2 Haziran Tarihte Bugün

98 Dakika Okuma
2 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 2 Haziran

455 – Vandallar Roma’ya girdi; imparatorluğun eski başkenti iki hafta boyunca yağmalandı

2 Haziran 455’te Vandallar, kralları Genseric ya da bazı kaynaklardaki adıyla Gaiseric önderliğinde Roma’ya girdi. Batı Roma İmparatorluğu’nun eski başkenti olan şehir, yaklaşık iki hafta boyunca yağmalandı. Bu olay, Roma’nın çöküş sürecinin en sembolik anlarından biri olarak tarihe geçti.

Vandallar, Germen kökenli bir topluluktu. 5. yüzyılın başlarında Avrupa içlerinden hareket ederek önce İspanya’ya, ardından Kuzey Afrika’ya geçmişlerdi. Kuzey Afrika, o dönemde Roma dünyasının en zengin bölgelerinden biriydi; tahıl üretimi, limanları ve Akdeniz ticaretiyle imparatorluk için hayati öneme sahipti. Vandallar, 439’da Kartaca’yı ele geçirerek burada güçlü bir deniz krallığı kurdu. Böylece Roma’nın Akdeniz’deki eski üstünlüğü büyük darbe aldı.

Genseric’in Roma’ya yönelmesinin arkasında yalnız yağma arzusu değil, karmaşık bir saray krizi de vardı. Batı Roma İmparatoru III. Valentinianus, 455’te öldürülmüştü. Onun yerine Petronius Maximus imparator oldu. Maximus, Valentinianus’un dul eşi Licinia Eudoxia ile evlendi ve kendi oğlunu da Valentinianus’un kızıyla evlendirmeye çalıştı. Bu durum, daha önce Vandallarla yapılan evlilik ve ittifak düzenini bozdu.

Roma, Vandallar yaklaşırken güçlü bir savunma gösterecek durumda değildi. İmparator Petronius Maximus halkı ya da orduyu organize edemedi. Şehirden kaçmaya çalışırken öfkeli bir kalabalık tarafından öldürüldü. Böylece Roma, Vandalların gelişinden hemen önce lidersiz ve savunmasız kaldı. Omniatlas’ın kronolojisi de Maximus’un 31 Mayıs 455’te öldürüldüğünü, iki gün sonra Vandalların Roma’ya girdiğini belirtir.

Bu sırada Roma Piskoposu Papa I. Leo, Genseric ile görüşerek şehrin tamamen yakılıp yıkılmaması ve halkın topluca katledilmemesi için araya girdi. Geleneksel anlatıya göre Papa Leo, Vandalları şiddeti sınırlamaya ikna etti. Buna rağmen şehir büyük ölçüde yağmalandı; saraylar, tapınaklar, kamu yapıları ve zengin evleri hedef alındı. Değerli madenler, sanat eserleri, süs eşyaları ve taşınabilir servet Kartaca’ya götürüldü.

Vandalların yağması yaklaşık 14 gün sürdü. Bu süre, 410’da Vizigot Kralı Alaric’in Roma’yı yağmalamasından daha uzun bir yıkım dönemi anlamına geliyordu. Ancak modern tarihçiler, “Vandallar Roma’yı tamamen yerle bir etti” şeklindeki yaygın algının abartılı olduğunu da belirtir. Şehir çok büyük zarar gördü, serveti boşaltıldı, birçok kişi esir alındı; fakat genel bir katliam ya da Roma’nın bütünüyle yok edilmesi söz konusu değildi. History de hem Gotların hem Vandalların Roma’yı yağmaladığını, ancak şehri tamamen harabeye çevirmediklerini vurgular.

Bu olayın dilde bıraktığı iz de çok önemlidir. Bugün “vandal” ya da “vandalizm” kelimesi, kasıtlı tahrip, yıkıcılık ve kültürel eserlere zarar verme anlamında kullanılır. Britannica da Vandalların adının zamanla bilinçli tahribat ve kutsal değerlere saygısızlıkla eş anlamlı hale geldiğini belirtir. Oysa tarihsel Vandallar, Kuzey Afrika’da devlet kuran, donanma geliştiren ve Akdeniz siyasetinde etkili olan güçlü bir topluluktu.

455’teki yağma, Batı Roma İmparatorluğu’nun artık eski gücünden çok uzaklaştığını gösterdi. Roma, imparatorluğun resmî başkenti olmaktan çıkmıştı; fakat hâlâ dünyanın en büyük sembol şehirlerinden biriydi. Böyle bir şehrin bir kez daha yağmalanması, imparatorluğun otoritesinin ne kadar çöktüğünü bütün Akdeniz dünyasına gösterdi.

Batı Roma İmparatorluğu bu olaydan yalnız 21 yıl sonra, 476’da fiilen sona erecekti. Bu nedenle 2 Haziran 455, Roma’nın düşüş sürecinde psikolojik değeri çok yüksek bir tarihtir. Vandalların Roma’ya girmesi, yüzyıllarca Akdeniz’e hükmeden Roma düzeninin artık kendi merkezini bile koruyamayacak hale geldiğinin açık ilanıydı.

1098 – Antakya’yı Haçlılara karşı savunan Selçuklu emiri Yağı-Sayan öldü

2 Haziran 1098’de, Birinci Haçlı Seferi’nin en kritik şehirlerinden biri olan Antakya düştü; kenti savunan Selçuklu emiri Yağı-Sayan da bu süreçte hayatını kaybetti. Bazı kaynaklarda adı Yağısıyan, Batı kroniklerinde ise farklı biçimlerde yazılan Yağı-Sayan, Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Antakya Emiri olarak Haçlı kuşatmasına karşı uzun süre direnen komutandı. TDV İslâm Ansiklopedisi, Yağısıyan’ı Antakya’yı I. Haçlı Seferi ordularına karşı savunan Selçuklu valisi olarak anlatır.

Antakya, Orta Çağ dünyasının en önemli şehirlerinden biriydi. Bugünkü Hatay sınırları içinde yer alan şehir, Roma ve Bizans dönemlerinden beri Doğu Akdeniz’in büyük merkezleri arasında sayılıyordu. Hristiyanlık tarihi açısından da özel bir yeri vardı; ilk Hristiyan topluluklarının geliştiği ve “Hristiyan” adının erken dönemde kullanıldığı şehirlerden biriydi. Bu nedenle Antakya, Haçlılar için yalnız askerî değil, dinî ve sembolik bakımdan da çok değerliydi.

Şehir, 11. yüzyıl sonlarında Selçuklu hâkimiyeti altındaydı. Yağı-Sayan, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah döneminde Antakya valiliğine getirilen önemli Türk komutanlarından biriydi. Antakya gibi güçlü surlarla çevrili, zengin ve stratejik bir şehrin ona emanet edilmesi, Selçuklu yönetimi içindeki konumunu gösterir.

Birinci Haçlı Seferi orduları 1097’de Anadolu’yu geçerek Antakya önlerine geldi. Kuşatma 21 Ekim 1097’de başladı ve aylarca sürdü. Haçlılar için şehir çok zorlu bir hedefti. Antakya’nın surları güçlüydü, şehir genişti ve tam anlamıyla kuşatılması kolay değildi. Bu nedenle kuşatma sırasında yalnız içeridekiler değil, dışarıdaki Haçlı ordusu da açlık, hastalık ve moral bozukluğuyla mücadele etti. Antakya Kuşatması’nın ilk evresi 21 Ekim 1097’den 2 Haziran 1098’e kadar sürdü.

Yağı-Sayan, kuşatma boyunca şehri savunmaya çalıştı ve çevredeki Müslüman emirlerden yardım istedi. Halep Meliki Rıdvan, Dımaşk Meliki Dukak ve Musul Atabeyi Kürboğa gibi güçlerin desteği gündeme geldi; ancak Müslüman emirler arasındaki rekabet ve güvensizlik, Antakya’nın zamanında güçlü biçimde savunulmasını zorlaştırdı.

Antakya’nın düşüşünde yalnız askerî güç değil, içeriden gelen ihanet de belirleyici oldu. Kaynaklarda, şehirdeki kule muhafızlarından Firuz adlı bir kişinin Haçlılarla anlaşarak bir kule kapısını açtığı anlatılır. Haçlılar gece karanlığında surlardan içeri girdi. Böylece aylarca direnmiş olan Antakya, doğrudan büyük bir meydan savaşıyla değil, içeriden açılan bir geçitle düştü.

Yağı-Sayan, şehrin düştüğünü anlayınca küçük bir grupla Antakya’dan ayrılmaya çalıştı. Ancak kaçış sırasında atından düştüğü, ağır yaralandığı ve yanında bulunanların onu götüremeyerek bırakmak zorunda kaldığı aktarılır. Daha sonra bir Ermeni köylü tarafından bulunduğu, başının kesilerek Haçlı liderlerinden Bohemond’a gönderildiği de Batı kaynaklarında geçen rivayetler arasındadır. Yağısıyan’ın ölüm yeri Antakya yakınları olarak verilir.

Antakya’nın düşmesi, Haçlı Seferi’nin seyrini değiştirdi. Ancak şehir alındıktan sonra Haçlılar bu kez kendileri kuşatma altına girdi. Musul Atabeyi Kürboğa, büyük bir orduyla Antakya önlerine ulaştı. Fakat Müslüman kuvvetler arasındaki anlaşmazlıklar ve Haçlıların şehir içindeki direnişi sonucunda Kürboğa başarılı olamadı. Böylece Antakya, Haçlıların elinde kaldı.

Bu gelişmenin ardından Antakya Prinkepsliği kuruldu. Haçlı liderlerinden Bohemond, şehir üzerinde hâkimiyet kurdu ve Antakya yaklaşık iki yüzyıl boyunca Haçlı devletlerinden biri olarak varlığını sürdürdü. Bu durum, Doğu Akdeniz’de Müslüman güçlerle Haçlılar arasındaki uzun mücadelede Antakya’yı kilit merkezlerden biri haline getirdi.

Yağı-Sayan’ın hikâyesi, Selçuklu ve Haçlı tarihi açısından trajik bir savunma hikâyesidir. Bir yanda güçlü surlara ve stratejik öneme sahip Antakya’yı korumaya çalışan bir Türk emiri; diğer yanda Avrupa’dan gelen, dinî heyecan, siyasi hırs ve askeri hedeflerle hareket eden Haçlı orduları vardı. Şehrin düşüşü, Müslüman emirler arasındaki dağınıklığın ve Haçlıların kararlılığının ne kadar belirleyici olabileceğini gösterdi.

1305 – İlhanlı Devleti’nin son güçlü hükümdarı Ebu Said Bahadır doğdu

2 Haziran 1305’te İlhanlı hükümdarı Olcaytu’nun oğlu Ebu Said Bahadır Han doğdu. Kaynaklarda doğum yeri, Tebriz yakınlarındaki Ucan olarak geçer. Annesi Hacı Hatun’du. Ebu Said, ağabeylerinin ölümü üzerine babasının varisi haline geldi ve Olcaytu’nun 1316’da ölmesinden sonra henüz çocuk yaşta İlhanlı tahtına çıktı.

İlhanlı Devleti, Cengiz Han’ın torunu Hülagü Han tarafından 13. yüzyılda kurulmuş Moğol kökenli bir devletti. Merkezî coğrafyası bugünkü İran, Azerbaycan, Irak ve Anadolu’nun doğusuna uzanıyordu. İlhanlılar, Moğol İmparatorluğu’nun batıdaki en önemli kollarından biri olarak Orta Doğu siyasetinde büyük rol oynadı. Anadolu’daki Türkiye Selçukluları ve beylikler dönemi üzerinde de güçlü etkileri vardı.

Ebu Said’in babası Olcaytu da İlhanlı tarihinin önemli hükümdarlarındandı. Müslüman olduktan sonra Muhammed Hüdabende adını kullanmış, başkent olarak Sultaniye’yi öne çıkarmıştı. Sultaniye’de yaptırdığı büyük türbe, bugün İran’daki en önemli tarihî yapılardan biri kabul edilir. Ebu Said, böyle güçlü ama iç dengeleri hassas bir devletin mirasçısı olarak tahta çıktı.

Tahta geçtiğinde çok genç olduğu için ilk yıllarında yönetimde emirlerin ve saray çevresinin etkisi büyüktü. Özellikle güçlü emir Çoban ve Çobanoğulları ailesi, İlhanlı siyasetinde belirleyici konuma geldi. Bu durum, Ebu Said’in hükümdarlığının önemli bir bölümünde merkezî otorite ile büyük askerî aristokrasi arasındaki çekişmeyi gündeme getirdi.

Ebu Said döneminde İlhanlı Devleti dışarıdan hâlâ büyük ve etkili görünüyordu; ancak içeride hanedan, emirler, eyalet valileri ve saray grupları arasında güç mücadelesi derinleşmişti. Genç hükümdar, zamanla Çoban ailesinin gücünü kırmaya çalıştı. Bu mücadele, devletin üst kademelerinde büyük tasfiyelere ve siyasi kırılmalara yol açtı.

Ebu Said’in hükümdarlığı, İlhanlıların İslamlaşma sürecinin de devam ettiği bir dönemdi. İlhanlılar başlangıçta Moğol gelenekleriyle yönetilen bir devletken, zaman içinde İran-İslam devlet anlayışını benimsedi. Gazan Han ve Olcaytu dönemlerinde hızlanan bu dönüşüm, Ebu Said zamanında da sürdü. Saray dili, bürokrasi, dinî kurumlar ve kültür hayatı giderek daha fazla İran-İslam karakteri kazandı.

Onun döneminde İlhanlı Devleti, Memlükler ve Altın Orda ile ilişkilerde de yeni dengeler aradı. Daha önce İlhanlılarla Mısır merkezli Memlükler arasında uzun süren savaşlar yaşanmıştı. Ebu Said döneminde ise Memlüklerle barış zemini güçlendi. Bu, İlhanlıların batı sınırlarında daha sakin bir dönem yaratma çabası olarak görülebilir.

Ebu Said Bahadır Han, 1335’te genç yaşta öldü. En önemli sorun, arkasında güçlü bir erkek varis bırakmamasıydı. Onun ölümüyle İlhanlı Devleti’nde merkezi otorite hızla çözüldü. Büyük emir aileleri, yerel hanedanlar ve bölgesel güçler kendi bölgelerinde hâkimiyet kurmaya başladı. Çobanoğulları, Celayirliler, Muzafferîler ve başka yerel güçler, İlhanlı mirasının parçaları üzerinde yeni siyasi yapılar oluşturdu.

Bu nedenle Ebu Said çoğu zaman İlhanlı Devleti’nin son güçlü hükümdarı olarak anılır. Ondan sonra İlhanlı adı bir süre daha yaşasa da devlet eski bütünlüğünü ve merkezî gücünü koruyamadı. Moğol sonrası İran ve Irak coğrafyasında yeni beylikler, hanedanlar ve bölgesel iktidarlar dönemi başladı.

2 Haziran 1305, bu yüzden Orta Doğu ve Türk-Moğol tarihi açısından önemli bir doğum tarihidir. Ebu Said Bahadır Han, İlhanlı Devleti’nin son parlak dönemine adını veren; ölümünden sonra ise İran, Irak, Azerbaycan ve Anadolu çevresindeki siyasi dengelerin parçalanmasına yol açan büyük çözülmenin eşiğinde yer alan hükümdar olarak tarihe geçti.

1475 – Gedik Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Kırım’a çıktı; Karadeniz’in kuzeyinde yeni dönem başladı

2 Haziran 1475’te, Fatih Sultan Mehmet’in görevlendirdiği Gedik Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Kırım Yarımadası kıyılarına çıktı. Bu sefer, Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’in kuzeyindeki hâkimiyetini güçlendiren ve Kırım’ın siyasi geleceğini değiştiren büyük bir askerî harekâtın başlangıcı oldu. Osmanlı donanması ve kara birlikleri, Kırım’daki Ceneviz kolonilerini hedef aldı.

Kırım, o dönemde Karadeniz ticaretinin önemli merkezlerinden biriydi. Yarımadanın sahil şehirlerinde özellikle Cenevizliler etkiliydi. Ceneviz Cumhuriyeti, Orta Çağ boyunca Akdeniz ve Karadeniz ticaretinde güçlü bir denizci devlet olarak öne çıkmıştı. Kırım’daki Kefe yani bugünkü Feodosiya, Cenevizlilerin Karadeniz’deki önemli ticaret üslerinden biriydi. Buradan tahıl, kürk, deri, balık, köle ve çeşitli ticaret malları Akdeniz’e taşınıyordu.

Osmanlı Devleti açısından Kırım’ın önemi yalnız ticaretle sınırlı değildi. İstanbul’un 1453’te fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Karadeniz’i Osmanlı güvenliği ve ticareti açısından daha kapalı ve denetimli bir deniz haline getirmek istiyordu. Karadeniz’in kuzey kıyılarında güçlü Ceneviz kalelerinin varlığı hem ekonomik hem askerî bakımdan Osmanlı için sorun oluşturuyordu.

Bu sırada Kırım iç siyasetinde de karışıklık vardı. Kırım Hanlığı, Altın Orda mirası üzerinde oluşmuş bir Türk-Tatar hanlığıydı. Hanlık içinde taht mücadeleleri yaşanıyor, Cenevizliler de bu mücadelelere müdahil oluyordu. Kırım Hanı Mengli Giray, Cenevizliler tarafından baskı altına alınmış, hatta esir durumda tutulmuştu. Gedik Ahmed Paşa’nın seferi hem Ceneviz nüfuzunu kırmayı hem de Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı himayesini kurmayı hedefliyordu.

Gedik Ahmed Paşa, Fatih döneminin en güçlü askerî ve siyasi isimlerinden biriydi. Sadrazamlık yapmış, Anadolu’da Karamanlılara karşı, Akdeniz’de Venediklilere karşı görev almış, daha sonra İtalya’daki Otranto seferiyle de adını duyurmuştu. Kırım seferinde onun görevlendirilmesi, Fatih’in bu harekâta verdiği önemi gösteriyordu.

Osmanlı kuvvetleri Kırım kıyılarına çıktıktan sonra seferin ana hedefi Kefe oldu. Kefe hem Ceneviz egemenliğinin merkezi hem de Karadeniz ticaretinin en değerli limanlarından biriydi. Osmanlı ordusu şehri denizden ve karadan kuşattı. Kısa süren direnişin ardından Kefe, 9 Haziran 1475’te Osmanlı kuvvetlerine teslim oldu.

Kefe’nin alınmasından sonra Osmanlılar Kırım kıyılarındaki diğer Ceneviz kalelerini de ele geçirdi. SudakKerçAzak ve çevredeki sahil bölgeleri Osmanlı denetimine girdi. Ayrıca Kırım’ın güneybatısında varlığını sürdüren Theodoro Prensliği de bu seferin ardından Osmanlı hâkimiyetine alındı. Böylece Cenevizlilerin Karadeniz’in kuzeyindeki siyasi ve ticari üstünlüğü büyük ölçüde sona erdi.

Seferin en önemli sonuçlarından biri, Mengli Giray’ın kurtarılması ve Kırım Hanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesiydi. Bu noktada “himaye” kelimesini doğru anlamak gerekir. Kırım Hanlığı tamamen sıradan bir Osmanlı sancağına dönüşmedi; kendi hanları tarafından yönetilmeyi sürdürdü. Ancak dış politika ve büyük strateji bakımından Osmanlı Devleti’ne bağlı, onunla ittifak içinde hareket eden bir yapı haline geldi.

Bu durum Osmanlı tarihinin sonraki yüzyılları için çok önemliydi. Kırım Hanlığı, Osmanlı’nın kuzey siyasetinde güçlü bir müttefik oldu. Lehistan, Moskova Knezliği, Rusya, Kazaklar ve Karadeniz bozkırlarıyla ilgili mücadelelerde Kırım atlıları Osmanlı askerî sisteminin önemli parçalarından biri haline geldi.

1475 Kırım Seferi, Karadeniz ticaret yollarını da değiştirdi. İstanbul’un güvenliği açısından Karadeniz’in kuzey kapıları Osmanlı denetimine yaklaştı. Cenevizlilerin Karadeniz’deki eski ticari üstünlüğü kırıldı. Osmanlı Devleti, Karadeniz’i giderek kendi iç denizi gibi görmeye başladı.

2 Haziran 1475, bu yüzden Osmanlı ve Türk tarihi açısından önemli bir tarihtir. Gedik Ahmed Paşa komutasındaki kuvvetlerin Kırım kıyılarına çıkması, Karadeniz’in kuzeyinde Ceneviz döneminin kapanması, Kırım Hanlığı’nın Osmanlı dünyasına bağlanması ve Osmanlı Devleti’nin Karadeniz hâkimiyetini büyütmesi anlamına gelen büyük bir dönüm noktasıydı.

1793 – Jakobenler iktidarı ele geçirdi; Fransa’da Terör Dönemi’nin yolu açıldı

2 Haziran 1793’te Fransa’da, Maximilien Robespierre öncülüğündeki Jakobenler, Paris’teki halk baskısı ve Ulusal Konvansiyon’daki güç mücadelesi sonucunda iktidarı fiilen ele geçirdi. Bu gelişme, Fransız Devrimi’nin daha radikal, daha sert ve daha kanlı bir evreye girmesine yol açtı. Olay, özellikle Jirondenlerin tasfiyesi ve Jakobenlerin devrimci yönetimi kontrol altına almasıyla anılır.

Fransız Devrimi 1789’da başlamış, mutlak monarşiye ve ayrıcalıklı sınıf düzenine karşı büyük bir toplumsal-siyasi dönüşüm yaratmıştı. Ancak devrim kısa sürede kral ile halk arasındaki bir mücadele olmaktan çıktı; devrimi nasıl bir yöne götürmek gerektiği konusunda devrimcilerin kendi içinde de büyük ayrılıklar doğdu. Bu ayrılıkların en önemlilerinden biri Jirondenler ile Jakobenler arasındaydı.

Jirondenler, adını Fransa’nın Gironde bölgesinden gelen milletvekillerinden alan daha ılımlı cumhuriyetçi gruptu. Cumhuriyeti savunuyorlar ama devrimin Paris sokaklarının baskısı altında daha radikal bir yöne gitmesinden çekiniyorlardı. Ekonomik özgürlükleri, taşra temsilini ve daha gevşek bir merkezi yönetimi önemsiyorlardı. Jakobenler ise daha merkeziyetçi, daha disiplinli ve devrimi korumak için sert önlemleri savunan bir çizgiye yöneldi.

Jakobenlerin en güçlü ismi Maximilien Robespierre’di. 1758 doğumlu bir avukat olan Robespierre, devrimin ilk yıllarında halk egemenliği, eşitlik, genel oy hakkı ve cumhuriyet fikrinin en etkili savunucularından biri olarak öne çıktı. Dürüstlüğü ve sert ahlaki dili nedeniyle “Bozulmaz” anlamına gelen L’Incorruptible lakabıyla anıldı. Ancak iktidara yaklaştıkça devrimi koruma adına şiddeti meşrulaştıran bir siyasi figüre dönüştü.

1793’e gelindiğinde Fransa büyük bir kriz içindeydi. Bir yanda Avrupa monarşileri devrimci Fransa’ya karşı savaş açmıştı; diğer yanda ülke içinde karşıdevrimci ayaklanmalar, ekonomik sıkıntılar, gıda krizi ve siyasi güvensizlik büyüyordu. Paris’in yoksul halkı ve radikal devrimciler, Jirondenleri devrimi yeterince savunmamakla suçluyordu.

Bu baskının merkezinde sans-culotte denen Parisli radikal halk kitleleri vardı. “Sans-culotte” kelimesi, dönemin aristokratlarının giydiği diz altı pantolonları giymeyen, daha sade halk kıyafetleriyle tanınan emekçi kesimleri anlatır. Bu insanlar devrimin sosyal ve ekonomik sonuçlar da doğurmasını istiyor; ekmek fiyatları, savaş, eşitlik ve halk egemenliği konularında daha sert adımlar talep ediyordu.

31 Mayıs-2 Haziran 1793 günlerinde Paris’te büyük bir baskı hareketi oluştu. Ulusal Muhafızlar ve Paris Komünü’nün desteğiyle Konvansiyon kuşatıldı. Silahlı kalabalığın ve devrimci güçlerin baskısı altında Jironden milletvekillerinin önde gelenleri tutuklandı ya da görevden uzaklaştırıldı. Böylece Ulusal Konvansiyon’da Jakobenlerin ve onlara yakın Montagnard grubunun üstünlüğü kesinleşti.

“Montagnard” yani “Dağlılar” adı, Ulusal Konvansiyon’da salonun üst sıralarında oturan radikal devrimci milletvekillerine verilmişti. Robespierre, Georges Danton, Jean-Paul Marat ve Louis Antoine de Saint-Just gibi isimler bu çevrenin önemli figürleriydi. 2 Haziran 1793’ten sonra Fransa’da devrimci iktidarın ağırlığı bu grubun eline geçti.

Jakobenlerin iktidarı ele geçirmesi, kısa süre sonra Terör Dönemi olarak anılacak sürecin yolunu açtı. Devrimi iç ve dış düşmanlardan koruma gerekçesiyle olağanüstü mahkemeler kuruldu, şüpheli görülen kişiler tutuklandı, binlerce insan giyotinle idam edildi. Robespierre ve Kamu Güvenliği Komitesi, devrim adına sert bir merkezi yönetim kurdu.

Burada “Terör Dönemi”ni yalnız vahşet kelimesiyle açıklamak eksik olur. Jakobenler kendilerini devrimi yok etmek isteyen krallara, aristokratlara, yabancı ordulara ve iç isyanlara karşı son savunma hattı olarak görüyorlardı. Ancak bu savunma düşüncesi, kısa sürede muhalefeti susturan, korkuyu yönetim aracına dönüştüren ve devrimin kendi çocuklarını da yiyen bir mekanizmaya dönüştü.

Robespierre’in iktidarı da uzun sürmedi. 1794 yazında, Terör’ün giderek kontrolden çıktığını düşünen eski müttefikleri ona karşı birleşti. 27 Temmuz 1794’te, devrim takvimine göre 9 Thermidor günü Robespierre devrildi; ertesi gün giyotinle idam edildi. Böylece Jakoben iktidarının en sert dönemi sona erdi.

1889 – İttihat ve Terakki’nin öncüsü olan İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti kuruldu

2 Haziran 1889’da, Osmanlı siyasi tarihinin en etkili örgütlerinden biri olacak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin temelleri atıldı. İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne öğrencileri tarafından İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti adıyla gizli bir örgüt kuruldu.

Cemiyetin kurulduğu okul, dönemin en önemli modern eğitim kurumlarından biri olan Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne, yani Askerî Tıbbiye idi. Burada okuyan gençler yalnız tıp eğitimi almıyor; Batı’daki bilimsel, siyasi ve felsefi gelişmeleri de yakından takip ediyordu. Bu nedenle Tıbbiye, II. Abdülhamid döneminde muhalif düşüncelerin filizlendiği önemli merkezlerden biri haline geldi.

Kurucular arasında özellikle İbrahim Temoİshak SükûtiAbdullah Cevdet ve Çerkez Mehmed Reşid adları öne çıkar. Bu genç öğrenciler, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bunalımdan çıkış yolunun meşrutiyetin yeniden ilan edilmesinde olduğunu düşünüyordu. Onlara göre 1876’da kabul edilen Kanun-ı Esasi yeniden yürürlüğe girmeli, Meclis-i Mebusan açılmalı ve padişahın mutlak yetkileri anayasal sınırlar içine alınmalıydı.

Meşrutiyet, hükümdarın yetkilerinin anayasa ve meclisle sınırlandırıldığı yönetim biçimidir. Osmanlı’da I. Meşrutiyet 1876’da ilan edilmiş, ancak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında II. Abdülhamid Meclis-i Mebusan’ı kapatmıştı. İttihâd-ı Osmânî’yi kuran gençlerin temel hedefi, bu anayasal düzenin yeniden kurulmasıydı.

Cemiyet, başlangıçta küçük ve gizli bir öğrenci örgütüydü. Üyeler, dönemin baskı ortamı nedeniyle açık siyaset yapamıyor, fikirlerini gizli toplantılarla yayıyordu. Örgütlenme biçiminde Avrupa’daki gizli devrimci yapılanmalardan, özellikle İtalyan Carbonari örgütünden etkilendikleri belirtilir. Hücre tipi örgütlenme, üyelerin birbirini sınırlı tanıması ve gizlilik, cemiyetin ilk döneminin belirgin özellikleriydi.

İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti, daha sonra Paris’teki Jön Türk çevreleriyle ilişki kurdu ve adını Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirdi. “Jön Türkler” ifadesi, II. Abdülhamid yönetimine karşı meşrutiyetçi muhalefeti savunan Osmanlı aydınlarını anlatmak için kullanılıyordu. Bu hareketin içinde Türk, Arap, Arnavut, Ermeni, Rum ve Yahudi aydınlar gibi farklı unsurlar da yer aldı.

Cemiyetin etkisi özellikle 1908’de görüldü. Makedonya’daki askerî ve sivil örgütlenmeyle güçlenen İttihat ve Terakki, II. Meşrutiyet’in ilanında belirleyici rol oynadı. 23 Temmuz 1908’de Kanun-ı Esasi yeniden yürürlüğe kondu ve Meclis-i Mebusan açıldı. Böylece 1889’da birkaç Tıbbiyeli öğrencinin gizli örgütü olarak başlayan hareket, Osmanlı Devleti’nin yönetim şeklini değiştiren büyük bir siyasi güce dönüştü.

Ancak İttihat ve Terakki’nin tarihi yalnız meşrutiyet mücadelesinden ibaret değildir. 1908’den sonra giderek iktidarın merkezine yerleşti; 1913 Babıâli Baskını’ndan sonra Osmanlı yönetiminde belirleyici güç haline geldi. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, tehcir politikaları, merkeziyetçilik ve imparatorluğun son yıllarındaki sert siyasi kararlar, İttihat ve Terakki tarihinin tartışmalı ve ağır mirası içinde yer aldı.

1920 – Kozan düşman işgalinden kurtuldu

2 Haziran 1920’de bugün Adana’ya bağlı olan Kozan, Fransız işgalinden kurtuldu. O dönemki adıyla Sis, Mondros Mütarekesi’nden sonra Çukurova ve Kilikya bölgesinde yaşanan işgal sürecinin önemli merkezlerinden biriydi.

Kozan’ın o yıllardaki adı olan Sis, tarih boyunca özellikle Ermeni Krallığı ve Kilikya coğrafyası açısından önemli bir merkezdi. Torosların eteklerinde, Çukurova’yı İç Anadolu’ya bağlayan yollar üzerinde yer alan şehir hem askerî hem ticari bakımdan stratejik bir konuma sahipti. Bu nedenle Millî Mücadele yıllarında, bölgedeki hâkimiyet mücadelesinin önemli noktalarından biri olarak görülüyordu.

  1. Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti’nin birçok bölgesinde işgallerin önünü açtı. Çukurova bölgesi de önce İngiliz ve Fransız nüfuz mücadelesine sahne oldu; daha sonra Fransa, Kilikya bölgesinde ağırlığını artırdı. Belleten’de yayımlanan çalışmada da Mondros’tan sonra Çukurova’nın 1918’in Kasım ve Aralık aylarında İngiliz ve Fransız işgaline uğradığı, ardından Fransa’nın Suriye ve Kilikya bölgesini kendi nüfuzu altına aldığı belirtilir.

Fransız işgali, bölgede düzenli askerî varlıkla sınırlı kalmadı. Yerel halk açısından işgal, güvenlik kaygısı, idari baskı, silahlı çatışmalar ve toplumsal gerilimler anlamına geliyordu. Fransız kuvvetleriyle birlikte hareket eden Ermeni unsurların varlığı, özellikle Çukurova’daki Türk-Müslüman halk ile işgal yönetimi arasındaki gerilimi daha da artırdı. Bu nedenle Kozan’ın kurtuluşu, yerel hafızada genellikle “Fransız ve Ermeni işgalinden kurtuluş” ifadesiyle anılır.

Kozan’da direniş, Millî Mücadele’nin Güney Cephesi’ndeki genel ruhuyla bağlantılıydı. Antep, Maraş, Urfa ve Adana çevresinde olduğu gibi burada da düzenli ordudan önce yerel milis kuvvetleri, Kuva-yı Milliye unsurları ve halkın silahlı direnişi öne çıktı. Bölgedeki mücadele, çoğu zaman köylerden, aşiretlerden, yerel ileri gelenlerden ve gönüllü birliklerden oluşan kuvvetlerle yürütüldü.

Kozan’ın kurtuluş anlatılarında Kozan KalesiHoşkadem Camii ve şehir merkezindeki temsili törenler özel yer tutar. Günümüzde yapılan kurtuluş kutlamalarında da milis kuvvetlerini temsil eden grupların ilçeye girişi, düşman bayrağının indirilip Türk bayrağının çekilmesi ve Kozan Kalesi’nde top atışı gibi sembolik sahneler canlandırılır. Bu törenler, 2 Haziran’ın Kozan halkı için yerel kimliğin parçası olduğunu gösterir.

Kozan’ın kurtuluşu, Çukurova’daki Fransız varlığının sarsılmaya başladığı dönemin işaretlerinden biridir. 1920 boyunca Güney Cephesi’nde yerel direniş güçlendi; Fransızlar hem askerî baskı hem de bölge halkının örgütlü direnişi karşısında birçok noktada tutunmakta zorlandı. Bu süreç, daha sonra 1921 Ankara Antlaşması’yla Fransa’nın Güney Anadolu’dan çekilmesine giden yolu hazırladı.

1924 – ABD’de doğan bütün Amerikan yerlilerine vatandaşlık hakkı tanındı

2 Haziran 1924’te Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, ülkede doğmuş bütün Amerikan yerlilerine vatandaşlık hakkı tanıyan Indian Citizenship Act adlı yasayı kabul etti. Yasa, Başkan Calvin Coolidge tarafından imzalandı. Böylece ABD sınırları içinde doğmuş olan yerli halk mensupları, federal düzeyde Amerikan vatandaşı sayıldı.

Burada “Amerikan yerlileri” ifadesiyle, Kuzey Amerika’nın Avrupalı yerleşimcilerden önceki yerli halkları kastedilir. ABD’de bu topluluklar için tarihsel olarak American Indians, Native Americans ya da kabile adları kullanılır. Cherokee, Navajo, Sioux, Choctaw, Apache, Hopi ve Iroquois gibi birçok farklı halk, dil, kültür ve siyasi gelenek bu geniş başlığın içinde yer alır.

1924 yasası, ilk bakışta büyük bir eşitlik adımı gibi görünür; ancak arka planı oldukça karmaşıktır. Amerikan yerlileri, ABD tarihinde uzun süre zorla yerinden edilme, toprak kaybı, savaşlar, anlaşmaların bozulması, rezervasyonlara kapatılma ve kültürel asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldı. 19. yüzyılda çıkarılan birçok yasa, yerli halkları kendi topraklarında egemen topluluklar olmaktan çıkarıp ABD devletinin denetimi altına sokmayı hedefliyordu.

Bu politikalardan biri de 1887 tarihli Dawes Act idi. Bu yasa, kabilelerin ortak topraklarını parçalayarak bireysel mülkiyete bölmeyi amaçlıyordu. Görünüşte yerlileri Amerikan toplumuna entegre etme iddiası taşıyordu; gerçekte ise milyonlarca dönüm yerli toprağının kaybedilmesine yol açtı. Vatandaşlık meselesi de çoğu zaman bu asimilasyon politikalarıyla birlikte ele alındı.

1924’te kabul edilen Indian Citizenship Act, ABD’de doğmuş tüm Amerikan yerlilerine topluca vatandaşlık tanıdı. Daha önce bazı yerliler askerlik hizmeti, evlilik, arazi düzenlemeleri ya da özel yasalar yoluyla vatandaşlık kazanabiliyordu. Ancak bu hak bütün yerli halklara genel olarak verilmiş değildi. 1924 yasası bu açıdan federal düzeyde önemli bir dönüm noktasıydı.

Yasanın çıkmasında I. Dünya Savaşı’nın da etkisi vardı. Binlerce Amerikan yerlisi, henüz tam vatandaşlık hakkına sahip olmadan ABD ordusunda görev yapmıştı. Savaş sonrasında bu durum, “ülke için savaşan insanların vatandaş sayılmaması” çelişkisini daha görünür hale getirdi. Bu nedenle 1924 yasası, bir bakıma yerli askerlerin hizmetine verilen gecikmiş bir yanıt olarak da yorumlandı.

Ancak vatandaşlık, otomatik olarak tam siyasal hak anlamına gelmedi. ABD’de seçim kuralları büyük ölçüde eyaletler tarafından düzenlendiği için bazı eyaletler Amerikan yerlilerinin oy kullanmasını engellemeyi sürdürdü. Kimi eyaletlerde yerliler “vergi ödemiyor”, “rezervasyonda yaşıyor”, “eyalet sakini sayılmıyor” ya da “federal vesayet altında” gibi gerekçelerle sandıktan uzak tutuldu.

Bu yüzden 1924 yasası, Amerikan yerlileri için hem önemli hem de eksik bir kazanımdı. Federal devlet vatandaş olduklarını söylüyordu ama eyaletler bu vatandaşlığın en temel sonucu olan oy verme hakkını her yerde uygulamıyordu. Özellikle Arizona ve New Mexico gibi eyaletlerde yerli halkların oy hakkı mücadelesi 1940’ların sonuna kadar sürdü. 1948’de Arizona Yüksek Mahkemesi’nin kararıyla yerlilerin oy kullanmasının önündeki önemli engellerden biri kaldırıldı.

Bu tablo, Amerikan demokrasisinin çelişkilerinden birini gösterir. Bir yandan vatandaşlık kavramı genişletilmiş, diğer yandan yerli halkların siyasal katılımı eyalet düzeyindeki engellerle yıllarca sınırlandırılmıştır. Kâğıt üzerindeki hak ile sandık başındaki gerçeklik aynı anda değişmemiştir.

1927 – Türk resminde şiirsel ve sembolist diliyle öne çıkan Avni Lifij öldü

2 Haziran 1927’de Türk resim sanatının önemli isimlerinden Hüseyin Avni Lifij, İstanbul’da hayatını kaybetti. Henüz 41 yaşındaydı. Kısa ömrüne rağmen Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde Türk resminin Batı’daki yeni akımlarla temas kurmasında, özellikle de daha şiirsel, sembolist ve duygulu bir resim dili geliştirmesinde önemli rol oynadı.

Avni Lifij, 1886’da Samsun’un Lâdik ilçesinde doğdu. Çerkes kökenli bir ailenin çocuğuydu. Ailesi daha sonra İstanbul’a yerleşti. Çocukluk ve gençlik yıllarında resme, müziğe ve dile büyük ilgi duydu. Fransızcasını geliştirmek için özel dersler aldı; hatta resimle yetinmeyip anatomi öğrenmek için Mekteb-i Tıbbiyye-i Mülkiyye’nin, boya tekniğini kavramak için de Eczacı Mektebi’nin fizik ve kimya derslerini dinleyici olarak takip etti. Bu ayrıntı, onun resme ciddi bir merak ve çalışma disipliniyle yaklaştığını gösterir.

Sanat hayatındaki en önemli dönemeçlerden biri, eserlerinin Osman Hamdi Bey ve Şehzade Abdülmecid Efendi tarafından beğenilmesi oldu. Bu destek sayesinde Paris’e gönderilecek öğrenciler arasına alındı. 1909’da Paris’e gitti ve École des Beaux-Arts’ta, dönemin tanınmış akademik ressamlarından Fernand Cormon’un atölyesinde çalıştı. Bu Paris eğitimi, onun hem teknik bilgisini hem de Avrupa sanatındaki sembolist ve izlenimci eğilimlere ilgisini güçlendirdi.

Avni Lifij, genellikle 1914 Kuşağı ya da Çallı Kuşağı içinde anılır. Bu kuşak, Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’da sanat eğitimi gören ve Türkiye’de modern resmin gelişmesine katkı veren ressamları ifade eder. İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Nazmi Ziya Güran gibi isimlerle aynı tarihsel atmosferin sanatçısıdır. Ancak Lifij’in resimleri, bu kuşağın içinde daha içe dönük, daha melankolik ve daha sembolik bir yerde durur.

Onun resimlerinde manzaralar, portreler, figürlü kompozisyonlar ve mimari ayrıntılar önemli yer tutar. Özellikle eski İstanbul, mezarlıklar, harap yapılar, gün batımı ışıkları, yalnız figürler ve tarih duygusu taşıyan mekânlar Lifij’in dünyasında sıkça görülür. Parlak ve neşeli bir atmosferden çok, insanın iç dünyasına dokunan, bazen hüzünlü, bazen rüya gibi bir hava yaratır.

Bu nedenle Avni Lifij’i “izlenimci” ya da “akademik” bir ressam olarak görmek eksik kalır. O, Batı resim tekniğini öğrenmiş ama bunu Osmanlı son dönemi İstanbul’unun hüznü, geçicilik duygusu ve tarihsel kırılma atmosferiyle birleştirmiştir. Resimlerinde kimi zaman ışık, kimi zaman gölge, kimi zaman da boşluk duygusu başlı başına anlam taşır.

Lifij aynı zamanda öğretmendi. İstanbul Sultanisi’nde ve Kandilli Kız Lisesi’nde görev yaptı. 1924’te Sanayi-i Nefise Mektebi’ne öğretim üyesi olarak atandı. Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temelini oluşturan bu kurumda tezyinî sanatlar alanında dersler verdi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’yla da temas kurdu. 1922’de eşiyle birlikte Bursa’da düzenlenen bir öğretmenler toplantısında Mustafa Kemal Paşa ile tanıştı. Daha sonra Ankara’ya davet edildi; burada portreler yaptı ve Cumhuriyet’in kuruluş atmosferine tanıklık etti. En bilinen eserlerinden biri olan Karagün, bu dönemin dramatik ve sembolik havasını taşıyan çalışmalarından biri olarak anılır.

Avni Lifij, 2 Haziran 1927’de İstanbul Laleli’deki Harikzedegân Apartmanı’ndaki odasında hayatını kaybetti. Mezarı Eyüp’tedir. Erken ölümü, Türk resim sanatı için büyük bir kayıp oldu; çünkü henüz olgunluk döneminin başında sayılabilecek bir yaşta hayata veda etti.

1941 – Arapça ezan ve kamet okuyanlara ceza öngören düzenleme kabul edildi

2 Haziran 1941’de, Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesinde yapılan değişiklikle, Arapça ezan ve kamet okuyanlara ceza öngörüldü. 4055 sayılı kanunla yapılan düzenlemeye göre Arapça ezan ve kamet okuyanlar, “üç aya kadar hafif hapis” veya “10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası” ile cezalandırılacaktı. Kanun metni, bu hükmü açık biçimde “Arapça ezan ve kamet okuyanlar” ifadesiyle düzenliyordu.

Bu düzenleme, Cumhuriyet’in erken dönemindeki ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi politikasının en sert hukuki aşamalarından biriydi. Ezanın Türkçe okunması uygulaması 1932’de başlamıştı. Önce idari kararlar ve genelgelerle yürütülen uygulama, 1941’de ceza kanununa açık hüküm eklenerek daha güçlü bir yaptırıma bağlandı.

Ezan, namaz vaktinin geldiğini duyurmak için camilerden okunan çağrıdır. Kamet ise farz namaza başlanmadan hemen önce, cemaatin namaza duracağını bildiren daha kısa çağrıdır. 1941 düzenlemesi yalnız ezanı değil, kameti de kapsıyordu.

Düzenlemenin arka planında, Cumhuriyet yönetiminin dinî hayatı ulus-devlet ve Türkçeleştirme politikaları çerçevesinde yeniden düzenleme isteği vardı. 1920’ler ve 1930’larda harf devrimi, dil reformu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, dinî eğitim kurumlarının yeniden düzenlenmesi gibi adımlarla kamusal hayatın dili ve kurumları değiştiriliyordu. Türkçe ezan uygulaması da bu dönüşümün dinî semboller alanındaki en tartışmalı adımlarından biri oldu.

TCK’nın 526. maddesi aslında genel olarak yetkili makamların kamu düzeni, güvenlik ve benzeri konulardaki emirlerine uymayanlara ceza verilmesini düzenleyen bir maddeydi. 1941’de yapılan değişiklikle bu maddeye Arapça ezan ve kamet okuma fiili ayrıca eklendi. Böylece daha önce idari emir ve uygulamalarla takip edilen yasak, doğrudan ceza kanunu içinde özel olarak yer aldı.

Bu değişiklik, toplumda kolay kabul gören bir uygulama olmadı. Birçok yerde ezanın Arapça okunmaya devam edilmesi ya da Türkçe ezana tepki gösterilmesi, kolluk ve yargı süreçlerine konu oldu. Konuyu inceleyen akademik çalışmalarda, Arapça ezan yasağının halkın bir bölümünde rahatsızlık yarattığı ve çok partili hayata geçiş sürecinde bu rahatsızlığın siyaseten daha görünür hale geldiği belirtilir.

1941’deki ceza düzenlemesi, 1950’ye kadar yürürlükte kaldı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldikten kısa süre sonra konu Meclis gündemine taşındı. 16 Haziran 1950’de yapılan değişiklikle TCK 526. maddedeki “Arapça ezan ve kamet okuyanlar” kaydı kaldırıldı. TBMM tutanaklarında, bu hükmün kaldırılması için verilen gerekçelerde ibadet usulüne müdahalenin yanlış olduğu savunuluyordu.

Bu kararın ardından Türkiye’de ezan yeniden Arapça okunmaya başladı. 1950’deki değişiklik, Demokrat Parti’nin ilk büyük sembolik adımlarından biri oldu ve uzun yıllar Türk siyasetinde laiklik, din özgürlüğü, devletin dinî alana müdahalesi ve halkın inanç pratikleri tartışmalarında önemli bir dönemeç olarak anıldı.

1946 – İtalya’da monarşi kaldırıldı; cumhuriyet dönemi başladı

2 Haziran 1946’da İtalya’da yapılan halkoylamasıyla monarşinin kaldırılması ve ükenin cumhuriyet olarak yönetilmesi yönünde karar çıktı. Böylece 1861’de İtalya’nın birleşmesiyle başlayan krallık dönemi sona erdi. İtalya, II. Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra yeni bir siyasal rejime geçti.

İtalya Krallığı, 19. yüzyılda parçalı İtalyan devletlerinin birleşmesiyle kurulmuştu. Birleşmenin merkezinde Savoya Hanedanı vardı. 1861’de II. Vittorio Emanuele, birleşik İtalya’nın ilk kralı oldu. Ancak krallık, 20. yüzyıla gelindiğinde özellikle faşizmle kurduğu ilişki nedeniyle ağır biçimde yıprandı.

Bu yıpranmanın merkezinde Benito Mussolini ve faşist rejim vardı. Mussolini, 1922’de Roma Yürüyüşü’nden sonra iktidara geldi. Kral III. Vittorio Emanuele, Mussolini’yi başbakan atayarak faşistlerin iktidar yolunu açtı. Sonraki yıllarda İtalya’da parlamento ve özgür siyaset büyük ölçüde etkisizleşti; faşist diktatörlük kuruldu.

  1. Dünya Savaşı, İtalya için büyük bir felaket oldu. Mussolini yönetimindeki İtalya, Nazi Almanyası’nın yanında savaşa girdi. Ülke askerî yenilgiler, ekonomik yıkım, bombardımanlar, işgal ve iç savaş benzeri çatışmalar yaşadı. 1943’te Mussolini devrildi; ancak İtalya’nın kuzeyinde Alman işgali ve Mussolini’nin kurduğu kukla yönetim devam etti. Güneyde ise Müttefiklerin desteklediği yeni bir yönetim oluştu.

Kral III. Vittorio Emanuele, savaşın sonuna doğru faşizmle arasına mesafe koymaya çalıştı; ancak kamuoyunda krallığın itibarı büyük ölçüde sarsılmıştı. Birçok İtalyan, kralın Mussolini’ye yıllarca izin verdiğini, faşizmin yükselişini durdurmadığını ve ülkeyi savaşa sürükleyen düzenin parçası olduğunu düşünüyordu.

1946’ya gelindiğinde İtalya’nın önünde temel soru şuydu: Ülke monarşiyle mi devam edecekti, yoksa cumhuriyet mi olacaktı? Bu sorunun cevabı için 2 Haziran 1946’da halkoylaması yapıldı. Aynı gün, yeni anayasayı hazırlayacak Kurucu Meclis için de seçim düzenlendi. Bu seçimler, İtalya’da kadınların ulusal düzeyde oy kullandığı ilk büyük seçimlerden biri olması bakımından da çok önemliydi.

Referandumda cumhuriyet yanlıları yaklaşık yüzde 54 oy aldı; monarşi yanlıları ise yaklaşık yüzde 46’da kaldı. Sonuç ülkenin kuzeyi ve güneyi arasında belirgin bir ayrım da gösterdi. Kuzey ve Orta İtalya’da cumhuriyet daha güçlü destek bulurken, Güney İtalya’da monarşi yanlıları daha fazlaydı. Bu durum, savaşın ve faşizm deneyiminin bölgelerde farklı algılandığını gösteriyordu.

Son kral II. Umberto, babası III. Vittorio Emanuele’nin tahttan çekilmesinden sonra çok kısa süre hüküm sürebildi. Bu yüzden “Mayıs Kralı” olarak anıldı. Referandum sonucunun ardından İtalya’dan ayrıldı ve Savoya Hanedanı’nın siyasi iktidarı sona erdi.

Monarşinin kaldırılması, İtalya’nın faşizmle hesaplaşma ve demokratik yeniden kuruluş sürecinin de sembolü oldu. 1948’de yürürlüğe giren yeni anayasa, İtalya Cumhuriyeti’nin temel kurumlarını belirledi. Parlamento, siyasi partiler, temel haklar ve demokratik temsil ilkeleri savaş sonrası İtalya’nın yeni düzeninin merkezine yerleşti.

2 Haziran, bugün İtalya’da Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanır. Bu tarih, İtalyan halkının krallık yerine cumhuriyeti seçtiği, faşizmin gölgesinden çıkmaya çalışan ülkenin demokratik bir başlangıç yaptığı gün olarak kabul edilir.

1947 – Yürüyen merdivenin öncülerinden Jesse W. Reno öldü

2 Haziran 1947’de Amerikalı mühendis ve mucit Jesse Wilford Reno hayatını kaybetti. Reno, modern şehir hayatının bugün en sıradan ama en vazgeçilmez araçlarından biri haline gelen yürüyen merdivenin öncü mucitlerinden biri olarak kabul edilir. Onun geliştirdiği sistem, bugünkü anlamda tam basamaklı yürüyen merdiven olmasa da insanları eğimli bir hat üzerinde mekanik olarak yukarı taşıyan ilk çalışan örneklerden biriydi.

Jesse W. Reno, 4 Ağustos 1861’de ABD’nin Kansas eyaletindeki Fort Leavenworth askerî yerleşiminde doğdu. Babası Jesse Lee Reno, Amerikan İç Savaşı’nda Birlik ordusunda görev yapan bir generaldi ve 1862’de South Mountain Muharebesi’nde hayatını kaybetti. Jesse W. Reno bu nedenle çok küçük yaşta babasız kaldı; ancak mühendislik ve teknik alanlara ilgisi erken yaşta gelişti.

Reno, Lehigh University’de mühendislik eğitimi aldı ve 1883’te mezun oldu. Daha sonra maden, metalürji ve ulaşım sistemleriyle ilgili alanlarda çalıştı. Onu tarihe geçiren fikir ise insanların merdiven çıkma zahmetini azaltacak eğimli bir mekanik taşıma sistemi geliştirmesiydi. Elevator Museum’un biyografisine göre Reno, eğimli hareketli merdiven fikrini genç yaşlarda zihninde kurmuş; mühendislik eğitimi ve çalışma hayatı bu fikri teknik bir tasarıma dönüştürmesine imkân vermişti.

Reno’nun icadı ilk başta “escalator” olarak değil, “inclined elevator”, yani “eğimli asansör” olarak adlandırıldı. Sistem, bugünkü yürüyen merdivendeki düz basamak yapısından çok, üzerinde tutunma çıkıntıları bulunan eğimli bir taşıyıcı bant gibiydi. İnsanlar bu banda ayakta binerek yukarı taşınıyordu. Britannica, Reno’nun 1891’de geliştirdiği sistemin 25 derecelik eğimle çalışan bir taşıma bandı olduğunu belirtir.

Reno, bu tasarım için 1891’de patent başvurusu yaptı; patent 15 Mart 1892’de onaylandı. Hagley Museum’un aktardığına göre Reno’nun bu “moving stairs” ya da “inclined elevator” tasarımı, New York’ta bir yeraltı istasyonu önerisinin parçası olarak düşünülmüştü. Yani icadın arkasında yalnız eğlence ya da gösteri değil, büyüyen şehirlerde insan akışını daha hızlı yönetme ihtiyacı vardı.

Reno’nun çalışan ilk sistemi, New York’taki Coney Island eğlence alanında, Old Iron Pier üzerinde denendi. Bu deneme, yürüyen merdiven fikrinin halka gösterildiği ilk örneklerden biri oldu. Daha sonra sistem, kent içi ulaşımda da kullanılmaya başladı. New Yorker arşivinde yer alan bir yazıya göre Reno’nun ürettiği ilk ünitelerden biri, 1900’de New York’ta Third Avenue “L” hattının 59. Cadde istasyonuna kuruldu ve büyük ilgi gördü.

Bugünkü yürüyen merdiven formu ise yalnız Reno’nun icadından ibaret değildir. Bu alanda Nathan AmesCharles Seeberger ve Otis mühendislerinin de katkıları oldu. Nathan Ames daha erken bir “dönen merdiven” patenti almıştı; ancak bu sistem hiç inşa edilmedi. Reno’nun önemi, fikri çalışan ve kullanılabilir bir düzeneğe dönüştürmesiydi. Daha sonra Otis mühendisleri, Reno ve Seeberger’in tasarımlarını geliştirerek günümüzde bildiğimiz basamaklı yürüyen merdivene daha yakın sistemi ortaya çıkardı.

Yürüyen merdiven, 20. yüzyıl şehirleşmesinin sessiz devrimlerinden biridir. Metro istasyonları, tren garları, havaalanları, büyük mağazalar, alışveriş merkezleri ve iş kuleleri, insan kalabalıklarını katlar arasında hızlı taşımak zorundaydı. Reno’nun “eğimli asansör” fikri, bu ihtiyacın ilk teknik cevaplarından biri oldu. Bugün yürüyen merdiven o kadar gündelik bir araçtır ki, çoğu insan onun da bir zamanlar cesur bir mühendislik yeniliği olduğunu düşünmez.

Jesse W. Reno, yalnız yürüyen merdivenle ilgilenmedi; farklı mekanik sistemler ve ulaşım fikirleri üzerine de çalıştı. Ancak adını kalıcı yapan buluşu, insanların dikey şehir içinde hareket etme biçimini değiştiren bu mekanik taşıma sistemi oldu.

1948 – Nazi tıp suçlarının dört önemli faili idam edildi

2 Haziran 1948’de Nazi Almanyası’nın tıp suçlarıyla bağlantılı dört önemli ismi, Viktor Brack, Karl Brandt, Karl Gebhardt ve Wolfram Sievers, Almanya’daki Landsberg Cezaevi’nde idam edildi. Bu isimler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg’de görülen ve tarihe Doktorlar Davası olarak geçen yargılamada mahkûm edilen sanıklar arasındaydı. ABD Holokost Anı Müzesi’ne göre bu dava, Nürnberg’deki sonraki yargılamaların ilkiydi; 23 doktor ve yönetici, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla yargılandı.

Doktorlar Davası, resmî adıyla United States of America v. Karl Brandt, et al., 1946-1947 yıllarında Nürnberg’de Amerikan askerî mahkemesi tarafından yürütüldü. Sanıklar, Nazi toplama kamplarında insanlar üzerinde yapılan ölümcül deneyler, zorla kısırlaştırma, toplu öldürme programları ve tıbbın Nazi ideolojisinin hizmetine sokulması gibi suçlamalarla yargılandı. Harvard Law School’un Nürnberg dava arşivi, davanın 23 doktor ve idareciye karşı açıldığını ve Nazi tıp suçlarını konu aldığını belirtir.

Bu davanın merkezinde, insan bedeninin bilimsel araştırma adına nasıl sistemli biçimde istismar edildiği vardı. Toplama kamplarındaki mahkûmlar, rızaları olmadan yüksek irtifa, dondurucu soğuk, deniz suyu içirme, sıtma, kemik ve kas nakli, zehir, yara enfeksiyonu ve benzeri deneylerde kullanıldı. Bu deneylerin önemli bölümü ölümle, kalıcı sakatlıkla ya da ağır işkenceyle sonuçlandı.

Karl Brandt, Adolf Hitler’in özel doktorlarından biriydi. Aynı zamanda Nazi Almanyası’nda sağlık ve tıp hizmetlerinin en üst düzey yöneticilerinden biri haline geldi. Brandt, özellikle Aktion T4 adı verilen ötanazi programıyla bağlantılıydı. Bu programda zihinsel ya da fiziksel engelli, ağır hasta veya “yaşamaya değmez” görülen binlerce insan sistemli biçimde öldürüldü. Nazi rejimi, tıbbı tedavi etme görevinin dışına çıkarıp insanları ayıklama, sınıflandırma ve yok etme aracına dönüştürdü.

Viktor Brack da Aktion T4 programının idari örgütlenmesinde önemli rol oynayan isimlerdendi. Brack, Hitler’in özel kalemiyle bağlantılı çalıştı ve ötanazi programının bürokratik yürütücülerinden biri oldu. Ayrıca toplama kamplarındaki mahkûmlara yönelik zorla kısırlaştırma planlarıyla da ilişkilendirildi. Bu yönüyle Brack, doğrudan doktor kimliğinden çok, cinayet programlarını organize eden Nazi bürokrasisinin temsilcilerinden biriydi.

Karl Gebhardt, Himmler’e yakınlığıyla bilinen bir SS doktoruydu. Ortopedi ve cerrahi alanında uzmanlaşmıştı; ancak adını tıp tarihine bir hekim olarak değil, toplama kampı deneyleriyle yazdırdı. Özellikle Ravensbrück toplama kampında kadın mahkûmlar üzerinde yapılan yara, enfeksiyon ve sülfanilamid deneyleriyle bağlantılıydı. Bu deneylerde mahkûmların bacaklarında yapay yaralar açıldı, enfeksiyon oluşturuldu ve çeşitli tedavi yöntemleri denenerek insan bedeni bir laboratuvar malzemesi gibi kullanıldı.

Wolfram Sievers ise Ahnenerbe adlı SS bağlantılı araştırma örgütünün yöneticilerindendi. Ahnenerbe, Nazi ideolojisinin sözde bilimsel temellerini üretmeye çalışan bir kurumdu. Sievers, özellikle mahkûmlar üzerinde yapılan deneyler ve Strazburg’daki anatomi koleksiyonu için öldürülen insanların bedenleriyle bağlantılı suçlardan yargılandı.

Doktorlar Davası’nda toplam 16 sanık suçlu bulundu; 7 sanık ölüm cezasına çarptırıldı. Ölüm cezaları 2 Haziran 1948’de infaz edildi. Bu infazlar, Nazi Almanyası’nda yalnız askerlerin, siyasetçilerin ve kamp komutanlarının değil, doktorların, bilim insanlarının ve yöneticilerin de insanlığa karşı suçlardan sorumlu tutulabileceğini gösterdi.

Bu davanın en kalıcı sonuçlarından biri Nürnberg Kodu oldu. Mahkeme, insanlar üzerinde yapılacak tıbbi araştırmalarda gönüllü rızanın zorunlu olduğunu açık biçimde ortaya koydu. Yani bir insan, kendi açık onayı olmadan deney konusu yapılamazdı. Bugün modern tıp etiğinin temel ilkeleri arasında sayılan bilgilendirilmiş onam, gönüllülük, deneyin bilimsel gerekliliği ve deneğin zarar görmemesi gibi başlıklar, büyük ölçüde Nazi tıp suçlarının ardından yeniden tanımlandı.

1948 – “Süper Vali” olarak anılan Recep Yazıcıoğlu doğdu

2 Haziran 1948’de Türk kamu yönetiminin en sıra dışı isimlerinden Recep Yazıcıoğlu doğdu. Trabzon’un Köprübaşı ilçesiyle anılan Yazıcıoğlu, kaymakamlık ve valilik görevlerinde klasik bürokrat kalıplarının dışına çıkan tavrıyla tanındı. Halkla doğrudan temas kurması, makam mesafesini azaltması, hızlı karar alması ve yerel kalkınmaya verdiği önem nedeniyle kamuoyunda “Süper Vali” ve “Efsane Vali” olarak anıldı.

Recep Yazıcıoğlu’nun babası müftüydü. Çocukluk ve gençlik yılları, babasının görevleri nedeniyle farklı şehirlerde geçti. İlköğrenimini Trabzon’da, ortaokul ve lise eğitimini ise Muğla Milas ve Aydın çevresinde tamamladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Hukuk eğitimi, onu mülki idare mesleğine taşıyan ana basamak oldu.

Meslek hayatına kaymakamlıkla başladı. Türkiye’nin farklı ilçelerinde görev yaparken, devletin sorun çözen ve vatandaşın hayatına dokunan bir yapı olması gerektiğini savundu. Bu anlayış, ileride valiliklerinde daha görünür hale gelecekti. Yazıcıoğlu’na göre iyi yönetici, odasında bekleyen değil, halkın arasına çıkan, köye giden, yolu, okulu, suyu, sağlık ocağını yerinde gören kişiydi.

1984’te, henüz 36 yaşındayken Tokat Valisi oldu. Bu yaş, onu dönemin en genç valilerinden biri haline getirdi. Tokat’ta özellikle eğitim, sağlık ve kırsal hizmetler alanındaki çalışmalarıyla dikkat çekti. Köylere okul, sağlık ocağı, yol ve altyapı hizmeti götürme konusunda hızlı ve pratik çözümler aradı. Bürokratik yavaşlığa karşı daha doğrudan, sonuç odaklı bir yönetim tarzı benimsedi.

Daha sonra Aydın Valisi olarak görev yaptı. Aydın’da da halkla yakın ilişki kuran, resmî törenlerden çok sahadaki sorunlarla ilgilenen bir vali profili çizdi. Klasik devlet ciddiyetini tamamen reddetmeden, devlet-vatandaş arasındaki mesafeyi azaltmaya çalıştı. Bu tavrı, onu hem çok sevilen hem de zaman zaman tartışılan bir bürokrat haline getirdi.

1991’de Erzincan Valisi oldu. Erzincan görevi, onun kamuoyunda en çok tanındığı dönemlerden biri oldu. 1992 Erzincan depremi sonrasında şehrin toparlanması, yeniden yapılanma çalışmaları ve afet yönetimi konularında aktif rol aldı. Ayrıca Erzincan’da doğa sporları, rafting, turizm ve yerel potansiyellerin değerlendirilmesi gibi alanlarda da girişimleriyle öne çıktı.

Recep Yazıcıoğlu’nun yönetim anlayışında en dikkat çekici taraflardan biri, yerel imkânları harekete geçirme çabasıydı. Merkezden gelecek talimatı ve bütçeyi beklemek yerine, yerel halkı, iş insanlarını, bürokrasiyi ve sivil inisiyatifi bir araya getirmeye çalışıyordu. Bu yönüyle “devlet baba” anlayışından çok, vatandaşla birlikte çalışan “hizmetkâr devlet” fikrine yakın durdu.

Ancak bu tavır, zaman zaman merkezî bürokrasiyle gerilim yaşamasına da neden oldu. Yazıcıoğlu, açık sözlü, doğrudan konuşan ve alışılmış hiyerarşik kalıpları zorlayan bir yöneticiydi. Bu nedenle sevenleri onu cesur ve halkçı bir vali olarak görürken, bazı çevreler onu fazla bağımsız ve kontrol edilmesi zor bir bürokrat olarak değerlendirdi.

1999’da merkez valiliğine alındı. 2003’te ise Denizli Valiliği görevine getirildi. Ancak bu görevi uzun süremedi. 2 Eylül 2003’te Eskişehir-Ankara yolu üzerinde geçirdiği trafik kazasında ağır yaralandı. 8 Eylül 2003’te Ankara’da hayatını kaybetti. Cenazesi, hayatında özel yeri olan Aydın’ın Söke ilçesinde toprağa verildi.

Recep Yazıcıoğlu’nun hayatı daha sonra sinema ve televizyona da ilham verdi. Onun sıra dışı vali imajı, özellikle Vali adlı filmle geniş kitlelerin hafızasında yeniden canlandı. Film doğrudan biyografi olmaktan çok, idealist bir vali karakteri üzerinden Türkiye’de devlet, bürokrasi ve yerel yönetim tartışmalarını popüler kültüre taşıdı.

1953 – II. Elizabeth taç giydi; televizyon çağının ilk büyük kraliyet töreni yaşandı

2 Haziran 1953’te Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth, Londra’daki Westminster Abbey’de düzenlenen törenle taç giydi. Elizabeth, babası Kral VI. George’un 6 Şubat 1952’de ölümü üzerine tahta çıkmıştı; ancak İngiliz geleneğine göre taç giyme töreni, yas dönemi ve hazırlıklar nedeniyle daha sonra yapılmıştı.

  1. Elizabeth, 1926’da Londra’da doğdu. Doğduğunda doğrudan tahta çıkması beklenen biri değildi. Çünkü babası Prens Albert, kralın ikinci oğluydu. Ancak amcası VIII. Edward, 1936’da Amerikalı Wallis Simpson ile evlenebilmek için tahttan çekilince Elizabeth’in babası VI. Georgeadıyla kral oldu. Böylece Elizabeth, bir anda tahtın varisi haline geldi.

1952’de VI. George öldüğünde Elizabeth, eşi Prens Philip ile Kenya’daydı. Henüz 25 yaşındaydı. Babasının ölüm haberini aldıktan sonra Londra’ya döndü ve kraliçe olarak görevine başladı. Resmen tahta çıkışı 1952’de gerçekleşmiş olsa da taç giyme töreni 2 Haziran 1953’te yapıldı.

Törenin yapıldığı Westminster Abbey, İngiliz monarşisinin en önemli mekânlarından biridir. 1066’dan bu yana İngiliz ve daha sonra Britanya hükümdarlarının taç giyme törenleri büyük ölçüde burada yapılmıştır. Bu nedenle II. Elizabeth’in töreni, yaklaşık bin yıllık monarşi geleneğinin devamı anlamına geliyordu.

Taç giyme töreninde kraliçeye St. Edward’s Crown takıldı. Bu taç, Britanya kraliyet geleneğinin en kutsal sembollerinden biri kabul edilir. Törende kraliçeye asa, küre ve kılıç gibi hükümdarlık sembolleri de sunuldu. Bu semboller, hükümdarın dünyevi iktidarını, adalet görevini, Hristiyan inancıyla bağını ve devletin sürekliliğini temsil ediyordu.

1953 törenini tarihsel olarak özel kılan en önemli noktalardan biri, törenin televizyondan yayımlanmasıydı. Daha önce kraliyet törenleri halkın büyük çoğunluğu için ancak gazete fotoğrafları, radyo yayını ya da haber filmleri aracılığıyla izlenebiliyordu. II. Elizabeth’in taç giyme töreni ise milyonlarca kişi tarafından televizyon ekranlarından canlıya yakın biçimde takip edildi.

Bu karar başlangıçta saray çevrelerinde tartışma yaratmıştı. Bazıları, taç giyme töreninin kutsal ve geleneksel havasının kamera karşısında sıradanlaşacağını düşünüyordu. Ancak yayın büyük ilgi gördü. Birçok kişi ilk kez televizyon almak için harekete geçti; aileler ve komşular ekran başında toplandı. Bu yönüyle tören, Britanya’da televizyonun yaygınlaşmasını hızlandıran olaylardan biri oldu.

  1. Elizabeth’in taç giydiği dönem, Britanya için büyük değişim yıllarıydı. II. Dünya Savaşı yeni bitmiş sayılırdı; ülke ekonomik sıkıntılar, imparatorluğun çözülmesi ve yeni dünya düzeninde yerini yeniden tanımlama süreciyle karşı karşıyaydı. Hindistan bağımsız olmuş, Britanya İmparatorluğu yavaş yavaş Commonwealthadı verilen daha gevşek bir milletler topluluğuna dönüşmeye başlamıştı.

Elizabeth, bu uzun değişim döneminin sembol figürü oldu. Taç giyme töreninde genç bir kraliçeydi; sonraki yıllarda ise dekolonizasyon, Soğuk Savaş, Avrupa Birliği tartışmaları, toplumsal dönüşümler, medya çağının büyümesi ve kraliyet ailesinin krizleri boyunca tahtta kaldı. 2022’de öldüğünde 70 yıl hüküm sürmüş, Britanya tarihinin en uzun süre tahtta kalan hükümdarı olmuştu.

1964 – Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu; Filistin davası örgütlü bir siyasi çatı kazandı

2 Haziran 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü, kısa adıyla FKÖ, Kudüs’te kuruldu. Arapça adı Munazzamat al-Taḥrīr al-Filasṭīniyya, İngilizce adı ise Palestine Liberation Organization, yani PLO olan örgüt, Filistin halkını temsil edecek ortak bir siyasi çatı oluşturma amacıyla ortaya çıktı. Filistin Ulusal Konseyi’nin 28 Mayıs 1964’te Kudüs’te başlayan toplantısının sonunda FKÖ’nün kuruluşu ilan edildi; örgütün temel yasası ve ulusal şartı kabul edildi.

FKÖ’nün kuruluşu, Arap dünyasının ve Filistin meselesinin 1948’den sonra içine girdiği büyük kırılmayla bağlantılıydı. 1948 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından yüz binlerce Filistinli yerinden edilmiş, Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Ürdün ve başka bölgelere dağılmıştı. Filistinlilerin kendi adına konuşacak, taleplerini uluslararası alanda taşıyacak ve farklı grupları bir araya getirecek bir temsil yapısına ihtiyaç duyduğu düşünülüyordu.

Örgütün kurulmasında Arap Birliği önemli rol oynadı. 1964’teki Arap zirvesinde, Filistinlileri temsil edecek bir örgütlenmenin oluşturulması desteklendi. Ancak FKÖ’nün ilk yıllarında Arap devletlerinin etkisi çok belirgindi. Bu nedenle örgüt, başlangıçta tam anlamıyla bağımsız bir Filistin ulusal hareketinden çok, Arap devletlerinin gözetimi altında şekillenen bir yapı görünümündeydi.

FKÖ’nün ilk başkanı Ahmed Şukeyri oldu. Şukeyri, Filistinli bir hukukçu ve diplomat olarak Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler çevrelerinde tanınan bir isimdi. İlk dönemde örgütün dili daha çok Arap devletlerinin resmî politikalarına yakın duruyordu. Ancak 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra durum değişti.

1967’deki Altı Gün Savaşı, Filistin meselesinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. İsrail, savaş sonunda Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni kontrolü altına aldı. Arap devletlerinin ağır yenilgisi, Filistinli gruplar içinde “kendi davasını kendi örgütlenmesiyle yürütme” fikrini güçlendirdi. Bu süreçte El Fetih hareketi ve onun lideri Yaser Arafat öne çıktı.

Yaser Arafat, 1969’da FKÖ Yürütme Komitesi Başkanlığı’na getirildi. Bazı kaynaklarda 1968’de örgüt içindeki ağırlığının arttığı belirtilse de genel kabul gören tarih Arafat’ın FKÖ liderliğine 1969’da geçtiğidir.

Arafat döneminde FKÖ, Arap devletlerinin kontrolündeki bir çatı örgüt olmaktan çıkarak daha belirgin biçimde Filistin ulusal hareketinin merkezi haline geldi. Örgüt içinde El Fetih’in yanı sıra farklı sol, milliyetçi ve silahlı gruplar da yer aldı. FKÖ, uzun yıllar boyunca silahlı mücadele, gerilla savaşı, diplomasi, propaganda ve uluslararası tanınma arayışını birlikte yürüttü.

1974’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdı ve örgüte gözlemci statüsü verdi. Aynı yıl Yaser Arafat, BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayla Filistin davasını dünya kamuoyunun merkezine taşıdı. Bu, FKÖ’nün uluslararası diplomaside muhatap alınan bir siyasi aktör haline gelmesinde önemli bir adımdı.

FKÖ’nün tarihi aynı zamanda tartışmalı bir tarihtir. Örgüte bağlı ya da örgüt içindeki bazı grupların gerçekleştirdiği silahlı eylemler ve sivilleri hedef alan saldırılar, uzun yıllar uluslararası alanda büyük tepki topladı. Buna karşılık Filistinliler açısından FKÖ, mültecilerin, işgal altındaki toprakların ve devlet kurma talebinin dünyaya duyurulduğu ana siyasi platform oldu.

1990’larda FKÖ, İsrail ile doğrudan müzakere sürecine girdi. 1993’teki Oslo Anlaşmaları ile Yaser Arafat, İsrail’in barış ve güvenlik içinde var olma hakkını tanıdı; İsrail de FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak muhatap aldı. Bu süreç, Filistin Yönetimi’nin kurulmasına ve Filistin siyasetinde yeni bir döneme yol açtı. Ancak bağımsız Filistin devleti hedefi, sonraki yıllarda çözülemeyen çatışmalar, yerleşim politikaları, intifadalar ve iç bölünmeler nedeniyle tamamlanamadı.

1966 – Kıbrıs’ta Rum yönetimi Lefkoşa’nın Türk kesimine giriş çıkışı yasakladı

2 Haziran 1966’da Kıbrıs’ta Rum yönetimine bağlı polis güçleri, Lefkoşa’nın Türk kesimine giriş çıkışı durdurdu. Kıbrıs Türk liderliği, ertesi gün yaptığı bildirimde, bu uygulama nedeniyle Kıbrıslı Türk hâkimlerin görev yerlerine gidemediklerini, hatta mahkemeye ulaşabilen bir Türk hâkimin de aşağılayıcı koşullar altında Türk kesimine dönmeye zorlandığını bildirdi. Bu bilgi, dönemin BM Genel Sekreteri raporuna atıf yapan Kıbrıs kaynaklarında da yer alır.

Bu olay, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kısa sürede içine girdiği büyük ortaklık krizinin devamıydı. Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960’ta Türk ve Rum toplumlarının siyasi ortaklığı üzerine kurulmuştu. Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk olacak; iki toplum devlet yönetiminde belirli anayasal haklarla temsil edilecekti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı da 1960 düzeninin iki halkın eşit siyasi hak ve statüsüne dayandığını belirtir.

Ancak 1963 sonunda başlayan toplumlararası çatışmalar, bu ortaklık yapısını fiilen çökertti. Kıbrıslı Türkler, birçok bölgede güvenlik gerekçesiyle kendi mahallelerine ve savunma bölgelerine çekildi. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın değerlendirmesinde de 1963-1964 olaylarının ardından Kıbrıslı Türklerin enklavlara çekilmek zorunda kaldığı ve adadaki fiilî bölünmenin 1974’ten önce, 1964’te ortaya çıktığı vurgulanır.

Burada “enklav” kavramını açıklamak gerekir. Enklav, bir topluluğun çoğunlukla kendini korumak için belirli bir bölgede sıkıştığı, çevresi başka bir güç ya da topluluk tarafından kontrol edilen alan anlamına gelir. 1960’ların ortasında Kıbrıslı Türklerin yaşadığı birçok mahalle ve köy, bu şekilde dış dünyayla sınırlı bağlantı kurabilen kapalı bölgelere dönüştü.

Lefkoşa, bu bölünmenin en görünür olduğu yerdi. Şehir, Türk ve Rum kesimleriyle fiilen ayrılmış durumdaydı. 1964’te Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün adaya gelmesiyle ara bölgeler ve geçiş noktaları belli ölçüde denetlense de gündelik hayat üzerindeki baskılar devam etti. Lefkoşa’daki Türk kesimine giriş çıkışın durdurulması, bu baskının şehir hayatına doğrudan yansıyan örneklerinden biriydi.

Bu tür yasaklar yalnız siyasi anlam taşımıyordu; insanların işine, mahkemeye, pazara, hastaneye, okuluna ve akrabalarına ulaşmasını da etkiliyordu. Türk hâkimlerin görev yerlerine gidememesi, meselenin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortak devlet kurumlarının işlemesi açısından da ciddi bir kriz olduğunu gösteriyordu. Çünkü Türk toplumunun devlet içindeki temsilcileri fiilen hareket edemez hale getiriliyordu.

Kıbrıs meselesini çalışan akademik kaynaklar da 1963 sonrasında Lefkoşa’da Türk kesiminin yoğun baskı altında kaldığını, Türklerin işe gidip gelme ve seyahat etme sırasında tutuklanma ya da engellenme riski yaşadığını aktarır. Bu, Kıbrıslı Türklerin günlük hayatının giderek daha dar bir alana sıkıştırıldığını gösteren önemli bir ayrıntıdır.

1966 – Surveyor 1 Ay’a indi; ABD ilk kez Ay yüzeyinden fotoğraf gönderdi

2 Haziran 1966’da NASA’nın Surveyor 1 adlı uzay aracı, Ay yüzeyine başarılı biçimde yumuşak iniş yaptı. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ay’a indirdiği ilk başarılı uzay aracıydı. Surveyor 1, Ay’ın Oceanus Procellarum yani “Fırtınalar Okyanusu” adı verilen geniş düzlüğüne indi ve kısa süre sonra Dünya’ya Ay yüzeyinden görüntüler göndermeye başladı.

Bu görev, insanlığın Ay’a iniş yolculuğunda kritik basamaklardan biriydi. 1960’ların ortasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında büyük bir uzay yarışı yaşanıyordu. Sovyetler, 1957’de Sputnik’i uzaya göndermiş, 1961’de Yuri Gagarin’i yörüngeye çıkararak büyük prestij kazanmıştı. ABD ise Başkan John F. Kennedy’nin “1960’lar bitmeden Ay’a insan indirme” hedefi doğrultusunda Apollo programını hazırlıyordu.

Ancak Ay’a insan indirmek için önce çok temel bir sorunun yanıtlanması gerekiyordu: Ay yüzeyi gerçekten inişe uygun muydu? O dönemde Ay toprağının ne kadar sağlam olduğu tam olarak bilinmiyordu. Bazı teoriler, uzay araçlarının Ay yüzeyindeki ince toza gömülebileceğini bile öne sürüyordu. Surveyor programı, bu belirsizliği gidermek için tasarlanmıştı.

Surveyor 1, 30 Mayıs 1966’da fırlatıldı ve yaklaşık 63 saatlik yolculuğun ardından Ay’a indi. Araç, inişten sonra çevresindeki yüzeyi fotoğraflamaya başladı. Arizona Üniversitesi’nin Surveyor arşivine göre araç, Ay’a indikten sonra 11.240 yüksek çözünürlüklü televizyon görüntüsü gönderdi. Bu fotoğraflar, Ay toprağının yapısı, taşlar, gölgeler ve yüzey eğimi hakkında çok değerli bilgiler sağladı.

Bu görüntüler dünya kamuoyu için de heyecan vericiydi. İnsanlar ilk kez bir Amerikan uzay aracının Ay yüzeyinden gönderdiği yakın görüntülere bakıyordu. Ay, artık yalnız teleskopla izlenen uzak ve gizemli bir gök cismi değildi, üzerine inilebilen, fotoğraflanabilen ve ölçülebilen bir yer haline gelmişti.

Surveyor 1’in başarısı, Apollo programı açısından büyük güven verdi. Ay yüzeyinin iniş araçlarını taşıyabilecek kadar sağlam olduğu anlaşıldı. Ayrıca iniş motorları, yönlendirme sistemleri, iletişim donanımı ve yüzeyde çalışma teknikleri sınanmış oldu. Bu bilgiler, birkaç yıl sonra Apollo astronotlarının güvenli inişi için doğrudan önem taşıdı.

Surveyor 1, aslında çok karmaşık bilimsel cihazlarla donatılmış bir laboratuvar değildi; temel görevi güvenli inişi kanıtlamak ve görüntü göndermekti. Buna rağmen sonuçları çok büyüktü. Ay’a inmek, orada durabilmek ve Dünya’yla bağlantıyı sürdürebilmek, uzay mühendisliği açısından başlı başına büyük bir eşikti.

1968 – Leyla Atakan İzmit Belediye Başkanı seçildi; Türkiye’de doğrudan seçilen ilk kadın belediye başkanı oldu

2 Haziran 1968’de yapılan yerel seçimlerde Leyla Atakan, İzmit Belediye Başkanı seçildi. Bu seçim yalnız İzmit için değil, Türkiye’de kadınların yerel yönetimlerdeki temsili açısından da tarihî bir dönüm noktasıydı. Leyla Atakan, Türkiye’de halkın doğrudan oyuyla seçilen ilk kadın belediye başkanı olarak kabul edilir.

Leyla Atakan, 1925’te Maşukiye’de doğdu. Babası, Millî Mücadele’de görev yapmış komutanlardan Hasan Atakan’dı. Bu aile geçmişi, onun Cumhuriyet değerleriyle ve kamusal sorumluluk duygusuyla yetişmesinde etkili oldu. İzmit ve çevresiyle kurduğu bağ, daha sonra siyasi hayatının merkezine yerleşti.

Atakan, siyasete Cumhuriyet Halk Partisi içinde başladı. Kocaeli’de aktif parti çalışmaları yürüttü ve kısa sürede dikkat çeken bir kadın siyasetçi haline geldi. O yıllarda siyasetin erkek egemen yapısı düşünüldüğünde, bir kadının yerel örgütlenmede öne çıkması ve belediye başkanlığına aday olması başlı başına cesur bir adımdı.

1968 seçimlerinde Leyla Atakan’ın başarısı, CHP’nin İzmit’te uzun aradan sonra belediyeyi kazanması anlamına da geliyordu. İzmit halkı, bir kadını doğrudan belediye başkanlığına seçerek Türkiye siyaset tarihinde ayrı bir sayfa açtı. Bugün bu nedenle Leyla Atakan adı hem Kocaeli’nin hem de Türkiye kadın siyasetinin sembol isimleri arasında anılır.

Onun belediye başkanlığı dönemi kısa sürdü; ancak şehir hafızasında güçlü bir iz bıraktı. İzmit’in kentleşme sorunları, altyapısı, sosyal hayatı ve modern belediyecilik anlayışı için çalıştı. Leyla Atakan, şehirle doğrudan temas kuran, halkın içinde görünen, İzmit’in sorunlarını sahiplenen bir belediye başkanı olarak hatırlandı.

Burada dönemin şartlarını unutmamak gerekir. 1960’ların Türkiye’sinde kadınlar seçme ve seçilme hakkını çoktan kazanmıştı; ancak siyasette ve yerel yönetimlerde kadın temsili hâlâ son derece sınırlıydı. Leyla Atakan’ın İzmit gibi sanayileşen, büyüyen ve siyasal rekabeti yüksek bir şehirde belediye başkanı seçilmesi bu yüzden sembolik değeri çok yüksek bir olaydı.

Leyla Atakan’ın hayatı trajik biçimde sona erdi. 10 Şubat 1971’de Değirmendere’den İzmit’e dönerken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Aynı kazada belediye yöneticileri İsmail Kolaylı, Abdurrahman Yüksel ve Feridun Özbay da yaşamını yitirdi. Bu kaza, Kocaeli’nin yerel hafızasında hâlâ acı bir kırılma olarak hatırlanır.

Bugün İzmit’te Leyla Atakan’ın adı caddelerde, parklarda, anmalarda ve yerel tarih çalışmalarında yaşamaya devam ediyor. Onun hikâyesi, Kocaeli’de kadınların kamusal hayattaki varlığı açısından da güçlü bir referans noktasıdır. İzmit Belediyesi’nin yapımcılığını üstlendiği Leyla Hanım adlı belgesel film de bu mirası yeni kuşaklara aktarma çabasının örneklerinden biridir.

1970 – Bereketli Topraklar Üzerinde’yi yazan Orhan Kemal öldü

2 Haziran 1970’te Türk edebiyatının büyük romancı ve hikâyecilerinden Orhan Kemal, Sofya’da hayatını kaybetti. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan yazar, özellikle işçileri, yoksulları, gurbetçileri, küçük memurları, fabrika insanlarını ve geçim derdiyle ayakta kalmaya çalışanları anlatan eserleriyle tanındı.

Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası Abdülkadir Kemali Bey, Birinci Meclis’te milletvekilliği yapmış, daha sonra siyasi nedenlerle Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış bir hukukçu ve siyasetçiydi. Ailenin Suriye ve Lübnan’a uzanan sürgün yılları, Orhan Kemal’in çocukluk ve gençlik dönemini derinden etkiledi.

Geçim sıkıntısı nedeniyle düzenli eğitimini sürdüremedi. Adana’ya döndükten sonra çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, kâtiplik gibi işlerde çalıştı. Bu yıllar, onun edebiyatının ana damarını oluşturdu. Orhan Kemal’in romanlarında fabrika avluları, pamuk tarlaları, işçi koğuşları, kiralık odalar ve yoksul mahalleler bu yüzden dekor değil, doğrudan hayatın kendisidir.

1938’de askerlik yaptığı sırada “yabancı rejimler lehine propaganda” suçlamasıyla yargılandı ve hapse mahkûm edildi. Bursa Cezaevi’nde bulunduğu dönemde Nâzım Hikmet ile tanışması, hayatının en önemli dönemeçlerinden biri oldu. Nâzım Hikmet, onun edebiyata bakışını, dilini ve çalışma disiplinini etkiledi. Orhan Kemal başlangıçta şiir yazıyordu; Nâzım’ın yönlendirmesiyle hikâye ve romana ağırlık verdi.

İlk hikâyelerinde Raşit Kemali imzasını kullandı. Daha sonra Orhan Kemal adını benimsedi. 1940’lardan itibaren hikâyeleri dergilerde yayımlanmaya başladı. Onu edebiyatımızda kalıcı kılan şey, yoksulluğu içeriden, gündelik hayatın diliyle anlatmasıydı. Karakterleri yalnız mağdur değildir; kurnaz, komik, öfkeli, umutlu, kırılgan ve dirençlidir.

Orhan Kemal’in en önemli romanlarından biri Bereketli Topraklar Üzerinde’dir. Roman, köyden kente çalışmaya gelen üç insanın Çukurova’daki ağır emek düzeni içinde yaşadıklarını anlatır. MurtazaCemileBaba EviAvare YıllarHanımın ÇiftliğiEskici ve OğullarıKanlı TopraklarGurbet Kuşları ve Vukuat Var onun en bilinen eserleri arasındadır.

Edebiyatında özellikle Çukurova çok güçlü bir yer tutar. Pamuk işçileri, toprak ağaları, fabrika sahipleri, gündelikçiler, yoksul mahalle kadınları, çocuklar ve işsiz gençler onun romanlarında canlı bir toplumsal manzara oluşturur. Ancak Orhan Kemal yalnız köyü ve tarımı değil, İstanbul’a göç eden insanların şehirde tutunma mücadelesini de anlattı. Bu yönüyle Türkiye’nin köyden kente geçiş döneminin en önemli edebî tanıklarından biri oldu.

Onun dili yalın, konuşmaya yakın ve sahicidir. Uzun açıklamalardan çok diyaloglarla karakter kurar. Kahramanlarını yargılamaz; onların içinde bulundukları koşulları gösterir. Bu yüzden eserleri hem toplumsal gerçekçi edebiyatın güçlü örnekleri arasında yer alır hem de kuru bir tez anlatımına dönüşmez. Orhan Kemal’in dünyasında yoksulluk ağırdır ama hayat duygusu, mizah ve umut tamamen kaybolmaz.

Orhan Kemal’in birçok eseri sinemaya ve televizyona uyarlandı. Hanımın Çiftliği, Murtaza, Bereketli Topraklar Üzerinde72. KoğuşGurbet Kuşları ve Eskici ve Oğulları farklı dönemlerde beyazperdeye ya da ekrana taşındı. Bu uyarlamalar, onun karakterlerinin yalnız edebiyat okurunda değil, geniş halk kitlelerinin hafızasında da yer etmesini sağladı.

1970’te Bulgaristan Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak Sofya’ya gitti. Burada geçirdiği rahatsızlık sonucu 2 Haziran 1970’te hayatını kaybetti. Cenazesi Türkiye’ye getirildi ve İstanbul’da toprağa verildi. Ardından adına Orhan Kemal Roman Armağanı verilmeye başlandı; bu ödül, Türkiye’de roman türünün önemli edebiyat ödüllerinden biri haline geldi.

1978 – Emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu Madrid’de suikast sonucu öldürüldü

2 Haziran 1978’de emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu, İspanya’nın başkenti Madrid’de düzenlenen silahlı saldırıda öldürüldü. Saldırı, Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in makam aracını hedef aldı. Araçta bulunan Zeki Kuneralp saldırıdan sağ kurtulurken, eşi Necla Kuneralp, Necla Kuneralp’in kardeşi olan emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu ve İspanyol şoför Antonio Torres hayatını kaybetti.

Beşir Balcıoğlu, 1909’da İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1938’de Dışişleri Bakanlığı’na girerek meslek memurluğuna başladı. İlk görevlerinden biri Paris Büyükelçiliği üçüncü kâtipliğiydi. II. Dünya Savaşı sırasında Paris’in Alman işgaline uğraması üzerine Türkiye’nin diplomatik temsilciliği Fransa’daki Vichy yönetimiyle birlikte taşınınca Balcıoğlu da bu zor dönemde görev yapan Türk diplomatları arasında yer aldı.

Balcıoğlu, uzun diplomasi kariyeri boyunca Türkiye Cumhuriyeti’ni farklı ülkelerde temsil etti. Dışişleri geleneğinden gelen, Cumhuriyet’in yetiştirdiği klasik diplomat kuşağının üyelerindendi. 1978’de artık emekliydi; Madrid’e de resmî bir görev için değil, aile ziyareti için gitmişti. Kardeşi Necla Kuneralp, Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in eşiydi.

Saldırı günü Zeki Kuneralp’in makam aracı, büyükelçilik binası yakınlarında seyir halindeyken silahlı saldırıya uğradı. Saldırganlar aracı hedef alarak ateş açtı. Büyükelçi Zeki Kuneralp, o sırada araçta bulunmasına rağmen saldırıdan kurtuldu; ancak eşi Necla Kuneralp, emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu ve şoför Antonio Torres öldürüldü.

Bu saldırı, 1970’li ve 1980’li yıllarda Türk diplomatlarını hedef alan Ermeni terör örgütlerinin eylem dalgasının bir parçasıydı. Dönemin saldırıları, çoğunlukla Türk büyükelçilerini, başkonsoloslarını, elçilik görevlilerini ve onların aile bireylerini hedef aldı. Madrid saldırısı da bu zincirin en acı halkalarından biri oldu. Dışişleri Bakanlığı’nın anma açıklamalarında saldırının JCAG tarafından gerçekleştirildiği belirtilir; bazı genel haber ve değerlendirme metinlerinde ise ASALA ve JCAG’ın Türk diplomatlarına yönelik saldırı dalgası birlikte anılır.

ASALA, “Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu” anlamına gelen, 1975’te ortaya çıkan silahlı bir örgüttü. JCAG ise “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adıyla bilinen başka bir örgütlenmeydi. Her iki yapı da özellikle 1970’lerin sonundan 1980’lerin ortalarına kadar Türk diplomatlarına, diplomatik temsilciliklere ve zaman zaman sivillere yönelik saldırılarla gündeme geldi.

Madrid suikastı, diplomat ailelerinin de hedef alındığını gösteren sarsıcı bir olaydı. Necla Kuneralp resmî bir diplomat değildi; Beşir Balcıoğlu ise emekliydi. Antonio Torres ise İspanyol bir şofördü. Bu üç kişinin öldürülmesi, saldırıların hedef mantığının ne kadar geniş ve acımasız olduğunu gösterdi.

Saldırıdan sağ kurtulan Zeki Kuneralp de Türk diplomasi tarihinin önemli isimlerinden biriydi. Eski Dışişleri Bakanı ve devlet adamı Ali Kemal’in oğluydu; Türkiye Cumhuriyeti’nin en deneyimli diplomatları arasında yer alıyordu. Madrid’de eşini ve kayınbiraderini kaybetmesi, bu suikastı kişisel bir trajediye de dönüştürdü.

1978 – Real Madrid’i dünya kulübüne dönüştüren Santiago Bernabéu öldü

2 Haziran 1978’de İspanyol futbolunun ve Real Madrid tarihinin en önemli isimlerinden Santiago Bernabéu Yeste, Madrid’de hayatını kaybetti. 82 yaşındaydı. Real Madrid’in resmî sitesinde de belirtildiği gibi Bernabéu; futbolcu, teknik sorumlu, yönetici ve başkan olarak kulübün bütün tarihsel katmanlarında yer aldı ve etkisi kulübün bugünkü kimliğine kadar uzandı.

Santiago Bernabéu, 1895’te İspanya’nın Albacete bölgesindeki Almansa’da doğdu. Genç yaşta Real Madrid’in altyapısına girdi ve futbolcu olarak kulübe hizmet etti. Forvet oynadı, kaptanlık yaptı ve daha sonra saha dışındaki görevlerle kulüpte kalmayı sürdürdü. Onun hikâyesi, hayatını neredeyse bütünüyle tek bir kulübe adamış bir futbol insanının hikâyesidir.

1943’te Real Madrid başkanlığına seçildi. Bu tarih, kulübün modern anlamda yeniden inşa edilmeye başladığı dönemdir. İspanya, iç savaşın yıkımından çıkmıştı; futbol kulüpleri de ekonomik ve kurumsal olarak zor durumdaydı. Bernabéu, Real Madrid’i güçlü bir kurum haline getirmek istedi.

Onun en büyük hamlelerinden biri yeni stadyum projesiydi. 1947’de açılan Nuevo Chamartín Stadı, daha sonra onun adıyla Santiago Bernabéu Stadyumu olarak anılacaktı. Bu stadyum, Real Madrid’in büyüme iddiasının mimari sembolüydü.

Bernabéu, kulübü modern bir yapıya kavuşturmak için bölümler kurdu, profesyonel teknik ekipleri destekledi ve taraftar örgütlenmelerine önem verdi. Real Madrid’i yalnız futbol takımı olmaktan çıkarıp basketbol ve başka branşları da olan büyük bir spor kulübü haline getirdi. Bu çok branşlı ve kurumsal yapı, daha sonra Avrupa’daki büyük kulüpler için model sayılabilecek bir anlayıştı.

Onun döneminde Real Madrid, Avrupa futbolunun en büyük markalarından birine dönüştü. 1950’lerde Alfredo Di Stéfano, Ferenc Puskás, Francisco Gento, Raymond Kopa ve Héctor Rial gibi yıldızların yer aldığı efsane kadro kuruldu. Real Madrid, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın ilk yıllarına damga vurdu ve üst üste kazandığı kupalarla “Avrupa’nın kralı” imajını oluşturdu.

Bu başarılar yalnız sportif değildi; futbolun küresel bir gösteriye dönüşmesinde de büyük rol oynadı. Real Madrid, Bernabéu döneminde Avrupa dışındaki ülkelerde de tanınan, yıldız oyuncularıyla takip edilen, uluslararası turnuvalarda temsil gücü yüksek bir kulüp haline geldi. Bugün “dünya kulübü” denince akla gelen Real Madrid kimliğinin temelleri büyük ölçüde onun başkanlığında atıldı.

Santiago Bernabéu, 1943’ten 1978’deki ölümüne kadar Real Madrid başkanlığını sürdürdü. Yani kulübü yaklaşık 35 yıl yönetti. Bu uzun dönem boyunca Real Madrid hem kurumsal hem sportif hem de ekonomik açıdan bambaşka bir ölçeğe ulaştı. Onun ölümünden sonra adı yalnız stadyumda değil, kulübün hafızasında da yaşamaya devam etti.

1988 – Hint sinemasının “büyük şovmeni” Raj Kapoor öldü

2 Haziran 1988’de Hint sinemasının en önemli oyuncu, yönetmen ve yapımcılarından Raj Kapoor hayatını kaybetti. Asıl adı Ranbir Raj Kapoor olan sanatçı, özellikle 1940’lardan 1960’lara uzanan dönemde Hint sinemasının altın çağını belirleyen büyük figürlerden biri oldu. Britannica, Kapoor’u Dilip Kumar ve Dev Anand’la birlikte bu dönemin Hindi sinemasına damga vuran üç büyük isminden biri olarak anar.

Raj Kapoor, 14 Aralık 1924’te o dönemde Britanya Hindistanı sınırları içinde yer alan Peşaver’de doğdu. Bugün bu şehir Pakistan sınırları içindedir. Babası Prithviraj Kapoor, tiyatro ve sinema dünyasının önde gelen oyuncularındandı. Böylece Raj Kapoor, daha sonra Hint sinemasının en ünlü ailelerinden biri haline gelecek Kapoor ailesinin ikinci kuşak büyük temsilcisi oldu.

Sinemaya çocuk yaşta girdi. Oyunculuğun yanında yönetmenlik ve yapımcılığa da yöneldi. 1948’de henüz 24 yaşındayken R. K. Films adlı yapım şirketini kurdu. Bu şirket, sonraki yıllarda Hint sinemasının en bilinen yapım merkezlerinden biri haline geldi. Kapoor’un filmleri yalnız aşk, müzik ve melodramdan ibaret değildi; yoksulluk, sınıf farkı, kentleşme, ahlak, kader ve adalet gibi temaları da popüler sinema diliyle işliyordu.

Raj Kapoor’un sinema kişiliği çoğu zaman Charlie Chaplin etkisiyle açıklanır. Özellikle Awaara (Avare) ve Shree 420 (Bay 420) gibi filmlerinde, saf, yoksul, romantik ama hayata tutunmaya çalışan küçük adam karakteri öne çıkar. Bu figür hem güldüren hem hüzünlendiren hem melodram hem toplumsal eleştiri taşıyan bir karakterdi. Kapoor bu yüzden Hindistan’da sık sık “Hint sinemasının Charlie Chaplin’i” olarak da anıldı.

1951 yapımı Awaara (Avare), onun uluslararası şöhretini büyüten en önemli filmlerden biri oldu. Film, yoksulluk, suç, kader ve sınıf meselesini melodramatik bir aşk hikâyesiyle birleştiriyordu. Raj Kapoor’un Nargis ile kurduğu ekran uyumu da bu filmin unutulmaz unsurlarındandı. Avare, Hindistan dışında Sovyetler Birliği’nde, Orta Doğu’da, Çin’de ve Türkiye’de de büyük ilgi gördü. Hatta filmin Türkçe dublajlı versiyonunun 1955’te İstanbul’da gösterime girdiği ve Türkiye’de güçlü bir etki yarattığı aktarılır.

Bu etkinin Türkiye’de özel bir karşılığı da oldu. Avare, Türk seyircisi tarafından o kadar benimsendi ki, daha sonra Sadri Alışık’ın başrolünde oynadığı Avare adlı Türk filmine de esin kaynağı oldu. Bazı kaynaklar, Raj Kapoor’un Awaara’sının Türkiye’de birden fazla uyarlamaya ilham verdiğini belirtir. Bu yönüyle Raj Kapoor, yalnız Hint sinemasının değil, Türkiye’de popüler melodram geleneğinin de dolaylı etkileyicilerinden biri sayılabilir.

Raj Kapoor’un bir başka önemli filmi Shree 420 (Bay 420) oldu. Film, büyük şehre gelen yoksul ve saf bir adamın para, sahtekârlık ve ahlaki çürüme karşısındaki sınavını anlatır. “420” sayısı, Hindistan Ceza Kanunu’nda dolandırıcılıkla ilgili maddeye gönderme yapar. Bu film de şarkıları, karakterleri ve toplumsal alt metniyle Hint sinemasının klasiklerinden biri haline geldi.

Raj Kapoor’un sinemasında müzik çok belirleyici bir yer tuttu. Şarkılar yalnız süs değildi; karakterin ruh halini, sınıf duygusunu, romantizmi ve toplumsal mesajı taşıyan temel anlatım araçlarıydı. Bu özellik, daha sonra Bollywood denilen büyük Hint popüler sinema geleneğinin en ayırt edici unsurlarından biri haline geldi. Kapoor, müzikli melodramı hem ticari hem de duygusal açıdan güçlü bir sinema formuna dönüştüren isimlerden biri oldu.

Kariyeri boyunca Barsaat (Yağmur), Aag (Ateş), Jis Desh Men Ganga Behti Hai (Ganj’ın Aktığı Ülkede), Sangam (Kavuşma), Mera Naam Joker (Benim Adım Joker), Bobby (Bobby) ve Prem Rog (Aşk Hastalığı) gibi filmlere imza attı. Bazıları büyük gişe başarıları kazandı, bazıları ilk gösterildiği dönemde beklenen ilgiyi görmedi; ancak zamanla Raj Kapoor sinemasının parçası olarak yeniden değerlendirildi.

Raj Kapoor, 1971’de Hindistan’ın önemli devlet nişanlarından Padma Bhushan ile onurlandırıldı. Sinemaya katkıları nedeniyle Hindistan sinemasının en prestijli ödüllerinden Dadasaheb Phalke Ödülü’ne de layık görüldü. Sağlık sorunları nedeniyle son yıllarında astım rahatsızlığı yaşıyordu. 1988’de bu ödülü almak üzere katıldığı törende fenalaştı; bir süre tedavi gördükten sonra 2 Haziran 1988’de hayatını kaybetti.

1989 – İran İslam Devrimi’nin lideri Humeyni öldü

3 Haziran 1989’da İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni, Tahran’da hayatını kaybetti. Humeyni, 1979 İran Devrimi’nin en önemli figürü ve 1979-1989 arasında İran’ın dini lideriydi.

Ruhullah Humeyni, 1902’de İran’ın Humeyn kentinde doğdu. Asıl adı Ruhullah Musevi Humeyni’ydi. Geleneksel Şii din eğitimi aldı ve genç yaşta Kum’daki dinî çevrelerde tanınan bir âlim haline geldi. Zamanla yalnız dinî meselelerde değil, İran’ın siyasal geleceği konusunda da etkili konuşmalar yapan bir figüre dönüştü.

Humeyni’nin siyasi yükselişi, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’ye karşı muhalefetiyle başladı. Pehlevi yönetimi, Batı’yla yakın ilişkileri, modernleşme politikaları, güvenlik aygıtının sertliği ve siyasal baskılar nedeniyle geniş kesimlerin tepkisini çekiyordu. Humeyni, özellikle 1960’lardan itibaren Şah rejimini, Batı etkisini ve monarşik yönetimi sert biçimde eleştirdi.

1963’teki çıkışlarının ardından tutuklandı, daha sonra sürgüne gönderildi. Önce Türkiye’de, ardından Irak’ın Necef kentinde yaşadı. 1978’de Irak’tan çıkarılınca Fransa’ya geçti. Paris yakınlarındaki Neauphle-le-Château’da bulunduğu dönemde, kasetler, bildiriler ve uluslararası medya aracılığıyla İran’daki muhalefetin en görünür lideri haline geldi.

1979’da İran’da Şah rejimi çöktü. Humeyni, 1 Şubat 1979’da büyük bir kalabalık tarafından karşılanarak İran’a döndü. Devrim, İran’ın devlet yapısını, hukuk düzenini, dış politikasını ve toplum hayatını kökten değiştirdi. Aynı yıl yapılan referandumla monarşi sona erdi ve İran İslam Cumhuriyeti kuruldu.

Humeyni’nin kurduğu sistemin merkezinde velayet-i fakih anlayışı vardı. Bu kavram, en basit biçimiyle, İslam hukukunu bilen yüksek dereceli bir Şii din âliminin devlet üzerinde nihai denetim yetkisine sahip olması gerektiği düşüncesidir.

Humeyni döneminde İran, içeride sert bir siyasal dönüşüm yaşadı. Eski rejim kadrolarının tasfiyesi, devrim mahkemeleri, muhalif gruplarla çatışmalar, basın ve siyasal örgütlenme üzerindeki baskılar bu dönemin belirgin özellikleriydi. Kadınların kamusal yaşamı, hukuk sistemi, eğitim ve kültür alanları da yeni İslami rejimin ilkeleri doğrultusunda yeniden şekillendirildi.

Dış politikada ise Humeyni’nin adı, özellikle ABD karşıtlığıİran rehine krizi ve İran-Irak Savaşı ile birlikte anıldı. 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve Amerikalı diplomatların rehin alınması, İran ile ABD arasındaki ilişkileri kopma noktasına getirdi. 1980’de başlayan İran-Irak Savaşı ise sekiz yıl sürdü ve iki ülkeye de ağır insani ve ekonomik bedeller ödetti.

Humeyni, İran’da milyonlarca insan için Şah rejimini deviren, bağımsızlık ve İslami kimlik iddiasını temsil eden bir liderdi. Ancak aynı zamanda muhalifleri için otoriter bir teokratik düzenin kurucusuydu. Bu nedenle mirası, bugün bile hem İran’da hem dünyada sert biçimde tartışılır.

Ölümünden sonra İran’da büyük cenaze törenleri düzenlendi. Yerine, o dönemde cumhurbaşkanı olan Ali Hamaney İran’ın yeni dini lideri olarak geçti. Böylece Humeyni’nin kurduğu siyasal yapı, kurucusunun ölümünden sonra da devam etti.

1991 – Hasretinden Prangalar Eskittim’in şairi Ahmed Arif öldü

2 Haziran 1991’de Türk şiirinin en güçlü ve en özgün seslerinden Ahmed Arif, Ankara’da hayatını kaybetti. Asıl adı Ahmed Hamdi Önal olan şair, yalnızca bir kitabıyla, Hasretinden Prangalar Eskittim ile modern Türk şiirinde çok özel bir yer edindi.

Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu. Çocukluğu Diyarbakır, Siverek ve çevresinde geçti. Bu coğrafya, onun şiirinde sesin, ritmin, isyanın, acının ve sevdanın kaynağıdır. Güneydoğu Anadolu’nun halk dili, ağıtları, destanları, sert doğası ve yoksul insanları Ahmed Arif’in şiirinde derin bir iz bıraktı.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. Ankara yılları, onun hem edebiyat çevreleriyle ilişki kurduğu hem de siyasal baskılarla karşılaştığı dönem oldu. 1940’ların sonu ve 1950’lerdeki sol düşünceye yönelik baskılar sırasında tutuklandı, hapis yattı, işkence gördü. Bu deneyimler, şiirindeki “mahpusluk”, “direniş”, “hasret” ve “onur” duygusunu daha da derinleştirdi.

Ahmed Arif’in şiiri, dönemin toplumcu gerçekçi şiiriyle bağlantılıdır; ancak onun sesi hiçbir zaman yalnızca ideolojik bir şiir sesi olarak kalmaz. Nâzım Hikmet’ten sonra toplumcu şiirin en güçlü damarlarından biri olarak görülse de Ahmed Arif’in farkı daha sert, daha yerli, daha ağıtlı ve daha destansı bir söyleyiş kurmasıdır. Şiirlerinde halk türküsünün, ağıdın, destanın ve mahpus mektubunun iç içe geçtiği bir dil vardır.

Onun şiiri bir yandan çok kişiseldir, bir yandan da geniş bir halk duygusunu taşır. “Hasretinden Prangalar Eskittim”, yalnız bir aşk şiiri değildir, aynı zamanda mahpusluğun, ayrılığın, direnmenin ve insan onurunun şiiridir. Ahmed Arif’te sevda ile dava, memleket ile insan, dağ ile şehir, acı ile umut birbirinden kopmaz.

1968’de yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim, kısa sürede büyük ilgi gördü. Kitap, Türk şiirinin en çok okunan şiir kitaplarından biri haline geldi. Ahmed Arif’in ilginç tarafı, edebiyat tarihindeki büyük yerini neredeyse tek kitapla kazanmış olmasıdır. Çok az yayımladı, kendini tekrar etmekten kaçındı, şiirini kolay çoğaltılacak bir üretim alanı gibi görmedi.

Şiirlerinde DiyarbakırAnadolumahpus damlarıdağlarnehirleryoksul insanlarsevgiliye duyulan büyük özlem ve direnen insan sık sık karşımıza çıkar. “Anadolu”, “Suskun”, “Otuz Üç Kurşun”, “Ay Karanlık”, “Sevdan Beni”, “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden” ve “Hasretinden Prangalar Eskittim” onun hafızalara kazınan şiirleri arasındadır.

Ahmed Arif’in dilinde hem sertlik hem lirizm vardır. Kelimeleri bazen bir ağıt gibi yükselir, bazen bir meydan okuma gibi keskinleşir. Bu yüzden şiirleri yalnız kitap sayfalarında kalmadı; ezberlendi, okundu, şarkılara konu oldu, siyasi ve duygusal hafızanın parçası haline geldi. Onun dizeleri, özellikle 1970’lerden itibaren birkaç kuşağın adalet, sevda ve memleket duygusuyla birleşti.

Şair, hayatının büyük bölümünü Ankara’da geçirdi. Gazetecilik yaptı, çeşitli işlerde çalıştı, sade ve gösterişsiz bir hayat sürdü. Popülerleşmesine rağmen edebiyat çevrelerinde sürekli görünür olmayı tercih etmedi. Daha çok şiirinin ve suskunluğunun etkisiyle var oldu.

1992 – Danimarka Maastricht Anlaşması’nı reddetti; Avrupa Birliği projesi ilk büyük halk engeliyle karşılaştı

2 Haziran 1992’de Danimarka’da yapılan referandumda, Maastricht Anlaşması seçmenler tarafından reddedildi. Danimarkalıların yüzde 50,7’si “hayır”, yüzde 49,3’ü “evet” oyu verdi; katılım oranı ise yüzde 83,1 oldu. Aradaki fark çok küçüktü, ancak sonuç Avrupa bütünleşmesi açısından büyük bir siyasi sarsıntı yarattı.

Maastricht Anlaşması, Avrupa Topluluğu’nu daha ileri bir siyasi ve ekonomik birlik haline getirmeyi amaçlıyordu. 7 Şubat 1992’de Hollanda’nın Maastricht kentinde imzalanan anlaşma, bugünkü Avrupa Birliği’nin temelini attı. Ortak dış politika, güvenlik iş birliği, Avrupa vatandaşlığı ve en önemlisi ekonomik-parasal birlik gibi başlıklar bu anlaşmayla güç kazandı.

Bu anlaşmanın en önemli sonuçlarından biri de ortak para birimine giden yolu açmasıydı. Daha sonra euro adını alacak ortak para fikri, Maastricht’in temel hedefleri arasındaydı. Yani anlaşma yalnız bürokratik bir Avrupa metni değildi; ülkelerin egemenlik alanlarını, para politikalarını, vatandaşlık anlayışını ve ortak karar mekanizmalarını doğrudan etkileyen büyük bir dönüşüm planıydı.

Danimarka’daki “hayır” oyunun arkasında birkaç güçlü kaygı vardı. Seçmenlerin bir bölümü, ülkenin egemenliğinin Brüksel’e devredilmesinden endişe ediyordu. Bazıları ortak para birimine geçmek istemiyor, bazıları da Avrupa vatandaşlığı kavramının ulusal vatandaşlığı zayıflatacağından korkuyordu. Savunma ve adalet-içişleri alanlarında daha fazla Avrupa iş birliği de Danimarka kamuoyunda kuşku yaratıyordu.

Sonuç, Avrupa Topluluğu açısından ciddi bir kriz doğurdu. Çünkü Maastricht Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için bütün üye devletlerin onayı gerekiyordu. Danimarka’nın “hayır” demesi, bütün Avrupa Birliği projesinin önünü tıkayabilecek bir gelişmeydi. İngiliz Parlamentosu’ndaki görüşmelerde de bu sonucun, anlaşmanın ancak bütün 12 üye ülke tarafından onaylanması halinde yürürlüğe girebileceği için büyük bir sorun yarattığı vurgulandı.

Kriz, daha sonra Edinburgh Anlaşması ile aşılmaya çalışıldı. Danimarka’ya bazı alanlarda özel muafiyetler, yani opt-out hakları tanındı. Bu muafiyetler; ekonomik ve parasal birlik, ortak savunma politikası, adalet-içişleri iş birliği ve Avrupa vatandaşlığı gibi başlıklarda Danimarka’nın çekincelerini azaltmayı amaçlıyordu. Danimarka Parlamentosu’nun AB bilgi merkezine göre, bu muafiyetler 1992’deki Maastricht referandumunun reddedilmesinden sonra müzakere edildi.

Burada “opt-out” kavramını açıklamak gerekir. Opt-out, bir ülkenin Avrupa Birliği içinde genel olarak kabul edilen bazı ortak politikalara katılmama hakkıdır. Yani ülke AB üyesi olur, ancak belirli alanlarda ortak kuralların dışında kalabilir. Danimarka’nın euroya geçmemesi ve uzun süre ortak savunma politikasına katılmaması bu muafiyetlerin sonucuydu. Danimarka, 2022’de yapılan ayrı bir referandumla savunma alanındaki muafiyetini kaldırdı; ancak euro konusunda hâlâ kendi parasını, yani Danimarka kronunu kullanmaya devam ediyor.

Danimarka halkı, Edinburgh düzenlemelerinden sonra 1993’te yeniden sandığa gitti ve bu kez Maastricht Anlaşması’nı kabul etti. Böylece Avrupa Birliği’nin kuruluş süreci devam edebildi. Ancak 1992’deki ilk “hayır”, Avrupa bütünleşmesinin yalnız hükümetlerin imzasıyla ilerleyemeyeceğini, halkların rızasının da belirleyici olduğunu gösterdi.

1995 – Kilis, Karabük ve Yalova il oldu

2 Haziran 1995’te Kilis, Karabük ve Yalova’nın il yapılmasına ilişkin karar süreci tamamlandı. Bu üç ilçe, 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile il statüsüne kavuştu. Kararname, 6 Haziran 1995 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı; böylece Türkiye’nin idari haritasına üç yeni il daha eklendi. Karabük, Kilis ve Yalova’nın il olarak kurulması, aynı kararname içinde düzenlendi.

Bu düzenlemeyle Yalova, İstanbul’dan ayrılarak il oldu. Marmara Denizi’nin güneydoğusunda yer alan Yalova, İstanbul’a yakınlığı, termal kaynakları, kıyı yerleşimleri ve ulaşım bağlantılarıyla uzun süredir ayrı bir il olma talebini taşıyordu. Yeni il yapılırken Çınarcık, Çiftlikköy, Altınova, Armutlu ve Termal gibi ilçeler de Yalova’nın idari yapısına bağlandı. 550 sayılı KHK, bu ilçelerin kurulmasını da aynı düzenleme içinde ele aldı.

Karabük ise Zonguldak’tan ayrılarak il statüsü kazandı. Karabük’ün il oluşu, Türkiye’nin sanayi tarihi açısından da anlamlıydı. Çünkü Karabük, Cumhuriyet döneminde demir-çelik sanayisinin sembol şehirlerinden biri haline gelmişti. 1937’de temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları, kenti küçük bir yerleşim olmaktan çıkarıp işçi nüfusu, üretim kültürü ve sanayi kimliği güçlü bir merkeze dönüştürmüştü. Karabük yeni il yapılırken Safranbolu, Eflani, Yenice, Eskipazar ve Ovacık gibi ilçelerle birlikte ayrı bir idari merkez haline geldi.

Kilis de Gaziantep’ten ayrılarak il oldu. Suriye sınırına yakın konumuyla Kilis, tarih boyunca Halep, Antep ve Güneydoğu Anadolu arasında önemli bir geçiş ve ticaret merkeziydi. Osmanlı döneminden beri güçlü bir şehir kültürüne, zeytin ve bağcılık geleneğine, sınır ticaretiyle şekillenen ekonomik yapıya sahipti. İl yapılması, Kilis’in yerel yönetim, kamu hizmetleri ve idari temsil bakımından daha bağımsız bir merkez haline gelmesi anlamına geliyordu.

Bir ilçenin il olması; valilik, il özel idaresi, il müdürlükleri, emniyet, adliye, sağlık, eğitim ve diğer kamu kurumlarının yeniden örgütlenmesi demektir. Aynı zamanda yatırım beklentisi, yerel kimlik, siyasi temsil ve ekonomik gelişme açısından da güçlü bir sembolik değer taşır.

1995’teki düzenleme, Türkiye’de 1990’lı yıllarda artan il olma taleplerinin en görünür sonuçlarından biriydi. Birçok büyük ilçe, nüfus, ekonomik gelişmişlik, coğrafi konum ve tarihî kimlik gibi gerekçelerle il yapılmayı istiyordu. Kilis, Karabük ve Yalova bu talepler içinde sonuç alan üç merkez oldu.

Yalova’nın il olması Kocaeli çevresi açısından da önemlidir. Çünkü Yalova, Marmara’nın doğu-güney hattında İstanbul, Kocaeli ve Bursa arasında yer alan bir geçiş bölgesidir. Özellikle Altınova ve çevresinin daha sonra Kocaeli ile idari bağ tartışmalarına konu olması, bu düzenlemenin Marmara’daki yerel dengeleri de etkilediğini gösterir. Nitekim sonraki kanun düzenlemelerinde Altınova’nın Yalova ya da Kocaeli illerinden hangisine bağlanacağına ilişkin geçici maddeler de gündeme gelmiştir.

1997 – Susurluk Davası başladı; devlet-mafya-siyaset ilişkileri yargı önüne taşındı

2 Haziran 1997’de Susurluk Davası, İstanbul 6 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başladı. Dava, 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen trafik kazasının ortaya çıkardığı devlet, siyaset, güvenlik bürokrasisi ve yeraltı dünyası ilişkilerini yargı önüne taşıyan en önemli süreçlerden biri oldu.

Susurluk skandalı, bir trafik kazasıyla başladı. 3 Kasım 1996’da, Balıkesir-Bursa yolunda bir Mercedes otomobil kamyona çarptı. Kazada eski İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, aranan ülkücü militan ve yeraltı dünyası figürü Abdullah Çatlı ile Gonca Us hayatını kaybetti. DYP Şanlıurfa Milletvekili ve aşiret lideri Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Aynı otomobilde bir milletvekili, üst düzey bir polis ve kırmızı bültenle aranan bir kişinin bulunması, Türkiye’de büyük bir siyasi deprem yarattı.

Bu kaza, kamuoyunda “devlet-mafya-siyaset” ilişkileri diye özetlenen karanlık yapıyı görünür hale getirdi. Araçta bulunan silahlar, sahte kimlikler, koruma ilişkileri ve daha sonra ortaya çıkan bağlantılar, Türkiye’de 1990’lı yılların güvenlik politikaları, faili meçhul cinayetler, özel harekât yapılanmaları, uyuşturucu ve kaçakçılık iddiaları etrafında büyük bir tartışma başlattı.

Davada sanıklar arasında Özel Harekât Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin, emekli Yarbay ve eski MİT mensubu Korkut Eken, bazı özel harekât polisleri, Yaşar ÖzSami HoştanAli Fevzi BirHaluk Kırcı ve başka isimler yer aldı.

Yargılamanın başladığı sırada Mehmet Ağar ve Sedat Bucak milletvekili oldukları için dokunulmazlıkları nedeniyle mahkeme önüne çıkarılamadı. Daha sonra TBMM’de dokunulmazlıklarının kaldırılması gündeme geldi. Anayasa Mahkemesi kararında da İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 30 Ocak 1997 tarihli fezlekesinde Mehmet Ağar’a “cürüm işlemek için silahlı teşekkül meydana getirmek”, “gıyabi tutuklu sanığın gizlenmesine yardım” ve “görevi suistimal” gibi suçlamalar yöneltildiği belirtilir.

Susurluk Davası, yalnız bir ceza yargılaması değildi; Türkiye’nin yakın tarihinde “derin devlet” tartışmasının merkezine yerleşen süreçlerden biriydi. “Derin devlet” ifadesiyle, devletin resmî hukuk düzeninin dışında ya da onun gölgesinde hareket ettiği iddia edilen güvenlik, istihbarat, siyaset ve suç ilişkileri kastediliyordu. Susurluk, bu kavramı geniş toplum kesimlerinin gündemine soktu.

Skandalın ardından Türkiye’de büyük bir sivil tepki de oluştu. “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleriyle insanlar akşamları evlerinin ışıklarını bir dakika kapatıp açarak karanlık ilişkilerin aydınlatılmasını istedi. Bu eylem, 1990’lı yılların en yaygın sivil protestolarından biri haline geldi. Susurluk, yalnız mahkeme salonlarında değil, sokakta, medyada, Meclis’te ve toplum vicdanında da tartışıldı.

Dava 2001’de karara bağlandı. İstanbul 6 No’lu DGM, İbrahim Şahin ve Korkut Eken hakkında “çete kurmak ve yönetmek” suçundan altışar yıl hapis cezası verdi; diğer sanıklar da çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak kamuoyunun önemli bir bölümü, davanın Susurluk’ta ortaya çıkan bütün ilişkileri aydınlatmadığını düşündü.

2008 – Banker Kastelli öldü; 1980’lerin banker krizinin en ünlü ismi sahneden çekildi

2 Haziran 2008’de kamuoyunun Banker Kastelli adıyla tanıdığı iş insanı ve banker Cevher Özden, İstanbul Kadıköy’deki ofisinde hayatını kaybetti. Asıl adı Abidin Cevher Özden olan Kastelli, özellikle 1980’lerin başında Türkiye’nin yaşadığı büyük banker krizinin en bilinen simasıydı. Ölümü de tıpkı hayatı gibi, Türkiye’nin para, faiz, güven ve finansal kriz hafızasıyla birlikte anıldı.

Cevher Özden, 1933’te Trabzon’un Sürmene ilçesiyle bağlantılı Kastel köyünde doğdu. “Kastelli” adını da buradan aldı. Genç yaşta İstanbul’a geldi ve zamanla para piyasalarında tanınan bir aracıya dönüştü. 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında Türkiye’de yüksek enflasyon, döviz sıkıntısı, faiz tartışmaları ve ekonomik dönüşüm ortamı vardı. 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye, daha serbest piyasa ağırlıklı bir ekonomi modeline geçmeye çalışıyordu.

Bu dönemde bankaların mevduat sertifikalarını pazarlayan bankerler hızla büyüdü. Bankerler, vatandaşlara bankalardan daha yüksek getiri vaat ediyor; insanlar da enflasyon karşısında birikimlerini korumak için bu sisteme yöneliyordu. Cevher Özden’in kurduğu Banker Kastelli de bu atmosferde kısa sürede büyük bir marka haline geldi.

Kastelli’nin farkı yalnız para piyasasındaki büyüklüğü değildi; aynı zamanda çok güçlü bir reklam figürü haline gelmesiydi. Gazetelerde, radyoda ve televizyonda sık sık görünen bir isim oldu. Ünlü oyuncuların yer aldığı reklamlarla geniş kitlelere ulaştı. “Banker Kastelli” adı, 1980’lerin başında neredeyse yüksek faiz, kolay kazanç ve finansal umut anlamına gelir hale geldi.

Ancak sistem çok kırılgandı. Bankalar, bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlamayı bırakınca zincir bozuldu. Küçük bankerlerden başlayarak büyük bir çöküş yaşandı. Kastelli de bu dalganın merkezindeki isim oldu. On binlerce, hatta yüz binlerce kişinin parasını emanet ettiği yapı bir anda çöktü. Dönemin anlatımlarında Kastelli’nin yaklaşık 550 bin kişiden büyük miktarda para topladığı belirtilir; bu yüzden kriz yalnız finans çevrelerinin değil, küçük tasarruf sahiplerinin de dramına dönüştü.

Kriz patlayınca Cevher Özden yurt dışına çıktı. Daha sonra Türkiye’ye getirildi, tutuklandı ve yargılandı. Hakkındaki dava yıllarca sürdü. Kastelli olayı, Türkiye’de finansal serbestleşmenin denetimsiz, aceleci ve güvene dayalı biçimde yürütülmesinin ne kadar büyük toplumsal sonuçlar doğurabileceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu.

Banker krizi, Türkiye’de “faizle para kazanma”, “kolay kazanç”, “finansal okuryazarlık”, “devlet denetimi” ve “küçük yatırımcının korunması” tartışmalarını uzun süre gündemde tuttu. Bir yanda parasını kaybeden binlerce insan vardı; diğer yanda dönemin ekonomik yapısı, bankaların rolü, devletin denetimsizliği ve yüksek enflasyon ortamı tartışılıyordu. Bu nedenle Banker Kastelli, bir dönemin ekonomik ruh halinin sembolü haline geldi.

Cevher Özden’in sonraki yılları, eski şöhretinden uzak geçti. Yeniden iş yapmaya çalıştı, çeşitli girişimlerde bulundu; ancak 1980’lerin başındaki büyük etkiyi bir daha yakalayamadı. Adı her zaman banker kriziyle, batışla ve mağduriyetlerle birlikte anıldı.

2 Haziran 2008’deki ölümü de bu yüzden Türkiye’de geniş yankı uyandırdı. Kadıköy’deki ofisinde intihar ettiği açıklandı. Ardında hem kendisini hem de bir dönemin finansal hayallerini anlatan acı bir hikâye bıraktı.

2023 – Hindistan’daki Odisha tren kazasında yüzlerce kişi hayatını kaybetti

2 Haziran 2023’te Hindistan’ın doğusundaki Odisha eyaletinde, ülke tarihinin en ağır tren kazalarından biri yaşandı. Balasore bölgesindeki Bahanaga Bazar istasyonu yakınlarında üç trenin karıştığı kazada ilk açıklamalara göre 288 kişi hayatını kaybetti, 1000’den fazla kişi yaralandı. Daha sonraki bazı resmî ve medya kayıtlarında ölü sayısı 296’ya kadar güncellendi.

Kaza, Hindistan’ın en işlek demiryolu hatlarından biri olan Howrah-Chennai ana hattı üzerinde meydana geldi. Olayda Coromandel ExpressSMVT Bengaluru-Howrah Superfast Express ve demir cevheri yüklü bir yük treni yer aldı. Coromandel Express, Batı Bengal’deki Shalimar’dan Tamil Nadu’nun Chennai kentine gidiyordu. Bengaluru-Howrah treni ise karşı yönden ilerliyordu.

Kazanın ana zinciri, Coromandel Express’in yanlış hatta yönlendirilmesiyle başladı. Yolcu treninin ana hattan düz devam etmesi gerekirken, sinyal ve makas sistemi nedeniyle yan hatta, yani yük treninin bulunduğu hatta girdiği açıklandı. Coromandel Express, burada duran yük trenine büyük hızla çarptı. Çarpmanın şiddetiyle vagonlar raydan çıktı ve bazı vagonlar yan hattan geçmekte olan Bengaluru-Howrah trenine savruldu.

Bu nedenle kaza ilk bakışta iki trenin çarpışması gibi görünse de aslında üç trenin karıştığı karmaşık bir felaketti. Coromandel Express’in çarptığı yük treninin demir cevheri yüklü olması da çarpışmanın etkisini artırdı. Ağır yük treni yerinden fazla oynamazken, yolcu treninin vagonları büyük hasar gördü.

Kazadan sonra bölgeye çok sayıda arama-kurtarma ekibi, sağlık görevlisi, gönüllü ve askerî destek sevk edildi. Vagonların içinden yaralıları çıkarmak saatler sürdü. Gece karanlığında yürütülen kurtarma çalışmaları, Hindistan kamuoyunda büyük üzüntü yarattı. Hastaneler kısa sürede yaralılarla doldu; kimliği belirlenemeyen cenazeler için DNA testleri ve yakınların başvuruları gündeme geldi.

Hindistan Demiryolları Bakanı Ashwini Vaishnaw, kazanın ardından yaptığı açıklamada kök nedenin elektronik sinyal sistemindeki hata olduğunu söyledi. Soruşturmada özellikle electronic interlocking adı verilen sinyal ve makas kontrol sistemi üzerinde duruldu. Bu sistem, trenlerin hangi hatta gireceğini güvenli biçimde düzenlemek için kullanılır; hatalı çalıştığında tren yanlış hatta yönlendirilebilir.

Bu kaza, Hindistan demiryollarındaki güvenlik tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Hindistan, dünyanın en büyük demiryolu ağlarından birine sahip ülkelerden biridir; her gün milyonlarca insan trenlerle yolculuk yapar. Böyle büyük ve yoğun bir ağda sinyalizasyon, bakım, yoğunluk, personel eğitimi ve çarpışma önleme sistemleri hayati önem taşır.

Odisha kazası, Hindistan’da 1995’ten sonraki en ölümcül tren felaketlerinden biri olarak kayıtlara geçti. Başbakan Narendra Modi olay yerine giderek incelemelerde bulundu; ülke genelinde yas ve öfke birlikte yaşandı. Kazadan sonra demiryolu güvenliği, sinyal sistemleri ve yeni nesil çarpışma önleme teknolojilerinin yaygınlaştırılması konusu daha fazla tartışıldı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.