Günün Tarihi / 3 Temmuz
324 – Konstantin Edirne yakınlarında rakibini yendi; Roma’nın tek hâkimi olmaya yaklaştı
3 Temmuz 324’te Roma İmparatorluğu’nun iki büyük gücü, Konstantin ile Licinius, Edirne yakınlarında karşı karşıya geldi. Hadrianopolis, yani bugünkü Edirne çevresinde yapılan savaş, Roma dünyasında uzun süredir devam eden paylaşılmış yönetim düzeninin sona yaklaşması anlamına geliyordu.
Bu dönemde Roma İmparatorluğu artık tek merkezden yönetilen eski imparatorluk görünümünden uzaktı. Diocletianus’un kurduğu Tetrarşi sistemi, yani imparatorluğun birden fazla yönetici tarafından paylaşılması, iç savaşları durdurmak için düşünülmüştü. Fakat sistem zamanla yeni taht mücadeleleri doğurdu. Konstantin batıda, Licinius ise doğuda güç sahibiydi. İki hükümdar arasındaki denge uzun süre dayanmadı.
324 yılına gelindiğinde Konstantin artık bütün Roma dünyasında tek hâkim olmak istiyordu. Licinius da doğudaki gücünü korumaya çalışıyordu. Edirne yakınlarındaki savaş bu yüzden belirleyici oldu. Licinius, Hebros Nehri çevresinde savunma düzeni kurdu. Konstantin ise nehri geçerek saldırıya geçti. World History Encyclopedia, Konstantin’in Licinius’u Hadrianopolis’te ikinci kez yendiğini, yenilen Licinius’un Boğaz yönüne kaçtığını ve aynı yılın eylül ayında Chrysopolis’te kesin olarak mağlup olduğunu aktarır.
Edirne yakınlarındaki zafer, Konstantin’e büyük bir askerî üstünlük sağladı. Licinius’un ordusu ağır kayıp verdi; kalan kuvvetler Byzantion’a ve Boğaz hattına çekildi. Bundan sonra savaş Trakya’dan Marmara’ya, oradan da Boğaz’ın Anadolu yakasına taşındı. Konstantin’in oğlu Crispus’un denizde Licinius’un filosuna karşı başarı kazanması, Licinius’un hareket alanını daha da daralttı.
Birkaç ay sonra, Eylül 324’te Chrysopolis’te, yani bugünkü Üsküdar çevresinde yapılan savaşta Licinius son kez yenildi. Böylece Konstantin, Roma İmparatorluğu’nun tek hükümdarı haline geldi. Bu gelişme, Roma’nın siyasi, dinî ve coğrafi yönünün değişeceği yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Bu sürecin en büyük sonucu, Byzantion’un kaderini değiştirmesiydi. Konstantin, doğu ile batı arasında, Boğaz’ın üzerinde yer alan bu eski kentin stratejik değerini gördü. Kısa süre sonra Byzantion’u yeniden kuracak, büyütecek ve kendi adıyla Konstantinopolis yapacaktı. 330’da yeni başkent olarak açılan şehir, yüzyıllar boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı tarihinin merkezlerinden biri olacaktı.
3 Temmuz 324 bu yüzden Edirne tarihi, İstanbul tarihi ve dünya tarihi için önemli bir gündür. Konstantin’in Licinius’u Edirne yakınlarında yenmesi, Roma’da iktidarın yeniden tek elde toplanmasına giden yolu açtı. Bu zaferin ardından Konstantin imparatorluğun tek hâkimi olmasının yanında İstanbul’un dünya tarihindeki büyük başkentlik hikâyesinin de kapısını araladı.
1243 – Kösedağ Savaşı yaşandı; Anadolu Selçuklu Devleti Moğol hâkimiyetine girdi
3 Temmuz 1243’te, Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında Kösedağ Savaşı yaşandı. Bugünkü Sivas’ın Zara-Suşehri hattı yakınlarındaki Kösedağ eteklerinde yapılan savaş, Anadolu tarihinin en ağır kırılmalarından biri oldu. Anadolu Selçuklu ordusu, Baycu Noyan komutasındaki Moğol kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgi aldı.
Bu savaş, Anadolu Selçuklu Devleti’nin parlak döneminin geride kaldığını gösterdi. I. Alâeddin Keykubad zamanında Anadolu Selçukluları güçlü, zengin ve saygın bir devletti. Fakat onun 1237’de ölümünden sonra tahta çıkan II. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde devletin yönetimi zayıfladı. Saray çevresindeki çekişmeler, tecrübesiz kararlar ve devlet kadrolarındaki çözülme, Selçuklu düzenini kırılgan hale getirdi.
Bu zayıflığın en açık işaretlerinden biri Babaîler İsyanı oldu. 1240’ta Anadolu’da büyük bir Türkmen ayaklanması patlak verdi. Selçuklu yönetimi bu isyanı güçlükle bastırabildi. TDV’ye göre Babaîler İsyanı’nın büyük zorluklarla bastırılması, o zamana kadar Anadolu’ya saldırmaya cesaret edemeyen Moğollara Selçuklu Devleti’nin dışarıdan göründüğü kadar güçlü olmadığını gösterdi.
Moğollar bu durumu değerlendirdi. Baycu Noyan komutasındaki Moğol kuvvetleri önce Erzurum’u ele geçirdi. 1243 baharında ise Anadolu içlerine doğru yeni bir harekât başladı. Selçuklu ordusu Kayseri’de toplandı; ardından Sivas’a geçti. Ordunun kalabalık olduğu, fakat komuta düzeninin ve karar alma mekanizmasının zayıf kaldığı anlaşılıyordu.
Tecrübeli devlet adamları, Selçuklu ordusunun Sivas’a yaslanarak savunma yapmasını, geçitleri tutmasını ve Moğolları yıpratmasını önerdi. Fakat II. Gıyâseddin Keyhusrev çevresindeki genç komutanların etkisiyle ordunun ileri gitmesini emretti. Selçuklu ordusu, Sivas’ın kuzeydoğusundaki Kösedağ yükseltisine ulaştı. TDV, buranın Erzincan yönünden gelecek bir orduyu durdurmak için uygun bir mevki olduğunu, ancak bu imkânın iyi kullanılamadığını belirtir.
Savaşta Moğollar klasik sahte ricat, yani geri çekiliyormuş gibi yapıp düşmanı tuzağa çekme taktiğini uyguladı. Selçuklu öncü birlikleri bu tuzağa düştü. Ordunun ana gövdesi düzenli biçimde savaşmak yerine panikledi. Sultan II. Gıyâseddin Keyhusrev de savaş meydanını terk edince Selçuklu ordusu dağıldı. Böylece Anadolu’nun en güçlü devleti, beklenenden çok daha kısa sürede ağır bir bozguna uğradı.
Bu yenilginin ardından Anadolu Selçuklu Devleti Moğollara tâbi hale geldi. Selçuklular vergi ödemek zorunda kaldı; devletin gelirleri Moğol baskısı altında eridi. Anadolu şehirleri, özellikle Sivas, Kayseri ve Erzincan gibi merkezler Moğol saldırılarından ve yağmalarından ağır biçimde etkilendi.
Bu savaşın uzun vadeli sonucu, Anadolu’da siyasi birliğin çözülmesiydi. Selçuklu merkezî otoritesi zayıflayınca uç bölgelerindeki Türkmen beyleri yavaş yavaş bağımsız hareket etmeye başladı. Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları ve Osmanoğulları gibi beyliklerin yükselişine giden yol böyle açıldı.
Bu nedenle Kösedağ Savaşı, Osmanlı tarihinin arka planı açısından da önemlidir. Osmanlı Beyliği’nin doğduğu siyasi ortam, Kösedağ’dan sonra parçalanan Anadolu düzeninin içinden çıktı. Selçuklu merkezî otoritesi yıkılma sürecine girerken, Bizans sınırındaki uç bölgelerde yeni Türkmen beylikleri güç kazandı. Osmanlılar da bu beylikler dünyasının içinde, başlangıçta küçük bir uç beyliği olarak yükseldi.
1250 – Şecerüddür’ün kısa saltanatı sona erdi; Memlük Devleti’nin kuruluş yolu açıldı
3 Temmuz 1250’de, Mısır’da Şecerüddür’ün kısa süren hükümdarlık dönemi sona erdi. Bu tarih, yalnız bir taht değişikliği değildir; Yedinci Haçlı Seferi’nin çöküşü, Fransa Kralı IX. Louis’in Mısır’da esir düşmesi ve Memlük Devleti’nin kuruluş süreciyle doğrudan bağlantılıdır.
Olayların arka planında Yedinci Haçlı Seferi vardı. Fransa Kralı IX. Louis, Kudüs’e giden yolu açmak için Mısır’ı ele geçirmek istiyordu. Haçlılar 1249’da Dimyat’ı aldı; fakat Mansûre ve ardından Fariskur hattında ağır yenilgiye uğradılar. Louis, 6 Nisan 1250’de Fariskur yenilgisinden sonra esir düştü. Böylece Avrupa’nın en güçlü krallarından biri, Mısır’da Müslüman kuvvetlerin elinde tutsak hale geldi.
Bu sırada Mısır’da iktidar da büyük bir kriz içindeydi. Eyyûbî Sultanı es-Sâlih Eyyûb ölmüş, oğlu Turanşah kısa süre sonra Memlük emirleriyle çatışmaya girmişti. Turanşah’ın 1250’de öldürülmesinin ardından, es-Sâlih Eyyûb’un eşi Şecerüddür iktidara geçti. Bu, İslam ve Ortadoğu tarihinde son derece dikkat çekici bir gelişmeydi; çünkü Mısır’da bir kadın hükümdar, üstelik Haçlı tehlikesinin hemen ardından tahta çıkmıştı.
Şecerüddür’ün ilk büyük meselesi, esir alınan IX. Louis’in durumu oldu. Fransız kralı, Dimyat’ın Müslümanlara geri verilmesi, büyük bir fidye ödenmesi ve İslam ülkelerine saldırmama yemini şartıyla serbest bırakıldı.
Ancak Şecerüddür’ün hükümdarlığı uzun sürmedi. Hem Abbâsî halifesi hem de Suriye’deki Eyyûbî çevreler, Mısır’da bir kadının tek başına hükümdar olmasını kabul etmek istemedi. Bu baskılar üzerine Şecerüddür, Memlük emirlerinden Aybek ile evlendi ve iktidar fiilen Aybek’e geçti. Böylece Şecerüddür’ün 3 Temmuz 1250’de sona eren kısa saltanatı, Memlük Devleti’nin kuruluşuna giden kapıyı açan geçiş dönemi oldu.
Baybars da bu dönemin önemli figürlerinden biriydi; fakat 1250’de henüz “Memlük hükümdarı” değildi. Mansûre’de Haçlılara karşı savunmada rol oynayan Memlük komutanları arasında yer aldı. Daha sonra 1260’ta Memlük tahtına çıkacak ve Moğollarla, Haçlılarla mücadelesiyle İslam dünyasının en güçlü hükümdarlarından biri haline gelecekti.
3 Temmuz 1250, Şecerüddür’ün kısa hükümdarlığının sona erdiği ve Memlük iktidarının şekillenmeye başladığı gündür. Bu süreç, Haçlıların Mısır’da bozguna uğramasını, Eyyûbî düzeninin çözülmesini ve Memlüklerin Ortadoğu siyasetinde yükselişini aynı tarihî sahnede birleştirir.
1439 – Uluğ Muhammed Han Moskova’yı kuşattı; Kazan Türkleri Ruslara gücünü gösterdi
3 Temmuz 1439’da, Altın Orda geleneğinden gelen Uluğ Muhammed Han, Moskova üzerine yürüyerek şehri kuşattı. Bu kuşatma, yalnız Moskova surları önünde yaşanan askerî bir olay değildi; Altın Orda’nın parçalandığı, Kazan Hanlığı’nın doğduğu ve Rus knezliklerinin güç kazanmaya başladığı çalkantılı dönemin önemli işaretlerinden biriydi.
Uluğ Muhammed Han, Altın Orda taht mücadelelerinin içinden çıkan güçlü bir hükümdardı. Tahtını kaybettikten sonra Saray’dan ayrılmış, İdil-Ural bölgesine yönelmiş ve Kazan çevresinde yeni bir merkez kurmuştu. TDV İslâm Ansiklopedisi, Kazan Hanlığı’nın kuruluşunu bir görüşe göre 1437’de Uluğ Muhammed Han’ın Altın Orda tahtından uzaklaştırıldıktan sonra Kazan iline gelişiyle başlatır; hanlığın kuruluş sürecinin 1437-1445 arasında tamamlandığını belirtir.
Bu dönem, bugünkü Rusya tarihinin de kritik eşiklerinden biriydi. Moskova Knezliği yavaş yavaş diğer Rus knezlikleri üzerinde güç toplamaya çalışıyordu. Ancak kuzey bozkırındaki Türk-Tatar hanlıkları hâlâ büyük askerî baskı kurabilecek durumdaydı. Moskova henüz ileride olacağı gibi büyük bir imparatorluğun merkezi değil, çevresindeki güçlerle sürekli hesaplaşmak zorunda kalan bir knezlikti. Knezlik, Slav toplumlarında ve Doğu Avrupa tarihinde “prenslik” veya “beylik” anlamına gelen bir yönetim biçimidir. Slav dillerinde kral, prens veya yüksek soylu beyleri ifade eden “knez” (knyaz) unvanından türetilmiştir.
Uluğ Muhammed Han’ın Moskova’ya yönelmesi, bu güç mücadelesinin sonucuydu. Daha önce Belev civarında Moskova kuvvetlerini yenmişti. Ardından 1439’da Moskova üzerine yürüdü.
Moskova kuşatması yaklaşık on gün sürdü. Rus Büyük Knezi II. Vasili şehirden ayrılmış, savunmayı görevlilerine bırakmıştı. Uluğ Muhammed’in kuvvetleri Moskova’nın çevresini yaktı, dış yerleşimleri tahrip etti; fakat taş Kremlin’i alamadı. Kuşatma sonunda Moskova düşmedi, ancak çevresi ağır biçimde zarar gördü. Dönüş yolunda Kolomna’nın da yakıldığı aktarılır.
Bu olayın önemi, “Moskova alınamadı” cümlesiyle küçültülmemelidir. Çünkü 1439 kuşatması, Kazan merkezli Türk-Tatar gücünün Moskova’yı doğrudan tehdit edebildiğini gösterdi. Moskova ileride büyüyüp Kazan’ı ele geçirecek, İdil-Ural’daki Türk hâkimiyetini kıracak ve Rus yayılmasının önünü açacaktı. Fakat 15. yüzyılın ortasında tablo henüz kesinleşmiş değildi; Moskova da Türk-Tatar hanlıklarının baskısını yakından hissediyordu.
Nitekim Uluğ Muhammed Han, birkaç yıl sonra Moskova’ya karşı daha ağır bir başarı kazanacaktı. 1445’te Suzdal yakınlarında yapılan savaşta Moskova kuvvetleri yenildi; Büyük Knez II. Vasili esir düştü.
3 Temmuz 1439 bu yüzden Türk ve Rus tarihi açısından anlamlı bir gündür. Uluğ Muhammed Han’ın Moskova kuşatması, Altın Orda sonrasında doğan Kazan Hanlığı’nın Moskova karşısında hâlâ büyük bir güç olduğunu gösterdi. Bu olay, ileride Kazan ile Moskova arasında yüzyılı aşkın sürecek mücadelenin erken ve çarpıcı sahnelerinden biri olarak hatırlanmalıdır.
1823 – Ahmed Vefik Paşa doğdu; Türkçeyi, tiyatroyu ve devlet adamlığını aynı kişilikte buluşturdu
3 Temmuz 1823, Osmanlı’nın en ilginç ve çok yönlü aydınlarından Ahmed Vefik Paşa’nın yaygın olarak kabul edilen doğum tarihidir. TDV İslâm Ansiklopedisi, torununun verdiği 3 Temmuz 1823 tarihinin yaygın olduğunu, ancak doğum yılı için 1813, 1818 ve 1819 gibi farklı görüşlerin de bulunduğunu aktarır. Buna rağmen Ahmed Vefik Paşa, 19. yüzyıl Osmanlı dünyasının en etkili devlet adamı, diplomat, dilci, çevirmen ve tiyatro insanlarından biri olarak kabul edilir.
Ahmed Vefik Paşa, Osmanlı bürokrasisinin en önemli okullarından biri sayılabilecek Tercüme Odası çevresinde yetişti. Paris’te eğitim gördü, Fransızcayı çok iyi öğrendi; ardından Londra, Tahran ve Paris gibi önemli merkezlerde diplomatik görevlerde bulundu. TDV, onun 1837’de İstanbul’a döndükten sonra Tercüme Odası’na memur olarak girdiğini ve burasının devlet hizmetinde yükseldiği makamların ilk kapısı olduğunu belirtir.
Diplomat olarak özellikle dış ilişkilerde sert, dikkatli ve özgüvenli tavrıyla tanındı. Tahran elçiliğinde Osmanlı Devleti’nin itibarını korumaya çalıştı; Paris büyükelçiliğinde ise Suriye ve Lübnan bunalımı sırasında Fransa’nın müdahale alanını sınırlamak için önemli diplomatik temaslarda bulundu.
Fakat Ahmed Vefik Paşa’yı yalnız devlet adamı olarak anlatmak eksik kalır. Onu asıl kalıcı yapan taraflarından biri Türkçeye verdiği önemdi. Atasözlerini topladı, eski Türkçe kelimelere ve halk diline ilgi gösterdi, Türkçenin kendi imkânlarıyla güçlü bir edebiyat ve düşünce dili olabileceğini savundu. TDV, Ahmed Vefik Paşa’yı dilde sadeleşme ve Türkleşme hareketinin öncülerinden biri, hatta Türkiye’nin en eski ve ilk Türkologlarından sayar.
Tiyatro alanındaki etkisi ise başlı başına büyüktür. Molière’in oyunlarını Türkçeye çevirmekle kalmadı; onları Osmanlı toplumunun anlayacağı, güleceği ve kendinden bir şeyler bulacağı hale getirdi. Zor Nikâh, Zoraki Tabip, Merakî, Tartüf, Kocalar Mektebi gibi eserler onun eliyle Türkçe sahne dilinin klasikleri arasına girdi.
Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa valiliği de Türk tiyatro tarihi açısından özel bir yere sahiptir. Bursa’da bir tiyatro binası yaptırdı; burada Molière uyarlamalarının sahnelenmesini sağladı ve İstanbul dışındaki tiyatro kültürünün gelişmesine öncülük etti. Devlet Tiyatroları’nın Bursa tarihçesine göre, Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa’da yaptırdığı tiyatro binasında ilk olarak 15 Eylül 1879’da onun Molière’den uyarladığı Merakî oynandı; bu tiyatro İstanbul dışında Anadolu’da kurulan ilk tiyatro olarak anılır.
Onun kişiliği, Tanzimat döneminin çelişkilerini de taşır. Bir yandan Batı dillerini bilen, Avrupa’yı yakından tanıyan, Molière’i Türkçeye taşıyan bir aydındı; öte yandan taklitçi bir Batılılaşmadan hoşlanmayan, Türkçe ve yerli kültür konusunda ısrarcı bir isimdi. Bu yüzden Ahmed Vefik Paşa, yalnız “Batılılaşmacı” ya da yalnız “gelenekçi” diye anlatılamaz. O, Batı’dan öğrendiğini Türkçenin ve Osmanlı toplumunun içine yerleştirmeye çalışan zor, renkli ve özgün bir karakterdi.
Ahmed Vefik Paşa, devlet yönetiminden diplomasiye, Türkçeden tiyatroya kadar birçok alanda iz bıraktı. Bugün onu hatırlamak, modern Türk kültürünün yalnız kanunlarla ve kurumlarla değil; dil, çeviri, sahne ve güçlü kişiliklerle de kurulduğunu hatırlamak demektir.
1881 – Hoca Tahsin Efendi öldü; Osmanlı’da modern bilimi halka anlatan öncülerdendi
3 Temmuz 1881’de Hoca Tahsin Efendi, İstanbul Erenköy’de hayatını kaybetti. Asıl adı Hasan Tahsin’di. Yanya vilayetinin Filat kazasına bağlı Ninat köyünde doğmuş, medrese eğitimi almış; ama klasik ilimlerle yetinmeyip modern astronomi, fizik, kimya, jeoloji ve felsefeye yönelmişti. TDV İslâm Ansiklopedisi, onu tabiat ilimlerine geniş ilgisiyle tanınmış Türk bilgini, eğitimcisi ve Darülfünun’un ilk müdürü olarak tanımlar.
Hoca Tahsin Efendi’nin asıl farkı, bilimi kapalı medrese veya bürokrasi çevresinden çıkarıp merak eden insanlara anlatma isteğiydi. 1857’de Paris’e gönderildi; orada modern bilim çevrelerini, halka açık konferansları, deney kültürünü ve Avrupa’daki yeni eğitim anlayışını gördü. Türk Maarif Ansiklopedisi, onun Paris’te matematik, kimya, fizik, doğa ve yer bilimleri ile astronomi derslerine katıldığını; ardından Mekteb-i Osmânî’de fen bilimleri dersleri verdiğini aktarır.
İstanbul’a döndüğünde Darülfünun’un başına getirildi. Bugünkü anlamda üniversite fikrinin Osmanlı’da tutunmaya çalıştığı bu dönemde Hoca Tahsin Efendi, bilimi deneyle, gözlemle ve halka açık derslerle anlatılacak canlı bir alan olarak görüyordu.
Bu konferanslar dönemi için çok dikkat çekiciydi. Dersler Ramazan gecelerinde, teravih namazından sonra yapılıyor; insanlar teleskop, mikroskop, fizik, kimya, su, hava, gökyüzü gibi konuları dinlemeye geliyordu. Türk Maarif Ansiklopedisi, onun modern bilimin okul dışındaki insanlar tarafından da takip edilebileceğini İstanbul’un merkezinde uygulamalı olarak gösterdiğini; teleskop ve mikroskop üzerine yaptığı konuşmanın büyük ilgi gördüğünü belirtir.
Fakat bu yenilikçi tavır kolay kabul edilmedi. Darülfünun’daki bazı dersler ve Cemâleddin Efgânî’nin konuşması, dönemin muhafazakâr çevrelerinde tepki topladı. Sonunda Hoca Tahsin Efendi ve Cemâleddin Efgânî Darülfünun’dan uzaklaştırıldı. Türk Maarif Ansiklopedisi, bazı çevrelerin bu derslerde işlenen konuların İslam’a aykırı olduğunu ileri sürdüğünü ve bunun üzerine iki ismin kurumdan uzaklaştırıldığını aktarır.
Hoca Tahsin Efendi buna rağmen bilimle uğraşmaktan vazgeçmedi. Taşmektep’te dersler verdi; astronomi, kozmografya, fizik, kimya, jeoloji, matematik, Fransızca ve felsefe tarihi gibi alanlarda gönüllü öğrencilere modern bilim müfredatına uygun dersler anlattı. Aynı kaynak, bu derslerin dönemi için ilk örneklerden olduğunu ve Taşmektep’teki odasının teleskop, mikroskop gibi modern bilim aletleriyle adeta küçük bir tabiat müzesine benzediğini yazar.
Eserleri de bu çizgiyi gösterir. Esrâr-ı Âb u Havâ’da su ve hava üzerine düşünür; Psikoloji yahut İlm-i Ruh’ta ruh, zihin ve insan davranışı üzerine eğilir; Esâs-ı İlm-i Hey’et’te astronomiyi anlatır. Türk Maarif Ansiklopedisi, Psikoloji yahut İlm-i Ruh’un psikolojinin bağımsız bir alan olarak gelişmesine katkı sağladığını; Târîh-i Tekvîn yahut Hilkat’in de kozmoloji alanındaki ilk eserlerden kabul edildiğini belirtir.
Hoca Tahsin Efendi, Batı bilimini Osmanlı dünyasına taşıyan isimlerden biriydi; ama bunu kuru bir taklitçilikle yapmadı. Bilimi Türkçede anlatmaya, halkın anlayacağı dile yaklaştırmaya, deney ve gözlemi dersin merkezine koymaya çalıştı.
3 Temmuz 1881 bu yüzden yalnız bir bilim insanının ölüm tarihi değildir. Hoca Tahsin Efendi, Osmanlı’nın modern bilime geçiş sancılarını kendi hayatında taşıyan bir isimdi. Medreseden Paris’e, Darülfünun’dan Taşmektep’e, teleskoptan psikolojiye uzanan hayatı, Türkiye’de bilimin yalnız kurumlarla değil, merak eden, anlatan ve zamanının kalıplarını zorlayan insanlar sayesinde geliştiğini gösterir.
1908 – Resneli Niyazi Bey dağa çıktı; II. Meşrutiyet’e giden isyan başladı
3 Temmuz 1908’de Kolağası Resneli Niyazi Bey, emrindeki askerlerle birlikte Makedonya’da dağa çıktı. Bu hareket, kısa süre sonra Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet’in ilanına yol açacak ayaklanmanın önemli başlangıç noktalarından biri oldu. Dönemin kaynaklarında ve araştırmalarda Resneli Niyazi’nin 3 Temmuz 1908 Cuma günü Makedonya dağlarına çıktığı, bu hareketin II. Meşrutiyet sürecini hızlandırdığı aktarılır.
Resneli Niyazi Bey, Manastır vilayetinin Resne kazasında görev yapan bir Osmanlı subayıydı. Rütbesi kolağasıydı; yani bugünkü karşılığıyla kıdemli yüzbaşıya yakın bir konumdaydı. Makedonya’yı iyi tanıyordu. Bölgede Bulgar, Sırp, Rum ve Arnavut çeteleri, Osmanlı birlikleri, Avrupa devletlerinin baskısı ve İttihat ve Terakki’nin gizli örgütlenmesi aynı anda vardı. Kısacası Makedonya, imparatorluğun en gergin ve patlamaya hazır yerlerinden biriydi.
1908 yazında Osmanlı yönetimi için asıl korku, Makedonya’nın elden çıkmasıydı. İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikolay’ın Reval’de görüşmesi, Osmanlı subayları arasında “Avrupa devletleri Makedonya’yı koparacak” endişesini büyüttü. 2024 tarihli bir akademik çalışmanın özetinde de Resneli Niyazi Bey’in, görev yaptığı Makedonya bölgesinin geleceğiyle ilgili Reval görüşmelerinden kaygı duyduğu ve meşrutiyetin ilanını ülkenin kurtuluşu için zorunlu gördüğü belirtilir.
Niyazi Bey’in dağa çıkışı bu yüzden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Makedonya’daki askeri-siyasi örgütlenmesinin açık bir isyana dönüşmesiydi. Niyazi Bey, yanına askerlerini, gönüllüleri, silah ve para alarak Resne’den ayrıldı. Amaç, II. Abdülhamid’e 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koydurmak ve Meclis-i Mebusan’ın açılmasını sağlamaktı.
Bu hareket kısa sürede büyüdü. Resneli Niyazi’nin ardından Enver Bey de dağa çıktı. Ohri, Manastır, Resne ve çevresindeki İttihatçı subaylar, yerel güçlerle birlikte İstanbul’a baskı kurmaya başladı. Ohri üzerine yapılan akademik bir çalışmada, Resneli Niyazi ve Eyüp Sabri Beylerin dağa çıkıp harekete geçtiklerinde en büyük desteği Ohri halkından aldıkları, çetelerin yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarının bu destekle karşılandığı anlatılır.
İstanbul yönetimi önce bu hareketi bastırmaya çalıştı. Ancak Makedonya’daki askerî birliklerin ve yerel unsurların İttihatçı harekete sempati duyması, merkezi zor durumda bıraktı. Gönderilen bazı görevliler etkisiz kaldı; isyanın yayılması önlenemedi. Sonunda II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymayı ve Meclis-i Mebusan’ın açılmasını kabul etti. Türk Maarif Ansiklopedisi, II. Meşrutiyet’i 1876 Anayasası’nın yeniden yürürlüğe girmesi ve meclise dayalı saltanat yönetimine dönüş süreci olarak açıklar.
Resneli Niyazi Bey, bu gelişmeden sonra “Hürriyet Kahramanı” olarak anıldı. Onun adı Enver Bey’le birlikte Meşrutiyet’in sembol isimlerinden biri haline geldi. Hatta halk arasında anlatılan “hürriyet geyiği” hikâyesi, Niyazi Bey’in dağlardaki günlerini efsaneleştirdi. Bu yönüyle Resneli Niyazi, dönemin popüler hafızasında da yer eden bir karaktere dönüştü.
Elbette II. Meşrutiyet’in ilanı Osmanlı Devleti’nin bütün sorunlarını çözmedi. Aksine, çok kısa süre içinde sert siyasi mücadeleler, 31 Mart Vakası, Balkan Savaşları, İttihat ve Terakki’nin iktidarı, Babıâli Baskını ve Birinci Dünya Savaşı’na uzanan çalkantılı bir dönem başladı. Ama 1908 yazında insanlar için Meşrutiyet, hürriyet, anayasa, meclis ve istibdadın sona ermesi demekti.
3 Temmuz 1908 bu yüzden Osmanlı ve Türkiye siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. Resneli Niyazi Bey’in Makedonya dağlarına çıkması, II. Abdülhamid yönetimine karşı açık bir askerî-siyasi meydan okumaydı. Bu hareket, birkaç hafta içinde II. Meşrutiyet’in ilanına giden yolu açtı ve Osmanlı Devleti’nde siyasetin yönünü değiştiren büyük bir dönemin başlangıç işaretlerinden biri oldu.
1918 – V. Mehmed Reşad öldü; Osmanlı onun döneminde Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarını yaşadı
3 Temmuz 1918’de Osmanlı Devleti’nin 35. padişahı V. Mehmed Reşad İstanbul’da hayatını kaybetti. 1909’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra padişah olmuş, 1918’e kadar süren saltanatı Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine denk gelmişti. TDV İslâm Ansiklopedisi, Mehmed Reşad’ın Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını görmeden 3 Temmuz 1918’de vefat ettiğini ve Eyüp’te sağlığında yaptırdığı türbeye defnedildiğini aktarır.
- Mehmed Reşad, Sultan Abdülmecid’in oğluydu. Uzun yıllar sarayda görece kapalı bir şehzadelik hayatı yaşadı. Tahta çıktığında artık 64 yaşındaydı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı Devleti anayasal düzene dönmüş, padişahın yetkileri eski dönemlere göre daralmıştı. Bu yüzden Mehmed Reşad, güçlü kararlar alan bir mutlak hükümdardan çok, Meşrutiyet döneminin sembolik padişahı olarak öne çıktı.
Onun saltanatı boyunca Osmanlı Devleti neredeyse aralıksız savaş yaşadı. 1911’de Trablusgarp Savaşı başladı; ardından Balkan Savaşları geldi ve Osmanlı Devleti Rumeli’deki büyük toprak kayıplarını yaşadı. Sonra Birinci Dünya Savaşı patladı. Osmanlı, Almanya’nın yanında savaşa girdi; Çanakkale, Kafkasya, Irak, Suriye-Filistin ve Hicaz cephelerinde imparatorluğun son büyük mücadelesi verildi.
Bu dönemde devletin gerçek yönetimi büyük ölçüde İttihat ve Terakki’nin elindeydi. Özellikle Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa, savaş yıllarının belirleyici isimleri haline geldi. Mehmed Reşad ise daha çok devletin ve hilafetin sembolik başıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında cihad ilanı onun adıyla duyuruldu; fakat savaş kararlarının ve askerî-siyasi stratejinin merkezinde padişahtan çok İttihatçı yönetim vardı.
Mehmed Reşad’ın kişiliği, sert iktidar mücadelelerinden çok sakinliği, nezaketi ve dindarlığıyla anılır. TDV, onu halim selim, merhametli, dindar ve nazik bir hükümdar olarak tanımlar; genç yaşta Mevlevîliğe intisap ettiğini, Mesnevî okumayı ve Osmanlı tarihini sevdiğini belirtir.
- Mehmed Reşad, Osmanlı Devleti’nin yenilgiyi resmen kabul ettiği Mondros Mütarekesi’ni göremeden öldü. Ölümünden sonra tahta kardeşi VI. Mehmed Vahideddin çıktı. Birkaç ay sonra, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanacak; Osmanlı Devleti fiilen dağılma ve işgal sürecine girecekti. Bu açıdan Mehmed Reşad’ın ölümü, imparatorluğun son perdesine çok yakın bir tarihte gerçekleşti.
3 Temmuz 1918 bu yüzden yalnız bir padişahın ölüm tarihi değildir. V. Mehmed Reşad, Osmanlı’nın Trablusgarp’tan Balkan Savaşları’na, oradan Birinci Dünya Savaşı’na sürüklendiği dönemin padişahıydı. Saltanatı, imparatorluğun son büyük savaşlarını ve devletin artık padişahtan çok parti, bürokrasi ve askerî kadrolar tarafından yönetildiği yeni dönemi gösterir.
1928 – Dünyanın ilk renkli televizyon gösterimi yapıldı; siyah-beyaz ekranın ötesi ilk kez görüldü
3 Temmuz 1928’de İskoç mucit John Logie Baird, Londra’daki laboratuvarında dünyanın ilk renkli televizyon aktarımını gösterdi. Bu, bugünkü anlamda evlere yapılan düzenli bir televizyon yayını değildi; ama görüntünün renkli olarak da aktarılabileceğini gösteren tarihî bir denemeydi. Science and Media Museum, renkli televizyonun ilk kez 3 Temmuz 1928’de Baird tarafından Londra’daki 133 Long Acre adresindeki laboratuvarında halka gösterildiğini belirtir.
O yıllarda televizyonun kendisi bile çok yeni ve şaşırtıcı bir teknolojiydi. İnsanlar, bir görüntünün kablolar ve sinyaller aracılığıyla başka bir yere aktarılabilmesine henüz alışmamıştı. Sinema vardı, fotoğraf vardı, radyo yaygınlaşıyordu; ama hareketli görüntünün canlı olarak iletilmesi hâlâ neredeyse sihir gibi görünüyordu.
John Logie Baird, televizyonun en erken öncülerinden biriydi. 1926’da Londra’da çalışan bir televizyon sistemini göstermiş, ardından görüntüyü daha uzağa, daha net ve daha etkileyici biçimde aktarmak için deneylerini sürdürmüştü. 1928’deki renkli gösteri de bu arayışın sonucuydu.
Baird’in sistemi bugünkü elektronik televizyonlardan farklıydı. Mekanik bir düzeneğe dayanıyordu. Dönen diskler, aynalı tamburlar ve renk filtreleri kullanılıyor; görüntü kırmızı, mavi-yeşil gibi renk bileşenlerine ayrılarak aktarılıyordu.
Gösteride kullanılan nesneler de dönemin ruhuna uygundu: Renkli eşarplar, çiçekler, parlayan bir sigara ucu, polis miğferi gibi kolay ayırt edilebilecek şeyler ekranda gösterildi. Guinness World Records, Baird’in Long Acre’daki stüdyosunda yaptığı bu gösteride kırmızı ve mavi eşarplar, bir İngiliz polis miğferi, dilini çıkaran bir adam, parlayan sigara ucu ve bir demet gül kullandığını kaydeder.
Bu deneme kusursuz değildi. Görüntü bugünkü ölçülere göre çok düşük kaliteliydi, sistem karmaşıktı ve mekanik televizyon teknolojisi ilerleyen yıllarda yerini elektronik sistemlere bırakacaktı. Ancak 1928’de yapılan bu gösteri, televizyonun geleceğine dair büyük bir fikri ortaya koydu: Ekran yalnız gölgeleri ve ışığı değil, dünyanın renklerini de taşıyabilecekti.
Renkli televizyonun evlere girmesi ise çok daha uzun sürdü. İngiltere’de düzenli renkli televizyon yayınları 1967’de başladı. Yani Baird’in 1928’deki başarısı, günlük hayatı hemen değiştirmedi; ama ileride bütün dünyayı değiştirecek ekran kültürünün erken bir işareti oldu.
3 Temmuz 1928 bu yüzden teknoloji ve medya tarihi açısından önemli bir gündür. John Logie Baird’in Londra’daki renkli televizyon gösterimi, insanların dünyayı ekranda renkleriyle de görebileceğini ilk kez kanıtladı. Bugün televizyonlardan telefon ekranlarına kadar her yerde renkli görüntülerle yaşarken, bu büyük dönüşümün ilk sahnelerinden biri 1928’de küçük bir Londra laboratuvarında yaşandı.
1938 – Türk-Fransız Askerî Antlaşması imzalandı; Türk askerinin Hatay’a girmesinin yolu açıldı
3 Temmuz 1938’de Türkiye ile Fransa arasında Antakya’da Türk-Fransız Askerî Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Hatay meselesinde Türkiye’nin elini güçlendiren kritik adımlardan biri oldu. Antlaşmayla Hatay’ın toprak bütünlüğünün ve siyasi statüsünün korunması için Türk ve Fransız askerlerinin bölgede birlikte görev yapması kabul edildi. Atatürk Ansiklopedisi, bu antlaşmaya göre güvenliği sağlamak için Hatay’a 2500 Türk, 2500 Fransız ve 1000 Hatay askeri gönderildiğini aktarır.
Hatay meselesi, Cumhuriyet’in en hassas dış politika başlıklarından biriydi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İskenderun Sancağı, Fransız mandası altındaki Suriye sınırları içinde kalmıştı. Fakat bölgede güçlü bir Türk nüfus vardı ve Türkiye, Hatay’ın geleceğini yalnız Fransa ile Suriye’nin kararına bırakmak istemiyordu. Atatürk, Hatay konusunu kişisel olarak da çok önemsedi; bu mesele onun son yıllarında Türkiye dış politikasının en dikkatli yürütülen dosyalarından biri haline geldi.
1936’dan sonra sorun daha da büyüdü. Fransa, Suriye’ye bağımsızlık vermeye hazırlanırken İskenderun Sancağı’nın geleceği tartışmalı hale geldi. Türkiye, Hatay’ın Suriye’ye bırakılmasını kabul etmedi. Mesele Milletler Cemiyeti’ne taşındı; 1937’de Sancak’a özel bir statü ve anayasa kabul edildi. Ancak bu statünün uygulanması, seçimlerin nasıl yapılacağı ve bölgedeki güvenliğin nasıl sağlanacağı büyük gerilim yarattı.
1938 yazında Türkiye kararlı bir tavır aldı. Sınıra asker yığıldı, Fransa ile müzakereler sertleşti. Avrupa’da savaş tehlikesi büyürken Fransa, Türkiye ile ilişkileri koparmak istemiyordu. Belleten’de yayımlanan İsmail Soysal çalışması, Fransa’nın Avrupa’daki tehlikeli konjonktürü dikkate alarak Türkiye ile dostluğu yeniden kurmak istediğini ve bu ortamda 3 Temmuz 1938’de Antakya’da askerî antlaşma imzalandığını belirtir.
Antlaşmaya göre Hatay’daki Türk ve Fransız askerî varlığı eşit tutulacaktı. Ek protokolde, Hatay’a girecek Türk kuvvetlerinin en fazla 2500 kişiden oluşacağı, başında bir albay bulunacağı, birliklerin Payas ve Hassa üzerinden geçeceği; İskenderun, Belen, Kırıkhan ve Antakya çevresinde konuşlanacağı belirtilmişti. Aynı protokole göre Fransız kuvvetleri de en fazla 2500 kişiye çıkarılabilecekti.
Bu antlaşmanın en görünür sonucu, Türk askerinin Hatay’a girmesi oldu. Türk Dünyası Ansiklopedisi, 3 Temmuz’da yapılan antlaşmadan sonra 5 Temmuz 1938’de 2500 kişilik Türk birliğinin Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasında Hatay’a girdiğini aktarır. Bazı akademik kaynaklarda giriş tarihi 4 Temmuz olarak da verilir; ancak Türkiye’de yaygın anlatımda ve Hatay hafızasında 5 Temmuz tarihi öne çıkar.
Türk askerinin Hatay’a girişi, bölgede büyük sevinç yarattı. Çünkü bu gelişme, yalnız güvenlik meselesi değildi; Hatay Türkleri için Türkiye’nin fiilen yanlarında olduğunu gösteren güçlü bir işaretti. Seçimlerin daha güvenli bir ortamda yapılacağı düşüncesi güçlendi. Nitekim seçimler 22 Temmuz-1 Ağustos 1938 arasında yapıldı; ardından 2 Eylül 1938’de Hatay Devleti kuruldu. Türk Dünyası Ansiklopedisi, bu sürecin sonunda Hatay Meclisi’nin toplandığını, devlet başkanlığına Tayfur Sökmen’in seçildiğini ve Sancak adının Hatay olarak değiştirildiğini aktarır.
Bu süreç, 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla tamamlandı. Hatay Meclisi, 29 Haziran 1939’da Türkiye’ye katılma kararı aldı; 23 Temmuz 1939’da Hatay resmen Türkiye’ye katıldı.
3 Temmuz 1938 bu yüzden, Türkiye’nin Hatay meselesinde diplomasi, askerî caydırıcılık ve uluslararası dengeleri birlikte kullanarak sonuca yaklaştığı kritik bir eşiktir. Antakya’da imzalanan Türk-Fransız Askerî Antlaşması, Türk askerinin Hatay’a girişini sağladı; Hatay Devleti’nin kurulmasına ve bir yıl sonra Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına giden yolu açtı.
1940 – II. Dünya Savaşı: İngiltere Fransız donanmasını vurdu; savaş eski müttefikleri karşı karşıya getirdi
3 Temmuz 1940’ta İngiliz donanması, Cezayir’deki Mers-el-Kébir üssünde bulunan Fransız savaş gemilerine saldırdı. Bu olay, II. Dünya Savaşı’nın en acı ve en tartışmalı kararlarından biri olarak tarihe geçti. Çünkü İngiltere ile Fransa, sadece birkaç hafta önce Nazi Almanyası’na karşı aynı cephede savaşan müttefiklerdi. Ancak Fransa’nın Almanya karşısında yenilmesi ve ateşkes imzalaması, dengeleri bir anda değiştirdi.
1940 yazında İngiltere büyük bir korku içindeydi. Fransa yenilmişti; Alman ordusu Batı Avrupa’nın büyük bölümünü ele geçirmişti. İngiliz hükümeti, Fransız donanmasının Almanların eline geçmesi halinde Akdeniz ve Atlantik’te dengeyi değiştirecek büyük bir tehdit doğacağını düşünüyordu.
İngiltere’nin planı “Operation Catapult” adıyla yürütüldü. Amaç, Fransız savaş gemilerinin ya İngiliz kontrolüne geçmesi ya tarafsız limanlara gitmesi ya da kullanılamaz hale getirilmesiydi. Mers-el-Kébir’deki Fransız komutan Amiral Marcel-Bruno Gensoul’a çeşitli seçenekler sunuldu. Ancak görüşmeler karşılıklı güvensizlik, gurur, emir-komuta karmaşası ve zaman baskısı içinde sonuçsuz kaldı.
Bunun üzerine Amiral James Somerville komutasındaki İngiliz Force H birliği ateş açtı. Mers-el-Kébir limanında demirli Fransız gemileri ağır bombardıman altında kaldı. Denizcilik tarihine ilişkin kaynaklarda, Force H’nin 3 Temmuz’da Mers-el-Kébir açıklarına geldiği, Fransızlara verilen seçeneklerin reddedildiği ve yaklaşık 18.00’de İngilizlerin ateş açtığı belirtilir; Bretagne zırhlısı patlayarak battı, Dunkerque ve Provence ağır hasar gördü, Strasbourg ise bazı gemilerle birlikte kaçmayı başardı.
Saldırıda yaklaşık 1.300 Fransız denizci öldü. Le Monde, 3 ve 6 Temmuz 1940’taki saldırılarda Fransız donanmasının bir bölümünün yok edildiğini ve 1.295 denizcinin hayatını kaybettiğini yazar. Bu sayı, olayın yalnız stratejik değil, insani açıdan da ne kadar ağır olduğunu gösterir.
Churchill hükümeti bu kararı, İngiltere’nin hayatta kalma mücadelesinin zorunlu bir adımı olarak savundu. İngiltere, Fransa’nın filosunun Hitler’in eline geçmeyeceğini garanti altına almak istiyordu. Fakat Fransızlar için bu saldırı büyük bir ihanet olarak görüldü. Vichy Fransası’nda İngiltere’ye karşı öfke büyüdü; Charles de Gaulle’ün Londra’dan yürüttüğü Özgür Fransa mücadelesi de bu öfkenin gölgesinde zorlaştı.
Mers-el-Kébir, savaşın ahlaki karmaşıklığını gösteren en çarpıcı olaylardan biridir. Bir tarafta Almanya karşısında yalnız kalan İngiltere’nin güvenlik kaygısı vardı. Diğer tarafta ise henüz dün aynı cephede savaşmış Fransız denizcilerin, eski müttefiklerinin ateşiyle ölmesi vardı. Bu yüzden olay, askeri tarih kadar diplomasi, güven, zor kararlar ve savaşın insanı içine soktuğu acı ikilemler açısından da önemlidir.
1941 – Kâzım Dirik öldü; Millî Mücadele’den İzmir’in Cumhuriyet yıllarına uzanan bir devlet adamıydı
3 Temmuz 1941’de Kâzım Dirik Edirne’de hayatını kaybetti. Manastır doğumlu bir Osmanlı subayı olarak yetişmiş, Balkan Savaşları’ndan Birinci Dünya Savaşı’na, Millî Mücadele’den Cumhuriyet’in ilk valilik yıllarına kadar uzanan uzun bir görev hayatı yaşamıştı. Millî Savunma Bakanlığı’nın Atatürk sitesi, onun 1881’de Manastır’da doğduğunu, 3 Temmuz 1941’de Edirne’de vefat ettiğini ve daha sonra naaşının Devlet Mezarlığı’na nakledildiğini aktarır.
Kâzım Dirik, Harp Okulu ve Harp Akademisi çıkışlı bir kurmay subaydı. Balkan Savaşı’nda Çatalca Muharebesi’nde yaralandı; Birinci Dünya Savaşı yıllarında çeşitli cephe ve menzil görevlerinde bulundu. MSB kayıtlarında onun Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı’na katıldığı; TBMM tarafından İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildiği belirtilir.
Onu Cumhuriyet tarihinin özel isimlerinden yapan olaylardan biri, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı kadro içinde yer almasıdır. Kâzım Dirik, 1919’da 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın kurmay başkanı olarak görevlendirildi ve onunla birlikte 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktı.
Cumhuriyet döneminde ise askerlikten mülkî idareye geçti. Bitlis valiliğinin ardından 27 Mart 1926’da İzmir valiliğine atandı. 1928’de korgeneral rütbesindeyken askerlikten emekliye ayrıldı ve sivil idarecilik yolunu seçti. MSB kayıtlarına göre 1935’e kadar İzmir Valisi, 1935’ten ölümüne kadar da Trakya Genel Müfettişi olarak görev yaptı.
Kâzım Dirik’in en kalıcı izi İzmir’de kaldı. Cumhuriyet’in yeni şehircilik, eğitim ve kalkınma anlayışını İzmir’de uygulamaya çalışan güçlü valilerden biri oldu. İzmir’de göreve başladığında 198 olan ilkokul sayısı onun başlattığı ilköğretim seferberliğiyle Cumhuriyet’in 10. yılında 466’ya çıktı.
Onun valiliği, yalnız okul yaptırmakla sınırlı değildi. Erken Cumhuriyet’in yerelde kök salması için köy, okul, sağlık, tarım, ulaşım, şehir düzeni ve kamu kurumları alanında aktif bir idarecilik anlayışını temsil ediyordu. Bu yüzden Kâzım Dirik, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “devlet”in taşrada okul yapan, yol açan, kurum kuran, yeni hayat tarzını yerleştirmeye çalışan yüzlerinden biri olarak hatırlanır.
1935’te Trakya Genel Müfettişliği’ne getirildi. Bu görev, Türkiye’nin batı sınırlarının, Balkanlarla ilişkilerinin ve Trakya’daki idari-sosyal düzenin önem kazandığı bir döneme denk geliyordu. 1937 Trakya Manevraları sırasında da bölgede görev aldı.
Kâzım Dirik’in hayatı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen asker-bürokrat kuşağın tipik ama güçlü örneklerinden biridir. İmparatorluğun son savaşlarında yetişmiş, Millî Mücadele’de görev almış, Cumhuriyet kurulunca da üniformasını çıkarıp yeni devletin yerel kurumlarını kurmaya çalışan bir idareciye dönüşmüştür.
1944 – II. Dünya Savaşı: Minsk Nazilerden geri alındı; Doğu Cephesi’nde Alman ordusu büyük çöküş yaşadı
3 Temmuz 1944’te, Belarus’un başkenti Minsk, Sovyet birlikleri tarafından Nazi işgalinden geri alındı. Bu olay, II. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesi’nde yaşanan en büyük kırılmalardan birinin parçasıydı. Minsk’in kurtuluşu, Sovyetlerin Bagration Harekâtı sırasında Alman Merkez Ordular Grubu’nu ağır biçimde dağıttığını ve savaşın doğudaki dengesinin artık kesin olarak Almanya aleyhine döndüğünü gösterdi.
Minsk, 1941’de Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısıyla işgal edilmişti. Belarus, savaş boyunca Nazi işgalinin en ağır yaşandığı bölgelerden biri oldu. Şehirler yakıldı, köyler yok edildi, Yahudi nüfus gettolara kapatıldı ve büyük katliamlara uğradı. Minsk de bu işgalin merkezlerinden biriydi.
Sovyetler 1944 yazında büyük bir karşı taarruz başlattı. Bu harekâtın kod adı Bagration’dı. 22 Haziran 1944’te, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısının üçüncü yıldönümünde başlayan Bagration Harekâtı, Nazi Almanyası için Doğu Cephesi’ndeki en büyük felaketlerden birine dönüştü. Bu harekât Sovyetlere yüzlerce kilometrelik alan kazandırdı ve Alman Merkez Ordular Grubu üç hafta içinde yenilgiye uğratıldı.
Minsk’in geri alınması, bu büyük harekâtın en sembolik anlarından biriydi. Sovyet birlikleri doğudan, kuzeyden ve güneyden ilerleyerek Alman kuvvetlerini kuşatma altına aldı. Minsk çevresinde Alman birlikleri büyük kayıplar verdi. Bagration Harekâtı’nın ikinci aşamasında hedef, Minsk’in batısındaki Alman kuvvetlerini kuşatmak ve Merkez Ordular Grubu’nun ana gövdesini yok etmekti.
Bu yenilgi, Almanya için yalnız askerî değil, psikolojik bir felaketti. Batı Cephesi’nde Normandiya çıkarması henüz başlamışken, Doğu Cephesi’nde Sovyetler çok daha büyük ölçekte bir taarruz yürütüyordu. Alman ordusu aynı anda hem batıda Müttefiklerle hem doğuda Sovyetlerle başa çıkmak zorunda kaldı. 1944 yazı, Nazi Almanyası’nın artık savunmada kalacağı ve geri çekileceği dönemin açık bir başlangıcıydı.
Minsk’in geri alınması Belarus için de önemli bir anma günüdür. Bugün Belarus’ta 3 Temmuz, Nazi işgalinden kurtuluşun sembolü olarak anılır. Ancak bu kurtuluş, büyük yıkımın ardından geldi. Şehir ağır hasar görmüş, nüfus büyük kayıplar vermiş, savaşın izleri Belarus toplumunun hafızasına derin biçimde kazınmıştı.
1946 – Kelebeğin Rüyası filmiyle yeniden hatırlanan genç şair Muzaffer Tayyip Uslu öldü
3 Temmuz 1946’da şair Muzaffer Tayyip Uslu, Zonguldak’ta henüz 24 yaşındayken hayatını kaybetti. Kısa hayatına az sayıda ama etkili şiirler sığdıran Uslu, özellikle yakın arkadaşı Rüştü Onur’la birlikte genç yaşta veremden ölen “Zonguldaklı iki şair”den biri olarak anıldı.
Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayatı, 1940’ların Zonguldak’ında geçti. Babasının görevi nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerde geçmiş, ailesi daha sonra Zonguldak’a yerleşmişti. Mehmet Çelikel Lisesi’nde okudu; burada edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil’di. Aynı lisede yakın arkadaşı Rüştü Onur’la birlikte şiire yöneldi.
Onun hayatını belirleyen iki büyük gerçek vardı: Şiir ve hastalık. Genç yaşta zatürre geçirdi; ardından hastalığı vereme dönüştü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girse de hem sağlık sorunları hem de parasızlık nedeniyle öğrenimini sürdüremedi. Zonguldak’a dönerek Ereğli Kömür İşletmeleri İş Mükellefiyeti Dairesi’nde memur olarak çalıştı. TEİS, onun ömrünün son altı yılını veremli olarak ve her gün ölebileceğini bilerek yaşadığını yazar.
Muzaffer Tayyip Uslu’nun ilk şiiri 1941’de Varlık dergisinde yayımlandı. Daha sonra Varlık, Değirmen, Kara Elmas dergileri ve Ocak gazetesinde şiirleri çıktı. Garip şiirinin gündelik hayatı, küçük insanı, yoksulluğu ve sade dili merkeze alan çizgisi onun şiirlerinde de hissedilir. TEİS, Uslu’nun Rüştü Onur’la birlikte genç kuşağın başarılı şairleri arasında gösterildiğini ve Orhan Veli ile Oktay Rifat etkisinin şiirlerinde görüldüğünü aktarır.
Hayattayken yayımladığı tek kitabının adı Şimdilik’ti. Bu başlık, bugün geriye dönüp bakınca acı bir anlam taşır. Sanki uzun bir edebiyat yolculuğunun ilk adımı gibi duran “şimdilik”, aslında çok kısa sürecek bir hayatın son kitabı oldu.
Muzaffer Tayyip Uslu’nun bugünkü okur tarafından yeniden hatırlanmasında Yılmaz Erdoğan’ın 2013 yapımı Kelebeğin Rüyası filminin büyük payı vardır. Film, II. Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak’ta yaşayan iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayat hikâyesini anlatır. Filmde Muzaffer Tayyip Uslu’yu Kıvanç Tatlıtuğ, Rüştü Onur’u Mert Fırat, öğretmenleri Behçet Necatigil’i ise Yılmaz Erdoğan canlandırdı.
Bu film sayesinde Muzaffer Tayyip Uslu, edebiyat tarihinin dipnotlarında kalmış bir şair olmaktan çıktı; daha geniş bir kitle onu Zonguldak’ın kömür karası atmosferi, hastalık, yoksulluk, aşk ve şiirle birlikte hatırlamaya başladı. Ancak Uslu’yu yalnız “filmdeki genç şair” diye anmak eksik olur. Behçet Necatigil’in dikkatini çekmiş, dergilerde şiirleri yayımlanmış, yaşasaydı Türk şiirinde daha geniş bir yer açabilecek bir yetenekti.
3 Temmuz 1946 bu yüzden yalnız genç bir şairin ölüm tarihi değildir. Muzaffer Tayyip Uslu, kısa ömrüyle 1940’ların taşra edebiyatını, Garip şiirinin etkisini, Zonguldak’ın işçi-memur hayatını ve veremin genç hayatlar üzerindeki gölgesini aynı anda hatırlatır. Kelebeğin Rüyası onu yeniden görünür kıldı; ama geride bıraktığı asıl iz, “şimdilik” diyerek başladığı ve çok erken yarım kalan şiiridir.
1962 – Tom Cruise doğdu; Hollywood’un son büyük yıldızlarından biri oldu
3 Temmuz 1962’de Tom Cruise, asıl adıyla Thomas Cruise Mapother IV, ABD’nin New York eyaletindeki Syracuse kentinde doğdu. 1980’lerden itibaren Hollywood’un en tanınan yüzlerinden biri haline gelen Cruise, yalnız oyunculuğuyla değil; gişe başarısı, aksiyon sinemasına bağlılığı ve tehlikeli sahneleri çoğu zaman kendisinin çekmesiyle de modern sinemanın özel figürlerinden biri oldu.
Cruise’un kariyeri 1980’lerin başında küçük rollerle başladı. Kısa sürede Risky Business (Riskli İş) ve Top Gun gibi filmlerle geniş kitlelerin tanıdığı bir oyuncuya dönüştü. Golden Globes biyografisi de onun 19 yaşında Endless Love ile sinemaya adım attığını; ardından Risky Business, Top Gun, Rain Man, Born on the Fourth of July, A Few Good Men, Jerry Maguire, Magnolia, Minority Report, The Last Samurai, Edge of Tomorrow ve Top Gun: Maverick gibi filmlerde rol aldığını aktarır.
Onu yalnız “yakışıklı yıldız” kategorisine sokmak haksızlık olur. Cruise, Oliver Stone’un Born on the Fourth of July (Doğum Günü 4 Temmuz) filminde Vietnam gazisi Ron Kovic’i canlandırarak dramatik oyunculuğunu gösterdi. Rain Man (Yağmur Adam), A Few Good Men (Birkaç İyi Adam), Jerry Maguire, Magnolia, Eyes Wide Shut (Gözü Tamamen Kapalı) ve Collateral gibi filmlerle farklı yönetmenlerin dünyasında da kendine yer açtı.
Tom Cruise’un asıl büyük popüler simgesi ise Mission: Impossible (Görevimiz Tehlike) serisi oldu. 1996’da başlayan seri, onu oyunculuğunun yanında yapımcı ve aksiyon sinemasının motor gücü haline getirdi. Ethan Hunt karakteriyle uçaklara tutundu, gökdelenlere tırmandı, motosikletle uçurumlardan atladı; bu sahnelerin bir kısmını gerçekten kendisinin yapması, onu dijital efekt çağında fiziksel aksiyonun temsilcilerinden biri haline getirdi.
Cruise, kariyeri boyunca üç Altın Küre kazandı: Born on the Fourth of July, Jerry Maguire ve Magnolia. Ancak 2021’de Hollywood Foreign Press Association’a yönelik çeşitlilik ve etik tartışmaları sırasında bu üç Altın Küre heykelciğini iade etti. Indian Express, Cruise’un bu ödülleri HFPA’daki çeşitlilik eksikliği ve kurumla ilgili etik eleştiriler nedeniyle protesto amacıyla geri verdiğini aktardı.
Oscar konusunda ise uzun süre “ödülsüz büyük yıldız” tartışmasının merkezinde kaldı. Born on the Fourth of July, Jerry Maguire ve Magnolia ile oyunculuk dallarında Oscar’a aday gösterildi; Top Gun: Maverick ile de yapımcı olarak En İyi Film adaylığı aldı. Akademi, 2025’te Cruise’a onursal Oscar verilmesini kararlaştırdı; açıklamada onun sinema salonu deneyimine, dublör topluluğuna ve film endüstrisine bağlılığının vurgulandığı görüldü.
Tom Cruise bugün hâlâ Hollywood’un “film yıldızı” kavramını yaşatan az sayıdaki isimden biri sayılır. Birçok oyuncunun televizyon dizilerine, dijital platformlara ve daha küçük ölçekli projelere yöneldiği dönemde o, büyük perdeyi, büyük aksiyon sahnelerini ve sinema salonu deneyimini savunmaya devam etti. 2022’de Top Gun: Maverick’in dünya çapındaki başarısı, onun hâlâ gişe taşıyabilen bir aktör olduğunu gösterdi.
1969 – Türkiye’deki ABD üslerinin statüsü değişti; egemenlik tartışmalarında yeni dönem başladı
3 Temmuz 1969’da Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Ortak Savunma ve İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Türkiye’deki Amerikan üs ve askerî tesislerinin statüsünü yeniden düzenledi. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin en hassas dış politika başlıklarından biri olan “Amerikan üsleri” meselesi, bu tarihten sonra yeni bir hukuki çerçeveye bağlandı.
Türkiye, 1952’de NATO’ya girmişti. Bunun ardından ABD ile yapılan çeşitli askerî anlaşmalarla Türkiye’de birçok üs, tesis, dinleme istasyonu, radar ve lojistik merkez kuruldu. Bu tesisler Sovyetler Birliği’ne yakın konumu nedeniyle ABD ve NATO açısından büyük önem taşıyordu. Ancak zamanla bu üslerin hangi anlaşmayla kurulduğu, nasıl yönetildiği, kimin ne kadar yetkili olduğu ve Türkiye’nin egemenlik haklarının ne ölçüde korunduğu tartışma konusu haline geldi.
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayımlanan bir çalışmaya göre, Türkiye ile ABD arasında üs ve tesislerin kuruluşu ve faaliyetleri hakkında birçok anlaşma yapılmış, bunların bir kısmı sözlü olarak onaylanmıştı. Bu yüzden uzun yıllar yönetim ve yetki karmaşası yaşandı. Aynı çalışma, 1969’a kadar süren bu anlaşma karmaşasının 3 Temmuz 1969 tarihli Ortak Savunma ve İşbirliği Anlaşması’yla tek çatı altında toplandığını ve üslerin durumunun yeniden ele alındığını belirtir.
Bu tartışmanın büyümesinde 1964 Kıbrıs krizi önemli rol oynadı. Türkiye, Kıbrıs’a müdahale seçeneğini gündeme aldığında ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın mektubu Ankara’da büyük tepki yarattı. Türkiye’de “ABD ile yapılan anlaşmalar Türkiye’nin hareket alanını kısıtlıyor mu?” sorusu daha yüksek sesle sorulmaya başlandı. Sol muhalefet, Türkiye İşçi Partisi ve çeşitli aydın çevreleri de Amerikan üslerinin egemenlik haklarını zedelediğini savundu.
1969’daki anlaşma bu atmosferde imzalandı. Başbakan Süleyman Demirel, anlaşmanın karşılıklı egemenlik ve eşitlik ilkelerine dayandığını, Türkiye’nin onayı olmadan üs ve tesislerde hareket edilemeyeceğini ve ortak kullanım esasının geçerli olacağını açıkladı.
Anlaşmanın önemli yanlarından biri, Türkiye’deki ortak savunma tesislerinin amaç, yer, süre, kapsam ve personel durumunun Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin onayına bağlanmasıydı. Yani Türkiye, kendi topraklarındaki Amerikan askerî varlığı üzerinde daha açık bir söz hakkı elde etti.
Bu süreçte bazı tesislerin devri de gündeme geldi. Savunma sanayii alanındaki bir değerlendirmede, 1969’da imzalanan anlaşmayla statüsü değişen bazı tesislerin yanı sıra diğer üs ve tesislerin Türkiye’ye devredilmesi konusunda mutabakata varıldığı; Samsun, Trabzon ve Çiğli’deki askerî tesislerin 1 Temmuz 1970’te Türk Silahlı Kuvvetleri’ne devrinin tamamlandığı aktarılır.
Yine de bu anlaşma, Türkiye’deki Amerikan askerî varlığı tartışmalarını bitirmedi. Çünkü konu yalnız hukukî statü meselesi değildi; Türkiye’nin dış politikada ne kadar bağımsız davranabileceği, NATO içindeki yeri, Sovyetler Birliği’yle ilişkileri, Kıbrıs meselesi ve ABD’ye askerî bağımlılık gibi büyük başlıklarla bağlantılıydı. Nitekim 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması, üsler meselesini yeniden kriz haline getirdi.
1975’te Türkiye, ABD ambargosuna karşılık olarak 3 Temmuz 1969 tarihli anlaşmanın hukuki geçerliliğini kaybettiğini ilan etti ve İncirlik’in NATO görevi dışındaki kullanımı hariç birçok ortak savunma tesisinin faaliyetini durdurdu.
1970 – 90’lar Türkçe popunun güçlü seslerinden Aşkın Nur Yengi doğdu
3 Temmuz 1970’te Aşkın Nur Yengi İstanbul’da doğdu. Türk müziğinin 1990’lı yıllardaki büyük pop patlamasında öne çıkan kadın yorumculardan biri olan Yengi hem güçlü sesiyle hem de Sezen Aksu-Onno Tunç çizgisinden gelen müzikal terbiyesiyle dönemin hafızasında özel bir yer edindi.
Aşkın Nur Yengi’nin müzikle ilişkisi çok erken yaşta başladı. Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda eğitim gördü; daha öğrenciyken Sezen Aksu’nun sahne ve stüdyo çevresine girdi. Bu dönem, Türkiye’de pop müziğin yeni bir dile kavuştuğu yıllardı. Sezen Aksu, Onno Tunç, Aysel Gürel, Şehrazat, Uzay Heparı, Turhan Yükseler ve benzeri isimlerin şekillendirdiği bu çevre, 1990’larda Türkçe popun ana damarlarından birini oluşturacaktı.
Yengi, 1980’lerin ikinci yarısında Eurovision Türkiye finalleriyle de görünür oldu. 1987’de Harun Kolçak ve Grup Periyod ile “Güzel Şeyler Söyle” adlı şarkıyı seslendirdi; parçanın sözleri Aysel Gürel’e, müziği ve düzenlemesi Onno Tunç’a aitti.
Asıl büyük çıkışı ise 1990’da geldi. Aşkın Nur Yengi’nin ilk albümü Sevgiliye, 30 Ocak 1990’da yayımlandı. Albümde “Seni Aldattım”, “Bile Bile”, “Olmaz”, “Sevgiliye”, “Yazık” gibi şarkılar yer aldı ve Yengi’yi kısa sürede dönemin en çok dinlenen pop yıldızlarından biri haline getirdi.
Sevgiliye, 1990’lar Türkçe popunun kapısını açan işlerden biridir. Albümün başarısında Sezen Aksu’nun desteği, Onno Tunç’un müzikal dili ve Aşkın Nur Yengi’nin temiz, güçlü, duyguyu abartmadan taşıyan sesi birlikte etkili oldu.
1990’larda Hesap Ver, Sıramı Bekliyorum, Karaçiçeğim, Haberci ve Aşk Kazası gibi albümlerle kariyerini sürdürdü. Bu albümler, onun 90’lar boyunca pop müziğin ana figürlerinden biri olarak kaldığını gösterdi.
Aşkın Nur Yengi’nin sesi, 90’lar Türkiye’sinde radyolardan kasetçilere, televizyon programlarından konser sahnelerine uzanan geniş bir popüler kültür alanına yayıldı. “Ay İnanmıyorum”, “Yazık”, “Olmaz”, “Bile Bile”, “Karaçiçeğim” gibi şarkılar, dönemin duygusal pop hafızasında yer etti. Onun müziğinde arabeskleşmeden hüzünlü olabilen, melodramı büyütmeden aşk acısını taşıyabilen bir pop çizgisi vardı.
Aşkın Nur Yengi, Sezen Aksu’nun vokalistliğinden solo kariyere uzanan yolu, 1990’larda Türkçe popun ana akım haline gelişini ve Türkiye’de kadın pop yıldızı imgesinin güçlenmesini temsil eden isimlerden biridir. Bugün adı anıldığında, yalnız bir sanatçı değil, kasetlerin, kliplerin, özel televizyonların ve 90’lar popunun birlikte kurduğu bir dönem hatırlanır.
1970 – Dan-Air yolcu uçağı Barselona yakınlarında düştü; tatil yolculuğu 112 kişilik faciaya dönüştü
3 Temmuz 1970’te İngiliz Dan-Air şirketine ait bir yolcu uçağı, İspanya’nın Barselona kentine yaklaşırken Montseny sıradağlarına çarptı. Manchester’dan Barselona’ya giden Dan-Air Flight 1903 seferindeki de Havilland Comet 4 tipi uçakta 105 yolcu ve 7 mürettebat bulunuyordu. Kazadan kurtulan olmadı.
Uçaktaki yolcuların çoğu, İspanya’ya tatile giden İngiliz turistlerdi. 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında paket tatiller yaygınlaşıyor, İngiltere’nin sanayi şehirlerinden Akdeniz kıyılarına charter seferleri düzenleniyordu. Bu uçuş da Manchester’dan Barselona’ya, oradan Costa Brava tatiline uzanan sıradan bir yaz yolculuğu olacaktı. Fakat birkaç saat içinde bu yolculuk, İngiliz sivil havacılık tarihinin en acı kazalarından birine dönüştü.
Kazaya karışan uçak, de Havilland DH-106 Comet 4’tü. Comet, jet yolcu uçağı çağının en erken ve sembolik modellerinden biriydi. Fakat Dan-Air Flight 1903 kazası, Comet tipi uçakların karıştığı en ölümcül kaza olarak kayıtlara geçti.
Kaza, teknik bir patlama ya da havada parçalanma sonucu değil, “controlled flight into terrain” denilen türden bir olaydı. Yani uçak çalışır durumdayken, mürettebat araziyle tehlikeli biçimde yakınlaştığını zamanında fark edemedi ve dağa çarptı. Kazayla ilgili özetlerde, yanlış seyrüsefer bilgisi, hava trafik kontrolüyle yaşanan karşılıklı yanlış anlama ve uçağın konumuna ilişkin hatalı değerlendirme üzerinde durulur.
Olayın acı taraflarından biri de uzun süre yerel ve uluslararası hafızada görece az konuşulmasıydı. 2021’de Katalan televizyonu için hazırlanan Montseny, la tragèdia enterrada / Montseny, the Buried Tragedy adlı belgesel, kazayı “gömülü trajedi” olarak yeniden gündeme taşıdı. Belgeselin tanıtımında da 3 Temmuz 1970’te Manchester’dan Barselona’ya giden Comet 4 uçağının Montseny dağlarında düştüğü, 105 yolcu ve 7 mürettebattan kimsenin kurtulmadığı anlatılır.
Bu facia, sivil havacılıkta seyrüsefer, hava trafik kontrolü, iniş yaklaşması ve pilot-kule iletişiminin ne kadar hayati olduğunu gösteren olaylardan biridir. Bir uçağın sağlam olması, havanın uçuşa izin vermesi ya da varış noktasına yaklaşılmış olması güvenlik için tek başına yeterli değildir. Doğru konum bilgisi, doğru irtifa, doğru yönlendirme ve karşılıklı açık iletişim, yüzlerce insanın hayatını belirleyebilir.
1971 – Jim Morrison öldü; The Doors’un sesi 27 yaşında sustu
3 Temmuz 1971’de Jim Morrison, Paris’te hayatını kaybetti. The Doors’un solisti, söz yazarı ve sahnedeki en çarpıcı figürü olan Morrison yalnızca 27 yaşındaydı. Resmî ölüm nedeni kalp yetmezliği olarak kayda geçti; ancak otopsi yapılmaması, ölümünün yıllar boyunca tartışılmasına ve etrafında birçok söylenti doğmasına yol açtı.
Jim Morrison, 1960’ların rock müziğinde alışılmış solist tipini değiştiren isimlerden biriydi. The Doors’un müziğinde blues, psychedelic rock, caz etkileri ve karanlık şiirsel sözler birleşiyordu.
Morrison’ın sahnedeki varlığı neredeyse müziğin kendisi kadar etkiliydi. Kimi zaman teatral, kimi zaman kışkırtıcı, kimi zaman da kontrolden çıkmaya hazır görünen performanslarıyla 1960’ların isyan, özgürlük, cinsellik, ölüm ve sınır aşma duygularını sahneye taşıdı. “Light My Fire”, “Break On Through”, “People Are Strange”, “The End”, “Riders on the Storm” gibi şarkılar, The Doors’u dönemin en ayırt edici gruplarından biri yaptı.
Fakat Morrison kendini yalnız bir rock yıldızı olarak görmüyordu. Şiir yazıyor, sinemayla ilgileniyor, Beat kuşağı ve Fransız sembolistlerinden beslenen daha karanlık bir sanatçı kimliği kurmaya çalışıyordu. The Doors’un resmi tarihçesi, Morrison’ın ölümünden sonra grubun üç kişi olarak devam ettiğini, daha sonra Morrison’ın ölümünden kısa süre önce kaydettiği şiirlerin 1978’de An American Prayer albümünde müziğe dönüştürüldüğünü aktarır.
1971’de L.A. Woman albümünün ardından Morrison, Paris’e gitti. Bu, kimi anlatımlarda rock yıldızı hayatından uzaklaşıp şair kimliğine dönme çabası olarak görülür. Paris’te sevgilisi Pamela Courson’la birlikte yaşıyordu. 3 Temmuz sabahı evindeki banyoda ölü bulundu. Olayla ilgili belirsizlikler, otopsi yapılmaması ve Morrison’ın zaten efsaneleşmiş kişiliği, ölümünü rock tarihinin en çok konuşulan vakalarından biri haline getirdi.
Morrison, ölümünden sonra “27 Kulübü” diye anılan kültürel hafızanın da en bilinen isimlerinden biri oldu. Brian Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin ve daha sonra Kurt Cobain, Amy Winehouse gibi isimlerle birlikte, genç yaşta ölen müzisyenler kuşağının simgeleri arasında sayıldı. Bu liste bazen romantize edilse de aslında arkasında şöhret, bağımlılık, baskı, yalnızlık ve dönemin yıkıcı eğlence kültürü gibi ağır gerçekler vardı.
Jim Morrison’ın mezarı bugün Paris’te Père Lachaise Mezarlığı’ndadır ve dünyanın dört bir yanından gelen hayranların ziyaret ettiği yerlerden biridir. The Doors’un müziği ise Morrison’ın ölümünden sonra da yaşamaya devam etti; grup 1993’te Rock & Roll Hall of Fame’e alındı. Rock & Roll Hall of Fame, The Doors’un beş yıl gibi kısa bir sürede sınırları zorladığını, tabuları kırdığını ve Morrison’ın sesiyle rock şiirini başka bir yere taşıdığını vurgular.
Jim Morrison’ın ölümü, 1960’ların özgürlük ve taşkınlık vaadinin karanlık yüzünü de hatırlatır. The Doors’un sesi o gün Paris’te sustu; ama Morrison’ın şiirle rock arasında kurduğu karanlık sahne hâlâ popüler kültürün en güçlü efsanelerinden biri olarak yaşamayı sürdürüyor.
1985 – Geleceğe Dönüş gösterime girdi; zamanda yolculuk sinemanın en sevilen maceralarından biri oldu
3 Temmuz 1985’te Robert Zemeckis’in yönettiği Back to the Future (Geleceğe Dönüş) ABD’de gösterime girdi. Michael J. Fox’un Marty McFly, Christopher Lloyd’un ise çılgın mucit Dr. Emmett Brown rolünde yer aldığı film, kısa sürede 1980’lerin en sevilen popüler kültür olaylarından birine dönüştü.
Filmin hikâyesi çok basit ama çok güçlü bir fikre dayanıyordu. 1985’te yaşayan lise öğrencisi Marty McFly, arkadaşı Doc Brown’ın DeLorean marka arabadan yaptığı zaman makinesiyle yanlışlıkla 1955’e gider. Orada anne ve babasının genç halleriyle karşılaşır. Üstelik istemeden onların tanışmasını engeller. Marty’nin hem kendi varlığını kurtarması hem de yeniden 1985’e dönebilmesi gerekir.
Bu fikir, zamanda yolculuk temasını ağır bilimkurgu havasından çıkarıp aile komedisi, gençlik filmi ve macera türüyle birleştirdi. Geleceğe Dönüş, zaman paradokslarını seyirciyi yormadan anlattı; “geçmişte küçük bir şeyi değiştirirsen bugün ne olur?” sorusunu eğlenceli, duygusal ve akılda kalıcı bir hikâyeye dönüştürdü. Filmin DeLorean’ı, kaykay sahneleri, “Doc” karakteri, 1950’ler atmosferi ve Alan Silvestri’nin müziği kısa sürede kültleşti.
Filmin yapım süreci de en az hikâyesi kadar ilginçti. Marty McFly rolü için ilk tercih Michael J. Fox’tu; ancak televizyon dizisi programı nedeniyle başlangıçta rolü alamadı. Yerine Eric Stoltz ile çekimlere başlandı. Bir süre sonra yönetmen Robert Zemeckis, Stoltz’un role uygun olmadığını düşünerek büyük bir risk aldı ve filmi neredeyse baştan Michael J. Fox ile çekti. Bu karar maliyeti artırdı ama filmin kaderini değiştirdi.
Geleceğe Dönüş gösterime girdikten sonra büyük başarı kazandı. Film yalnız gişede değil, seyirci hafızasında da çok güçlü bir yer edindi. Devam filmleri, çizgi diziler, oyunlar, koleksiyon ürünleri ve yıllar sonra yapılan özel gösterimlerle bir kuşaktan diğerine aktarıldı.
Filmin Türkiye’de de özel bir karşılığı oldu. Geleceğe Dönüş adıyla bilinen film, televizyon yayınları, video kaset dönemi ve tekrar gösterimleriyle Türkiye’de de geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Marty McFly ile Doc Brown, 1980’ler ve 1990’larda büyüyen birçok insan için çocukluk ve gençlik hafızasının parçası haline geldi.
Geleceğe Dönüş’ün kalıcı olmasının nedeni yalnız zamanda yolculuk fikri değildir. Film, aslında aile, kader, özgüven ve insanın kendi hayatını değiştirme ihtimali üzerine kuruludur. Marty’nin geçmişte yaptığı yolculuk, yalnız ailesinin hikâyesini değil, kendi geleceğini de değiştirmesini sağlar. Bu yüzden film hem eğlenceli bir macera hem de “hayat başka türlü kurulabilir mi?” sorusunun popüler sinemadaki en sıcak örneklerinden biridir.
3 Temmuz 1985 bu yüzden sinema tarihi açısından keyifli ve önemli bir gündür. Geleceğe Dönüş, zamanda yolculuk temasını geniş kitlelerin seveceği bir maceraya çevirdi. DeLorean’ın alevli izleriyle başlayan bu hikâye, yalnız 1980’lerin değil, bütün popüler sinema tarihinin en sevilen yolculuklarından biri oldu.
1988 – Fatih Sultan Mehmet Köprüsü açıldı; İstanbul Boğazı’nın iki yakası ikinci kez birbirine bağlandı
3 Temmuz 1988’de Fatih Sultan Mehmet Köprüsü hizmete açıldı. İstanbul Boğazı üzerinde yapılan ikinci asma köprü olan bu yapı, Avrupa ve Asya yakaları arasındaki karayolu bağlantısını güçlendirdi. Karayolları Genel Müdürlüğü’nün tarihçesine göre köprünün yapımı 29 Mayıs 1988’de tamamlandı; işletmeye açılış töreni ise 3 Temmuz 1988’de yapıldı.
İstanbul’un ilk Boğaz köprüsü 30 Ekim 1973’te açılmıştı. Ancak şehir hızla büyüyor, araç sayısı artıyor, iki yaka arasındaki trafik her yıl daha da ağırlaşıyordu. 1973’te büyük bir devrim gibi görülen ilk köprü, 1980’lere gelindiğinde İstanbul’un yükünü tek başına taşımakta zorlanmaya başlamıştı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre ilk köprüde günlük ortalama araç trafiği 14. hizmet yılında 130 bin seviyelerine çıkmış ve bu yoğunluk ikinci köprüyü zorunlu hale getirmişti.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün temeli, İstanbul’un fethinin yıl dönümü olan 29 Mayıs 1985’te atıldı. Yapım çalışmalarına 4 Aralık 1985’te başlandı. Köprü, planlanan süreden önce tamamlandı. Karayolları Genel Müdürlüğü, sözleşmede 1100 gün olarak öngörülen yapım süresine karşılık köprünün 908 günde, yani 192 gün erken bitirildiğini belirtir.
Köprü, Boğaz’ın Rumeli yakasında Hisarüstü ile Anadolu yakasında Kavacık arasında kuruldu. Orta açıklığı 1090 metre, ankrajlar arası toplam uzunluğu 1510 metreydi. Deniz seviyesinden yüksekliği 64 metre olarak belirlendi; bu da büyük gemilerin Boğaz geçişini sürdürebilmesi için gerekli uluslararası denizcilik standartlarına uygundu. Köprü 2×4 şeritli taşıt yoluna sahipti.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü aynı zamanda Avrupa ve Anadolu otoyollarını birbirine bağlayan daha büyük bir ulaşım ağının parçasıydı. Anadolu Ajansı, köprünün 217 kilometrelik Kınalı-Sakarya Otoyolu ile birlikte Avrupa ve Anadolu otoyollarını yüksek kapasiteli bir çevre yolu üzerinden bağlamak amacıyla inşa edildiğini aktarır.
Açıldığı dönemde köprü, Türkiye’de modernleşme, büyük altyapı yatırımları ve otoyol çağının simgelerinden biri olarak görüldü. 1980’lerin Türkiye’sinde Turgut Özal hükümetiyle özdeşleşen ulaşım ve altyapı hamleleri içinde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün özel bir yeri vardı. İstanbul artık yalnız tarihî merkezden değil, kuzeyde gelişen yeni ulaşım hatlarından da büyümeye başlayacaktı.
Fakat köprünün İstanbul üzerindeki etkisi yalnız trafiği rahatlatmakla sınırlı kalmadı. İkinci köprü, kentin kuzeye doğru yayılmasını hızlandırdı; yeni yollar, yeni yerleşim alanları ve yeni rant bölgeleri doğurdu. Bugün İstanbul’un ormanları, su havzaları ve kuzey aksı üzerine yapılan tartışmalarda Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açtığı ulaşım koridorunun etkisi hâlâ hatırlanır.
3 Temmuz 1988 bu yüzden yalnız bir köprü açılışı değildir. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, İstanbul’un iki yakası arasındaki geçişi güçlendirdi; ama aynı zamanda şehrin büyüme yönünü, trafik alışkanlıklarını ve çevresel tartışmalarını da değiştirdi. Boğaz’daki ikinci kara geçişi, İstanbul’un modern ulaşım tarihinin en belirleyici dönemeçlerinden biri oldu.
1988 – ABD savaş gemisi İran yolcu uçağını vurdu; Basra Körfezi’nde 290 kişi öldü
3 Temmuz 1988’de Iran Air’e ait 655 sefer sayılı yolcu uçağı, Basra Körfezi üzerinde ABD Donanması’na bağlı USS Vincennes savaş gemisinden ateşlenen füzelerle vuruldu. Airbus A300 tipi uçak, İran’ın Bandar Abbas kentinden Dubai’ye gidiyordu. Uçakta bulunan 274 yolcu ve 16 mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Olay, sivil havacılık tarihinin en ağır facialarından biri olarak kayıtlara geçti. ABD’nin resmî soruşturma raporu da Iran Air 655’in Bandar Abbas’tan Dubai’ye giden rutin tarifeli bir uçuş olduğunu ve USS Vincennes tarafından iki SM-2 füzesiyle düşürüldüğünü belirtir.
Olayın yaşandığı dönem, İran-Irak Savaşı’nın son aylarıydı. Basra Körfezi’nde petrol tankerleri, savaş gemileri, İran botları ve ABD donanması arasında sürekli gerilim vardı. ABD, Kuveyt tankerlerini koruma gerekçesiyle bölgede askerî varlığını artırmıştı. 3 Temmuz sabahı USS Vincennes, İran Devrim Muhafızları’na bağlı küçük botlarla çatışma halindeydi. Bu çatışma atmosferi, birkaç dakika sonra alınacak ölümcül kararın arka planını oluşturdu.
Iran Air 655, Bandar Abbas’tan havalandıktan sonra sivil hava koridoru üzerinden yükseliyordu. ABD soruşturma raporuna göre uçak, kendisine tahsis edilen Amber 59 hava koridoru içinde, normal tırmanışını sürdürüyor ve sivil transponder kodu olan Mode III-6760 sinyali yayıyordu. Aynı rapor, uçağın füze çarpması sırasında hâlâ belirlenmiş hava koridorunda bulunduğunu, 13.500 feet irtifada yükseldiğini ve Dubai’ye giden normal uçuş profilinde olduğunu kaydeder.
USS Vincennes mürettebatı ise uçağı yaklaşan bir İran F-14 savaş uçağı olarak değerlendirdi. Gemi birkaç dakika içinde uçağa uyarılar gönderdi; ancak bu uyarıların önemli bir kısmı askerî frekanslardan ve “kimliği belirsiz İran uçağı” hitabıyla yapıldı. Uçuş ekibi muhtemelen bu çağrıların kendilerine yönelik olduğunu anlamadı. Sonunda gemi komutanı ateş emri verdi ve iki füze Iran Air 655’i havada parçaladı.
Faciada ölenlerin büyük çoğunluğu İran vatandaşıydı; yolcular arasında başka ülkelerden insanlar da vardı. Bazı kaynaklar ölenler arasında 66 çocuğun bulunduğunu aktarır. EBSCO’nun olay özetinde de USS Vincennes’in uçağı saldırıya geçen bir F-14 olarak yanlış tanımladığı, füzelerin uçağı parçaladığı ve 290 sivilin öldüğü belirtilir.
ABD yönetimi olaydan sonra uçağın yanlışlıkla savaş uçağı sanıldığını savundu. İran ise bunun uluslararası hukukun ihlali ve sivil bir uçağa karşı kabul edilemez bir saldırı olduğunu söyledi. Olay, iki ülke arasındaki güvensizliği daha da derinleştirdi. ABD Başkanı Ronald Reagan üzüntü bildirdi; ancak Washington uzun süre hukuki sorumluluğu kabul etmedi.
Mesele daha sonra Uluslararası Adalet Divanı’na taşındı. İran, ABD’ye karşı dava açtı. 1996’da taraflar davayı sonlandıran bir uzlaşmaya vardı. Uluslararası Adalet Divanı kayıtlarında, 22 Şubat 1996’da iki tarafın mahkemeye anlaşmaya vardıklarını bildirdiği ve davanın düşürüldüğü belirtilir. Bu uzlaşma kapsamında ABD, mağdur ailelerine tazminat ödemeyi kabul etti; fakat hukuki sorumluluğu açıkça üstlenmedi.
Iran Air 655 faciası, modern savaş ortamında sivil uçuşların ne kadar kırılgan hale gelebileceğini gösteren acı örneklerden biridir. Radar, gelişmiş silah sistemleri ve askerî teknoloji tek başına güvenlik sağlamaz; yanlış algı, gerilim, acele karar ve savaş psikolojisi birkaç dakika içinde yüzlerce sivilin ölümüne yol açabilir.
3 Temmuz 1988 bu yüzden yalnız İran ya da ABD tarihi açısından değil, dünya sivil havacılık tarihi açısından da kara bir gündür. Iran Air 655’in vurulması, savaş bölgelerinde sivil havacılığın korunması, askerî angajman kuralları ve büyük güçlerin sorumluluğu üzerine hâlâ hatırlanan ağır bir ders olarak kaldı.
1992 – Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü kuruldu; Kocaeli’nin bilim ve teknoloji üssü doğdu
3 Temmuz 1992’de Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü kuruldu. Bugünkü Gebze Teknik Üniversitesi’nin temeli olan bu kurum, Kocaeli’nin yalnız sanayi kenti değil, bilim ve teknoloji üreten bir merkez olma hedefi açısından önemli bir adımdı. Kocaeli Ansiklopedisi, Gebze Teknik Üniversitesi’nin 3 Temmuz 1992’de Kocaeli’nin Gebze ilçesinde Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü adıyla kurulduğunu ve Türkiye’deki iki yüksek teknoloji enstitüsünden biri olduğunu belirtir.
Gebze’nin seçilmesi tesadüf değildi. Gebze, Kocaeli ile İstanbul arasında, Türkiye sanayisinin en yoğun bölgelerinden birinde yer alıyordu. Organize sanayi bölgeleri, araştırma merkezleri, teknoloji firmaları ve üretim tesisleriyle çevrili bu bölge, ileri teknoloji eğitimi ve araştırması için doğal bir merkezdi. Kurumun kuruluş fikri de yalnız klasik üniversite eğitimi vermek değil; sanayiyle, araştırmayla ve teknoloji üretimiyle daha doğrudan ilişki kurmaktı.
Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, yıllar içinde mühendislik, temel bilimler, mimarlık, işletme ve araştırma merkezleriyle büyüdü. GTÜ’nün mühendislik fakültesinde bilgisayar, elektronik, endüstri, makine, inşaat, kimya, çevre, harita, malzeme bilimi ve biyomühendislik gibi bölümlerin bulunuyordu. Üniversite bünyesinde nanoteknoloji, enerji teknolojileri, biyoteknoloji, bilişim teknolojileri, yer ve deniz bilimleri, ulaşım teknolojileri ve savunma teknolojileri gibi enstitüler de yer alıyordu.
2014’te kurum yeni bir yapıya kavuştu. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, çıkarılan yasayla Gebze Teknik Üniversitesi adını aldı. Bu değişiklik, enstitü mirasının daha geniş bir üniversite yapısı içinde sürdürülmesi anlamına geliyordu.
GTÜ’nün önemi, bulunduğu coğrafyayla birlikte düşünülmelidir. Üniversite, Kocaeli’nin üretim gücüyle akademik araştırma arasında köprü kuran kurumlardan biri haline geldi. Gebze Teknik Üniversitesi 3 teknopark, 18 organize sanayi bölgesi ve 35 AR-GE merkezinin kalbinde konumlandı; Türkiye’nin önde gelen firmalarıyla üniversite-sanayi iş birliği anlaşmaları yaptı.
Bu yönüyle 3 Temmuz 1992, Kocaeli’nin eğitim tarihi kadar ekonomik ve teknolojik geleceği açısından da anlamlıdır. Kocaeli, uzun süre fabrikaları, limanları, tersaneleri ve sanayi kuruluşlarıyla anıldı. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü ise bu sanayi kimliğinin yanına bilim, araştırma, mühendislik ve teknoloji üretimi başlıklarını daha güçlü biçimde ekledi.
Bugün Gebze Teknik Üniversitesi, Kocaeli’nin en önemli akademik kurumlarından biridir. Kuruluşundan itibaren yetiştirdiği mühendisler, araştırmacılar, akademisyenler ve teknoloji insanlarıyla bölgenin üretim yapısına katkı sağladı. Üniversite-sanayi iş birliği, teknoloji transferi, laboratuvar altyapısı ve araştırma merkezleriyle Kocaeli’nin geleceğe dönük yüzlerinden biri oldu.
2000 – Kemal Sunal öldü; Türkiye’nin yüzünü güldüren adam aramızdan ayrıldı
3 Temmuz 2000’de Kemal Sunal, Balalayka filminin çekimleri için Trabzon’a gitmek üzere bindiği uçakta, kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Henüz 55 yaşındaydı. Anadolu Ajansı, Sunal’ın ilk öğrenimini Mimar Sinan İlkokulu’nda tamamladığını, Vefa Lisesi’nde tiyatroya ilgi duyduğunu ve felsefe öğretmeni Belkıs Balkır’ın onu Müşfik Kenter’le tanıştırdığını aktarır.
Kemal Sunal’ın sinema yolculuğu tiyatroyla başladı. Kenter Tiyatrosu, Devekuşu Kabare ve başka sahne deneyimlerinin ardından Ertem Eğilmez’in dikkatini çekti. 1970’lerde Yeşilçam’ın en üretken döneminde sinemaya geçti. İlk çıkışını Tatlı Dillim ve Canım Kardeşim gibi filmlerle yaptı; ardından Hababam Sınıfı’ndaki İnek Şaban karakteriyle Türkiye’nin ortak hafızasına girdi.
Ama Kemal Sunal’ı yalnız “İnek Şaban” diye anmak eksik olur. Kapıcılar Kralı, Çöpçüler Kralı, Kibar Feyzo, Zübük, Düttürü Dünya, Davaro, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Şabanoğlu Şaban, Sahte Kabadayı, Atla Gel Şaban ve daha birçok filmde toplumun farklı yüzlerini güldürü içinde anlattı. Kimi zaman saf görünen ama düzenin açığını bulan yoksul adamdı; kimi zaman ağalık düzenine, bürokrasiye, apartman hiyerarşisine, sahte kabadayılığa ya da siyaset düzenine ayna tuttu.
Onun sinemasındaki kahkaha çoğu zaman yalnız komik bir durumdan doğmaz. Kemal Sunal karakterleri genellikle ezilen, hor görülen, kandırılan, ama sonunda beklenmedik biçimde ayakta kalan insanlardı. Bu yüzden seyirci onu sadece komik bulmadı; kendine yakın hissetti. Kapıcı, çöpçü, köylü, memur, gariban delikanlı, saf asker, saf âşık, sahte zengin, yanlış anlaşılmış adam… Hepsinde halkın içinden bir yüz vardı.
Kemal Sunal, 1977’de Kapıcılar Kralı filmiyle Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Bu ödül önemlidir; çünkü Sunal’ın yalnız popüler bir komedyen değil, güçlü bir oyuncu olarak da kabul edildiğini gösterir.
1980’lerden sonra Yeşilçam’ın üretim düzeni değişse de Kemal Sunal’ın filmleri televizyon kuşağıyla ikinci bir hayata kavuştu. Defalarca yayımlanan filmleri, bayramların, hafta sonlarının, aile sofralarının ve çocukluk hatıralarının parçası oldu. Birçok kişi onun filmlerini sinemada değil televizyonda tanıdı; ama bu, sevgisini azaltmadı, aksine onu evlerin içine taşıdı.
1990’larda daha az film çekti; ama Propaganda ile güçlü bir dönüş yaptı. 1999 yapımı bu film, onun son sinema filmi oldu. Filmografisine ilişkin kaynaklarda Sunal’ın kariyeri boyunca 82 filmde rol aldığı, son filminin de Propaganda olduğu aktarılır. Ölümünden önce Balalayka filminde oynayacaktı; ancak bu film onun yer alamadığı son proje olarak kaldı.
Kemal Sunal’ın ölüm haberi Türkiye’de büyük bir üzüntü yarattı. Çünkü o, yalnız bir oyuncu değil, neredeyse herkesin evinde büyümüş gibi hissettiği biriydi. Filmleri kuşaklar boyunca tekrar tekrar izlendi; replikleri günlük dile karıştı, yüzü, sesi ve o mahcup gülüşü Türkiye’nin ortak kültür hafızasının parçası oldu.
3 Temmuz 2000 bu yüzden Türk sineması için büyük bir kayıp günüdür. Kemal Sunal, Türkiye’yi sadece güldürmedi; gülerken bu ülkenin yoksulluğunu, adaletsizliğini, saflığını, kurnazlığını, öfkesini ve iyiliğini de gösterdi. Onu kalıcı yapan şey de buydu: Halkın içinden çıkmış gibi görünen karakterlerle, halkın kendisini perdeye taşıdı.
2001 – Vladivostokavia uçağı İrkutsk yakınlarında düştü; 145 kişi hayatını kaybetti
3 Temmuz’u 4 Temmuz’a bağlayan gece, Rusya’da büyük bir sivil havacılık faciası yaşandı. Vladivostokavia’ya ait Tupolev Tu-154M tipi yolcu uçağı, İrkutsk’a iniş için yaklaşırken kontrolden çıktı ve Burdakovka yakınlarında yere çakıldı. Uçaktaki 136 yolcu ve 9 mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Kaza, yerel saatle 4 Temmuz 2001’in ilk saatlerinde meydana geldi; ancak Moskova ve bazı uluslararası haber akışlarında 3 Temmuz tarihiyle yer aldı.
Uçak, Yekaterinburg’dan kalkmış, İrkutsk üzerinden Vladivostok’a gidecekti. Yani bu, Rusya’nın batıdan doğuya uzanan uzun iç hatlarından biriydi. Sovyet döneminden miras kalan Tupolev Tu-154 tipi uçaklar, o yıllarda Rus sivil havacılığında hâlâ yaygın biçimde kullanılıyordu.
Kaza, inişe yaklaşma sırasında yaşandı. Uçak alçalmaya başlamış, İrkutsk Havalimanı’na yönelmişti. Ancak yaklaşmanın kritik bir anında hız, yatış açısı ve irtifa kontrolü bozuldu. Uçak önce aerodinamik tutunma kaybına, ardından düz spin benzeri kontrolsüz bir dönüşe girdi. Aviation Safety Network’ün kaza özetinde, uçağın burnunun hızla yukarı kalktığı, stall’a girdiği, ardından düz spine geçtiği ve mürettebatın kontrolü geri kazanamadığı belirtilir.
Kaza sonrası ilk haberlerde ölü sayısı konusunda karışıklık yaşandı. Bazı erken haberlerde 143 kişi denildi; daha sonra kesin sayı 145 olarak netleşti. Bunun nedeni, ilk saatlerde yolcu ve mürettebat bilgilerinin tam doğrulanamamasıydı. Bugün kabul edilen sayı 136 yolcu, 9 mürettebat ve toplam 145 ölüdür.
Bu facia, Rusya’daki sivil havacılık güvenliği tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. 1990’ların ekonomik krizinden çıkan Rusya’da birçok havayolu eski Sovyet uçaklarıyla hizmet veriyor, bakım, eğitim, yorgunluk ve denetim sorunları sık sık tartışılıyordu. Kaza yalnız bir pilotaj hatası olarak değil, mürettebat eğitimi, yorgunluk, yaklaşma prosedürleri ve eski havacılık sistemlerinin güvenliği açısından da değerlendirildi.
2006 – 2004 XP14 asteroidi Dünya’nın yakınından geçti; gökyüzünde kozmik bir yakın geçiş yaşandı
3 Temmuz 2006’da 2004 XP14 adlı asteroid, Dünya’nın yakınından geçti. Gökbilim ölçülerine göre bu oldukça yakın bir geçişti: Asteroid, Dünya’ya yaklaşık 432 bin kilometre mesafeden geçti. Bu mesafe, Ay’ın Dünya’ya ortalama uzaklığının yaklaşık 1,1 katıydı. Space.com, asteroidin en yakın geçişini 3 Temmuz 2006’da 04.25 UTC’de yaptığını ve Dünya’ya 268.624 mil, yani 432.308 kilometre kadar yaklaştığını aktarmıştı.
Bu tür haberlerde “yakın geçiş” ifadesi bazen korkutucu görünebilir. Oysa astronomi dilinde “yakın”, gündelik hayattaki yakınlık anlamına gelmez. 432 bin kilometre, Dünya için büyük bir mesafedir; ama Güneş Sistemi ölçeğinde dikkate değer bir yakınlıktır. The Guardian da o günkü geçişin Ay’ın ortalama uzaklığının yaklaşık 1,1 katı mesafeden gerçekleştiğini ve çıplak gözle görülemeyecek kadar sönük olduğunu yazmıştı.
2004 XP14, Dünya’ya yakın asteroidler sınıfında yer alır. Boyutu kesin olarak bilinmemekle birlikte birkaç yüz metre çapında olduğu tahmin edilir. Bu büyüklükteki gökcisimleri, Dünya’ya çarpmaları halinde bölgesel ölçekte ciddi yıkım yaratabilecekleri için bilim insanları tarafından dikkatle izlenir. Ancak 2006’daki geçişte çarpma tehlikesi yoktu. Space.com, asteroidin gözlemlenmesinin deneyimli gözlemciler ve orta büyüklükte teleskoplarla mümkün olabileceğini, çıplak gözle izlenemeyeceğini belirtmişti.
Bu olayın önemi, Dünya’ya yakın cisimlerin izlenmesinin neden gerekli olduğunu göstermesindedir. 2004 XP14 gibi asteroidler, gökyüzünde sessizce geçip gider; ama onların yörüngelerini bilmek, gelecekteki olası riskleri hesaplamak açısından hayati önem taşır. Bugün NASA, ESA ve dünya çapındaki gözlemevleri, Dünya’ya yakın asteroidleri sürekli takip ederek olası tehlikeleri yıllar öncesinden belirlemeye çalışıyor.
3 Temmuz 2006 bu yüzden gökyüzüne bakmayı seven okur için ilginç bir bilim notudur. 2004 XP14’ün Dünya’nın yakınından geçişi, gezegenimizin uzayda yalnız olmadığını ve çevremizde sürekli hareket eden küçük gökcisimlerinin de yakından izlenmesi gerektiğini hatırlattı.
2011 – Türk futbolunda şike soruşturması başladı; 3 Temmuz süreci yıllarca tartışıldı
3 Temmuz 2011’de Türk futbolunu uzun yıllar etkileyecek büyük bir şike soruşturması başladı. İstanbul merkezli operasyonda kulüp yöneticileri, futbolcular, menajerler ve çeşitli futbol aktörleri hakkında gözaltı işlemleri yapıldı. Soruşturmanın merkezinde 2010-2011 Süper Lig sezonundaki bazı maçlara ilişkin “şike” ve “teşvik primi” iddiaları vardı. En çok konuşulan isim ise dönemin Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım oldu.
Bu tarih, Türk futbolunda yalnız bir adli operasyonun başlangıcı olarak kalmadı. Fenerbahçe’nin 2010-2011 sezonunda şampiyon olduğu ligin meşruiyeti tartışmaya açıldı; Türkiye Futbol Federasyonu, UEFA, kulüpler, taraftarlar, mahkemeler ve medya yıllarca sürecek bir krizin içine girdi.
Süreç kısa sürede saha dışından saha içine de yansıdı. Fenerbahçe, 2011-2012 sezonunda Şampiyonlar Ligi’ne gönderilmedi; yerine Trabzonspor katıldı. Türkiye’de ligden düşürme tartışmaları yapıldı, federasyon kararları yoğun biçimde eleştirildi. Taraftarlar ise meseleyi yalnız hukukî bir dosya olarak değil, kulüplerinin kimliği ve onuru üzerinden yaşadı.
Yargı sürecinde ilk aşamada bazı mahkûmiyet kararları çıktı. Aziz Yıldırım, 2012’de mahkûm edildi; yaklaşık bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra yeniden yargılama sürecinde serbest kaldı. Reuters, 2015’te Türkiye’deki mahkemenin Aziz Yıldırım dahil tüm sanıkları beraat ettirdiğini ve daha önce mahkûm edilen bazı sanıklar için yeniden yargılama kararı verildiğini aktardı.
Türkiye’deki ceza yargılamasının sonunda dosya beraatlerle kapandı. Yeniden yargılama süreci sonunda İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Aziz Yıldırım ve diğer sanıklar hakkında beraat kararı verdi; Yargıtay da bu beraat kararlarını onadı. Bu kararla, 3 Temmuz 2011’de başlayan dava Fenerbahçe’nin 2010-2011 sezonunda şike yapmadığı yönündeki hükümle sonuçlandı.
Ancak dosyanın yalnız Türkiye’deki ceza yargılamasından ibaret olmayan bir tarafı da vardı. UEFA, 2013’te Fenerbahçe ve Beşiktaş hakkında Avrupa kupalarından men kararları verdi. UEFA’nın 25 Haziran 2013 tarihli açıklamasına göre Beşiktaş 2013-2014 Avrupa Ligi’ne alınmadı; Fenerbahçe ise katılmaya hak kazanacağı üç UEFA kulüp organizasyonundan men edildi, üçüncü sezonluk ceza beş yıl denetimli olarak ertelendi.
Bu yüzden 3 Temmuz süreci bugün hâlâ farklı açılardan tartışılır. Fenerbahçe cephesi ve birçok taraftar, süreci “kumpas” olarak görür; beraat kararlarını da bunun hukukî kanıtı sayar. Diğer tarafta ise UEFA ve CAS kararlarını hatırlatan, spor hukuku ile ceza hukuku süreçlerinin farklı standartlarla işlediğini vurgulayanlar vardır. Tarafsız bir anlatımda iki gerçeği birlikte söylemek gerekir: Türkiye’de ceza davası beraatle sonuçlanmıştır; UEFA’nın kulüplere verdiği sportif cezalar ise ayrı bir süreç olarak uygulanmıştır.
3 Temmuz 2011 bu nedenle Türk futbol tarihinin en büyük kırılma günlerinden biridir. Bu tarih, yalnız bir şike soruşturmasının başlangıcı değil; futbolun hukuk, siyaset, medya, taraftarlık, kulüp aidiyeti ve uluslararası spor yönetimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösteren uzun ve sancılı bir dönemin kapısıdır.
2013 – Mısır’da ordu yönetime el koydu; Arap Baharı’nın en büyük kırılmalarından biri yaşandı
3 Temmuz 2013’te Mısır’da ordu yönetime el koydu. Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı Abdülfettah el Sisi, televizyondan yaptığı açıklamayla Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin görevden alındığını, anayasanın askıya alındığını ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Adli Mansur’un geçici cumhurbaşkanı olacağını duyurdu.
Mursi, 2012’de Mısır’ın serbest seçimle göreve gelen ilk cumhurbaşkanı olmuştu. Müslüman Kardeşler çizgisinden gelen Mursi’nin iktidarı, 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle başlayan Arap Baharı sürecinin en önemli sonuçlarından biri olarak görülüyordu. Fakat Mursi yönetimi kısa sürede ağır bir siyasi krizin içine girdi. Ekonomik sorunlar, güvenlik kaygıları, devlet kurumlarıyla çatışmalar, yeni anayasa tartışmaları ve muhalefetin “ülke tek parti yönetimine gidiyor” eleştirileri toplumu derin biçimde böldü.
2013 yazında bu kriz sokaklara taştı. 30 Haziran’da, Mursi’nin göreve gelişinin birinci yılında ülke genelinde büyük gösteriler düzenlendi. Mursi karşıtları erken seçim ve istifa isterken, Mursi yanlıları seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanının ancak sandıkla gidebileceğini savunuyordu.
Ordu, Mursi’ye krizi çözmesi için süre verdi; ancak uzlaşma sağlanamadı. 3 Temmuz akşamı Abdülfettah el Sisi’nin açıklamasıyla askerî müdahale resmileşti. Mursi gözaltına alındı, Müslüman Kardeşler’e yakın bazı televizyon kanalları kapatıldı, örgütün önde gelen isimleri hakkında işlemler başlatıldı. Reuters, Sisi’nin açıklamasından kısa süre sonra üç televizyon kanalının yayınının durdurulduğunu ve Katar merkezli El Cezire’nin Mısır ofisine baskın yapıldığını aktardı.
Bu müdahale, Mısır içinde ve dünyada uzun süre tartışıldı. Ordu ve müdahaleyi destekleyen muhalefet çevreleri, bunu “halkın çağrısına verilen cevap” olarak sundu. Mursi yanlıları ve birçok uluslararası gözlemci ise bunu açık bir askerî darbe olarak değerlendirdi. ABD ve Batılı ülkeler ise diplomatik bir denge dili kullandı; müdahaleyi eleştirdiler ama uzun süre “darbe” kelimesini resmen kullanmaktan kaçındılar. Reuters’ın özel haberinde de Washington’ın “Mursi’nin görevden alınması ve anayasanın askıya alınması” ifadesini kullanarak darbeyi doğrudan adlandırmaktan kaçındığı belirtilir.
3 Temmuz müdahalesi, Mısır’da krizi bitirmedi; tam tersine daha sert bir dönemin kapısını açtı. Mursi yanlıları Kahire’de Rabia el-Adeviyye ve Nahda meydanlarında oturma eylemleri başlattı. 14 Ağustos 2013’te güvenlik güçlerinin bu eylemleri dağıtması, modern Mısır tarihinin en kanlı günlerinden birine dönüştü. İnsan Hakları İzleme Örgütü, Rabia katliamını Mısır modern tarihinin en büyük toplu öldürme olayı olarak niteledi ve bunun geniş çaplı baskı kampanyasını başlattığını belirtti.
Sonraki yıllarda Mısır’da siyaset yeniden askerî ağırlıklı ve otoriter bir çizgiye yöneldi. Abdülfettah el Sisi, 2014’te cumhurbaşkanı seçildi ve ülkenin en güçlü siyasi figürü haline geldi. Müslüman Kardeşler yasaklandı; çok sayıda siyasetçi, gazeteci, aktivist ve muhalif hakkında dava açıldı. 2011’de Mübarek’in devrilmesiyle doğan demokratikleşme umudu, 2013 darbesinden sonra büyük ölçüde geriledi.
3 Temmuz 2013 bu yüzden yalnız Mısır’ın iç meselesi değildir. Bu tarih, Arap Baharı’nın umutla başlayan ama birçok ülkede otoriter restorasyon, iç savaş ya da derin siyasal bölünmeyle sonuçlanan sürecinin en simgesel kırılmalarından biridir. Mısır’da milyonlarca kişinin sokaklara döküldüğü gerçekti; Mursi yönetiminin ciddi meşruiyet krizi yaşadığı da gerçekti. Ama seçilmiş bir cumhurbaşkanının ordu tarafından görevden alınması, Mısır’ın demokratik geçiş sürecini kesintiye uğrattı ve ülkeyi uzun yıllar sürecek daha sert bir rejim dönemine taşıdı.
2015 – Güneş enerjisiyle çalışan Solar Impulse 2 uçağı Hawaii’ye inerek rekor kırdı
3 Temmuz 2015’te Solar Impulse 2 adlı güneş enerjili uçak, Japonya’dan Hawaii’ye uzanan zorlu uçuşunu tamamladı. Uçağın pilotu İsviçreli André Borschberg’di. Yakıt kullanmadan, yalnız güneş enerjisiyle yapılan bu uçuş yaklaşık beş gün beş gece sürdü ve havacılık tarihinde önemli bir rekor olarak kayda geçti. Solar Impulse’ın resmi proje sitesinde, Borschberg’in Japonya-Hawaii uçuşunu 3 Temmuz 2015’te, 117 saat 52 dakika sonra tamamladığı belirtilir.
Solar Impulse 2, klasik anlamda hızlı ya da büyük bir uçak değildi. Asıl amacı yolcu taşımak veya ticari havacılığa hemen yeni bir model sunmak değildi. Ama kanatlarına yerleştirilen binlerce güneş hücresiyle gündüz enerji toplayıp gece bu enerjiyi kullanarak uçabiliyordu. Bu nedenle proje, yenilenebilir enerjiyle nelerin yapılabileceğini göstermek için tasarlanmış sembolik ve mühendislik açısından çok iddialı bir girişimdi.
Japonya’dan Hawaii’ye geçiş, dünya turunun en zor etaplarından biriydi. Uçak, Pasifik üzerinde günlerce tek pilotla ilerledi. Pilotun kabini çok küçüktü; uyku, beslenme, fiziksel egzersiz ve zihinsel dayanıklılık büyük sorunlardı. Bu uçuş, yalnız teknolojinin değil, insan dayanıklılığının da sınandığı bir yolculuktu.
Guinness World Records, André Borschberg’in Solar Impulse 2 ile 28 Haziran 2015’te Japonya’nın Nagoya kentinden ayrıldığını, 3 Temmuz 2015’te Hawaii’ye indiğini; uçuşun 117 saat 52 dakika sürdüğünü ve 8.924 kilometre mesafe kat edildiğini kaydeder. Bu uçuş, güneş enerjili bir uçakla yapılan en uzun süreli solo uçuş rekoru olarak kabul edildi.
Solar Impulse 2’nin başarısı, havacılığın hemen ertesi gün güneş enerjili yolcu uçaklarına geçeceği anlamına gelmiyordu. Uçağın hızı düşüktü, taşıma kapasitesi çok sınırlıydı ve ticari kullanım için uygun değildi. Fakat proje, temiz enerji teknolojilerinin dünyanın çevresini dolaşacak kadar iddialı yolculuklarda da kullanılabileceğini gösterdi.
Bu uçuş aynı zamanda bir mesaj taşıyordu. Solar Impulse projesi, “temiz teknoloji” fikrini görünür kılmak istiyordu. Petrol, karbon salımı ve iklim krizi tartışmalarının büyüdüğü bir dönemde, güneş enerjisiyle çalışan bir uçağın okyanus aşması, mühendislik başarısının yanında çevresel bir sembole dönüştü.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
