17 Temmuz Tarihte Bugün

53 Dakika Okuma
17 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 17 Temmuz

17 Temmuz’un tuhaf günleri: Emojiler, sarı domuzlar, dövmeler ve şeftalili dondurma

Dünya takvimlerinde 17 Temmuz’a denk gelen özel günler arasında uluslararası kuruluşların kabul ettiği ciddi anmalar kadar, matematikçilerin yarattığı sarı domuzlardan şeftalili dondurmaya uzanan oldukça tuhaf kutlamalar da bulunuyor. Bunların bir bölümü dünya çapında bilinirken bazıları özellikle ABD’de ortaya çıkmış, zamanla internet sayesinde başka ülkelere yayılmış gayriresmî günlerden oluşuyor.

Dünya Emoji Günü, 17 Temmuz’un en tanınmış özel günlerinden biri. Tarihin 17 Temmuz olarak seçilmesinin nedeni, telefon ve bilgisayarlarda kullanılan takvim emojisinin üzerinde uzun yıllardır bu tarihin yazması. Bunun kökeni, Apple’ın iCal adlı takvim uygulamasını 17 Temmuz 2002’de tanıtmasına dayanıyor. Emojiler konusunda bilgi veren Emojipedia’nın kurucusu Jeremy Burge, bu ayrıntıdan yola çıkarak 2014’te Dünya Emoji Günü’nü başlattı. Günümüzde teknoloji şirketleri yeni emojilerini ve tasarım değişikliklerini bu tarihte duyurabiliyor.

Günün en tuhaf kutlaması ise Sarı Domuz Günü. Adına bakılırsa hayvanlarla ilgili olduğu düşünülebilir ancak aslında matematikçilerin 17 sayısına duyduğu ilgiyi kutluyor. Günün, 1960’lı yıllarda matematikçiler Michael Spivak ile David Kelly tarafından yaratıldığı anlatılıyor. 17’nin ilk dört asal sayının toplamına eşit olması gibi özelliklerinden yola çıkan ikili, 17 kirpiği, 17 dişi ve 17 ayak parmağı bulunan hayalî bir sarı domuz tasarladı. Matematik kamplarında ve bazı üniversitelerde 17 Temmuz hâlâ sayı oyunları, bilmeceler ve sarı domuz figürleriyle anılıyor.

17 Temmuz aynı zamanda Uluslararası Firgun Günü. İbranice ve Yidiş kökenli “firgun” sözcüğü, bir başkasının başarısından kıskanmadan, içtenlikle sevinmek ve onu karşılık beklemeden övmek anlamına geliyor. İngilizcede tek sözcükle tam karşılığı bulunmayan bu kavram için özel gün, 2014’te Kudüs’teki teknoloji topluluğu Made in JLM tarafından başlatıldı. Kutlamanın temel kuralı oldukça basit: Birine içten bir iltifat etmek ve başarısını herkesin önünde takdir etmek.

ABD’de 17 Temmuz, Ulusal Dövme Günü olarak da anılıyor. Kökeni kesin olarak bilinmeyen bu gayriresmî gün, dövme sanatını, dövme ustalarını ve insanın bedenine kalıcı işaretler bırakmasının binlerce yıllık tarihini hatırlatıyor. Bilinen en eski dövmeli insanlardan biri, yaklaşık 5 bin 300 yıl önce yaşamış olan Buz Adam Ötzi. Bedeninde, deriye açılan ince kesiklere kömür tozu sürülerek yapılmış 61 dövme bulunuyor.

Amerikan özel günler takvimine göre 17 Temmuz’da Şeftalili Dondurma Günü ve Piyango Günü de kutlanıyor. Şeftalili dondurma için temmuz ayının seçilmesi, şeftali mevsiminin en hareketli dönemine denk gelmesinden kaynaklanıyor. Piyango Günü ise Massachusetts Eyalet Piyangosu tarafından 2018’de başlatılan, çekilişler ve özel bilet kampanyalarıyla desteklenen ticari bir kutlama. Böylece 17 Temmuz, bir yanda matematikçilerin sarı domuzuna, diğer yanda emojilere, dövmelere, piyango biletlerine ve şeftalili dondurmaya aynı anda yer açan günlerden biri hâline geliyor.

1203 – Haçlılar Konstantinopolis surlarını aştı: Bir yıl sonraki büyük yağmanın yolu açıldı

Kudüs’ü ele geçirmek amacıyla yola çıkan Dördüncü Haçlı Seferi ordusu, 17 Temmuz 1203’te rotasından saparak Konstantinopolis’e karadan ve denizden büyük bir saldırı düzenledi. Venedik gemileri Haliç’e girerken Haçlı birlikleri de kentin kara surlarına yöneldi. Saldırının arkasında yalnızca dinî amaçlar değil, Venedik’e olan borçlar ve Bizans tahtındaki iktidar mücadelesi bulunuyordu.

Haçlılar, daha önce tahttan indirilen II. İsaakios’un oğlu Aleksios’u imparator yapmak karşılığında para, asker ve kiliselerin Roma’ya bağlanması sözü almıştı. Venedikliler 17 Temmuz’daki saldırıda Haliç kıyısındaki surların bir bölümünü ele geçirdi. Çatışmalar sırasında çıkarılan yangın, kentin geniş bir bölümünü etkiledi. İmparator III. Aleksios gece şehirden kaçınca II. İsaakios yeniden tahta çıkarıldı; oğlu IV. Aleksios da ortak imparator ilan edildi.

Ancak yeni yönetim, Haçlılara verdiği ağır mali sözleri yerine getiremedi. Halkın Latinlere karşı öfkesi büyüdü, sarayda yeni bir iktidar değişikliği yaşandı ve Haçlılarla Bizans arasındaki geçici uzlaşma çöktü. Ordu ertesi yıl Konstantinopolis’e yeniden saldırdı; 1204’te şehir ele geçirildi, üç gün boyunca yağmalandı ve kutsal yapılardan saraylara kadar büyük bir tarihî miras talan edildi.

17 Temmuz 1203 saldırısı, Bizans İmparatorluğu’nu ağır biçimde zayıflatan Latin işgalinin ve Doğu ile Batı Hristiyan dünyası arasındaki kopuşun en derin yaralarından birinin başlangıcı oldu.

1453 – Fransız topları İngiliz ordusunu dağıttı: Yüz Yıl Savaşları fiilen sona erdi

Fransız ordusu, 17 Temmuz 1453’te Fransa’nın güneybatısındaki Castillon yakınlarında İngiliz kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. İngiltere ile Fransa arasında 1337’den beri aralıklarla devam eden Yüz Yıl Savaşları’nın son büyük muharebesi olan çatışma, İngilizlerin Fransa’daki yüzyıllık hâkimiyetini sona erdirdi.

İngiliz ordusunun başındaki ünlü komutan John Talbot, Fransızların geri çekildiğini sanarak kuvvetlerinin tamamını beklemeden saldırıya geçti. Oysa Fransızlar, Jean Bureau’nun yönettiği yüzlerce topun koruduğu sağlam bir savunma hattının arkasındaydı. İngiliz süvarileri ve piyadeleri açık alanda ilerlerken yoğun top ateşiyle karşılaştı; Talbot ile oğlu savaşta öldürüldü.

Castillon, Avrupa’da sahra topçusunun bir meydan savaşının sonucunu belirlediği ilk büyük örneklerden kabul edilir. Kalelerin kuşatılmasında kullanılan toplar artık hareketli ordulara karşı da belirleyici bir silaha dönüşüyordu. İngilizler yenilginin ardından ellerinde kalan son önemli bölge olan Bordeaux’yu da birkaç ay içinde kaybetti.

Muharebe, 116 yıl süren Yüz Yıl Savaşları’nı fiilen sona erdirdi. İngiltere’nin elinde, Fransa’da yalnızca Calais kenti kaldı. Castillon’un İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedildiği 1453 yılında yaşanması da aynı yıl içinde Avrupa’nın siyasi ve askerî düzenini değiştiren iki büyük dönüm noktasını bir araya getirdi.

1487 – İran’ı yeniden birleştiren ve Osmanlı’ya meydan okuyan Şah İsmail doğdu

Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail, 17 Temmuz 1487’de bugün İran sınırları içinde bulunan Erdebil’de doğdu. Henüz çocukken Safevi tarikatının başına geçen İsmail, çoğunluğu Türkmen aşiretlerinden oluşan Kızılbaşların desteğiyle kısa sürede büyük bir askerî ve siyasi güç kazandı.

İsmail, 1501’de Tebriz’i ele geçirerek kendisini şah ilan etti ve Safevi Devleti’ni kurdu. Ardından İran’ın büyük bölümünü tek yönetim altında birleştirdi. On İki İmam Şiiliğini devletin resmî mezhebi hâline getirmesi, İran’ın dinî ve siyasi kimliğini kalıcı biçimde değiştirdi; Safevi döneminin modern İran tarihinin başlangıcı kabul edilmesinde bu dönüşüm belirleyici oldu.

Safevilerin Anadolu’daki Kızılbaş toplulukları üzerindeki etkisi, Osmanlı Devleti ile büyük bir rekabete yol açtı. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in orduları 1514’te Çaldıran’da karşı karşıya geldi. Osmanlı ordusu ateşli silahları ve topçusu sayesinde savaşı kazandı; ancak Osmanlı-Safevi rekabeti sona ermedi ve iki devlet arasındaki mücadele sonraki yüzyıllarda da sürdü.

Şah İsmail aynı zamanda “Hatayi” mahlasıyla Türkçe şiirler yazan etkili bir şairdi. Dili ve şiirleri Anadolu’daki Alevi-Bektaşi kültürünü derinden etkiledi. Böylece Osmanlı’dan İran’a uzanan geniş coğrafyanın siyasi, mezhepsel ve kültürel tarihini değiştiren isimlerden biri oldu.

1588 – Osmanlı’nın çehresini değiştiren büyük usta Mimar Sinan öldü

Osmanlı mimarisinin klasik dönemine damgasını vuran Mimar Sinan, 17 Temmuz 1588’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 15. yüzyılın sonlarında Kayseri’nin Ağırnas köyünde dünyaya geldiği kabul edilir. Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Osmanlı’nın başmimarlığını yaptı.

Yeniçeri Ocağı’nda yetişen Sinan, Osmanlı ordusunun seferlerine katıldı; köprüler kurdu, yollar açtı ve askerî mühendislik alanındaki başarısıyla dikkat çekti. 1538’de başmimarlığa getirildikten sonra camilerden külliyelere, köprülerden su yollarına, hamamlardan medreselere kadar yüzlerce yapının inşasını yönetti. Yalnızca binalar tasarlamadı; imparatorluğun geniş coğrafyasında kullanılacak ortak bir mimari dil oluşturdu.

Şehzade Camii’ni “çıraklık”, Süleymaniye Camii’ni “kalfalık”, Edirne’deki Selimiye Camii’ni ise “ustalık eseri” olarak tanımladı. Özellikle Selimiye’de tek büyük kubbenin altında kurduğu geniş ve bütünlüklü mekân, klasik Osmanlı mimarisinin ulaştığı en yüksek noktalardan biri kabul edilir. İstanbul’un bugünkü tarihî siluetinde de Sinan’ın camileri, külliyeleri ve kubbeleri belirleyici bir yer tuttu.

Mimar Sinan’ın Kocaeli’de de önemli izleri bulunuyor. İzmit’te 1579’da tamamlanan ve halk arasında Yeni Cuma Camii olarak bilinen Pertev Mehmet Paşa Camii ile Gebze’deki üç kemerli Mimar Sinan Köprüsü onun eserleri arasında yer alıyor. Sinan, kendi tasarladığı mütevazı türbeye, Süleymaniye Külliyesi’nin yanı başına gömüldü; ardında yalnızca anıtsal yapılar değil, yüzyıllar boyunca Osmanlı mimarisini yönlendirecek bir okul bıraktı.

1717 – Kral nehirde gezerken 50 kişilik orkestra peşinden çaldı: Handel’in Su Müziği doğdu

İngiltere Kralı I. George, 17 Temmuz 1717 akşamı Londra’daki Whitehall Sarayı’ndan bir kayığa binerek Thames Nehri üzerinde Chelsea’ye doğru yola çıktı. Kraliyet kayığının arkasından ilerleyen başka bir tekneye ise yaklaşık 50 kişilik orkestra yerleştirilmişti. Müzisyenler, Georg Friedrich Handel’in bu özel gece için hazırladığı Water Music (Su Müziği) adlı eserini çalıyordu.

Olağan dışı konseri duyan Londralılar da tekneleriyle nehre çıktı. Dönemin gazetesi The Daily Courant, Thames’in neredeyse baştan başa kayık ve teknelerle kaplandığını yazdı. Kral müziği o kadar beğendi ki eserin nehir boyunca en az üç kez tekrarlanmasını istedi. Orkestra, kralın Chelsea’ye gidişi ve gece yarısına doğru Whitehall’a dönüşü sırasında saatlerce çaldı.

Handel, açık havada ve su üzerinde çalınacağı için müzikte korno, trompet ve üflemeli çalgılara geniş yer verdi. Böylece ses, kalabalığın ve nehrin gürültüsü arasında kaybolmadan uzaklara ulaşabildi. Bir kralın nehir gezisine eşlik etmek için bestelenen Su Müziği, zamanla Barok dönemin en tanınmış ve en çok seslendirilen eserlerinden biri oldu.

1790 – Modern ekonominin temellerini atan Adam Smith hayatını kaybetti

Modern iktisadın kurucu isimlerinden İskoç düşünür Adam Smith, 17 Temmuz 1790’da Edinburgh’da hayatını kaybetti. Smith, insanların nasıl daha zengin olabileceğini anlatan basit bir para kuramı geliştirmekten çok, toplumların üretim, ticaret ve iş bölümü sayesinde nasıl kalkındığını açıklamaya çalıştı.

1776’da yayımlanan The Wealth of Nations (Ulusların Zenginliği), ekonomi tarihinin en etkili kitaplarından biri oldu. Smith, bir ürünün tek kişi tarafından baştan sona yapılması yerine işin parçalara ayrılmasının üretimi büyük ölçüde artırdığını, serbest ticaretin ve rekabetin ekonomiyi geliştirebileceğini savundu. Ünlü toplu iğne fabrikası örneğiyle, iş bölümünün birkaç işçinin üretimini nasıl katlayabildiğini anlattı.

Smith’in adı çoğu zaman “görünmez el” kavramıyla özdeşleştirildi. Ona göre insanlar kendi çıkarlarını gözetirken, rekabet ve kuralların bulunduğu bir piyasada farkında olmadan toplumun genel yararına da katkı sağlayabilirdi. Ancak Smith, devletin tamamen ortadan çekilmesini savunmadı; adaletin sağlanması, ülkenin savunulması, eğitim ve toplum için gerekli bazı hizmetlerin devlet tarafından yürütülmesi gerektiğini belirtti.

Ekonomi kitabından önce yayımladığı The Theory of Moral Sentiments (Ahlaki Duygular Kuramı) adlı eserinde ise insan davranışının yalnızca çıkarla açıklanamayacağını; vicdan, adalet duygusu ve başkalarının acısını anlayabilme yeteneğinin de toplumu ayakta tuttuğunu savundu. Adam Smith’in düşünceleri kapitalizmi, serbest piyasayı ve modern ekonomi politikalarını derinden etkiledi.

1918 – Rusya’nın son çarı ve ailesi bir bodrumda öldürüldü: Romanovların kanlı sonu

Rusya’nın son çarı II. Nikolay; eşi Aleksandra, beş çocuğu ve yanlarından ayrılmayan dört görevliyle birlikte 17 Temmuz 1918’in ilk saatlerinde Yekaterinburg’daki İpatyev Evi’nin bodrumunda öldürüldü. Yargılama yapılmadan gerçekleştirilen infaz, Rus Devrimi’nin en karanlık olaylarından biri oldu.

  1. Nikolay, 1917’deki Şubat Devrimi’nin ardından tahttan çekilmiş, Romanovların 304 yıllık iktidarı sona ermişti. Bolşeviklerin gözetiminde tutulan aile, Rus İç Savaşı sırasında karşıdevrimci kuvvetlerin Yekaterinburg’a yaklaşması üzerine ortadan kaldırıldı. Eski çarın kurtarılıp monarşi yanlılarının simgesine dönüşmesinden korkuluyordu.

16 Temmuz’u 17 Temmuz’a bağlayan gece aile güvenlik gerekçesiyle bodruma indirildi. İnfaz mangasının başındaki Yakov Yurovski, kararın okunduğunu bildirdikten sonra ateş açıldı. Dar odada kurşunların duvarlardan sekmesi ve barut dumanı nedeniyle infaz kısa sürede denetimsiz bir katliama dönüştü. Çar, eşi, çocukları ve dört görevlinin tamamı öldürüldü; cesetler şehir dışına götürülerek gizlice gömüldü.

Bolşevik yönetimi başlangıçta yalnız II. Nikolay’ın öldürüldüğünü açıkladı. Ailenin kalıntılarının uzun süre bulunamaması, özellikle en küçük kız Anastasiya’nın kurtulduğu yönünde yıllarca süren söylentilere yol açtı. Bu hikâye romanlara ve filmlere konu oldu. Ancak daha sonra bulunan mezarlar ve yapılan DNA incelemeleri, ailenin bütün üyelerinin öldürüldüğünü ortaya koydu.

İnfaz kararının Yekaterinburg’daki Ural Sovyeti tarafından uygulandığı biliniyor. Lenin’in doğrudan yazılı bir emir verip vermediği ise kesin biçimde kanıtlanamadı. Romanov ailesinin öldürülmesi, çökmüş bir hanedanın sonunu ilan etmekten çok, Rus Devrimi’nin siyasi şiddetinin en güçlü simgelerinden biri olarak tarihe geçti.

  1. Nikolay, eşi ve üç çocuklarına ait kalıntılar, infazdan tam 80 yıl sonra, 17 Temmuz 1998’deSt. Petersburg’daki Aziz Petrus ve Pavlus Katedrali’ne gömüldü. Böylece infaz ve resmî cenaze aynı takvim gününde buluştu.

1936 – Başarısız darbe girişimi İspanya’yı üç yıl sürecek iç savaşa sürükledi

İspanya ordusundaki sağcı ve monarşi yanlısı subaylar, 17 Temmuz 1936’da ülkenin Fas’taki birliklerinde ayaklanma başlattı. Amaçları, şubat ayında yapılan seçimleri kazanan sol ve merkez partilerden oluşan Halk Cephesi yönetimini kısa sürede devirmekti. Ancak askerî darbe planlandığı gibi sonuçlanmayınca İspanya, üç yıl sürecek kanlı bir iç savaşa sürüklendi.

Ayaklanmanın başlıca hazırlayıcıları General Emilio Mola ile José Sanjurjo’ydu; Francisco Franco da kısa süre sonra darbecilerin önde gelen komutanlarından biri hâline geldi. Fas’taki birlikler 17 Temmuz’da harekete geçti, isyan ertesi gün İspanya ana karasındaki garnizonlara yayıldı. Madrid, Barcelona ve Valencia gibi büyük kentlerde işçiler, sendikalar ve hükûmete bağlı askerler darbeye direnince ülke iki ayrı yönetim bölgesine bölündü.

Cumhuriyet yönetimini savunanlar “Cumhuriyetçiler”, darbeciler ise “Milliyetçiler” olarak anıldı. Nazi Almanyası ile Faşist İtalya, Franco’nun kuvvetlerine uçak, tank, asker ve silah gönderirken Sovyetler Birliği Cumhuriyetçilere yardım etti. Elliyi aşkın ülkeden yaklaşık 35–40 bin gönüllü de Uluslararası Tugaylara katılarak Cumhuriyet saflarında savaştı. İspanya, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’nın silahlarının ve hava saldırısı yöntemlerinin denendiği bir cepheye dönüştü.

Savaş boyunca her iki tarafta da siyasi infazlar ve büyük şiddet olayları yaşandı. Alman ve İtalyan uçaklarının 1937’de Guernica’yı bombalaması, sivilleri hedef alan modern hava savaşının simgelerinden biri oldu ve Pablo Picasso’nun ünlü Guernica tablosuna ilham verdi. Çatışmalarda, infazlarda ve başka şiddet olaylarında yaklaşık yarım milyon insan hayatını kaybetti.

İspanya İç Savaşı, Cumhuriyetçilerin yenilgisiyle 1 Nisan 1939’da sona erdi. Francisco Franco ülkenin diktatörü oldu ve 1975’teki ölümüne kadar iktidarda kaldı. 17 Temmuz’da hızlı bir hükûmet darbesi olarak başlayan ayaklanma, Avrupa’daki faşizmle demokrasi mücadelesinin en kanlı provalarından birine dönüştü.

1938 – Kaliforniya’ya gidiyorum diye havalandı, İrlanda’ya indi: “Yanlış Yön” Corrigan efsanesi doğdu

Amerikalı pilot Douglas Corrigan, 17 Temmuz 1938 sabahı New York’tan havalandığında yetkililere Kaliforniya’ya döneceğini söylemişti. Ancak Corrigan batıya değil, Atlas Okyanusu’na doğru uçtu ve 28 saat 13 dakika sonra İrlanda’nın başkenti Dublin yakınlarındaki Baldonnel Havaalanı’na indi.

Corrigan daha önce Atlas Okyanusu’nu tek başına geçmek için izin istemiş ancak eski ve bakımsız görünen Curtiss Robin uçağı bu yolculuğa uygun bulunmamıştı. İrlanda’ya indiğinde ise bulutlar arasında yönünü kaybettiğini, pusulayı yanlış okuduğunu ve Kaliforniya’ya gittiğini sandığını söyledi. Deneyimli bir pilotun doğuyla batıyı saatler boyunca karıştırdığı açıklamasına neredeyse hiç kimse inanmadı.

Yetkililer izinsiz uçuş nedeniyle pilotluk belgesini yalnızca 14 günlüğüne askıya aldı. Corrigan ülkesine döndüğünde suçlu gibi değil, kahraman gibi karşılandı; New York’taki geçit törenine yüz binlerce kişi katıldı. “Wrong Way Corrigan” yani “Yanlış Yön Corrigan” adı, daha sonra yanlış istikamete giden ya da yaptığı hatayı masum bir açıklamayla geçiştiren insanlar için kullanılan popüler bir ifadeye dönüştü.

Corrigan ise hayatının sonuna kadar uçuşu bilerek yaptığını kabul etmedi. Havacılık tarihinin en ünlü “yanlış dönüşünün” gerçekten hata mı, yoksa izin alamayan bir pilotun ustaca hazırlanmış oyunu mu olduğu hiçbir zaman kesinleşmedi.

1939 – Cumhuriyet eğitiminin geleceği masaya yatırıldı: İlk Maarif Şûrası toplandı

Türkiye’nin ilk Maarif Şûrası, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in başkanlığında 17 Temmuz 1939’da Ankara’da açıldı. Bilim insanlarını, eğitimcileri, yazarları ve sanatçıları bir araya getiren toplantı, ülkenin eğitim sistemini bütün olarak ele almak ve okullar arasında ortak bir düzen kurmak amacıyla gerçekleştirildi.

29 Temmuz’a kadar süren şûrada Cumhuriyet eğitiminin temel ilkeleri, farklı derecelerdeki okulların yönetmelikleri ve bütün ders programları incelendi. Hasan Âli Yücel, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her aşamasının birbirinden haberdar biçimde işlemesi gerektiğini vurguladı; bir kademedeki eksikliğin sonraki bütün aşamaları etkilediğine dikkat çekti.

Şûrada üç yıllık köy okullarının beş yıla çıkarılması, teknik ve ticaret okullarının programlarının yeniden düzenlenmesi ve ders kitaplarında “devlet kitabı” adı verilen tek tip kitap sistemine geçilmesi kabul edildi. İlk Maarif Şûrası, eğitim politikalarının uzmanlarla birlikte tartışıldığı ve sonraki yıllarda da sürdürülecek Millî Eğitim şûraları geleneğinin başlangıcı oldu.

1942 – Tarihin en kanlı savaşlarından biri başladı: Stalingrad’da Nazi ilerleyişi durduruldu

Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasındaki Stalingrad Muharebesi, Alman ve Sovyet birliklerinin 17 Temmuz 1942’de kentin uzak yaklaşımlarında karşılaşmasıyla başladı. Adolf Hitler’in hedefi, Volga Nehri üzerindeki önemli sanayi ve ulaşım merkezini ele geçirmek, Sovyetlerin ikmal hatlarını kesmek ve Kafkasya’daki petrol bölgelerine ilerleyen Alman ordusunun kuzey kanadını güvenceye almaktı.

Alman 6. Ordusu ağustos ayında Stalingrad’a ulaştı. Luftwaffe’nin ağır bombardımanı kentin büyük bölümünü yıktı; ancak yıkıntılar Alman tanklarının ilerleyişini zorlaştırırken Sovyet askerlerine savunma mevzileri sağladı. Fabrikalar, tren istasyonları, apartmanlar ve hatta odalar için günlerce süren çatışmalar yaşandı. Kent savaşı, askerlerin “fare savaşı” adını verdiği son derece yakın ve kanlı bir mücadeleye dönüştü.

Sovyet ordusu Kasım 1942’de Stalingrad’ın kuzey ve güneyinden büyük bir karşı saldırı başlattı. Almanların daha zayıf Romanya ve Macaristan birliklerinin koruduğu hatlar yarıldı; yaklaşık 300 bin kişilik Mihver kuvveti kuşatma altında kaldı. Hitler geri çekilmeye izin vermedi ve ordunun havadan beslenebileceğini düşündü. Ancak yeterli ikmal yapılamadı; açlık, hastalık ve dondurucu soğuk Alman birliklerini çökertti.

General Friedrich Paulus’un komutasındaki Alman kuvvetleri Şubat 1943’te teslim oldu. Stalingrad, Nazi Almanyası’nın savaş sırasında uğradığı ilk büyük ve tartışmasız askerî felaketler oldu. Almanya Doğu Cephesi’ndeki stratejik üstünlüğünü kaybederken savaşın inisiyatifi giderek Sovyetler Birliği’ne geçti. Muharebe, İkinci Dünya Savaşı’nın başlıca dönüm noktalarından biri olarak tarihe yazıldı.

1944 – 11 yaşında Harvard’a giren çocuk dâhi William James Sidis öldü

Matematik ve dil alanındaki olağanüstü yetenekleriyle küçük yaşta dünya çapında ün kazanan William James Sidis, 17 Temmuz 1944’te Boston’da beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Henüz 46 yaşındaydı. “Tüm zamanların en zeki insanı” olarak anılsa da IQ’sunun 250 ile 300 arasında olduğu iddiası belgelenmiş bir test sonucuna değil, ölümünden sonra aktarılan doğrulanmamış anlatılara dayanıyordu.

Sidis, 1909’da henüz 11 yaşındayken Harvard Üniversitesine kabul edilerek okul tarihinin en genç öğrencisi oldu. Kısa süre sonra Harvard Matematik Kulübünde dört boyutlu cisimler üzerine verdiği konferansla profesörleri ve ileri düzey matematik öğrencilerini şaşırttı. Üniversiteden 16 yaşında üstün başarıyla mezun oldu.

Çok küçük yaşta ileri matematik öğrenen, farklı diller üzerinde çalışan ve kendi dilini tasarlayan Sidis’in yetişkinlik hayatı ise çocukluğundaki başarılarından çok farklı geçti. Üzerindeki yoğun basın ilgisinden ve ailesinin beklentilerinden bunalan Sidis, akademik kariyerden uzaklaştı; düşük ücretli büro işlerinde çalışarak gözlerden uzak yaşamayı seçti. Matematik, kozmoloji, tarih ve toplu taşıma sistemleri üzerine çeşitli adlarla kitaplar ve yazılar kaleme aldı.

1919’da Boston’daki sosyalist bir gösteriye katıldığı için tutuklanması, adını yeniden gazetelere taşıdı. Yıllar sonra The New Yorker dergisinin özel hayatını küçümseyici bir dille anlatan yazısına karşı dava açtı; ancak mahkeme, çocukluğunda kamuoyunca tanınmış biri olduğu gerekçesiyle mahremiyet talebini kabul etmedi. Dava, basın özgürlüğü ile özel hayatın korunması arasındaki tartışmalarda önemli örneklerden biri hâline geldi.

William James Sidis’in hikâyesi, yalnızca olağanüstü zekânın değil, çocuk yaşta şöhretin, ağır beklentilerin ve bir insanı yeteneklerinden ibaret görmenin yaratabileceği yıkımın da simgesi oldu.

1944 – Cephane yüklü iki gemi havaya uçtu: Port Chicago’da 320 kişi öldü

Kaliforniya’daki Port Chicago Deniz Cephaneliği, 17 Temmuz 1944 gecesi peş peşe meydana gelen iki büyük patlamayla yerle bir oldu. Pasifik Cephesi’ne gönderilmek üzere mühimmat yüklenen SS E.A. Bryan ile SS Quinault Victory parçalandı; iskele tamamen yok oldu. Yaklaşık 5 bin ton cephanenin patlamasıyla oluşan sarsıntı, 75 kilometre uzaktaki San Francisco’da bile hissedildi.

Faciada 320 asker ve sivil hayatını kaybetti, yaklaşık 400 kişi yaralandı. Ölenlerin 202’si, dönemin ırk ayrımcılığına dayalı görev düzeni nedeniyle tehlikeli mühimmat taşıma ve yükleme işlerinde çalıştırılan siyah denizcilerdi. Çoğuna patlayıcılarla çalışma konusunda yeterli eğitim verilmemiş, buna rağmen ekipler daha hızlı yükleme yapmaları için yarıştırılmıştı. Patlamanın kesin nedeni hiçbir zaman belirlenemedi ancak felaket, limandaki ağır güvenlik eksikliklerini ortaya çıkardı.

Patlamadan sağ kurtulan denizciler, güvenlik önlemleri artırılmadan yeniden cephane yüklemeye gönderilince 258 kişi çalışmayı reddetti. Bunlardan 50’si “isyana teşebbüs” suçlamasıyla yargılanarak mahkûm edildi. “Port Chicago 50” adıyla anılan denizcilerin davası, ABD ordusundaki ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadelenin simgelerinden biri oldu ve silahlı kuvvetlerde ayrımcılığın kaldırılmasına giden süreci hızlandırdı.

ABD Deniz Kuvvetleri, faciadan tam 80 yıl sonra, 17 Temmuz 2024’te Port Chicago 50 ile birlikte çalışmayı reddettikleri için cezalandırılan diğer 208 denizciyi resmen akladı. Böylece güvenli çalışma koşulları isteyen denizcilerin adları, seksen yıl sonra da olsa temizlenebildi.

1945 – Savaşın galipleri Almanya’da buluştu: Potsdam Konferansı Avrupa’nın kaderini belirledi

ABD Başkanı Harry Truman, Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill, 17 Temmuz 1945’te Almanya’nın Potsdam kentindeki Cecilienhof Sarayı’nda bir araya geldi. Nazi Almanyası iki ay önce teslim olmuştu; ancak Japonya’ya karşı savaş hâlâ sürüyordu. 2 Ağustos’a kadar devam eden konferansta hem yenilen Almanya’nın geleceği hem de savaş sonrasında kurulacak yeni uluslararası düzen görüşüldü.

Liderler, Almanya’nın ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa tarafından yönetilecek dört işgal bölgesine ayrılmasını kesinleştirdi. Alman ordusunun dağıtılması, savaş sanayisinin ortadan kaldırılması, Nazi kurumlarının kapatılması, savaş suçlularının yargılanması ve ülkenin demokratikleştirilmesi kararlaştırıldı. Almanya’dan alınacak savaş tazminatları ile Polonya’nın yeni sınırları da konferansın en tartışmalı konuları arasında yer aldı.

Konferans sırasında İngiltere’de seçim sonuçları açıklandı ve Churchill başbakanlığı kaybetti. İngiliz heyetinin başına İşçi Partisi lideri Clement Attlee geçti. Böylece toplantıya Churchill’le başlayan İngiltere, konferansı yeni başbakan Attlee ile tamamladı.

Potsdam’daki görüşmeler devam ederken Truman, Stalin’e ABD’nin “olağanüstü güçlü yeni bir silaha” sahip olduğunu söyledi. Sözünü ettiği silah, bir gün önce başarıyla denenen atom bombasıydı. Ancak Stalin, Sovyet istihbaratının Manhattan Projesi’ne sızması sayesinde bombadan zaten haberdardı. Konferans sırasında yayımlanan Potsdam Bildirisi’nde Japonya’ya koşulsuz teslim olması çağrısı yapıldı ve kabul etmemesi hâlinde “hızlı ve kesin bir yıkımla” karşılaşacağı bildirildi.

Potsdam Konferansı, savaş yıllarındaki ABD–İngiltere–Sovyetler Birliği ittifakının son büyük toplantısı oldu. Taraflar Almanya konusunda ortak kararlar alsa da Doğu Avrupa’nın geleceği, tazminatlar ve Sovyet nüfuzu üzerindeki anlaşmazlıklar giderek derinleşti. Bu nedenle konferans, Soğuk Savaş’ın ilk çizgilerinin de belirginleştiği buluşmalardan biri olarak tarihe geçti.

1947 – Türk müziğini flamenko gitarla buluşturan usta Doğan Canku doğdu

Modern Folk Üçlüsü’nün kurucularından, besteci ve gitarist Doğan Canku, 17 Temmuz 1947’de Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdu. İlk müzik eğitimini amatör müzisyen ve halk müziği derlemecisi olan babası Şeref Canku’dan aldı. 1958’de Ankara Devlet Konservatuvarına girerek viyolonsel ve piyano eğitimi gördü; ancak klasik gitarla tanışmasının ardından bütün ağırlığını bu çalgıya verdi.

Canku, 1969’da Ahmet Kurtaran ve Selami Karaibrahimgil’le birlikte Modern Folk Üçlüsü’nü kurdu. Türk halk ve sanat müziği eserlerini çok sesli düzenlemelerle yorumlayan topluluk, Türkiye’de modern folk müziğin öncü gruplarından biri oldu; 40’tan fazla ülkede konser verdi. Üçlü, Ayşegül Aldinç’le seslendirdiği “Dönme Dolap” ile 1981 Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etti.

Solo çalışmalarında Türk müziğini flamenko gitar teknikleriyle bir araya getirerek kendine özgü, “flamenkovari” adını verdiği bir üslup geliştirdi. Gecelerim, Ayrılık, İnsanoğlu ve Sonsuza Dek gibi eserleriyle geniş kitlelere ulaştı; Köçekçeler albümünde ise geleneksel ezgileri gitar merkezli çağdaş düzenlemelerle yorumladı.

Doğan Canku, klasik ve flamenko gitarı Türk müziğinin makamları ve halk ezgileriyle buluşturan özgün müzisyenlerden biri olarak Türk müzik tarihinde yer aldı.

1955 – Masallar gerçek bir dünyaya dönüştü: İlk Disneyland Kaliforniya’da açıldı

Walt Disney’in kurduğu ilk eğlence parkı Disneyland, 17 Temmuz 1955’te Kaliforniya’nın Anaheim kentinde davetliler ve basın mensupları için düzenlenen törenle açıldı. Halkın parka girişi ise ertesi gün başladı. Yaklaşık 17 milyon dolara mal olan Disneyland, 160 dönümlük eski portakal bahçelerinin üzerine kuruldu.

Walt Disney, kızlarını lunaparklara ve hayvanat bahçelerine götürdüğünde çocuklar eğlenirken anne babaların kenarda beklediğini fark etmişti. Böylece yetişkinlerle çocukların birlikte vakit geçirebileceği, her ayrıntısı bir hikâyenin parçası olan temiz ve düzenli bir park kurmaya karar verdi. Projeyi gerçekleştirebilmek için hayat sigortası üzerinden borç aldı, tatil evini sattı ve farklı şirketlerden yatırım topladı.

Açılış töreni, Dateline Disneyland adıyla ABC televizyonundan canlı yayınlandı. Dönemin en büyük canlı televizyon yapımlarından biri olan programda 24 kamera kullanıldı ve yayını yaklaşık 90 milyon kişi izledi. Sunucular arasında Art Linkletter, Bob Cummings ve daha sonra ABD Başkanı olacak Ronald Reagan da bulunuyordu.

Ancak büyük açılış, Disney’in hayal ettiği kadar kusursuz geçmedi. Binlerce davetsiz ziyaretçinin parka girmesi, uzun kuyruklar, trafik sıkışıklığı, yetersiz restoranlar ve bazı oyuncaklardaki arızalar nedeniyle bugün, çalışanlar arasında “Kara Pazar” olarak anıldı. Walt Disney daha sonra parkı hazır olmadan açmış olabileceğini kabul etti ve gelen şikâyetleri tek tek düzeltti. Disneyland kısa sürede büyük başarı kazandı; hikâye anlatımını mimari, teknoloji ve eğlenceyle birleştiren yapısıyla dünyanın dört bir yanında kurulacak tema parklarının modeline dönüştü.

1959 – İnsanlığın Afrika’daki geçmişini aydınlatan kafatası bulundu

İngiliz arkeolog ve paleoantropolog Mary Leakey, 17 Temmuz 1959’da Tanzanya’daki Olduvai Boğazı’nda erken insan akrabalarından birine ait yaklaşık 1,8 milyon yıllık bir kafatası buldu. Leakey, kayalık yamaçta topraktan çıkan büyük ve koyu renkli dişleri fark ettiğinde yıllardır aradıkları olağanüstü fosile ulaştığını anladı.

Fosile başlangıçta Zinjanthropus boisei adı verildi; Leakey ailesi onu kısaca “Zinj” diye çağırdı. Büyük azı dişleri, güçlü çenesi ve çiğneme kaslarının bağlandığı kemiksi çıkıntısı nedeniyle basın ona “Fındıkkıran Adam” adını taktı. Fosil günümüzde Paranthropus boisei adı verilen ve insan soyunun yakın akrabası olan ayrı bir türe ait kabul ediliyor.

Keşif, Louis ve Mary Leakey’nin Doğu Afrika’da yıllardır sürdürdüğü çalışmaların dünya çapında tanınmasını sağladı. Buluntu, insan evriminin merkezinin Asya ya da Avrupa değil Afrika olduğu görüşünü güçlendirdi ve Olduvai Boğazı’nı insanlığın kökenlerini araştıran bilim insanları için en önemli bölgelerden birine dönüştürdü.

“Zinj”in bulunmasından sonra araştırmalara daha fazla maddi destek sağlandı ve bölgede yeni kazılar yapıldı. Leakey ekibi kısa süre sonra Homo habilis fosillerine de ulaştı. Mary Leakey’nin kayalıkların arasında gördüğü birkaç diş, insanlık tarihine ilişkin yerleşik düşünceleri değiştiren büyük bir bilimsel keşfin başlangıcı oldu.

1961 – Anıtkabir’i tasarlayan mimarlardan Emin Onat hayatını kaybetti

Cumhuriyet dönemi Türk mimarisinin önde gelen isimlerinden Emin Onat, 17 Temmuz 1961’de İstanbul’da geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Onat, Orhan Arda ile birlikte tasarladığı Anıtkabir’le tanınır. İki mimarın projesi, Atatürk için açılan uluslararası yarışmada birinci seçildi ve Cumhuriyet’in en önemli simge yapılarından birine dönüştü.

1908’de İstanbul’da doğan Onat, Yüksek Mühendis Mektebinde başladığı eğitimini İsviçre’deki Zürih Yüksek Teknik Okulunda tamamladı ve Mimarlık Bölümünden birincilikle mezun oldu. Türkiye’ye döndükten sonra akademik hayata katıldı; 1944’te kurulan İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinin ilk dekanı, 1951–1953 yılları arasında da İTÜ rektörü oldu.

Emin Onat’ın eserleri arasında Anıtkabir’in yanı sıra İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri, İstanbul Adalet Sarayı, İTÜ Taşkışla Binası, Uludağ Sanatoryumu ve Ankara Emniyet Sarayı da bulunuyor. 1954–1957 yılları arasında milletvekilliği de yapan Onat hem tasarladığı yapılar hem de yetiştirdiği mimarlarla Türkiye’de modern mimarlığın yerleşmesine önemli katkı sağladı.

1963 – Türkiye bilimi kurumsal bir çatı altında topladı: TÜBİTAK kuruldu

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun kurulmasını öngören 278 sayılı kanun, 17 Temmuz 1963’te kabul edildi. Kanunun 24 Temmuz’da Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla kurulan TÜBİTAK, bilimsel araştırmaları desteklemek, araştırmacı yetiştirmek ve Türkiye’nin bilim politikasının oluşturulmasına katkı sağlamakla görevlendirildi. Kuruma tüzel kişilik ile idari ve mali özerklik tanındı.

TÜBİTAK, Türkiye’nin planlı kalkınma dönemine geçtiği ve Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı uygulamaya başladığı bir dönemde doğdu. İlk yıllarda özellikle doğa bilimlerindeki temel ve uygulamalı araştırmaların desteklenmesine ağırlık verildi; temel bilimler, mühendislik, tıp, tarım ve hayvancılık alanlarında araştırma grupları oluşturuldu. Genç bilim insanlarının yetiştirilmesi ve araştırma projelerine kaynak sağlanması da kurumun temel görevleri arasındaydı.

Kurumun adı başlangıçta “Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu”ydu. “Teknik” sözcüğü 2005’te “teknolojik” olarak değiştirildi ancak yıllardır kullanılan TÜBİTAK kısaltması korundu. Aynı düzenlemeyle kuruluş kanunundaki “müspet bilimler” sınırlaması kaldırılarak sosyal ve beşerî bilimlerin de destek kapsamına alınmasının önü açıldı.

TÜBİTAK zamanla yalnızca projelere destek veren bir kurum olmaktan çıktı; savunma, uzay, elektronik, metroloji ve sanayi araştırmaları alanlarında merkezler kurdu. Kocaeli açısından en önemli adımlardan biri, 1972’de Gebze’de Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Enstitüsünün açılmasıydı. Bugünkü TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, kenti Türkiye’nin bilim ve teknoloji altyapısının başlıca merkezlerinden biri hâline getirdi.

1973 – Afganistan’da 40 yıllık krallık bir gecede sona erdi: Davud Han cumhuriyeti ilan etti

Afganistan’ın eski başbakanı ve kraliyet ailesinin bir üyesi olan Muhammed Davud Han, 17 Temmuz 1973’te ordu içindeki destekçileriyle beraber yönetime el koydu. Kral Muhammed Zahir Şah’ın tedavi amacıyla İtalya’da bulunduğu sırada gerçekleştirilen darbe, başkent Kabil’deki önemli devlet binaları, radyo istasyonu ve askerî noktaların ele geçirilmesiyle büyük ölçüde çatışmasız tamamlandı.

Davud Han, kuzeni Zahir Şah’ın 1933’ten beri sürdürdüğü hükümdarlığa son verdi; monarşiyi kaldırarak Afganistan Cumhuriyeti’ni ilan etti ve ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu. 1964 Anayasası’nı yürürlükten kaldıran Davud Han, cumhurbaşkanlığının yanı sıra hükûmetin ve dış politikanın yönetimini de kendi elinde topladı.

Darbenin arkasında yönetimdeki istikrarsızlık, 1971–1972 yıllarındaki ağır kuraklık ve kıtlık, ekonomik sıkıntılar ve parlamenter sistemin etkisiz kaldığı yönündeki eleştiriler vardı. Davud Han, özellikle Sovyetler Birliği’nde eğitim görmüş genç subaylardan ve Afganistan Demokratik Halk Partisinin Perçem kanadına yakın isimlerden destek aldı. Ancak iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra bu grupların etkisini azaltmaya ve Sovyetler Birliği’nden uzaklaşmaya başladı.

Zahir Şah, ülkede kan dökülmesini önlemek amacıyla 24 Ağustos’ta tahttan çekildiğini açıkladı ve uzun yıllar İtalya’da sürgünde yaşadı. Davud Han ise beş yıl sonra, 1978’deki Sevr Devrimi sırasında ailesinin büyük bölümüyle birlikte öldürüldü. 17 Temmuz darbesi böylece ülkeyi darbeler, iç savaş ve Sovyet işgaline götürecek uzun istikrarsızlık döneminin de başlangıç noktalarından biri oldu.

1975 – Soğuk Savaş’ın iki rakibi uzayda el sıkıştı: Apollo ile Soyuz kenetlendi

ABD’nin Apollo uzay aracı ile Sovyetler Birliği’nin Soyuz 19 aracı, 17 Temmuz 1975’te Dünya yörüngesinde kenetlendi. İki gün önce kendi ülkelerinden fırlatılan araçların buluşmasıyla, farklı devletlerin katıldığı ilk insanlı uzay uçuşu ve ilk uluslararası uzay kenetlenmesi gerçekleştirildi.

Apollo’da Thomas Stafford, Vance Brand ve Donald “Deke” Slayton; Soyuz’da ise Aleksey Leonov ile Valeri Kubasov bulunuyordu. Kapakların açılmasının ardından Stafford ile Leonov’un uzayda el sıkışması canlı yayınlandı. Ay’a iniş yarışıyla simgeleşen ABD-Sovyet rekabeti, bu kez iki ülkenin ortak başarısına dönüştü.

Görev yalnızca siyasi bir dostluk gösterisi değildi. Apollo ile Soyuz’un kenetlenme sistemleri ve kabinlerindeki hava basınçları birbirinden farklıydı. Bu nedenle araçların arasına hem bağlantıyı sağlayan hem de astronotlarla kozmonotların güvenle geçebilmesi için hava basıncını ayarlayan özel bir kenetlenme modülü yerleştirildi. Böylece gelecekte farklı ülkelere ait uzay araçlarının buluşması ve acil durumlarda birbirine yardım etmesi için gerekli yöntemler denendi.

İki araç yaklaşık 47 saat boyunca birbirine bağlı kaldı. Mürettebatlar karşılıklı olarak araçları ziyaret etti, ortak deneyler yaptı ve hediyeler değiş tokuş etti. Apollo-Soyuz görevi, Apollo programının son uçuşu olurken daha sonra kurulacak Shuttle-Mir ortaklığının ve Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki çok uluslu iş birliğinin de öncülerinden biri kabul edildi.

1976 – Montreal Olimpiyatları başladı: Boykot, “kusursuz 10” ve dev borç tarihe geçti

  1. Yaz Olimpiyat Oyunları, 17 Temmuz 1976’da Kanada’nın Montreal kentinde başladı. Kanada’nın ev sahipliği yaptığı ilk Olimpiyat olan oyunları Kraliçe II. Elizabeth resmen açtı. 1 Ağustos’a kadar süren organizasyonda 92 ülkeden 6 bin 84 sporcu, 198 madalya mücadelesine katıldı.

Oyunlar daha açılışta büyük bir siyasi krizle karşılaştı. Yeni Zelanda ragbi takımının ırk ayrımcılığıyla yönetilen Güney Afrika’da maç yapmasına rağmen Yeni Zelanda’nın Olimpiyatlardan çıkarılmaması üzerine 22 Afrika ülkesi organizasyonu boykot etti. Bu karar, özellikle atletizmde madalya şansı yüksek çok sayıda sporcunun yarışamamasına yol açtı.

Montreal’in en unutulmaz sporcusu ise 14 yaşındaki Rumen jimnastikçi Nadia Comăneci oldu. Olimpiyat tarihinde ilk kez tam 10 puan alan Comăneci’nin notu, elektronik tabela 10.00’ı gösterecek biçimde tasarlanmadığı için ekrana “1.00” olarak yansıdı. Genç sporcu oyunlar boyunca yedi kez tam puan aldı ve üç altın madalya kazandı.

Ev sahibi Kanada, beş gümüş ve altı bronz madalya kazanmasına rağmen altın madalyaya ulaşamadı. Böylece Yaz Olimpiyatları tarihinde altın kazanamayan ilk ev sahibi ülke oldu. Oyunların maliyeti de bütçeyi büyük ölçüde aştı; Montreal Olimpiyatlarının borcu, tütün vergisinden elde edilen gelirlerin de kullanılmasıyla ancak 2006’da tamamen kapatılabildi.

Türkiye, Montreal’e atletizm, boks, bisiklet, atlama, judo, atıcılık, halter ve güreşte yarışan 27 sporcuyla katıldı. Kafilede 26 erkek ve yalnızca bir kadın sporcu bulunuyordu; tramplen atlamada yarışan Peri Suzan Özkum, Türkiye’nin oyunlardaki tek kadın temsilcisiydi.

Türk sporcular Montreal’den madalya kazanamadan döndü. Madalyaya en fazla yaklaşan isim, serbest güreş orta sıklette dördüncü olan Mehmet Uzun’du. Judocu Süheyl Yeşilnur ile güreşçiler Salih Bora, Erol Mutlu ve Kuddusi Özdemir de kendi sıkletlerinde yedinci sırayı aldı.

1981 – Kansas’ta bir otelin havada asılı yürüyüş yolları çöktü: Küçük bir tasarım değişikliği 114 can aldı

ABD’nin Kansas City kentindeki Hyatt Regency Oteli, 17 Temmuz 1981 gecesi düzenlenen kalabalık bir dans etkinliğine ev sahipliği yapıyordu. Otelin geniş lobisinde yüzlerce kişi dans ederken bazı konuklar yukarıda asılı duran yürüyüş yollarından etkinliği izliyordu. Bir anda dördüncü kattaki yürüyüş yolu çöktü ve hemen altında bulunan ikinci kat geçidinin üzerine düştü.

Tonlarca çelik ve betonun lobideki kalabalığın üzerine yığılması sonucunda 114 kişi hayatını kaybetti, 186 kişi yaralandı. Kurtarma ekipleri saatler boyunca beton parçalarının altında kalan insanlara ulaşmaya çalıştı. Olay, ABD tarihinde o tarihe kadar bir binada meydana gelen en ölümcül yapısal çöküşlerden biri oldu.

Yapılan inceleme, yürüyüş yollarını taşıyan çelik askı sisteminin ilk projeden farklı biçimde üretildiğini ortaya çıkardı. Başlangıçta iki geçidin yükünü ayrı ayrı tavana taşıması gereken tek parça çubuklar, imalatı kolaylaştırmak için ikiye bölünmüştü. Bu küçük gibi görünen değişiklik, üst geçidin bağlantı noktalarına binen yükü iki katına çıkardı. Bağlantılar kalabalığın ağırlığını taşıyamayınca sistem çöktü.

Faciada yalnız hatalı tasarım değil, proje değişikliğinin mühendisler, üreticiler ve yükleniciler arasında yeterince denetlenmemesi de belirleyici oldu. Hyatt Regency çöküşü, mühendislik eğitiminde mesleki sorumluluk ve etik denetimin en çarpıcı örneklerinden biri hâline geldi. Bir çizim üzerindeki küçük bir değişikliğin, kontrol edilmediğinde nasıl kitlesel bir felakete dönüşebileceğini gösterdi.

1986 – 12 Eylül’ün baskılarına karşı İnsan Hakları Derneği kuruldu

İnsan Hakları Derneği, 17 Temmuz 1986’da Ankara’da 98 insan hakları savunucusunun imzasıyla kuruldu. Kurucular arasında cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin yakınları, yazarlar, gazeteciler, hukukçular, hekimler, akademisyenler, öğretmenler, mimarlar ve mühendisler bulunuyordu. Derneğin amacı, tüzüğünde “insan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak” sözleriyle ifade edildi.

İHD’nin doğuşunda, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından yaşanan ağır hak ihlalleri belirleyici oldu. Siyasi partiler, sendikalar ve dernekler kapatılmış; yüz binlerce kişi gözaltına alınmış, cezaevlerinden işkence ve kötü muamele haberleri gelmişti. Mahpus yakınlarının başlattığı dayanışma arayışı, aydınlar ve hukukçuların katılımıyla örgütlü bir insan hakları hareketine dönüştü.

Derneğin ilk genel başkanlığına hukukçu Nevzat Helvacı, genel sekreterliğine ise Akın Birdal getirildi. Aziz Nesin, Gülten Akın, Halit Çelenk ve Erbil Tuşalp gibi tanınmış isimler de kuruluş sürecinde yer aldı. İHD; işkence, idam cezası, düşünce özgürlüğü, gözaltında kayıplar, faili meçhul cinayetler, cezaevleri ve savaş karşıtlığı gibi alanlarda raporlar hazırladı ve kampanyalar düzenledi.

Yöneticileri ve üyeleri yıllar boyunca saldırılara, davalara ve hapis cezalarına maruz kaldı; çok sayıda İHD üyesi faili meçhul cinayetlerde öldürüldü. Buna rağmen dernek çalışmalarını sürdürdü ve Türkiye İnsan Hakları Vakfının kuruluşunda da rol oynadı. İHD, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin düzenli biçimde izlenmesi ve mağdurların seslerini kamuoyuna duyurması bakımından en köklü sivil toplum kuruluşlarından biri hâline geldi.

1994 – Brezilya 24 yıl sonra yeniden dünya şampiyonu oldu: Finalin simgesi Baggio’nun kaçan penaltısıydı

Brezilya ile İtalya, 17 Temmuz 1994’te ABD’nin Pasadena kentindeki Rose Bowl Stadı’nda Dünya Kupası finaline çıktı. İki takım da daha önce üçer kez şampiyon olmuştu; maçı kazanan ülke, kupayı dördüncü kez kaldıran ilk takım olacaktı.

Romário ve Bebeto’nun sürüklediği Brezilya ile Roberto Baggio’nun finale taşıdığı İtalya arasındaki karşılaşmada normal süre ve uzatmalar golsüz tamamlandı. Böylece Dünya Kupası tarihinde bir final ilk kez penaltı atışlarıyla belirlendi. Brezilya, atışlarda İtalya’ya 3-2 üstünlük sağladı.

İtalya’nın son atışı için topun başına geçen Baggio, şutunu üstten auta gönderdi. Başını öne eğerek penaltı noktasında kalakaldığı görüntü, futbol tarihinin en unutulmaz yenilgi karelerinden birine dönüştü. Ancak kupanın yalnızca Baggio’nun hatası yüzünden kaybedildiğini söylemek doğru değil: İtalya adına Franco Baresi ve Daniele Massaro da daha önce penaltılarını kaçırmıştı. Üstelik Baggio golü atsa bile Brezilya’nın kullanacağı bir penaltı daha bulunuyordu.

Kaptan Dunga’nın kaldırdığı kupa, Brezilya’nın 1970’ten beri süren 24 yıllık şampiyonluk özlemini sona erdirdi. Pele’nin takımıyla kazanılan üçüncü kupadan sonra gelen bu zafer, Brezilya’yı dört Dünya Kupası şampiyonluğuna ulaşan ilk ülke yaptı. Finalin hafızalara kazınan görüntüsü Baggio’nun kaçırdığı penaltı olsa da o günün asıl hikâyesi, Brezilya’nın dünya futbolunun zirvesine dönüşüydü.

1998 – Savaş suçlularını yargılayacak Uluslararası Ceza Mahkemesinin temeli atıldı: Roma Statüsü kabul edildi

Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçların cezasız kalmasını önlemek amacıyla hazırlanan Roma Statüsü, 17 Temmuz 1998’de İtalya’nın başkenti Roma’da kabul edildi. Yaklaşık beş hafta süren konferansa 160 devletin temsilcileri katıldı; metin 120 kabul, 7 ret ve 21 çekimser oyla onaylandı. Türkiye de çekimser oy kullanan ülkeler arasında yer aldı.

Statü, dünyanın ilk sürekli Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasını öngörüyordu. Hollanda’nın Lahey kentinde faaliyet gösteren mahkeme; soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçundan sorumlu kişileri yargılamakla görevlendirildi. Uluslararası Adalet Divanından farklı olarak devletler arasındaki anlaşmazlıklara değil, bu ağır suçlarla itham edilen kişilere bakacaktı.

Mahkeme, ulusal yargı sistemlerinin yerine geçecek bir üst mahkeme olarak tasarlanmadı. “Tamamlayıcılık” ilkesi gereğince öncelik ülke mahkemelerine verildi; Uluslararası Ceza Mahkemesi ancak ilgili devletin gerçek bir soruşturma yürütmek istememesi veya bunu yapabilecek durumda olmaması hâlinde devreye girecekti.

Roma Statüsü, gerekli 60 ülkenin onayının tamamlanmasının ardından 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe girdi. Mahkeme yalnızca bu tarihten sonra işlenen suçları yargılayabildiği için geçmişteki savaşlar ve katliamlar bakımından geriye dönük yetkiye sahip olmadı. Türkiye Statü’yü imzalamadı ve günümüzde de Uluslararası Ceza Mahkemesine taraf ülkeler arasında bulunmuyor.

17 Temmuz, Statü’nün kabulünün anısına bugün Uluslararası Ceza Adaleti Günü olarak anılıyor.

2011 – Deprem ve tsunamiyle yıkılan Japonya, kadın futbolunda dünyanın zirvesine çıktı

Japonya Kadın Millî Futbol Takımı, 17 Temmuz 2011’de Almanya’nın Frankfurt kentinde oynanan Dünya Kupası finalinde güçlü ABD’yle karşılaştı. Japonya, yalnızca dört ay önce meydana gelen büyük deprem, tsunami ve Fukuşima nükleer felaketinin yaralarını sarmaya çalışıyordu. Binlerce kişinin hayatını kaybettiği felaketin ardından takımın finale yükselmesi bile ülke için büyük bir moral kaynağı olmuştu.

ABD karşılaşma boyunca iki kez öne geçti. Japonya önce Aya Miyama’yla skoru eşitledi. Uzatmalarda Abby Wambach’ın golüyle yeniden geriye düşen Japonlar, 117. dakikada kaptan Homare Sawa’nın olağanüstü golüyle maçı 2-2’ye getirdi. Karşılaşma penaltılara kaldı.

Japon kaleci Ayumi Kaihori iki penaltıyı kurtardı; ABD üç atıştan yararlanamadı. Saki Kumagai’nin attığı son penaltıyla Japonya seri atışları 3-1 kazandı ve tarihinde ilk kez Dünya Kupası’nı kaldırdı.

Bu zaferle Japonya, erkekler veya kadınlarda büyükler düzeyinde bir FIFA Dünya Kupası kazanan ilk Asya ülkesi oldu. Japon futbolcuların kupayla birlikte depremzedelere teşekkür mesajları taşıması, başarının sportif anlamını aşmasını sağladı. Dünya Kupası, büyük bir felaketin ardından toparlanmaya çalışan Japonya için direnme ve yeniden ayağa kalkma simgesine dönüştü.

2014 – Malezya Havayolları’na ait yolcu uçağı Ukrayna üzerinde vuruldu: MH17’de 298 kişi hayatını kaybetti

Malaysia Airlines’ın Amsterdam’dan Kuala Lumpur’a giden MH17 sefer sayılı Boeing 777-200ER uçağı, 17 Temmuz 2014’te Ukrayna’nın doğusunda uçarken vurularak düşürüldü. Uçaktaki 283 yolcu ile 15 mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Kurbanların 196’sı Hollanda vatandaşıydı.

Uçak, Ukrayna ordusu ile Rusya yanlısı ayrılıkçılar arasındaki çatışmaların sürdüğü Donetsk bölgesi üzerinde yaklaşık 10 bin metre yüksekte ilerliyordu. Hollanda Güvenlik Kurulunun araştırması, uçağın kokpitinin sol üst tarafında patlayan Buk karadan havaya füzesine ait savaş başlığından çıkan yüksek hızlı parçalarla delindiğini ve gövdenin havada parçalandığını ortaya koydu. Böylece ilk haberlerde kullanılan “füzeyle vurulduğu düşünülüyor” ifadesi zamanla kesinlik kazandı.

Hollanda, Avustralya, Belçika, Malezya ve Ukrayna’nın oluşturduğu Ortak Soruşturma Ekibi, füzenin Rusya’dan getirilen bir Buk sistemiyle, Rusya yanlısı ayrılıkçıların kontrolündeki Pervomayski yakınlarından ateşlendiğini belirledi. Füze sistemi saldırının ardından bir füzesi eksik hâlde yeniden Rusya’ya götürüldü. İncelemelerde sistemin Rus ordusunun Kursk merkezli 53. Uçaksavar Füze Tugayına ait olduğu sonucuna varıldı.

Lahey’de görülen davada Igor Girkin, Sergey Dubinskiy ve Leonid Harçenko, uçağın düşürülmesindeki rolleri nedeniyle 2022’de gıyaplarında ömür boyu hapse mahkûm edildi; dördüncü sanık Oleg Pulatov beraat etti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Temmuz 2025’te Rusya’yı MH17’nin düşürülmesinden ve uçaktaki 298 kişinin ölümünden sorumlu tuttu. Facia, Ukrayna’daki savaşın sivilleri hedef alan en ağır sonuçlarından biri olarak tarihe geçti.

2019 – Akçakoca’yı sel vurdu: Dördü çocuk 7 kişi hayatını kaybetti

Düzce’nin Akçakoca ve Cumayeri ilçelerinde 17 Temmuz 2019 akşamı başlayan kuvvetli sağanak, derelerin taşması ve heyelanlarla büyük bir afete dönüştü. Yağış ertesi gün de sürerken Akçakoca ilçe merkeziyle Esmahanım, Uğurlu, Dilaver, Kurukavak ve Melenağzı köyleri ağır hasar gördü. Bölgede metrekareye yaklaşık 160 kilogram yağış düştü; iki günde yağan yağmurun, yıllık toplamın yaklaşık dörtte birine ulaştığı belirtildi.

Sel sularının en ağır vurduğu Esmahanım köyünde iki aileden dört çocuk, iki kadın ve bir erkek kayboldu. Günlerce hava, kara ve denizden sürdürülen aramalarda kayıp yedi kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Böylece felakette dördü çocuk 7 kişi hayatını kaybetti. Yüzlerce kişi evlerinden ve mahsur kaldıkları bölgelerden kurtarıldı.

Sel ve heyelanlar yolları kapattı, köprülerle içme suyu hatlarını yıktı, çok sayıda ev ve tarım arazisini kullanılamaz hâle getirdi. Yapılan ilk incelemelerde 100 yapının yıkıldığı, 75 yapının ağır, 300 yapının ise hafif hasar gördüğü belirlendi. Akçakoca’daki felaket, Batı Karadeniz’de kısa sürede yağan aşırı yağışların nasıl ölümcül bir afete dönüşebileceğini gösteren acı olaylardan biri olarak hafızalara kazındı.

2020 – Türkiye’nin “Huysuz Virjin”i Seyfi Dursunoğlu hayatını kaybetti

Türk eğlence dünyasının en özgün isimlerinden Seyfi Dursunoğlu, 17 Temmuz 2020’de İstanbul’da hayatını kaybetti. 87 yaşındaki sanatçı, uzun süredir KOAH hastasıydı ve ölümünden önce 15 gün boyunca zatürre tedavisi görmüştü.

Trabzon’da doğan Dursunoğlu, üniversite eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Sosyal Sigortalar Kurumunda 18 yıl memur olarak çalıştı. 1970’te memuriyeti bırakarak yarattığı “Huysuz Virjin” karakteriyle küçük gece kulüplerinde sahneye çıkmaya başladı. Kanto ve geleneksel zenne kültürünü modern sahne gösterisiyle birleştiren Huysuz Virjin; gösterişli kostümleri, sivri dili ve seyircilerle yaptığı doğaçlama atışmalarla kısa sürede büyük ün kazandı.

İzmir Fuarı’ndaki gazino programlarından televizyon şovlarına uzanan kariyerinde, kimsenin kolay kolay söyleyemediği sözleri mizahın arkasına saklayarak dile getirdi. Yarışma programları sundu, şarkılar ve kantolar söyledi; özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda televizyon eğlencesinin en tanınmış yüzlerinden biri oldu. Huysuz Virjin karakterinin ekrana çıkması, 2007’den itibaren RTÜK’ün kanallar üzerindeki baskısı nedeniyle büyük ölçüde engellendi. Dursunoğlu bu müdahaleyi, onlarca yıldır toplum tarafından benimsenmiş bir sanatçının yeniden şekillendirilmeye çalışılması olarak eleştirdi.

Sahnedeki acımasız ve kavgacı görünümünün ardında disiplinli, ölçülü ve yardımsever bir hayat süren Dursunoğlu, mal varlığının önemli bölümünü kız çocuklarının eğitiminde kullanılması amacıyla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bırakmak istedi. Seyfi Dursunoğlu’nun ölümüyle, Türkiye’de kanto, zenne geleneği, gazino kültürü ve televizyon şovlarını aynı karakterde buluşturan yarım asırlık bir sahne dönemi de kapandı.

2022 – Anadolu’nun yoksulluğunu ve yalnızlığını sinemaya taşıyan, Gölcük doğumlu usta yönetmen Erden Kıral öldü

Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Erden Kıral, 17 Temmuz 2022’de Antalya’nın Kumluca ilçesinde hayatını kaybetti. Beyin kanaması geçiren ve çoklu organ yetmezliği gelişen Kıral, 80 yaşındaydı. 10 Nisan 1942’de Kocaeli’nin Gölcük ilçesinde doğmuştu.

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Seramik Bölümünde eğitim gören Kıral, sinemaya yönetmen yardımcılığı ve sinema yazarlığıyla başladı. İlk uzun metrajlı filmi Kanal’ı 1978’de çekti. Ardından Orhan Kemal’in romanından uyarladığı Bereketli Topraklar Üzerinde ile Çukurova’ya çalışmaya giden köylülerin sömürü ve yoksullukla mücadelesini beyazperdeye taşıdı. Filmin negatifleri daha sonra çalındı; orijinal kopyası yaklaşık 30 yıl boyunca kayıp kaldı.

Kıral’ın uluslararası alandaki en büyük başarısı, Ferit Edgü’nün eserinden Onat Kutlar’ın senaryolaştırdığı Hakkâri’de Bir Mevsim oldu. Uzak bir dağ köyüne gönderilen öğretmenin yalnızlığını ve köylülerle kurduğu ilişkiyi anlatan film, 1983 Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Jüri Özel Ödülü ile FIPRESCI Ödülü’nün de aralarında bulunduğu dört ödül kazandı. Buna karşılık film, 12 Eylül döneminin siyasi baskıları nedeniyle Türkiye’de yıllarca gösterilemedi.

Av ZamanıAynaMavi SürgünVicdan ve Yılmaz Güney’in yaşamından izler taşıyan Yolda gibi filmlere de imza atan Erden Kıral; göçü, sürgünü, yoksulluğu, emeği ve insanın yaşadığı çevreyle çatışmasını şiirsel ama sert bir sinema diliyle anlattı. Gölcük’te başlayan yaşamı, onu modern Türk sinemasının uluslararası alanda tanınan öncü yönetmenlerinden birine dönüştürdü.

2024 – 150 milyon yıllık dinozor 44,6 milyon dolara satıldı: “Apex” açık artırma rekoru kırdı

“Apex” adı verilen Stegosaurus iskeleti, 17 Temmuz 2024’te New York’taki Sotheby’s müzayede evinde 44,6 milyon dolara satıldı. Böylece o tarihe kadar açık artırmada satılan en pahalı fosil oldu. Satış öncesinde 4 ila 6 milyon dolar değer biçilen iskelet, tahmin edilen en düşük fiyatın yaklaşık 11 katına alıcı buldu.

Yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşayan Apex, 8,2 metre uzunluğunda ve 3,4 metre yüksekliğindeydi. İskeletinin yaklaşık yüzde 80’inin korunmuş olması, onu şimdiye kadar bulunan en büyük ve en eksiksiz Stegosaurus örneklerinden biri hâline getiriyordu. Kemiklerdeki izler, hayvanın ileri yaşlara kadar yaşadığını ve eklem rahatsızlıkları geçirdiğini gösteriyordu.

Apex’i, Amerikalı milyarder ve yatırımcı Ken Griffin satın aldı. Fosilin özel bir koleksiyonda gözlerden uzak tutulacağı endişesi doğsa da Griffin, iskeleti New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesine dört yıllığına ödünç verdi. Apex böylece hem ziyaretçilerin görebildiği hem de bilim insanlarının inceleyebildiği bir müze parçasına dönüştü.

Satış, önemli fosillerin bilimsel araştırma merkezleri yerine zengin koleksiyoncuların eline geçmesi konusundaki tartışmaları da yeniden alevlendirdi. Apex’in 44,6 milyon dolarlık rekoru ise Temmuz 2026’da “Gus” adı verilen bir Tyrannosaurus rex iskeletinin 50,1 milyon dolara satılmasıyla geçildi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.