Günün Tarihi / 7 Haziran
Türk İşaret Dili Bayramı kutlanıyor
Türkiye’de 7 Haziran, Türk İşaret Dili Bayramı olarak kutlanıyor. Bu tarih, Türk Dil Kurumu tarafından 7-8 Haziran 2007’de düzenlenen Birinci Türk İşaret Dili Çalıştayı’na dayanıyor. Çalıştayın açılış gününde alınan kararla 7 Haziran, “Türk İşaret Dili Bayramı” kabul edildi.
Türk İşaret Dili, sadece işitme engelli bireylerin “anlaşmak için kullandığı işaretler” değildir. Kendi söz varlığı, dil bilgisi, jest-mimik yapısı ve kültürel hafızası olan doğal bir dildir. İşitme engelli ve sağır bireyler için Türk İşaret Dili, gündelik iletişimin yanında eğitim, haber alma, kamu hizmetlerine erişim, adalet, sağlık, kültür ve sosyal hayata katılımın da temel araçlarından biridir.
Türkiye’de işaret dilinin geçmişi oldukça eskidir. Osmanlı döneminde saray çevresinde işaret dili kullanan görevlilerden söz edilir. 19. yüzyılın sonlarında sağır ve dilsiz çocukların eğitimi için okullar açılmış, Cumhuriyet döneminde de işitme engelli bireylerin eğitimi farklı uygulamalarla sürmüştür. Ancak uzun yıllar boyunca işaret dili, yeterince görünür ve kurumsal destek gören bir dil konumunda değildi.
Bu açıdan 2005 yılı önemli bir dönüm noktası oldu. Engelliler Hakkında Kanun’la Türk İşaret Dili’nin geliştirilmesi ve araştırılması konusunda Türk Dil Kurumu’na görev verildi. Ardından 2007’de düzenlenen Birinci Türk İşaret Dili Çalıştayı, bu alanda bilimsel ve kurumsal farkındalık bakımından önemli bir adım oldu. TDK, 2007’deki çalıştayda Millî Eğitim Bakanlığına bağlı işitme engelli okullarındaki öğrencilerden derlenen parmak alfabesinin katılımcıların katkılarıyla ele alındığını ve ölçünlü Türk İşaret Dili Parmak Alfabesi’nin kabul edildiğini aktarır.
Türk İşaret Dili Bayramı’nın asıl anlamı, işitme engelli bireylerin dil ve eşit yurttaşlık hakkını tanımaktır. Çünkü mesele sadece tercüman bulundurmak değildir. Sağır bireylerin eğitimde, mahkemede, hastanede, belediyede, televizyonda, kültürel etkinliklerde ve dijital dünyada kendi dilleriyle var olabilmesidir.
Bugün kamu kurumlarında, televizyon yayınlarında, eğitim materyallerinde ve bazı dijital hizmetlerde Türk İşaret Dili kullanımı artsa da erişilebilirlik hâlâ tamamlanmış bir mesele değildir. İşaret dili bilen uzman sayısı, nitelikli tercüman ihtiyacı, sağır çocukların erken yaşta dile erişimi, ailelerin bilinçlendirilmesi ve kamu hizmetlerinin erişilebilir hale getirilmesi hâlâ önemli başlıklar olarak duruyor.
Türk İşaret Dili Bayramı bu nedenle sembolik bir kutlamadan ibaret değildir. Bugün, toplumun büyük bölümünün fark etmediği bir gerçeği hatırlatır: Dil, yalnız konuşulan seslerden oluşmaz. Eller, yüz ifadeleri, beden hareketleri ve görsel hafıza da dil kurar. İşaret dili, sağır bireyler için sessizliğin değil, güçlü ve zengin bir ifade dünyasının adıdır.
7 Haziran, Türk İşaret Dili’nin görünürlüğünü artırmak, sağır bireylerin kamusal hayata eşit katılımını savunmak ve erişilebilir bir toplum hedefini hatırlamak için önemli bir gündür. Bu bayramın asıl mesajı basittir: Bir toplum, herkesin dilini ve iletişim hakkını tanıdığı ölçüde gerçekten kapsayıcı olabilir.
1099 – Haçlı ordusu Kudüs önlerine geldi; Birinci Haçlı Seferi’nin son kuşatması başladı
7 Haziran 1099’da Birinci Haçlı Seferi’ne katılan Haçlı ordusu, uzun ve yıpratıcı bir yürüyüşün ardından Kudüs önlerine ulaştı. Böylece yaklaşık beş hafta sürecek Kudüs Kuşatması başladı. Britannica, Haçlı ordusunun 7 Haziran 1099’da Kudüs önünde kamp kurduğunu; ordunun bu aşamada büyük ölçüde küçüldüğünü, yaklaşık 1.200-1.500 süvari ve 12 bin piyadeden oluştuğunu aktarır.
Birinci Haçlı Seferi, 1095’te Papa II. Urbanus’un Clermont Konsili’nde yaptığı çağrıdan sonra başlamıştı. Görünürde amaç, Doğu’daki Hristiyanlara yardım etmek ve Kudüs’ü Müslüman yönetiminden almaktı. Ancak sefer kısa sürede dinî heyecanın, Avrupa aristokrasisinin güç arayışının, toprak ve ganimet beklentisinin, Bizans’ın Anadolu’daki kayıplarını telafi etme isteğinin iç içe geçtiği büyük bir askerî harekete dönüştü.
Haçlılar, Avrupa’dan yola çıktıktan sonra Anadolu’dan geçerken çok ağır kayıplar verdi. İznik’in alınması, Dorylaion Savaşı, Antakya Kuşatması ve Urfa Kontluğu’nun kuruluşu gibi aşamalardan sonra ordu Kudüs’e doğru ilerledi. Antakya’da uzun süre oyalanmaları, açlık, hastalık, iç çekişmeler ve liderler arasındaki rekabet Haçlı ordusunu yıpratmıştı. Buna rağmen Kudüs’e ulaşmak, seferin en büyük sembolik hedefiydi.
Kudüs o sırada Fatımîlerin kontrolündeydi. Şehir, kısa süre önce Selçuklulardan Fatımîlerin eline geçmişti. Kudüs valisi İftikhar ed-Devle, Haçlıların gelişini bekliyor ve şehri savunmaya hazırlıyordu. Su kaynakları kontrol altına alınmış, çevredeki kuyular kullanılamaz hale getirilmiş, şehir surları güçlendirilmişti. Haçlılar ise Kudüs önüne geldiklerinde hem yorgun hem de erzak ve su bakımından sıkıntılı durumdaydı.
Kuşatma kolay başlamadı. Kudüs güçlü surlarla çevriliydi. Haçlıların yeterli kuşatma makinesi yoktu. Ayrıca çevrede ağaç azdı; bu yüzden mancınık, kule ve diğer kuşatma araçlarını yapmak için malzeme bulmak zorlaştı. Daha sonra Yafa’ya ulaşan gemilerden sağlanan malzeme ve ustalar, kuşatma kulelerinin yapılmasında belirleyici oldu.
Kudüs, Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler için kutsal bir şehirdi. Bu nedenle kuşatma, Orta Çağ dünyasının dinî sembollerle yüklü en büyük çatışmalarından birine dönüştü. Haçlılar için Kudüs’e ulaşmak, yıllar süren yürüyüşün ve çekilen acıların ilahi ödülü gibi görülüyordu. Şehri savunanlar için ise Kudüs, Müslüman dünyanın önemli merkezlerinden biri ve korunması gereken kutsal bir yerdi.
Kuşatma 15 Temmuz 1099’da Haçlıların şehre girmesiyle sona erdi. World History Encyclopedia, Kudüs’ün 15 Temmuz 1099’da kısa ama şiddetli bir kuşatmanın ardından alındığını ve şehir halkına yönelik büyük bir katliam yaşandığını aktarır. Müslüman ve Yahudi nüfusun büyük bölümü öldürüldü; şehir yağmalandı. Bu kanlı sonuç, Haçlı Seferleri hafızasının en karanlık sahnelerinden biri olarak kaldı.
Kudüs’ün alınmasından sonra bölgede Kudüs Krallığı kuruldu. Godfrey de Bouillon, “kral” unvanını kullanmak yerine “Kutsal Kabir’in Savunucusu” olarak anılmayı tercih etti. Fakat sonuçta Haçlılar, Doğu Akdeniz’de yaklaşık iki yüzyıl sürecek Latin Hristiyan devletlerinin en önemlilerinden birini kurmuş oldu.
1438 – Kıbrıs’ı Memlûklere bağlayan Sultan Barsbay öldü
7 Haziran 1438’de Memlûk Sultanı el-Eşref Seyfeddin Barsbay Kahire’de öldü. Çerkes kökenli Burcî Memlûk hükümdarlarından biri olan Barsbay, 1422-1438 yılları arasında Mısır ve Suriye merkezli Memlûk Sultanlığı’nı yönetti. Archnet, Barsbay’ın 1422’den 1438’e kadar Mısır sultanı olduğunu ve Kahire’de kendi adıyla anılan bir türbe-külliye bıraktığını belirtir.
Barsbay’ın dönemi, Memlûk Devleti’nin geç döneminde kısa süreli bir toparlanma ve dış prestij dönemi olarak görülür. Britannica, onun yönetimi sırasında iç istikrarın geçici olarak yeniden sağlandığını ve Memlûk ihtişamının özellikle 1426’da Kıbrıs’ın fethedilmesiyle canlandığını aktarır.
Barsbay’ı önemli kılan en büyük olay, Kıbrıs seferidir. O dönemde Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de Latin/Lüzinyan Krallığı’nın elindeydi ve Memlûk kıyılarına yönelik korsanlık faaliyetleriyle ilişkilendiriliyordu. Barsbay, 1424-1426 arasında adaya seferler düzenledi. 1426’daki seferde Kıbrıs Kralı Janus esir alındı ve ada Memlûklere vergi ödeyen bağımlı bir devlet durumuna geldi. Kıbrıs’ın 1426’dan sonra Memlûk sultanlarına haraç ödediği, bu ilişkinin 1517’ye kadar sürdüğü akademik çalışmalarda da vurgulanır.
Bu başarı, Memlûkler için ekonomik bakımdan da önemliydi. Kıbrıs, Doğu Akdeniz ticaret yolları, şeker üretimi, limanları ve Avrupa ile ilişkileri nedeniyle stratejik bir adaydı. Barsbay, Kıbrıs üzerindeki nüfuzuyla hem Akdeniz’deki korsanlık tehdidini azaltmak hem de Memlûklerin ticari çıkarlarını güçlendirmek istiyordu.
Barsbay’ın yönetiminde ekonomi sert devlet müdahaleleriyle şekillendi. Özellikle şeker, biber ve Kızıldeniz-Hint Okyanusu ticareti üzerinde devlet tekelini güçlendirmeye çalıştı. Bu politikalar kısa vadede hazine gelirlerini artırsa da tüccarlar ve halk üzerinde ağır baskı yarattı. Memlûk tarihçiliğinde Barsbay, bu yüzden hem güçlü ve düzen kurucu bir hükümdar hem de ekonomik baskıları artıran sert bir sultan olarak anılır.
Onun dönemi, Osmanlıların henüz Memlûkleri yıkmadığı ama Doğu Akdeniz’de güç dengelerinin değişmeye başladığı bir ara döneme denk gelir. Memlûkler hâlâ Mısır, Suriye ve Hicaz üzerinde büyük prestije sahipti; Kahire, İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biriydi. Fakat ekonomik sıkıntılar, askerî sistemin yıpranması ve ticaret yollarındaki değişim, ileride Memlûklerin zayıflamasında etkili olacaktı.
Barsbay, Kahire’de mimari eserler de bıraktı. Kuzey Mezarlığı’ndaki türbe ve hankâh kompleksi, Memlûk mimarisinin geç dönem örneklerinden biri olarak bilinir. Bu tür yapılar, sultanların yalnız siyasî ve askerî güçlerini değil, dindarlıklarını ve şehir üzerindeki kalıcı izlerini de göstermeyi amaçlıyordu.
Barsbay’ın ölümü, Kıbrıs’ı Memlûk nüfuzuna sokan, Doğu Akdeniz ticaretini kontrol etmeye çalışan ve Kahire merkezli Memlûk gücünün son parlak dönemlerinden birine damga vuran bir hükümdarın sahneden çekilişidir.
1494 – Tordesillas Antlaşması imzalandı; İspanya ve Portekiz yeni dünyayı paylaştı
7 Haziran 1494’te dönemin iki büyük deniz gücü İspanya ve Portekiz, bugünkü İspanya sınırları içindeki Tordesillas kasabasında bir antlaşmaya vardı. Tarihe Tordesillas Antlaşması olarak geçen bu metin, Avrupa dışındaki yeni keşfedilen topraklar üzerinde iki krallığın hak iddialarını düzenlemeyi amaçlıyordu.
Bu antlaşmanın arka planında 15. yüzyılın büyük keşif rekabeti vardı. Portekiz, Afrika kıyıları boyunca güneye iniyor, Ümit Burnu’na ve oradan Hindistan yoluna ulaşmaya çalışıyordu. İspanya ise 1492’de Kristof Kolomb’un Atlantik’i geçip Karayipler’e ulaşmasından sonra batı yönünde yeni topraklar üzerinde hak iddia etmeye başlamıştı. İki ülkenin denizlerdeki rekabeti kısa sürede diplomatik krize dönüştü.
Papa VI. Alexander, 1493’te yayımladığı fermanlarla İspanya lehine bir paylaşım çizgisi belirlemişti. Ancak Portekiz bu çizgiden memnun değildi. Çünkü çizgi, Portekiz’in Atlantik’teki ve Afrika kıyılarındaki çıkarlarını tehdit ediyordu. Bunun üzerine İspanya ve Portekiz doğrudan görüşerek yeni bir sınır üzerinde anlaştı.
Tordesillas Antlaşması, Atlas Okyanusu’nda Cape Verde Adaları’nın 370 fersah batısından geçen hayali bir kuzey-güney çizgisi belirledi. UNESCO da antlaşmanın Aragon Kralı II. Ferdinand, Kastilya Kraliçesi Isabella ve Portekiz Kralı II. João arasında yapıldığını; çizginin Cape Verde Adaları’nın 370 fersah batısından kutuptan kutba uzandığını belirtir.
Bu çizginin doğusunda kalan yerler Portekiz’e, batısında kalan yerler ise İspanya’ya bırakılıyordu. Elbette bu, bugünkü hukuk anlayışıyla bakıldığında son derece sorunlu bir paylaşımdı. Çünkü Avrupa dışındaki topraklarda yaşayan halkların iradesi, varlığı ve hakları hiç dikkate alınmıyordu. İki Avrupa krallığı, henüz tam olarak bilmedikleri coğrafyaları kendi aralarında bölüşüyordu.
Antlaşmanın en kalıcı sonuçlarından biri Brezilya oldu. Brezilya, Güney Amerika’nın doğusunda, çizginin Portekiz tarafında kalan bölgede yer aldığı için daha sonra Portekiz kolonisi haline geldi. Bu yüzden bugün Güney Amerika’nın büyük bölümü İspanyolca konuşurken, Brezilya’nın resmî dili Portekizcedir.
Ancak antlaşma dünyanın geri kalanı tarafından kabul edilmiş değildi. İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi yükselen deniz güçleri, İspanya ve Portekiz’in dünyayı kendi aralarında paylaşma iddiasını tanımadı. Nitekim ilerleyen yüzyıllarda bu devletler de Amerika, Afrika ve Asya’da sömürge rekabetine girdi.
Tordesillas Antlaşması, sadece iki krallık arasında yapılmış bir sınır düzenlemesi gibi görünse de modern dünyanın şekillenmesinde büyük etkiler yarattı. Latin Amerika’nın dil haritası, sömürge imparatorluklarının gelişimi, Atlantik ticareti, yerli halkların kaderi ve Avrupa merkezli dünya düzeni bu tür antlaşmaların sonuçlarıyla derinden değişti.
1557 – Mimar Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camii açıldı
7 Haziran 1557’de, Osmanlı mimarisinin en büyük eserlerinden Süleymaniye Camii ibadete açıldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen cami, medreseleri, darüşşifası, imareti, hamamı, kütüphanesi ve türbeleriyle birlikte büyük bir külliye olarak tasarlandı. İstanbul’un üçüncü tepesinde yükselen Süleymaniye, kısa sürede şehrin siluetini belirleyen yapılardan biri haline geldi. Kaynaklarda caminin temel tarihinin 1550, açılış tarihinin ise 1557 olduğu belirtilir.
Süleymaniye’nin yapıldığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve askerî gücünün zirve yıllarıydı. Kanuni Sultan Süleyman, İslam dünyasının lideri ve dünya imparatoru iddiasını taşıyan bir padişah olarak görülüyordu. Böyle bir hükümdarın yaptıracağı cami de sıradan bir yapı olamazdı. Süleymaniye, Kanuni’nin iktidarını, Osmanlı’nın düzen fikrini ve İstanbul’un imparatorluk başkenti kimliğini mimari bir dile dönüştürdü.
Mimar Sinan için Süleymaniye’nin ayrı bir yeri vardır. Geleneksel anlatıda Sinan’ın çıraklık eseri Şehzade Camii, kalfalık eseri Süleymaniye, ustalık eseri ise Edirne’deki Selimiye Camii olarak kabul edilir. Fatih Kaymakamlığı da Süleymaniye Camii’nin Sinan’ın kalfalık dönemi eseri olarak görüldüğünü aktarır. Bu ifade, Süleymaniye’nin eksik ya da ara bir eser olduğu anlamına gelmez; tam tersine Sinan’ın mimari dilinin olgunlaştığı büyük aşamayı temsil eder.
Caminin merkezinde büyük kubbe yer alır. Bu kubbe, yarım kubbeler ve destek yapılarıyla dengeli biçimde taşınır. Sinan, Ayasofya’nın yüzyıllardır İstanbul mimarisine hâkim olan büyük kubbe fikrini yeniden yorumladı; ama Süleymaniye’yi doğrudan bir taklit olarak değil, daha düzenli, ölçülü ve Osmanlı mimari anlayışına uygun bir bütün olarak kurdu.
Süleymaniye’nin güzelliği yalnız büyüklüğünden gelmez. Yapıda oran, ışık, sadelik ve mühendislik dengesi dikkat çeker. Caminin iç mekânı ferah, aydınlık ve ölçülüdür. Büyük kubbenin altında insanı ezmeyen ama yücelik duygusu veren bir atmosfer vardır. Sinan’ın ustalığı da burada görünür: Güç gösterisini kaba bir ağırlıkla değil, denge ve zarafetle kurar.
Külliye, Osmanlı şehir hayatının nasıl örgütlendiğini de gösterir. Süleymaniye; eğitim, sağlık, barınma, yemek dağıtımı ve sosyal yardım işlevleri de olan büyük bir kurumdu. Medreselerde öğrenciler eğitim görüyor, darüşşifada hastalara bakılıyor, imarette yoksullara yemek veriliyordu. Bu yönüyle Süleymaniye, klasik Osmanlı dünyasında caminin toplum hayatının merkezinde yer aldığını gösteren en güçlü örneklerden biridir.
Süleymaniye’nin çevresi de zamanla İstanbul’un en önemli tarihî bölgelerinden biri haline geldi. Külliye içinde Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Hürrem Sultan’ın türbeleri de yer alır. Mimar Sinan’ın mütevazı türbesi ise külliyenin hemen yakınındadır. Bu durum, Süleymaniye’yi Osmanlı tarihinin en önemli isimlerini bir araya getiren sembolik bir mekân haline getirir.
Yapı, yüzyıllar boyunca depremler, yangınlar ve onarımlar gördü. Buna rağmen İstanbul siluetindeki yerini korudu. Süleymaniye, Ayasofya, Sultanahmet ve Selimiye gibi büyük yapılarla birlikte Osmanlı ve dünya mimarlık tarihinin ana duraklarından biri olarak anılmaya devam ediyor.
7 Haziran 1557’de Süleymaniye’nin ibadete açılması, Osmanlı’nın siyasi gücünün, şehircilik anlayışının, sosyal kurum düzeninin ve Mimar Sinan’ın mimari dehasının aynı eserde birleştiği gündür. İstanbul’a bakan herkesin ufkunda yer eden bu büyük yapı, bugün hâlâ şehrin en güçlü hafıza taşlarından biri olarak yaşamaktadır.
1654 – XIV. Louis taç giydi; “Güneş Kral” efsanesi sahneye çıktı
7 Haziran 1654’te Fransa Kralı XIV. Louis, Reims Katedrali’nde düzenlenen görkemli törenle taç giydi. Burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir: Louis, aslında 1643’te babası XIII. Louis’nin ölümü üzerine, henüz dört yaşındayken kral olmuştu. 7 Haziran 1654 ise onun taç giyme ve kutsanma töreninin yapıldığı tarihtir.
XIV. Louis, tarihe krallığı adeta bir sahne sanatına dönüştüren hükümdar olarak geçti. “Güneş Kral” lakabı boşuna değildir. Güneş nasıl evrenin merkezi gibi görülüyorsa, Louis de Fransa’da iktidarın, sarayın, soyluların, sanatın ve siyasetin merkezinde kendisinin durmasını istedi. Versailles Sarayı, bu anlayışın taş ve mermerle kurulmuş haliydi.
Çocukluğunda Fransa iç karışıklıklarla sarsılmıştı. Fronde adı verilen soylu ve parlamenter ayaklanmaları sırasında küçük Louis, kraliyet otoritesinin nasıl tehdit edilebildiğini gördü. Bu deneyim, onun ileride soyluları sıkı biçimde denetleyen, merkezi otoriteyi güçlendiren ve krallığı mutlak iktidar fikriyle özdeşleştiren bir hükümdara dönüşmesinde etkili oldu.
Louis’nin ünlü sözü olarak aktarılan “Devlet benim” ifadesi tarihçiler tarafından tartışmalı bulunsa da onun iktidar anlayışını anlatmak için hâlâ kullanılır. Gerçekten de XIV. Louis döneminde kral, devletin en görünür ve en güçlü simgesiydi. Versailles Sarayı’nın resmî anlatımında da Louis’nin ilahi hakla hükmeden bir kral olarak gücünü Tanrı’dan aldığına inanıldığı, bu nedenle iktidarının “mutlak” görüldüğü belirtilir.
XIV. Louis’nin popüler kültürde bu kadar kalıcı olmasının nedeni de biraz budur. O, yalnız tarih kitaplarında kalan bir kral değildir; perukları, topuklu ayakkabıları, ihtişamlı kıyafetleri, aynalarla dolu sarayları, dansları, müzikleri, entrikaları ve gösterişli törenleriyle sinema ve dizi dünyasının çok sevdiği bir karakter tipidir. Versailles denince akla gelen o abartılı lüks, parıltılı balolar, saray dedikoduları ve güç oyunları büyük ölçüde onun döneminin mirasıdır.
Bugün birçok film, dizi ve roman XIV. Louis dönemini ya doğrudan anlatır ya da ondan esinlenen bir saray atmosferi kurar. Versailles dizisi, Louis’nin iktidarını, saray entrikalarını ve Versailles’ın bir güç merkezi olarak kuruluşunu dramatik biçimde işler. Alexandre Dumas’nın Demir Maskeli Adam hikâyesi ve bu hikâyeden uyarlanan filmler de XIV. Louis imgesinin popüler kültürdeki en tanınmış örneklerindendir. Türkçede Demir Maskeli Adam adıyla bilinen bu anlatıda, kralın ikizi olduğu iddia edilen gizemli bir mahkûm üzerinden iktidar, kimlik ve taht entrikası anlatılır.
XIV. Louis’nin dönemi, sanat açısından da çok güçlüydü. Molière tiyatrosu, Lully’nin müziği, Fransız klasisizmi, saray balesi, mimari ve bahçe düzeni onun himayesinde gelişti. Louis, sanatın yalnız güzellik için değil, iktidarın ihtişamını göstermek için de kullanılabileceğini çok iyi biliyordu. Versailles Sarayı’nın bir siyaset sahnesi gibi işlemesi bu yüzden tesadüf değildir. Sarayda kimin kralın uyanış törenine katılacağı, kimin ona daha yakın duracağı, kimin hangi odada bekleyeceği bile statü göstergesiydi.
Bunun bedeli de vardı. XIV. Louis döneminde Fransa Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri haline geldi; ama uzun savaşlar, ağır vergiler, saray masrafları ve dinî baskılar ülkeyi yordu. Protestanlara tanınan hakların geri alınması, birçok Huguenot’nun Fransa’dan kaçmasına yol açtı. Bu da ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurdu. Yani Güneş Kral’ın parıltılı imgesi, arkasında büyük bir güç kadar büyük bir yük de taşıyordu.
7 Haziran 1654 bu yüzden yalnız bir taç giyme töreni tarihi değildir. O gün Reims Katedrali’nde taç giyen genç Louis, ilerleyen yıllarda Avrupa monarşisinin en güçlü sembollerinden birine dönüşecekti. Onun adı bugün hâlâ mutlak iktidar, saray ihtişamı, Versailles, barok gösteriş ve popüler kültürde bitmeyen kraliyet entrikalarıyla birlikte anılıyor. Louis’nin hikâyesi, tarihin bazen yalnız savaşlarla değil, sahne, kostüm, mimari ve imaj yönetimiyle de yazıldığını gösteriyor.
1692 – Port Royal depremi oldu; Karayipler’in “korsan başkenti” denize gömüldü
7 Haziran 1692’de Jamaika’daki Port Royal, büyük bir depremle sarsıldı. O dönem İngiliz sömürgesi Jamaika’nın en önemli limanlarından biri olan şehir, korsanlar, özel izinli deniz yağmacıları, tüccarlar, meyhaneler ve hızlı zenginleşme hikâyeleriyle ün kazanmıştı. Karayipler’in en hareketli limanlarından biri olduğu için zaman zaman “korsanların başkenti” ya da “dünyanın en günahkâr şehri” diye anılıyordu.
Deprem birkaç dakika içinde şehrin kaderini değiştirdi. Jamaika Ulusal Miras Vakfı’nın aktardığına göre 7 Haziran 1692 sabahı meydana gelen depremde yaklaşık 2 bin kişi öldü ve kentin yaklaşık 33 dönümlük bölümü, yani büyük kısmı Karayip Denizi’ne gömüldü. Depremin ardından mezarlıkların açılması, cesetlerin ve kemiklerin liman çevresine dağılması ayrıca büyük bir sağlık krizine yol açtı.
Dönemin insanları bunu aynı zamanda ahlaki bir uyarı gibi yorumladı. Çünkü şehir, korsanlar ve kaçak ticaretle özdeşleşmişti. Meyhaneler, genelevler, kumar, ganimet ticareti ve deniz yağmacılığı Port Royal’in kötü şöhretini büyütmüştü. Depremden sonra şehirle ilgili anlatılarda “günahkâr kentin Tanrı tarafından cezalandırıldığı” düşüncesi sıkça tekrarlandı.
Bugün tarihçiler için Port Royal, korsan romantizminin ötesinde, sömürge ticaretinin ve Karayip dünyasının nasıl işlediğini gösteren çok önemli bir örnektir. Şehir, Atlantik ticareti, kölelik düzeni, İngiliz deniz gücü, İspanyol sömürgelerine yönelik saldırılar ve korsanlık ekonomisiyle iç içe büyümüştü.
Depremden sonra Port Royal eski gücüne kavuşamadı. Jamaika’da ticaret ve yönetim ağırlığı zamanla Kingston’a kaydı. Ancak Port Royal’in denize gömülen bölümleri, bugün su altı arkeolojisi açısından çok değerli kabul edilir. Çünkü 1692’de bir anda denizin altında kalan sokaklar, evler, eşyalar ve liman yapıları, 17. yüzyıl Karayip kent hayatının donmuş bir fotoğrafı gibi görülür.
Port Royal’in yıkımı, korsanlık çağının en ünlü limanlarından birinin birkaç dakika içinde haritadan silinmesi; Karayipler’de sömürge, ticaret, şiddet ve doğa felaketinin aynı hikâyede birleşmesidir.
1811 – Modern anestezinin öncülerinden, doğum sancısını hafifleten hekim James Young Simpson doğdu
7 Haziran 1811’de İskoçya’nın Bathgate kentinde James Young Simpson doğdu. Simpson, kadın doğum alanında yaptığı çalışmalarla ve özellikle kloroformun doğumda anestezi amacıyla kullanılmasını yaygınlaştırmasıyla tıp tarihinin önemli figürlerinden biri oldu. Britannica, Simpson’ı doğumda kloroformu kullanan ilk hekimlerden biri ve Britanya’da eteri kullanan ilk kişilerden biri olarak tanımlar.
Simpson, Edinburgh Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldı ve henüz 28 yaşındayken üniversitenin ebelik ve kadın doğum profesörü oldu. O dönemde ameliyatlar ve doğumlar büyük ölçüde ağrı kesici olmadan yapılıyordu. Bu yüzden anestezi fikri yalnız teknik bir yenilik değil, insanın acıyla ilişkisini değiştiren büyük bir tıbbi devrim anlamına geliyordu.
1847’de Simpson ve çalışma arkadaşları, kloroformun uyuşturucu etkisini kendi üzerlerinde deneyerek fark etti. Kısa süre sonra kloroform doğum sancılarını hafifletmek için kullanılmaya başlandı. Royal College of Surgeons of Edinburgh arşivi, Simpson’ın doğum ağrısını hafifletmek için eteri hızla kullandığını, ardından Kasım 1847’de kloroformun anestezik etkisini keşfetmesinin onun kadın doğum alanındaki katkılarını gölgede bırakacak kadar büyük yankı uyandırdığını aktarır.
Bu yenilik hemen herkes tarafından kabul edilmedi. Bazı din adamları, doğum sancısının “doğal” ya da “kader” sayılması gerektiğini savunarak kloroform kullanımına karşı çıktı. Bazı hekimler de güvenlik kaygısı taşıyordu. Simpson ise doğum yapan kadınların gereksiz acı çekmesini önlemenin tıbbın görevi olduğunu savundu. Kloroformun Kraliçe Victoria tarafından doğumda kullanılması, yöntemin toplumdaki kabulünü güçlendirdi; Royal College of Physicians of Edinburgh da kloroformun kısa sürede doğumda tercih edilen anestezi biçimi haline geldiğini belirtir.
Simpson yalnız kloroformla anılmamalıdır. Kadın doğum pratiğinin gelişmesine, doğum aletlerinin iyileştirilmesine, hastane ortamında doğum ve ebelik uygulamalarının tartışılmasına da katkı verdi. Ancak onu tıp tarihinde kalıcı yapan asıl nokta, doğum sancısının kaçınılmaz bir kader değil, tıbben hafifletilebilecek bir acı olarak görülmesine öncülük etmesidir.
James Young Simpson, 6 Mayıs 1870’te hayatını kaybetti. Bugün adı, modern anestezinin ve doğumda ağrı kontrolünün öncülerinden biri olarak anılır. 7 Haziran 1811 bu yüzden yalnız bir hekimin doğum tarihi değil; tıbbın insan acısına bakışını değiştiren isimlerden birinin dünyaya geldiği gündür.
1832 – Kolera Québec’e ulaştı; salgın korkusu Amerika kıtasına yayıldı
7 Haziran 1832’de Asya kolerası salgını, Kanada’nın Québec bölgesinde ağır biçimde hissedilmeye başladı. 19. yüzyılın en korkulan hastalıklarından biri olan kolera, Avrupa’dan gelen göçmen gemileri ve Atlantik ticaret yolları üzerinden Kuzey Amerika’ya taşındı.
Kolera, özellikle temiz su ve kanalizasyon altyapısı yetersiz şehirlerde çok hızlı yayılan, ölümcül bir hastalıktı. Bugün hastalığın kirli su ve yiyeceklerle bulaştığını biliyoruz. Ancak 1832’de mikrop teorisi henüz kabul görmemişti. İnsanlar hastalığın kötü kokulardan, havadan, ahlaki bozulmadan ya da ilahi cezadan geldiğini sanıyordu. Bu bilgisizlik, salgınla mücadeleyi daha da zorlaştırıyordu.
Québec’in salgındaki yeri tesadüf değildi. 1830’ların başında Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya yoğun göç vardı. Özellikle Britanya ve İrlanda’dan gelen yoksul göçmenler, kalabalık ve sağlıksız gemilerle Atlantik’i geçiyordu. Gemilerde hastalık kolayca yayılıyor, limana ulaşan yolcular ise karantina sisteminin yetersizliği nedeniyle hastalığı şehir içine taşıyabiliyordu.
Bu korku nedeniyle Québec yakınlarındaki Grosse Île adasında bir karantina istasyonu kuruldu. Kanada Kütüphane ve Arşivleri, Grosse Île’nin 1832’de koleranın ülkeye yayılmasını önlemek için karantina istasyonu olarak oluşturulduğunu belirtir. Ancak ilk yıllarda bu sistem, gelen yolcu sayısı ve salgının hızı karşısında yetersiz kaldı.
Salgın kısa sürede Québec kentinden St. Lawrence Nehri hattına, oradan Montréal’e ve Büyük Göller bölgesine doğru yayıldı. Case Western Reserve Üniversitesi’nin Cleveland tarih ansiklopedisi, 1832 kolera salgınının Québec’e kolera vakaları taşıyan bir göçmen gemisiyle geldiğini, ardından şehirden St. Lawrence Nehri vadisi boyunca hızla yayıldığını aktarır.
Ölüm sayıları kaynaklara göre değişir. Bazı popüler tarih listelerinde Québec için yaklaşık 6 bin ölüm verilir; ancak daha temkinli kaynaklar Québec ve Montréal gibi şehirlerde kayıtlara geçen ölümleri daha düşük, tüm Kanada’daki salgın dalgalarının toplam etkisini ise çok daha yüksek gösterir. Canadian Encyclopedia, 19. yüzyıldaki kolera salgınlarının Kanada’da en az 20 bin kişinin ölümüne yol açtığını belirtir.
Kolera yalnız bedenleri değil, şehir hayatını da felç etti. İnsanlar hastalığın nasıl bulaştığını bilmediği için doktorlara, hastanelere, göçmenlere ve yoksul mahallelere karşı büyük korku duydu. Avrupa ve Amerika’daki birçok şehirde kolera salgınları sırasında isyanlar, karantina karşıtı tepkiler ve doktorlara yönelik saldırılar yaşandı. Hastalık, dönemin toplumlarında sağlık kadar sınıf, göç ve yoksulluk meselesi olarak da görüldü.
1832 Québec salgını, modern kamu sağlığı tarihinin de önemli derslerinden biridir. Karantina istasyonları, liman denetimleri, şehir temizliği, içme suyu güvenliği ve kanalizasyon altyapısı gibi konular bu tür felaketlerden sonra daha fazla tartışılmaya başladı. Kolera, 19. yüzyılda şehirlerin sağlıklı ve planlı büyümesinin de hayati olduğunu gösterdi.
7 Haziran 1832 bu nedenle yalnız Kanada tarihine ait uzak bir salgın tarihi değildir. Koleranın Atlantik’i aşarak Amerika kıtasına ulaştığı, göç yolları ve liman şehirleri üzerinden büyük korku yarattığı dönemin simgelerinden biridir. Québec’te yaşananlar, salgınların sınır tanımadığını ve temiz su, karantina, bilimsel bilgi ve kamu sağlığının modern şehir hayatı için ne kadar vazgeçilmez olduğunu gösteren acı örneklerden biri oldu.
1848 – Modern resmin yönünü değiştiren Paul Gauguin doğdu
7 Haziran 1848’de Fransız ressam Paul Gauguin, Paris’te doğdu. Gauguin, 19. yüzyıl sonu resminde izlenimcilikten uzaklaşıp daha sembolik, daha duygusal ve daha yalın bir anlatım arayan sanatçılardan biri oldu.
Gauguin’in hayatı klasik bir sanatçı başlangıcına sahip değildi. Çocukluğunun bir bölümü Peru’da geçti. Gençliğinde denizcilik yaptı, sonra Paris’te borsa simsarı olarak çalıştı. Evli, çocuklu ve düzenli bir hayatı varken resim giderek hayatının merkezine yerleşti. Önce izlenimcilerle temas kurdu, sonra onların ışık ve anlık izlenimlere dayalı dünyasından uzaklaşarak daha içsel, sembolik ve dekoratif bir resim dili aradı.
Onun sanatında renk, gerçeği olduğu gibi göstermek için değil, duygu ve anlam yaratmak için kullanılır. Gauguin’in figürleri çoğu zaman düz renk alanları, belirgin konturlar ve sadeleştirilmiş biçimlerle kurulur. Bu yönüyle hem sembolizme hem de 20. yüzyıl modern resmine giden yolda önemli bir köprü oldu.
Gauguin denince akla en çok Tahiti gelir. 1890’lardan itibaren Fransız Polinezyası’na giderek Avrupa uygarlığından uzak, daha “saf” ve “doğal” bir dünya aradığını düşündü. Tahiti’de yaptığı resimler, parlak renkleri, yerli figürleri ve mitolojik atmosferiyle çok tanındı. Ancak bugün Gauguin’in Tahiti dönemi; sömürgeci bakış, yerli kadınların temsili ve Avrupa’nın “egzotik” arayışı bakımından da eleştirel biçimde tartışılır.
Bu tartışmalara rağmen Gauguin’in resim tarihindeki etkisi büyüktür. Van Gogh’la Arles’da yaşadığı kısa ve fırtınalı arkadaşlık, Pont-Aven çevresindeki çalışmaları, Tahiti resimleri ve renk kullanımındaki cesareti, Matisse’ten Picasso’ya kadar birçok sanatçıyı etkiledi. Modern sanatın gerçeği birebir taklit etmekten uzaklaşıp duygu, simge ve biçim arayışına yönelmesinde onun payı vardır.
Gauguin, 8 Mayıs 1903’te Hiva Oa’da hayatını kaybetti.
1856 – Dolmabahçe Sarayı açıldı; Osmanlı’nın yönetim merkezi Boğaz’a taşındı
7 Haziran 1856’da Dolmabahçe Sarayı kullanıma açıldı. Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan saray, Osmanlı’nın Batı’ya dönük yeni devlet yüzünün de simgesi oldu. Topkapı Sarayı’nın yüzyıllar boyunca temsil ettiği klasik Osmanlı saray düzeninden sonra Dolmabahçe, Boğaz kıyısında yükselen görkemli mimarisiyle imparatorluğun modernleşme ve Avrupa saraylarıyla aynı dili konuşma arzusunu gösteriyordu.
Dolmabahçe’nin bulunduğu alan, adından da anlaşılacağı gibi eskiden denizin doldurulmasıyla kazanılmış bir bahçe bölgesiydi. Osmanlı donanmasının gemilerinin demirlediği bir koy, zamanla padişahların sevdiği bir hasbahçeye dönüştü. 19. yüzyıla gelindiğinde ise burası, Osmanlı İmparatorluğu’nun en iddialı saray projelerinden birine sahne oldu.
Sarayın inşası Sultan Abdülmecid döneminde başladı. Abdülmecid, Tanzimat reformlarının padişahıydı. Osmanlı Devleti bu dönemde bir yandan Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerini güçlendirmeye, bir yandan da idari, hukuki ve askerî yapısını modernleştirmeye çalışıyordu. Dolmabahçe Sarayı da bu modernleşme arzusunun mimariye yansımış haliydi.
Topkapı Sarayı daha içe dönük, avlular etrafında gelişen, klasik Osmanlı devlet anlayışını taşıyan bir yapıydı. Dolmabahçe ise Boğaz’a açılan cephesi, büyük merdivenleri, kristal avizeleri, aynalı salonları, Avrupaî süslemeleri ve törensel mekânlarıyla bambaşka bir dünya kuruyordu. Barok, rokoko, neoklasik ve Osmanlı mimari unsurları aynı yapıda bir araya getirildi.
Sarayın mimarları arasında Garabet Balyan ve Nigoğos Balyan başta olmak üzere Balyan ailesinin üyeleri öne çıkar. Sarayın yapımında Abdülhalim Bey, Altunizade İsmail Zühtü Paşa, Karabet Balyan, Ohannes Serveryan, Nikoğos Balyan ve James William Smith gibi isimler görev aldı. Bu kadro, Osmanlı’nın 19. yüzyıldaki mimarlık ortamının ne kadar kozmopolit olduğunu da gösterir.
Dolmabahçe yalnız padişahın yaşadığı bir saray değildi; imparatorluğun yönetim merkezi olarak da kullanıldı. Ana yapı üç büyük bölümden oluşuyordu: devlet işlerinin yürütüldüğü Mabeyn-i Hümayun, büyük törenlerin yapıldığı Muayede Salonu ve padişah ailesinin yaşadığı Harem-i Hümayun. Bu düzen, sarayın hem yönetim hem temsil hem de özel hayat mekânı olarak tasarlandığını gösterir.
Sarayın en ünlü bölümlerinden biri Muayede Salonu’dur. Devasa kubbesi, yüksekliği, tören düzeni ve büyük avizesiyle imparatorluk ihtişamının sahnesi gibidir. Dolmabahçe’nin iç mekânlarında altın varaklar, kristal avizeler, Hereke halıları, Avrupa’dan getirilen mobilyalar ve yoğun süsleme anlayışı dikkat çeker. Bu ihtişam, Osmanlı’nın gücünü göstermek istediği kadar, mali sıkıntılar içindeki bir imparatorluğun gösterişli temsil ihtiyacını da yansıtır.
Dolmabahçe Sarayı’nın yapımı çok büyük maliyetlere yol açtı. 19. yüzyıl Osmanlı maliyesi zaten dış borçlanma, savaş giderleri ve reform harcamalarıyla zorlanıyordu. Sarayın görkemi bu yüzden tarihçiler tarafından sadece mimari bir başarı olarak değil, aynı zamanda devletin mali durumuyla ilişkili tartışmalı bir tercih olarak da değerlendirilir.
Buna rağmen Dolmabahçe, Osmanlı ve Türkiye tarihinin en önemli mekânlarından biri oldu. Sultan Abdülmecid’den sonra birçok padişah burada yaşadı ya da burayı yönetim merkezi olarak kullandı. II. Abdülhamid bir süre sonra Yıldız Sarayı’na taşınsa da Dolmabahçe, imparatorluğun son döneminin simge yapılarından biri olarak kaldı.
Cumhuriyet döneminde sarayın anlamı daha da değişti. Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul’a geldiğinde Dolmabahçe Sarayı’nı çalışma ve konaklama mekânı olarak kullandı. En önemlisi, Atatürk 10 Kasım 1938’de bu sarayda hayata gözlerini yumdu. Böylece Dolmabahçe, Osmanlı saltanatının son döneminden Cumhuriyet’in kurucu liderinin son günlerine uzanan çok katmanlı bir hafıza mekânına dönüştü.
7 Haziran 1856’de Dolmabahçe Sarayı’nın kullanıma açılması, Osmanlı’nın klasik saray dünyasından Avrupaî temsil düzenine geçişinin en görünür işaretlerinden biridir. Boğaz kıyısındaki bu büyük yapı, imparatorluğun ihtişamını, modernleşme arzusunu, mali sıkıntılarını ve Cumhuriyet’e uzanan tarihsel dönüşümünü aynı mekânda taşıyan sessiz bir tanık olarak bugün hâlâ İstanbul’un en etkileyici simgelerinden biridir.
1863 – Fransız birlikleri Meksiko’ya girdi; Meksika’da kısa ömürlü imparatorluk dönemi başladı
7 Haziran 1863’te Fransız birlikleri, Meksika’nın başkenti Meksiko’ya girdi. Bu olay, tarihte Fransa’nın Meksika müdahalesi ya da İkinci Fransız-Meksika Savaşı olarak bilinen sürecin en kritik dönemeçlerinden biriydi. Bazı kaynaklar Fransız birliklerinin 7 Haziran’da şehre girdiğini, ana ordunun ise General Élie-Frédéric Forey komutasında 10 Haziran’da Meksiko’ya zafer alayıyla ulaştığını belirtir. Britannica da Fransızların Haziran 1863’te Meksiko’yu işgal ettiğini ve bunun Meksika’daki imparatorluk projesinin yolunu açtığını aktarır.
Bu müdahalenin arkasında Meksika’nın iç siyasi krizi ve dış borçları vardı. Meksika, 1850’lerde liberallerle muhafazakârlar arasında yaşanan Reform Savaşı’yla sarsılmıştı. Liberal lider Benito Juárez iktidara geldiğinde ülke mali açıdan çok zor durumdaydı. 1861’de dış borç ödemelerinin askıya alınması, Avrupa devletlerinin müdahalesine gerekçe yapıldı. İngiltere, İspanya ve Fransa başlangıçta birlikte hareket etti; ancak İngiltere ve İspanya kısa süre sonra çekildi. Fransa İmparatoru III. Napolyon ise meseleyi borç tahsilatının ötesine taşıdı ve Meksika’da Fransa’ya bağlı bir monarşi kurmayı hedefledi.
Fransız ordusu ilk başta beklediği kolay ilerleyişi sağlayamadı. 5 Mayıs 1862’de Puebla Muharebesi’nde Meksika kuvvetleri Fransızları yendi. Bugün Meksika ve özellikle ABD’de kutlanan Cinco de Mayo, işte bu zaferin anısıdır. Ancak bu zafer savaşı bitirmedi. Fransa takviye kuvvetler gönderdi; 1863’te Puebla’yı aldı ve ardından başkent Meksiko’ya yürüdü.
Başkent düşünce Benito Juárez teslim olmadı. Hükümetiyle birlikte ülkenin kuzeyine çekildi ve cumhuriyetçi direnişi sürdürdü. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Meksiko’nun düşmesi Meksika Cumhuriyeti’nin tamamen sona erdiği anlamına gelmiyordu. Juárez, ülke içinde sürekli yer değiştirerek mücadeleyi devam ettirdi. Fransızlar büyük şehirleri kontrol etse de kırsalda ve kuzeyde cumhuriyetçi direniş sürdü.
Meksiko’nun ele geçirilmesinden sonra Fransız destekli muhafazakâr çevreler ülkede monarşi kurulması için harekete geçti. Avusturya Habsburg Hanedanı’ndan Arşidük Maximilian, Meksika tahtına davet edildi. 1864’te Meksika’ya gelen Maximilian, Meksika İmparatoru I. Maximilian unvanını aldı. Ancak bu imparatorluk halkın geniş desteğine dayanmıyordu; büyük ölçüde Fransız askerî varlığına ve Meksikalı muhafazakârların desteğine bağlıydı.
Fransa’nın Meksika macerası uzun vadede başarısız oldu. ABD İç Savaşı sona erdikten sonra Washington yönetimi, Avrupa destekli bir monarşinin Amerika kıtasında varlığını sürdürmesine daha sert karşı çıktı. Monroe Doktrini’nin ruhuna aykırı görülen bu müdahale, Fransa üzerindeki baskıyı artırdı. III. Napolyon da Avrupa’daki gelişmeler ve mali yük nedeniyle askerlerini geri çekmeye başladı.
Fransız desteği zayıflayınca Maximilian’ın imparatorluğu çöktü. Cumhuriyetçi güçler yeniden üstünlük kazandı. Maximilian 1867’de yakalandı ve kurşuna dizildi. Benito Juárez yeniden Meksika Cumhuriyeti’nin meşru lideri olarak iktidarını pekiştirdi. Böylece Fransa’nın Meksika’da Avrupa tarzı bir imparatorluk kurma girişimi birkaç yıl içinde sona erdi.
7 Haziran 1863 bu yüzden 19. yüzyılda Avrupa emperyalizminin Amerika kıtasında kurmaya çalıştığı en iddialı ama en başarısız projelerden birinin dönüm noktasıdır. Meksiko’nun Fransız birliklerince ele geçirilmesi, kısa süreli bir imparatorluk hayalini başlattı; fakat aynı zamanda Meksika’nın cumhuriyetçi direnişini ve Benito Juárez’in tarihsel önemini daha da görünür kıldı.
1866 – İzmir-Aydın demiryolu açıldı; Anadolu’nun ilk büyük demiryolu hattı hizmete girdi
7 Haziran 1866’da İzmir-Aydın demiryolu tamamlanarak hizmete açıldı. Bu hat, Anadolu’daki ilk demiryolu girişimlerinden biri ve Osmanlı topraklarında modern ulaşım tarihinin en önemli başlangıçlarından biri kabul edilir.
Burada küçük bir ayrım yapmak gerekir: İzmir-Aydın hattı için imtiyaz 1856’da İngiliz sermayeli bir şirkete verilmişti. Hattın bazı bölümleri daha önce işletmeye açıldı; tamamının Aydın’a ulaşması ve hizmete girmesi ise 1866’da gerçekleşti.
Bu demiryolunun yapılma nedeni yalnız yolcu taşımak değildi. Asıl hedef, Ege’nin verimli ovalarında yetişen ürünleri İzmir Limanı’na daha hızlı ve daha ucuz ulaştırmaktı. Aydın ve çevresinde yetişen incir, pamuk, zeytin, tütün ve diğer tarım ürünleri, demiryolu sayesinde iç bölgelerden limana taşınacak; oradan da Avrupa pazarlarına gönderilecekti. Yani hat, Osmanlı modernleşmesi kadar İngiliz ticari çıkarlarıyla da yakından ilgiliydi.
İzmir-Aydın demiryolu, Ege’nin ekonomik haritasını değiştirdi. Daha önce deve kervanlarıyla günler süren taşımacılık, raylar sayesinde çok daha düzenli ve hızlı hale geldi. Liman, iç bölgelere daha güçlü bağlandı. İzmir’in ticaret merkezi olarak büyümesinde ve Ege hinterlandının dünya pazarına açılmasında bu hattın büyük payı oldu.
Demiryolu aynı zamanda Osmanlı topraklarında yeni bir teknoloji ve yeni bir çalışma düzeni anlamına geliyordu. Ray döşemek, istasyon kurmak, köprüler yapmak, tüneller açmak, makinist ve teknisyen yetiştirmek, bakım-onarım sistemi oluşturmak gerekiyordu. Bu yönüyle İzmir-Aydın hattı, modern mühendislik ve sanayi kültürünün Anadolu’ya giriş kapılarından biriydi.
Hattın İngiliz sermayesiyle yapılması da dönemin Osmanlı ekonomisini anlamak açısından önemlidir. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti, demiryolu gibi büyük altyapı yatırımları için çoğu zaman yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyordu. Bu durum bir yandan modern ulaşım ağlarının kurulmasını sağlıyor, diğer yandan Osmanlı ekonomisinin dış pazarlara ve yabancı şirketlere bağımlılığını artırıyordu.
İzmir-Aydın hattı daha sonra iç bölgelere doğru uzatıldı. Aydın’dan Kuyucak’a, Sarayköy’e ve başka noktalara açılan uzantılarla Ege’nin demiryolu ağı genişledi. İzmir-Aydın hattı 1866’da tamamlandı, daha sonra Aydın-Kuyucak, Kuyucak-Sarayköy ve Torbalı-Tire gibi uzantıları açıldı.
Cumhuriyet döneminde demiryolları millileştirme politikasının önemli parçalarından biri oldu. İzmir-Aydın hattı da 1935’te millileştirilerek TCDD’ye devredildi. Böylece Osmanlı döneminde yabancı sermayeyle kurulan bu hat, Cumhuriyet’in ulusal demiryolu ağı içinde yerini aldı.
İzmir-Aydın demiryolu, Anadolu’nun dünya ekonomisine raylarla bağlanmasının, Osmanlı modernleşmesinin ve Ege’nin ticari dönüşümünün simgelerinden biridir. Bugün sıradan görünen tren yolculuğunun arkasında, 19. yüzyılın büyük teknoloji, ticaret ve güç ilişkileri vardır.
1879 – Kuzey Kutbu halklarını dünyaya anlatan ünlü kâşif Knud Rasmussen doğdu
7 Haziran 1879’da Grönland’ın Jakobshavn kentinde, bugünkü adıyla Ilulissat’ta Knud Johan Victor Rasmussen doğdu. Danimarkalı-Grönlandlı bir kâşif, etnolog ve yazar olan Rasmussen, özellikle İnuit halkları üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı.
Rasmussen’in hayatını özel kılan şey, Kuzey Kutbu’na dışarıdan bakan sıradan bir Avrupalı kâşif olmamasıydı. Grönland’da büyüdü, İnuit kültürünü ve dilini çocukluğundan itibaren tanıdı. Bu yüzden gittiği yerlerde yalnız harita çıkaran, rota belirleyen bir gezgin değil; insanların hikâyelerini, mitlerini, günlük hayatını, inançlarını ve sözlü kültürünü kaydeden bir araştırmacı oldu.
1910’da Grönland’ın kuzeybatısında Thule İstasyonu’nu kurdu. Bu istasyon, sonraki keşif gezileri için bir üs haline geldi. Rasmussen’in adı en çok Thule Seferleri ile anılır. Bu seferlerin en önemlisi, 1921-1924 yılları arasındaki Beşinci Thule Seferi’dir. Smithsonian arşivinde de Rasmussen’in bu seferde Hudson Körfezi’nden Alaska’ya kadar Arktik Kuzey Amerika boyunca yaptığı uzun kızak yolculuğu ve İnuit toplulukları üzerine araştırmaları vurgulanır.
Beşinci Thule Seferi, yalnız coğrafi bir yolculuk değildi. Rasmussen ve ekibi, Grönland’dan Kanada Arktiği’ne, oradan Alaska’ya kadar uzanan geniş bir alanda İnuit topluluklarını inceledi. Dil, masal, efsane, şarkı, tören, avcılık teknikleri, aile yapısı ve gündelik yaşam üzerine büyük bir malzeme topladı. Bu nedenle Rasmussen, modern İnuit araştırmalarının kurucu isimlerinden biri sayılır.
Rasmussen’in en dikkat çekici yönlerinden biri, Kuzey Kutbu insanlarını “ilkel” ya da “egzotik” bir merak nesnesi gibi değil, kendi bilgi sistemleri, edebiyatları, mizahları ve hayatta kalma becerileri olan topluluklar olarak anlatmasıydı. Elbette o da kendi çağının kolonyal bakışlarından tamamen bağımsız değildi; ancak döneminin birçok kâşifine göre yerel halklarla daha yakın, daha konuşan ve daha dinleyen bir ilişki kurdu.
Onun çalışmaları, bugün yalnız keşif tarihi açısından değil, antropoloji ve kültürel hafıza açısından da değerlidir. Çünkü Rasmussen’in kaydettiği birçok anlatı, 20. yüzyılın başında hızla değişen Arktik dünyasının sözlü kültür mirasını bugüne taşıdı. Beşinci Thule Seferi’nin raporları da 1921-1924 yılları arasında yürütülen bu büyük araştırmanın bilimsel kayıtları olarak yayımlandı.
Knud Rasmussen, 21 Aralık 1933’te Danimarka’nın Gentofte kentinde hayatını kaybetti. Ardında yalnız keşif haritaları değil, Kuzey Kutbu halklarının seslerini, hikâyelerini ve yaşam biçimlerini dünyaya duyuran büyük bir kültürel miras bıraktı.
Knud Rasmussen’in doğumu, Arktik coğrafyanın yalnız buzullar, köpek kızakları ve keşif rotalarından ibaret olmadığını; orada yaşayan halkların güçlü kültürleri, dilleri ve anlatılarıyla birlikte anlaşılması gerektiğini hatırlatan önemli bir tarihtir.
1886 – Havacılıkta “Coandă etkisi”ne adını veren Henri Coandă doğdu
7 Haziran 1886’da Romanya’nın başkenti Bükreş’te Henri Marie Coandă doğdu. Mucit, mühendis ve havacılık öncüsü olarak tanınan Coandă, özellikle akışkanlar mekaniğinde kendi adıyla anılan Coandă etkisi ile bilim tarihine geçti. Bu etki, bir hava ya da sıvı akımının yakınındaki kıvrımlı yüzeye yapışarak yön değiştirme eğilimini anlatır; bugün uçak kanatlarından havalandırma sistemlerine, otomotivden tıbbi cihazlara kadar birçok alanda kullanılır.
Coandă, küçük yaşlardan itibaren mühendisliğe ve havanın hareketine ilgi duydu. Romanya’da askerî eğitim aldıktan sonra Berlin, Liège ve Paris’te öğrenim gördü. Paris’te dönemin önemli mühendislik ve havacılık çevreleriyle temas kurdu; hatta Gustave Eiffel’in laboratuvarında çalışmalar yaptığı, Auguste Rodin’in atölyesiyle ilişkili olduğu ve École Supérieure d’Aéronautique’in ilk öğrencileri arasında yer aldığı aktarılır.
Onu havacılık tarihinde tartışmalı ama dikkat çekici kılan olay, Coandă-1910 adlı deneysel uçağıdır. 1910’da Paris’teki Uluslararası Havacılık Salonu’nda sergilenen bu uçak, alışılmış pervaneli uçaklardan farklıydı. Ön kısmındaki motor, klasik pervane yerine bir tür fan/kompresör sistemiyle havayı arkaya doğru itiyordu. Bu nedenle Coandă-1910, bazı kaynaklarda “jet çağının habercisi” ya da “jet benzeri itki fikrinin erken örneği” olarak anılır. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Uçağın gerçekten uçup uçmadığı ve modern anlamda ilk jet uçağı sayılıp sayılamayacağı havacılık tarihçileri arasında tartışmalıdır.
Coandă’nın asıl kalıcı mirası, 1930’larda tanımladığı ve sonradan kendi adıyla anılan Coandă etkisi oldu. Bir akışın yüzeye tutunarak yön değiştirmesi, uçaklarda kaldırma kuvvetini, hava akımlarının kontrolünü ve bazı ileri aerodinamik tasarımları anlamak açısından önemlidir. Bugün bu etki yalnız havacılıkta değil; klima sistemlerinde, otomobil aerodinamiğinde, türbinlerde ve sıvı akışını yönlendiren teknolojilerde de karşımıza çıkar.
Henri Coandă, yaşamı boyunca çok sayıda buluş ve patentle anıldı. Havacılık, ulaşım, akışkanlar mekaniği ve farklı mühendislik alanlarında çalıştı. Bazı popüler anlatılarda onun “ilk jet uçağını yapan kişi” olduğu kesin bir gerçek gibi sunulur; fakat daha doğru ifade, Coandă’nın jet itki fikrine yaklaşan erken deneysel tasarımlardan birini geliştiren ve akışkanlar mekaniğinde önemli bir etkiye adını veren öncü mühendis olduğudur.
25 Kasım 1972’de Bükreş’te hayatını kaybeden Henri Coandă’nın adı bugün Romanya’da özellikle havacılıkla özdeşleşmiştir. Bükreş’teki uluslararası havalimanı da onun adını taşır. 7 Haziran 1886 bu yüzden yalnız bir mucidin doğum tarihi değil; havanın yüzeylerle ilişkisini anlamaya çalışan, bu merakıyla modern aerodinamiğin önemli kavramlarından birine adını veren bir mühendislik öncüsünün dünyaya geldiği gündür.
1890 – Ertuğrul Fırkateyni Yokohama’ya ulaştı; Türk-Japon dostluğunun hüzünlü hikâyesi başladı
7 Haziran 1890’da Osmanlı donanmasına ait Ertuğrul Fırkateyni, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından Japonya’nın Yokohama Limanı’na ulaştı. Gemi, Sultan II. Abdülhamid’in Japon İmparatoru Meiji’ye gönderdiği nişan, mektup ve hediyeleri götürmek üzere yola çıkmıştı. Türkiye’nin Tokyo Büyükelçiliği, Ertuğrul’un 11 ay süren yolculuktan sonra 7 Haziran 1890’da Yokohama Limanı’na vardığını aktarır.
- yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti ile Japonya arasında karşılıklı ilgi artıyordu. Japonya, Meiji Restorasyonu’yla hızla modernleşmiş; Osmanlı ise uzak Asya’daki bu yükselen gücü dikkatle izlemeye başlamıştı. Japon Prensi Komatsu’nun İstanbul ziyareti sonrasında, Osmanlı da dostluk göstergesi olarak Japonya’ya resmî bir heyet göndermek istedi.
Fırkateyn, Temmuz 1889’da İstanbul’dan ayrıldı. Yolculuk planlandığından çok daha uzun ve zorlu geçti. Süveyş Kanalı’ndan Hint Okyanusu’na, oradan Singapur’a, Saigon’a, Nagasaki’ye ve sonunda Yokohama’ya uzanan güzergâhta gemi birçok limana uğradı. Fırtınalar, teknik arızalar ve onarımlar yolculuğu geciktirdi.
Japonya’da Osmanlı heyeti büyük bir ilgiyle karşılandı. Heyetin başındaki Osman Paşa, İmparator Meiji’ye Sultan II. Abdülhamid’in gönderdiği nişanı, mektubu ve hediyeleri sundu. Anadolu Ajansı, Osman Paşa’nın 13 Haziran’da İmparator Meiji ile görüştüğünü ve Sultan Abdülhamid’in mektubu ile madalyasını takdim ettiğini aktarır. Bu ziyaret, iki ülke arasında resmî ve duygusal bağların kurulmasında önemli bir adım oldu.
Ancak Ertuğrul Fırkateyni’nin hikâyesi, varıştan çok dönüş yolculuğundaki facia ile hafızalara kazındı. Gemi, Japonya’da yaklaşık üç ay kaldıktan sonra Eylül 1890’da İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Kısa süre sonra şiddetli bir tayfuna yakalandı. 18 Eylül 1890 gecesi, Japonya’nın Wakayama açıklarında, Kuşimoto yakınlarındaki kayalıklara çarparak battı.
Faciada 500’den fazla Osmanlı denizcisi hayatını kaybetti. Kurtulan az sayıdaki mürettebat ise Japon köylüleri ve yetkilileri tarafından büyük fedakârlıkla kurtarıldı, tedavi edildi ve daha sonra Japon gemileriyle İstanbul’a gönderildi. Bu yardım, Türk-Japon ilişkilerinde çok güçlü bir hatıra olarak kaldı. Japonya’nın Ankara Büyükelçiliği de Ertuğrul faciasının iki ülke dostluğunun sembol olaylarından biri haline geldiğini vurgular.
Ertuğrul Fırkateyni’nin hikâyesi Türkiye’de ve Japonya’da yıllar boyunca törenlerle, anıtlarla ve kültürel çalışmalarla yaşatıldı. Kuşimoto’da Ertuğrul şehitleri için anıt ve müze bulunur. Türk ve Japon heyetleri, belirli yıldönümlerinde burada anma törenleri düzenler. Bu olay, iki ülke arasında insani bir bağ da kurmuştur.
Hikâye popüler kültüre de yansıdı. 2015 yapımı Türk-Japon ortak filmi Ertuğrul 1890, bu facianın ve 1985’te İran-Irak Savaşı sırasında Türk Hava Yolları’nın Tahran’daki Japon vatandaşlarının tahliyesindeki rolünün iki ülke dostluğunda nasıl birlikte hatırlandığını anlattı. Film, Ertuğrul faciasını yalnız tarihî bir deniz kazası olarak değil, kuşaklar boyunca taşınan bir vefa hikâyesi olarak işledi.
1893 – Gandhi trenden atıldı; pasif direnişe giden yol Pietermaritzburg’da başladı
7 Haziran 1893’te genç Hintli avukat Mohandas Karamçand Gandhi, Güney Afrika’da Durban’dan Pretoria’ya giderken Pietermaritzburg istasyonunda trenden indirildi. Gandhi’nin birinci sınıf bileti vardı; fakat beyaz bir yolcunun itirazı ve ırk ayrımcı uygulamalar nedeniyle, birinci sınıf kompartımandan çıkması istendi. Gandhi bunu kabul etmeyince zorla trenden atıldı.
Burada küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir: Bu olay, Gandhi’nin örgütlü anlamda ilk büyük sivil itaatsizlik kampanyası değildir. Gandhi’nin daha sonra “satyagraha” adını vereceği kitlesel pasif direniş yöntemi, özellikle Güney Afrika’daki Hintlilerin hak mücadelesi sırasında 1900’lerin başında şekillenecekti. Ancak 7 Haziran 1893’teki tren olayı, Gandhi’nin hayatında bu yola giden en önemli kırılma anlarından biri kabul edilir.
Gandhi o sırada 23 yaşında genç bir avukattı. Hindistan’dan Güney Afrika’ya, Durban merkezli Hintli bir tüccar ailesinin hukuk meselesiyle ilgilenmek üzere gitmişti. Kendisini İngiliz hukuk sistemi içinde eğitim almış, yasal haklarını bilen bir imparatorluk vatandaşı olarak görüyordu. Fakat Güney Afrika’da karşılaştığı ırkçılık, bu inancı kısa sürede sarstı.
Pietermaritzburg’daki olay, Gandhi için yalnız kişisel bir aşağılanma değildi. Birinci sınıf bileti olmasına rağmen sırf Hintli olduğu için vagondan çıkarılması, Britanya İmparatorluğu’nun eşitlik iddiası ile sömürge gerçekliği arasındaki uçurumu gösteriyordu. Gandhi o gece istasyonun bekleme salonunda kaldı.
Bu olaydan sonra Gandhi Güney Afrika’da kalmaya karar verdi. Önce oradaki Hint topluluğunun hukuki ve sosyal sorunlarıyla ilgilendi. Hintliler oy hakkından, mülkiyet edinme özgürlüğünden, serbest dolaşım hakkından ve eşit yurttaşlık uygulamalarından büyük ölçüde mahrumdu. Gandhi, dilekçeler, toplantılar, örgütlenmeler ve basın yoluyla mücadele etmeye başladı.
Zamanla Gandhi’nin mücadelesi yasal başvurularla sınırlı kalmadı. Haksız yasalara uymama, şiddete başvurmadan direnme, hapse girmeyi göze alma, ahlaki güçle siyasi baskı kurma gibi yöntemleri geliştirdi. Bu yaklaşım daha sonra satyagraha adıyla anılacaktı. Satyagraha, kabaca “hakikate bağlılık” ya da “hakikat gücü” anlamına gelir. Gandhi için bu, pasif bir kabulleniş değil; şiddetsiz ama kararlı bir direniş biçimiydi.
Pietermaritzburg olayı, Gandhi’nin kendi hayat anlatısında da özel bir yere sahiptir. O gece yaşadığı aşağılanma, onu “geri dönmek mi, yoksa haksızlıkla mücadele etmek mi?” sorusuyla karşı karşıya bıraktı. Gandhi’nin seçimi, yalnız kendi hayatını değil, 20. yüzyılın siyasi mücadele biçimlerini de etkileyecekti.
Gandhi daha sonra Hindistan bağımsızlık hareketinin liderlerinden biri oldu. Tuz Yürüyüşü, İngiliz mallarını boykot, vergi direnişi ve kitlesel sivil itaatsizlik kampanyaları, onun Güney Afrika’da geliştirdiği yöntemlerin Hindistan’da daha büyük ölçekte uygulanmasıydı. Bu yöntemler Martin Luther King Jr.’dan Nelson Mandela’ya kadar birçok lider ve harekete ilham verdi.
Olay popüler kültürde de güçlü biçimde yer aldı. Richard Attenborough’nun 1982 yapımı Gandhi filminde, Türkçede de aynı adla bilinen filmde, Pietermaritzburg tren sahnesi Gandhi’nin dönüşümünü başlatan dramatik anlardan biri olarak gösterilir. Bu sahne, seyirciye tek bir aşağılanmanın nasıl tarihsel bir direniş fikrine dönüşebileceğini anlatır.
Pietermaritzburg’daki o soğuk gece, Gandhi’nin adalet, eşitlik ve şiddetsiz direniş fikrine yöneldiği sembolik başlangıçlardan biri oldu. Bir kompartımandan atılan genç avukat, yıllar sonra dünyanın en etkili bağımsızlık mücadelelerinden birinin ahlaki liderine dönüşecekti.
1905 – Norveç Parlamentosu İsveç’le birliği bitirdi; bağımsızlık referandumla onaylandı
7 Haziran 1905’te Norveç Parlamentosu, yani Storting, İsveç ile 1814’ten beri süren birliğin sona erdiğini ilan etti. Böylece Norveç, uzun yıllardır devam eden siyasi bağlılıktan ayrılarak bağımsızlık yoluna girdi.
Norveç ile İsveç arasındaki birlik, Napolyon Savaşları sonrasında kurulmuştu. Norveç, yüzyıllar boyunca Danimarka ile aynı krallık içinde yer almıştı. 1814’teki Kiel Antlaşması’yla Danimarka, Norveç’i İsveç’e bırakmak zorunda kaldı. Norveçliler buna direnerek kendi anayasalarını kabul ettiler; ancak sonunda İsveç kralını da Norveç kralı olarak tanıyan gevşek bir birlik ortaya çıktı.
Bu birlik içinde Norveç’in kendi parlamentosu, anayasası ve iç yönetimi vardı. Fakat dış politika ve kral ortaklığı nedeniyle tam bağımsız değildi. 19. yüzyıl boyunca Norveç milliyetçiliği güçlendi. Norveçliler özellikle kendi konsolosluklarını kurmak, dış ticaret ve denizcilik çıkarlarını İsveç’ten bağımsız biçimde temsil etmek istiyordu. İsveç ise bu talebe sıcak bakmıyordu.
Kriz, 1905’te konsolosluk meselesi yüzünden patladı. Norveç Parlamentosu ayrı konsolosluk sistemi kurulmasını kabul etti; ancak İsveç ve Norveç kralı olan II. Oscar bunu onaylamadı. Norveç hükümeti istifa etmek istediğinde kral yeni hükümet kuramadı. Storting bu durumu, kralın Norveç kralı olarak görevini yerine getiremediği şeklinde yorumladı ve 7 Haziran 1905’te birliğin sona erdiğini ilan etti.
Norveç’in kararı ilk anda savaş ihtimalini de gündeme getirdi. İki ülke sınırında askerî hazırlıklar yapıldı. Avrupa’da birçok kişi bu ayrılığın kanlı bir çatışmaya dönüşmesinden endişe ediyordu. Ancak süreç, dönemi için dikkat çekici ölçüde müzakereyle ilerledi.
İsveç, Norveç halkının ayrılığı gerçekten destekleyip desteklemediğini görmek için referandum yapılmasını istedi. Norveç de bu talebi kabul etti. 13 Ağustos 1905’te yapılan referandumda oy kullananların ezici çoğunluğu İsveç’le birliğin sona ermesini onayladı. Referandumda yalnız erkekler oy kullanabiliyordu; kadınlara genel oy hakkı henüz tanınmamıştı. Buna rağmen Norveçli kadınlar da ayrılık lehine yüz binlerce imza toplayarak sürece destek verdi. Referandum sonucunda 368 binden fazla kişi ayrılığı desteklerken, karşı oy yalnız 184’te kaldı.
Ayrılığın ardından iki ülke temsilcileri İsveç’in Karlstad kentinde görüştü. Görüşmeler sonucunda savaş önlendi ve ayrılık koşulları üzerinde uzlaşıldı. 26 Ekim 1905’te İsveç Kralı II. Oscar, Norveç tahtı üzerindeki haklarından vazgeçti. Böylece Norveç’in bağımsızlığı resmen tanındı. Aynı yıl Danimarka Prensi Carl, Norveç kralı seçildi ve VII. Haakon adını alarak tahta çıktı.
Norveç’in 1905’teki bağımsızlığı, Avrupa tarihinde dikkat çekici bir örnektir. Birçok ulusal ayrılık savaşa, iç çatışmaya ya da uzun süreli düşmanlığa dönüşürken, Norveç ve İsveç arasındaki kopuş referandum, diplomasi ve müzakere yoluyla çözüldü. Bu yüzden 1905 ayrılığı, barışçıl bağımsızlık süreçleri içinde sıkça anılan örneklerden biridir.
1909 – Yenidoğan bebekler için Apgar skorunu geliştiren Virginia Apgar doğdu
7 Haziran 1909’da ABD’nin New Jersey eyaletindeki Westfield kentinde Virginia Apgar doğdu. Amerikalı doktor, obstetrik anestezist ve tıbbi araştırmacı olan Apgar, özellikle doğumdan hemen sonra bebeğin sağlık durumunu değerlendirmek için geliştirilen Apgar skoru ile tıp tarihine geçti. ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi, Apgar’ın yenidoğan canlılığını değerlendiren bu basit ve hızlı yöntemi 1950’lerin başında geliştirdiğini ve yöntemin kısa sürede standart uygulamaya dönüştüğünü belirtir.
Virginia Apgar, Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1933’te mezun oldu. Cerrahi alanında ilerlemek istiyordu; ancak dönemin cinsiyetçi tıp ortamında kadınların cerrahide başarılı olamayacağı düşüncesiyle bu yoldan vazgeçmesi telkin edildi. Bunun üzerine anesteziyolojiye yöneldi. Columbia Üniversitesi’nin biyografik notlarında, Apgar’ın cerrahi ihtisasından sonra anesteziyoloji eğitimi aldığı ve bu alanın öncü kadın hekimlerinden biri haline geldiği aktarılır.
Onu dünya çapında tanınır hale getiren Apgar skoru, doğan bebeğin durumunu beş temel ölçüte göre değerlendirir: kalp atımı, solunum, kas tonusu, refleks yanıtı ve cilt rengi. Her başlık 0, 1 ya da 2 puanla değerlendirilir; toplam skor 0 ile 10 arasında değişir. Değerlendirme genellikle doğumdan sonraki 1. ve 5. dakikalarda yapılır. March of Dimes, Apgar skorunun bugün hâlâ dünyada yenidoğanların doğumdan hemen sonraki durumunu değerlendirmek için kullanılan temel sistemlerden biri olduğunu belirtir.
Bu yöntemin önemi, doğum odasında karar vermeyi hızlandırmasıydı. Bir bebeğin yardıma ihtiyacı olup olmadığını anlamak için doktorların ve ebelerin ortak, kısa ve anlaşılır bir ölçütü oldu. Solunum sıkıntısı, kalp atımında zayıflık ya da refleks yetersizliği gibi durumlar hızla fark edilebiliyor; bebeğe oksijen, canlandırma ya da başka tıbbi müdahaleler zamanında yapılabiliyordu.
Apgar’ın çalışması yalnız bebekleri değerlendirmekle kalmadı; doğumda kullanılan anestezi yöntemlerinin yenidoğan üzerindeki etkilerini anlamaya da yardımcı oldu. Bir obstetrik anestezist olarak Apgar, annenin aldığı ilaçların ve doğum koşullarının bebeğin ilk dakikalardaki durumuna nasıl yansıdığını gözlemledi. Bu yönüyle Apgar skoru hem yenidoğan tıbbında hem de doğum anestezisinde daha güvenli uygulamaların gelişmesine katkı sağladı.
Virginia Apgar daha sonra March of Dimes bünyesinde doğumsal anomaliler, prematüre doğumlar ve anne-bebek sağlığı üzerine çalışmalar yürüttü. Tıbbi bilgisini yalnız hastane içinde değil, kamu sağlığı alanında da kullandı. Onun adı bugün dünyanın birçok doğumhanesinde her gün tekrar edilir; çünkü “Apgar kaç?” sorusu, doğan bebeğin hayata nasıl başladığını anlamanın en temel sorularından biri hâlâ.
Virginia Apgar, 7 Ağustos 1974’te hayatını kaybetti. 7 Haziran 1909, doğumdan sonraki ilk dakikaların kader belirleyici önemini görünür kılan ve sayısız bebeğin zamanında müdahale almasına katkı sağlayan bir tıp öncüsünün dünyaya geldiği gündür.
1918 – Osmanlı’nın 9. Ordusu kuruldu; Kafkas Cephesi’nde son büyük teşkilatlanma yapıldı
7 Haziran 1918’de Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nın son aylarında 9. Ordu’yu kurdu. Bu ordu, özellikle Kafkasya Cephesi’ndeki gelişmeler ve Osmanlı’nın doğudaki askerî hedefleri açısından önem taşıyordu. 9. Ordu’nun karargâhı Kars ve Erzurum hattıyla ilişkilendirildi; komutanlığına da Yakup Şevki Paşa getirildi.
Bu tarih, Osmanlı Devleti’nin savaşın son dönemindeki karmaşık durumunu anlamak açısından önemlidir. 1917’de Rusya’da Bolşevik Devrimi yaşanmış, Çarlık Rusyası savaştan çekilmişti. Bu gelişme, Osmanlı için doğuda yeni bir fırsat doğurdu. Daha önce Rus işgali altında bulunan Kars, Ardahan ve Batum gibi bölgeler yeniden gündeme geldi. 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’yla Rusya savaştan çekilirken, Osmanlı doğuda kaybettiği bazı bölgeleri geri alma imkânı buldu.
Ancak Kafkasya’da durum sadece Osmanlı-Rus çatışmasıyla sınırlı değildi. Rus ordusunun çekilmesiyle bölgede Ermeni, Gürcü ve Azerbaycanlı güçler, yerel yönetimler, yeni cumhuriyet girişimleri ve büyük devletlerin hesapları iç içe geçti. Osmanlı Devleti bir yandan doğu vilayetlerini güvence altına almak, bir yandan da Kafkasya ve Azerbaycan yönünde etkisini artırmak istiyordu.
Bu ordunun kuruluşu, Osmanlı’nın Kafkas Cephesi’nde yeni duruma göre ordu yapısını yeniden kurma hamlesiydi. Millî Savunma Bakanlığı’nın askerî tarih yayınına göre Başkumandanlık Vekâleti, 7 ve 9 Haziran 1918’de yayımladığı emirlerle lağvedilen 2. Ordu karargâhının yeni kurulacak 9. Ordu için kullanılmasını öngördü.
Bu dönemde Osmanlı’nın doğudaki en dikkat çekici askerî girişimlerinden biri de Kafkas İslam Ordusu idi. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki bu kuvvet, Azerbaycan yönünde ilerleyecek ve Eylül 1918’de Bakü’nün alınmasında rol oynayacaktı. 9. Ordu ise daha geniş Osmanlı askerî teşkilatı içinde Kafkasya hattındaki düzenin önemli parçalarından biriydi.
Fakat 9. Ordu’nun ömrü uzun olmadı. Çünkü Osmanlı Devleti için savaş artık sona yaklaşıyordu. Filistin-Suriye Cephesi’nde büyük yenilgiler yaşanıyor, müttefik Almanya ve Avusturya-Macaristan da çözülüyordu. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı ve Osmanlı Devleti fiilen savaştan çekildi.
Mondros’tan sonra Osmanlı orduları yeniden düzenlendi, birlikler terhis edilmeye başlandı ve İtilaf Devletleri’nin baskısıyla birçok askerî yapı lağvedildi. 9. Ordu da 3 Nisan 1919’da kaldırıldı. Bu süreç, aynı zamanda Osmanlı ordusunun savaş ordusundan mütareke dönemi ordusuna dönüşmesi anlamına geliyordu.
Bu ordu, kısa süre sonra başka bir tarihî çağrışımla da anılacaktı. Mustafa Kemal Paşa, 1919’da Samsun’a gönderilirken görevi 9. Ordu Müfettişliği idi. Bu müfettişlik, doğrudan 1918’deki 9. Ordu’nun devamı gibi düşünülmemelidir; ancak mütareke sonrasında Anadolu’daki askerî ve idarî denetimi sağlamak için kurulan yapılar, Osmanlı ordusunun dağılma sürecinden Millî Mücadele’ye geçişte önemli rol oynadı.
7 Haziran 1918 bu yüzden imparatorluğun Kafkasya’da son kez geniş askerî hedefler kurduğu, ama birkaç ay sonra Mondros’la bütün savaş düzeninin çökeceği kritik dönemin işaretlerinden biridir. 9. Ordu, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nın son perdesinde doğuda tutunma ve Kafkasya’da varlık gösterme çabasının kısa ömürlü ama anlamlı askerî yapılarından biri oldu.
1920 – Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi kuruldu; Millî Mücadele’nin propaganda ve enformasyon merkezi doğdu
7 Haziran 1920’de Ankara’da, Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi kuruldu. Bu kurum, Millî Mücadele döneminde Ankara hükümetinin basın, yayın, propaganda, irşat ve istihbarat faaliyetlerini merkezî bir yapı altında toplamak amacıyla oluşturuldu. Akademik çalışmalara göre Müdüriyet, “Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi Teşkiline Dair Kanun” ile 7 Haziran 1920’de kuruldu; iç ve dış yayınlarla ilgili işler, istihbarat, halkı aydınlatma ve uyarma görevleri bu kuruma verildi.
Bu kuruluşun önemi, Millî Mücadele’nin yalnız cephede verilen bir savaş olmadığını göstermesidir. Ankara hükümeti, bir yandan düzenli orduyu kurmaya, cepheleri örgütlemeye ve İstanbul Hükümeti’ne karşı siyasi meşruiyetini güçlendirmeye çalışıyordu. Diğer yandan hem Anadolu halkını bilgilendirmek hem de dünyaya kendi haklılık tezini anlatmak zorundaydı.
O dönemde İstanbul basınının önemli bir bölümü işgal güçlerinin ve İstanbul Hükümeti’nin baskısı altındaydı. Anadolu’daki direniş hareketi hakkında yanlış, eksik ya da düşmanca haberler yayılabiliyordu. Ankara, bu yüzden haber akışını kendi eline almak, halkın moralini korumak ve Millî Mücadele’nin hedeflerini anlatmak için kurumsal bir yapıya ihtiyaç duydu.
Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti gazete ve haber işleriyle sınırlı değildi. Propaganda, irşat heyetleri, dış basını izleme, kamuoyunu yönlendirme, Millî Mücadele’nin amaçlarını anlatma ve haberleşme gibi çok geniş bir alanda görev yaptı.
Anadolu Ajansı da bu yapıyla yakından ilişkiliydi. Anadolu Ajansı 6 Nisan 1920’de kurulmuştu; 7 Haziran’daki yasal düzenlemeyle ajansın kurumsal konumu da Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti çatısı içinde şekillendi. Anadolu Ajansı’nın tarihî belgelerle ilgili haberinde, 7 Haziran 1920’de çıkarılan kanunla ajans müdüriyetinin Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi kadrosunda yer aldığı ve Ethem Hidayet’in ilk ajans müdürü olduğu aktarılır.
Bu kurumun ilk genel müdürlüğüne Hamdullah Suphi Tanrıöver getirildi. Hamdullah Suphi, hitabet gücü, milliyetçi fikirleri ve kültür dünyasındaki etkisiyle Millî Mücadele’nin fikir cephesi için uygun bir isimdi. Kurum, savaş boyunca Ankara’nın sesini duyurmak, iç kamuoyunu diri tutmak ve dış dünyadaki algıyı etkilemek için çalıştı.
7 Haziran 1920 bu yüzden yalnız bir bürokratik kuruluş tarihi değildir. Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi’nin doğuşu, Millî Mücadele’nin silahla olduğu kadar sözle, haberle, bilgiyle ve kamuoyu mücadelesiyle de yürütüldüğünü gösteren önemli bir dönüm noktasıdır.
1922 – Yunan donanması Samsun’u bombaladı
7 Haziran 1922’de Yunan donanmasına ait savaş gemileri, Samsun’u denizden bombaladı.
Samsun, Millî Mücadele açısından sıradan bir Karadeniz limanı değildi. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya çıktığı şehir olmasının yanında, savaş yıllarında Karadeniz üzerinden yürütülen lojistik faaliyetler bakımından da önemliydi. Anadolu’ya silah, cephane ve malzeme taşınmasında Karadeniz hattının özel bir yeri vardı.
Yunan donanmasının Samsun’u hedef alması, bu nedenle Ankara hükümetinin Karadeniz’deki ikmal ve moral hattına yönelik bir baskı hamlesiydi. TÜBA tarafından yayımlanan çalışmada, Yunan harp gemilerinin 7 Haziran 1922’de Samsun’u bombardıman ettiği ve şehir savunmasında Samsun Bahriye Müfrezesi’ne önemli görevler düştüğü belirtilir.
Bombardıman öncesinde Yunan tarafı, şehirdeki savaş malzemelerinin teslim edilmesini ya da imha edilmesini isteyen bir ültimatom verdi. Türk tarafı bu talebi kabul etmedi. Ardından şehir top ateşine tutuldu. Bombardıman sonucunda can kayıpları ve maddi hasar meydana geldi; şehirde büyük korku ve öfke yaşandı.
Bu olay, uluslararası alanda da yankı uyandırdı. İngiliz ve Amerikan belgelerine dayanan araştırmalar, Samsun bombardımanının yalnız yerel bir askerî olay olmadığını; İngiliz politikası, Yunan donanmasının Karadeniz’deki faaliyetleri ve Pontus meselesiyle birlikte değerlendirildiğini gösterir. 2019 tarihli akademik çalışmada, Yunan savaş gemisi Averof’un destroyerler eşliğinde 7 Haziran 1922’de Samsun’u bombalamasının İngiliz ve Amerikan belgelerine de yansıdığı belirtilir.
Samsun bombardımanı, Büyük Taarruz’dan sadece birkaç ay önce yaşandı. Yunan ordusu Batı Anadolu’da hâlâ güçlü görünüyordu; ama Ankara hükümeti hem cephede hem de diplomatik alanda direncini artırıyordu. Karadeniz’deki bu saldırı, savaşın sadece Afyon, Sakarya ya da İnönü cephelerinden ibaret olmadığını; liman şehirlerinin, deniz yollarının ve lojistik hatların da mücadelenin parçası olduğunu hatırlatır.
7 Haziran 1922 bu yüzden Samsun’un tarihindeki acı günlerden biridir. Yunan donanmasının bombardımanı, Millî Mücadele’de Karadeniz’in stratejik önemini, Samsun’un sembolik yerini ve savaşın sivil şehirleri de doğrudan hedef alan sert yüzünü gösteren önemli bir olaydır.
1929 – Vatikan bağımsız devlet oldu; Roma Sorunu çözüldü
7 Haziran 1929’da Laterano Antlaşmaları yürürlüğe girdi ve Vatikan Şehir Devleti bağımsız bir devlet olarak doğdu. Bu küçük devlet, yüzölçümü bakımından dünyanın en küçük ülkesi olsa da Katolik dünyasının merkezi olan Papalık makamına uluslararası hukuk içinde bağımsız bir alan sağladı.
Bu olayın arkasında yaklaşık 60 yıl süren Roma Sorunu vardı. 1870’te İtalya Krallığı Roma’yı ele geçirmiş, Papalık Devleti’nin siyasi egemenliği sona ermişti. Papa IX. Pius ve ondan sonraki papalar, yeni İtalyan devletinin Roma üzerindeki egemenliğini tanımadı. Papalar kendilerini uzun süre “Vatikan’da mahpus” gibi gördüler. Yani mesele sadece küçük bir toprak parçası değil, Papalık makamının siyasi bağımsızlığı ve İtalya devletiyle ilişkisi meselesiydi.
1920’lerde bu sorun, Benito Mussolini yönetimindeki faşist İtalya ile Papa XI. Pius arasındaki görüşmelerle çözüldü. İtalya adına Mussolini, Papalık adına ise Kardinal Devlet Sekreteri Pietro Gasparri görüşmeleri yürüttü. 11 Şubat 1929’da Roma’daki Laterano Sarayı’nda imzalanan antlaşmalar üç ana parçadan oluşuyordu: Vatikan Şehir Devleti’ni kuran siyasi antlaşma, İtalya ile Katolik Kilisesi arasındaki ilişkileri düzenleyen konkordato ve Papalık Devleti’nin kaybı için öngörülen mali anlaşma.
Antlaşmayla İtalya, Vatikan Şehir Devleti’nin egemenliğini tanıdı. Buna karşılık Papalık da İtalya Krallığı’nı ve Roma’nın İtalya’nın başkenti olduğunu kabul etti. Böylece 1870’ten beri süren belirsizlik sona erdi. Papa artık geniş topraklara sahip bir hükümdar değildi; ama küçük, bağımsız ve uluslararası alanda tanınan bir devletin egemeni olarak kabul edildi.
Vatikan’ın bağımsızlığı, Katolik Kilisesi açısından sembolik ve pratik bakımdan çok önemliydi. Papa’nın herhangi bir devletin doğrudan siyasi otoritesi altında görünmemesi, Katolik dünyası için temel bir bağımsızlık meselesi olarak görülüyordu. Bu yüzden Vatikan’ın küçük olması, önemini azaltmaz. Devletin yüzölçümü küçüktür; ama diplomatik ağı, dinî etkisi ve uluslararası görünürlüğü çok büyüktür.
Bu noktada bir ayrım da önemlidir: Vatikan Şehir Devleti ile Kutsal Makam aynı şey değildir. Vatikan, fiziksel devlet ve toprak parçasıdır. Kutsal Makam ise Papa’nın ve Katolik Kilisesi’nin merkezî yönetim makamıdır. Uluslararası ilişkilerde çoğu zaman diplomatik özne olarak Kutsal Makam öne çıkar; Vatikan ise onun bağımsızlığını güvence altına alan devlet yapısıdır.
Laterano Antlaşmaları Mussolini açısından da siyasi bir başarıydı. Faşist rejim, Katolik halkın desteğini kazanmak ve İtalya’daki önemli tarihsel sorunlardan birini çözen iktidar olarak görünmek istiyordu. Bu nedenle antlaşma, dönemin İtalyan iç siyaseti açısından da büyük önem taşıdı.
Antlaşmalar daha sonra 1948 İtalyan Anayasası’nda da tanındı. 1984’te yapılan değişiklikle Katolikliğin İtalya’nın tek resmî dini olma statüsü sona erdirildi; ancak Vatikan’ın bağımsız devlet niteliği korundu.
7 Haziran 1929, İtalya’nın ulusal birliğini tamamlamasından sonra açık kalan en büyük din-siyaset meselesinin çözüldüğü gündür. Vatikan’ın bağımsızlığı, modern dünyada dinî otorite ile devlet egemenliği arasındaki ilişkinin en özel örneklerinden biri olarak bugün hâlâ varlığını sürdürüyor.
1939 – CHP, parti ile devlet yönetimini yeniden ayırma kararı aldı
7 Haziran 1939’da Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, parti ile devlet yönetimini yeniden ayırma yönünde önemli bir karar aldı. Bu karar, tek parti döneminde 1936’dan beri uygulanan parti-devlet bütünleşmesi modelinden geri adım anlamına geliyordu. Tarihte bugün listelerinde olay genellikle “CHP İdare Heyeti, devlet ve parti yönetimini yeniden ayırmaya karar verdi” şeklinde geçer; akademik kaynaklarda da 18 Haziran 1936’da başlayan parti-devlet bütünleşmesi uygulamasının 7 Haziran 1939’da sonlandırıldığı belirtilir.
Bu kararın önemini anlamak için 1930’ların Türkiye’sine bakmak gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet’in kurucu partisi ve tek parti yönetiminin merkezî gücüydü. 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası denemeleri kısa sürdüğü için Türkiye’de siyasal hayat uzun süre CHP’nin belirleyici olduğu bir yapı içinde devam etti.
1935’te toplanan CHP Kurultayı’nda parti-devlet yakınlaşmasını güçlendiren düzenlemeler yapılmıştı. Parti programındaki ilkeler, devletin temel ilkeleriyle daha açık biçimde örtüştürülüyordu. 1937’de yapılan anayasa değişikliğiyle CHP’nin Altı Ok ilkeleri anayasaya girdi. Böylece parti ilkeleri devletin de resmî ideolojik çerçevesinin parçası haline geldi.
Parti-devlet bütünleşmesinin en somut adımı ise 1936’da atıldı. İçişleri Bakanı aynı zamanda CHP Genel Sekreterliği görevini üstlendi; illerde de valiler CHP il başkanı yapıldı. Böylece devletin mülki idare yapısı ile partinin taşra örgütü neredeyse aynı kadrolar üzerinden yürümeye başladı.
Bu düzenleme, o dönemin yönetim anlayışı içinde “devlet ile partinin aynı hedefe birlikte yürümesi” olarak görülüyordu. Ancak uygulamanın sorunlu yanları da vardı. Vali aynı zamanda parti il başkanı olduğunda, devletin tarafsız idari görevi ile partinin siyasi görevi birbirine karışıyordu. Vatandaş açısından devlet dairesi ile parti örgütü arasındaki sınır belirsizleşiyordu. Bu durum, tek parti yönetiminin yereldeki gücünü artırırken, parti içi denetim ve siyasal temsil açısından da eleştiriye açık bir yapı yaratıyordu.
1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü cumhurbaşkanı oldu. 1939’da yapılan CHP V. Büyük Kurultayı, “Millî Şef” döneminin ilk büyük parti kurultayıydı. Bu kurultayda parti yapısı yeniden düzenlendi; ayrıca parti içi denetim amacıyla Müstakil Grup gibi yapılar oluşturuldu. Aynı dönemde parti-devlet bütünleşmesinin bazı sert uygulamalarından vazgeçilmesi de gündeme geldi.
7 Haziran 1939’daki karar bu bağlamda önemlidir. İçişleri Bakanı’nın parti genel sekreteri olması ve valilerin parti il başkanı gibi çalışması uygulaması terk edildi. Böylece parti ile devletin aynı kadrolar üzerinden yürütülmesi anlayışında belirli bir geri çekilme yaşandı. Bir araştırmada da 1939 tüzüğüyle parti-devlet bütünleşmesine yönelik bazı uygulamaların sınırlandığı, CHP Genel Sekreterliği ile İçişleri Bakanlığı’nın ayrıldığı ve parti genel sekreterliğine Erzurum milletvekili Dr. Ahmet Fikri Tüzer’in atandığı aktarılır.
Bu değişiklik, Türkiye’nin hemen çok partili demokrasiye geçtiği anlamına gelmez. 1939’da hâlâ tek parti dönemi sürüyordu. CHP hem Meclis’te hem hükümette hem de siyasal hayatın genelinde belirleyici güçtü. Ancak parti ile devlet idaresi arasında daha görünür bir sınır çizme ihtiyacı doğmuştu. Bu ihtiyaç, ilerleyen yıllarda II. Dünya Savaşı’nın baskıları, toplumdaki ekonomik sıkıntılar ve savaş sonrası dünyada demokrasinin güçlenmesiyle daha da belirgin hale gelecekti.
Nitekim 1945’te Dörtlü Takrir, 1946’da Demokrat Parti’nin kurulması ve çok partili seçimler, 1950’de iktidarın sandıkla değişmesi gibi gelişmeler, Türkiye’de tek parti döneminin sonunu getirdi. 1939’daki parti-devlet ayrımı kararı, bu büyük dönüşümün doğrudan başlangıcı olmasa da tek parti yönetiminin kendi içinde bazı sınırları yeniden düşünmeye başladığını gösteren önemli bir ara adımdı.
1941 – Millî Görüş çizgisinin deneyimli siyasetçilerinden Temel Karamollaoğlu doğdu
7 Haziran 1941’de Temel Karamollaoğlu, Kahramanmaraş’ta doğdu. Aslen Sivas’ın Gürün ilçesinden olan Karamollaoğlu, Türkiye siyasetinde özellikle Millî Görüş geleneği içindeki uzun yolculuğuyla tanındı. Biyografik kaynaklarda, Kayseri Lisesi’nden mezun olduktan sonra Sümerbank bursuyla İngiltere’ye gittiği, Manchester Üniversitesi’nde tekstil teknolojisi eğitimi aldığı ve Türkiye’ye döndükten sonra kamu ve özel sektörde çalıştığı aktarılır.
Karamollaoğlu’nun mesleki geçmişi, onu klasik siyasetçi tipinden biraz ayırır. Tekstil mühendisi olarak yetişti; Sümerbank’ta, Devlet Planlama Teşkilatı’nda ve Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda görev aldı. Bu bürokratik ve teknik birikim, özellikle kalkınma, sanayi, üretim ve planlama meselelerine bakışında belirleyici oldu.
Siyasi çizgisi Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Millî Görüş hareketiyle şekillendi. Millî Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi içinde yer aldı. 1977’de Millî Selamet Partisi’nden Sivas milletvekili seçildi; daha sonra Refah ve Fazilet Partisi dönemlerinde de Meclis’te bulundu.
Onun siyasetindeki en dikkat çekici dönemlerden biri Sivas Belediye Başkanlığı oldu. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nden Sivas Belediye Başkanı seçildi ve 1995’e kadar bu görevde kaldı. Bu dönem hem yerel yönetim tecrübesi hem de Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki siyasal gerilimleri açısından önemlidir. Karamollaoğlu, daha sonra Millî Görüş hareketinin farklı partilerinde üst düzey görevler üstlendi.
30 Ekim 2016’da Saadet Partisi Genel Başkanı seçildi. Bu göreviyle, Millî Görüş’ün klasik çizgisini temsil ederken aynı zamanda daha yumuşak, müzakereci ve muhalefet bloklarıyla temas kurabilen bir siyasi üslup geliştirdi. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Saadet Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı oldu. 2024’te genel başkanlık görevini bırakıp Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı oldu.
Temel Karamollaoğlu, Türkiye siyasetinde uzun süre aktif kalmış isimlerden biridir. 1970’lerin koalisyon dönemini, 12 Eylül darbesini, Refah Partisi’nin yükselişini, 28 Şubat sürecini, AK Parti’nin doğuşunu ve 2000’ler sonrası yeni ittifaklar dönemini yakından yaşamıştır. Bu yönüyle Türkiye’de muhafazakâr siyasetin dönüşümünü içeriden görmüş bir siyasi hafıza figürüdür.
Temel Karamollaoğlu’nun hayatı, mühendislikten bürokrasiye, yerel yönetimden parti liderliğine uzanan çizgisiyle, Türkiye’de Millî Görüş hareketinin ve merkez sağ-muhafazakâr siyasetin son yarım yüzyıllık değişimini izlemek için önemli bir biyografik durak oluşturur.
1942 – Midway Muharebesi sona erdi; Pasifik Savaşı’nın yönü değişti
7 Haziran 1942’de Midway Muharebesi sona erdi. 4 Haziran’da başlayan ve dört gün süren bu deniz-hava savaşı, II. Dünya Savaşı’nın Pasifik Cephesi’nde en kritik dönüm noktalarından biri oldu.
Midway, Hawaii’nin kuzeybatısında küçük bir atolldü; ama stratejik değeri çok büyüktü. Japonya, Pearl Harbor saldırısından sonra Pasifik’te üstünlüğünü genişletmek istiyordu. Amiral Isoroku Yamamoto’nun planı, Midway’i ele geçirip Amerikan donanmasını tuzağa çekmek ve özellikle Pearl Harbor’da hasar almadan kurtulan Amerikan uçak gemilerini yok etmekti.
Ancak Amerikan tarafı, Japon şifrelerini kısmen çözmüştü. Bu istihbarat üstünlüğü, ABD donanmasına Japon saldırısının hedefini ve zamanlamasını önceden tahmin etme imkânı verdi. Amiral Chester Nimitz, eldeki sınırlı kuvvetleri Midway çevresinde dikkatle konumlandırdı. Amerikan uçak gemileri USS Enterprise, USS Hornet ve USS Yorktown savaşın kaderinde belirleyici rol oynadı.
Muharebenin en çarpıcı anı, Amerikan dalış bombardıman uçaklarının Japon uçak gemilerini peş peşe vurması oldu. Japon donanması Akagi, Kaga, Soryu ve Hiryu adlı dört büyük uçak gemisini kaybetti. Bu kayıp, Japonya için yalnız gemi anlamına gelmiyordu; deneyimli pilotlar, uçaklar, bakım ekipleri ve saldırı kapasitesi de ağır darbe aldı.
ABD de kayıp verdi. USS Yorktown ve USS Hammann batırıldı; çok sayıda uçak ve asker kaybedildi. Ancak Japonya’nın kayıpları çok daha stratejikti. History.com’un özetine göre Japonya dört uçak gemisi, bir kruvazör ve yüzlerce uçak kaybederken; bu yenilgi Japon deniz gücünü ağır biçimde zayıflattı ve Pasifik’te Amerikan-Japon deniz gücünü daha dengeli hale getirdi.
Midway’den sonra Japonya artık Pasifik’te kesintisiz ilerleyen taraf olmaktan çıktı. ABD ise savunmadan saldırıya geçme imkânı buldu. Guadalcanal’dan başlayarak Pasifik adalarında uzun ve kanlı bir geri alma süreci yaşanacaktı. Bu yüzden Midway, çoğu tarihçi tarafından Pasifik Savaşı’nın “dönüm noktası” olarak kabul edilir.
1942 – Etimesgut’ta yapılan ilk uçak havalandı; Türkiye’nin havacılık sanayii için umut veren bir adım atıldı
7 Haziran 1942’de Ankara’daki THK Etimesgut Uçak Fabrikası’nda yapılan ilk uçak havalandı. Bu olay, Cumhuriyet’in erken döneminde Türkiye’nin kendi havacılık sanayiini kurma çabalarının önemli dönüm noktalarından biriydi. Türkiye’de uçak yapım denemeleri daha önce Vecihi Hürkuş, Kayseri Tayyare Fabrikası ve Nuri Demirağ girişimleriyle başlamıştı. 7 Haziran 1942’deki olay, özellikle Etimesgut Uçak Fabrikası’nda üretilen ilk uçağın uçuşu olarak anlaşılmalıdır.
Türkiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren havacılığı modernleşmenin ve sanayileşmenin sembollerinden biri olarak gördü. 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti, daha sonra bilinen adıyla Türk Hava Kurumu kuruldu. Amaç, Türkiye’de havacılık sevgisini yaymak, pilot ve teknik personel yetiştirmek, zamanla ülkenin kendi uçağını yapabilecek altyapıya kavuşmasını sağlamaktı.
Etimesgut Uçak Fabrikası da bu hedefin bir parçasıydı. 1939-1941 yılları arasında, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde kuruldu. Türkiye savaşa girmemişti ama savaşın yakın tehdidini her alanda hissediyordu. Uçak üretimi, yedek parça, bakım-onarım ve teknik personel yetiştirme meselesi artık sadece prestij değil, güvenlik sorunu olarak görülüyordu.
Fabrikada Türk mühendis ve işçilerinin yanında, II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye gelen bazı yabancı uzmanlar da görev aldı. Özellikle Polonyalı mühendis ve teknisyenlerin katkısı dikkat çekiciydi. Etimesgut fabrikası, dönemin şartlarına göre ciddi bir sanayi yatırımıydı; uçak üretmenin yanında uçak tamiri, parça üretimi ve havacılık bilgisinin kurumsallaşması için de çalışıyordu.
7 Haziran 1942’deki uçuş, bu çabanın sembolik meyvelerinden biri oldu. Kaynaklarda fabrikanın ilk uçuşunun Miles Magister tipi uçakla yapıldığı belirtilir. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Etimesgut’ta hem lisanslı üretim hem de daha sonra THK imzalı özgün tasarımlar üzerinde çalışmalar yapıldı. Fabrikada kapanana kadar THK-1, THK-3, THK-4, THK-7, THK-9 ve THK-13 planörleri ile THK-2, THK-5 ve THK-10 gibi eğitim, sağlık ve nakliye amaçlı uçaklar üretildiği aktarılır.
Etimesgut Uçak Fabrikası’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, ihracat hedefiyle de üretim yapabilecek düzeye yaklaşmasıydı. THK-5A uçağının Danimarka’ya satılması, Türkiye’nin havacılık tarihinde sık anılan örneklerden biridir. Bu, erken Cumhuriyet sanayileşmesinin “biz de yapabiliriz” duygusunu besleyen önemli göstergelerden biriydi.
Ancak bu hikâyenin hüzünlü bir tarafı da vardır. Etimesgut Uçak Fabrikası uzun ömürlü olmadı. 1940’ların sonunda değişen savunma politikaları, dış yardımlar, maliyet tartışmaları, kurumlar arasındaki görüş ayrılıkları ve Türkiye’nin Batı bloğuyla kurduğu yeni askerî ilişkiler, yerli uçak üretimi hedefini zayıflattı. Fabrika 1950’lerde üretim gücünü kaybetti; daha sonra traktör üretimine yönlendirildi.
Bu yüzden 7 Haziran 1942, Türkiye’nin havacılık tarihinde hem gurur hem de “yarım kalmış imkân” duygusu taşıyan bir tarihtir. O gün Etimesgut’ta havalanan uçak, yalnız bir makine değildi; Türkiye’nin kendi mühendisliğiyle, kendi işçisiyle, kendi sanayi altyapısıyla göğe yükselme arzusunun simgesiydi.
Bugün yerli savunma sanayii ve havacılık projeleri konuşulurken, Etimesgut Uçak Fabrikası’nın hikâyesi daha da anlamlı hale gelir. Çünkü bu alandaki arayış yeni değildir; kökleri Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar uzanır. 7 Haziran 1942’deki uçuş, Türkiye’nin havacılıkta kendi kanatlarını yapma idealinin erken ve unutulmaması gereken adımlarından biri olarak tarihteki yerini aldı.
1942 – Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi doğdu
7 Haziran 1942’de doğduğu kabul edilen Muammer Kaddafi, Libya’nın yakın tarihine en güçlü ve en tartışmalı biçimde damga vuran liderlerden biri oldu. Burada küçük bir not düşmek gerekir: Kaddafi’nin doğum günü bazı kaynaklarda kesin verilmez; Britannica onu yalnız “1942’de, Sirte yakınlarında doğdu” diye kaydeder. Bunun nedeni, göçebe Bedevi bir aileden gelmesi ve doğum kaydının net olmamasıdır. Buna rağmen yaygın kronolojilerde doğum tarihi 7 Haziran 1942 olarak kullanılır.
Kaddafi, Libya’nın Sirte yakınlarında yoksul bir Bedevi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde Arap milliyetçiliğinden ve özellikle Mısır lideri Cemal Abdünnasır’dan etkilendi. Askerî akademide eğitim aldıktan sonra ordu içinde örgütlenen genç subaylar arasında yer aldı. 1 Eylül 1969’da henüz 27 yaşındayken, Kral İdris yönetimine karşı yapılan kansız darbeyle iktidara geldi.
Kaddafi iktidara geldiğinde Libya, petrol zenginliğine sahip ama siyasi olarak Batı etkisine açık bir monarşiydi. Yeni yönetim kısa sürede ABD ve İngiltere üslerini kapattı, petrol şirketleriyle anlaşmaları yeniden düzenledi ve Libya’nın petrol gelirlerinden daha büyük pay almasını sağladı. Bu politikalar Kaddafi’ye Arap dünyasında anti-emperyalist bir lider imajı kazandırdı.
1970’lerde kendi siyasal sistemini kurmaya çalıştı. “Cemahiriye” adını verdiği modelde klasik parlamento ve parti düzenini reddediyor; halk komiteleri ve halk kongreleri üzerinden doğrudan demokrasi iddiasında bulunuyordu. Bu görüşlerini Yeşil Kitap’ta topladı. Ancak pratikte Libya’da bütün karar mekanizmaları Kaddafi’nin çevresinde yoğunlaştı. Muhalefet bastırıldı, basın özgürlüğü sınırlı kaldı ve rejim güvenlik aygıtlarıyla ayakta durdu.
Kaddafi’nin dış politikası da en az iç siyaseti kadar tartışmalıydı. Filistin hareketlerinden Afrika’daki çeşitli örgütlere, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’ndan farklı devrimci gruplara kadar pek çok yapıya destek verdiği iddia edildi. Libya, 1980’lerde Batı ile açık çatışma içine girdi. 1986’da ABD, Berlin’deki La Belle diskotek saldırısıyla bağlantılı gördüğü Libya’yı bombaladı. 1988’de Lockerbie üzerinde Pan Am 103 uçağının düşürülmesi ise Libya’yı uzun yıllar uluslararası yaptırımların hedefi yaptı.
2000’lerde Kaddafi kısmen yön değiştirdi. Lockerbie saldırısıyla ilgili tazminat anlaşmaları, kitle imha silahları programından vazgeçme kararı ve Batı’yla yeniden ilişki kurma çabaları, Libya’yı geçici olarak uluslararası sisteme yaklaştırdı. Ancak bu açılım, içerideki otoriter yapıyı değiştirmedi.
2011’de Arap Baharı Libya’ya ulaştığında Kaddafi rejimi büyük bir ayaklanmayla karşılaştı. Gösteriler kısa sürede iç savaşa dönüştü. NATO müdahalesiyle rejim güçleri geriledi, Trablus düştü ve Kaddafi Sirte’ye çekildi. 20 Ekim 2011’de Sirte yakınlarında yakalandı ve öldürüldü.
Muammer Kaddafi, bugün hâlâ çelişkili bir figür olarak anılır. Destekçilerine göre petrol gelirlerini millîleştiren, Libya’yı yoksul bir çöl ülkesinden bölgesel bir aktöre dönüştüren anti-emperyalist bir liderdi. Eleştirenlere göre ise kurumları zayıflatan, muhalefeti bastıran, ülkeyi kişisel yönetimle idare eden ve sonunda Libya’yı kaosa sürükleyen otoriter bir diktatördü.
Muammer Kaddafi’nin hayatı, petrol zenginliği, Arap milliyetçiliği, devrimci söylem, otoriter yönetim, Batı’yla çatışma ve devlet çöküşü gibi 20. yüzyılın birçok büyük meselesini Libya üzerinden okumamızı sağlayan çarpıcı bir hikâyedir.
1943 – İstanbul’da tifüs alarmı verildi; sinemalardan eskicilere kadar şehir hayatına sınırlamalar geldi
7 Haziran 1943’te İstanbul’da tifüs salgını nedeniyle bazı sinemalar kapatıldı, eskicilerin satış yapması yasaklandı ve şehirde sıkı sağlık tedbirleri uygulanmaya başladı. Bu olay, II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye savaşa girmemiş olsa bile, savaş ekonomisinin, yoksulluğun, kalabalık şehir hayatının ve hijyen sorunlarının toplumsal hayatı nasıl etkilediğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir.
Tifüs, halk arasında “lekeli humma” adıyla da bilinen, özellikle kötü hijyen koşullarında ve bitler aracılığıyla hızla yayılan tehlikeli bir hastalıktı. 1940’ların İstanbul’u ise salgına çok uygun bir zemin taşıyordu. Şehir kalabalıktı; savaş yıllarının kıtlık, pahalılık ve göç baskısı altında yoksul mahallelerde temizlik koşulları zorlaşmıştı. Sevilay Özer’in “II. Dünya Savaşı Yıllarında İstanbul’da Tifüs” başlıklı akademik çalışmasında, tifüsün kötü hijyen koşullarında bitler aracılığıyla salgına dönüştüğü, 1943’e gelindiğinde ülkeyi tehdit eder hale geldiği ve hastalığın en çok kalabalık nüfusuyla İstanbul’da hissedildiği belirtilir.
Salgına karşı alınan önlemler, bugün bakınca bize hem tanıdık hem de sert gelebilir. İstanbul Belediyesi ve Sıhhat Müdürlüğü, tifüsle mücadele için özel bir teşkilat kurdu. Ulaşım araçları, okullar, hapishaneler, fabrikalar, oteller, hanlar, kahvehaneler, sinemalar ve toplu yaşam alanları denetime alındı. Şehirde adeta bir temizlik seferberliği başlatıldı. Hamamların sayısı artırıldı; etüv, buğu bidonu ve buğu sandıklarıyla eşyaların dezenfekte edilmesi sağlandı.
Sinemaların kapatılması ya da denetlenmesi bu yüzden rastgele bir karar değildi. O dönem sinema salonları kalabalık, kapalı ve uzun süre birlikte oturulan mekânlardı. Üstelik koltukların kumaş ya da kadife olması, bit ve haşere riski açısından sorunlu görülüyordu. Özer’in çalışmasında, tifüs salgınına karşı lokanta, tiyatro, sinema, han ve benzeri binaların temizliğine özellikle önem verildiği; alınan bir kararla sinema ve otomobillerdeki kadife ya da kumaş koltukların kullanılmasının yasaklandığı, bu koltukların deri veya muşambayla kaplatılmasının istendiği aktarılır.
Eskicilerin satış yapmasının yasaklanması da aynı mantığa dayanıyordu. İkinci el kıyafet, yatak, yorgan, paçavra ve eski eşya ticareti, tifüsün taşıyıcısı olan bitlerin yayılması açısından riskli görülüyordu. O yıllarda eskiciler sokak sokak dolaşır, evlerden eski eşya toplar, bunları yeniden satardı. Fakat salgın döneminde bu dolaşım, hastalığın mahalleden mahalleye taşınabileceği bir kanal olarak değerlendirildi. Nitekim aynı çalışmada, eskiciler tarafından toplanan paçavralar arasında bitler görüldüğü için bunların yakılmasına karar verildiği; Haliç’teki depolarda tutulan binlerce ton paçavranın bitlendiği ve imhasının emredildiği aktarılır.
Tedbirler yalnız sinema ve eskicilerle sınırlı değildi. Oteller denetlendi; yatakları bitli bulunan bazı oteller birkaç günlüğüne kapatıldı. Üçüncü sınıf kahvehanelerin tifüs bulaşmasında etkili olduğu düşünülerek kapatılmasına karar verildi. Sokakta kalanlar, dilenciler, hamallar, işsizler ve kimsesiz çocuklar sağlık kontrollerinden geçirildi; bazıları hamamlara götürüldü, eşyaları etüvden geçirildi. Bu uygulamalar salgınla mücadele amacı taşısa da dönemin yoksullara bakışını da yansıtır.
İstanbul’da özellikle hamallar, garsonlar, şoförler ve toplu taşıma ile ilişkili çalışanlar da denetlendi. Bitli olduğu tespit edilen hamalların çalışmasına izin verilmedi. Vapur ve tren yolcuları, eşyalarını taşıyan hamallardan bit geçtiğini söyleyerek şikâyette bulununca hamallar hamama sevk edildi; bazı noktalarda hamallara tek tip kıyafet giydirilmesi bile gündeme geldi.
Bu tablo, II. Dünya Savaşı yıllarındaki İstanbul’un gündelik hayatını çok canlı biçimde gösterir. Türkiye savaşın dışında kalmıştı ama savaşın yokluk ve seferberlik koşulları şehri derinden etkiliyordu. Temizlik, barınma, beslenme, ulaşım, işçilik ve eğlence hayatı bir anda sağlık meselesine dönüşmüştü. Sinemaya gitmek, kahvede oturmak, eski eşya almak ya da hamala valiz taşıtmak bile salgın tedbirlerinin konusu olabiliyordu.
Tifüs salgını zamanla kontrol altına alındı. Bunda temizlik seferberliği, denetimler, hamamlar, dezenfeksiyon uygulamaları ve aşı çalışmalarının payı vardı. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde tifüs aşısı üretiminin 1943’te artırıldığı; aşılama ve temizlik çalışmalarının salgının bastırılmasında etkili olduğu belirtilir.
7 Haziran 1943, savaş yıllarında İstanbul’un sinema salonundan eskici dükkânına, kahvehanesinden hamamına kadar bütün gündelik hayatının hastalık korkusuyla nasıl yeniden düzenlendiğini gösterir. Tifüs alarmı, modern şehirlerde sağlığın yalnız hastane meselesi olmadığını; yoksulluk, temizlik, barınma, ulaşım ve kamusal denetimle doğrudan bağlantılı olduğunu hatırlatan güçlü bir örnektir.
1945 – Dörtlü Takrir verildi; Demokrat Parti’ye giden yol açıldı
7 Haziran 1945’te CHP milletvekilleri Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, tarihe Dörtlü Takrir olarak geçecek önergeyi CHP Meclis Grubu’na verdi. “Takrir” eski dilde önerge anlamına geliyordu; metin dört milletvekili tarafından imzalandığı için bu adla anıldı.
Dörtlü Takrir, Türkiye siyasal tarihinde sıradan bir parti içi önerge değildir. Bu belge, tek parti yönetiminin son yıllarında CHP içinden yükselen demokratikleşme talebinin en somut ifadesi oldu. Önerge sahipleri, Anayasa’da yer alan millî egemenlik ilkesinin gerçek anlamda işletilmesini, Meclis denetiminin güçlendirilmesini, parti içi demokrasinin genişletilmesini ve siyasal hakların daha serbest kullanılmasını istiyordu.
Bu gelişmenin arka planında II. Dünya Savaşı’nın sona ermek üzere olduğu bir dünya vardı. Faşizm yenilmiş, dünyada demokrasi söylemi güçlenmişti. Türkiye savaşa doğrudan girmemişti ama savaş yıllarının ağır ekonomik koşulları, karne uygulamaları, Varlık Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi, pahalılık ve devletçi müdahaleler toplumda büyük rahatsızlık yaratmıştı. Tek parti yönetimine yönelik eleştiriler artık yalnız dışarıdan değil, CHP’nin kendi içinden de gelmeye başlamıştı.
Dörtlü Takrir’in verildiği dönemde Meclis’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşülüyordu. Bu kanun, topraksız köylüye toprak verilmesini hedefliyor; büyük toprak sahipleri ve bazı CHP milletvekilleri arasında tepki yaratıyordu. Bu nedenle Dörtlü Takrir’in amacı tarihçiler arasında farklı yorumlanır. Kimileri bunu demokratikleşme talebi olarak görür; kimileri ise toprak reformuna karşı yükselen parti içi muhalefetin siyasi hamlesi olduğunu vurgular. Aslında iki unsur da aynı dönemde iç içe geçmişti.
Önerge, CHP Meclis Grubu’nda kabul edilmedi. Akademik çalışmalarda, 7 Haziran 1945’te verilen Dörtlü Takrir’in CHP Grubu’nda reddedildiği; ancak bu reddin parti içi muhalefeti durdurmak yerine daha da görünür hale getirdiği belirtilir. Bu andan sonra Bayar, Menderes, Köprülü ve Koraltan ile CHP yönetimi arasındaki gerilim hızla büyüdü.
Süreç kısa sürede kopuşa dönüştü. Adnan Menderes ve Fuad Köprülü, parti yönetimine yönelik eleştirilerini basın yoluyla sürdürdükleri için CHP’den ihraç edildi. Refik Koraltan da partiden çıkarıldı. Celâl Bayar ise milletvekilliğinden ve CHP’den istifa etti. Böylece Dörtlü Takrir’i veren dört isim, artık yeni bir siyasi hareket kurmayı düşünecek noktaya geldi.
Bu kopuşun sonucu Demokrat Parti oldu. 7 Ocak 1946’da Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan tarafından Demokrat Parti kuruldu. DP, kısa sürede tek parti yönetiminden bunalan geniş toplum kesimlerinin umudu haline geldi. 1946 seçimleri tartışmalı geçti; ancak 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti büyük bir zafer kazandı ve Türkiye’de iktidar ilk kez sandık yoluyla el değiştirdi.
Dörtlü Takrir’in önemi de burada yatar. Bu önerge doğrudan iktidarı değiştirmedi; hatta verildiği gün reddedildi. Ama reddedilmesi, Türkiye’de çok partili hayata geçiş sürecinin hızlanmasına yol açtı. CHP içinden çıkan muhalefet, birkaç ay içinde ayrı bir partiye dönüştü ve beş yıl sonra Cumhuriyet tarihinin en büyük siyasi kırılmalarından birini yarattı.
1945 – Molotov-Sarper görüşmesi yapıldı; Sovyet talepleri Türkiye’yi Batı’ya yaklaştıran krizi başlattı
7 Haziran 1945’te Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper, Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaceslav Molotov ile kritik bir görüşme yaptı. Bu görüşme, II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye-Sovyet ilişkilerinde büyük bir kırılmanın başlangıcı oldu. Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri çalışmasında, Sarper’in Molotov’la 7 Haziran 1945’te ikinci görüşmesini yaptığı ve sürecin Kars-Ardahan ile Boğazlar üzerindeki Sovyet taleplerine bağlandığı aktarılır.
Arka planda, 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın geleceği vardı. Sovyetler Birliği, 19 Mart 1945’te bu antlaşmayı yenilemeyeceğini Türkiye’ye bildirmişti. Savaş bitmiş, Nazi Almanyası yenilmiş, Sovyetler Avrupa’nın en güçlü aktörlerinden biri haline gelmişti. Türkiye ise savaş boyunca izlediği denge politikasından sonra yeni dünya düzeninde güvenliğini nasıl sağlayacağını düşünüyordu.
Molotov-Sarper görüşmesinde Sovyet tarafı, Türkiye ile yeni bir antlaşma yapılabilmesi için bazı şartlar ileri sürdü. Bunların en önemlileri Boğazlar rejiminin değiştirilmesi, Sovyetler Birliği’ne Boğazlarda üs verilmesi ve Türkiye’nin doğu sınırında Sovyet lehine düzenleme yapılmasıydı.
Bu talepler Türkiye açısından kabul edilemezdi. Çünkü Boğazlar, Türkiye’nin egemenliği ve güvenliği bakımından yaşamsal önemdeydi. Kars ve Ardahan ise Millî Mücadele sonrasında çizilen doğu sınırının parçasıydı. Sovyet istekleri, Türkiye’de büyük bir güvenlik kaygısı yarattı.
Sovyet talepleri, Türkiye’nin dış politika yönelimini hızla değiştirdi. Türkiye, savaş sonrasında yalnız kalamayacağını görerek Batı ile daha yakın ilişki kurmaya yöneldi. Bu süreç, 1947 Truman Doktrini, Marshall yardımları ve sonunda 1952’de Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle devam edecekti.
Molotov-Sarper görüşmesi, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasındaki güvenlik algısını kökten değiştiren olaylardan biridir. 1930’larda Sovyetler Birliği ile dostane ilişkiler sürdüren Türkiye, 1945’ten sonra Sovyet baskısını en büyük dış tehdit olarak görmeye başladı. Bu da Türkiye’yi Batı bloğuna yaklaştıran en önemli faktörlerden biri oldu.
Molotov-Sarper görüşmesi, Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki yerini belirleyen, Boğazlar ve doğu sınırı üzerinden büyük bir güvenlik krizini başlatan ve ülkenin Batı ittifakına yönelişinde kritik rol oynayan tarihî bir dönemeçtir.
1952 – Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Türk yazar Orhan Pamuk doğdu
7 Haziran 1952’de İstanbul’da Ferit Orhan Pamuk doğdu. Türk edebiyatının dünyada en tanınan yazarlarından biri olan Pamuk, 2006’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak bu ödülü alan ilk Türk yazar oldu.
Pamuk, çocukluğunu ve gençliğini İstanbul’un Nişantaşı çevresinde geçirdi. Ailesinin dünyası, Batılılaşmış Cumhuriyet burjuvazisi, apartman hayatı, aile içi çatışmalar ve İstanbul’un değişen yüzü, daha sonra romanlarının temel malzemelerinden biri oldu. Kendi resmî sitesinde de çocukluğundan 22 yaşına kadar ressam olmayı hayal ettiği; daha sonra bu hayali bırakıp yazarlığa yöneldiği anlatılır.
İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir aile hikâyesi üzerinden Türkiye’nin modernleşme serüvenini anlattı. Ardından Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı, Kar, Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık ve Veba Geceleri gibi romanları geldi.
Pamuk’un edebiyatındaki ana damar, İstanbul’un yaşayan bir hafıza mekânı olmasıdır. İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabında kendi çocukluğunu, aile tarihini ve şehrin hüzün duygusunu iç içe anlatır. Kara Kitap’ta şehir labirent gibi bir metne dönüşür; Masumiyet Müzesi’nde ise aşk hikâyesi, eşyalar ve gündelik hayat üzerinden İstanbul’un yakın tarihine bağlanır. Pamuk daha sonra bu roman için gerçekten bir Masumiyet Müzesi de kurmuştur.
2006 Nobel Edebiyat Ödülü, Pamuk’un dünya edebiyatındaki yerini kesin biçimde güçlendirdi. Nobel Komitesi, ödül gerekçesinde Pamuk’un İstanbul’un melankolik ruhunu araştırırken kültürlerin çatışması ve iç içe geçmesi için yeni simgeler bulduğunu vurguladı. Bu ödül Türkiye’de büyük gurur yarattı; ancak Pamuk’un siyasi açıklamaları ve özellikle 2005’teki bazı sözleri nedeniyle yaşadığı tartışmalar, onun Türkiye’de her zaman edebiyat kadar siyaset ve ifade özgürlüğü başlıklarıyla da anılmasına yol açtı. Nobel’in bilgi sayfası, Pamuk’un 2005’te “Türklüğe hakaret” suçlamasıyla yargılandığını, davanın daha sonra düştüğünü aktarır.
Orhan Pamuk’un romanları çok sayıda dile çevrildi ve onu çağdaş dünya edebiyatının en görünür Türk yazarlarından biri haline getirdi. Eserleri, Türkiye’nin modernleşmesini, Doğu-Batı gerilimini, bireyin kimlik arayışını, şehir hafızasını ve aşkın takıntıya dönüşen karanlık yanlarını sık sık aynı anlatı içinde buluşturur.
1954 – Bilgisayar biliminin öncülerinden Alan Turing öldü
7 Haziran 1954’te İngiliz matematikçi, mantıkçı ve bilgisayar biliminin kurucu isimlerinden Alan Mathison Turing, İngiltere’nin Cheshire bölgesindeki Wilmslow’da hayatını kaybetti. Henüz 41 yaşındaydı.
Turing’in bilim tarihindeki yeri, daha II. Dünya Savaşı başlamadan önce belirginleşmişti. 1936’da yayımladığı çalışmasında, bugün Turing makinesi olarak bilinen kuramsal modeli ortaya koydu. Bu model, modern bilgisayarın neyi hesaplayabileceğini anlamak için temel kavramlardan biri oldu. Başka bir ifadeyle Turing, bilgisayarlar henüz günlük hayatın parçası olmadan önce, “hesaplama”nın mantıksal sınırlarını tarif eden isimlerden biriydi.
- Dünya Savaşı sırasında Turing, İngiltere’deki Bletchley Parkşifre çözme merkezinde çalıştı. Nazi Almanyası’nın Enigmaşifrelerinin kırılmasında kilit rol oynadı. Bletchley Park’ın Turing biyografisi, onun Alman şifrelerinin çözülmesinde görev alan en önemli isimlerden biri olduğunu ve burada geliştirilen çalışmaların savaşın seyrini etkilediğini vurgular. Bu katkı, savaş yıllarında gizli kaldı; Turing’in rolü kamuoyu tarafından ancak çok daha sonra geniş biçimde öğrenildi.
Savaş sonrası Turing, bilgisayarların yalnız hesap makinesi değil, düşünebilen ya da düşünüyormuş gibi davranabilen makineler olup olamayacağı sorusuyla ilgilendi. 1950’de yayımladığı çalışmasında bugün Turing testi diye bilinen fikri ortaya attı. Bu test, bir makinenin insanla yazılı konuşmada ayırt edilemeyecek kadar başarılı olup olamayacağı sorusuna dayanır. Yapay zekâ tartışmalarının hâlâ en çok anılan kavramlarından biri budur.
Turing’in hayatının trajik tarafı ise 1952’de yaşandı. Eşcinsel olduğu için dönemin İngiliz yasalarına göre yargılandı. Hapse girmek yerine hormon tedavisini kabul etmek zorunda bırakıldı. Bugünden bakıldığında bu, devlet eliyle uygulanmış ağır ve insanlık dışı bir cezaydı.
Turing’in ölümü, siyanür zehirlenmesiyle gerçekleşti. Resmî soruşturma intihar sonucuna vardı; ancak ölümünün koşulları üzerine zaman zaman farklı yorumlar da yapılmıştır. Yine de onun hayat hikâyesi, bilimsel dehanın nasıl hem devlet tarafından savaş sırasında vazgeçilmez görüldüğünü hem de aynı devlet tarafından özel hayatı nedeniyle cezalandırıldığını gösteren acı bir örnek olarak kaldı.
İngiltere, Turing’e çok geç de olsa itibarını iade etti. 2009’da dönemin Başbakanı Gordon Brown, Turing’e yapılan muamele için resmî özür yayımladı; 2013’te Kraliçe II. Elizabeth tarafından affedildi. Bugün Turing’in adı, bilgisayar bilimi, yapay zekâ, kriptoloji ve insan hakları tarihinin kesiştiği özel bir yerde duruyor.
Alan Turing’in ölümü, modern bilgisayar çağının temellerini atan bir zihnin erken ve haksız biçimde susturuluşudur. Onun mirası ise bugün her bilgisayarda, her algoritmada, her yapay zekâ tartışmasında yaşamaya devam ediyor.
1957 – Atatürk Üniversitesi kuruldu; Doğu Anadolu’nun ilk büyük üniversitesi Erzurum’da doğdu
7 Haziran 1957’de Atatürk Üniversitesi resmen kuruldu. Erzurum’da kurulan üniversite, Türkiye’de yükseköğretimin İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük merkezlerle sınırlı kalmaması gerektiği düşüncesinin en önemli sonuçlarından biri oldu. Atatürk Üniversitesi’nin kendi tarihçesine göre, üniversite kanun tasarısı 31 Mayıs 1957’de 6990 sayılı kanunla kabul edildi; Resmî Gazete’de yayımlanarak 7 Haziran 1957’de yürürlüğe girdi ve böylece üniversite resmen kurulmuş oldu.
Atatürk Üniversitesi fikrinin kökleri, Cumhuriyet’in erken yıllarına kadar uzanır. Doğu Anadolu’da büyük bir üniversite kurulması, bölgesel kalkınma, bilimsel üretim ve Cumhuriyet’in ülkenin her yerine ulaşması açısından da önemli görülüyordu. Erzurum’un seçilmesi de tesadüf değildi. Şehir, Doğu Anadolu’nun tarihî, kültürel ve stratejik merkezlerinden biriydi.
Üniversitenin kuruluşu, dönemin Türkiye’sinde yükseköğretimi Anadolu’ya yayma hedefinin güçlü bir adımıydı. 1950’lere kadar Türkiye’de üniversite eğitimi büyük ölçüde birkaç büyük şehirde yoğunlaşmıştı. Oysa ülkenin doğusunda doktor, mühendis, öğretmen, ziraat uzmanı ve bilim insanı yetiştirecek kurumlara ihtiyaç vardı. Atatürk Üniversitesi, bu ihtiyaca cevap vermek üzere kuruldu.
Kuruluş sürecinde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Nebraska Üniversitesi modeli de incelendi. Atatürk Üniversitesi tarihçesi, 1950’lerde hazırlık çalışmalarının yürütüldüğünü, üniversite tasarısının 1955-1957 arasında oluşturulduğunu ve sonunda kanunlaşarak yürürlüğe girdiğini belirtir.
Atatürk Üniversitesi, 17 Kasım 1958’de Ziraat Fakültesi ve Fen-Edebiyat Fakültesi ile öğretime başladı. İlk yıllarda öğrenci ve akademisyen sayısı sınırlıydı; ancak üniversite kısa sürede bölgenin bilim, eğitim ve kültür merkezi haline geldi. Üniversiteye ilişkin kaynaklarda, 1958-1959 öğretim yılında eğitime 135 öğrenciyle başlandığı; bunların 12’sinin kız öğrenci olduğu, akademik kadroda ise misafir öğretim üyeleri ve asistanların yer aldığı aktarılır.
Üniversitenin adı da bilinçli bir tercihti. “Atatürk Üniversitesi” adı, Cumhuriyet’in kurucusunun eğitim, bilim ve çağdaşlaşma idealinin Doğu Anadolu’da kurumsal bir karşılık bulması anlamına geliyordu. Bu yönüyle üniversite, yalnız Erzurum’un değil, bütün doğu illerinin yükseköğretim umudu olarak görüldü.
Atatürk Üniversitesi zaman içinde tıp, mühendislik, eğitim, ziraat, ilahiyat, hukuk, güzel sanatlar ve sosyal bilimler gibi birçok alanda büyüdü. Erzurum’un şehir kimliği üzerinde de derin etkiler bıraktı. Öğrenciler, akademisyenler, kültürel etkinlikler, konferanslar, araştırmalar ve kampüs hayatı, kentin sosyal dokusunu değiştirdi. Üniversite, Doğu Anadolu’da bölgenin fikir ve insan kaynağı merkezlerinden biri oldu.
Atatürk Üniversitesi’nin kuruluşu, Türkiye’de bölgesel üniversite fikrinin yerleşmesi açısından da önemlidir. Daha sonraki yıllarda Anadolu’nun farklı şehirlerinde açılacak üniversiteler için Erzurum deneyimi güçlü bir örnek oluşturdu. Büyük şehirlerin dışında kurulan üniversitelerin, bulundukları bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine nasıl katkı verebileceği burada görüldü.
1958 – Beyazıt Meydanı’nda Büyük Kıbrıs Mitingi yapıldı
7 Haziran 1958’de İstanbul’da Beyazıt Meydanı, Kıbrıs meselesi için düzenlenen büyük bir mitinge sahne oldu. “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganıyla hatırlanan miting, Türkiye’de Kıbrıs konusunun diplomatik bir mesele olmaktan çıkıp geniş kitlelerin sahiplendiği millî bir davaya dönüştüğünü gösteren önemli olaylardan biri oldu.
1950’lerin ikinci yarısında Kıbrıs meselesi giderek sertleşmişti. Ada hâlâ İngiliz yönetimi altındaydı. Rum tarafında Enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması fikri güç kazanmış; EOKA adlı örgüt silahlı eylemler yürütmeye başlamıştı. Kıbrıs Türkleri ise Enosis’in kendileri için büyük bir tehdit olacağını düşünüyor ve buna karşı Taksim tezini, yani adanın Türkler ve Rumlar arasında bölünmesini savunuyordu.
Türkiye’de kamuoyu da bu gelişmelerden yoğun biçimde etkileniyordu. Gazeteler, Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaları ve Türk toplumunun maruz kaldığı baskıları sık sık manşetlere taşıyordu. 1958 yılı, bu açıdan Kıbrıs mitinglerinin yoğunlaştığı bir dönem oldu. Fevzi Çakmak’ın 1958 Kıbrıs mitingleri üzerine çalışmasında, İstanbul Beyazıt Meydanı’nda başlayan “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingine yüz binlerce kişinin katıldığı ve ardından mitinglerin ülke geneline yayıldığı belirtilir.
Mitingi özellikle öğrenci örgütleri ve milliyetçi çevreler destekledi. İstanbul Üniversitesi’nin hemen yanı başındaki Beyazıt Meydanı’nın seçilmesi de tesadüf değildi. Beyazıt hem öğrenci hareketlerinin hem de kitlesel siyasi tepkilerin İstanbul’daki en sembolik alanlarından biriydi. Kıbrıs meselesi, bu meydanda gençlik, siyaset ve millî hassasiyet ekseninde güçlü bir kamuoyu gösterisine dönüştü.
O gün meydanda dile getirilen temel talep, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasına karşı çıkmak ve Türkiye’nin ada üzerindeki söz hakkını savunmaktı. “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganı, dönemin ruhunu yansıtan sert ve duygusal bir ifadeydi. Bugünün dilinden bakınca bu slogan oldukça keskin görünür; fakat 1958 atmosferinde Türkiye kamuoyunun Kıbrıs konusunda duyduğu korku, öfke ve sahiplenme duygusunu yansıtıyordu.
Katılım konusunda kaynaklarda farklı rakamlar geçse de mitingin çok büyük bir kalabalığı topladığı açıktır. 9 Haziran 1958 tarihli Milliyet gazetesinin birinci sayfasında, Beyazıt Meydanı’nı dolduran 300 bin kişinin miting sonrasında “vakar ve sükûn içinde” dağıldığı yazılmıştır. Yeni tarihli akademik bir çalışmada da 8 Haziran 1958’de Beyazıt Meydanı’nda yapılan büyük Kıbrıs mitingine 300 bin kişinin katıldığı aktarılır; bazı kaynaklarda tarih 7 Haziran, bazılarında mitingin gazete yansımaları ve devamıyla bağlantılı olarak 8 Haziran şeklinde verilir.
Büyük Kıbrıs Mitingi, yalnız İstanbul’la sınırlı kalmadı. İstanbul’daki gösteriden sonra Ankara, İzmir, Adana, Konya ve başka şehirlerde de Kıbrıs mitingleri düzenlendi. Türkiye Millî Talebe Federasyonu ve çeşitli sivil örgütler, Kıbrıs Türklerine destek ve Taksim tezinin savunulması amacıyla ülke çapında kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Demokrat Parti dönemi Kıbrıs politikası üzerine yapılan bir çalışmada, İstanbul ve Ankara’dan sonra Adapazarı, Adana, İzmir ve Konya’da miting hazırlıkları yapıldığı belirtilir.
Bu mitingler, Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki toplumsal baskıyı da artırdı. Hükümetler artık Kıbrıs meselesini yalnız dışişleri bürokrasisinin konusu olarak ele alamaz hale geldi. Sokakta, üniversitelerde, gazetelerde ve meydanlarda güçlü bir Kıbrıs hassasiyeti oluşmuştu. Bu kamuoyu, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs politikasında belirleyici psikolojik unsurlardan biri olacaktı.
1958 Beyazıt Mitingi, Kıbrıs tarihinin sonraki kırılmaları düşünüldüğünde daha da anlam kazanır. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulacak, 1963’ten itibaren toplumlararası çatışmalar yeniden başlayacak, 1974’te Türkiye adaya askerî müdahalede bulunacaktı. 1958’deki mitingler, bütün bu sürecin öncesinde Türk toplumunda Kıbrıs meselesinin nasıl güçlü bir millî dava haline geldiğini gösterir.
Beyazıt Meydanı’ndaki Büyük Kıbrıs Mitingi, Türkiye’de Kıbrıs konusunun kitlesel hafızaya yerleştiği, “Kıbrıs Türkleri yalnız değildir” duygusunun meydanlara taştığı ve dış politikanın geniş halk kitleleri tarafından sahiplenildiği önemli bir dönemeçtir.
1964 – Cumhuriyet Senatosu için kısmi seçim yapıldı; AP, CHP’nin önüne geçti
7 Haziran 1964’te Türkiye’nin 26 ilinde Cumhuriyet Senatosu kısmi seçimleri yapıldı. Seçimlerde Adalet Partisi 31, Cumhuriyet Halk Partisi 19, bağımsız adaylar ise 1 senatörlük kazandı. Bu sonuç, 1960 darbesinden sonra yeniden şekillenen Türk siyasetinde Adalet Partisi’nin yükselişini gösteren önemli işaretlerden biri oldu. 1964 kısmi Senato seçimleri üzerine yapılan akademik bir inceleme, ilk kısmi Senato seçimlerinin 7 Haziran 1964’te gerçekleştirildiğini ve Cumhuriyet Senatosu üyelerinin üçte birinin yenilenmesi sistemine dayandığını aktarır.
Bu seçimi anlamak için 1961 Anayasası’nın getirdiği yeni parlamenter yapıya bakmak gerekir. 1960 darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni iki kanatlı hale getirmişti: Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu. Millet Meclisi günlük siyasetin ana alanıydı; Cumhuriyet Senatosu ise yasaları yeniden görüşen, denge ve denetim işlevi görmesi beklenen ikinci meclisti.
Cumhuriyet Senatosu’nun seçilmiş üyeleri belirli aralıklarla yenileniyordu. 1961 Anayasası’na göre genel oyla seçilen senatörlerin üçte biri iki yılda bir yapılan kısmi seçimlerle değişecekti. Normalde ilk kısmi seçimlerin 1963’te yapılması planlanmıştı; ancak seçimler bir yıl ertelendi ve ilk uygulama 7 Haziran 1964’te yapıldı.
Türkiye hâlâ 27 Mayıs 1960 darbesinin siyasi sonuçlarını yaşıyordu. Demokrat Parti kapatılmış, yöneticileri yargılanmış, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilmişti. Ancak Demokrat Parti’nin toplumsal tabanı bütünüyle ortadan kalkmamıştı. Bu tabanın önemli bir bölümü, 1961’de kurulan Adalet Partisi’ne yönelmişti.
Adalet Partisi’nin 1964 kısmi Senato seçimlerinde CHP’nin önüne geçmesi, bu nedenle siyasi açıdan anlamlıydı. AP, kendisini Demokrat Parti mirasının devamı gibi gören geniş muhafazakâr, merkez sağ ve kırsal seçmen kitlelerinin desteğini toplamaya başlamıştı. CHP ise İsmet İnönü liderliğinde iktidar sorumluluğu taşımış, koalisyonlar ve 1960 sonrası geçiş dönemiyle özdeşleşmişti.
Seçim sonucunda AP’nin 31 senatörlük kazanması, 1965 genel seçimlerinin habercisi gibiydi. Bir yıl sonra yapılacak 1965 seçimlerinde Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi tek başına iktidara gelecekti. Bu açıdan 7 Haziran 1964 seçimi, merkez sağın yeniden güç kazandığını ve 1960 sonrası dönemin siyasi dengesinin değişmeye başladığını gösterdi.
Seçim sistemi açısından da dikkat çekici bir yenilik vardı. 1964 seçimlerinden önce Senato seçimleriyle ilgili düzenlemelerde değişiklik yapılmış, nispi temsil ve d’Hondt sistemi uygulanmaya başlamıştı. Bu, temsilin daha dengeli dağıtılması amacı taşıyordu; ancak dönemin siyasi rekabeti içinde partilerin Senato’daki ağırlığını da doğrudan etkiledi.
Cumhuriyet Senatosu, 1961-1980 arasında Türkiye siyasetinde önemli bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Yasama sürecinde ikinci denetim basamağı olması, anayasal kurumların güçlendirilmesi ve hızlı çoğunluk kararlarına karşı fren mekanizması oluşturması amaçlanmıştı. Ancak zaman içinde çift meclisli sistemin işleyişi, siyasal krizler ve 1980 darbesiyle birlikte sona erdi. 1982 Anayasası, Cumhuriyet Senatosu’nu kaldırdı ve Türkiye yeniden tek meclisli yasama sistemine döndü.
7 Haziran 1964 bu yüzden yalnız 26 ilde yapılan bir ara seçim tarihi değildir. Bu seçim, 1961 Anayasası’nın kurduğu çift meclisli düzenin ilk büyük sınavlarından biri oldu. Sonuçlar ise Adalet Partisi’nin yükselişini, CHP’nin 1960 sonrası dönemde karşılaştığı zorlanmayı ve Türkiye siyasetinin 1965’te merkez sağ iktidara doğru yöneldiğini gösteren önemli bir işaret olarak tarihe geçti.
1967 – Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kurucusu Asaf Çiyiltepe öldü
7 Haziran 1967’de Türk tiyatrosunun genç yaşta kaybettiği en önemli isimlerden Asaf Çiyiltepe hayatını kaybetti. Oyuncu, yönetmen, şair ve tiyatro kurucusu olan Çiyiltepe, özellikle Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kurucusu olarak hatırlanır. Kaynaklarda doğum yeri için İstanbul ve Ankara bilgileri farklı geçse de 1934 doğumlu olduğu ve 7 Haziran 1967’de öldüğü konusunda ortaklık vardır.
Çiyiltepe, Galatasaray Lisesi’nde okudu; bir süre İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne devam etti. Ancak hekimlik yerine tiyatroyu seçti. 1950’lerde Cep Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladı; ardından Fransa’ya giderek tiyatro eğitimi ve araştırmaları yaptı. Avrupa’daki tiyatro deneyimi, onun Türkiye’ye döndükten sonra sahne anlayışını belirleyen en önemli kaynaklardan biri oldu.
1960’ta Türkiye’ye döndüğünde İstanbul Şehir Tiyatroları’nda çalıştı. Ardından 1962’de Arena Tiyatrosu çevresinde yer aldı. 1963’te ise Türkiye’de politik ve toplumcu tiyatronun en önemli sahnelerinden biri haline gelecek olan Ankara Sanat Tiyatrosu’nu kurdu.
Onun tiyatro anlayışı, seyirciyi yalnız eğlendirmeyi değil, düşündürmeyi ve toplumsal meselelerle yüzleştirmeyi hedefliyordu. Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken, Gogol/Adamov uyarlaması Ölü Canlar, Cahit Atay’ın Sultan Gelin, Bertolt Brecht’in Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Orhan Kemal’in 72. Koğuş oyunlarını sahneye koydu. Bu repertuvar bile onun tiyatroyu dünya tiyatrosu ve toplumcu gerçekçilikle ilişki kuran bir sahne olarak düşündüğünü gösterir.
Çiyiltepe’nin son büyük işi, Orhan Kemal’in 72. Koğuş oyunuydu. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelediği bu oyun büyük ilgi gördü ve Sanat Sevenler Derneği tarafından yılın en iyi oyunu seçildi. Ancak Çiyiltepe, oyunun uzun süreli başarısını göremedi. Kaynaklara göre bir turne yolculuğu sırasında geçirdiği trafik kazasından sonra hayatını kaybetti; bazı biyografiler kazanın 2 Haziran’da olduğunu ve tedavi altındayken 7 Haziran’da öldüğünü belirtir.
Asaf Çiyiltepe yalnız tiyatrocu değil, aynı zamanda şairdi. Şiirleri ve yazıları Yenilik, Mavi, Yeditepe gibi dergilerde yayımlandı; 1957’de Yunus Nadi “En İyi Şiir” ödülünü kazandı. Bu yönüyle o, 1950’lerin ve 1960’ların edebiyat-tiyatro çevrelerinin içinden çıkan çok yönlü bir sanat insanıydı.
Asaf Çiyiltepe’nin ölümü, Türkiye’de 1960’ların politik, yenilikçi ve toplumcu tiyatro damarının en yaratıcı isimlerinden birinin çok erken kaybı anlamına gelir. Ankara Sanat Tiyatrosu ise onun kısa ömrüne rağmen bıraktığı en kalıcı miraslardan biri olarak Türk tiyatro tarihinde yerini aldı.
1967 – İsrail birlikleri Doğu Kudüs’e girdi; Altı Gün Savaşı’nın en sembolik anı yaşandı
7 Haziran 1967’de, Altı Gün Savaşı sırasında İsrail birlikleri Doğu Kudüs’e ve Eski Şehir’e girdi. Böylece 1948’den beri Ürdün kontrolünde bulunan Doğu Kudüs, İsrail’in denetimine geçti. Britannica, 7 Haziran’da İsrail kuvvetlerinin Ürdün birliklerini Doğu Kudüs’ten ve Batı Şeria’nın büyük bölümünden çıkardığını, İsrail askerlerinin Eski Şehir’e giriş görüntülerinin savaşın en ikonik anlarından biri haline geldiğini aktarır.
Altı Gün Savaşı 5 Haziran 1967’de başladı. İsrail, Mısır hava kuvvetlerine yönelik ani saldırıyla savaşın seyrini daha ilk gün değiştirdi. Kısa sürede Mısır cephesinde Sina’da, Suriye cephesinde Golan hattında ve Ürdün cephesinde Kudüs ile Batı Şeria’da çatışmalar yayıldı. Ürdün, savaşın başında İsrail’in Batı Kudüs’teki mevzilerini top ateşine tuttu; İsrail ise buna karşı Doğu Kudüs ve Batı Şeria yönünde karşı saldırıya geçti.
Kudüs, savaşın yalnız askerî değil, dinî ve sembolik merkeziydi. 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra şehir ikiye bölünmüştü. Batı Kudüs İsrail’in, Doğu Kudüs ve Eski Şehir ise Ürdün’ün kontrolündeydi. Eski Şehir içinde Müslümanlar için Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra, Yahudiler için Batı Duvarı, Hristiyanlar için Kutsal Kabir Kilisesi gibi dünyanın en önemli kutsal mekânları bulunuyordu.
7 Haziran sabahı İsrail paraşütçü birlikleri Eski Şehir’e girdi. En çok hatırlanan anlardan biri, İsrail askerlerinin Aslanlı Kapı’dan ilerleyerek Harem-i Şerif/Temple Mount bölgesine ve ardından Batı Duvarı’na ulaşmasıydı. İsrail tarafında bu olay, 1948’den beri erişilemeyen Batı Duvarı’na yeniden ulaşılması ve “Kudüs’ün birleşmesi” olarak anlatıldı.
Filistinliler ve Arap dünyası açısından ise aynı olay bambaşka bir anlam taşıdı. Doğu Kudüs’ün İsrail kontrolüne geçmesi, 1967 yenilgisinin ve Naksa diye anılan büyük kırılmanın en ağır sembollerinden biri oldu. PalQuest, 1967 savaşının Arap dünyasında “el-Naksa”, yani “gerileme/yenilgi” olarak anıldığını ve savaş sonunda Doğu Kudüs dahil Batı Şeria, Gazze, Sina ve Golan’ın İsrail kontrolüne geçtiğini aktarır.
Savaşın ardından İsrail, Doğu Kudüs’ü kendi belediye sınırlarına kattı ve şehri “birleşik başkent” olarak görmeye başladı. Ancak bu statü uluslararası alanda tartışmalı kaldı. Birleşmiş Milletler’in Filistin meselesiyle ilgili sayfası, 1967 savaşının İsrail’in Doğu Kudüs ve Filistin topraklarını işgaliyle sonuçlandığını belirtir. Bu nedenle Doğu Kudüs meselesi, bugün hâlâ İsrail-Filistin sorununun en hassas başlıklarından biridir.
7 Haziran 1967’nin etkisi yalnız o günle sınırlı kalmadı. Kudüs’ün statüsü, kutsal mekânların yönetimi, Filistinlilerin şehirdeki hakları, İsrail’in yerleşim politikaları ve gelecekte kurulması öngörülen Filistin devletinin başkenti tartışmaları, bu tarihten sonra sürekli uluslararası gündemde kaldı. ABD Dışişleri Bakanlığı tarih arşivi de 1967 savaşından sonra Amerikan politikasının İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve komşularıyla barış düzenlemeleri yapılması fikri etrafında şekillendiğini aktarır.
Bu olay, farklı tarafların hafızasında farklı isimlerle yaşar. İsrail için “Kudüs’ün yeniden birleşmesi” ve büyük bir askerî zaferdir. Filistinliler için ise Doğu Kudüs’ün işgali ve ulusal kaybın derinleşmesidir.
Bu tarih, Altı Gün Savaşı’nın en sembolik anlarından biri; Kudüs’ün modern statüsünü, İsrail-Filistin çatışmasının merkezini ve bugüne kadar süren kutsal şehir tartışmalarını belirleyen büyük kırılmalardan biridir.
1973 – Yavuz zırhlısı törenle emekliye ayrıldı; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir donanma efsanesi sona erdi
7 Haziran 1973’te Yavuz zırhlısı, Gölcük’te yapılan törenle Türk Deniz Kuvvetleri’nden ayrıldı. Bu tarih, yalnız eski bir savaş gemisinin hizmet dışına çıkarılması değildi; Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na girişinden Cumhuriyet donanmasının kuruluş yıllarına kadar uzanan çok uzun bir askerî hafızanın kapanışıydı.
Yavuz’un ilk adı SMS Goeben idi. Almanya’da Blohm & Voss tersanesinde inşa edildi, 28 Mart 1911’de denize indirildi ve 1912’de Alman İmparatorluk Donanması’nda hizmete girdi. I. Dünya Savaşı başlayınca Akdeniz’de bulunan Goeben ve ona eşlik eden Breslau, İngiliz donanmasının takibinden kaçarak Osmanlı sularına ulaştı. 16 Ağustos 1914’te Osmanlı Donanması’na katılan gemi Yavuz Sultan Selim, daha sonra kısaca Yavuz adını aldı.
Yavuz’un Osmanlı tarihindeki yeri çok kritiktir. Goeben ve Breslau’nun Osmanlı’ya gelişi, ardından Karadeniz’de Rus limanlarının bombalanması, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na fiilen girmesinde belirleyici olaylardan biri kabul edilir. Bu yüzden Yavuz, Osmanlı’nın kaderini etkileyen askerî ve siyasi bir aktör haline geldi.
Cumhuriyet döneminde de Yavuz, Türk donanmasının en prestijli gemisi olarak görüldü. 1936’da adı resmen TCG Yavuz oldu. Uzun yıllar donanmanın sancak gemisi sayıldı. 1938’de Atatürk’ün naaşının İstanbul’dan İzmit’e taşındığı törende de yer aldı; bu yönüyle Cumhuriyet hafızasında sembolik bir anlam da kazandı.
Gemi, II. Dünya Savaşı yıllarında da Türkiye’nin tarafsızlık politikasının gölgesinde donanmada tutuldu. Ancak teknolojisi artık eskimeye başlamıştı. Savaş gemileri dünyası hızla değişmiş, zırhlı ve muharebe kruvazörü çağının yerini uçak gemileri, denizaltılar ve daha modern platformlar almaya başlamıştı. Yavuz, aktif savaş gücü olarak giderek sembolik bir konuma çekildi.
1950’de aktif hizmetten çıkarıldı, 1954’te donanma kayıtlarından düşürüldü; fakat uzun süre Gölcük’te bağlı halde kaldı. Bazı kaynaklarda 1950 sonunda ihtiyat filoya alındığı, 1954’te Gölcük Deniz Üssü Poyraz Rıhtımı’na çekildiği ve 7 Haziran 1973’te Donanma Komutanlığı’nda düzenlenen törenin ardından söküm sürecine girildiği belirtilir.
7 Haziran 1973’teki tören, bu yüzden gerçek anlamda bir veda töreniydi. Kocaeli basınına dayanan yerel anlatımlarda, Yavuz’un Gölcük’ten İzmit Körfezi’ndeki Seymen söküm tesislerine götürülmek üzere Poyraz Rıhtımı’ndan törenle uğurlandığı, törene dönemin Deniz Kuvvetleri yetkilileri, Kocaeli yöneticileri ve gemide görev yapmış eski personelin katıldığı aktarılır.
Yavuz’un sökülmesi, Türkiye’de denizcilik tarihi açısından hâlâ buruk bir konu olarak hatırlanır. Çünkü gemi, o tarihte dünyada ayakta kalan son büyük dretnot/muharebe kruvazörü örneklerinden biriydi. Almanya’da geminin müze olarak korunması yönünde bazı girişimler olduğu, ancak maddi nedenlerle bunun gerçekleşmediği; Yavuz’un 1973’ten itibaren sökülmeye başlandığı ve sökümün 1976’ya kadar sürdüğü aktarılır.
Bugün Yavuz’un kendisi yok; ama bazı parçaları müzelerde ve donanma alanlarında yaşamaya devam ediyor. Beşiktaş Deniz Müzesi’nde, Gölcük’te ve çeşitli askerî koleksiyonlarda Yavuz’dan kalan objeler sergileniyor. Bu parçalar, bir gemiden çok daha fazlasının hatırası gibi duruyor: Osmanlı’nın son büyük savaş hamlesi, Cumhuriyet’in erken donanma gururu ve Türkiye’nin denizcilik tarihinde yarım asrı aşan bir süreklilik.
Yavuz’un vedası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen askerî mirasın, Gölcük ve İzmit Körfezi üzerinden Türkiye’nin modern denizcilik hafızasına karıştığı simgesel bir gündür. Bu tarih özellikle Kocaeli için de güçlüdür; çünkü Yavuz’un son yolculuğu Gölcük’ten başlamış, İzmit Körfezi’nin kıyısında sona ermiştir.
1977 – Semiha Yankı, Altın Orfe’de birinci oldu; Eurovision’dan sonra uluslararası sahnede moral kazandı
7 Haziran 1977’de Semiha Yankı, Bulgaristan’da düzenlenen 13. Uluslararası Altın Orfe Şarkı Yarışması’nda birincilik kazandı. Yarışmada “Wanderer” adlı parçayı seslendiren Yankı’nın bu başarısı, Türk pop müziğinin 1970’lerde uluslararası festivallerde görünürlük kazandığı önemli anlardan biri oldu. Altın Orfe’nin 1977 kayıtlarına ilişkin derlemelerde, Semiha Yankı’nın Türkiye adına “Bulgar bestecinin şarkısını en iyi yabancı yorumlama” dalında birincilik aldığı ve “Wanderer”ı seslendirdiği belirtilir.
Altın Orfe, o yıllarda Doğu Bloğu’nun en prestijli popüler müzik festivallerinden biriydi. Bulgaristan’ın Sunny Beach bölgesinde düzenlenen yarışma, yalnız Bulgar sanatçıları değil, Avrupa’dan, Sovyetler Birliği’nden, Küba’dan, Japonya’dan ve farklı ülkelerden yorumcuları bir araya getiriyordu. Festival 1965’ten 1999’a kadar sürdü; Bulgaristan Devlet Televizyonu tarafından düzenlendi ve özellikle sosyalist ülkeler dünyasında geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.
Semiha Yankı için bu başarı ayrıca özel bir anlam taşıyordu. Çünkü Yankı, 1975’te Türkiye’yi Eurovision Şarkı Yarışması’nda ilk kez temsil eden sanatçı olmuştu. “Seninle Bir Dakika” ile Stockholm’de sahneye çıkmış, ancak yarışmayı yalnızca 3 puanla son sırada tamamlamıştı.
1975 Eurovision sonucu Türkiye’de uzun süre hayal kırıklığı olarak hatırlandı. Oysa Semiha Yankı henüz çok gençti ve Türkiye, Eurovision sahnesine ilk kez çıkıyordu. Üstelik yarışma, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasındaki politik atmosferin gölgesinde yapılmıştı. Bu nedenle 1977’de Altın Orfe’de gelen birincilik, Yankı’nın kariyeri açısından moral değeri de yüksek bir başarıydı.
Altın Orfe’deki yarışma yapısı Eurovision’dan farklıydı. Festivalde sanatçılar yalnız kendi repertuvarlarından parçalar söylemiyor, aynı zamanda Bulgar bestecilerin şarkılarını yabancı dilde yorumluyordu. Semiha Yankı’nın seslendirdiği “Wanderer”, Mihail Belchev’in Bulgarca “Pǎtnik” yani “Yolcu/Gezgin” anlamındaki şarkısının İngilizce uyarlaması olarak kayıtlara geçmiştir.
Bu başarı, Türk pop müziğinin 1970’lerdeki dışa açılma arayışının da bir parçasıydı. O yıllarda Türkiye’de pop, aranjmanlar, Anadolu pop etkileri, festival şarkıları ve televizyon programlarıyla geniş kitlelere yayılıyordu. Sanatçıların uluslararası yarışmalara katılması, hem Türkiye’nin müzik piyasasını dış dünyaya tanıtıyor hem de yerli popun kendine güvenini artırıyordu.
Semiha Yankı’nın 1977 Altın Orfe birinciliği bugün Eurovision kadar çok hatırlanmasa da, dönemin müzik hafızası açısından değerli bir nottur. Çünkü bu başarı, Türkiye’nin uluslararası yarışmalarda yalnız katılımcı değil, ödül alabilen bir ülke olarak da anılmasını sağlamıştır.
1981 – İsrail, Irak’taki Osirak nükleer reaktörünü vurdu
7 Haziran 1981’de İsrail savaş uçakları, Irak’ın başkenti Bağdat’ın güneydoğusundaki Tuveyse Nükleer Araştırma Merkezi’nde bulunan Osirak nükleer reaktörünü bombalayarak imha etti. İsrail’in “Opera Operasyonu” ya da “Babylon Operasyonu” adıyla yürüttüğü saldırı, Ortadoğu’da nükleer silahlanma korkusunun askerî müdahaleye dönüşmesinin en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Irak, bu reaktörü 1970’lerde Fransa’dan almıştı. Bağdat yönetimi, tesisin bilimsel araştırma ve barışçıl nükleer çalışmalar için kurulduğunu savunuyordu. Irak aynı zamanda Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraftı ve reaktör Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim rejimi kapsamındaydı. Ancak İsrail, Saddam Hüseyin yönetiminin bu reaktörü ileride nükleer silah üretiminde kullanabileceğini düşünüyordu.
Operasyon, uzun menzilli ve riskli bir hava saldırısıydı. İsrail’e ait F-16 savaş uçakları, F-15’lerin korumasında Irak hava sahasına kadar uçtu. Hedef, reaktörün yakıt yüklenip çalışır hale gelmesinden önce vurulmasıydı. İsrail, reaktör faaliyete geçtikten sonra yapılacak bir saldırının radyoaktif sızıntı ve sivil can kaybı riskini artıracağını savunuyordu. Saldırı kısa sürdü; reaktör ağır şekilde tahrip edildi. Kaynaklarda saldırıda Iraklı askerler ve bir Fransız teknisyenin öldüğü bilgisi yer alır.
İsrail Başbakanı Menachem Begin, saldırıyı savunurken bunun İsrail’in güvenliği için zorunlu olduğunu söyledi. Begin’e göre İsrail, düşman bir rejimin nükleer silaha ulaşmasını bekleyemezdi. Bu yaklaşım daha sonra “Begin Doktrini” olarak anılacaktı: İsrail, bölgedeki düşman devletlerin nükleer silah kapasitesi kazanmasına izin vermeyecekti. Bu doktrin, ilerleyen yıllarda Ortadoğu’daki nükleer tesisler ve önleyici saldırı tartışmalarında sık sık referans verilecek bir kavrama dönüştü.
Fakat uluslararası tepki çok sert oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 19 Haziran 1981’de aldığı 487 sayılı kararla İsrail’in saldırısını oybirliğiyle kınadı. Kararda saldırı, Birleşmiş Milletler Şartı’na ve uluslararası davranış normlarına aykırı açık bir ihlal olarak nitelendirildi. BM kararında ayrıca Irak’ın barışçıl nükleer program yürütme hakkı bulunduğu vurgulandı ve İsrail’den benzer saldırılardan kaçınması istendi.
Bu olayın tartışmalı yanı bugün de bitmiş değildir. İsrail’e göre Osirak saldırısı, Saddam Hüseyin’in nükleer silaha ulaşmasını engelleyen başarılı bir önleyici hamleydi. Eleştirenlere göre ise saldırı, uluslararası hukuku ihlal etti; ayrıca Irak’ın nükleer arayışını tamamen bitirmek yerine daha gizli ve denetimi zor bir programa yönelmesine yol açtı.
Osirak saldırısı, nükleer yayılma meselesinin diplomasi, istihbarat ve askerî güç arasında nasıl tehlikeli bir alana sıkışabileceğini gösterdi. Bir ülke bir nükleer programı “barışçıl araştırma” olarak tanımlarken, başka bir ülke bunu varoluşsal tehdit olarak görebiliyordu. Bu fark, 1981’de Bağdat yakınlarında bombalarla çözüldü; ama geride uluslararası hukuk, önleyici savaş ve nükleer denetim konusunda büyük bir tartışma bıraktı.
1982 – Lizbon’da Erkut ve Nadide Akbay öldürüldü; Türk diplomatlarına yönelik saldırıların acı halkasına biri daha eklendi
7 Haziran 1982’de Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay, Portekiz’in başkenti Lizbon’da silahlı saldırıya uğradı. Erkut Akbay olay yerinde hayatını kaybetti. Aynı zamanda Lizbon Büyükelçiliği’nde sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Nadide Akbay ise ağır yaralandı; uzun süre komada kaldıktan sonra 1983’te Ankara’da yaşamını yitirdi.
Saldırı, Akbay çiftinin evlerine döndüğü sırada düzenlendi. Silahlı saldırgan, otomobillerine ateş açtı. Olay, Türkiye’nin yurt dışındaki temsilcilik mensuplarının 1970’ler ve 1980’lerde maruz kaldığı suikast zincirinin en acı halkalarından biriydi. Dışişleri Bakanlığı’nın Lizbon Büyükelçiliği duyurusunda da Erkut ve Nadide Akbay’ın 1982 yılında terörist saldırı sonucu şehit düştüğü, anılarına 7 Haziran 2013’te Lizbon’da bir anıt açıldığı belirtilir.
Saldırıyı, kaynaklarda çoğunlukla JCAG adıyla geçen Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları üstlendi. Bazı Türkçe kronolojilerde olay doğrudan ASALA başlığı altında anılsa da Dışişleri Bakanlığı’nın İngilizce sayfasında ve olayla ilgili kayıtlarda sorumluluğun JCAG tarafından üstlenildiği görülür. Bu ayrım önemlidir: ASALA ve JCAG, aynı dönemde Türk diplomatlarını hedef alan farklı Ermeni silahlı örgütleri olarak anılır; kamu hafızasında ise bu saldırılar çoğu zaman genel olarak “ASALA saldırıları” başlığı altında toplanmıştır.
1970’ler ve 1980’ler, Türk dış teşkilatı için çok ağır bir dönemdi. Los Angeles, Paris, Viyana, Atina, Madrid, Roma, Cenevre, Ottawa, Lizbon, Brüksel, Belgrad ve başka kentlerde Türk diplomatları, görevlileri ve aile bireyleri hedef alındı. Anadolu Ajansı’nın derlemesine göre Ermeni terör örgütleri 1970’li ve 1980’li yıllarda Türk diplomat ve yakınlarını hedef alan saldırılarda 31 kişiyi şehit etti.
Erkut ve Nadide Akbay saldırısı, bu zincirin insani boyutunu özellikle görünür kılar. Hedef alınan kişi yalnız bir diplomat değildi; eşi de aynı aracın içindeydi ve o da büyükelçilikte çalışan bir kamu görevlisiydi. Saldırı, diplomatik görevin aile hayatıyla nasıl iç içe geçtiğini ve terörün yalnız devleti değil, insanların en sıradan günlük anlarını da hedef alabildiğini gösterdi.
Lizbon, bir yıl sonra yine Türk diplomatik misyonuna yönelik başka bir saldırıyla gündeme gelecekti. 27 Temmuz 1983’te Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği’ne yönelik kanlı baskın düzenlenecek, maslahatgüzar Yurtsev Mıhçıoğlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu hayatını kaybedecekti. Bu nedenle Lizbon, Türkiye’nin diplomasi tarihinde acı hatıralarla anılan merkezlerden biri haline geldi.
1985 – TRT, parlamento dışındaki partileri ekrana çıkarmama kararı aldı
7 Haziran 1985’te TRT Yönetim Kurulu, parlamento dışında kalan siyasi partilerin etkinliklerini yayınlamama kararı aldı. Bu karar, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yeniden açılan siyasal hayatın ne kadar kontrollü ve sınırlı ilerlediğini gösteren dikkat çekici örneklerden biridir.
Kararı anlamak için 1983 seçimlerinden sonraki siyasi tabloya bakmak gerekir. 12 Eylül yönetimi, eski partileri kapatmış, eski liderlere siyaset yasağı getirmiş ve yeni partilerin kuruluşunu da sıkı denetim altında tutmuştu. 6 Kasım 1983 seçimlerine yalnız Anavatan Partisi, Halkçı Parti ve Milliyetçi Demokrasi Partisi katılabildi. Bu seçimlerden Turgut Özal liderliğindeki ANAP tek başına iktidar olarak çıktı. 1983 seçimleri, 12 Eylül’den sonraki ilk genel seçimlerdi ve Millî Güvenlik Konseyi’nin izin verdiği üç parti yarışıyordu.
Ancak Meclis dışında da siyasal hayat hızla hareketleniyordu. Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi, Refah Partisi gibi partiler 1983 seçimlerine sokulmamış ya da parlamentoda temsil edilememişti; buna rağmen toplumda karşılık bulmaya başlamışlardı. Özellikle SODEP’in 1984 yerel seçimlerinde güçlenmesi ve merkez sağda DYP’nin eski Demokrat Parti-Adalet Partisi geleneğini temsil etme iddiası, iktidar ve resmî yayıncılık açısından yeni bir görünürlük tartışması doğurdu.
TRT o yıllarda Türkiye’de televizyon yayıncılığının merkezindeydi. Özel televizyonlar yoktu; haber ve siyasal görünürlük büyük ölçüde TRT üzerinden şekilleniyordu. Bu nedenle bir partinin TRT’de yer alması ya da almaması, aynı zamanda siyasal rekabet meselesiydi.
7 Haziran 1985 kararı, parlamento dışındaki partileri fiilen görünmez kılan bir etki yaratıyordu. Bu partiler yasal olarak kurulmuş ve faaliyet gösteriyor olsalar bile, TRT ekranında haber değeri taşıyan etkinliklerinin yer almaması, kamuoyuna ulaşmalarını zorlaştırıyordu. Bugünün çok kanallı medya ortamından bakınca bu karar sıradan görünebilir; fakat 1985 Türkiye’sinde televizyon demek neredeyse TRT demekti. Bu yüzden ekrana çıkamamak, geniş seçmen kitlelerine ulaşamamak anlamına geliyordu.
Bu karar aynı zamanda “meşru siyaset” sınırının nasıl çizildiğini gösterir. TRT, görünürlüğü parlamentoda temsil edilme şartına bağlayarak siyasal alanı Meclis’teki partilerle sınırlamış oluyordu. Oysa parlamentoya giremeyen ya da seçimlere sokulmayan partiler de toplumun farklı kesimlerini temsil etme iddiasındaydı. Bu durum, 12 Eylül sonrası dönemin en temel çelişkilerinden biriydi: Siyasetin önü yeniden açılmıştı ama eski yasaklar, medya sınırlamaları ve denetim mekanizmaları devam ediyordu.
Kararın en çok etkilediği alanlardan biri muhalefetin kendini anlatma imkânıydı. DYP, SODEP ve Refah Partisi gibi yapılar, mitingler, kongreler, basın toplantıları ve yerel örgütlenmelerle kamuoyuna ulaşmaya çalışıyordu. Fakat TRT’de görünmemek, bu faaliyetlerin ülke çapında duyulmasını sınırlıyordu. Bu nedenle karar, siyasal rekabetin hangi aktörler arasında ve hangi araçlarla yürütüleceğini belirleyen bir müdahale olarak okunabilir.
TRT’nin siyasal iktidarla ilişkisi Türkiye’de uzun süre tartışma konusu oldu. Bu tartışmanın temelinde, kamu yayıncılığının hükümetin sesi mi, devletin resmi duyuru aracı mı, yoksa toplumun bütün kesimlerine eşit mesafede durması gereken tarafsız bir kurum mu olduğu sorusu vardı. TRT’nin özerklik ve tarafsızlık niteliğinin 1961 Anayasası’ndan itibaren farklı dönemlerde değiştiği, 1971 ve 1982 anayasal düzenlemeleriyle kurumun konumunun yeniden şekillendiği akademik çalışmalarda ayrıntılı biçimde ele alınır.
7 Haziran 1985 bu yüzden 12 Eylül sonrası Türkiye’de siyasal hayatın yeniden açılırken bile ne kadar dar bir alanda tutulduğunu gösterir. Parlamento dışındaki partilerin etkinliklerinin TRT’de yayınlanmaması, kamu yayıncılığı, siyasal eşitlik ve medya tarafsızlığı tartışmalarının yakın tarihimizdeki önemli örneklerinden biri olarak okunmalıdır.
1989 – Surinam Havayolları uçağı düştü; ülke tarihinin en büyük hava faciası yaşandı
7 Haziran 1989’da Surinam Havayolları’na ait PY764 sefer sayılı Douglas DC-8-62 tipi yolcu uçağı, Surinam’ın başkenti Paramaribo yakınlarındaki Johan Adolf Pengel / Paramaribo-Zanderij Havalimanı’na yaklaşırken düştü. Uçak Amsterdam Schiphol Havalimanı’ndan kalkmış, Surinam’a inmek üzere alçalmıştı. Aviation Safety Network kayıtlarına göre uçakta 187 kişi bulunuyordu; kazada 176 kişi hayatını kaybetti, 11 kişi kurtuldu.
Kaza, Surinam tarihinin en büyük havacılık faciası olarak kabul edilir. Surinam küçük nüfuslu bir ülke olduğu için, bu felaket neredeyse bütün ülkenin yakından hissettiği ulusal bir yas haline geldi. Uçak, Hollanda ile Surinam arasındaki yoğun göç ve aile bağlarının en önemli hatlarından birinde uçuyordu. Yolcuların bir kısmı Hollanda’da yaşayan Surinam kökenli kişilerdi; bazıları tatil, aile ziyareti ya da özel etkinlikler için ülkeye dönüyordu.
Kazanın en çok hatırlanan yönlerinden biri, uçakta Colourful 11 / Kleurrijk Elftal adıyla bilinen Surinam kökenli Hollandalı futbolculardan oluşan bir takımın bulunmasıydı. Bu ekip, Surinam’da gösteri maçı yapmak üzere yola çıkmıştı. Hollanda’da profesyonel liglerde oynayan birçok Surinam kökenli futbolcu bu organizasyona davet edilmişti; bazı kulüpler oyuncularına izin vermeyince kadro değişmiş, yine de çok sayıda genç futbolcu uçağa binmişti. Kaza, Surinam ve Hollanda futbol hafızasında “kaybedilmiş bir kuşak” duygusuyla da hatırlanır.
Uçak, 7 Haziran sabahı yerel saatle 04.27’de, sisli hava koşullarında inişe geçtiği sırada düştü. Havalimanındaki görüş mesafesi düşüktü. Mürettebatın, kullanıma uygun olmayan bir ILS sinyaline güvenerek alçaldığı; oysa kendilerine VOR/DME yaklaşması için izin verildiği belirlendi. Aviation Safety Network’ün kaza özetinde, mürettebatın uçağı yayımlanmış minimum irtifaların altına indirdiği, yer yaklaşım uyarılarının devreye girdiği ve uçağın önce ağaçlara çarptıktan sonra ters dönerek yere vurduğu aktarılır.
Soruşturma, kazada yalnız hava şartlarının değil, ciddi insan hatası ve yönetim zaaflarının da etkili olduğunu ortaya koydu. Kaptan pilotun 66 yaşında olduğu ve Surinam kurallarına göre ticari uçuşta kaptanlık yapma yaş sınırını aştığı; ayrıca DC-8 için gerekli yeterlilik kontrollerinin sorunlu olduğu belirtildi. Yardımcı pilotun da yaklaşma sırasında kullanılan sistem konusunda kuşkularını dile getirdiği, buna rağmen alçalmaya devam edildiği kayıtlara geçti.
Kazanın teknik nedeni, havacılıkta “kontrollü uçuşta yere çarpma” olarak bilinen duruma örnektir. Yani uçak havada kontrolünü tamamen kaybetmiş değildi; motorları çalışıyor, uçuş devam ediyordu. Fakat yanlış yaklaşma, düşük görüş, hatalı kararlar ve uyarıların dikkate alınmaması sonucunda uçak piste ulaşamadan yere çarptı.
Surinam Havayolları PY764 kazası, küçük ülkelerin ulusal havayollarında güvenlik denetimi, dışarıdan kiralanan uçuş ekipleri, pilot yeterliliği ve yaklaşma prosedürlerinin önemi üzerine acı bir ders bıraktı. Soruşturma sonunda, Surinam Havayolları’nın operasyonel yönetiminin mürettebat seçiminde ve yeterlilik denetimlerinde gerekli kuralları uygulamadığı da vurgulandı.
1994 – Ayşegül Tecimer gözaltına alındı; tarihî eser kaçakçılığı sosyete gündemine taşındı
7 Haziran 1994’te sosyetenin tanınmış isimlerinden Ayşegül Tecimer, tarihî eser kaçakçılığı soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Olay, dönemin gazetelerinde bir adli vaka olmasının ötesinde “yüksek sosyete”, antikacılar, el yazması eserler ve kaçakçılık ağları iç içe geçtiği için büyük sansasyon yarattı.
Soruşturmanın merkezinde, kütüphanelerden ve dinî yapılardan çalındığı ileri sürülen el yazması kitaplar ve tarihî eserler vardı. İstanbul Üniversitesi’nde hazırlanmış bir tezde, 1994 Haziran’ında Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinin Ayşegül Tecimer haberlerini geniş biçimde işlediği; Tecimer’in, değerli el yazması kitapların yurt dışına satılmasında aracılık ettiği iddiasıyla gündeme geldiği aktarılır. Aynı çalışmada, olayın yalnız tarihî eser kaçakçılığı değil, dönemin yasa dışı örgüt bağlantıları ve antikacı çevreleriyle birlikte araştırıldığı da belirtilir.
Ayşegül Tecimer’in adı, o yıllarda cemiyet hayatının parıltılı dünyasıyla birlikte anılıyordu. Bu nedenle soruşturma kamuoyunda daha büyük yankı uyandırdı. Normalde kültür varlığı kaçakçılığı haberleri çoğu zaman arkeolojik eserler, müzeler ya da sınır kapıları üzerinden gündeme gelirdi. Bu kez mesele, Boğaz’daki yalılar, sosyete davetleri, antikacılar ve medya figürleriyle birlikte konuşuluyordu.
Olayın bir başka boyutu da basının tavrıydı. Aynı tezde, Cumhuriyet gazetesinin konuyu daha çok kaçakçılık ve kültür varlığı kaybı ekseninde verdiği; Milliyet’in ise Tecimer’in sosyete kimliği nedeniyle olayı daha magazinsel bir dille işlediği belirtilir. Bu ayrım, 1990’larda medyanın adli olayları nasıl hızla magazinleştirebildiğini göstermesi bakımından da önemlidir.
Tecimer hakkındaki süreç, 1994’teki gözaltıyla sınırlı kalmadı. Daha sonraki yıllarda hakkında tarihî eser kaçakçılığı nedeniyle verilen hapis cezası, yurt dışına çıkışı, kırmızı bülten iddiaları ve Türkiye’ye iade tartışmaları da gündeme geldi. Yeni Şafak’ın 1997 tarihli haberinde, Fas’ın Marakeş kentinde yakalanan Ayşegül Tecimer’in Türkiye’ye iade edilmek üzere tutuklandığı ve hakkında Amasya 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilmiş 4,5 yıl hapis cezası bulunduğu aktarılır.
Bu dosya, Türkiye’de tarihî eser kaçakçılığının yalnız definecilerden ya da sınır kaçakçılarından ibaret olmadığını gösterdi. Kültür varlıkları; antikacılar, koleksiyoncular, aracılar, uluslararası alıcılar ve bazen toplumun en görünür kesimleri üzerinden de dolaşıma sokulabiliyordu. El yazması kitaplar, Kur’an nüshaları, ikonalar, heykeller, sikkeler ve arkeolojik parçalar, sadece parasal değeri olan nesneler değildi; ait oldukları toplumun hafızasıydı.
1996 – Demirel hükümeti kurma görevini Erbakan’a verdi; Refahyol’un yolu açıldı
7 Haziran 1996’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a verdi. Bu görevlendirme, kısa süre sonra kurulacak Refahyol Hükümeti’nin yolunu açtı ve Türkiye siyasetinde 28 Şubat sürecine kadar uzanacak çok sert bir dönemin başlangıç işaretlerinden biri oldu.
Bu gelişmenin arka planında 24 Aralık 1995 genel seçimleri vardı. Refah Partisi seçimden birinci parti çıkmış, ancak tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamamıştı. Demirel ilk olarak Erbakan’a görev vermiş; fakat Refah Partisi diğer partilerden yeterli destek bulamayınca hükümet kuramamıştı. Bunun üzerine Mesut Yılmaz liderliğindeki ANAP ile Tansu Çiller liderliğindeki DYP arasında ANAYOL Hükümeti kuruldu. Ancak bu koalisyon kısa ömürlü oldu.
ANAYOL Hükümeti’nin düşmesinden sonra siyasal denge yeniden değişti. Refah Partisi Meclis’in en büyük partisi konumundaydı; DYP ise hem iktidarda kalmak hem de lideri Tansu Çiller hakkındaki siyasi baskıları hafifletmek istiyordu. Bu ortamda Demirel’in 7 Haziran’da görevi yeniden Erbakan’a vermesi, RP ile DYP arasındaki görüşmeleri hızlandırdı.
Görüşmeler sonunda Refahyol koalisyonu kuruldu. 28 Haziran 1996’da Necmettin Erbakan başbakanlığında 54. Hükümet göreve başladı. Koalisyon protokolüne göre başbakanlık iki parti arasında dönüşümlü olacaktı: Önce Erbakan başbakan olacak, daha sonra görevi Tansu Çiller devralacaktı. Hükümet, 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan güven oylamasında 278 kabul, 265 ret ve 1 çekimser oyla güvenoyu aldı.
Bu hükümet, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Millî Görüş geleneğinden gelen bir liderin başbakan olması bakımından çok önemliydi. Necmettin Erbakan, daha önce koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı yapmıştı; ancak ilk kez başbakanlık koltuğuna oturuyordu. Bu durum, Türkiye’de laiklik, siyasal İslam, merkez sağın parçalanması ve asker-siyaset ilişkileri tartışmalarını daha da sertleştirdi.
Refahyol Hükümeti toplumun bir kesiminde büyük umut yarattı. Refah Partisi seçmeni, yıllardır çevrede kaldığını düşündüğü muhafazakâr ve dindar kesimlerin iktidara geldiğini düşünüyordu. Buna karşılık laiklik konusunda hassas olan çevrelerde, ordu içinde, bürokraside, üniversitelerde ve medyada ciddi bir endişe oluştu. Bu gerilim, hükümetin daha ilk aylarından itibaren ülkenin ana siyasi gündemine dönüştü.
Erbakan hükümeti dış politikada da farklı bir çizgi izlemeye çalıştı. D-8 girişimi, İslam ülkeleriyle ilişkileri güçlendirme çabası, Libya ziyareti ve İran’la temaslar, hükümete yönelik eleştirileri artırdı. İçeride ise tarikatlar, imam hatipler, başörtüsü, laiklik ve irtica tartışmaları giderek sertleşti.
Bu süreç, 28 Şubat 1997’deki Millî Güvenlik Kurulu toplantısına kadar uzandı. MGK kararlarıyla hükümet üzerinde yoğun bir baskı oluştu. Medya, yargı, ordu, sermaye çevreleri ve bürokrasi arasındaki gerilimler, Refahyol’u giderek sıkıştırdı. Erbakan 18 Haziran 1997’de istifa etti; ancak Demirel hükümeti kurma görevini koalisyon protokolünde beklendiği gibi Tansu Çiller’e değil, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. Böylece Refahyol dönemi sona erdi.
1998 – James Byrd Jr. ırkçı nefret cinayetinde öldürüldü
7 Haziran 1998’de ABD’nin Teksas eyaletindeki Jasper kentinde, 49 yaşındaki siyah Amerikalı James Byrd Jr., üç beyaz erkek tarafından öldürüldü. Bu cinayet, ABD yakın tarihinin en sarsıcı ırkçı nefret suçlarından biri olarak hafızaya kazındı.
Byrd, o gece evine dönmeye çalışırken tanıdığı kişilerden biriyle karşılaştı ve araca bindi. Ancak saldırganlar onu eve götürmek yerine kırsal bir yola götürdü. Burada dövüldü, zincirle bir kamyonete bağlandı ve kilometrelerce sürüklendi. Cinayetin vahşeti, yalnız Jasper’ı değil, bütün ABD’yi sarstı.
Saldırganlardan ikisinin beyaz üstünlükçü görüşlere sahip olduğu ortaya çıktı. Olay kısa sürede bireysel bir cinayet olmaktan çıkıp Amerika’daki ırkçılık, beyaz üstünlükçülük ve nefret suçları tartışmasının merkezine yerleşti.
Cinayet davasında iki saldırgan ölüm cezasına, biri ömür boyu hapse mahkûm edildi. Ancak Byrd ailesi için bu kararlar acıyı ortadan kaldırmadı. James Byrd Jr.’ın adı, zamanla nefret suçlarına karşı yasal mücadelenin simgelerinden biri haline geldi.
2001’de Teksas’ta James Byrd Jr. Hate Crimes Act kabul edildi. 2009’da ise ABD’de federal düzeyde Matthew Shepard and James Byrd Jr. Hate Crimes Prevention Act yasalaştı. Bu yasa, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, engellilik ve ırk gibi temellere dayanan nefret suçlarına karşı federal korumayı genişletti. Axios’un 2019’daki haberinde de Byrd cinayetinin hem Teksas’taki hem federal düzeydeki nefret suçu yasalarının güçlenmesinde rol oynadığı belirtilir.
James Byrd Jr.’ın öldürülmesi, Amerika’da ırkçılığın geçmişte kalmadığını, nefret ideolojilerinin hâlâ can alabildiğini ve hukuk sisteminin nefret suçlarını ayrı bir ciddiyetle ele alması gerektiğini gösteren acı bir dönüm noktasıdır.
2003 – “Türk Schindler’i” diye anılan diplomat Selahattin Ülkümen öldü
7 Haziran 2003’te Türk diplomat Selahattin Ülkümen İstanbul’da hayatını kaybetti. II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin Rodos Başkonsolosu olarak görev yapan Ülkümen, Nazi işgali altındaki adada Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini engellemek için gösterdiği çabayla tanındı. Bu nedenle kamuoyunda zaman zaman “Türk Schindler’i” olarak anıldı.
Selahattin Ülkümen 1914’te Antakya’da doğdu. Dışişleri mesleğine girdikten sonra 1943’te Rodos’a başkonsolos olarak atandı. O sırada Rodos, İtalyan hâkimiyetinden sonra Alman işgali altına girmişti. Adada yüzyıllardır yaşayan önemli bir Yahudi topluluğu vardı. Temmuz 1944’te Almanlar, Rodos Yahudilerini toplama merkezlerine çağırdı; bu, onları Auschwitz’e götürecek sürecin başlangıcıydı.
Ülkümen, Alman komutanlığa başvurarak Türk vatandaşı olan Yahudilerin serbest bırakılmasını istedi. Ancak bununla yetinmedi; Türk vatandaşı olmayan ama Türklerle evli ya da Türkiye’yle bağı bulunan bazı kişileri de koruma kapsamına almaya çalıştı. Yad Vashem’in anlatımına göre Ülkümen, Alman makamlarına Türkiye’nin tarafsız bir ülke olduğunu hatırlattı ve Türk vatandaşlarının din ayrımı yapılmadan korunması gerektiğini savundu.
Kaynaklarda kurtarılan kişi sayısı farklı verilir. Yad Vashem ve bazı araştırmalarda Ülkümen’in yaklaşık 42 Yahudi’nin hayatını kurtardığı belirtilir. Türk Yahudi toplumu kaynaklarında ise 13’ü Türk vatandaşı olmak üzere yaklaşık 50 kişinin kurtarıldığı aktarılır. Bu fark, Ülkümen’in yalnız pasaport sahibi kişileri değil, eşleri ve yakınları da korumaya çalışmasından kaynaklanır.
Rodos Yahudilerinin büyük bölümü ise kurtulamadı. Almanlar adadaki Yahudileri toplayarak önce Yunanistan ana karasına, oradan da Auschwitz’e gönderdi. Yad Vashem, Rodos’tan yaklaşık 1.700 Yahudi’nin sürgün edildiğini ve yalnız küçük bir kısmının hayatta kalabildiğini aktarır. Bu tablo, Ülkümen’in müdahalesinin neden bu kadar hayati olduğunu daha da görünür kılar: O günlerde bir imza, bir pasaport, bir diplomatik itiraz, insanların ölüm kamplarına gönderilmesiyle hayatta kalması arasındaki çizgi haline gelebiliyordu.
Selahattin Ülkümen, bu davranışı nedeniyle İsrail’deki Holokost anma kurumu Yad Vashem tarafından “Uluslararası Dürüstler / Righteous Among the Nations” unvanıyla onurlandırıldı. Dışişleri Bakanlığı da Ülkümen’in II. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yardım eden diplomatlarımızdan biri olduğunu ve Yad Vashem tarafından “Righteous Gentile” ilan edildiğini belirtir.
“Türk Schindler’i” benzetmesi, onun adını daha geniş kamuoyuna anlatmak için kullanılır; ancak Ülkümen’in hikâyesinin kendine özgü bir tarafı vardır. O bir iş insanı değil, tarafsız bir ülkenin diplomatıydı. Elindeki en önemli araç silah ya da para değil, hukuk, pasaport, diplomatik ısrar ve kişisel cesaretti. Üstelik bunu, Alman işgali altındaki küçük bir adada, çok sınırlı imkânlarla yaptı.
Selahattin Ülkümen’in ölümü, Türkiye diplomasi tarihinin en insani ve en onurlu sayfalarından birini hatırlatır. Rodos’ta yaptığı müdahale, devlet görevinin bazen yalnız talimatları uygulamaktan ibaret olmadığını, insan hayatını korumak için inisiyatif almak anlamına geldiğini gösteren güçlü bir örnek olarak tarihteki yerini korur.
2008 – Avrupa Futbol Şampiyonası başladı; Türkiye’nin unutulmaz geri dönüşleri turnuvaya damga vurdu
7 Haziran 2008’de 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası başladı. Turnuva, Avusturya ve İsviçre’nin ortak ev sahipliğinde düzenlendi ve 29 Haziran’a kadar sürdü.
Turnuva Türkiye için tarihi açıdan özel bir önem taşır. Fatih Terim yönetimindeki A Millî Takım, gruba Portekiz yenilgisiyle başladı; ama ardından İsviçre ve Çekya karşısında gelen son dakika geri dönüşleriyle çeyrek finale çıktı. Özellikle Çekya maçında 2-0 geriye düşen Türkiye’nin son bölümde maçı 3-2 kazanması, turnuvanın en unutulmaz anlarından biri oldu.
EURO 2008’in Türkiye açısından zirvesi ise çeyrek finalde Hırvatistan karşısında yaşandı. Normal süre golsüz bitti; uzatmanın son dakikasında Hırvatistan golü buldu. Herkes maçın bittiğini düşünürken Semih Şentürk 120+2’de skoru eşitledi. Türkiye penaltılarla yarı finale yükseldi.
Yarı finalde rakip Almanya’ydı. Türkiye, sakatlıklar ve cezalar nedeniyle çok eksik bir kadroyla sahaya çıktı ama maçı uzun süre başa baş götürdü. Almanya 3-2 kazandı ve finale yükseldi. UEFA’nın Almanya-Türkiye yarı final kaydında karşılaşmanın “geç gelen Alman golüyle” sonuçlandığı aktarılır. Bu maç, aynı zamanda dünya yayınını etkileyen teknik kesintilerle de hatırlandı; Viyana’daki yayın merkezini etkileyen fırtına nedeniyle bazı ülkelerde canlı yayın birkaç kez kesildi.
Turnuvanın şampiyonu İspanya oldu. Finalde Almanya’yı Fernando Torres’in golüyle 1-0 yenen İspanya, uzun yıllar sürecek büyük dominasyon döneminin ilk büyük kupasını kazandı. EURO 2008, İspanya’nın 1964’ten sonra kazandığı ikinci Avrupa şampiyonluğu oldu; ardından 2010 Dünya Kupası ve 2012 Avrupa Şampiyonası zaferleri gelecekti.
EURO 2008, Avrupa futbolunda İspanya çağını başlatan; Türkiye için ise “maç bitmeden bitmez” duygusunun en güçlü yaşandığı turnuva olarak hafızaya kazındı. Türkiye’nin İsviçre, Çekya ve Hırvatistan karşısındaki geri dönüşleri, millî takım tarihinin en heyecanlı sayfaları arasında hâlâ özel bir yer tutuyor.
2015 – Türkiye’de genel seçim yapıldı; 13 yıllık tek parti iktidarı Meclis çoğunluğunu kaybetti
7 Haziran 2015’te Türkiye’de 25. Dönem Milletvekili Genel Seçimi yapıldı. Seçim, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en kritik sandıklardan biri oldu. Çünkü 2002’den beri tek başına iktidarda bulunan AK Parti, bu seçimde birinci parti olmasına rağmen Meclis çoğunluğunu kaybetti. Yüksek Seçim Kurulu’nun kesin sonuçlarına göre seçime katılım oranı yüzde 86,43 oldu.
Sonuçlara göre AK Parti 258, CHP 132, MHP ve HDP ise 80’er milletvekili çıkardı. Oy oranları yaklaşık olarak AK Parti için yüzde 40,87, CHP için yüzde 24,95, MHP için yüzde 16,29, HDP için ise yüzde 13,12 olarak gerçekleşti. Bu tablo, hiçbir partinin tek başına hükümet kuracak 276 milletvekili çoğunluğuna ulaşamadığı anlamına geliyordu.
Seçimin en önemli sonucu, HDP’nin yüzde 10 ülke barajını aşarak Meclis’e parti olarak girmesi oldu. Daha önce Kürt siyasi hareketi büyük ölçüde bağımsız adaylarla Meclis’e girebiliyordu. 2015’te HDP, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ eş başkanlığında “Türkiye partisi” iddiasıyla seçime girdi ve 80 milletvekili kazandı. Bu sonuç, hem AK Parti’nin anayasa değiştirecek çoğunluğa ulaşmasını engelledi hem de Meclis aritmetiğini bütünüyle değiştirdi.
Seçimin bir başka önemli boyutu da başkanlık sistemi tartışmasıydı. Dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, parlamenter sistem yerine başkanlık sistemine geçilmesini savunuyordu. AK Parti’nin hedefi, yeni anayasa ve başkanlık sistemi için yeterli Meclis çoğunluğuna ulaşmaktı. Ancak 7 Haziran sonuçları bu hedefi boşa çıkardı. Uluslararası analizlerde de seçimin, Erdoğan’ın başkanlık hedefi açısından kritik görüldüğü ve AK Parti’nin çoğunluğu kaybetmesiyle bu planın o aşamada gerçekleşemediği vurgulandı.
Seçimden sonra Türkiye uzun bir hükümet kurma sürecine girdi. AK Parti ile CHP arasında koalisyon görüşmeleri yapıldı; MHP ile olası seçenekler tartışıldı, HDP ise denklemde belirleyici ama aynı zamanda diğer partiler açısından mesafeli durulan bir aktör haline geldi. Ancak hiçbir koalisyon kurulamadı.
Bu süreç sonunda Türkiye yeniden sandığa gitti. 1 Kasım 2015’te yapılan erken genel seçimde AK Parti oylarını artırarak tek başına iktidarı yeniden kazandı. Bu nedenle 7 Haziran seçimi, Türkiye’de yalnız birkaç ay süren bir parlamento aritmetiği yaratmış gibi görünse de siyasi etkisi çok daha büyük oldu. 2015 yazında güvenlik politikaları, çözüm süreci, terör saldırıları, kutuplaşma ve erken seçim tartışmaları ülkenin ana gündemine dönüştü.
Bu seçim, AK Parti’nin 13 yıllık tek parti çoğunluğunu ilk kez kaybettiği, HDP’nin barajı aşarak Meclis’e güçlü biçimde girdiği ve Türkiye’nin başkanlık sistemi tartışması, koalisyon arayışları ve erken seçim süreciyle çok sert bir siyasal döneme girdiği kırılma noktalarından biri oldu.
2015 – Hürriyet’i bir medya devi haline getiren basın patronu Erol Simavi öldü
7 Haziran 2015’te Türk gazeteci, yayımcı ve iş insanı Erol Simavi, Monako’da hayatını kaybetti. Hürriyet gazetesinin kurucusu Sedat Simavi’nin oğlu olan Erol Simavi, Türkiye’de özellikle 1960’lardan 1990’lara uzanan dönemde basının en etkili patronlarından biri olarak anıldı.
Erol Simavi, 5 Haziran 1930’da İstanbul’da doğdu. Gazeteciliğe çok küçük yaşlarda, babasının yayın dünyasında başladı. Işık Lisesi’nden mezun oldu. Babası Sedat Simavi’nin 1948’de yayımlamaya başladığı Hürriyet gazetesinin kuruluş sürecinde kardeşi Haldun Simavi ile birlikte yer aldı.
1953’te Sedat Simavi’nin ölümünden sonra Hürriyet’in yönetimi Erol ve Haldun Simavi kardeşlere geçti. İki kardeş, zamanla medya alanında farklı çizgiler izledi. Haldun Simavi daha çok Günaydın gazetesi ve magazin ağırlıklı yayıncılıkla anılırken, Erol Simavi Hürriyet’i Türkiye’nin en büyük kitle gazetelerinden biri haline getiren isimlerden biri oldu.
Erol Simavi döneminde Hürriyet büyük bir medya grubu olarak büyüdü. Gazetenin matbaa ağı genişledi; İstanbul dışında Ankara, İzmir, Adana ve Erzurum gibi merkezlerde baskı imkânları geliştirildi. Bu, gazetenin Türkiye’nin farklı bölgelerine daha hızlı ulaşmasını sağladı. TGC’nin notunda Simavi’nin Hürriyet’in Halkalı, İkitelli, Ankara, İzmir, Adana ve Erzurum matbaalarını kurduğu aktarılır.
Simavi’nin yayıncılığı, Türkiye’de popüler gazeteciliğin yükselişiyle iç içe geçti. Hürriyet, büyük manşetleri, güçlü fotoğraf kullanımı, spor, magazin, siyaset ve gündelik hayat haberlerini bir arada sunan yapısıyla geniş kitlelere ulaştı. Kelebek gibi ekler, magazin ve kültür-sanat sayfaları, gazetenin yalnız siyaset okuruna değil, ailelere ve şehirli orta sınıfa da seslenmesini sağladı.
Erol Simavi aynı zamanda Türkiye’de basın patronlarının siyasetle kurduğu gerilimli ilişkinin de sembol isimlerinden biri oldu. 1980’lerde Turgut Özal hükümetiyle yaşadığı tartışmalar, özellikle kâğıt fiyatları ve basın üzerindeki ekonomik baskılar üzerinden kamuoyuna yansıdı. Simavi’nin Hürriyet’te yayımladığı sert çıkışlar, o dönemde basın-iktidar ilişkilerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren örnekler arasında hatırlandı.
1990’lara gelindiğinde Türkiye medyası büyük bir dönüşüm geçiriyordu. Televizyonların yükselişi, özel kanalların açılması, medya sahipliğinin büyük sermaye gruplarına kayması ve gazeteciliğin giderek holding düzeni içinde şekillenmesi, eski Babıali patronlarının dönemini kapatmaya başladı. Erol Simavi de bu dönüşüm sırasında Hürriyet’teki hisselerini önce Erol Aksoy’a, ardından 1994’te Aydın Doğan’a satarak medya sektöründen çekildi.
Erol Simavi, bu satıştan sonra uzun süre yurt dışında yaşadı. Ölümünün ardından cenazesi Türkiye’ye getirildi ve İstanbul’da toprağa verildi.
Erol Simavi’nin ölümü, Türkiye’de Babıali’den büyük medya holdinglerine geçişin en önemli aktörlerinden birinin sahneden çekilişidir. Hürriyet’i kitlesel güce taşıyan, popüler gazetecilik dilini büyüten ve basın patronluğunun siyasetle gerilimli ilişkisini temsil eden Simavi, Türkiye medya tarihinin tartışmalı ama belirleyici isimlerinden biri olarak kaldı.
2016 – Vezneciler’de bombalı saldırı düzenlendi; İstanbul’un kalbinde 12 kişi hayatını kaybetti
7 Haziran 2016’da İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı Vezneciler semtinde, çevik kuvvet polislerini taşıyan servis aracının geçişi sırasında bombalı araçla saldırı düzenlendi. Saldırı, sabah saatlerinde, İstanbul Üniversitesi’ne ve Şehzadebaşı Camii’ne yakın, kentin en işlek tarihî bölgelerinden birinde gerçekleşti. İlk açıklamalarda 7 polis ve 4 sivilin hayatını kaybettiği, 36 kişinin yaralandığı duyuruldu. Daha sonraki haberlerde saldırıda toplam 12 kişinin öldüğü, 36 kişinin yaralandığı bilgisi verildi.
Vezneciler saldırısı, 2016’da Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör dalgasının acı halkalarından biriydi. O yıl İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Gaziantep, Bursa ve başka şehirlerde peş peşe saldırılar yaşanmış; Türkiye hem IŞİD hem de PKK/TAK bağlantılı saldırıların hedefi olmuştu. Vezneciler’de hedef alınan araç, görev değişimi yapan polisleri taşıyordu. Patlama sabah trafiği sırasında meydana geldiği için çevredeki siviller, öğrenciler, esnaf ve yolcular da saldırıdan etkilendi.
Saldırının gerçekleştiği yer özellikle sembolikti. Vezneciler, İstanbul Üniversitesi, Beyazıt, Şehzadebaşı ve Saraçhane hattının kesiştiği hem tarihî hem de gündelik hayat açısından çok yoğun bir bölgedir. Patlama çevredeki binalarda, dükkânlarda, otobüs duraklarında ve yollarda büyük hasara yol açtı.
Saldırıyı daha sonra TAK olarak bilinen Kürdistan Özgürlük Şahinleri üstlendi. Bu örgüt, 2015 sonrası dönemde özellikle güvenlik güçlerini ve büyük şehirlerde sivillerin de zarar gördüğü hedefleri vuran saldırılarla gündeme gelmişti. Vezneciler saldırısı da kamu hafızasında, İstanbul’un merkezinde polisleri hedef alan ama sivilleri de öldüren kanlı eylemlerden biri olarak kaldı.
Olaydan sonra saldırıyla ilgili geniş çaplı soruşturmalar ve davalar açıldı. Anadolu Ajansı’nın 2019 tarihli haberinde, Vezneciler’de polisleri taşıyan araçlara yönelik saldırıya ilişkin 20 sanığın yargılandığı ve bazı sanıklar için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları istendiği belirtildi.
Bu saldırı, 2016 yazının karanlık güvenlik atmosferini de haber veriyordu. Vezneciler’den sadece üç hafta sonra, 28 Haziran 2016’da Atatürk Havalimanı’nda çok daha büyük bir saldırı düzenlenecek ve onlarca kişi hayatını kaybedecekti. İstanbul, o yıl hem turizmi hem gündelik hayatı hem de toplumsal psikolojiyi derinden etkileyen bir terör baskısı altında kaldı.
Vezneciler saldırısı, Türkiye’nin büyük şehirlerinde güvenlik güçlerini hedef alan terör eylemlerinin sivilleri de nasıl doğrudan vurduğunu; tarihî ve kalabalık bir şehir dokusunda bir patlamanın yalnız can kaybı değil, toplumsal hafızada derin bir korku ve yas bıraktığını gösteren acı olaylardan biri olarak tarihe geçti.
2016 – Yeşilçam’ın jönlerinden Tanju Gürsu öldü
7 Haziran 2016’da Türk sinemasının oyuncu, senarist, yönetmen ve yapımcı kimlikleriyle tanınan isimlerinden Tanju Gürsu, İstanbul’da hayatını kaybetti.
Tanju Gürsu, 27 Ekim 1938’de Trabzon’da doğdu. Trabzon Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti; ancak eğitimini yarıda bırakarak sinemaya yöneldi. 1962’de Ses dergisinin açtığı yarışmayı Filiz Akın’la birlikte kazanması, onun Yeşilçam’a giriş kapısı oldu. Aynı yıl Fosforlu Oyuna Gelmez filmiyle sinema kariyerine başladı.
1960’lı ve 1970’li yıllarda Yeşilçam’ın tanınan jönlerinden biri haline geldi. Romantik dramalarda, macera filmlerinde, melodramlarda ve döneminin popüler tür sinemasında sıkça rol aldı. Fiziksel görünümü, tok sesi ve ciddi duruşuyla dönemin “esas oğlan” kalıplarına uygun bir oyuncu profili çizdi. Ancak Gürsu yalnız kamera önünde kalmadı; senaryo yazdı, yapımcılık yaptı ve yönetmenlik denemelerinde bulundu.
Onun kariyerinde Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları filmi özel bir yere sahiptir. 1964 yapımı film, İstanbul’a göç eden bir ailenin dağılma hikâyesi üzerinden Türkiye’nin iç göç, şehirleşme ve sınıf atlama sancılarını anlatıyordu. Tanju Gürsu bu filmde Filiz Akın, Özden Çelik ve Cüneyt Arkın’la birlikte rol aldı; film, Yeşilçam’ın toplumsal gerçekçi damarının önemli örneklerinden biri sayılır.
Tanju Gürsu, ilerleyen yıllarda karakter oyunculuğuyla da varlığını sürdürdü. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 1988’de Kurtar Beni ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, 1997’de Köpekler Adası ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. 2003’te ise festival tarafından Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne değer görüldü.
Gürsu’nun hikâyesi, Yeşilçam’ın klasik dönemindeki oyuncu tipinin de iyi bir örneğidir. O kuşak oyuncular, çoğu zaman çok hızlı üretim temposu içinde çalıştı; yılda birkaç film çekti, farklı türlerde rol aldı, kimi zaman senaryo, yapım ve yönetim işlerine de girdi. Tanju Gürsu da bu çok yönlü Yeşilçam emekçileri kuşağının temsilcilerinden biriydi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

