12 Temmuz Tarihte Bugün

73 Dakika Okuma
12 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 12 Temmuz

MÖ 100 – Roma Cumhuriyeti’nin kaderini değiştiren adam doğdu; Jül Sezar dünyaya geldi

Geleneksel kabule göre 12 Temmuz MÖ 100’de, Roma tarihinin en etkili isimlerinden Gaius Julius Caesar, Türkçede bilinen adıyla Jül Sezar, dünyaya geldi. Sezar, çoğu zaman “Roma imparatoru” sanılır; ancak bu doğru değildir. O, Roma Cumhuriyeti’nin son döneminde yükselen büyük bir komutan, siyasetçi ve diktatördü. Roma İmparatorluğu ise onun ölümünden sonra, evlatlığı Octavianus’un Augustus adıyla iktidarı kurumsallaştırmasıyla doğacaktı.

Sezar, köklü ama o dönemde çok güçlü olmayan aristokrat bir aileden geliyordu. Genç yaşta Roma siyasetinin sert mücadeleleriyle tanıştı. Roma Cumhuriyeti, onun yaşadığı dönemde artık eski dengesini kaybetmişti. Senato aristokrasisi, halkçı siyasetçiler, güçlü generaller, lejyonlar ve eyaletlerden gelen servet Roma’yı içeriden sarsıyordu. Sezar’ın yükselişi de bu krizin içinden çıktı.

Askerî dehasını en açık biçimde Galya seferlerinde gösterdi. Bugünkü Fransa ve çevresini kapsayan Galya’yı Roma hâkimiyetine alması, ona büyük bir şöhret, muazzam bir servet ve kendisine bağlı güçlü bir ordu kazandırdı. Fakat bu başarılar, Roma’daki rakiplerini de korkuttu. Senato ile Sezar arasındaki gerilim büyüdü ve MÖ 49’da Sezar, ordusuyla Rubicon Nehri’ni geçti. Bu adım, Roma’da iç savaşın başlangıcı oldu.

Pompeius ve senato yanlılarını yenen Sezar, Roma’nın en güçlü kişisi hâline geldi. Takvimi düzenledi, borçlar, vatandaşlık, koloniler ve yönetim sistemi üzerine reformlar yaptı. Ancak gücü tek elde toplaması, Cumhuriyet geleneğine bağlı senatörlerde büyük bir korku yarattı. MÖ 44’te “ömür boyu diktatör” ilan edilmesi, bu korkuyu daha da artırdı.

15 Mart MÖ 44’te Sezar, Senato’da Brütüs ve Cassius’un da aralarında bulunduğu bir grup senatör tarafından öldürüldü. Suikastçılar Cumhuriyet’i kurtardıklarını düşünüyorlardı; fakat sonuç tam tersi oldu. Sezar’ın ölümü yeni iç savaşlara yol açtı ve sonunda Roma Cumhuriyeti fiilen sona erdi. Onun mirasını devralan Octavianus, Augustus adıyla Roma’nın ilk imparatoru oldu.

12 Temmuz MÖ 100, dünya tarihinin büyük dönemeçlerinden birine açılan gündür. Jül Sezar, Roma’yı tek başına imparatorluğa dönüştürmedi; ama Cumhuriyet’in sonunu hızlandıran, Avrupa tarihinin siyasi dilini değiştiren ve adı “Sezar”, “Kaiser”, “Çar” gibi unvanlarla yüzyıllar boyunca yaşamaya devam eden figürlerden biri oldu.

1191 – İki yıl direnen Akka düştü; Haçlılar Kudüs yolunda büyük moral kazandı

12 Temmuz 1191’de, Üçüncü Haçlı Seferi’nin en önemli kuşatmalarından biri olan Akka Kuşatması sona erdi. Selahaddin Eyyubi’ye bağlı Müslüman garnizon, yaklaşık iki yıl süren direnişin ardından şehri Haçlı kuvvetlerine teslim etti.

Akka, bugünkü İsrail kıyılarında yer alan stratejik bir liman kentiydi. Doğu Akdeniz’e gelen ordular için hem asker hem yiyecek hem de malzeme akışını sağlayan çok önemli bir kapıydı. Bu yüzden Akka’yı ele geçirmek, yalnız bir kaleyi almak anlamına gelmiyordu; Haçlıların Doğu Akdeniz’de yeniden tutunması ve Kudüs’e doğru ilerleyebilmesi için büyük bir üs kazanması demekti.

1187’de Selahaddin Eyyubi, Hıttin Savaşı’nda Haçlıları ağır yenilgiye uğratmış ve ardından Kudüs’ü geri almıştı. Bu gelişme Avrupa’da büyük sarsıntı yaratmış, İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard, Fransa Kralı II. Filip ve Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın öncülük ettiği Üçüncü Haçlı Seferi başlamıştı.

Akka Kuşatması, bu büyük seferin merkezî mücadelesine dönüştü. Şehir içeriden Müslüman garnizon tarafından savunulurken, dışarıda Haçlı orduları şehri kuşattı. Selahaddin Eyyubi ise kuşatmayı kırmak ve Akka’yı kurtarmak için çevredeki Haçlı kampını baskı altında tuttu. Böylece Akka’da çok tuhaf bir tablo oluştu: Bir şehir kuşatılıyor, kuşatan Haçlılar da dışarıdan Selahaddin’in ordusu tarafından sıkıştırılıyordu.

İki yıl süren kuşatma iki taraf için de yıpratıcı oldu. Açlık, hastalık, saldırılar, denizden gelen yardımlar ve diplomatik pazarlıklar kuşatmanın parçasıydı. Sonunda Fransa Kralı II. Filip ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın bölgeye gelişi, Haçlıların baskısını artırdı. 12 Temmuz 1191’de Akka teslim oldu.

Akka’nın düşmesi Haçlılar için büyük bir moral zaferiydi. Kudüs hemen geri alınamadı; hatta Üçüncü Haçlı Seferi’nin asıl hedefi olan Kudüs, Selahaddin’in elinde kaldı. Fakat Akka’nın alınması, Haçlıların Doğu Akdeniz kıyılarında yeniden güçlü bir merkez kurmasını sağladı. Şehir, daha sonraki yıllarda Haçlı varlığının en önemli dayanaklarından biri hâline geldi.

Bu zaferin karanlık bir devamı da oldu. Teslimiyetin ardından esir alınan Müslümanların akıbeti konusunda Selahaddin ile Richard arasında pazarlıklar yürütüldü. Anlaşmazlıkların ardından Aslan Yürekli Richard, çok sayıda Müslüman esirin öldürülmesi emrini verdi. Bu olay, Akka zaferinin Haçlı tarihindeki en sert ve kanlı sayfalarından biri olarak hatırlanır.

12 Temmuz 1191, Orta Çağ tarihinin önemli günlerinden biridir. Akka’nın teslim olması, Selahaddin Eyyubi ile Haçlı kralları arasındaki mücadelenin yalnız Kudüs’ten ibaret olmadığını; limanların, kalelerin, ikmal yollarının ve moral üstünlüğün de savaşın kaderini belirlediğini gösterdi.

1470 – Fatih Sultan Mehmet, Ege’de Venedik’in kilidini kırdı; Eğriboz Osmanlı’ya geçti

12 Temmuz 1470’te, Fatih Sultan Mehmet’in bizzat yönettiği sefer sonunda Eğriboz Adası Osmanlıların eline geçti. Venediklilerin Negroponte dediği bu ada, Ege Denizi’nde Venedik hâkimiyetinin önemli dayanaklarından biriydi. Eğriboz’un alınması, Osmanlı-Venedik mücadelesinde Fatih’in en dikkat çekici hamlelerinden biri oldu.

Eğriboz, bugünkü Yunanistan’ın doğusunda, Atina’ya yakın konumuyla Ege’nin kilit noktalarından biriydi. Ada hem ticaret yolları hem deniz üsleri hem de Venedik’in Doğu Akdeniz’deki varlığı açısından büyük önem taşıyordu. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı Devleti artık yalnız kara gücüyle değil, denizlerde de büyük bir imparatorluk hâline gelmek istiyordu. Bunun için Ege’deki Venedik üslerinin zayıflatılması gerekiyordu.

Fatih Sultan Mehmet, 1470 yazında büyük bir ordu ve donanmayla Eğriboz üzerine yürüdü. Osmanlı kuvvetleri karadan ve denizden adayı kuşattı. Venedikliler güçlü surlara, denizden yardım alma umuduna ve adanın stratejik konumuna güveniyordu. Fakat Osmanlı kuşatması çok sert ilerledi. Fatih’in kararlılığı, Osmanlı topçusu ve donanmanın baskısı sonunda Venedik savunması çöktü.

12 Temmuz’da Eğriboz’un düşmesi, Venedik için ağır bir darbe oldu. Çünkü ada yalnız bir kale ya da liman değildi; Venedik’in Ege’deki ticaret ve askerî güvenlik sisteminin önemli parçalarından biriydi. Osmanlıların Eğriboz’u alması, Ege’de güç dengesini belirgin biçimde değiştirdi.

Bu zafer, Fatih Sultan Mehmet’in yalnız İstanbul’u fetheden hükümdar olmadığını; Balkanlar, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetini genişletmeye çalışan büyük bir stratejist olduğunu da gösterdi. Eğriboz’un alınmasıyla Osmanlılar, Venedik’in Doğu Akdeniz’deki hareket alanını daralttı ve Ege’de daha güçlü bir konuma yerleşti.

12 Temmuz 1470, Osmanlı deniz ve ada siyaseti açısından önemli bir gündür. Eğriboz’un fethi, Fatih döneminin büyük askerî başarılarından biri olarak, Osmanlı-Venedik rekabetinde Ege’nin artık bambaşka bir güç dengesine girdiğini gösterdi.

1521 – Belgrad’ın kapısı Zemun alındı; Kanuni’nin Avrupa yolu açıldı

12 Temmuz 1521’de Osmanlı ordusu, Belgrad Seferi sırasında Zemun Kalesi’ni ele geçirdi. Bugün Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ın bir parçası olan Zemun, o dönemde Tuna ve Sava nehirlerinin kavşağına yakın stratejik bir kale konumundaydı. Bu yüzden Zemun’un alınması, Belgrad’ın çevresinin daraltılması anlamına geliyordu.

1520’de tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk büyük hedeflerinden biri Belgrad’dı. Osmanlılar için Belgrad, Orta Avrupa’ya açılan kapıydı. Daha önce II. Murad ve Fatih Sultan Mehmet dönemlerinde alınamayan bu güçlü kale, Macaristan Krallığı’nın güney savunma hattının önemli merkezlerinden biriydi.

Belgrad’a doğrudan saldırmak kolay değildi. Şehir, nehirlerle ve çevresindeki kalelerle korunan güçlü bir savunma sistemine sahipti. Bu nedenle Osmanlı ordusu önce Belgrad’ın etrafındaki destek noktalarını hedef aldı. Zemun da bu hattın en önemli parçalarından biriydi.

Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Zemun’u kuşattı. Topçu ateşiyle zayıflatılan kale, yeniçerilerin hücumuyla ele geçirildi. Böylece Belgrad’ın kuzeyden yardım alma ve nehir hattı üzerinden direnme imkânı büyük ölçüde daraldı.

Zemun’un alınması, Kanuni’nin Belgrad Seferi’nde önemli bir aşamaydı. Birkaç hafta sonra Belgrad da Osmanlıların eline geçti. Bu fetih, Kanuni Sultan Süleyman’ın uzun saltanatının ilk büyük askerî başarısı oldu ve Osmanlıların Orta Avrupa siyasetinde çok daha etkili bir güç hâline gelmesinin yolunu açtı.

12 Temmuz 1521, Osmanlı tarihinin Avrupa yönündeki ilerleyişinde dikkat çekici bir gündür. Zemun’un ele geçirilmesi, Belgrad’ın fethine giden yolu açan hamlelerden biri olarak, Kanuni döneminin büyük askerî yükselişinin başlangıç işaretlerinden sayılır.

1536 – Rönesans hümanizminin büyük sesi sustu; Desiderius Erasmus öldü

12 Temmuz 1536’da, Rönesans Avrupa’sının en etkili düşünürlerinden Desiderius Erasmus, Basel’de hayatını kaybetti. Rotterdamlı Erasmus olarak da bilinen düşünür, klasik metinlere dönüşü, eleştirel aklı, eğitim fikrini ve dinî reform arayışını bir araya getiren büyük hümanistlerden biriydi.

Erasmus, matbaanın Avrupa’da düşünce hayatını hızla değiştirdiği bir dönemde yaşadı. Eski Yunan ve Latin kaynaklarının yeniden okunması, İncil metinlerinin asıllarına dönülerek incelenmesi ve insan aklının eğitimle geliştirilebileceği düşüncesi onun dünyasının merkezindeydi. Bu yüzden Erasmus, yalnız bir yazar değil; Avrupa’da modern eleştirel düşüncenin erken temsilcilerinden biri olarak görülür.

En ünlü eseri Deliliğe Övgü (Moriae Encomium), döneminin kilise adamlarını, skolastik düşünceyi, sahte dindarlığı, iktidar hırsını ve insanın kendini kandırma eğilimini keskin bir mizahla eleştirdi. Kitap, ağır bir felsefe metni gibi değil, zekice kurulmuş bir hiciv olarak yazılmıştı. Bu nedenle geniş çevrelerde okundu ve Erasmus’un ününü bütün Avrupa’ya yaydı.

Erasmus’un asıl büyük etkisi İncil üzerine yaptığı çalışmalarla ortaya çıktı. Yunanca Yeni Ahit metni üzerine yaptığı çalışma hem Katolik dünyada hem de Protestan Reformu içinde büyük yankı uyandırdı. Martin Luther ve diğer reformcular, onun metin eleştirisiyle açtığı yoldan yararlandı. Ancak Erasmus, Luther gibi keskin bir kopuşu savunmadı; Kilise’nin içeriden düzeltilmesini, akıl ve eğitim yoluyla yenilenmesini istedi.

Bu tutumu onu iki taraf arasında zor bir yerde bıraktı. Katolikler onu fazla eleştirel buldu; Protestanlar ise yeterince cesur davranmamakla suçladı. Erasmus ise savaşçı bir din kavgasından çok, barışçıl bir Hristiyanlık, ölçülü düşünce ve insanî eğitim fikrini savundu. Bu yüzden onun mirası, yalnız Reform tarihinin değil, Avrupa hümanizminin de merkezinde yer aldı.

12 Temmuz 1536, düşünce tarihi açısından önemli bir gündür. Desiderius Erasmus, dogmaların, bağnazlığın ve kör otoritenin karşısına eleştirel okuma, eğitim, mizah ve insan aklını koyan büyük Rönesans düşünürlerinden biri olarak hatırlanır.

1854 – Fotoğrafı günlük hayatın parçası yapan George Eastman dünyaya geldi

12 Temmuz 1854’te, fotoğrafçılığı geniş kitlelere ulaştıran Amerikalı girişimci George Eastman doğdu. Eastman, kurduğu Kodak şirketiyle fotoğrafı profesyonellerin ve meraklı uzmanların uğraşı olmaktan çıkarıp sıradan insanların hayatına sokan önemli isimlerden biri oldu.

  1. yüzyılın ortalarında fotoğraf çekmek zahmetli, pahalı ve teknik bilgi isteyen bir işti. Ağır makineler, cam plakalar, kimyasal işlemler ve uzun hazırlık süreçleri gerekiyordu. Fotoğraf, bugünkü gibi herkesin kolayca ulaşabildiği gündelik bir alışkanlık değildi. Eastman’ın yeniliği tam da burada ortaya çıktı: Fotoğrafı daha pratik, daha taşınabilir ve daha yaygın hâle getirmek.

George Eastman, rulo film sisteminin gelişmesine büyük katkı sağladı. 1888’de piyasaya sürdüğü Kodak fotoğraf makinesi, fotoğrafçılık tarihinde gerçek bir dönüm noktası oldu. Şirketin ünlü sloganı, “Siz düğmeye basın, gerisini biz hallederiz” anlayışını taşıyordu. Kullanıcı fotoğrafı çekiyor, makine fabrikaya gönderiliyor, film banyo ediliyor ve baskılar sahibine ulaştırılıyordu. Böylece fotoğraf, teknik ayrıntı bilmeyen insanlar için de mümkün hâle geldi.

Bu değişim yalnız bir teknoloji başarısı değildi. Aile albümleri, seyahat hatıraları, çocukluk fotoğrafları, gündelik hayat kareleri ve kişisel bellek Eastman’ın açtığı yoldan büyüdü. İnsanlar artık kendi hayatlarını da kayda geçirebiliyordu.

Kodak, 20. yüzyıl boyunca fotoğraf kültürünün en güçlü markalarından biri oldu. Evlerdeki küçük makinelerden sinema filmlerine, amatör fotoğrafçılıktan renkli baskılara kadar pek çok alanda Kodak adı gündelik hayatın parçası hâline geldi. Eastman aynı zamanda büyük bir hayırseverdi; eğitim, sağlık ve kültür alanlarına önemli bağışlarda bulundu.

12 Temmuz 1854, görüntü kültürü tarihi açısından önemli bir gündür. George Eastman, fotoğrafı teknik bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp milyonlarca insanın anılarını saklama biçimine dönüştüren öncülerden biri olarak hatırlanır.

1878 – Kıbrıs’ta Osmanlı dönemi fiilen bitti; İngiliz bayrağı Lefkoşa’ya çekildi

12 Temmuz 1878’de Lefkoşa’da İngiliz bayrağı çekildi. Bu tören, adanın Osmanlı yönetiminden çıkıp İngiliz idaresine girdiğinin en görünür işaretiydi.

Kıbrıs, 1571’den beri Osmanlı hâkimiyetindeydi. Ancak 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Osmanlı Devleti, özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından büyük bir diplomatik baskı altındaydı. Rusya’nın Akdeniz’e ve Osmanlı’nın doğu topraklarına doğru genişlemesinden kaygılanan İngiltere, Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’de stratejik bir üs olarak görüyordu.

Bu şartlarda Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 4 Haziran 1878’de Kıbrıs Sözleşmesi imzalandı. Anlaşmaya göre Kıbrıs’ın mülkiyeti kâğıt üzerinde Osmanlı’da kalacak, fakat adanın yönetimi İngiltere’ye bırakılacaktı. İngiltere de Rusya’ya karşı Osmanlı’nın Asya’daki topraklarını koruma yönünde destek sözü verecekti.

12 Temmuz 1878’de Lefkoşa’da İngiliz bayrağının çekilmesi, bu diplomatik anlaşmanın halkın gözü önündeki simgesel karşılığı oldu. Artık adada idare İngiliz yüksek komiserleri eliyle yürütülecek; hukuk, vergi, güvenlik ve yönetim düzeni yavaş yavaş İngiliz etkisi altında şekillenecekti.

Bu gelişme Kıbrıs’ın sonraki bütün tarihini etkiledi. Ada, 1914’te Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere tarafından tek taraflı olarak ilhak edildi. Türkiye, Lozan Antlaşması’yla Kıbrıs üzerindeki İngiliz egemenliğini tanıdı. 1925’te Kıbrıs resmen İngiliz sömürgesi oldu; 1960’ta ise bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.

Fakat Kıbrıs meselesi bağımsızlıkla da bitmedi. Ada, Türkler ve Rumlar arasındaki siyasal gerilimler, Enosis talepleri, garantörlük sistemi, 1963 olayları, 1974 müdahalesi ve bugüne kadar süren bölünmüşlükle Doğu Akdeniz’in en karmaşık sorunlarından biri hâline geldi.

Bu yüzden 12 Temmuz 1878, yalnız Osmanlı tarihinin değil, Türkiye’nin yakın dış politika hafızasının da önemli günlerinden biridir. Lefkoşa’da İngiliz bayrağının çekilmesi, Kıbrıs’ın kaderini değiştiren uzun ve sancılı bir dönemin başlangıcı oldu.

1904 – Aşkı, sürgünü ve Latin Amerika’yı şiire dönüştüren Pablo Neruda doğdu

12 Temmuz 1904’te, 20. yüzyıl dünya şiirinin en büyük isimlerinden Pablo Neruda, Şili’nin Parral kentinde doğdu. Asıl adı Neftalí Ricardo Reyes Basoalto’ydu. Pablo Neruda adını genç yaşta kullanmaya başladı ve zamanla bu ad, Latin Amerika edebiyatının en güçlü seslerinden biri hâline geldi.

Neruda’yı dünya çapında üne kavuşturan ilk büyük eser, henüz çok gençken yayımladığı Veinte poemas de amor y una canción desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı) oldu. Bu kitap, aşkı yalnız romantik bir duygu olarak değil; beden, doğa, özlem ve yalnızlıkla iç içe geçen yoğun bir insan hâli olarak anlattı. Neruda’nın şiiri bu yüzden kolay okunur gibi görünür ama etkisi derindir; okurun gündelik duygusuna dokunurken büyük bir lirizme ulaşır.

Zamanla Neruda’nın şiiri yalnız aşkla sınırlı kalmadı. Diplomat olarak farklı ülkelerde görev yaptı, İspanya İç Savaşı’nı yakından izledi, faşizme karşı açık tavır aldı ve Şili Komünist Partisi içinde siyaset yaptı. Şiiri de giderek daha toplumsal, daha tarihsel ve daha politik bir yön kazandı. Canto General (Evrensel Şarkı) adlı büyük eseri, Latin Amerika’nın doğasını, halklarını, sömürge geçmişini, acılarını ve direnişlerini büyük bir şiir atlasına dönüştürdü.

Neruda, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Ödül, onun yalnız Şili’nin değil, İspanyolca yazılan edebiyatın da dünya çapındaki en güçlü temsilcilerinden biri olarak kabul edildiğini gösterdi. Gabriel García Márquez’in onu 20. yüzyılın bütün dillerdeki en büyük şairlerinden biri olarak anması boşuna değildi; Neruda, şiiri geniş halkların sesi hâline getirebilen nadir şairlerdendi.

Ancak Neruda’nın mirası bütünüyle pürüzsüz değildir. Stalin’e duyduğu hayranlık, komünist siyasetle kurduğu ilişki ve kişisel hayatındaki tartışmalı yönler, ölümünden sonra da eleştirildi. 1973’te, Şili’de Augusto Pinochet darbesinden kısa süre sonra hayatını kaybetmesi ise hâlâ tartışmalı bir konu olarak anılır. Resmî ölüm nedeni uzun süre kanser olarak belirtilse de sonraki yıllarda zehirlenme iddiaları yeniden gündeme gelmiş ve ölümüne ilişkin soruşturmanın sürdürülmesi istenmiştir.

12 Temmuz 1904, dünya edebiyatı açısından önemli bir gündür. Pablo Neruda, aşk şiirinin en çok okunan seslerinden biri olmanın ötesinde, Latin Amerika’nın tarihini, acısını, coğrafyasını ve politik çalkantılarını şiirin büyük diliyle anlatan unutulmaz bir şair olarak hafızalarda yer etti.

1911 – Kocaeli sanayi tarihinde çimento sayfası açıldı; Eskihisar şirketi tescil edildi

12 Temmuz 1911’de, Eskihisar Sun’i Portland Çimentoları ve Su Kireci Anonim Şirketi’nin kuruluşu tescil edildi. Merkezi İstanbul’da bulunan şirketin üretim yeri, bugünkü Gebze-Darıca hattında yer alan Eskihisar çevresiydi. Bu gelişme, Kocaeli’nin sanayi tarihindeki erken ve önemli adımlardan biri oldu.

Kocaeli, bugün Türkiye’nin en büyük sanayi merkezlerinden biri olarak bilinir. Ancak bu kimlik bir anda oluşmadı. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren İzmit Körfezi çevresi, ulaşım imkânları, limanlara yakınlığı, İstanbul’a komşuluğu ve hammadde bağlantıları nedeniyle sanayi yatırımları için dikkat çekici bir bölge hâline gelmeye başladı. Eskihisar’daki çimento girişimi de bu uzun sanayileşme hikâyesinin erken halkalarından biriydi.

Çimento, modern yapılaşmanın temel malzemelerinden biridir. Yol, köprü, liman, fabrika, kamu binası ve konut inşaatları için çimentoya duyulan ihtiyaç, 20. yüzyıl başında giderek artıyordu. Osmanlı Devleti de modern altyapı yatırımlarında dışa bağımlılığı azaltmak ve yerli üretimi güçlendirmek istiyordu. Bu yüzden çimento fabrikaları modernleşme açısından da önemliydi.

Eskihisar şirketinin kuruluşunda Osmanlı vatandaşı gayrimüslim girişimcilerin yer alması da dönemin ticaret ve sanayi yapısını gösterir. Osmanlı’nın son yıllarında sermaye, mühendislik bilgisi, ticaret bağlantıları ve üretim girişimleri çoğu zaman çok kültürlü bir ekonomik çevre içinde gelişiyordu. Kocaeli’nin sanayi tarihi de bu karmaşık ve çok katmanlı mirasın izlerini taşır.

Eskihisar çimento girişimi, ilerleyen yıllarda bölgenin sanayi karakterine katkı sağlayan adımlardan biri oldu. Gebze-Darıca hattı, Cumhuriyet döneminde ve özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında sanayi yatırımlarıyla daha da büyüyecekti. Fakat bu büyümenin erken işaretleri, Osmanlı’nın son dönemindeki bu tür girişimlerde görülür.

12 Temmuz 1911, Kocaeli yerel tarihi açısından önemli bir gündür. Eskihisar çimento şirketinin tescili, İzmit Körfezi çevresinde sanayi kimliğinin yavaş yavaş şekillenmeye başladığını gösteren dikkat çekici kilometre taşlarından biridir.

1917 – ABD’de maden işçileri trenlere doldurulup çöle sürüldü; Bisbee Sürgünü yaşandı

12 Temmuz 1917’de, ABD’nin Arizona eyaletindeki Bisbee kasabasında grev yapan maden işçileri ve onlara destek verdiği düşünülen kişiler zorla toplandı. Yaklaşık 1300 kişi silahlı görevliler ve şirket yanlısı yerel güçler tarafından gözaltına alındı, trenlere bindirildi ve New Mexico çölüne gönderildi. Bu olay tarihe Bisbee Sürgünü olarak geçti.

Bisbee, o dönemde bakır madenleriyle öne çıkan bir şirket kasabasıydı. Madenlerde çalışma koşulları ağırdı. İşçiler düşük ücretlerden, güvensiz çalışma ortamından, uzun mesailerden ve ayrımcı uygulamalardan şikâyet ediyordu. Özellikle göçmen işçiler ve Meksika kökenli çalışanlar daha zor koşullarla karşı karşıyaydı. Sendikalaşma çabaları ise şirket sahipleri tarafından büyük tehdit olarak görülüyordu.

1917 yazında işçiler daha iyi çalışma koşulları için greve çıktı. Ancak grev, yalnız bir işçi-işveren anlaşmazlığı olarak görülmedi. ABD, Birinci Dünya Savaşı’na girmişti; savaş döneminin milliyetçi havası, sendikal hareketleri ve sol fikirleri “tehlikeli” göstermek için kullanılıyordu. Maden şirketleri, grev yapan işçileri ülkenin savaş çabasına zarar veren unsurlar gibi göstermeye çalıştı.

12 Temmuz sabahı silahlı kişiler kasabada ev ev dolaşarak işçileri topladı. İnsanlar bir beyzbol sahasına götürüldü, ardından hayvan vagonlarına bindirilerek saatlerce süren bir yolculukla New Mexico’ya bırakıldı. Sürgüne gönderilenlerin çoğunun yanında para, yiyecek ya da dönüş imkânı yoktu. Bisbee’ye dönmeleri hâlinde öldürülmekle tehdit edildiler.

Sürgün edilen işçilerin çoğu çöl ortasında çaresiz bırakıldıktan sonra federal askerlerin yardımıyla geçici olarak New Mexico’da barındırıldı. Bir kısmı başka bölgelere dağıldı, bazıları zamanla Bisbee’ye dönebildi; ancak sendikal hareketin kasabadaki gücü büyük ölçüde kırıldı. Başkan Wilson’ın kurdurduğu komisyon olayın yasadışı olduğunu kabul etse de sorumlular ciddi biçimde cezalandırılmadı. Açılan davaların çoğu düştü ya da uzlaşmayla kapandı; böylece Bisbee Sürgünü, işçilerin hak arayışının değil, şirket gücünün ve savaş dönemi korkularının kazandığı karanlık bir örnek olarak kaldı.

12 Temmuz 1917, emeğin ve yurttaşlık haklarının tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. Bisbee Sürgünü, işçilerin yalnız işlerinden değil, yaşadıkları kasabadan da koparıldığı; şirket düzeninin hukuk ve insan haklarının önüne geçtiği karanlık örneklerden biri olarak hatırlanır.

1918 – I. Dünya Savaşı: Bakü yolunda kritik eşik; Osmanlı birlikleri Salyan’da Kura hattını tuttu

12 Temmuz 1918’de, Kafkas İslam Ordusu’na bağlı Osmanlı birlikleri Salyan hattındaki çarpışmalarda üstünlük sağladı. Kura Nehri’nin Hazar Denizi’ne yaklaştığı bu bölgenin kontrol altına alınması, Bakü’ye doğru ilerleyen Osmanlı-Azerbaycan kuvvetleri için önemli bir askerî avantaj yarattı.

1918 yazı, Kafkasya için son derece karmaşık bir dönemdi. Rusya’da Bolşevik Devrimi yaşanmış, eski Çarlık düzeni çökmüş, Güney Kafkasya’da yeni devletler ve silahlı güçler ortaya çıkmıştı. Azerbaycan, 28 Mayıs 1918’de bağımsızlığını ilan etmişti; ancak başkent Bakü, Bolşevik ve Ermeni güçlerinin denetimindeydi. Yeni kurulan Azerbaycan devleti, Gence’de tutunmaya çalışıyor ve Osmanlı’dan askerî yardım istiyordu.

Bu ortamda Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu kuruldu. Amaç, Azerbaycan’daki Müslüman-Türk ahalinin güvenliğini sağlamak ve Bakü’yü ele geçirmekti. Fakat Bakü’ye giden yol düz bir ilerleyişten ibaret değildi. Gökçay, Salyan, Kürdemir, Şamahı ve çevresindeki hatlar adım adım aşılmak zorundaydı.

Salyan’ın önemi, Kura Nehri üzerindeki konumundan geliyordu. Kura, bölgenin hem doğal savunma hattı hem de ulaşım ve ikmal yolu sayılabilecek büyük nehirlerinden biriydi. Salyan çevresini kontrol eden taraf, Bakü’ye giden güney hattında önemli bir üstünlük elde ediyordu. Ayrıca bölgenin tahıl kaynakları da savaş koşullarında büyük değer taşıyordu.

Haziran sonundan Temmuz ortasına kadar Salyan çevresinde şiddetli çarpışmalar yaşandı. Bakü tarafındaki kuvvetler bölgeye ilerlemeye çalışırken, Osmanlı birlikleri ve yerel Azerbaycan kuvvetleri bu hattı tutmak için mücadele etti. 12 Temmuz’da Yenivasilevka-Bank hattında yaşanan çarpışma, Salyan mıntıkasında Osmanlı birliklerinin üstünlüğünü pekiştiren önemli aşamalardan biri oldu.

Bu başarı, tek başına Bakü’nün alınması anlamına gelmiyordu; ama Bakü yolundaki askerî dengeyi Osmanlı-Azerbaycan kuvvetleri lehine çevirdi. Gökçay ve Salyan’daki başarıların ardından Kafkas İslam Ordusu ilerleyişini sürdürdü ve birkaç hafta içinde Bakü önlerine ulaştı. 15 Eylül 1918’de Bakü’nün alınmasıyla bu harekât en önemli sonucuna vardı.

12 Temmuz 1918, Osmanlı tarihinin son dönemindeki Kafkasya mücadelesi açısından dikkat çekici bir gündür. Salyan’da Kura hattının tutulması; Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi, Bakü’nün kaderi ve Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarındaki son büyük askerî hamlelerinden biriyle doğrudan bağlantılıydı.

1924 – İstiklâl Marşı’nın ilk bestesi seçildi; bugün bildiğimiz ezgiden önce başka bir marş okunuyordu

12 Temmuz 1924’te İstiklâl Marşı için Ali Rıfat Çağatay’ın bestelediği eser seçildi. Bugün herkesin Osman Zeki Üngör bestesiyle bildiği İstiklâl Marşı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaklaşık altı yıl boyunca Ali Rıfat Çağatay’ın bestesiyle okundu.

Mehmet Âkif Ersoy’un şiiri, 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde millî marş olarak kabul edilmişti. Ancak savaş şartları, marşın bestelenmesi sürecini geciktirdi. Şiir kısa sürede milletin bağımsızlık duygusunu temsil eden metin hâline geldi; fakat bu metnin nasıl okunacağı, hangi ezgiyle söyleneceği bir süre netleşmedi.

Daha sonra İstiklâl Marşı için beste yarışması açıldı. Yarışmaya farklı besteciler katıldı. Ancak ülkenin değişik bölgelerinde farklı besteler söylenmeye devam ediyordu. İstanbul’da Ali Rıfat Çağatay’ın, Ankara’da Osman Zeki Üngör’ün, başka şehirlerde ise başka bestecilerin eserleri kullanılıyordu. Bu durum, millî marşın ortak bir ezgiyle söylenmesi ihtiyacını daha da belirgin hâle getirdi.

12 Temmuz 1924’te Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi, İstiklâl Marşı’nı en iyi tamamlayan eser olarak seçildi. Ali Rıfat Çağatay, geleneksel Türk musikisini iyi bilen, ud, viyolonsel ve kemençe çalan, müzik eğitimiyle de ilgilenen önemli bir besteciydi. Onun bestesi, daha alaturka karakterli ve dönemin müzik zevkine yakın bir yapı taşıyordu.

Bu beste 1930’a kadar kullanıldı. Ancak zamanla marşın daha güçlü, daha törenlere uygun ve Batı tarzı bando düzenine daha elverişli bir biçimde okunması gerektiği düşüncesi öne çıktı. 1930’da Osman Zeki Üngör’ün bestesi kabul edildi. Bugün okullarda, törenlerde, maçlarda ve resmî günlerde söylediğimiz İstiklâl Marşı, o tarihten bu yana Üngör’ün bestesiyle okunuyor.

Bu değişikliğin ardından marşın bando düzenlemesi ve armonizasyonu da yapıldı. Böylece İstiklâl Marşı, yalnız güçlü bir şiir olmaktan çıkıp Cumhuriyet’in ortak ses hafızasına dönüştü.

12 Temmuz 1924, Türkiye kültür tarihinde ilginç ve önemli bir gündür. Çünkü bugün herkesin tek bir ezgiyle bildiği İstiklâl Marşı’nın, Cumhuriyet’in ilk yıllarında başka bir besteyle okunduğunu ve millî marşın bugünkü sesine zaman içinde kavuştuğunu hatırlatır.

1926 – Ortadoğu’yu şekillendiren ünlü İngiliz istihbaratçı Gertrude Bell öldü

12 Temmuz 1926’da, İngiliz seyyah, arkeolog, istihbarat görevlisi ve siyaset danışmanı Gertrude Bell, Bağdat’ta hayatını kaybetti. Bell; Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde, özellikle de Irak’ın kuruluş sürecinde etkili olmuş en dikkat çekici Batılı figürlerden biriydi.

1868’de İngiltere’de varlıklı bir ailenin kızı olarak doğan Bell, Oxford’da tarih eğitimi aldı. Genç yaşta Alp Dağları’na tırmandı, İran’a, Suriye’ye, Arabistan çöllerine ve Mezopotamya’ya uzun yolculuklar yaptı. Arapça ve Farsça öğrendi, kabile yapıları, yerel siyaset, aşiret ilişkileri ve arkeolojik kalıntılar üzerine derin bilgi edindi. Bu bilgi, onu sıradan bir seyyah olmaktan çıkarıp İngiliz devletinin Ortadoğu politikalarında başvurulan özel bir isme dönüştürdü.

Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı ve yönetimi için çalıştı. T. E. Lawrence, daha çok bilinen adıyla Arabistanlı Lawrence kadar popüler olmasa da Arap coğrafyasını tanıma, yerel liderlerle ilişki kurma ve İngiliz politikasına yön verme bakımından onunla aynı dünyanın içindeydi. Bell’in raporları, özellikle Osmanlı sonrası Mezopotamya’nın nasıl yönetileceği konusunda Londra için büyük önem taşıdı.

Savaş sonrasında Irak’ın kuruluş sürecinde önemli rol oynadı. 1921 Kahire Konferansı’nda şekillenen yeni Ortadoğu düzeninde, Faysal’ın Irak kralı yapılmasını destekleyen isimlerden biri oldu. Irak’ın sınırları, yönetim biçimi ve İngiliz mandası altındaki siyasal yapısı oluşturulurken Bell’in bilgisi ve etkisi hissedildi. Bu yüzden ona bazen “Irak’ın annesi” dense de bu ifade romantik olduğu kadar sorunludur; çünkü Bell’in rolü aynı zamanda İngiliz emperyal politikasının bir parçasıydı.

Gertrude Bell’in mirası bu nedenle çift yönlüdür. Bir yandan Ortadoğu’yu ciddiyetle inceleyen, arkeolojiye katkı sunan, Bağdat’ta Irak Müzesi’nin temelini atan, döneminin erkek egemen diplomasi dünyasında olağanüstü etkili olmuş bir kadındı. Öte yandan bugün hâlâ tartışılan Irak sınırlarının ve manda düzeninin kurulmasında pay sahibiydi. Onun hikâyesi, bilgi, merak ve kültürel ilginin emperyal güçle birleştiğinde nasıl büyük tarihî sonuçlar doğurabileceğini gösterir.

Bell, 1926’da Bağdat’ta aşırı doz uyku ilacı aldıktan sonra öldü. Ölümünün kaza mı intihar mı olduğu uzun süre tartışıldı. Ancak hayatının son yıllarında yalnızlık, yorgunluk ve siyasi olarak hayal kırıklığı yaşadığı bilinir. Irak’a gömüldü; çünkü hayatının en güçlü izini orada bırakmıştı.

12 Temmuz 1926, Ortadoğu tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. Gertrude Bell’in ölümü; Osmanlı sonrası Ortadoğu’nun sınırlarını, müzelerini, yönetim modellerini ve tartışmalı mirasını şekillendiren bir dönemin de simgesel kapanışlarından biridir.

1932 – Türkçenin kendi sözünü aradığı kurum doğdu; Türk Dil Kurumu’nun temeli atıldı

12 Temmuz 1932’de, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Bugün Türk Dil Kurumu adıyla bildiğimiz kurumun temeli, Cumhuriyet’in dil alanındaki en büyük hamlelerinden biri olarak bu tarihte atıldı.

Kurumun kuruluşu, yalnız bir akademik çalışma başlatmak anlamına gelmiyordu. Cumhuriyet, yeni harflerin kabulünden sonra dili de eğitim, bilim, hukuk, edebiyat ve günlük hayat için daha anlaşılır bir zemine taşımak istiyordu. Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsça unsurlarla yüzyıllar içinde zenginleşmiş ama aynı zamanda geniş halk kitleleri için ağırlaşmıştı. Cumhuriyet kadroları, Türkçenin kendi kaynaklarını araştırmayı, halk dilindeki kelimeleri derlemeyi ve dili daha açık bir kültür dili hâline getirmeyi hedefledi.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurucuları dönemin tanınmış edebiyatçı ve milletvekilleri olan Sâmih Rifat, Ruşen Eşref Ünaydın, Celâl Sâhir Erozan ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ydu. İlk başkan Sâmih Rifat oldu. Kurumun amacı, Türkçenin zenginliğini ortaya çıkarmak ve onu dünya dilleri arasında hak ettiği seviyeye taşımak şeklinde ifade edildi.

Kuruluşun hemen ardından dil çalışmaları geniş bir kamu meselesi hâline geldi. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda Birinci Türk Dili Kurultayı toplandı. Bu kurultay, dil konusunun yalnız uzmanların değil, öğretmenlerin, yazarların, gazetecilerin ve aydınların da katıldığı büyük bir tartışma alanına dönüşmesini sağladı. Halk ağzından kelime derlemeleri, eski metinlerin incelenmesi, terim üretimi ve sözlük çalışmaları bu dönemin en önemli başlıkları arasındaydı.

Dil Devrimi’nin etkisi kısa sürede günlük hayatta da hissedildi. Birçok eski kelimenin yerine Türkçe karşılıklar önerildi; okul kitapları, resmî yazışmalar ve basın dili değişmeye başladı. Bu süreç, zaman zaman aşırı özleştirme tartışmalarını da beraberinde getirdi. Bazı kelimeler tuttu, bazıları unutuldu, bazıları ise toplumun dil zevki içinde kendine yer bulamadı. Fakat bütün tartışmalarına rağmen bu hareket, Türkçenin modernleşme tarihinde kalıcı bir iz bıraktı.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti, 1934’te Türk Dili Araştırma Kurumu adını aldı; 1936’da ise Türk Dil Kurumu adını benimsedi. Kurum, yıllar içinde sözlükler, yazım kılavuzları, terim çalışmaları, derleme ve tarama faaliyetleriyle Türkçenin en önemli başvuru merkezlerinden biri hâline geldi.

12 Temmuz 1932, Türkiye’nin kültür tarihinde önemli bir gündür. Türk Dil Kurumu’nun temelleri, Türkçeyi çağdaş hayatın, bilimin, edebiyatın ve düşüncenin dili olarak geliştirme iradesiyle atıldı.

1937 – Amerikan televizyonunun en tartışmalı yıldızlarından Bill Cosby doğdu

12 Temmuz 1937’de, Amerikalı komedyen, oyuncu ve televizyon yapımcısı Bill Cosby, Philadelphia’da doğdu. Cosby, özellikle 1980’lerde The Cosby Show dizisiyle Amerikan televizyonunun en tanınan yüzlerinden biri hâline geldi; ancak sonraki yıllarda hakkındaki cinsel saldırı iddiaları ve davalar nedeniyle mirası bütünüyle tartışmalı bir figüre dönüştü.

Bill Cosby, stand-up gösterileriyle başladığı kariyerinde gündelik hayatı, aileyi, çocukluğu ve Amerikan orta sınıfını anlatan temiz, gözleme dayalı mizahıyla tanındı. 1960’larda I Spy dizisinde başrol oynayarak Amerikan televizyonunda siyah oyuncular için önemli bir eşik açtı. Bir dönem, eğlence dünyasında siyah Amerikalıların görünürlüğünü artıran öncü isimlerden biri olarak kabul edildi.

Asıl büyük ününü ise 1984’te başlayan The Cosby Show ile kazandı. Dizide Cosby, Doktor Cliff Huxtable karakterini canlandırıyordu. Dizi, varlıklı, eğitimli ve sevgi dolu bir siyah Amerikan ailesini merkeze alması bakımından dönemi için dikkat çekiciydi. 1980’lerde Amerikan televizyonunun en çok izlenen yapımlarından biri oldu ve Cosby’ye uzun süre “Amerika’nın babası” imajını kazandırdı.

Fakat bu imaj, 2000’li yıllardan itibaren ağır biçimde sarsıldı. Çok sayıda kadın Cosby’yi geçmiş yıllarda kendilerini uyuşturmak ve cinsel saldırıda bulunmakla suçladı. Cosby, 2018’de Andrea Constand davasında ağırlaştırılmış cinsel saldırı suçundan mahkûm edildi ve hapse girdi. 2021’de Pennsylvania Yüksek Mahkemesi, önceki savcılık süreciyle ilgili hak ihlali gerekçesiyle mahkûmiyeti bozdu ve Cosby serbest bırakıldı. Bu karar, onun suçsuz bulunduğu anlamına gelmiyor; mahkûmiyetin hukuki usul gerekçesiyle geçersiz sayıldığı anlamına geliyordu.

Serbest kalmasının ardından da Cosby hakkındaki tartışmalar bitmedi. Bazı sivil davalarda jüri, Cosby aleyhine karar verdi ve tazminata hükmetti. Bu nedenle onun adı bugün hem televizyon tarihinde açtığı temsil alanıyla hem de eğlence dünyasının en büyük itibar çöküşlerinden biriyle birlikte anılıyor.

12 Temmuz 1937, popüler kültür tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. Bill Cosby, Amerikan televizyonunun çehresini değiştiren isimlerden biri oldu; fakat kişisel mirası, hakkındaki cinsel saldırı iddiaları ve davalar nedeniyle artık ancak ağır bir tartışma notuyla birlikte anılabilir.

1944 – Türkiye’nin mühendislik hafızası üniversiteye dönüştü; İstanbul Teknik Üniversitesi kuruldu

12 Temmuz 1944’te İstanbul Yüksek Mühendis Okulu yeniden düzenlenerek İstanbul Teknik Üniversitesi hâline getirildi. Yeni yapı içinde üniversite; İnşaat, Mimarlık, Makina ve Elektrik fakülteleri olmak üzere dört fakülteye ayrıldı. Böylece Türkiye’nin köklü teknik eğitim geleneği, modern üniversite yapısı içinde yeni bir kimlik kazandı.

İTÜ’nün kökleri, Osmanlı dönemine kadar uzanıyordu. 1773’te kurulan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun, Batılı anlamda mühendislik eğitimi veren ilk kurum olarak kabul edilir. Denizcilik, haritacılık, gemi inşası ve askerî teknik bilgi ihtiyacıyla başlayan bu eğitim çizgisi, zamanla kara mühendisliği, yol, su işleri, demiryolu, inşaat ve mimarlık alanlarına doğru genişledi.

Cumhuriyet döneminde bu miras daha sivil ve kalkınmacı bir anlayışla yeniden ele alındı. Genç Türkiye’nin demiryollarına, köprülerine, fabrikalarına, barajlarına, yollarına ve şehir planlarına ihtiyacı vardı. Yüksek Mühendis Okulu da bu ihtiyaca cevap veren önemli kurumlardan biri hâline geldi. Buradan yetişen mühendisler, Cumhuriyet’in imar kadrolarıydı.

1944’teki düzenleme, teknik eğitimin fakültelere ayrılması, mühendislik ve mimarlık alanlarının kendi uzmanlık yapıları içinde gelişmesini sağladı. İnşaat, Makina ve Elektrik fakülteleri sanayileşen Türkiye’nin altyapı ihtiyacına; Mimarlık Fakültesi ise modern şehirleşme ve yapı kültürünün gelişmesine katkı sundu.

İstanbul Teknik Üniversitesi, sonraki yıllarda Türkiye’nin en önemli mühendis, mimar, bilim insanı ve yöneticilerinin yetiştiği kurum oldu. Taşkışla, Gümüşsuyu, Maçka ve daha sonra Ayazağa yerleşkeleriyle, aynı zamanda İstanbul’un modernleşme hafızasının da parçası hâline geldi.

12 Temmuz 1944, Türkiye’de teknik eğitimin kurumsallaşması açısından önemli bir gündür. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kuruluşu, Osmanlı’dan gelen mühendislik birikiminin Cumhuriyet’in kalkınma hedefleriyle birleştiği dönüm noktalarından biri oldu.

1946 – Kerkük’te Türkmen işçilere ateş açıldı; Gavurbağı Katliamı yaşandı

12 Temmuz 1946’da Irak’ın Kerkük şehrinde, Irak Petrol Şirketi’nde çalışan Türkmen işçilerin hak arama eylemi kanlı biçimde bastırıldı. Gavurbağı Meydanı’nda toplanan işçilere güvenlik güçleri tarafından ateş açıldı; çok sayıda Türkmen öldü ve yaralandı.

Kerkük, petrolün ortaya çıkmasıyla birlikte Irak’ın en stratejik şehirlerinden biri hâline gelmişti. Petrol şirketlerinde çalışma şartları, işe alımlar, ücretler ve etnik dengeler şehirdeki gerilimi artırıyordu. Türkmen işçiler de hem çalışma koşullarının düzeltilmesini hem de ayrımcı uygulamaların sona ermesini istiyordu.

Temmuz 1946’da başlayan grev ve toplantılar, Kerkük’te kısa sürede dikkat çekici bir harekete dönüştü. İşçiler seslerini duyurmak için Gavurbağı denilen meydanda toplanıyordu. Ancak Irak yönetimi bu hak arama hareketini bir güvenlik sorunu olarak gördü. Polis ve emniyet kuvvetlerinin müdahalesi sırasında kalabalığa ateş açıldı.

Gavurbağı Katliamı’nda hayatını kaybeden ve yaralananların sayısı kaynaklara göre değişir. Dönemin bazı kayıtlarında ilk tespitler daha düşük verilse de Türkmen kaynaklarında olay genellikle 16 kişinin öldüğü, 20’den fazla kişinin yaralandığı bir katliam olarak anılır. Yaralıların bir kısmının sorgulanma ve takip edilme korkusuyla hastaneye gitmediği de belirtilir.

Bu olay, Irak Türkmenlerinin modern siyasi hafızasında önemli bir kırılma noktası oldu. 1924 Kerkük olayları, 1946 Gavurbağı Katliamı, 1959 Kerkük Katliamı ve sonraki yıllarda yaşanan baskılar, Türkmen toplumunun Irak içindeki varlık mücadelesini derinden etkiledi. Gavurbağı, bu hafızada hem işçi haklarının hem de Türkmen kimliğinin bastırılması olarak yer etti.

12 Temmuz 1946, Kerkük ve Irak Türkmenleri açısından acı bir gündür. Gavurbağı Katliamı, petrolün, etnik kimliğin, işçi haklarının ve devlet baskısının aynı şehirde nasıl iç içe geçtiğini gösteren trajik olaylardan biri olarak hatırlanır.

1947 – Çok partili hayatın en kritik güvencesi geldi; İnönü 12 Temmuz Beyannamesi’ni yayımladı

12 Temmuz 1947’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türk siyasi tarihine “12 Temmuz Beyannamesi” olarak geçen açıklamasını yayımladı. Bu beyanname, Cumhuriyet’in çok partili hayata geçiş sürecinde iktidar ile muhalefet arasındaki gerilimi azaltmayı amaçlayan önemli adımlardan biri oldu.

Türkiye, 1946 seçimlerinden sonra yeni ve sancılı bir döneme girmişti. Cumhuriyet Halk Partisi uzun yıllardır iktidardaydı; Demokrat Parti ise yeni kurulmuş, kısa sürede geniş bir muhalefet desteği toplamıştı. Ancak çok partili hayatın kuralları henüz oturmamıştı. Seçim güvenliği, idarenin tarafsızlığı, muhalefetin baskı altında olup olmadığı ve iktidarın devlet imkânlarını kullanma biçimi sert tartışmalara yol açıyordu.

Demokrat Parti lideri Celâl Bayar, hükümetin muhalefete adil davranmadığını savunuyordu. Başbakan Recep Peker ise muhalefeti sert ve yıkıcı olmakla suçluyordu. Siyasi atmosfer giderek geriliyordu. Çok partili hayatın daha başında, sistemin kopma noktasına gelmesi ihtimali belirmişti.

İsmet İnönü, bu ortamda hem Başbakan Recep Peker’le hem de Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar’la görüşmeler yaptı. Ardından yayımladığı beyannamede cumhurbaşkanının partiler üstü hakem konumunu vurguladı. Muhalefetin meşru bir siyasi güç olduğunu, iktidarın da muhalefete kanunlar içinde yaşama ve çalışma imkânı tanıması gerektiğini ortaya koydu.

12 Temmuz Beyannamesi’nin önemi buradan gelir. İnönü, tek parti döneminden çok partili siyasete geçişte, muhalefetin varlığını demokratik hayatın doğal parçası olarak kabul eden bir çizgi çizdi. Bu tavır, Demokrat Parti’nin meşruiyetini güçlendirdi ve çok partili hayatın devamı için güvence sağladı.

Bu beyanname, bütün sorunları çözmedi. Türkiye siyaseti sonraki yıllarda yine sert kutuplaşmalar, krizler ve darbeler yaşayacaktı. Ancak 12 Temmuz 1947’de atılan adım, çok partili rejimin daha doğmadan boğulmasını önleyen önemli eşiklerden biri oldu.

12 Temmuz 1947, Türkiye demokrasi tarihi açısından özel bir gündür. İnönü’nün 12 Temmuz Beyannamesi, iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan ve çok partili hayatın yerleşmesi için kritik rol oynayan metinlerden biri olarak hatırlanır.

1947 – Türkiye’nin Batı ittifakına yönelişi hızlandı; ABD ile Truman Doktrini yardım anlaşması imzalandı

12 Temmuz 1947’de Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında askerî ve ekonomik yardımı öngören önemli bir anlaşma imzalandı. Truman Doktrini kapsamında yapılan bu anlaşma, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen yeni dünya düzenindeki yerini belirleyen dönüm noktalarından biri oldu.

Savaş bitmişti ama dünya rahatlamamıştı. Avrupa iki büyük güç alanına ayrılmaya başlamış, Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’da etkisini artırmıştı. Türkiye ise savaş boyunca tarafsız kalmaya çalışmış; fakat savaş sonrasında Sovyetlerin Boğazlar ve doğu sınırları üzerindeki talepleri nedeniyle ciddi bir güvenlik baskısıyla karşı karşıya kalmıştı. İngiltere’nin artık Türkiye ve Yunanistan’a eskisi gibi destek veremeyeceğini bildirmesi, bölgede yeni bir güç boşluğu doğurdu.

Bu ortamda ABD Başkanı Harry Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmayla Türkiye ve Yunanistan’a yardım edilmesini istedi. Bu politika daha sonra “Truman Doktrini” adıyla anıldı. ABD, Sovyet yayılmasını sınırlamak ve Türkiye ile Yunanistan’ı Batı sistemi içinde tutmak istiyordu. Kongre, iki ülkeye toplam 400 milyon dolarlık yardım yapılmasını kabul etti. Bu yardımın Türkiye’ye ayrılan kısmı yaklaşık 100 milyon dolardı.

12 Temmuz 1947 anlaşmasıyla ABD, Türkiye’ye silah, askerî mühimmat, uzman desteği ve Türk askerî personelinin eğitimi için yardım sağlayacaktı. Ayrıca yol, liman ve askerî tesislerin yapımı gibi alanlarda da mali ve teknik destek öngörülüyordu. Bu yardım, Türkiye’nin ordusunu modernleştirmesi ve savunma altyapısını güçlendirmesi açısından önemli görüldü.

Fakat anlaşmanın asıl önemi alınan para ya da askerî malzeme değildi. Bu tarih, Türkiye’nin dış politikasında daha belirgin biçimde Batı kampına yöneldiği aşamalardan biriydi. 1947 yardım anlaşması, 1948’de Marshall Planı’na katılımın, 1950’de Kore Savaşı’na asker gönderilmesinin ve 1952’de NATO üyeliğinin önünü açan süreç içinde değerlendirilir.

Bu yakınlaşma Türkiye’ye güvenlik şemsiyesi ve askerî modernleşme imkânı sağladı; ama beraberinde dış politikada ABD’ye bağımlılık, askerî yardımların siyasal etkileri ve ekonomik model tartışmaları gibi uzun vadeli sonuçlar da getirdi. Türkiye’nin sonraki onlarca yıldaki savunma politikası, ordu yapısı ve dış politika tercihleri bu dönemde atılan adımlardan derinden etkilendi.

1958 – Kıbrıs’ta Türk işçilere pusu kuruldu; Sinde Katliamı yaşandı

12 Temmuz 1958’de Kıbrıs’ta, İnönü köyünden Gazimağusa’ya gitmekte olan Kıbrıslı Türk işçileri taşıyan araç pusuya düşürüldü. İnönü–Türkmenköy yolu üzerinde gerçekleşen saldırıda 5 Kıbrıslı Türk öldürüldü, yaralananlar oldu. Olay, Kıbrıs Türk hafızasında Sinde Katliamı olarak yer etti.

1958 yılı, Kıbrıs meselesinin en sert dönemlerinden biriydi. Ada hâlâ İngiliz yönetimi altındaydı; Rum tarafında Enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması talebi güçlenmişti. EOKA’nın silahlı eylemleri, İngiliz yönetimine karşı başlamakla birlikte zamanla Kıbrıslı Türkleri de hedef alan bir şiddet ortamı yarattı. Türk tarafında ise Enosis’e karşı “taksim” düşüncesi giderek daha güçlü biçimde savunulmaya başladı.

Bu gerilim içinde sıradan insanların günlük hayatı da tehlikeli hâle geldi. Köyler arası yollar, işe gidiş gelişler, pazar ve şehir bağlantıları bile risk taşıyordu. 12 Temmuz günü İnönülü Türk işçiler, çalışmak üzere Gazimağusa’ya giderken yolları kesildi. Saldırganlar, araca ateş açtı. Olay yerinde ölenler ve yaralananlar oldu.

Sinde Katliamı, beş kişinin öldürülmesiyle sınırlı bir hadise değildi. Kıbrıs’ta iki toplum arasındaki güvenin hızla çöktüğü, karma köylerde yaşayan insanların kendilerini daha güvensiz hissettiği bir dönemin acı işaretlerinden biriydi. 1955-1958 yılları arasında şiddetin artmasıyla birçok Kıbrıslı Türk, yaşadığı karma köyleri terk etmek zorunda kaldı.

Bu saldırı, Türkiye’deki Kıbrıs hassasiyetini de besleyen olaylardan biri oldu. 1958 yazında Türkiye’de “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri düzenlenmiş, Kıbrıs meselesi diplomatik bir sorun olmaktan çıkarak geniş kamuoyunun yakından izlediği millî bir mesele hâline gelmişti.

12 Temmuz 1958, Kıbrıs Türkleri açısından unutulması zor günlerden biridir. Sinde Katliamı, Kıbrıs meselesinin yalnız devletler arası görüşmelerden, planlardan ve diplomatik metinlerden ibaret olmadığını; köy yollarında, işçi servislerinde ve sıradan insanların hayatında da ağır bedellerle yaşandığını gösteren acı olaylardan biri olarak hatırlanır.

1960 – Türk polisiyesini geniş okurla buluşturan Ahmet Ümit doğdu

12 Temmuz 1960’ta, Türk edebiyatının en çok okunan çağdaş yazarlarından Ahmet Ümit, Gaziantep’te doğdu. Şiirle başladığı edebiyat yolculuğunu öykü ve romana taşıyan Ümit, özellikle polisiye türünü Türkiye’de geniş okur kitlesiyle buluşturan isimlerden biri oldu.

Ahmet Ümit, Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. 1980’li yıllarda Moskova’da Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim gördü. Bu dönem, onun hem siyasal düşünce dünyasını hem de edebiyatını etkiledi. İlk şiirleri 1989’da Sokağın Zulası adıyla yayımlandı. 1992’de çıkan Çıplak Ayaklıydı Gece ise onu öykü alanında görünür kılan ilk önemli kitap oldu.

Ümit’in asıl büyük okur kitlesine ulaşması polisiye romanlarıyla gerçekleşti. Sis ve GecePatasanaKuklaBeyoğlu RapsodisiKavimBab-ı Esrarİstanbul Hatırası ve Sultanı Öldürmek gibi eserleri, cinayet soruşturmasını Türkiye’nin tarihi, toplumsal yaraları, ideolojik çatışmaları ve şehir hafızasıyla birleştirdi.

Onun romanlarında polisiye, çoğu zaman geçmişle hesaplaşmanın kapısıdır. Bir cinayet araştırılırken, okur aynı zamanda İstanbul’un sokaklarına, eski imparatorluk izlerine, darbelerin gölgesine, azınlıkların hikâyelerine, tasavvufa, arkeolojiye ya da yakın tarihin karanlık noktalarına doğru çekilir. Bu yönüyle Ahmet Ümit, polisiyeyi “katil kim?” sorusuna sıkıştırmayan; türü tarih, siyaset ve kültürle genişleten bir anlatıcıdır.

Yazarın en bilinen karakterlerinden biri Başkomser Nevzat’tır. Nevzat, klasik anlamda parlak ve kusursuz bir dedektif değildir; geçmişi, acıları, vicdanı ve İstanbul’a bağlılığıyla okurun yakından tanıdığı bir figüre dönüşmüştür. Bu karakter sayesinde Ahmet Ümit’in romanları, televizyon ve sinema uyarlamalarına da ilham vermiştir.

1960 – Darbe sonrası hesaplaşma başladı; Celâl Bayar Yüksek Adalet Divanı’na sevk edildi

12 Temmuz 1960’ta, 27 Mayıs Darbesi’yle görevden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın “vatana ihanet” suçlamasıyla Yüksek Adalet Divanı’na sevk edilmesine karar verildi. Bu karar, Türkiye’nin demokrasi tarihinde Yassıada yargılamalarına giden en sert adımlardan biri oldu.

Celâl Bayar, Cumhuriyet’in en önemli siyasetçilerinden biriydi. Millî Mücadele yıllarında görev almış, Cumhuriyet döneminde ekonomi politikalarında etkili olmuş, İş Bankası’nın kuruluşunda rol oynamış, Atatürk döneminde başbakanlık yapmıştı. 1946’da Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1950 seçimlerinden sonra ise Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.

Demokrat Parti iktidarı, ilk yıllarında çok partili hayatın güçlenmesi, ekonomide canlanma ve halk desteğiyle öne çıktı. Ancak 1950’lerin sonlarına doğru ekonomik sıkıntılar, basın üzerindeki baskılar, muhalefetle gerilim, öğrenci olayları ve Tahkikat Komisyonu gibi uygulamalar siyasi tansiyonu çok yükseltti. 27 Mayıs 1960’ta ordu içindeki bir grup subay yönetime el koydu; Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve çok sayıda Demokrat Partili tutuklandı.

Bayar’ın “vatana ihanet” suçlamasıyla sevk edilmesi özellikle önemliydi. Çünkü cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu, dönemin anayasal düzeni içinde çok dar bir alana, yani vatana ihanet suçlamasına bağlanmıştı. Bu yüzden Bayar’ın yargılanabilmesi için suçlama bu çerçevede kuruldu. Ancak bu süreç, sonraki yıllarda hukuk devleti, darbe yargısı ve adil yargılanma hakkı bakımından çok tartışıldı.

Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı, Demokrat Parti yöneticilerini ve milletvekillerini aylar süren davalarda yargıladı. Mahkeme süreci, aynı zamanda siyasi bir hesaplaşma niteliği taşıdı. 15 Eylül 1961’de açıklanan kararlarda Celâl Bayar da idama mahkûm edildi; fakat yaşı nedeniyle cezası müebbet hapse çevrildi. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ise idam edildi.

12 Temmuz 1960, Türkiye’de darbeler döneminin hukukla kurduğu sorunlu ilişkinin simge tarihlerinden biridir. Celâl Bayar’ın Yüksek Adalet Divanı’na sevki; çok partili hayatın ilk büyük iktidar değişiminin, askerî müdahale ve olağanüstü mahkeme eliyle acı bir hesaplaşmaya dönüşmesiydi.

1962 – Rock tarihinin en uzun yolculuklarından biri başladı; Rolling Stones ilk konserini verdi

12 Temmuz 1962’de The Rolling Stones, ilk konserini Londra’daki Marquee Club’da verdi. O gece sahneye henüz bugünkü efsaneleşmiş hâlleriyle değil, daha çok Amerikan blues’una tutkun genç müzisyenlerden oluşan yeni bir grup olarak çıktılar.

Grubun adı da o günlerde “The Rollin’ Stones” biçimindeydi. Bu adın, blues ustası Muddy Waters’ın “Rollin’ Stone” şarkısından geldiği kabul edilir. Zaten Rolling Stones’un ilk dönem müziğinin kalbinde de Chicago blues’u, rhythm and blues ve Amerikan siyah müziği vardı. Mick Jagger, Keith Richards ve Brian Jones; İngiltere’de yükselen genç kuşağın, Amerikan blues plaklarında duyduğu sesi kendi enerjisiyle yeniden yorumlamak istiyordu.

Marquee Club, Londra’nın o yıllardaki en önemli canlı müzik mekânlarından biriydi. Caz, blues ve rock’n roll meraklılarının buluştuğu bu kulüp, 1960’ların İngiliz müzik patlamasında birçok grubun yolunu açtı. Rolling Stones da ilk kez burada sahneye çıktı. O geceki kadroda Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Ian Stewart, Dick Taylor ve davulda kaynaklara göre Tony Chapman ya da Mick Avory adı geçer. Charlie Watts ve Bill Wyman ise gruba daha sonra katılacaktı.

Bu ilk konser, hemen büyük bir patlama yaratmadı. Rolling Stones’un asıl yükselişi, sonraki yıllarda kulüp konserleri, plaklar, menajer Andrew Loog Oldham’ın yarattığı “uslu olmayan çocuklar” imajı ve Beatles’a karşı daha sert, daha asi bir rock kimliğiyle geldi. Beatles, pop müziğin parlak ve melodik yüzünü temsil ederken Rolling Stones, blues köklerinden gelen daha kirli, daha kışkırtıcı ve daha sokak kokan bir çizgiye yerleşti.

Kısa süre içinde “Satisfaction”, “Paint It Black”, “Jumpin’ Jack Flash”, “Sympathy for the Devil” ve “Gimme Shelter” gibi şarkılarla rock tarihinin temel taşlarından biri hâline geldiler. Rolling Stones, sahne enerjisi, skandalları, imajı ve uzun ömürlü kariyeriyle rock’n roll kültürünün yaşayan sembollerinden biri oldu.

12 Temmuz 1962, popüler müzik tarihinde özel bir gündür. Londra’da küçük bir kulüpte verilen o ilk konser, altmış yılı aşacak bir rock hikâyesinin başlangıcıydı. Rolling Stones, o geceden sonra rock müziğin isyan, enerji ve süreklilik fikrinin en güçlü temsilcilerinden biri olarak dünya sahnesine çıktı.

1967 – Polis şiddeti siyahların öfkesini patlattı; Newark Ayaklanması başladı

12 Temmuz 1967’de ABD’nin New Jersey eyaletindeki Newark kentinde, siyah taksi şoförü John William Smith’in iki beyaz polis tarafından dövülerek tutuklanması büyük bir ayaklanmanın fitilini ateşledi. Olaylar kısa sürede kentin sokaklarına yayıldı; günler süren çatışmalar, yangınlar, yağmalar ve güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonunda 26 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.

Newark, 1960’larda Amerika’daki ırk geriliminin en sert hissedildiği şehirlerden biriydi. Siyah nüfus hızla artmış, fakat siyasi güç, polis teşkilatı, belediye yönetimi ve ekonomik kaynaklar büyük ölçüde beyazların elinde kalmıştı. Yoksulluk, kötü konut koşulları, işsizlik, polis şiddeti ve ayrımcılık siyah mahallelerde yıllardır biriken öfkeyi büyütüyordu.

12 Temmuz akşamı yaşanan olay bu birikimin kıvılcımı oldu. John William Smith’in polis merkezine götürülmesi ve öldüğü yönünde söylentilerin yayılması üzerine insanlar karakol çevresinde toplandı. Başlangıçta protesto olarak gelişen kalabalık, kısa sürede taşlı sopalı çatışmalara, dükkânların yağmalanmasına ve yangınlara dönüştü. Newark yönetimi olayları kontrol altına alamayınca eyalet polisi ve Ulusal Muhafızlar şehre sokuldu.

Ulusal Muhafızların tanklar ve ağır silahlarla sokaklara girmesi, kenti adeta savaş alanına çevirdi. O günlerde basına yansıyan görüntüler, Amerikan kamuoyunda büyük sarsıntı yarattı. Newark’ta yaşananlar; Amerika’nın siyah yurttaşlarına eşit yurttaşlık, adil temsil ve güvenli yaşam hakkı sunmakta ne kadar zorlandığını gösteren büyük bir toplumsal patlamaydı.

1967 yazı, ABD tarihinde “Uzun Sıcak Yaz” olarak anılır. Newark’tan kısa süre sonra Detroit’te de çok daha büyük çaplı olaylar yaşandı. Başkan Lyndon B. Johnson’ın kurduğu Kerner Komisyonu, bu ayaklanmaların ardından Amerika’daki ırk ayrımını ve toplumsal eşitsizliği araştırdı. Komisyonun en çarpıcı sonucu, ülkenin “biri siyah, biri beyaz; ayrı ve eşitsiz iki topluma” doğru sürüklendiği uyarısıydı.

12 Temmuz 1967, Amerikan yakın tarihinde önemli bir gündür. Newark Ayaklanması, polis şiddeti, yoksulluk, dışlanma ve ırk eşitsizliği görmezden gelindiğinde bir şehrin nasıl patlama noktasına gelebileceğini gösteren en sert örneklerden biri olarak hafızalara kazındı.

1975 – Cumhuriyet’in ilk yıllarının simge kadınlarından Latife Hanım öldü

12 Temmuz 1975’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi Latife Hanım İstanbul’da hayatını kaybetti. Latife Uşakîzâde, yaygın bilinen adıyla Latife Uşaklıgil, yalnız Atatürk’le yaptığı evlilikle değil; Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında eğitimli, özgüvenli ve kamusal hayatta görünür yeni kadın figürlerinden biri olarak da hatırlanır.

1898’de İzmir’de doğan Latife Hanım, İzmir’in tanınmış ailelerinden Uşakîzâdelere mensuptu. İyi bir eğitim aldı; yabancı dil öğrendi, Avrupa’da bulundu, hukuk ve siyasetle ilgilendi. Bu yönüyle, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yetişen seçkin ve Batılı eğitim görmüş kadın kuşağının dikkat çekici temsilcilerinden biriydi.

Mustafa Kemal Paşa ile İzmir’in kurtuluşundan sonra tanıştı. Evlilikleri 29 Ocak 1923’te İzmir’de, Uşakîzâde Köşkü’nde gerçekleşti. Bu nikâh, yeni devletin kurucu liderinin aile hayatı üzerinden de modernleşme mesajı verdiği sembolik bir gelişme olarak görüldü. Latife Hanım, Atatürk’ün yurt gezilerinde zaman zaman yanında yer aldı; toplantılarda, davetlerde ve kamusal ortamlarda görünür oldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Latife Hanım’ın varlığı, kadınların toplumsal hayatta daha açık biçimde yer alması bakımından dikkat çekiciydi. Henüz Medeni Kanun kabul edilmemiş, kadınlara siyasal haklar tanınmamıştı. Buna rağmen Latife Hanım’ın eğitimli, fikir söyleyen, yabancı dil bilen ve kamu önüne çıkan kişiliği, yeni Türkiye’nin kadın imgesine dair güçlü bir işaret taşıyordu.

Atatürk ile Latife Hanım’ın evliliği uzun sürmedi. 5 Ağustos 1925’te boşandılar. Bu ayrılıktan sonra Latife Hanım, hayatının geri kalanında büyük ölçüde sessizliği seçti. Atatürk’le evliliğine, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ve özel hayatına dair anılarını kamuoyuna anlatmadı. Bu sessizlik, onun etrafındaki merakı daha da artırdı; Latife Hanım, zamanla Cumhuriyet tarihinin en çok konuşulan ama en az doğrudan konuşmuş kişilerinden biri hâline geldi.

1975’te vefat eden Latife Hanım, Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile mezarlığına defnedildi. Ardında yalnız kısa sürmüş bir evliliğin hatırasını değil; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kadınlık, modernleşme, temsil ve özel hayat tartışmalarını da bıraktı.

12 Temmuz 1975, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin sembolik günlerinden biridir. Latife Hanım’ın ölümü, Atatürk’ün özel hayatının önemli bir tanığının ve erken Cumhuriyet döneminin dikkat çekici kadın figürlerinden birinin hayata veda ettiği gün olarak hatırlanır.

1993 – Türkiye güzeli Avrupa’nın da birincisi oldu; Arzum Onan Miss Europe seçildi

12 Temmuz 1993’te Türkiye güzeli Arzum Onan, İstanbul’da düzenlenen Miss Europe yarışmasında Avrupa Güzeli seçildi. Bu sonuç, 1990’lı yılların Türkiye’sinde hem güzellik yarışmaları hem de magazin dünyası açısından dikkat çekici bir başarı olarak büyük ilgi gördü.

Arzum Onan, aynı yıl Miss Turkey yarışmasında dereceye girmiş ve Türkiye’yi Miss Europe yarışmasında temsil etme hakkı kazanmıştı. Yarışmanın İstanbul’da yapılması da başarıya ayrı bir anlam kattı. Türkiye temsilcisinin kendi ülkesinde düzenlenen uluslararası bir yarışmada birinci seçilmesi, dönemin basınında geniş yer buldu.

1990’lı yıllar, Türkiye’de televizyonun, özel kanalların, magazin programlarının ve popüler kültür figürlerinin hızla öne çıktığı bir dönemdi. Güzellik yarışmaları da bu dönemde oyunculuğa, modelliğe, sunuculuğa ve medya kariyerine açılan önemli kapılardan biri olarak görülüyordu. Arzum Onan’ın başarısı da bu atmosfer içinde geniş kitlelerin dikkatini çekti.

Onan, daha sonra oyunculuk kariyerine yöneldi. “Sıcak Saatler”, “Aşk ve Hüzün”, “Sahra” ve “Sessiz Fırtına” gibi televizyon yapımlarında rol aldı. Zamanla ekranlardan uzaklaşarak heykel çalışmalarına ağırlık verdi ve sanatla ilişkisini başka bir alanda sürdürdü.

Bu başarı, Türkiye’nin güzellik yarışmaları tarihindeki önemli halkalardan biri olarak da hatırlanır. Daha önce Günseli Başar, Filiz Vural, Nazlı Deniz Kuruoğlu ve Neşe Erberk gibi isimler Türkiye’yi Avrupa güzellik yarışmalarında temsil etmiş ve derece elde etmişti. Arzum Onan’ın 1993’teki birinciliği, bu çizginin 90’lı yıllardaki en görünür başarılarından biri oldu.

12 Temmuz 1993, Türkiye’nin popüler kültür hafızasında renkli bir gündür. Arzum Onan’ın Avrupa Güzeli seçilmesi, yalnız bir yarışma sonucu değil; 90’lı yılların medya, güzellik, ekran ve şöhret dünyasının simge olaylarından biri olarak hatırlanır.

1997 – 28 Şubat sonrası yeni hükümet güvenoyu aldı; ANASOL-D dönemi başladı

12 Temmuz 1997’de Mesut Yılmaz başbakanlığındaki 55. Hükümet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden güvenoyu aldı. ANAP, DSP ve Demokrat Türkiye Partisi’nin kurduğu koalisyon, kamuoyunda ANASOL-D Hükümeti olarak bilinir. Hükümet, CHP’nin dışarıdan desteğiyle ayakta duracaktı.

Bu hükümet, sıradan bir koalisyon değişikliğiyle kurulmadı. Türkiye, 28 Şubat 1997’deki Millî Güvenlik Kurulu kararlarının ardından çok sert bir siyasi sürecin içinden geçiyordu. Necmettin Erbakan başbakanlığındaki Refahyol Hükümeti, askerî ve bürokratik baskıların arttığı bu atmosferde istifa etmişti. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini DYP lideri Tansu Çiller’e değil, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.

ANASOL-D adı, koalisyonun bileşenlerinden geliyordu: “ANA” ANAP’ı, “SOL” Bülent Ecevit’in Demokratik Sol Partisi’ni, “D” ise Hüsamettin Cindoruk’un Demokrat Türkiye Partisi’ni ifade ediyordu. DTP, büyük ölçüde DYP’den kopan milletvekillerinin oluşturduğu yeni bir merkez sağ yapıydı. Bu yüzden hükümetin kuruluşu, yalnız partiler arası bir uzlaşma değil, Meclis aritmetiğinin yeniden düzenlenmesi anlamına da geliyordu.

12 Temmuz’daki güvenoylamasında hükümet 281 kabul oyuyla görevine başladı. Ret oyları ise 256’da kaldı. Bu tablo, 1990’lı yıllar Türkiye’sinin kırılgan parlamento dengesini açıkça gösteriyordu. Hükümet Meclis’te geniş ve rahat bir çoğunluğa sahip değildi; ayakta kalabilmesi, koalisyon ortaklarının uyumuna ve CHP’nin dış desteğine bağlıydı.

ANASOL-D Hükümeti’nin en önemli icraatlarından biri, 28 Şubat kararlarıyla doğrudan bağlantılı olan sekiz yıllık kesintisiz eğitimin yasalaştırılması oldu. Bunun yanında ekonomi, özelleştirme, yolsuzluk iddiaları, devlet içindeki güç dengeleri ve laiklik tartışmaları bu dönemin ana gündemleri arasında yer aldı.

Ancak hükümet uzun ömürlü olmadı. 1998’de Türkbank ihalesiyle ilgili iddialar koalisyonu sarstı. CHP desteğini çekti ve Mesut Yılmaz hükümeti gensoruyla düşürüldü. Böylece ANASOL-D, 1990’lı yılların siyasi istikrarsızlık, koalisyon pazarlıkları ve devlet-siyaset gerilimiyle anılan döneminin simge hükümetlerinden biri olarak tarihe geçti.

1998 – Fransa dünya futbolunun zirvesine çıktı; ilk Dünya Kupası’nı kazandı

12 Temmuz 1998’de Fransa, Paris yakınlarındaki Stade de France’ta oynanan Dünya Kupası finalinde Brezilya’yı 3-0 yenerek tarihinde ilk kez dünya şampiyonu oldu. Ev sahibi Fransa’nın bu zaferi, ülkenin toplumsal hafızasında derin iz bırakan büyük bir olaydı.

Finalin favorisi Brezilya’ydı. Ronaldo, Rivaldo, Bebeto, Roberto Carlos ve Cafu gibi yıldızlarla sahaya çıkan Brezilya, son şampiyon unvanını korumak istiyordu. Fransa ise Aimé Jacquet yönetiminde turnuva boyunca güçlü savunması, disiplinli orta sahası ve Zinedine Zidane’ın liderliğiyle finale gelmişti.

Maçın kaderini ilk yarıda Zidane belirledi. Fransa’nın kazandığı iki kornerde ceza sahasında yükselen Zidane, iki kafa golüyle Brezilya’yı ağır biçimde sarstı. İkinci yarıda Brezilya oyuna dönmeye çalıştı, fakat Fransa savunması dirençli kaldı. Uzatma dakikalarında Emmanuel Petit’nin attığı gol skoru 3-0 yaptı ve Fransa tarihindeki ilk Dünya Kupası zaferini ilan etti.

Bu finalin bir başka unutulmaz tarafı da Ronaldo’nun maçtan önce yaşadığı sağlık sorunlarıydı. Brezilyalı yıldızın final öncesi rahatsızlandığı, kadroda önce yer almadığı, sonra yeniden ilk on bire yazıldığı haberleri maça gizemli ve tartışmalı bir hava kattı. Bu durum, finalin yıllarca konuşulan ayrıntılarından biri oldu.

Fransa’da zafer büyük bir coşkuyla kutlandı. “Siyah-Beyaz-Arap” diye anılan çok kültürlü takım, farklı kökenlerden gelen oyuncularıyla Fransa toplumunun yeni yüzü haline geldi. Zidane, Cezayir kökenli bir Fransız olarak bu başarının en güçlü simgesine dönüştü. Ancak bu birlik duygusunun kalıcı olup olmadığı sonraki yıllarda sıkça tartışılacaktı.

12 Temmuz 1998, futbol tarihinde unutulmaz bir gündür. Fransa’nın ilk Dünya Kupası zaferi, Zidane’ın yıldızlaştığı, Brezilya’nın beklenmedik biçimde çöktüğü ve futbolun bir ülkenin kimlik tartışmalarına kadar uzanan büyük bir hikâyeye dönüştüğü final olarak hafızalara kazındı.

2002 – Türkçenin en aykırı şairlerinden biri sustu; Ece Ayhan öldü

12 Temmuz 2002’de, İkinci Yeni şiirinin en özgün ve en aykırı isimlerinden Ece Ayhan, İzmir’de hayatını kaybetti. Asıl adı Ece Ayhan Çağlar’dı. Türk şiirinde alışılmış anlatımı, düzgün cümleyi, rahat okunur anlamı ve resmî tarih dilini bozan şairlerden biri olarak özel bir yer edindi.

Ece Ayhan, 1931’de Datça’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi ve bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak onun asıl dünyası bürokrasi değil, şiirdi. 1950’lerden itibaren Türk şiirinde Garip akımının yalın ve gündelik diline karşı daha kapalı, imgeci, sarsıcı ve bireysel bir şiir anlayışı gelişti. Bu hareket daha sonra İkinci Yeni adıyla anılacaktı. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk ve Sezai Karakoç’la birlikte Ece Ayhan da bu şiirin önemli temsilcilerinden biri oldu.

Ama Ece Ayhan, İkinci Yeni içinde bile ayrı bir yerde durdu. Onun şiiri çoğu zaman kolay anlaşılmaz; cümleler kırılır, kelimeler beklenmedik biçimde yan yana gelir, tarih ve toplum tuhaf bir karanlık içinden görünür. Kınar Hanım’ın DenizleriBakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar, Devlet ve Tabiat ve Çok Eski Adıyladır gibi kitaplarında Türkçeyi yalnız süsleyen değil, yerinden oynatan bir şiir kurdu.

Ece Ayhan’ın önemli kavramlarından biri “sivil şiir”di. Onun için şiir, yalnız güzel söz söyleme sanatı değildi; iktidarın, resmî tarihin, okul kitaplarının ve düzgün vatandaşlık dilinin dışında kalanların alanıydı. Çocukları, yoksulları, dışlananları, yenilenleri, sokakta kalanları, kayıtlara yanlış geçenleri şiirin karanlık ve hırçın belleğine taşıdı.

Hayatı da şiiri kadar huzursuz geçti. Hastalıklar, yoksulluk, yalnızlık ve geçim sıkıntısı onun yaşamının parçası oldu. Buna rağmen edebiyat çevrelerinde etkisi giderek büyüdü. Okuru az ama sadıktı; şiiri kolay sevilmedi, fakat sevenlerin zihninde derin iz bıraktı. Ece Ayhan, popüler bir şair olmaktan çok, Türk şiirinin yönünü değiştiren şairlerden biri olarak hafızalara kazındı.

12 Temmuz 2002, Türk edebiyatı açısından önemli bir gündür. Ece Ayhan’ın ölümü, yalnız bir şairin kaybı değil; Türkçeye başka türlü bakmayı öğreten, şiirin rahatını bozan ve okurunu kolay cümlelere teslim etmeyen büyük bir edebiyat kişiliğinin vedasıydı.

2006 – İki askerin kaçırılması bölgeyi savaşa sürükledi; İsrail-Lübnan Savaşı başladı

12 Temmuz 2006’da Hizbullah, İsrail-Lübnan sınırında İsrail askerlerine yönelik bir saldırı düzenledi. Kuzey İsrail’e roket ve havan atışları yapılırken, sınır hattında devriye gezen İsrail askerleri pusuya düşürüldü. Saldırıda ve ardından gelen kurtarma girişiminde 8 İsrail askeri öldü, Ehud Goldwasser ve Eldad Regev adlı 2 asker Hizbullah tarafından kaçırıldı. Bu olay, 2006 İsrail-Lübnan Savaşı’nın başlangıcı oldu.

Hizbullah, kaçırdığı askerleri İsrail hapishanelerindeki Lübnanlı ve Filistinli tutuklularla takas etmeyi amaçladığını açıkladı. Ancak İsrail bu saldırıyı, egemenliğine ve sınır güvenliğine yönelik büyük bir saldırı olarak değerlendirdi. Kısa süre içinde Lübnan’a geniş çaplı hava saldırıları başladı; ardından çatışma kara harekâtı ve yoğun roket saldırılarıyla büyüdü.

Savaş, İsrail ile Lübnan devleti arasında klasik anlamda düzenli orduların savaşı değildi. Bir tarafta İsrail ordusu, diğer tarafta Lübnan içinde güçlü askerî ve siyasi varlığa sahip Hizbullah vardı. Bu durum, Lübnan halkını ağır bir bedelle karşı karşıya bıraktı. İsrail, Hizbullah’ın altyapısını hedef aldığını söylese de saldırılar sırasında yollar, köprüler, havaalanı, enerji hatları ve yerleşim yerleri de büyük zarar gördü.

Hizbullah ise savaş boyunca kuzey İsrail’e binlerce roket attı. İsrail’in kuzeyindeki şehir ve kasabalarda halk sığınaklara indi, binlerce kişi bölgeden ayrıldı. Lübnan tarafında ise çok daha büyük bir insani yıkım yaşandı; çok sayıda sivil hayatını kaybetti, yüz binlerce kişi yerinden oldu.

Çatışmalar 34 gün sürdü. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararıyla ateşkes sağlandı. Karar, İsrail askerlerinin serbest bırakılmasını, Lübnan ordusunun güneyde etkinliğini artırmasını ve Hizbullah’ın İsrail sınırından uzaklaştırılmasını öngörüyordu. Ancak savaşın ardından bölgede kalıcı bir barış kurulamadı; İsrail-Hizbullah gerilimi yıllar boyunca devam etti.

12 Temmuz 2006, Orta Doğu yakın tarihinde önemli bir gündür. Sınırda iki askerin kaçırılmasıyla başlayan olay, kısa sürede Lübnan’ı yıkan, İsrail’i sarsan ve bölgedeki güç dengelerini yeniden tartışmaya açan büyük bir savaşa dönüştü.

2007 – Türkiye’nin en özgür düşünce insanlarından Ulus Baker öldü

12 Temmuz 2007’de, sosyolog, yazar, akademisyen ve çevirmen Ulus Baker İstanbul’da hayatını kaybetti. Kısa ömrüne rağmen Türkiye’de sosyal teori, siyaset düşüncesi, sinema, medya ve gündelik hayat üzerine bıraktığı iz, ölümünden sonra daha da görünür hâle geldi.

Ulus Baker, 1960’ta Leningrad’da doğdu. Kıbrıslı bir ailenin çocuğuydu; annesi Kıbrıs Türk edebiyatının önemli şairlerinden Pembe Marmara, babası ise psikiyatr Sedat Baker’di. ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde okudu, daha sonra aynı bölümde çalıştı. Fakat onu akademik unvanlarla anlatmak eksik olur. Baker, sınıfların, dergilerin, ders notlarının, sohbetlerin, internet yazışmalarının ve dost meclislerinin düşünürüydü.

Onun ilgi alanı çok genişti. Spinoza, Deleuze, Tarde, sinema, görüntü, duygular sosyolojisi, siyaset, toplumsal hareketler, medya ve gündelik hayat üzerine düşündü. Ağır teorik meseleleri konuşur gibi, açarak, dağıtarak, yeniden kurarak anlatırdı. Bu yüzden Ulus Baker’i okuyanlar çoğu zaman yalnız bilgi edinmez; düşünmenin başka bir ritmine de girer.

Baker’in metinlerinin önemli bir kısmı ölümünden sonra kitaplaştı. Aşındırma Denemeleri, Yüzeybilim FragmanlarKanaatlerden İmajlaraBeyin EkranDolaylı Eylem ve Sanat ve Arzu gibi kitaplar, onun dağınık ama canlı düşünce evrenini okura taşıdı. Bu kitaplarda felsefe, sosyoloji, sinema ve politika birbirinden kopuk alanlar gibi değil, aynı düşünme hareketinin parçaları olarak görünür.

Ulus Baker’in etkisi biraz da yazdıklarından çok konuşma ve düşünme biçiminden gelir. O, Türkiye’de entelektüel olmanın yalnız kitap yayımlamakla değil, başkalarıyla düşünmekle, derslerle, sohbetlerle, müdahalelerle, itirazlarla ve merakla mümkün olduğunu gösteren figürlerden biriydi. Ölümünden sonra genç kuşaklar tarafından yeniden keşfedilmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir.

12 Temmuz 2007, Türkiye’nin düşünce hayatı açısından önemli bir gündür. Ulus Baker’in ölümü, akademiyle sokak, teoriyle sinema, felsefeyle gündelik hayat arasında özgürce dolaşabilen; kalıplara sığmayan, zor ama verimli bir düşünce insanının kaybı olarak hatırlanır.

2013 – Malala Birleşmiş Milletler’de konuştu; eğitim hakkı için dünyaya seslendi

12 Temmuz 2013’te Pakistanlı eğitim hakkı savunucusu Malala Yousafzai, 16. doğum gününde Birleşmiş Milletler’de konuştu. Taliban saldırısından sağ kurtulduktan sonra yaptığı bu konuşma, kız çocuklarının eğitim hakkı mücadelesinin dünyadaki en güçlü sembollerinden biri hâline geldi.

Malala, Pakistan’ın Svat Vadisi’nde kız çocuklarının okula gitmesini savunduğu için Taliban’ın hedefi olmuştu. 9 Ekim 2012’de okul servisindeyken silahlı saldırıya uğradı ve ağır yaralandı. Tedavi sürecinden sonra hayatta kalması, onu yalnız Pakistan’da değil bütün dünyada tanınan bir insan hakları figürüne dönüştürdü.

Birleşmiş Milletler’deki konuşması, saldırıdan sonraki en önemli kamusal çıkışlarından biriydi. Malala, intikam istemediğini, asıl meselesinin her çocuğun eğitim hakkı olduğunu söyledi. Kızların ve erkeklerin eşit biçimde okula gidebildiği bir dünya çağrısı yaptı. Onun sesi, savaş, yoksulluk, aşırılık ve cinsiyet ayrımcılığı yüzünden eğitimden mahrum kalan milyonlarca çocuğun sesi olarak yankılandı.

Bu konuşmanın yapıldığı gün, Birleşmiş Milletler çevrelerinde “Malala Günü” olarak anıldı. Malala’nın mücadelesi kısa süre içinde küresel bir kampanyaya dönüştü. Eğitim hakkı, özellikle kız çocukları için yalnız bir okul meselesi değil; özgürlük, güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve insan onuru meselesi olarak tartışılmaya başlandı.

Malala Yousafzai, 2014’te Nobel Barış Ödülü’nü kazanarak bu ödülü alan en genç kişi oldu. Ancak onun asıl etkisi, bir gencin sesinin dünya siyasetinde nasıl yankı bulabileceğini göstermesiydi. Malala’nın hikâyesi, modern çağda aktivizmin, medyanın ve kişisel cesaretin birleştiğinde ne kadar büyük bir etki yaratabileceğini gösterdi.

12 Temmuz 2013, insan hakları ve eğitim tarihi açısından önemli bir gündür. Malala’nın Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşma, kız çocuklarının eğitim hakkının yalnız yerel bir sorun değil, bütün dünyanın ortak sorumluluğu olduğunu güçlü biçimde hatırlattı.

2020 – Kocaelispor’un şampiyonluk sevinci Körfez’e yayıldı

12 Temmuz 2020’de Kocaelispor, pandemi koşullarında gelen şampiyonluğunu kentle birlikte kutladı. Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde hazırlanan program kapsamında takım için yemek, İzmit Körfezi’nde gemi turu ve üstü açık otobüsle şehir turu düzenlendi. Kocaelispor’un yeşil-siyahlı sevinci, o gece Körfez boyunca yayıldı.

2019-2020 sezonu, koronavirüs salgını nedeniyle olağan biçimde tamamlanamamıştı. Türkiye Futbol Federasyonu’nun aldığı kararla Kocaelispor, TFF 3. Lig 2. Grup’ta lider durumda olduğu sezonu şampiyon olarak tamamlamış kabul edildi ve 2. Lig’e yükseldi. Bu karar, uzun yıllardır yeniden ayağa kalkmaya çalışan Kocaelispor camiası için büyük moral oldu.

Kocaelispor, Kocaeli kent kimliğinin en güçlü ortak duygularından biridir. 1990’lı yıllarda Süper Lig’de ses getiren, Türkiye Kupası kazanan, büyük takımlara kafa tutan Kocaelispor, daha sonra ekonomik krizler, düşüşler ve kapanma tehlikeleriyle çok ağır yıllar yaşadı. Bu yüzden 2020’de gelen şampiyonluk, “geri dönüş” duygusunun parçasıydı.

12 Temmuz’daki kutlama da bu nedenle anlamlıydı. Körfez’deki gemi turu, kıyılarda ve teknelerde takıma eşlik eden taraftarlar, meşaleler, marşlar ve şehir turu, pandemi döneminin kısıtlı atmosferine rağmen kentte güçlü bir hafıza oluşturdu. Kocaelispor’un kupayı kaldırması, uzun süre sonra yeşil-siyahlı taraftarın yeniden umutla geleceğe bakmasını sağladı.

Bu şampiyonluk, Kocaelispor’un sonraki yükselişinin de basamaklarından biri oldu. Kulüp, alt liglerden yeniden yukarı çıkma mücadelesinde kent desteğini arkasına aldı. Taraftarın bağlılığı, yerel yönetim desteği ve kulübün yeniden yapılanma çabaları Kocaelispor’u tekrar Türkiye futbol gündeminin görünür takımlarından biri hâline getirdi.

12 Temmuz 2020, Kocaeli spor hafızası açısından özel bir gündür. Kocaelispor’un şampiyonluk kutlaması, bir takımın başarısından çok, yıllarca düşüş yaşamış bir kentin futbol sevgisinin yeniden ayağa kalktığı gecelerden biri olarak hatırlanır.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.