haberleşme uydularıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük bir araçtı. Yaklaşık bir plaj topu büyüklüğündeki küresel gövdesi güneş panelleriyle kaplıydı. Ama taşıdığı teknoloji, dünya haberleşmesinde büyük bir kapı açtı. Artık görüntü ve sesin okyanus altı kablolarına ya da uzun gecikmelere mahkûm kalmadan uzay üzerinden aktarılması mümkün hâle geliyordu.

Uydunun en çarpıcı etkisi televizyon yayınlarında görüldü. Telstar, ABD ile Avrupa arasında televizyon görüntülerinin aktarılmasını sağladı. Böylece insanlar ilk kez okyanusun öte yakasındaki görüntüleri neredeyse anında izleyebilecek bir çağın eşiğine geldi. Bu, yalnız teknik bir başarı değil; haberin, sporun, siyasetin ve popüler kültürün dünyaya yayılma hızını değiştiren bir gelişmeydi.

Telstar projesi NASA, AT&T ve Bell Labs iş birliğiyle yürütüldü. Uydu, modern iletişim dünyasının özel şirketler, bilim insanları ve devlet kurumları arasında kurulan büyük teknolojik ortaklıklarla şekillendiğini gösteren erken örneklerden biri oldu.

Telstar’ın çalışma ömrü uzun olmadı. 1962’deki yüksek irtifa nükleer denemelerinin yarattığı radyasyon, uydunun elektronik sistemlerine zarar verdi ve Telstar 1963’te devre dışı kaldı. Ancak kısa ömrüne rağmen haberleşme tarihinde kalıcı bir iz bıraktı.

10 Temmuz 1962, dünyayı birbirine bağlayan teknolojiler tarihinde önemli bir gündür. Telstar 1’in fırlatılması, kıtalararası canlı yayınların, uydu telefonculuğunun ve bugünkü küresel medya düzeninin erken habercilerinden biri oldu.

1971 – Fas’ta kralın doğum günü kana bulandı; darbe girişimi bastırıldı

10 Temmuz 1971’de Fas’ta Kral II. Hasan’a karşı kanlı bir darbe girişimi yaşandı. Olay, kralın Skhirat’taki yazlık sarayında düzenlenen doğum günü töreni sırasında meydana geldi. Törende Faslı yöneticiler, yabancı diplomatlar ve çok sayıda davetli bulunuyordu.

Fas ordusuna bağlı bazı birlikler ve askerî öğrenciler, saraya baskın düzenledi. Saldırı kısa sürede büyük bir katliama dönüştü. Davetlilerin üzerine ateş açıldı; aralarında üst düzey görevlilerin ve yabancı temsilcilerin de bulunduğu çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Kral II. Hasan ise saldırıdan sağ kurtuldu.

Darbe girişiminin en dikkat çekici yönlerinden biri, radyodan yapılan duyuruydu. Darbeciler, kralın öldüğünü ve ülkede cumhuriyet ilan edildiğini duyurmaya çalıştı. Ancak bu ilan kalıcı bir rejim değişikliği anlamına gelmedi. Kralın hayatta olduğu kısa süre içinde anlaşıldı ve krala bağlı birlikler aynı gün kontrolü yeniden sağladı.

Girişimin arkasında General Mohamed Medbouh ve Yarbay M’hamed Ababou gibi askerî isimler vardı. Ancak darbeciler arasında da hedef konusunda birlik yoktu. Bazıları kralı tahttan çekilmeye zorlamak isterken, daha radikal kanat monarşiyi tamamen yıkmayı hedefliyordu.

Skhirat darbe girişimi, Fas’ın yakın tarihinde derin iz bıraktı. Olaydan sonra çok sayıda asker tutuklandı, darbeciler ağır biçimde cezalandırıldı. Bu girişim, Kral II. Hasan döneminde devletin güvenlikçi yapısının daha da sertleştiği yılların başlangıç işaretlerinden biri oldu.

10 Temmuz 1971, Fas tarihinde kanlı bir kırılma günüdür. Kralın doğum günü töreninde başlayan saldırı, kısa süreli bir cumhuriyet ilanı iddiasına rağmen başarısız oldu; fakat Fas siyasetinde ordu, monarşi ve iktidar ilişkilerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

1975 – İsyan Ahlâkı’nın yazarı Nurettin Topçu yaşamını yitirdi

10 Temmuz 1975’te yazar, akademisyen ve düşünür Nurettin Topçu yaşamını yitirdi. Topçu, Türkiye’de ahlâk felsefesi, Anadolu düşüncesi, milliyetçilik, din, eğitim ve toplum meseleleri üzerine etkili metinler kaleme alan önemli fikir insanlarından biri olarak kabul edilir.

Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasının merkezinde “isyan ahlâkı” kavramı yer alır. Bu kavram, sıradan bir başkaldırıdan çok daha derin bir anlama sahiptir. Topçu’ya göre gerçek isyan, insanın haksızlığa, çıkarcılığa, konformizme ve ruhsuzlaşmaya karşı ahlâkî bir sorumlulukla ayağa kalkmasıdır. Yani onun “isyan”ı yıkıcı değil, insanı daha yüksek bir ahlâka çağıran vicdanî bir harekettir.

Topçu, Fransa’da felsefe eğitimi aldı; Maurice Blondel’in “hareket felsefesi”nden etkilendi. Türkiye’ye döndükten sonra uzun yıllar öğretmenlik yaptı, yazılar yazdı ve öğrenciler yetiştirdi. Daha çok lise hocalığı, dergicilik ve fikir yazıları üzerinden etkili oldu. Bu yönüyle onun düşüncesi akademik kürsüden çok, dergi sayfalarında ve genç okurların zihninde yayıldı.

1939’da çıkarmaya başladığı Hareket dergisi, Topçu’nun fikirlerinin en önemli taşıyıcısı oldu. Dergi, ahlâk, sorumluluk, Anadolu insanı, eğitim, din, milliyetçilik ve modernleşme tartışmalarını kendine özgü bir çizgide ele aldı. Topçu’nun düşüncesinde Anadolu, yalnız bir coğrafya değil; emek, maneviyat, ahlâk ve tarih bilinciyle kurulması gereken bir toplum tasavvuruydu.

Nurettin Topçu, Batı düşüncesini bilen ama Türkiye’nin meselelerini kendi tarihî ve toplumsal zemini içinde anlamaya çalışan bir isimdi. Ne kolay bir Batıcılığı ne de yüzeysel bir gelenekçiliği savundu. Onun yazılarında öğretmen, köylü, gençlik, devlet, din, emek ve ahlâk gibi başlıklar sürekli birbirine bağlanır.

10 Temmuz 1975, Türkiye düşünce hayatında iz bırakmış bir ismin ölüm günüdür. Nurettin Topçu, özellikle İsyan AhlâkıHareket dergisi ve Anadolu merkezli ahlâk anlayışıyla, sonraki kuşakların da tartışmaya devam ettiği özgün bir fikir mirası bıraktı.

1977 – Beşiktaş’ın efsane futbolcusu Şükrü Gülesin öldü

10 Temmuz 1977’de eski millî futbolcu, teknik adam ve spor yazarı Şükrü Gülesin yaşamını yitirdi. Türk futbolunun 1940’lı yıllardaki önemli isimlerinden biri olan Gülesin, özellikle Beşiktaş formasıyla kazandığı başarılar ve daha sonra İtalya’da oynayan erken Türk futbolculardan biri olmasıyla hatırlanır.

Şükrü Gülesin futbola Kınalıada’da başladı. Başlangıçta kaleci olarak oynarken kısa süre içinde forvete geçti. İstanbul Erkek Lisesi yıllarında Beyoğluspor’a transfer oldu; ardından 1940’ların başında Beşiktaş’a geldi. Siyah-beyazlı forma altında dönemin en güçlü Beşiktaş kadrolarından birinin parçası oldu.

Beşiktaş’ta Hakkı Yeten, Şeref Görkey, Eşref Bilgiç ve Hüseyin Saygun gibi isimlerle aynı dönemde oynadı. Kulübüyle İstanbul Ligi, Millî Küme, İstanbul Kupası ve Başbakanlık Kupası gibi dönemin önemli organizasyonlarında şampiyonluklar yaşadı. Güçlü fiziği, golcülüğü ve sahadaki etkisiyle Beşiktaş taraftarının hafızasına yerleşti.

Gülesin’i özel kılan yönlerden biri de İtalya macerasıdır. 1950’lerde Palermo ve Lazio formaları giydi. Bugünkü gibi Avrupa’ya transferlerin olağan olmadığı bir dönemde bir Türk futbolcusunun Serie A’da forma giymesi dikkat çekici bir başarıydı. Bu yönüyle Metin Oktay’dan önce İtalya’da iz bırakan Türk futbolcular arasında yer aldı.

A Millî Takım formasını da giyen Şükrü Gülesin, futbolu bıraktıktan sonra teknik görevlerde bulundu, Beşiktaş’ta yöneticilik yaptı ve spor yazarlığına yöneldi. Böylece futbolun yönetim ve basın tarafında da varlık gösterdi.

10 Temmuz 1977, Türk futbolunun eski kuşak yıldızlarından birinin ölüm günüdür. Şükrü Gülesin, Beşiktaş tarihindeki yeri, millî forma geçmişi ve İtalya’ya uzanan futbolculuk hikâyesiyle Türk futbolunun unutulmaması gereken isimlerinden biri olarak anılır.

1985 – Greenpeace gemisi Rainbow Warrior bombalandı; çevre hareketi dünyayı sarstı

10 Temmuz 1985’te Greenpeace’e ait Rainbow Warrior gemisi, Yeni Zelanda’nın Auckland Limanı’nda bombalanarak batırıldı. Gemi, Fransız nükleer denemelerini protesto etmek için Pasifik’teki Moruroa Atolü’ne gitmeye hazırlanıyordu.

Saldırı gece saatlerinde gerçekleşti. Gemiye yerleştirilen patlayıcılar kısa aralıklarla infilak etti. Mürettebatın büyük bölümü kurtulmayı başardı; ancak Portekizli fotoğrafçı Fernando Pereira, kamarasına dönüp fotoğraf ekipmanlarını almaya çalışırken gemide mahsur kaldı ve hayatını kaybetti.

Olay kısa sürede uluslararası krize dönüştü. Yeni Zelanda polisi, saldırının sıradan bir sabotaj değil, Fransız gizli servisi DGSE tarafından yürütülen planlı bir operasyon olduğunu ortaya çıkardı. Fransa başlangıçta sorumluluğu reddetti; ancak soruşturma ilerledikçe Fransız ajanlarının operasyondaki rolü açığa çıktı.

Yakalanan iki Fransız ajanı, Alain Mafart ve Dominique Prieur, Yeni Zelanda’da yargılandı. İkisi de adam öldürme suçunu kabul etti ve hapis cezasına çarptırıldı. Olay, Fransa’da da büyük siyasi sarsıntı yarattı; Savunma Bakanı Charles Hernu istifa etti.

Rainbow Warrior saldırısı, Greenpeace’i susturmak yerine dünya çapında daha görünür hâle getirdi. Gemi, çevre hareketinin ve nükleer karşıtı mücadelenin sembollerinden birine dönüştü. Fransa’nın Pasifik’teki nükleer denemelerine karşı yürütülen kampanya, saldırıdan sonra daha geniş bir uluslararası destek kazandı.

10 Temmuz 1985, çevre mücadelesi tarihinde karanlık ama unutulmaz bir gündür. Rainbow Warrior’ın batırılması, bir gemiyi yok etti; fakat çevre hareketinin hafızasında daha güçlü bir simge yarattı.

1991 – Yeltsin göreve başladı; Sovyetler Birliği’nin çözülüşü hızlandı

10 Temmuz 1991’de Boris Yeltsin, Rusya Devlet Başkanı olarak yemin edip göreve başladı. Bu tören, Sovyetler Birliği henüz resmen dağılmadan önce Rusya’da yeni bir siyasi dönemin açıldığını gösteriyordu.

Yeltsin, 12 Haziran 1991’de yapılan seçimde Rusya’nın halk oyuyla seçilen ilk başkanı olmuştu. Bu sonuç, Sovyet sisteminin merkezî yapısı içinde büyük bir kırılmaydı. Artık Moskova’da yalnız Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov yoktu; Rusya’yı temsil eden, halktan doğrudan yetki almış başka bir lider daha vardı.

Yeltsin’in yükselişi, Gorbaçov’un reformlarıyla başlayan ama kısa sürede Sovyet düzeninin sınırlarını aşan sürecin en önemli göstergelerinden biriydi. Yeltsin daha fazla demokrasi, piyasa ekonomisine geçiş ve Rusya’nın Sovyet merkezi karşısında daha güçlü bir konuma gelmesi gerektiğini savunuyordu.

Bu yeni güç dengesi kısa süre sonra tarihî sonuçlar doğurdu. Ağustos 1991’de Gorbaçov’a karşı darbe girişimi yaşandığında Yeltsin, Moskova’daki Beyaz Saray önünde darbeye karşı direnişin sembol ismine dönüştü. Aynı yılın sonunda Sovyetler Birliği dağıldı ve Rusya Federasyonu yeni dönemin ana devleti olarak öne çıktı.

Yeltsin dönemi, Rusya için hem umutların hem de büyük sarsıntıların dönemiydi. Sovyet düzeninden çıkış, siyasal özgürleşme beklentileriyle başladı; fakat ekonomik kriz, özelleştirmeler, yoksullaşma, oligarkların yükselişi ve devlet yapısındaki kırılmalarla birlikte ilerledi. Bu nedenle Yeltsin, Rusya tarihinde hem değişimin hem de kaosun sembol isimlerinden biri olarak anılır.

1992 – Türk edebiyatının hafızasını yazan Cevdet Kudret yaşamını yitirdi

10 Temmuz 1992’de yazar, araştırmacı ve edebiyat tarihçisi Cevdet Kudret yaşamını yitirdi. Tam adı Cevdet Kudret Solok olan yazar, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının hem yaratıcı hem de araştırmacı yüzlerinden biri olarak önemli bir yer edindi.

Cevdet Kudret edebiyat dünyasına şiirle girdi. 1928’de ortaya çıkan Yedi Meşaleciler topluluğunun kurucuları arasında yer aldı. Bu topluluk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şiirde yeni bir ses arayan genç yazarların girişimiydi. Kudret’in ilk kitabı Birinci Perde de bu dönemin ürünüdür.

Daha sonra şiirden çok hikâye, roman, tiyatro, deneme ve edebiyat araştırmalarına yöneldi. Onu kalıcı kılan en önemli tarafı, Türk edebiyatı üzerine hazırladığı kapsamlı inceleme ve başvuru kitapları oldu. Özellikle Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman, edebiyat öğrencileri, araştırmacılar ve meraklı okurlar için uzun yıllar temel kaynaklardan biri olarak kullanıldı.

Cevdet Kudret’in dili yalnız akademik çevrelere değil, geniş okur kitlesine de ulaşabilecek açıklıktaydı. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan edebiyat çizgisini, yazarları ve eserleri anlaşılır biçimde ele aldı. Bu yönüyle Türk edebiyatının dağınık hafızasını toparlayan, okura yol gösteren isimlerden biri oldu.

Aynı zamanda tiyatro tarihi, ortaoyunu, Karagöz, dil ve edebiyat eğitimi üzerine de çalışmalar yaptı. Ortaoyunu adlı eseriyle Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü’nü, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman çalışmasıyla Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

10 Temmuz 1992, Türk edebiyatının araştırmacı damarında iz bırakmış önemli bir ismin ölüm günüdür. Cevdet Kudret, hem Yedi Meşaleciler kuşağından gelen bir edebiyatçı hem de Türk edebiyatını sonraki kuşaklara anlatan güçlü bir edebiyat tarihçisi olarak hatırlanır.

1996 – Türksat 1C uzaya gönderildi; Türkiye’nin uydu yayıncılığı güçlendi

10 Temmuz 1996’da Türkiye’nin ikinci haberleşme uydusu Türksat 1C uzaya gönderildi. Uydu, Güney Amerika’daki Fransız Guyanası’nda bulunan Kourou Uzay Merkezi’nden Ariane roketiyle fırlatıldı ve geçici yörüngesine başarıyla yerleşti.

Türksat 1C, Türkiye’nin uydu haberleşmesi alanındaki erken ve önemli adımlarından biriydi. Türkiye, 1994’te Türksat 1B’nin hizmete girmesiyle uzaydan haberleşme ve yayıncılıkta kendi kapasitesini oluşturmaya başlamıştı. Türksat 1C ise bu kapasiteyi güçlendiren ve Türkiye’nin televizyon yayıncılığı, haberleşme altyapısı ve bölgesel kapsama alanı açısından elini büyüten bir uydu oldu.

Bu fırlatma, Türkiye için aynı zamanda önceki başarısız deneyimin ardından gelen önemli bir güven tazelemesiydi. Türksat 1A, 1994’teki fırlatma sırasında yaşanan roket arızası nedeniyle yörüngeye ulaşamamıştı. Ardından Türksat 1B başarıyla hizmete girmiş, Türksat 1C ise sistemin daha güçlü ve sürdürülebilir hâle gelmesini sağlamıştı.

Türksat 1C, televizyon kanallarının uydu üzerinden daha geniş alanlara ulaşmasında önemli rol oynadı. Türkiye’den yapılan yayınların yalnız ülke içinde değil, Avrupa’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada izlenebilmesi, uydu teknolojisinin gündelik hayata etkisini daha görünür kıldı.

Uydu daha sonra uzun yıllar hizmet verdi. Tasarım ömrünü aşarak görevini sürdüren Türksat 1C, Türkiye’nin haberleşme uyduları tarihinde kalıcı bir yere sahip oldu. Ondan sonra Türksat 2A, 3A, 4A, 4B, 5A, 5B ve 6A gibi yeni uydularla Türkiye’nin uzaydaki haberleşme filosu büyümeye devam etti.

10 Temmuz 1996, Türkiye’nin uydu ve yayıncılık tarihinde önemli bir gündür. Türksat 1C’nin fırlatılması, Türkiye’nin yalnız yayın alanında değil, uzay teknolojileri ve haberleşme altyapısı bakımından da kendi yolunu açma çabasının erken adımlarından biri oldu.

1996 – Makber’in unutulmaz sesi Hamiyet Yüceses yaşamını yitirdi

10 Temmuz 1996’da Türk sanat müziğinin güçlü yorumcularından Hamiyet Yüceses yaşamını yitirdi. Geniş ses aralığı, dramatik yorumu ve sahnedeki ağırbaşlı duruşuyla bir dönemin en sevilen sanatçıları arasında yer aldı.

Hamiyet Yüceses, küçük yaşta müziğe başladı. Ailesinin yaşadığı maddi sıkıntılar nedeniyle henüz çocuk denecek yaşlarda sahneye çıktı; Anadolu’nun farklı şehirlerinde şarkı söyledi. İstanbul’a döndüğünde gazino sahnelerinde ve radyoda tanındı. Zamanla klasik Türk müziğinin en güçlü kadın seslerinden biri hâline geldi.

Onun adı özellikle Makber yorumuyla özdeşleşti. Abdülhak Hamit Tarhan’ın aynı adlı şiirinden bestelenen bu eser, Hamiyet Yüceses’in sesiyle dinleyicide derin bir hüzün ve ağırlık duygusu bıraktı. Bu yüzden birçok kuşak onu “Makber’in sesi” olarak hatırladı.

Yüceses’in repertuvarı yalnız ağır ve hüzünlü eserlerden ibaret değildi. Akşam Oldu Hüzünlendim Ben YineBen Küskünüm Feleğe gibi şarkılar da onun yorumuyla geniş kitlelere ulaştı. Plakları, radyo programları ve sahne çalışmalarıyla Türk sanat müziğinin popüler hafızasında kalıcı bir yer edindi.

Tatil için bulunduğu Muğla’nın Marmaris ilçesinde rahatsızlanan Hamiyet Yüceses, kaldırıldığı hastanede 10 Temmuz 1996’da hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

10 Temmuz 1996, Türk sanat müziğinin büyük seslerinden birinin ölüm günüdür. Hamiyet Yüceses, yalnız güçlü sesiyle değil, şarkılara kattığı derin duygu ve özellikle Makber yorumuyla Türk müzik hafızasında yaşamaya devam ediyor.

1999 – Brandi Chastain’ın penaltısı kadın futbolunun simgesine dönüştü

10 Temmuz 1999’da ABD Kadın Millî Futbol Takımı, FIFA Kadınlar Dünya Kupası finalinde Çin’i penaltılarla yenerek şampiyon oldu. Kaliforniya’daki Rose Bowl Stadı’nda oynanan final, kadın futbolu tarihinin en unutulmaz gecelerinden biri hâline geldi.

Maçın normal süresi ve uzatmaları golsüz sona erdi. Şampiyonu penaltı atışları belirledi. Son penaltıyı kullanan Brandi Chastain topu ağlara gönderdiğinde, ABD kupaya uzandı. Chastain’ın gol sevinci ise futbol tarihinin en ikonik karelerinden birine dönüştü.

Golün ardından formasını çıkarıp dizleri üzerinde sevinen Chastain’ın fotoğrafı, ertesi gün dünyanın dört bir yanında gazetelere ve dergilere taşındı. Bu kare, yalnız bir spor sevincini değil, kadın futbolunun görünürlük kazanmasını da simgeledi. O ana kadar erkek futbolunun gölgesinde kalan kadın futbolu, bir anda milyonların konuştuğu bir alana dönüştü.

1999 Dünya Kupası, kadın sporlarının seyirci, medya ilgisi ve ticari karşılık bakımından ne kadar büyüyebileceğini gösterdi. ABD’de genç kızların futbola yönelmesinde ve kadın sporcuların rol model hâline gelmesinde bu turnuvanın özel bir yeri oldu.

Brandi Chastain’ın penaltısı, yalnız bir finali kazandırmadı; kadın futbolunun popüler kültürdeki yerini de değiştirdi. Fotoğrafın hâlâ hatırlanması, o anın bir spor başarısından çok daha fazlasına dönüştüğünü gösterir.

10 Temmuz 1999, kadın futbolu tarihinde unutulmaz bir gündür. ABD’nin Dünya Kupası zaferi ve Chastain’ın sevinci, kadın sporunun küresel görünürlüğünü büyüten sembolik anlardan biri oldu.

2002 – Rubens’in kayıp sanılan tablosu rekor fiyata satıldı

10 Temmuz 2002’de Flaman ressam Peter Paul Rubens’in Masumların Katli adlı tablosu, Londra’daki Sotheby’s müzayedesinde 49,5 milyon sterline satıldı. Dönemin kuruyla yaklaşık 76 milyon dolara karşılık gelen bu satış, Eski Usta tabloları için açık artırmada ulaşılan en yüksek fiyatlardan biri olarak sanat piyasasında büyük yankı uyandırdı.

Tabloyu bu kadar ilginç kılan şey yalnız fiyatı değildi. Eser uzun süre Rubens’e ait kabul edilmemiş, daha düşük önemde ressamlara atfedilmişti. Ancak 2001’de yapılan uzman incelemeleri sonucunda tablonun Rubens’in erken dönem başyapıtlarından biri olduğu görüşü güçlendi. Böylece yıllarca gölgede kalmış bir eser, bir anda sanat dünyasının merkezine yerleşti.

Masumların Katli, Rubens’in dramatik anlatım gücünü açık biçimde gösteren sert ve çarpıcı bir eserdir. İncil’deki bebek katli sahnesini konu alan tablo, hareketli figürleri, güçlü bedenleri, şiddet duygusu ve barok üslubun yoğun enerjisiyle dikkat çeker. Bu yönüyle yalnız pahalı bir sanat nesnesi değil, Rubens’in resim dilini gösteren güçlü bir tarihî belge olarak da önemlidir.

Tabloyu Kanadalı iş insanı ve koleksiyoncu Kenneth Thomson satın aldı. Eser daha sonra Toronto’daki Art Gallery of Ontario koleksiyonuna bağışlandı ve bugün müzenin en önemli parçalarından biri olarak kabul ediliyor.

10 Temmuz 2002, sanat piyasası tarihinde dikkat çekici bir gündür. Rubens’in Masumların Katli tablosu, bir açık artırmada rekor fiyata ulaşarak hem Eski Usta eserlerine duyulan ilgiyi hem de doğru atıf ve sanat tarihçiliğinin bir eserin kaderini nasıl değiştirebildiğini gösterdi.

2007 – Erden Eruç insan gücüyle dünyayı dolaşacağı yolculuğa başladı

10 Temmuz 2007’de Türk maceracı Erden Eruç, insan gücüyle dünya çevresini dolaşacağı tarihî yolculuğa başladı. Kaliforniya’daki Bodega Bay’den yola çıkan Eruç, kürek, bisiklet, kano ve yürüyüş gibi yalnızca insan gücüne dayalı yöntemlerle ilerledi.

Bu yolculuk, sıradan bir macera ya da uzun bir seyahat değildi. Amaç, motorlu taşıt kullanmadan, okyanusları kürekle geçerek ve karalarda bisiklet ya da yürüyüşle ilerleyerek dünyanın çevresini tamamlamaktı. Bu hem fiziksel dayanıklılık hem de zihinsel direnç açısından olağanüstü zor bir hedefti.

Erden Eruç, yolculuğu sırasında Pasifik, Hint ve Atlantik okyanuslarını kürekle geçti. Karalarda bisiklete bindi, bazı kıyı ve nehir geçişlerinde kano kullandı, yürüdü. Fırtınalar, yalnızlık, teknik arızalar, okyanus akıntıları ve aylar süren açık deniz geçişleri bu yolculuğun parçası oldu.

Yolculuk 21 Temmuz 2012’de yine Bodega Bay’de tamamlandı. Böylece Erden Eruç, yalnızca insan gücü kullanarak dünyanın çevresini tek başına dolaşan ilk kişi olarak Guinness Dünya Rekorları’na geçti. Yolculuk toplam 5 yıl 11 gün 12 saat 22 dakika sürdü.

Erden Eruç’un başarısı, Türkiye’den çıkmış en sıra dışı dünya rekorlarından biridir. Onun hikâyesi, doğayla mücadele, kişisel sınırları aşma, azim ve insan bedeninin olanaklarını zorlamanın etkileyici bir örneği olarak kabul edilir.

2015 – Doktor Jivago’nun unutulmaz yıldızı Ömer Şerif yaşamını yitirdi

10 Temmuz 2015’te Lübnan asıllı Mısırlı oyuncu Ömer Şerif yaşamını yitirdi. Asıl adı Michel Demitri Chalhoub olan sanatçı, Mısır sinemasından çıkıp dünya çapında tanınan az sayıdaki Ortadoğulu yıldızdan biri oldu.

Ömer Şerif, 1932’de İskenderiye’de doğdu. Sinemaya Mısır’da başladı ve kısa sürede ülkesinin en dikkat çeken oyuncularından biri hâline geldi. Ancak onu dünya çapında tanıtan asıl çıkış, David Lean’in yönettiği Arabistanlı Lawrence (Lawrence of Arabia) filmi oldu. Bu filmde canlandırdığı Şerif Ali karakteriyle büyük ilgi gördü ve Oscar’a aday gösterildi.

Şerif’in uluslararası ününü kalıcılaştıran film ise Doktor Jivago (Doctor Zhivago) oldu. Rus Devrimi’nin gölgesinde geçen büyük aşk ve tarih hikâyesinde Yuri Jivago karakterini canlandırdı. Bu rol, onun sinema tarihinde romantik ve hüzünlü erkek kahraman imgesiyle özdeşleşmesini sağladı.

Ömer Şerif yalnız İngilizce filmlerde değil, Fransız, İtalyan ve Amerikan yapımlarında da rol aldı. Çok dilli, zarif ve karizmatik oyuncu kimliğiyle 1960’ların uluslararası sinema yıldızlarından biri hâline geldi. Funny Girl (Komik Kız) gibi yapımlarda da geniş kitlelere ulaştı.

Oyunculuğunun yanı sıra briç merakıyla da tanındı. Bir dönem dünyanın en bilinen briç oyuncularından biri oldu; bu alanda kitaplar yazdı ve köşe yazıları kaleme aldı. Hayatının son dönemlerinde sağlık sorunlarıyla mücadele etti.

10 Temmuz 2015, dünya sinemasının zarif ve unutulmaz yüzlerinden birinin ölüm günüdür. Ömer Şerif, Mısır’dan Hollywood’a uzanan kariyeriyle yalnız başarılı bir oyuncu değil, farklı kültürleri sinema perdesinde buluşturan gerçek bir dünya yıldızı olarak hatırlanır.

2018 – Tayland’daki mağara kurtarma operasyonu mutlu sonla bitti

10 Temmuz 2018’de Tayland’da haftalarca dünyanın izlediği mağara kurtarma operasyonu tamamlandı. “Wild Boars” adlı çocuk futbol takımının 12 oyuncusu ve antrenörleri, Tham Luang mağarasından sağ çıkarıldı.

Çocuklar ve antrenörleri 23 Haziran’da antrenmandan sonra mağaraya girmişti. Ancak şiddetli yağışlar mağara sistemini suyla doldurdu ve çıkış yolunu kapattı. Ekip içeride mahsur kaldı. Günlerce haber alınamayan çocuklar, 2 Temmuz’da İngiliz dalgıçlar tarafından mağaranın derinliklerinde sağ bulundu.

Asıl zorluk bundan sonra başladı. Mağara dar, karanlık, çamurlu ve büyük ölçüde su altındaydı. Çocukların çoğu yüzme bilmiyordu; içeride oksijen azalıyor, yeni yağışlarla mağaranın daha da dolmasından korkuluyordu. Bu yüzden kurtarma operasyonu büyük bir uluslararası iş birliğine dönüştü.

Taylandlı ekiplerin yanı sıra İngiliz, Avustralyalı, Amerikalı ve başka ülkelerden dalgıçlar, doktorlar, mühendisler ve askerî uzmanlar operasyona katıldı. Kurtarma sırasında eski Tayland Deniz Kuvvetleri mensubu Saman Kunan hayatını kaybetti. Bu ölüm, operasyonun ne kadar tehlikeli olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

8 Temmuz’da başlayan tahliye üç gün sürdü. Önce dört çocuk, sonra dört çocuk daha çıkarıldı. 10 Temmuz’da son dört çocuk ve antrenör de mağaradan sağ olarak kurtarıldı. Böylece dünya gündemini günlerce meşgul eden kriz, büyük bir rahatlama ve sevinçle sona erdi.

10 Temmuz 2018, modern kurtarma operasyonları tarihinde unutulmaz bir gündür. Tayland’daki mağara kurtarması, insan hayatı için uluslararası iş birliğinin, cesaretin ve soğukkanlı planlamanın neler başarabileceğini gösteren dramatik bir örnek olarak hafızaya kazındı.

2020 – Ayasofya’nın müze statüsü kaldırıldı; yeniden cami olarak ibadete açıldı

10 Temmuz 2020’de Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya’yı müzeye dönüştüren 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Aynı gün yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla Ayasofya’nın yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığına devredildi ve yeniden cami olarak ibadete açılmasının yolu açıldı.

Ayasofya, dünya tarihinin en önemli yapılarından biridir. 537 yılında Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde kilise olarak açıldı. 1453’te İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrildi. 1934’te Bakanlar Kurulu kararıyla müze yapıldı ve uzun yıllar hem Türkiye’den hem dünyadan ziyaretçilerin gezdiği tarihî bir mekân olarak varlığını sürdürdü.

2020’deki karar, yalnız hukukî ya da idarî bir değişiklik olarak kalmadı; Türkiye’de ve dünyada geniş yankı uyandırdı. Kararı destekleyenler, Ayasofya’nın vakfiye kayıtlarına ve Osmanlı’dan gelen cami kimliğine vurgu yaptı. Karara karşı çıkanlar ise yapının evrensel kültür mirası niteliğini, müze statüsünün farklı inanç ve kültürlerden insanlara açık ortak bir alan oluşturduğunu savundu.

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, Türkiye’de uzun yıllardır süren sembolik bir tartışmanın da son halkası oldu. Cumhuriyet tarihi boyunca Ayasofya’nın statüsü, laiklik, tarih, egemenlik, dinî miras, kültürel miras ve uluslararası diplomasi başlıklarıyla birlikte ele alındı.

Kararın ardından Ayasofya’da ilk cuma namazı 24 Temmuz 2020’de kılındı. Böylece yapı, 86 yıl sonra yeniden cami olarak ibadete açılmış oldu. Bununla birlikte Ayasofya, ibadet saatleri dışında yerli ve yabancı ziyaretçilerin gezebildiği tarihî bir yapı olarak da önemini korudu.

2021 – Arjantin 28 yıllık hasreti bitirdi; Messi ilk büyük millî kupasını kazandı

10 Temmuz 2021’de Arjantin, Copa América finalinde Brezilya’yı 1-0 yenerek şampiyon oldu. Rio de Janeiro’daki Maracanã Stadı’nda oynanan final, yalnız bir kupa maçı değil, Güney Amerika futbol tarihinin en duygusal gecelerinden biri oldu.

Arjantin’in galibiyet golünü Ángel Di María attı. Rodrigo De Paul’un uzun pasında savunmanın arkasına sarkan Di María, kalecinin üzerinden yaptığı zarif vuruşla topu ağlara gönderdi. Bu gol, finalin skorunu belirledi ve Arjantin’e 28 yıl sonra büyük bir kupa getirdi.

Arjantin en son 1993’te Copa América’yı kazanmıştı. O tarihten sonra birçok final kaybedilmiş, özellikle Lionel Messi kuşağı büyük beklentilere rağmen millî takım düzeyinde uzun süre kupa sevinci yaşayamamıştı. 2014 Dünya Kupası finali, 2015 ve 2016 Copa América finalleri kaybedilince Messi’nin Arjantin formasıyla kaderi sürekli tartışma konusu olmuştu.

Bu yüzden 2021 finali Messi için ayrı bir anlam taşıyordu. Kulüp kariyerinde Barcelona ile neredeyse her şeyi kazanmış olan Messi, Arjantin formasıyla ilk büyük kupasını bu maçta kaldırdı. Finalin ardından takım arkadaşlarının onu omuzlara alması, yıllarca süren baskının ve bekleyişin sona ermesi gibiydi.

Zaferin Brezilya’ya karşı ve Maracanã’da gelmesi de hikâyeyi daha özel kıldı. Arjantin, ezeli rakibini kendi sahasında yenerek kupaya uzandı. Neymar’lı Brezilya için bu ağır bir yenilgi olurken, Lionel Scaloni yönetimindeki Arjantin için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

10 Temmuz 2021, Arjantin futbolu için büyük bir dönüm noktasıdır. Copa América zaferi, 28 yıllık hasreti bitirdi; Messi’nin millî takım kariyerindeki en büyük eksiklerden birini tamamladı ve Arjantin’in 2022 Dünya Kupası’na giden özgüvenli yürüyüşünün ilk büyük işareti oldu.

2025 – Televizyona çıkan ilk Türk sanatçılardan Rüçhan Çamay hayatını kaybetti

10 Temmuz 2025’te, Türk müziğinin öncü kadın seslerinden Rüçhan Çamay’ın ölüm haberi kamuoyuna duyuruldu. Ses sanatçısı, sahne sanatçısı ve sinema oyuncusu olan Çamay, 94 yaşındaydı.

Rüçhan Çamay, Türkiye’de caz söyleyen ilk kadın sanatçılar arasında anılır. Henüz televizyonun Türkiye’de yaygınlaşmadığı yıllarda, 1950’lerde Amerika’da CBS televizyonunda programa çıkarak televizyon ekranına çıkan ilk Türk sanatçılardan biri oldu. Bu yönüyle yalnız sahne tarihinde değil, Türkiye’nin görsel medya hafızasında da özel bir yere sahipti.

1940’ların sonlarından itibaren sahneye çıkan Çamay, gazino kültürünün, caz orkestralarının ve hafif Batı müziğinin Türkiye’de yaygınlaşmaya başladığı dönemin dikkat çekici isimlerinden biri oldu. Güçlü sesi, zarif sahne duruşu ve farklı türler arasında gezinebilen yorumuyla geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı.

1970’lerde söylediği Para Parra ParrraNe Haber ve Gönlüm Çok Zengin gibi parçalarla popüler müzik hafızasında yer edindi. Çamay’ın repertuvarı cazdan Türkçe hafif müziğe, sahne şarkılarından döneminin popüler plaklarına uzanan geniş bir çizgi taşıyordu.

Rüçhan Çamay aynı zamanda sinemada da rol aldı. Sinemacı Turgut Demirağ’la evliliğinden dünyaya gelen kızlarından Melike Demirağ da Türkiye’nin tanınan müzik ve sinema isimlerinden biri oldu. Böylece Çamay’ın adı, yalnız kendi kuşağının sahne dünyasında değil, sonraki kuşakların kültür hayatında da karşılık buldu.

10 Temmuz 2025, Türkiye’nin sahne ve müzik tarihinde iz bırakmış zarif bir sanatçıya veda edilen gündür. Rüçhan Çamay, Türkiye’de cazın, hafif müziğin ve sahne sanatlarının erken dönem kadın öncülerinden biri olarak hatırlanır.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.