25 Mayıs Tarihte Bugün

109 Dakika Okuma
25 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 25 Mayıs

Türkiye’de Etik Günü; kamu görevlilerine dürüstlük, tarafsızlık ve hesap verebilirlik ilkeleri hatırlatılıyor

25 Mayıs, Türkiye’de Etik Günü olarak kabul edilir. Aynı günün yer aldığı hafta ise kamu kurumlarında Etik Haftası olarak anılır. Bugünün kaynağı, Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun kuruluşuna ilişkin 5176 sayılı kanunun 25 Mayıs 2004’te kabul edilmesidir. Kurul, 2008’den itibaren 25 Mayıs’ı “Etik Günü”, aynı haftayı da “Etik Haftası” olarak değerlendirmeye başlamıştır.

Burada sözünü ettiğimiz gün, bütün dünyada resmî olarak kutlanan bir “Dünya Etik Günü” değildir. Türkiye’de kamu yönetimi, kamu görevlileri ve kurum kültürü üzerinden yürütülen bir farkındalık günüdür. Dünyada “Global Ethics Day” adıyla bilinen başka bir etik günü vardır; ancak o farklı bir uluslararası girişimdir ve genellikle ekim ayında düzenlenir.

Etik, en basit anlamıyla doğru davranış ilkeleri üzerine düşünmektir. Yani sadece “kanunen yasak mı?” sorusuyla yetinmez; “bu davranış adil mi, dürüst mü, kamu yararına uygun mu?” sorusunu da sorar. Kamu yönetiminde etik ise daha somut bir anlama gelir: Kamu görevlisinin görevini yaparken tarafsız davranması, vatandaşlar arasında ayrım yapmaması, kamu kaynaklarını kişisel çıkar için kullanmaması, hediye ve menfaat ilişkilerinden uzak durması, yetkisini kötüye kullanmaması ve hesap verebilir olması beklenir.

Kamu Görevlileri Etik Kurulu, kamuda etik kültürünü yerleştirmek için kurulmuş bir yapıdır. Kurulun görevi, kamu görevlilerinin uyması gereken etik davranış ilkelerini belirlemek, etik ihlal iddialarını değerlendirmek, kamu kurumlarında etik farkındalığını artırmak ve kamu hizmetinde güven duygusunu güçlendirmektir. Buradaki “kamu görevlisi” kavramı da yalnız üst düzey bürokratları değil; devlet adına hizmet sunan, karar veren, denetleyen, imza atan ya da vatandaşla temas eden geniş bir görevli kesimini kapsar.

Etik Haftası boyunca bakanlıklar, valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler, üniversiteler, okullar ve çeşitli kamu kurumlarında seminerler, paneller, kurum içi bilgilendirmeler, eğitimler, afiş ve duyuru çalışmaları yapılır. Amaç, etik ilkeyi kâğıt üzerinde bırakmamak; kamu hizmetinin günlük işleyişinde dürüstlük, saydamlık ve sorumluluk duygusunu canlı tutmaktır. 2026 yılı için de valilikler ve kamu kurumları tarafından “25 Mayıs Etik Günü ve Etik Haftası” duyurularının yayımlanması, bu uygulamanın hâlen sürdüğünü gösterir.

Bugünün asıl önemi şuradadır: Kamu yönetiminde güven sadece kanunla kurulmaz. Bir işlem mevzuata uygun olabilir ama vatandaş açısından adil, açık ve güven verici olmayabilir. Örneğin liyakat yerine kayırmacılık yapılması, kamu malının özensiz kullanılması, vatandaşa kaba davranılması, bilgi saklanması, görevde tarafgirlik gösterilmesi veya küçük menfaat ilişkilerinin normalleşmesi, devlet-vatandaş ilişkisinde güveni aşındırır. Bu yüzden etik, yolsuzlukla mücadeleden daha geniş bir meseledir.

Hesap verebilirlik de bugünün temel kavramlarından biridir. Hesap verebilirlik, kamu gücü kullanan kişinin yaptığı işlemin gerekçesini açıklayabilmesi, denetime açık olması ve hatalı davranışın sonucuna katlanması demektir. Saydamlık ise kararların kapalı kapılar ardında değil, anlaşılabilir ve denetlenebilir biçimde alınmasıdır. Tarafsızlık, kamu hizmetinin kişinin siyasi görüşüne, akrabalığına, ekonomik durumuna, inancına ya da yakınlığına göre değişmemesidir.

Bu nedenle 25 Mayıs, gösterişli bir kutlama gününden çok, kamu yönetimi için bir vicdan ve sorumluluk hatırlatmasıdır. Kamu görevlisi yalnız kanuna değil, kamu yararına ve toplumun adalet duygusuna karşı da sorumludur. Etik zayıfladığında sadece kurumların itibarı değil, vatandaşın devlete duyduğu güven de zarar görür. 25 Mayıs’ın hatırlattığı temel gerçek budur: Devletin gücü, ancak dürüstlük ve adalet duygusuyla birlikte kullanıldığında meşru ve güvenilir olur.

986 – Abdurrahman es-Sûfî öldü; yıldızları resimlerle anlatan büyük İslam astronomu tarihe geçti

25 Mayıs 986’da, 10. yüzyılın önemli gök bilimcilerinden Abdurrahman es-Sûfî hayatını kaybetti. Tam adıyla Ebû’l-Hüseyin Abdurrahman bin Ömer es-Sûfî, 903 yılında Rey’de doğmuş, özellikle yıldızlar ve takımyıldızlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmış Fars kökenli bir astronomdu. Encyclopaedia Iranica, es-Sûfî’nin 903’te doğduğunu, 986’da öldüğünü ve özellikle “sabit yıldızlar” konusundaki bilgisiyle öne çıktığını aktarır.

  1. yüzyılda astronomi; takvim hesapları, namaz vakitleri, kıble yönü, deniz ve kara yolculukları, tarım zamanlaması ve devlet yönetimi için de önemliydi. Bu nedenle İslam dünyasında astronomi, matematik ve gözlemle iç içe gelişen ciddi bir bilim alanıydı.

Es-Sûfî’nin en ünlü eseri Kitâb Suver el-Kevâkib es-Sâbite, yani Sabit Yıldızların Tasvirleri Kitabı’dır. Bu eser yaklaşık 964 yılında tamamlandı. “Sabit yıldızlar” ifadesi, eski astronomide gökyüzünde birbirlerine göre konumları değişmiyor gibi görünen yıldızları anlatmak için kullanılırdı. Gezegenler ise yıldızlara göre yer değiştirdikleri için “gezgin yıldızlar” gibi düşünülürdü.

Es-Sûfî bu eserinde, Antik Çağ’ın büyük astronomu Batlamyus’un Almagest adlı yıldız kataloğunu yeniden ele aldı, düzeltti ve geliştirdi. Science Museum’un değerlendirmesine göre es-Sûfî’nin Sabit Yıldızlar Kitabı, Batlamyus’un eserini büyüten ve gözden geçiren, takımyıldız çizimleri ile kendi gözlemlerini de içeren önemli bir yıldız kataloğuydu.

Batlamyus ya da Batı’daki adıyla Ptolemaios, 2. yüzyılda yaşamış İskenderiyeli astronom, matematikçi ve coğrafyacıdır. Onun Almagest adlı eseri, yüzyıllar boyunca hem İslam dünyasında hem Avrupa’da astronominin temel başvuru kitaplarından biri oldu. Es-Sûfî’nin önemi de burada başlar: O, eski Yunan astronomisinin mirasını sadece kopyalamadı; kendi gözlemleriyle Arap yıldız adlarını, parlaklık değerlendirmelerini ve takımyıldız çizimlerini de bu birikime kattı.

Es-Sûfî’nin kitabını özel kılan yönlerden biri, takımyıldızları resimlerle göstermesidir. Her takımyıldız hem gökyüzünden bakıldığı şekliyle hem de gök küresi üzerinde dışarıdan görülüyormuş gibi çizilmiştir. Takımyıldız, insanların gökyüzünde belli yıldızları hayali çizgilerle birleştirerek oluşturduğu yıldız gruplarına verilen addır. Büyük Ayı, Orion ve Akrep gibi adlar aslında bu göksel şekillendirme geleneğinin ürünüdür.

Es-Sûfî ayrıca Andromeda Galaksisi’ni “küçük bulut” gibi tarif eden en eski kayıtlardan biriyle de anılır. O dönemde galaksi kavramı bugünkü gibi bilinmiyordu. İnsanlar çıplak gözle gördükleri bulanık ışık lekelerini yıldız kümesi, bulutsu ya da göksel sis gibi yorumluyordu. Bugün Andromeda’nın Samanyolu’na en yakın büyük galaksilerden biri olduğunu biliyoruz; es-Sûfî’nin gözlemi bu nedenle astronomi tarihinde özel bir yere sahiptir.

Abdurrahman es-Sûfî, gökyüzünü hem anlatan hem de görselleştiren bir bilim insanıydı. Yıldızların konumlarını, parlaklıklarını, adlarını ve şekillerini bir araya getirerek bilimsel ve görsel bir yıldız atlası oluşturdu. Bu yönüyle İslam astronomisinin Batlamyus’tan aldığı mirası koruyan, düzelten ve sonraki yüzyıllara taşıyan büyük isimlerinden biri oldu.

1521 – Avrupa’da Reform hareketini bastırmaya çalışan Worms Fermanı yayımlandı; Martin Luther imparatorluk dışı ilan edildi

25 Mayıs 1521’de Kutsal Roma-Germen İmparatoru V. Karl, Worms Fermanı’nı yayımladı. Bu fermanla Alman din adamı ve ilahiyatçı Martin Luther sapkın ilan edildi, yazıları yasaklandı ve kendisi imparatorluk hukukunun koruması dışına çıkarıldı. Yani Luther artık yalnız dinî bakımdan değil, siyasi ve hukuki bakımdan da tehlikeli bir kişi sayılıyordu.

Burada geçen Reform hareketi, 16. yüzyılda Avrupa’da Katolik Kilisesi’nin otoritesine, uygulamalarına ve özellikle endüljans satışına karşı gelişen büyük dinî ve toplumsal dönüşüm sürecidir. Endüljans, Katolik inancında günahların dünyevi cezasının azaltılmasıyla ilgili bir uygulamaydı; fakat zamanla para karşılığı bağış ve af tartışmalarıyla büyük tepki çekti. Luther, 1517’de yayımladığı 95 tezle bu sisteme karşı çıktı ve kısa sürede Avrupa’da büyük bir fikir hareketinin öncüsü haline geldi.

Worms, bugünkü Almanya’da bulunan tarihî bir şehirdir. 1521’de burada toplanan imparatorluk meclisine Worms Diyeti denir. Buradaki “diyet” kelimesi; Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nda prenslerin, din adamlarının ve temsilcilerin katıldığı siyasi meclis anlamına gelir. Luther bu mecliste fikirlerinden vazgeçmeye çağrıldı; fakat geri adım atmadı.

Fermanın amacı Reform hareketini daha başında bastırmaktı. Ancak sonuç tam tersi oldu. Luther’in imparatorluk dışı ilan edilmesi, onu susturmadı; aksine fikirlerinin daha geniş çevrelere yayılmasını hızlandırdı. Matbaanın da etkisiyle Luther’in yazıları Almanca konuşulan bölgelerde hızla çoğaltıldı. Böylece Reform, teolojik bir tartışma olmaktan çıkıp Avrupa’nın siyasi haritasını değiştiren büyük bir harekete dönüştü.

Bu olayın önemi sadece kilise tarihiyle sınırlı değildir. Reform, Avrupa’da bireyin kutsal metni kendi diliyle okuması, dinî otoritenin sorgulanması, ulusal kiliselerin doğuşu, mezhep savaşları, eğitim reformları ve modern Avrupa siyasetinin şekillenmesi açısından çok derin sonuçlar yarattı. Protestanlık bu süreçten doğdu. Katolik Kilisesi de daha sonra kendi içinde karşı reform hareketi başlatmak zorunda kaldı.

1571 – Osmanlı’ya karşı Kutsal İttifak kuruldu; Akdeniz’de İnebahtı’ya giden yol açıldı

25 Mayıs 1571’de İspanyol İmparatorluğuVenedik Cumhuriyeti ve Papalık Devleti, Osmanlı Devleti’ne karşı büyük bir askerî ittifak kurma kararı aldı. Bu ittifak, tarihte genellikle Kutsal İttifak ya da Kutsal Liga adıyla anılır. Amaç, Osmanlıların Doğu Akdeniz’de artan deniz gücünü durdurmak ve özellikle Kıbrıs’ın fethinden sonra bozulan Akdeniz dengesini yeniden kurmaktı.

Burada geçen Kutsal İttifak ifadesi, Katolik Avrupa devletlerinin Papalık öncülüğünde Osmanlı’ya karşı oluşturduğu askerî birlik anlamına gelir. “Kutsal” denmesinin nedeni, ittifakın yalnız siyasi ve ticari çıkarlarla değil, aynı zamanda Hristiyan Avrupa’yı Osmanlı ilerleyişine karşı savunma söylemiyle kurulmasıdır. Fakat işin arkasında din kadar ticaret, deniz yolları, Akdeniz limanları ve bölgesel güç mücadelesi de vardı.

İttifakın kurulmasında en önemli nedenlerden biri Kıbrıs Savaşı’ydı. Kıbrıs, o dönemde Venedik Cumhuriyeti’nin elindeydi ve Doğu Akdeniz ticaret yolları açısından son derece stratejik bir adaydı. Osmanlı Devleti, 1570’te Kıbrıs seferini başlattı. Lefkoşa alındı; Mağusa ise uzun bir kuşatmadan sonra 1571’de Osmanlı kontrolüne geçti. Venedik için bu büyük bir kayıptı. Çünkü Kıbrıs hem ticari hem askerî açıdan Akdeniz’deki varlığının en önemli dayanaklarından biriydi.

Venedik Cumhuriyeti, Orta Çağ’dan itibaren Akdeniz ticaretinin en güçlü denizci devletlerinden biriydi. Osmanlılarla zaman zaman savaşmış, zaman zaman da ticaret yapmıştı. Fakat Kıbrıs’ın kaybı, Venedik’i Osmanlı’ya karşı daha geniş bir Avrupa ittifakı aramaya zorladı. Tek başına Osmanlı donanmasıyla baş edemeyeceğini biliyordu.

İspanyol İmparatorluğu ise o sırada Avrupa’nın en büyük Katolik gücüydü. İspanya Kralı II. Felipe, hem Akdeniz’de Osmanlı etkisinin büyümesinden rahatsızdı hem de Katolik dünyanın koruyucusu rolünü üstlenmek istiyordu. İspanya’nın İtalya’daki hâkimiyet alanları, Kuzey Afrika kıyıları ve Batı Akdeniz’deki çıkarları Osmanlı deniz gücüyle sürekli karşı karşıya geliyordu.

Papalık Devleti ise bu ittifakın manevi ve diplomatik öncüsüydü. Papa V. Pius, Katolik devletleri Osmanlı’ya karşı bir araya getirmek için büyük çaba gösterdi. Çünkü Avrupa devletleri Osmanlı karşısında her zaman kolayca birleşmiyordu. Aralarında çıkar çatışmaları vardı. Venedik ticaretini, İspanya prestijini ve güvenliğini, Papalık ise Hristiyan dünyanın birliğini düşünüyordu. Bu farklı çıkarları aynı masada toplamak kolay değildi.

Kutsal İttifak’ın kurulması, birkaç ay sonra yaşanacak büyük deniz savaşının hazırlığıydı. 7 Ekim 1571’de Osmanlı donanması ile Kutsal İttifak donanması İnebahtı Deniz Savaşı’nda karşı karşıya geldi. Savaş, Osmanlı donanması için ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Osmanlı çok sayıda gemi ve denizci kaybetti. Avrupa’da bu zafer büyük bir sevinçle karşılandı; Osmanlı deniz gücünün yenilebileceği fikri güçlendi.

Fakat İnebahtı’nın sonucu sanıldığı kadar kalıcı olmadı. Osmanlı Devleti kısa sürede yeni bir donanma kurdu ve Akdeniz’deki varlığını sürdürdü. Ünlü anlatıya göre Sokullu Mehmed Paşa, Venedik elçisine Kıbrıs’ın fethiyle Venedik’in kolunun kesildiğini, İnebahtı’da Osmanlı donanmasının kaybıyla ise sakalın kesildiğini; kolun yerine gelmeyeceğini ama sakalın daha gür çıkacağını söylemiştir. Bu söz, Osmanlı bakışında Kıbrıs’ın stratejik değerinin İnebahtı yenilgisinden daha kalıcı görüldüğünü anlatır.

1719 – İzmit ve Karamürsel’i yıkan büyük deprem yaşandı; Doğu Marmara’nın deprem hafızasına ağır bir sayfa eklendi

25 Mayıs 1719’da Marmara Denizi’nin doğusunu etkileyen büyük bir deprem meydana geldi. Deprem, özellikle İzmit, Karamürsel, Yalova, Pazarköy, Kazıklı ve Sapanca çevresinde ağır yıkıma yol açtı. Kocaeli Üniversitesi kaynaklı “Nikomedia / İzmit Depremleri ve Arkeoloji” çalışmasında, 25 Mayıs 1719’da Marmara Denizi’nin doğusunu kapsayan büyük bir depremin Yalova, Pazarköy, Karamürsel, Kazıklı, İzmit ve Sapanca’yı yıktığı aktarılır.

Bu madde, özellikle Kocaeli için çok önemlidir. Çünkü bugün Kocaeli denildiğinde akla gelen en temel gerçeklerden biri deprem kuşağıdır. 17 Ağustos 1999 depremi kentin yakın hafızasında çok büyük bir yara açmıştır; ancak İzmit ve çevresinin deprem tarihi 1999’la başlamaz. Antik Nikomedia döneminden Osmanlı yüzyıllarına kadar İzmit, defalarca büyük depremler yaşamış bir kenttir.

Burada Nikomedia adını da açıklamak gerekir. Nikomedia, bugünkü İzmit’in antik dönemdeki adıdır. Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir şehir olan Nikomedia, tarih boyunca hem stratejik konumu hem de depremlerle sınanan yapısı nedeniyle dikkat çeker. İzmit Körfezi çevresi, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın etkisi altında olduğu için tarih boyunca büyük sarsıntılara maruz kalmıştır.

1719 depremi de bu uzun sismik tarihin ağır örneklerinden biridir. Bazı değerlendirmelerde depremin İzmit’teki yapıların çok büyük bölümüne zarar verdiği, Yalova ve çevresinde de ciddi hasar oluşturduğu belirtilir. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nün tarihsel deprem değerlendirmesinde, 25 Mayıs 1719 depreminin İzmit’teki yapıların yüzde 80’inin, Yalova’dakilerin ise yüzde 50’sinin hasar almasına yol açtığı; büyüklüğünün yaklaşık Ms 7.4 olarak değerlendirildiği aktarılır.

Ms 7.4 ifadesi, yüzey dalgası büyüklüğü ölçeğiyle hesaplanan deprem büyüklüğünü anlatır. Bugün daha çok moment büyüklüğü kullanılsa da tarihsel depremler için farklı ölçeklerle tahminler yapılır. 1719 gibi eski depremlerde doğrudan aletsel kayıt bulunmadığı için büyüklük, hasar kayıtları, tarihî belgeler ve bölgesel etki alanı üzerinden hesaplanır.

1719 depremi, Doğu Marmara’nın kentleşme hafızasını da etkileyen büyük bir sarsıntıydı. İzmit, Karamürsel, Sapanca ve Yalova gibi yerleşimlerin aynı depremde ağır hasar görmesi, bu bölgenin ortak bir deprem kaderine sahip olduğunu gösterir. Bugün Kocaeli’de yapı güvenliği, zemin etüdü, kentsel dönüşüm ve afet hazırlığı konuşulurken bu tarihsel arka plan unutulmamalıdır.

1787 – Amerikan Anayasası’nı doğuran Philadelphia Kurultayı başladı; modern anayasal devletin temel metinlerinden biri yazılmaya koyuldu

25 Mayıs 1787’de Amerika Birleşik Devletleri tarihinde çok önemli bir toplantı başladı. Philadelphia’da toplanan delegeler, başlangıçta mevcut yönetim sistemini düzeltmek için bir araya gelmişti; ancak süreç sonunda ortaya Amerikan Anayasası çıktı. ABD Ulusal Arşivleri, kurultayın 14 Mayıs’ta başlamasının planlandığını, fakat yeter sayının 25 Mayıs’ta sağlandığını ve çalışmaların o gün fiilen başladığını belirtir.

Bu toplantı tarihe Philadelphia Kurultayı ya da Anayasa Konvansiyonu olarak geçti. Burada kullanılan konvansiyon kelimesi, belirli bir siyasi ya da hukuki konuyu görüşmek üzere toplanan temsilciler kurulu anlamına gelir. O dönemde yeni bağımsız olmuş Amerikan eyaletleri, Konfederasyon Maddeleri adı verilen zayıf bir birlik sistemiyle yönetiliyordu. Bu sistemde merkezi hükümet çok güçsüzdü; vergi toplamak, ordu kurmak, ticareti düzenlemek ve eyaletler arasında düzen sağlamak zorlaşıyordu.

Kurultayın başında amaç, Konfederasyon Maddeleri’ni düzeltmekti. Fakat delegeler kısa süre içinde eski yapının yamalarla kurtarılamayacağını gördü. Böylece yepyeni bir anayasa yazma fikri öne çıktı. George Washington, James Madison, Alexander Hamilton ve Benjamin Franklin gibi isimler bu süreçte önemli rol oynadı. James Madison daha sonra “Anayasanın Babası” diye anılacaktı.

Anayasa, bir devletin nasıl yönetileceğini, kurumların yetkilerini, vatandaşların temel haklarını ve iktidarın sınırlarını belirleyen temel hukuk metnidir. Amerikan Anayasası’nın önemi, modern anlamda yazılı anayasal düzenin en etkili örneklerinden biri olmasıdır. Yasama, yürütme ve yargı arasında güçler ayrılığı kurdu; federal hükümet ile eyaletler arasındaki yetki dengesini belirledi.

Burada federal sistem kavramını da açıklamak gerekir. Federal sistemde ülke tek bir devlet olarak varlığını sürdürür; ancak eyaletler ya da federe birimler kendi alanlarında belirli yetkilere sahiptir. ABD Anayasası, bir yandan güçlü bir merkezi hükümet kurdu, diğer yandan eyaletlerin varlığını ve bazı yetkilerini korudu. Bu denge, Amerikan siyasetinin temel tartışmalarından biri olarak bugüne kadar devam etti.

Philadelphia Kurultayı sonunda hazırlanan anayasa 17 Eylül 1787’de imzalandı. Daha sonra eyaletlerin onay sürecinden geçti ve yürürlüğe girdi. İlk haliyle haklar konusunda eksikleri vardı; bu nedenle daha sonra Bill of Rights, yani Haklar Bildirgesi eklendi. Bu ilk on değişiklik, ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi temel hakları güvence altına aldı.

1810 – Buenos Aires’te Mayıs Devrimi gerçekleşti; Arjantin’in bağımsızlık süreci başladı

25 Mayıs 1810’da Buenos Aires’te yaşanan gelişmeler, Arjantin tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Mayıs Devrimi olarak bilinen bu süreçte, İspanyol sömürge yönetimine bağlı yerel otorite zayıflatıldı ve Buenos Aires’te yeni bir yönetim kuruldu. Mayıs Devrimi, 18-25 Mayıs 1810 arasında Buenos Aires’te yaşanan olaylar dizisi olarak kabul edilir.

O dönemde bugünkü Arjantin, Río de la Plata Genel Valiliği adı verilen İspanyol sömürge yönetiminin parçasıydı. Bu genel valilik, yalnız bugünkü Arjantin’i değil; bugünkü Uruguay, Paraguay, Bolivya ve çevresindeki bazı bölgeleri de kapsayan geniş bir alanı yönetiyordu. İspanya, Amerika kıtasındaki sömürgelerini valiler ve genel valiler aracılığıyla idare ediyordu.

Mayıs Devrimi’nin arka planında Avrupa’daki büyük sarsıntı vardı. Napolyon Bonapart, İspanya’yı işgal etmiş ve İspanyol kralı VII. Fernando tahttan uzaklaştırılmıştı. Bu durum, Amerika’daki İspanyol kolonilerinde şu soruyu doğurdu: Kral yoksa ve İspanya işgal altındaysa, sömürgeleri kim yönetecek? Buenos Aires’teki yerel seçkinler bu krizi fırsat olarak gördü.

25 Mayıs 1810’da Buenos Aires’te Primera Junta, yani İlk Cunta kuruldu. Buradaki “cunta” kelimesi bugünkü askeri darbe çağrışımından farklıdır; İspanyolca’da yönetim kurulu ya da geçici hükümet anlamına gelir. Bu yeni yönetim, başlangıçta tamamen bağımsızlık ilanı anlamına gelmiyordu; fakat İspanya’dan kopuş sürecinin ilk büyük adımıydı.

Arjantin’in bağımsızlığı resmen 1816’da ilan edilecekti. Ancak 25 Mayıs 1810, bu sürecin başlangıcı kabul edilir. Bu nedenle 25 Mayıs, Arjantin’de ulusal tarih açısından çok özel bir gündür. Arjantin’de bugün hâlâ Mayıs Devrimi Günü olarak anılır ve ülkenin kuruluş hafızasının temel parçalarından biridir.

Bu olay yalnız Arjantin için değil, Latin Amerika tarihi için de önemlidir. 19. yüzyılın başında kıta genelinde İspanyol ve Portekiz sömürge düzenine karşı bağımsızlık hareketleri yükseldi. Simón Bolívar, José de San Martín ve başka liderler, Güney Amerika’nın siyasi haritasını değiştirecek mücadelelere öncülük etti. Buenos Aires’teki Mayıs Devrimi de bu büyük Latin Amerika bağımsızlık dalgasının ilk önemli işaretlerinden biriydi.

1924 – Türkiye millî futbol takımı Olimpiyat sahnesine çıktı; ilk resmî büyük turnuva maçında Çekoslovakya’ya yenildi

25 Mayıs 1924’te Türkiye millî futbol takımı, Paris Olimpiyat Oyunları kapsamında tarihindeki ilk büyük uluslararası turnuva maçlarından birine çıktı. Ay-yıldızlı ekip, Olimpiyat futbol turnuvasında Çekoslovakya ile karşılaştı ve sahadan 5-2 mağlup ayrıldı. Bu maç, skorundan çok, genç Cumhuriyet’in dünyaya spor sahasında çıkış anlarından biri olması bakımından önemlidir.

Türkiye’de millî takımın tarihi aslında bir yıl önce başlamıştı. Türkiye Futbol Federasyonu 1923’te kurulmuş, aynı yıl FIFA’ya üye olunmuş ve millî takım ilk maçını 26 Ekim 1923’te İstanbul’da Romanya’ya karşı oynamıştı. Yani 1924 Paris Olimpiyatları, Türkiye futbolunun henüz emekleme döneminde katıldığı ilk büyük uluslararası sınavlardan biriydi.

O dönemde Olimpiyat futbol turnuvası, bugünkü Dünya Kupası kurulmadan önce uluslararası futbolun en önemli sahnelerinden biriydi. FIFA Dünya Kupası ancak 1930’da başlayacaktı. Bu nedenle 1924 Olimpiyatları’ndaki futbol turnuvası, ülkelerin kendilerini dünyaya gösterdiği çok ciddi bir organizasyondu. Türkiye için de bu turnuvaya katılmak, yeni Cumhuriyet’in uluslararası alanda görünür olma arzusunun parçasıydı.

Rakip Çekoslovakya, dönemin Avrupa futbolunda güçlü ekollerinden biriydi. Orta Avrupa futbolu, teknik beceri, pas oyunu ve kulüp yapılanması açısından Türkiye’den çok daha ilerideydi. Türkiye ise henüz yeni federasyonlaşmış, millî takım düzenini yeni kurmuş, uluslararası maç tecrübesi çok sınırlı bir ülkeydi. Bu yüzden 5-2’lik yenilgi ağır görünse de dönemin futbol gerçekliği içinde şaşırtıcı değildi.

Bu maçta Türkiye’nin gollerini Zeki Rıza Sporel ve Alaaddin Baydar attı. Zeki Rıza Sporel, erken dönem Türk futbolunun en önemli golcülerinden biridir. Fenerbahçe formasıyla efsaneleşmiş, millî takımın ilk yıllarında da öne çıkmıştır. Alaaddin Baydar da aynı dönemin dikkat çeken futbolcularından biri olarak hem kulüp hem millî takım tarihinde yer aldı. Bu isimler, Türkiye futbolunun henüz amatör ruhla, sınırlı imkânlarla ama büyük bir temsil duygusuyla sahaya çıktığı kuşağın oyuncularıydı.

Burada “millî maç” kavramını da doğru anlamak gerekir. Millî maç, bir ülkenin resmî millî takımının başka bir ülkenin millî takımıyla yaptığı karşılaşmadır. Bugün bize çok sıradan gelen bu kavram, 1920’lerin Türkiye’si için yeni bir şeydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçilmiş, devletin bayrağı, kimliği ve uluslararası temsili yeniden kurulmuştu. Futbol sahası da bu yeni temsil alanlarından biri haline geliyordu.

1924 Paris Olimpiyatları ayrıca Türkiye’nin spor tarihindeki erken olimpik tecrübelerinden biridir. Türkiye, bu oyunlara genç Cumhuriyet kimliğiyle katıldı. Sporcular yalnız yarışmıyor; yeni devletin modern, örgütlü ve uluslararası dünyaya dahil bir ülke olduğunu da gösteriyordu. Futbol takımı da bu geniş temsilin en görünür parçalarından biriydi.

1937 – Paris Dünya Fuarı açıldı; Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği ideolojik güç gösterisini Eyfel Kulesi’nin gölgesine taşıdı

25 Mayıs 1937’de Paris’te 1937 Dünya Fuarı açıldı. Resmî adıyla Exposition Internationale des Arts et Techniques dans la Vie Moderne, yani Modern Hayatta Sanat ve Teknikler Uluslararası Sergisi, 25 Mayıs-25 Kasım 1937 tarihleri arasında düzenlendi. Fuarın amacı, modern sanatın, teknolojinin, mimarinin ve endüstrinin ulaştığı noktayı dünyaya göstermekti. Fakat bu fuar, kısa sürede kültür ve teknoloji sergisi olmaktan çıktı; yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın ideolojik vitrini haline geldi.

Paris, daha önce de büyük dünya fuarlarına ev sahipliği yapmıştı. Eyfel Kulesi de 1889 Paris Dünya Fuarı için inşa edilmişti. 1937 fuarı ise Trocadéro, Champ-de-Mars ve Seine kıyıları çevresinde kuruldu. Bugün Paris’in önemli yapılarından Palais de Chaillot ve Palais de Tokyo da bu fuar için inşa edilen yapılardandı. Yani fuar, Paris’in mimari hafızasında da kalıcı iz bıraktı.

Fuarın en unutulmaz sahnesi, Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği pavyonlarının karşı karşıya yerleştirilmesiydi. Pavyon, bir ülkenin fuardaki sergi binasıdır; devletler burada kendi teknolojisini, sanatını, sanayisini ve ideolojisini gösterir. 1937’de Alman ve Sovyet pavyonlarının doğrudan karşı karşıya durması, Avrupa’nın iki büyük totaliter ideolojisinin Paris’te mimari yoluyla birbirine meydan okuması anlamına geliyordu. Bureau International des Expositions da Alman pavyonunun, Albert Speer tarafından tasarlandığını ve Sovyet pavyonunun tam karşısında yer aldığını belirtir.

Alman pavyonunu Hitler’in mimarı olarak bilinen Albert Speer tasarladı. Yapının tepesinde Nazi kartalı ve gamalı haç bulunuyordu. Bu mimari, Almanya’nın, yeniden ayağa kalkmış, disiplinli ve güçlü Reich imajını dünyaya göstermeyi amaçlıyordu. Nazi pavyonu, rejimin kendini taş, kule, ışık ve sembollerle sahnelediği bir propaganda yapısıydı.

Sovyet pavyonunu ise Boris Iofan tasarladı. Pavyonun tepesinde, heykeltıraş Vera Muhina’nın ünlü İşçi ve Kolhozcu Kadın heykeli yer alıyordu. Heykelde bir erkek işçi ile bir kadın kolhoz emekçisi, ellerinde çekiç ve orakla ileri doğru yürür. Kolhoz, Sovyetler Birliği’nde kolektif tarım işletmesi anlamına gelir; yani devletin ve kolektif üretimin simgesidir. Bu heykel, işçi sınıfı ile köylü emeğinin Sovyet ideolojisinde birleşmesini anlatıyordu.

Bu karşılaşma neredeyse sinematografik bir görüntüydü: Bir tarafta Nazi kartalı ve gamalı haçla yükselen Alman pavyonu; karşısında çekiç ve orak taşıyan işçi-köylü figürleriyle Sovyet pavyonu. Avrupa henüz savaşa girmemişti, ama savaşın ruhu Paris’teki bu mimari düelloda çoktan görünür hale gelmişti. Fuar alanı, modernliğin ne kadar parlak ve tehlikeli olabileceğini aynı anda gösteriyordu.

1937 Paris Fuarı’nın bir başka önemli tarafı da sanat tarihine dokunmasıdır. İspanya İç Savaşı sürerken, Pablo Picasso’nun Guernica tablosu da İspanya Cumhuriyeti pavyonunda sergilendi. Guernica, Nazi Almanyası’nın desteklediği hava saldırısıyla yıkılan Bask kasabası Guernica’nın acısını anlatıyordu. Böylece fuarda, modern savaşın siviller üzerindeki yıkımı da sanat yoluyla dünyaya gösterildi.

Fuarın adı modern hayatta sanat ve tekniklerdi ama 1937’de modernlik artık masum bir ilerleme fikri değildi. Aynı teknoloji şehirleri aydınlatıyor, köprüler kuruyor, ulaşımı hızlandırıyor; ama aynı zamanda propaganda, kitle denetimi ve savaş makineleri için de kullanılıyordu. Paris Fuarı bu çelişkiyi bütün açıklığıyla gösterdi.

1944 – Nuri Demirağ’ın Nu.D.38 uçağı İstanbul’dan Ankara’ya uçtu; Türkiye’nin yerli yolcu uçağı hayali gökyüzüne çıktı

25 Mayıs 1944’te, iş insanı Nuri Demirağ’ın kurduğu uçak fabrikasında üretilen Nu.D.38 tipi yerli yolcu uçağı, İstanbul’dan Ankara’ya başarılı bir uçuş yaptı. Bazı kaynaklarda bu uçuşun tarihi 25 Mayıs, bazı kaynaklarda ise 26 Mayıs 1944 olarak geçer; ancak olayın özü değişmez: Türkiye’de özel girişimle üretilen yerli bir yolcu uçağı, İstanbul-Ankara hattında kendini gösterdi.

Nu.D.38, Nuri Demirağ’ın adının baş harflerinden gelen “Nu.D” kodunu taşıyordu. Uçak, çift motorlu, metal gövdeli, küçük kapasiteli bir yolcu uçağıydı. Kaynaklarda yolcu kapasitesi konusunda küçük farklılıklar görülür; bazı anlatımlarda 6 yolcu kapasiteli olduğu, bazı teknik kayıtlarda ise 4 yolcu için tasarlandığı belirtilir. İstanbul Tarihi çalışmasında Nu.D.38’in çift motorlu, altı yolcu taşıyabilen bir uçak olarak üretildiği ve 1944’te dünya havacılık otoritelerince “A sınıfı yolcu uçağı” kategorisine alındığı aktarılır.

Bu maddeyi anlamak için Nuri Demirağ’ın kim olduğunu bilmek gerekir. Demirağ, Cumhuriyet’in ilk büyük sanayici ve müteahhitlerinden biriydi. Türkiye’de demiryolu yapımında büyük işler üstlendiği için kendisine Demirağ soyadı verildi. Fakat onu daha ilginç kılan taraf, kazandığı serveti havacılık sanayisine yatırmasıdır. 1930’larda İstanbul Beşiktaş’ta uçak fabrikası kurdu; Yeşilköy’de ise uçuş okulu, pist, hangar ve atölyelerden oluşan geniş bir havacılık tesisi oluşturdu.

Demirağ’ın havacılık girişiminde önemli bir başka isim de Selahattin Reşit Alan’dı. Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden biri olan Alan, Nuri Demirağ fabrikasında üretilen uçak ve planörlerin tasarımlarında görev aldı. İstanbul Tarihi’nin Nuri Demirağ Uçak Fabrikası maddesinde de Beşiktaş’taki fabrikada üretilen uçak ve planörlerin planlarını Selahattin Reşit Alan’ın çizdiği belirtilir.

Nuri Demirağ’ın fabrikasında önce Nu.D.36 eğitim uçağı üretildi. Ardından daha iddialı bir sivil yolcu uçağı olarak Nu.D.38 geliştirildi. Bu ayrım önemlidir: Nu.D.36 askerî eğitim ve pilot yetiştirme fikrine daha yakınken, Nu.D.38 Türkiye’de yerli imkânlarla sivil yolcu taşımacılığına uygun uçak üretilebileceğini göstermeye çalışan bir projeydi.

Uçuşun kendisi de sembolikti. İstanbul, Osmanlı’dan kalan eski merkezdi; Ankara ise Cumhuriyet’in yeni başkentiydi. Yerli bir uçağın bu iki şehir arasında havalanması, yeni devletin sanayi ve teknoloji ideali açısından güçlü bir anlam taşıyordu. Bazı anlatımlarda uçakta Nuri Demirağ’ın yanı sıra gazetecilerin de bulunduğu, uçağın Ankara’ya başarıyla indiği aktarılır.

Fakat bu hikâyenin devamı parlak olmadı. Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası kalıcı bir seri üretim düzenine dönüşemedi. Türk Hava Kurumu’yla yaşanan anlaşmazlıklar, sipariş iptalleri, bürokratik engeller, pazar eksikliği ve II. Dünya Savaşı sonrası değişen havacılık dengeleri bu girişimi zayıflattı. Demirağ’ın uçakları uçtu; fakat Türkiye kendi özel sektör yolcu uçağı sanayisini sürdürülebilir hale getiremedi.

Türkiye’de yerli uçak hikâyesi bugünün savunma sanayisi projeleriyle başlamadı. Vecihi Hürkuş, Kayseri Tayyare Fabrikası, Nuri Demirağ, Selahattin Reşit Alan ve daha sonra Mavi Işık gibi girişimler, Türkiye’nin havacılık hafızasında yarım kalmış ama öğretici sayfalar açtı. Ortak ders şudur: Uçak yapmak tek başına yeterli değildir; onu sipariş, sertifikasyon, bakım, pilot eğitimi, finansman, pazar ve devlet politikasıyla desteklemek gerekir.

1946 – Ürdün bağımsız krallık oldu; Abdullah kendisini kral ilan etti

25 Mayıs 1946’da Transürdün, İngiliz manda ve himaye düzeninden çıkarak bağımsızlığını kazandı. Aynı gün Emir Abdullah, Ürdün Haşimi Krallığı’nın kralı ilan edildi. Ürdün Kraliyet kaynakları, ülkenin 25 Mayıs 1946’da tam bağımsızlığını kazandığını ve Prens Abdullah’ın Ürdün Haşimi Krallığı’nın kralı ilan edildiğini aktarır.

Burada geçen Transürdün, bugünkü Ürdün’ün eski adıdır. Kelime anlamı olarak “Ürdün Nehri’nin öte tarafı” anlamına gelir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap toprakları parçalanmış, bölge İngiltere ve Fransa’nın etkisi altına girmişti. Transürdün de İngiliz nüfuzu altında yönetilen bir emirlik olarak ortaya çıktı.

Haşimi hanedanı, kökenini Mekke Şerifi Hüseyin ailesine dayandıran Arap hanedanıdır. Abdullah bin Hüseyin de bu ailenin önemli üyelerinden biriydi. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı gelişen Arap isyanı ve sonrasında kurulan yeni Orta Doğu düzeni, Haşimileri bölgenin önemli aktörlerinden biri haline getirdi. Bugünkü Ürdün Krallığı hâlâ Haşimi hanedanı tarafından yönetilir.

Ürdün’ün bağımsızlığı, Orta Doğu’nun 20. yüzyıldaki yeniden şekillenme sürecinin parçasıdır. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden sonra İngiliz ve Fransız mandaları altında kurulan yapılar, II. Dünya Savaşı sonrasında birer birer bağımsız devletlere dönüştü. Ürdün de bu dalga içinde kendi krallık düzenini kurdu.

Burada manda yönetimi kavramını açıklamak gerekir. Manda, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti sistemi içinde bazı bölgelerin “kendi kendini yönetmeye hazır hale gelene kadar” güçlü devletlerin denetimine verilmesi anlamına geliyordu. Fakat pratikte manda yönetimleri çoğu zaman sömürgeciliğin yeni biçimi gibi işledi. Bu nedenle bağımsızlık, sadece idari bir değişim değil, ulusal egemenlik talebinin sonucu olarak görüldü.

Kral Abdullah, Ürdün’ün kurucu lideri olarak kabul edilir. Onun döneminde ülke hem iç yapılanmasını kurmaya hem de Filistin meselesi başta olmak üzere bölgesel krizlerin içinde ayakta kalmaya çalıştı. 1948 Arap-İsrail Savaşı, Ürdün’ün kaderini doğrudan etkiledi; Batı Şeria’nın kontrolü, Filistinli mülteciler ve Kudüs meselesi, ülkenin sonraki yıllarını belirleyen başlıklardan oldu.

25 Mayıs bugün Ürdün’de Bağımsızlık Günü olarak kutlanır. Bu tarih, küçük ama stratejik konumdaki bir Orta Doğu devletinin bağımsız krallık olarak sahneye çıktığı günü simgeler. 25 Mayıs 1946 bu nedenle yalnız Ürdün’ün değil, Osmanlı sonrası Orta Doğu düzeninin anlaşılması açısından da önemli bir tarihtir.

1948 – Bülent Arınç doğdu; Meclis Başkanlığı ve AK Parti’nin kuruluş sürecinde etkili isimlerden biri oldu

25 Mayıs 1948’de Türk siyasetçi ve hukukçu Bülent Arınç, Bursa’da doğdu. TBMM’nin resmî biyografisine göre Arınç, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, serbest avukatlık yaptı ve daha sonra Manisa’dan milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 20, 21, 22 ve 23. dönemlerde Manisa milletvekili olarak görev yaptı.

Bülent Arınç, özellikle Türkiye’de merkez sağ ve muhafazakâr siyaset çizgisinin dönüşüm dönemlerinde öne çıkan isimlerden biridir. Siyasi hayatına Millî Görüş geleneği içinde başladı; Refah Partisi ve Fazilet Partisi dönemlerinden sonra 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurucu kadrosunda yer aldı. AK Parti’nin kuruluşu, Türkiye’de 1990’ların koalisyonlar ve krizlerle anılan siyaset düzeninden 2000’lerin tek parti iktidarı dönemine geçişinde önemli bir kırılmaydı.

Millî Görüş, Necmettin Erbakan çevresinde şekillenen, İslamî duyarlılığı yüksek, Batı merkezli kalkınma anlayışına mesafeli, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı vurgulayan bir siyasal gelenektir. Arınç’ın siyaset sahnesine çıkışı da bu çizginin içinden oldu. Ancak AK Parti’nin kuruluşuyla birlikte bu gelenekten çıkan bazı isimler daha geniş seçmen kitlesine seslenen, Avrupa Birliği süreci, reform ve muhafazakâr demokrat kimlik vurgusu yapan yeni bir siyasi hareket kurdu.

Arınç’ın kariyerindeki en önemli görevlerden biri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’dır. 2002 seçimlerinden sonra 22. Dönem TBMM Başkanı seçildi ve 2007’ye kadar bu görevi yürüttü. TBMM Başkanı, Meclis çalışmalarını yöneten, Genel Kurul oturumlarını idare eden ve yasama organını temsil eden en üst makamdır. Bu görev, protokolde de devletin en önemli makamlarından biri kabul edilir.

Bülent Arınç daha sonra hükümette de etkili görevler üstlendi. AK Parti kaynaklarında 60. Hükümet döneminde Başbakan Yardımcısı olarak yer aldı.

Arınç, siyasi üslubu ve zaman zaman kendi partisinin çizgisiyle tam örtüşmeyen çıkışlarıyla da Türkiye siyasetinde dikkat çeken bir figür oldu. Meclis Başkanlığı dönemindeki temsil rolü, hükümetteki görevleri, hukukçu kimliği, muhafazakâr siyasetin dönüşümündeki yeri ve kamuoyunda tartışma yaratan açıklamalarıyla 2000’ler Türkiye siyasetinin belirgin isimlerinden biridir.

1948 – Tuluğ Çizgen doğdu; “Meraklı Melahat” karakteriyle televizyon hafızasına yerleşti

25 Mayıs 1948’de Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Tuluğ Çizgen İstanbul’da doğdu. Tuluğ Çizgen’in asıl adı Nurdan Talu Çizgen Akarsu’dur. Oyunculuk hayatında tiyatro sahnelerinde çalıştıktan sonra sinema ve televizyon yapımlarında rol aldı. Özellikle 1980’li ve 1990’lı yılların televizyon izleyicisi onu birçok yan karakterde gördü; ama geniş kitlelerin hafızasında en çok Perihan Abla dizisindeki Meraklı Melahat karakteriyle kaldı.

Burada geçen karakter oyuncusu ifadesi önemlidir. Karakter oyuncuları çoğu zaman hikâyenin başrolünde değildir; fakat mahalleli, komşu, akraba, esnaf, anne, teyze ya da renkli yan karakter gibi rolleriyle anlatının hafızada kalmasını sağlarlar. Tuluğ Çizgen de Türk televizyonunda bu damarın tanınan isimlerinden biri oldu.

Perihan Abla, 1980’lerin en sevilen mahalle dizilerinden biriydi. Dizideki Meraklı Melahat karakteri, mahalle kültürünün dedikoducu, hareketli, her şeyden haberi olan ama aynı zamanda renkli ve komik yanını temsil ediyordu. Bugün eski dizilerden söz ederken bazı karakterlerin adı dizinin önüne geçer; Meraklı Melahat da bu örneklerden biridir.

Çizgen, yalnız oyunculukla değil, televizyon sunuculuğuyla da ekranda yer aldı. ATV’de yayımlanan Aynalı Kahve adlı programın sunuculuğunu üstlendi. Ayrıca farklı dönemlerde özel tiyatrolarda çalıştı, sinema ve dizi filmlerde rol aldı.

1953 – ABD nükleer top denemesi yaptı; tarihte topçu birlikleriyle ateşlenen tek nükleer mermi kullanıldı

25 Mayıs 1953’te ABD, Nevada’daki nükleer deneme sahasında tarihe geçen sıra dışı bir test gerçekleştirdi. Upshot-Knothole Grable adı verilen denemede, bir topçu sistemiyle ateşlenen nükleer mermi patlatıldı. Bu, tarihte topçu birlikleri tarafından atılan ilk ve tek nükleer bomba denemesi olarak kayıtlara geçti.

Denemede kullanılan silah, M65 Atomic Cannon adlı dev bir topçu sistemiydi. Askerler arasında bu topa Atomic Annie deniyordu. Yaklaşık 280 milimetrelik bu top, sıradan bir topçu silahı gibi görünse de taşıdığı mermi sıradan değildi: İçinde küçük çaplı bir nükleer başlık bulunan özel bir mühimmat ateşliyordu.

Burada geçen nükleer topçu mühimmatı, klasik bombalardan farklıdır. Normalde nükleer silah denildiğinde akla uçaktan atılan bombalar ya da füzeler gelir. Bu denemede ise nükleer patlayıcı, top mermisi biçiminde tasarlanmıştı. Amaç, savaş alanında taktik seviyede kullanılabilecek, yani cephe hattındaki düşman birliklerini, tahkimatları ya da yığınakları hedef alabilecek bir nükleer silah geliştirmekti.

Mermi, Nevada çölündeki deneme alanında yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki hedef bölgeye ateşlendi ve havada patlatıldı. Patlamanın gücü yaklaşık 15 kiloton civarındaydı. Bu, Hiroşima’ya atılan atom bombasının gücüne yakın bir seviyedir. Yani teknik olarak cephe silahı gibi düşünülse de ortaya çıkan yıkıcı enerji klasik savaş araçlarıyla kıyaslanamayacak kadar büyüktü.

Bu test, Soğuk Savaş mantığını anlamak açısından çok öğreticidir. 1950’lerde ABD ile Sovyetler Birliği arasında nükleer rekabet hızla büyüyordu. İlk atom bombalarının ardından artık mesele yalnız büyük şehirleri yok edebilecek stratejik bombalar değildi. Askerî planlamacılar, nükleer silahı cephe savaşının içine sokmaya çalışıyordu. Taktik nükleer silah kavramı da burada ortaya çıkar. Taktik nükleer silah, kıtalararası yıkımdan çok, belirli bir savaş alanında askerî sonuç almak için tasarlanan daha küçük ölçekli nükleer silah anlamına gelir.

Fakat “küçük ölçekli” ifadesi yanıltıcıdır. Çünkü nükleer silah söz konusu olduğunda küçük bile korkunçtur. Grable denemesi de bunu gösterdi. Bir top mermisi olarak ateşlenen silah, yine de binlerce ton TNT’ye eşdeğer bir patlama yarattı. Radyasyon, serpinti, çevresel etki ve tırmanma riski, böyle bir silahı sıradan topçu mühimmatından tamamen farklı hale getiriyordu.

M65 Atomic Cannon gösterişliydi ama uzun vadede pratik bir silah olmadı. Çok büyüktü, taşınması zordu, kullanımı karmaşıktı ve kısa süre içinde füze sistemleri ile daha esnek nükleer silahlar bu tür dev topların önüne geçti. Ayrıca savaş alanında nükleer silah kullanmanın siyasi ve askerî sonuçları o kadar ağırdı ki, bu silahlar daha çok caydırıcılık ve güç gösterisi aracı olarak kaldı.

1954 – Türkiye Osmanlı borçlarının son taksitini ödedi; imparatorluktan kalan mali dosya kapandı

25 Mayıs 1954’te Türkiye, Osmanlı Devleti’nden miras kalan dış borçların son taksitini ödedi. Böylece 19. yüzyılda başlayan, imparatorluğun mali bağımsızlığını zedeleyen ve Cumhuriyet’e kadar uzanan ağır bir borç dosyası kapanmış oldu. Bu olay, Osmanlı’nın Avrupa mali sistemine bağımlı hale gelmesinden Cumhuriyet’in ekonomik egemenlik arayışına kadar uzanan uzun bir hikâyenin son sayfasıdır.

Osmanlı Devleti, ilk dış borcunu 1854’te Kırım Savaşı sırasında aldı. Kırım Savaşı, Osmanlı’nın İngiltere ve Fransa ile birlikte Rusya’ya karşı savaştığı büyük bir cepheydi. Savaşın maliyeti çok yüksekti ve Osmanlı hazinesi bu yükü kendi imkânlarıyla taşıyamadı. Böylece Avrupa finans piyasalarından borç alınmaya başlandı. Başlangıçta savaş giderleri için alınan bu borçlar, zamanla bütçe açıklarını kapatmak ve eski borçları çevirmek için kullanılan kronik bir mali araca dönüştü.

Burada bilinmesi gereken önemli kavram moratoryumdur. Moratoryum, bir devletin borçlarını vadesinde ödeyemeyeceğini ilan etmesi anlamına gelir. Osmanlı Devleti, 1875’te borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Bu, imparatorluğun mali itibarı açısından büyük bir kırılmaydı. Ardından 1881’de Muharrem Kararnamesi çıkarıldı ve Osmanlı borçlarının yeniden düzenlenmesi kabul edildi.

Muharrem Kararnamesi’nin ardından Düyun-ı Umumiye İdaresi kuruldu. Düyun-ı Umumiye, kelime anlamıyla “genel borçlar” demektir. Bu kurum, Osmanlı’nın alacaklı Avrupalı devletleri ve bankerleri adına bazı gelirleri doğrudan toplama yetkisine sahipti. Tuz, tütün, damga vergisi, içki, balık avı gibi çeşitli gelir kalemleri borç ödemelerine ayrıldı. Yani Osmanlı Devleti, kendi gelirlerinin önemli bir bölümünü yabancı alacaklıların denetimine bırakmak zorunda kaldı.

Bu durum, Osmanlı maliyesi için ağır bir egemenlik kaybıydı. Devletin vergi gelirleri üzerinde dış denetim oluşmuştu. Düyun-ı Umumiye, imparatorluğun ekonomik bağımsızlığının ne kadar zayıfladığını gösteren sembollerden biriydi. Bu nedenle Cumhuriyet kuşağı için Osmanlı borçları meselesi aynı zamanda bağımsızlık meselesiydi.

Lozan Antlaşması’nda Osmanlı borçlarının ne olacağı ayrıca ele alındı. Çünkü imparatorluk dağılmış, yerine Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı’dan ayrılan başka devletler ortaya çıkmıştı. Borçların tamamının Türkiye’ye yüklenmesi kabul edilemezdi. Bu nedenle borçlar, Osmanlı’dan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye, kendi payına düşen kısmı ödemeyi kabul etti.

Cumhuriyet için bu ödeme yükü kolay değildi. Yeni devlet savaşlardan çıkmıştı; altyapı zayıftı, sanayi sınırlıydı, nüfus yorgundu, ekonomi yeniden kuruluyordu. Buna rağmen Türkiye, Osmanlı borçları konusunu uzun vadeli taksitlerle çözmeye yöneldi. Bu hem uluslararası mali itibar hem de Lozan’da kabul edilen yükümlülüklerin yerine getirilmesi açısından önemliydi.

25 Mayıs 1954’te son taksitin ödenmesiyle yaklaşık bir asırlık dış borç hikâyesi kapandı. 1854’te Kırım Savaşı’yla başlayan borçlanma süreci, 1954’te Cumhuriyet Türkiye’sinin son ödemesiyle tamamlandı. Yani Osmanlı’nın ilk dış borcunu almasından tam 100 yıl sonra, bu mali mirasın defteri kapanmış oldu.

1954 – Robert Capa öldü; savaş fotoğrafçılığının en cesur isimlerinden biri, mayına basarak hayatını kaybetti

25 Mayıs 1954’te Macar asıllı Amerikalı fotoğrafçı Robert Capa, Birinci Çinhindi Savaşı’nı izlerken Vietnam’da mayına basarak hayatını kaybetti. Capa, o sırada Life dergisi için görevdeydi. Magnum Photos’un anlatımına göre Capa, Fransız birliğini izlediği sırada cipten inip ilerleyişi fotoğraflamak için yola çıktı ve burada mayına bastı; öldüğünde 41 yaşındaydı.

Robert Capa’nın gerçek adı Endre Ernő Friedmann’dı. 1913’te Budapeşte’de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Genç yaşta Avrupa’daki siyasal baskılardan kaçtı; Berlin’e, ardından Paris’e gitti. Robert Capa adını kullanması, dönemin medya dünyasında kendine güçlü bir fotoğrafçı kimliği yaratma hamlesiydi. Magnum Photos da Capa’nın 1913’te Budapeşte’de doğduğunu, Berlin’de siyaset bilimi okuduğunu ve Nazi tehdidi nedeniyle 1933’te Paris’e yerleştiğini aktarır.

Savaş fotoğrafçıları, savaş alanlarında cepheyi, askerleri, sivilleri, yıkımı ve insan dramını belgeleyen fotoğrafçılardır. Bu iş teknik becerini yanında, büyük bir fiziksel cesaret ve etik sorumluluk ister. Çünkü savaş fotoğrafçısı çoğu zaman askerlerle aynı tehlikenin içindedir; ama elinde silah değil, kamera vardır.

Capa’nın en bilinen sözü şudur: “Fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsin.” Bu cümle onun fotoğraf anlayışını özetler. Capa, savaşı uzaktan ve güvenli mesafeden değil, insanların yüzüne, korkusuna ve ölümle karşı karşıya kaldığı ana yakın durarak çekti. Bu yaklaşım onu efsaneleştirdi; ama sonunda hayatına da mal oldu.

Capa, İspanya İç Savaşıİkinci Çin-Japon SavaşıII. Dünya Savaşı1948 Arap-İsrail Savaşı ve Birinci Çinhindi Savaşı gibi birçok büyük çatışmayı izledi. International Center of Photography, onun 1936-1939 arasında Gerda Taro ile birlikte İspanya İç Savaşı’nı belgelediğini ve bu dönemde çektiği fotoğrafların büyük yankı uyandırdığını belirtir.

Capa’nın adı özellikle Normandiya Çıkarması ile de anılır. 6 Haziran 1944’te, yani D-Day günü, Amerikan askerleriyle birlikte Omaha Plajı’na çıkan az sayıdaki sivil fotoğrafçıdan biriydi. Çektiği bulanık, sarsıntılı ve korku dolu kareler, savaş fotoğrafçılığının en güçlü görsel belgeleri arasında sayılır.

Capa yalnız cephelerde dolaşan bir maceracı değildi; modern foto muhabirliğinin kurumsallaşmasında da önemli rol oynadı. 1947’de Henri Cartier-Bresson, David Seymour ve George Rodger gibi isimlerle birlikte Magnum Photos ajansını kurdu. Magnum, fotoğrafçıların kendi çalışmalarının hakları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını amaçlayan öncü bir fotoğraf kooperatifiydi. Bu yönüyle Capa, fotoğrafçının bağımsızlığını da savunan bir figürdü.

Birinci Çinhindi Savaşı, Fransa ile Vietnam’daki bağımsızlık güçleri arasında 1946-1954 yılları arasında yaşanan savaştır. Bu savaş, daha sonra Vietnam Savaşı’na giden tarihsel zeminin de parçasıydı. Capa’nın 1954’te öldüğü dönem, Fransız sömürge düzeninin çöktüğü ve Asya’daki güç dengelerinin değiştiği bir dönemdi.

1954 – Türkiye serbest güreşte dünya şampiyonu oldu

25 Mayıs 1954’te Tokyo’da düzenlenen Dünya Serbest Güreş Şampiyonası sona erdi ve Türkiye takım sıralamasında birinci oldu. 22-25 Mayıs tarihleri arasında yapılan şampiyonada Türkiye, 37 puanla Sovyetler Birliği’ni geride bırakarak serbest güreşte dünya şampiyonluğunu kazandı. Türkiye madalya tablosunda 2 altın, 3 gümüş ve 1 bronzla ikinci sıradaydı; fakat takım puanlamasında zirveye çıktı.

Burada “takım birinciliği” kavramını açıklamak gerekir. Güreşte ülkeler yalnız altın madalya sayısına göre değil, sporcularının farklı sıkletlerde aldığı derecelerle topladığı puanlara göre de değerlendirilir. Türkiye, Tokyo’da hemen her sıklette güçlü sonuçlar aldığı için toplam puanda Sovyetler Birliği’nin önüne geçti. Sovyetler 3 altın madalya kazanmasına rağmen 35 puanda kaldı; Türkiye ise 37 puanla takım halinde dünya şampiyonu oldu.

Türkiye’nin altın madalyaları 52 kiloda Hüseyin Akbaş ve 57 kiloda Mustafa Dağıstanlı’dan geldi. Hüseyin Akbaş, Türk güreşinin en büyük teknik ustalarından biri olarak anılacak; Mustafa Dağıstanlı ise ilerleyen yıllarda olimpiyat ve dünya şampiyonluklarıyla efsaneleşecekti. Tokyo’daki bu başarı, iki sporcunun da uluslararası minderlerde Türkiye adını güçlü biçimde duyurduğu önemli duraklardan biri oldu.

Gümüş madalyaları 62 kiloda Bayram Şit79 kiloda İsmet Atlı ve 87 kiloda Adil Atan kazandı. Ağır sıklette İrfan Atan ise bronz madalya aldı. Böylece Türkiye, 8 sıkletin 6’sında kürsüye çıkarak takım birinciliğini hak eden geniş bir başarı yakaladı. Bu ayrıntı önemli; çünkü başarı, bir güreş ekolünün bütün sıkletlere yayılmasıydı.

Serbest güreş, rakibin belden aşağısına da hamle yapılabilen güreş stilidir. Grekoromen güreşte ise belden aşağıya tutuş ve bacaklara saldırı yasaktır. Türkiye, tarihsel olarak iki stilde de güçlü sporcular çıkarmış olsa da 1950’lerde serbest güreşte çok parlak bir dönem yaşadı. Bu dönem, Yaşar Doğu kuşağının açtığı yolun devamıydı.

Bu başarıyı anlamak için Türk güreşinin toplumdaki yerini de görmek gerekir. Güreş, Türkiye’de yağlı güreşten karakucak güreşine uzanan köklü bir gelenekle, köy meydanlarından uluslararası mindere taşınmış bir spor kültürüdür. Cumhuriyet döneminde bu gelenek modern antrenman, federasyonlaşma ve uluslararası yarışma disipliniyle birleşince Türkiye, dünya güreşinde güçlü bir ülke haline geldi.

1954 Tokyo şampiyonluğu, Türkiye’nin savaş sonrası dönemde sporda kazandığı en değerli takım başarılarından biridir. Uzak Doğu’da güçlü Sovyet ekolünü geride bırakmak, Türk güreşinin dünya çapında bir güç olduğunu gösterdi. Bu başarıdan sonra Türkiye serbest güreşte uzun süre dünya minderlerinin saygı duyulan ülkelerinden biri olmaya devam etti.

1961 – Kennedy Ay hedefini açıkladı; Amerika uzay yarışında çıtayı Ay’a insan indirmeye yükseltti

25 Mayıs 1961’de ABD Başkanı John F. Kennedy, Kongre’de yaptığı konuşmada Amerika’nın 1960’lı yıllar bitmeden önce Ay’a insan indireceğini ve onu güvenli biçimde Dünya’ya geri getireceğini ilan etti. Bu söz, iddialı bir siyasi vaat olmanın ötesinde, insanlık tarihinin en büyük bilimsel, teknolojik ve örgütsel projelerinden biri olan Apollo Programı’nın ana hedefini belirledi.

Bu konuşmanın arka planında Soğuk Savaş vardı. Soğuk Savaş, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan askerî, siyasi, ideolojik ve teknolojik rekabet dönemidir. Bu rekabetin en görünür alanlarından biri de uzaydı. Sovyetler Birliği, 1957’de Sputnik uydusunu uzaya göndererek ilk büyük hamleyi yapmıştı. 12 Nisan 1961’de ise Yuri Gagarin, uzaya çıkan ve Dünya yörüngesinde tur atan ilk insan olmuştu. Bu başarılar, Amerika’da büyük bir sarsıntı yarattı.

Kennedy’nin konuşması işte bu psikolojik baskı altında geldi. ABD, Sovyetlerin gerisinde görünmek istemiyordu. Başkan, ülkesine basit bir teknik hedef değil, ulusal bir meydan okuma sundu: On yıl bitmeden Ay’a gidilecek. Burada önemli olan sadece Ay’a ulaşmak değildi; Kennedy açıkça bir insanın Ay’a indirileceğini ve sağ salim geri getirileceğini söyledi. Yani hedef, gösteri uçuşu değil, tam başarıydı.

Bu karar, NASA’nın çalışmalarını kökten değiştirdi. NASA, yani Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, 1958’de kurulmuştu. Kennedy’nin hedefinden sonra kurumun bütçesi ve önemi hızla büyüdü. Mercury Programı ile tek kişilik uzay uçuşları yapılmıştı; ardından Gemini Programı ile uzayda buluşma, kenetlenme, uzun süreli uçuş ve astronotların uzayda çalışma becerileri test edildi. Bütün bu adımlar, Apollo’ya giden yolun hazırlığıydı.

Apollo Programı, Ay’a insan indirmeyi amaçlayan dev bir uzay programıydı. Roketler, kapsüller, iniş araçları, bilgisayar sistemleri, uzay giysileri, yer kontrol merkezleri ve binlerce mühendislik detayı bu program için geliştirildi. İşin büyüklüğünü anlamak için şunu bilmek yeterlidir: Apollo yalnız astronotların cesaretiyle değil, yüz binlerce insanın emeğiyle ilerleyen dev bir sanayi ve bilim organizasyonuydu.

Kennedy’nin hedefi 20 Temmuz 1969’da gerçekleşti. Apollo 11 göreviyle Neil Armstrong ve Buzz Aldrin Ay yüzeyine indi; Michael Collins ise Ay yörüngesinde komuta modülünde kaldı. Armstrong’un “insan için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözü, Kennedy’nin 1961’de Kongre’de koyduğu hedefin tarihe dönüşmüş haliydi.

Bazen büyük teknolojik sıçramalar yalnız laboratuvarlarda değil, siyasi irade ve toplumsal hedef duygusuyla da başlar. Kennedy’nin konuşması, bilim insanlarına ve mühendislere net, ölçülebilir ve zaman sınırı olan bir hedef koydu. Bu yüzden yönetim tarihi açısından da önemlidir. Büyük hedef, kurumu, bütçeyi, insan gücünü ve kamuoyunu aynı yöne çevirdi.

Elbette bu hedefin politik tarafı da vardı. Ay’a gitmek sadece bilimsel bir merak değildi; Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne teknolojik ve sistemsel üstünlüğünü gösterme biçimiydi. Uzay yarışı, aynı zamanda hangi siyasi sistemin geleceği temsil ettiği tartışmasının sahnesiydi. Ay’a dikilen bayrak bu yüzden Soğuk Savaş’ın propaganda zaferlerinden biri oldu.

1963 – Afrika Birliği Örgütü kuruldu; sömürgecilikten çıkan kıta ortak bir ses aradı

25 Mayıs 1963’te, bağımsızlığını kazanmış 32 Afrika ülkesi Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da bir araya gelerek Afrika Birliği Örgütü’nü kurdu. İngilizce adıyla Organization of African Unity, kısaca OAU olarak bilinen bu yapı, Afrika kıtasının sömürgecilik sonrası dönemde ortak hareket etme arayışının en önemli kurumlarından biri oldu.

Bu örgütü anlamak için önce dönemin havasını görmek gerekir. 1950’ler ve 1960’lar, Afrika’da bağımsızlık dalgasının yükseldiği yıllardı. Gana, Nijerya, Senegal, Tanzanya, Cezayir ve birçok ülke Avrupa sömürge yönetimlerinden kurtuluyor; ama bağımsızlık yeni sorunları da beraberinde getiriyordu. Sınırlar çoğu yerde sömürge güçleri tarafından çizilmişti. Ekonomiler dışa bağımlıydı. Yeni devletlerin kurumları zayıftı. Askerî darbeler, iç savaşlar, etnik gerilimler ve dış müdahale riski kıtanın önündeki büyük sorunlardı.

Afrika Birliği Örgütü’nün temel fikri Pan-Afrikanizm idi. Pan-Afrikanizm, Afrika halklarının ve Afrika kökenli toplulukların ortak tarih, ortak kader ve ortak çıkarlar etrafında dayanışması gerektiğini savunan düşüncedir. Bu fikir, yalnız kıta içinden değil, Amerika ve Karayipler’deki siyah entelektüel çevrelerden de beslenmişti. Ama 1963’te Addis Ababa’da artık teori olmaktan çıkıp devletler arası bir kuruma dönüşüyordu.

Örgütün en önemli hedeflerinden biri, Afrika’da sömürge yönetimi altında kalan bölgelerin bağımsızlığını desteklemekti. O tarihte kıtanın tamamı henüz özgür değildi. Portekiz sömürgeleri, Güney Afrika’daki apartheid rejimi, Rodezya sorunu ve başka bağımsızlık mücadeleleri devam ediyordu. OAU, bu mücadelelere diplomatik destek vermeyi ve Afrika ülkelerinin dünya sahnesinde ortak ses çıkarmasını amaçladı.

Bir diğer temel ilke, devletlerin egemenliğine ve mevcut sınırlarına saygı idi. Bu ilke çok kritik ama aynı zamanda tartışmalıydı. Çünkü Afrika’daki sınırların çoğu tarihsel, etnik veya kültürel gerçeklere göre değil, sömürgeci haritalara göre çizilmişti. Buna rağmen yeni devletler, sınırların yeniden tartışmaya açılmasının kıtayı daha büyük savaşlara sürükleyebileceğini düşündü. Bu yüzden OAU, mevcut sınırları koruma ilkesini benimsedi.

Fakat örgütün zayıf tarafları da vardı. OAU, üye devletlerin iç işlerine karışmama ilkesini çok güçlü biçimde savundu. Bu, bir yandan yeni bağımsız devletlerin egemenliğini koruyordu; diğer yandan diktatörlükler, insan hakları ihlalleri, darbeler ve iç savaşlar karşısında örgütün etkili bir müdahalede bulunmasını zorlaştırıyordu. Bu nedenle OAU yıllar içinde sadece bir liderler kulübü olmakla ve halkların sorunlarına yeterince güçlü cevap verememekle eleştirildi.

2002’de bu yapı yerini Afrika Birliği’ne bıraktı. Afrika Birliği, İngilizce adıyla African Union, OAU’nun mirasını devraldı ama daha iddialı bir çerçeve kurmaya çalıştı. Amaç yalnız sömürgecilik karşıtı dayanışma değil; kıtada barış, güvenlik, ekonomik bütünleşme, demokrasi, kalkınma ve insan hakları alanlarında daha aktif bir yapı oluşturmaktı. Bu değişim, Afrika’nın bağımsızlık sonrası ilk döneminden yeni bir kıtasal yönetişim arayışına geçtiğini gösterir.

25 Mayıs bugün birçok ülkede Afrika Günü olarak da anılır. Bugün, Afrika Birliği Örgütü’nün kuruluşunu ve kıtanın sömürgecilik sonrası ortak gelecek arayışını simgeler. Afrika Günü, bağımsızlık mücadelelerini, sömürgecilik mirasını, kıtasal dayanışmayı ve Afrika’nın dünya siyasetindeki yerini hatırlatan önemli bir gündür.

1974 – Türk tiyatrosunda Metin Akpınar ve Zeki Alasya kuşağına sahne açan Ulvi Uraz hayatını kaybetti

25 Mayıs 1974’te Türk tiyatro ve sinema sanatçısı Ulvi Uraz İstanbul’da hayatını kaybetti. 1921 doğumlu olan Uraz, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda eğitim aldıktan sonra Devlet Tiyatrosu’nda, özel tiyatrolarda ve sinema filmlerinde rol aldı. Ulvi Uraz, Türk tiyatrosunda sahne disipliniyle yetişmiş, özel tiyatro geleneğine emek vermiş ve sonraki kuşak oyunculara alan açmış önemli sanatçılardan biriydi.

Ulvi Uraz’ın tiyatrodaki önemi, sadece oynadığı rollerden değil, kurduğu sahne çevresinden de gelir. 1960’larda kendi adıyla anılan Ulvi Uraz Tiyatrosu, dönemin genç oyuncuları için önemli bir okul işlevi gördü. Burada okul derken resmî bir eğitim kurumunu kastetmiyoruz. Tiyatroda usta-çırak ilişkisi, prova disiplini, sahne üstünde birlikte çalışma ve seyirci karşısında pişme de en az konservatuvar kadar öğretici olabilir.

Bu açıdan Ulvi Uraz’ın adı, Türk komedi tarihinin iki büyük ismiyle de kesişir: Metin Akpınar ve Zeki Alasya. Metin Akpınar, profesyonel oyunculuğa 1964’te Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda, Haldun Taner’in Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım oyunuyla başladı. Bir yıl sonra yine Ulvi Uraz Tiyatrosu’nun sahnelediği Hababam Sınıfı’nda rol aldı. Zeki Alasya da sanat hayatının erken döneminde Arena ve Genar tiyatrolarının yanı sıra Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda çalıştı. Bu iki isim daha sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu kurarak Türkiye’de politik mizahın, kabare tiyatrosunun ve televizyon-komedi kültürünün en güçlü damarlarından birini oluşturdu.

Burada geçen kabare tiyatrosu, müzik, skeç, taşlama, politik eleştiri ve gündelik hayat mizahını bir araya getiren sahne türüdür. Türkiye’de kabare denildiğinde akla gelen en önemli yapılardan biri Devekuşu Kabare’dir. Dolayısıyla Ulvi Uraz’ın sahnesinden geçen Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın daha sonra bu alanda açtığı yol, Uraz’ın tiyatro tarihindeki dolaylı ama önemli etkisini de gösterir.

Ulvi Uraz’ın adı Hababam Sınıfı ile de bağlantılıdır. Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan Hababam Sınıfı, önce tiyatro sahnesinde büyük ilgi gördü; daha sonra sinemada Ertem Eğilmez’in filmleriyle Türkiye’nin en sevilen komedi markalarından birine dönüştü. Bugün Hababam Sınıfı çoğu kişinin aklında filmlerle yer etmiş olsa da bu hikâyenin tiyatro sahnesindeki geçmişi de çok önemlidir. Ulvi Uraz Tiyatrosu, bu geçişin önemli duraklarından biridir.

Uraz, sinemada da çok sayıda filmde rol aldı. Yeşilçam döneminde genellikle karakter oyuncusu olarak göründü. Karakter oyuncusu, her zaman başrolde olmayan ama hikâyenin inandırıcılığını, duygusunu ve rengini taşıyan oyuncudur. Yeşilçam’ın kalıcılığında sadece büyük yıldızların değil; baba, komşu, öğretmen, memur, esnaf, doktor, aile büyüğü ya da yan karakter rolleriyle filmlere hayat veren bu oyuncuların da büyük payı vardır. Ulvi Uraz bu damarın sahne terbiyesi güçlü temsilcilerindendi.

Özel tiyatro kavramı da Ulvi Uraz’ı anlamak için önemlidir. Devlet Tiyatrosu kamu destekli, kurumsal bir yapı iken özel tiyatrolar daha sınırlı imkânlarla, çoğu zaman gişe geliri, turne, sanatçı emeği ve kişisel fedakârlıkla ayakta kalır. Ulvi Uraz gibi sanatçılar, tiyatronun bağımsız topluluklar ve özel sahneler aracılığıyla da yaşamasına katkı verdi. Bu da Türkiye’de tiyatro seyircisinin genişlemesi açısından değerliydi.

Ölümünden sonra adına Ulvi Uraz Tiyatro Ödülleri verilmesi, onun tiyatro dünyasındaki yerinin yalnız kendi döneminde kalmadığını gösterir. Bu ödüller, sahne sanatlarına emek veren oyuncu ve yönetmenleri anmak, teşvik etmek ve Ulvi Uraz’ın adını tiyatro hafızasında yaşatmak amacıyla düzenlendi.

1977 – Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nda ilk tanker yüklemesi yapıldı; Türkiye enerji koridoru olma yolunda ilk büyük adımını attı

25 Mayıs 1977’de Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı üzerinden gelen ham petrol için ilk tanker yüklemesi gerçekleştirildi. Resmî adıyla Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı olan bu hat, Irak’ın Kerkük ve çevresindeki petrol sahalarından çıkarılan ham petrolü Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaştırmak amacıyla kuruldu. BOTAŞ’ın verilerine göre hat 1976’da işletmeye alındı, ilk tanker yüklemesi ise 1977’de yapıldı; kapasitesi daha sonra genişletilerek 1987’de yıllık 70,9 milyon ton ham petrol taşıma seviyesine çıkarıldı.

Burada geçen Kerkük, Irak’ın kuzeyinde yer alan ve 20. yüzyıl boyunca petrol yataklarıyla öne çıkan stratejik bir şehirdir. Yumurtalık ise Adana’nın Akdeniz kıyısındaki ilçesidir. Hat, Kerkük petrolünü borularla Türkiye’ye getiriyor; petrol burada deniz terminalinden tankerlere yüklenerek dünya pazarlarına gönderiliyordu. Yani 25 Mayıs 1977’de yapılan ilk tanker yüklemesi, Irak petrolünün Türkiye üzerinden dünya piyasasına açıldığı somut andı.

Kerkük-Yumurtalık hattı, Türkiye’nin uluslararası enerji güzergâhı olma iddiasının ilk büyük örneklerinden biri oldu. Daha sonra Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi projelerle sık sık duyacağımız “Türkiye enerji koridoru olacak” fikrinin erken halkalarından biri bu projeydi. Bir akademik çalışmada da Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı, Türkiye’nin ilk uluslararası boru hattı projesi olarak tanımlanır; hattın 27 Ağustos 1973’te Türkiye ile Irak arasında imzalanan hükümetler arası anlaşmaya dayanarak inşa edildiği belirtilir.

Ham petrol, yer altından çıkarıldıktan sonra henüz rafineride işlenmemiş doğal petrol anlamına gelir. Bu petrol doğrudan otomobil yakıtı olarak kullanılamaz; rafinerilerde işlenerek benzin, motorin, jet yakıtı, LPG, fuel oil ve petrokimya hammaddeleri gibi ürünlere dönüştürülür. Bu yüzden ham petrolün güvenli, ucuz ve kesintisiz biçimde taşınması, ülkelerin enerji güvenliği için kritik bir meseledir.

Kerkük-Yumurtalık hattı aynı zamanda BOTAŞ’ın kuruluş hikâyesiyle de doğrudan bağlantılıdır. BOTAŞ, yani Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi, bu hattın yapım ve işletme faaliyetlerini yürütmek üzere kurulan devlet şirketidir. Bu nedenle hat, Türkiye’de boru hattı işletmeciliğinin kurumsallaşması açısından da dönüm noktası sayılır.

Fakat bu hattın tarihi sadece ekonomik başarı hikâyesi değildir. Irak’taki savaşlar, bölgesel gerilimler, ambargolar, sabotajlar ve Ankara-Bağdat-Erbil hattındaki siyasi anlaşmazlıklar, Kerkük-Yumurtalık hattını sık sık gündeme getirdi. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Birleşmiş Milletler ambargosu nedeniyle hat uzun süre kullanılamadı; daha sonraki yıllarda da Irak’taki istikrarsızlık ve güvenlik sorunları petrol akışını dönem dönem kesintiye uğrattı. Bu yönüyle boru hattı, enerji projelerinin zamanda diplomasi, güvenlik ve bölgesel siyaset meselesi olduğunu gösteren güçlü bir örnektir.

1977 – Yıldız Savaşları gösterime girdi; sinemada yalnız perdeyi değil, popüler kültürü de değiştirdi

25 Mayıs 1977’de George Lucas’ın yönettiği Yıldız Savaşları, özgün adıyla Star Wars, Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Film daha sonra serinin kronolojisi içinde Star Wars: Episode IV – A New Hope, yani Yıldız Savaşları: Bölüm IV – Yeni Bir Umut adıyla anılacaktı. İlk gösteriminde yalnızca sınırlı sayıda salonda vizyona giren film, kısa sürede büyük bir seyirci ilgisi yarattı ve modern sinema tarihinin en etkili yapımlarından birine dönüştü.

Yıldız Savaşları’nı sadece bir bilim kurgu filmi olarak görmek eksik olur. Film; uzay gemileri, robotlar, lazer kılıçları ve uzak galaksilerle kurduğu evrenin içinde aslında çok eski bir hikâye anlatıyordu: Kötülüğe karşı direnen genç kahraman, karanlık imparatorluk, bilge usta, prenses, kaçakçı ve kaderini keşfeden sıradan bir insan. George Lucas, eski mitlerden, westernlerden, samuray filmlerinden, çizgi romanlardan ve II. Dünya Savaşı hava muharebelerinden beslenen bu yapıyı, 1970’lerin teknolojik imkânlarıyla yeni bir sinema diline çevirdi.

Burada geçen bilim kurgu, geleceğe, uzaya, gelişmiş teknolojiye, yapay zekâya ya da alternatif uygarlıklara dayanan anlatı türüdür. Ancak Yıldız Savaşları, klasik anlamda bir bilim kurgudan çok, uzay operası denen türe yakındır. Uzay operası, büyük savaşlar, hanedan çatışmaları, kahramanlık, aşk, ihanet ve kader temalarını uzay dekoru içinde anlatan görkemli macera türüdür. Yani film, bilimsel açıklamalardan çok destansı macera duygusuyla çalışır.

Filmin merkezinde genç Luke Skywalker vardır. Luke, sıradan bir çiftlik çocuğuyken kendisini galaksiyi yöneten baskıcı İmparatorluk’a karşı verilen mücadelenin içinde bulur. Prenses Leia, direnişin simge isimlerinden biridir. Han Solo, başlangıçta yalnız kendi çıkarını düşünen ama zamanla mücadeleye katılan kaçakçıdır. Darth Vader ise siyah zırhı, mekanik nefesi ve karanlık gücüyle sinema tarihinin en tanınan kötü karakterlerinden birine dönüşmüştür. Jedi kavramı da bu filmle geniş kitlelerin hayatına girdi; Jedi’lar, “Güç” adı verilen mistik enerjiyle bağlantı kurabilen savaşçı-bilge kişiler olarak anlatılır.

Yıldız Savaşları’nın asıl kırılma noktası, sinemada özel efekt anlayışını değiştirmesidir. Film için kurulan Industrial Light & Magic adlı efekt ekibi, uzay savaşlarını, gemi hareketlerini, patlamaları ve fantastik yaratıkları dönemin seyircisi için çok ikna edici bir görsellikle perdeye taşıdı. Bugün sıradan görünen pek çok görsel efekt tekniği, o dönem için büyük bir yenilikti. Film, seyirciye uzayda geçen bir masalı gerçekmiş gibi izletebildi.

Filmin etkisi gişeyle sınırlı kalmadı. Yıldız Savaşları, Hollywood’da blockbuster çağını güçlendiren yapımlardan biri oldu. Blockbuster, çok geniş kitlelere ulaşan, yüksek gişe yapan, yan ürünleriyle ve devam filmleriyle büyük bir ticari evrene dönüşen film anlamında kullanılır. Yıldız Savaşları; oyuncakları, kitapları, çizgi romanları, müzikleri, oyunları, kostümleri ve hayran kültürüyle sinemanın dev bir popüler kültür ekonomisine dönüşebileceğini gösterdi.

Bu açıdan Yıldız Savaşları, film endüstrisinin iş modelini de değiştirdi. Daha önce filmler çoğunlukla gişe geliriyle düşünülürken, bu filmden sonra karakter hakları, oyuncak satışları, lisanslı ürünler ve devam filmleri çok daha stratejik hale geldi. George Lucas’ın filmle ilgili yan ürün haklarını elinde tutması, sinema tarihinin en önemli ticari hamlelerinden biri olarak anıldı.

1979 – American Airlines uçağı Chicago’da kalkıştan hemen sonra düştü; ABD tarihinin en ölümcül uçak kazalarından biri yaşandı

25 Mayıs 1979’da American Airlines’a ait 191 sefer sayılı McDonnell Douglas DC-10-10 tipi yolcu uçağı, Chicago’daki O’Hare Uluslararası Havalimanı’ndan Los Angeles’a gitmek üzere havalandıktan kısa süre sonra düştü. Uçaktaki 258 yolcu ve 13 mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Kazada ayrıca yerde bulunan 2 kişi de öldü; böylece toplam can kaybı 273’e ulaştı. Bu olay, kasıtlı terör saldırıları dışında, ABD topraklarında yaşanan en ölümcül havacılık kazası olarak tarihe geçti.

Burada geçen McDonnell Douglas DC-10, 1970’lerde uzun menzilli yolcu taşımacılığı için kullanılan geniş gövdeli, üç motorlu bir yolcu uçağıydı. Bir motoru kuyrukta, iki motoru ise kanatların altında bulunuyordu. Dönemin önemli uçaklarından biri olsa da DC-10, 1970’lerde yaşanan bazı ciddi kazalar nedeniyle uzun süre güvenlik tartışmalarının merkezinde kaldı.

Kazanın nedeni ilk bakışta motor kopması gibi görünüyordu; ama asıl mesele daha karmaşıktı. Uçak kalkışa geçtiği sırada sol kanadın altındaki 1 numaralı motor, bağlı olduğu pylon denilen taşıyıcı yapıdan ayrılarak kanadın üzerinden koptu. Pylon, motoru kanada bağlayan ana taşıyıcı parçadır; yani motorun uçağa tutunduğu kritik bağlantı noktasıdır. Motorun kopması, yalnızca itiş gücü kaybı yaratmadı; aynı zamanda sol kanattaki hidrolik ve aerodinamik sistemlere de zarar verdi.

Bu hasar, sol kanattaki slat adı verilen parçaların kontrolsüz biçimde geri çekilmesine yol açtı. Slat, kanadın ön kenarında bulunan ve özellikle kalkış-iniş sırasında uçağın düşük hızda daha fazla kaldırma kuvveti üretmesine yardım eden hareketli yüzeydir. Sol kanattaki slatlar geri çekilince, o kanat sağ kanada göre daha az kaldırma üretmeye başladı. Uçak havalanmıştı ama iki kanat artık aynı şekilde çalışmıyordu.

Sonuç çok hızlı gelişti. Uçak sola doğru sert biçimde yatmaya başladı, pilotların toparlayamayacağı bir açıya ulaştı ve havalimanı yakınındaki alana çakıldı. Federal Havacılık İdaresi’nin kaza dersleri dosyasında, uçağın ters dönmüş biçimde düştüğü ve kazada uçaktaki 271 kişinin tamamının öldüğü aktarılır.

Kazadan sonra yapılan incelemeler, felaketin temelinde bakım prosedürlerindeki hata olduğunu ortaya koydu. National Transportation Safety Board, yani NTSB olarak bilinen ABD Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu, kazanın muhtemel nedenini sol kanattaki slatların kontrolsüz geri çekilmesiyle oluşan asimetrik stall ve uçağın kontrol kaybı olarak belirledi. Stall, uçağın kanatlarının yeterli kaldırma kuvveti üretememesi ve uçağın havada tutunma kabiliyetini kaybetmesi anlamına gelir.

Bu kaza, havacılık tarihinde acı bir ders olarak kaldı. Çünkü modern yolcu uçaklarında güvenlik yalnız pilotajla ya da uçağın tasarımıyla ilgili değildir; bakım yöntemleri, denetim, yedek parça kontrolü, teknik ekip eğitimi ve üretici-havayolu ilişkisi de doğrudan can güvenliği meselesidir. American Airlines 191 sefer sayılı uçuşunun düşmesi, bakım sırasında yapılan yanlış bir uygulamanın kalkıştan saniyeler sonra yüzlerce insanın hayatına mal olabileceğini gösterdi.

Kazanın ardından DC-10 uçakları bir süre ABD’de yere indirildi ve uçuş izinleri askıya alındı. Daha sonra gerekli incelemeler ve düzenlemeler yapılarak uçak tipi yeniden hizmete döndü. Ancak 25 Mayıs 1979’daki Chicago kazası, havacılık güvenliği literatüründe hâlâ en çok incelenen olaylardan biridir. Bu olay, her büyük kazadan sonra havacılığın biraz daha güvenli hale gelmesinin bedelinin ne kadar ağır olabildiğini hatırlatan trajik bir örnektir.

1982 – HMS Coventry Falkland Savaşı’nda batırıldı; İngiliz donanması Güney Atlantik’te ağır bir kayıp verdi

25 Mayıs 1982’de Falkland Savaşı sırasında İngiliz Kraliyet Donanması’na ait HMS Coventry adlı destroyer, Arjantin Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçakların saldırısına uğrayarak battı. Coventry, Falkland Adaları çevresindeki İngiliz çıkarma harekâtını korumakla görevli gemilerden biriydi. Saldırı sonucunda gemideki 19 İngiliz denizci hayatını kaybetti, çok sayıda personel yaralandı.

Falkland Savaşı, 1982’de İngiltere ile Arjantin arasında yaşanan kısa ama sert savaştır. Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgal etmesiyle başladı. Arjantin bu adalara Malvinas adını verir ve adaların kendi toprağı olduğunu savunur. İngiltere ise Güney Atlantik’teki bu adaları kendi denizaşırı toprağı kabul eder. Savaş, uzak bir ada meselesi gibi görünse de iki ülke için ulusal gurur, egemenlik ve askerî prestij meselesine dönüştü.

Destroyer, donanmalarda hızlı, manevra kabiliyeti yüksek ve özellikle hava, denizaltı ya da füze tehdidine karşı kullanılan savaş gemisi türüdür. HMS Coventry de Type 42 destroyer sınıfındaydı. Bu sınıf gemilerin temel görevlerinden biri, filoyu hava saldırılarına karşı korumaktı. Coventry’de Sea Dart adlı hava savunma füzeleri bulunuyordu. Sea Dart, düşman uçaklarını orta menzilden vurmak için tasarlanmış bir sistemdi; ancak Falkland Savaşı’ndaki düşük irtifa saldırıları, İngiliz gemileri için ciddi sorun yarattı.

Coventry, saldırı sırasında HMS Broadsword adlı firkateynle birlikte görev yapıyordu. Amaç, Arjantin uçaklarını İngiliz çıkarma bölgesi olan San Carlos Körfezi’nden uzaklaştırmak ve dikkatlerini kendi üzerlerine çekmekti. San Carlos, İngiliz birliklerinin adalara çıkarma yaptığı kritik bölgeydi. Bu bölge, savaş boyunca yoğun hava saldırıları nedeniyle İngilizler arasında Bomb Alley, yani Bomba Geçidi olarak anıldı.

Arjantin uçakları alçak irtifadan yaklaşarak İngiliz radar ve hava savunma sistemlerinden kaçmaya çalışıyordu. 25 Mayıs’ta Arjantin’e ait A-4 Skyhawk saldırı uçakları Coventry’ye bombalarla saldırdı. Skyhawk, Amerikan yapımı, küçük ve hızlı bir taarruz uçağıydı. Falkland Savaşı’nda Arjantin pilotları bu uçaklarla çok tehlikeli alçak irtifa saldırıları gerçekleştirdi. Coventry, isabet alan bombaların ardından kısa sürede yan yattı ve battı.

Bu olay, Falkland Savaşı’nın denizdeki acı gerçeklerinden birini gösterdi: Modern savaş gemileri güçlü füze ve radar sistemlerine sahip olsa bile, coğrafya, hava koşulları, düşük irtifa saldırıları ve taktik sürpriz karşısında savunmasız kalabiliyordu. Arjantin pilotları büyük risk alarak deniz seviyesine çok yakın uçuyor, İngiliz gemilerine son anda görünüyor ve bombalarını kısa mesafeden bırakıyordu.

HMS Coventry’nin batması, İngiliz kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Çünkü savaş, Londra’ Londra’dan binlerce kilometre uzakta yürütülüyordu ama her batan gemi ve her cenaze, savaşın bedelini İngiliz halkının evine taşıyordu. Aynı gün İngilizler için bir başka büyük kayıp daha yaşandı: Atlantic Conveyor adlı yük gemisi de Arjantin’in Exocet füzeleriyle vuruldu. Bu nedenle 25 Mayıs 1982, İngiliz donanması açısından Falkland Savaşı’nın en kara günlerinden biri olarak anılır.

1983 – Modern Türk şiirine “Kaldırımlar”ı, muhafazakâr düşünceye “Büyük Doğu”yu bırakan Necip Fazıl Kısakürek hayatını kaybetti

25 Mayıs 1983’te Türk şair, yazar, gazeteci ve düşünce adamı Necip Fazıl Kısakürek İstanbul’da hayatını kaybetti. 1904 doğumlu olan Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en etkili ve en tartışmalı isimlerinden biridir. Onu sadece şair diye anmak eksik kalır; Necip Fazıl, şiirleriyle edebiyat çevrelerini, tiyatro eserleriyle sahneyi, Büyük Doğu dergisiyle de Türkiye’de muhafazakâr ve İslamcı düşünce dünyasını etkileyen bir figür oldu.

Necip Fazıl’ın edebiyattaki ilk büyük çıkışı şiirle oldu. Örümcek AğıKaldırımlar ve Ben ve Ötesi gibi eserleri, 1920’ler ve 1930’ların şiir ortamında onu dikkat çeken genç şairlerden biri haline getirdi. Özellikle Kaldırımlar, şehir yalnızlığı, gece, korku, iç sıkıntısı ve metafizik arayış duygusuyla Türk şiirinin en bilinen metinlerinden biri oldu. Burada metafizik kelimesi, görünen dünyanın ötesindeki varlık, ölüm, ruh, kader, Tanrı ve anlam sorularıyla ilgilenen düşünme alanını ifade eder.

Necip Fazıl’ın hayatında 1934 yılı önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte Nakşibendi şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştıktan sonra düşünce dünyasında büyük bir değişim yaşadı. İlk dönem şiirlerinde bireysel bunalım, yalnızlık ve varoluş sancısı öne çıkarken, sonraki yıllarda İslamî ve tasavvufî temalar daha belirgin hale geldi. Tasavvuf, İslam düşüncesinde insanın iç dünyasını, ahlaki arınmayı, Allah’a yakınlaşma arayışını ve manevi terbiyeyi merkeze alan gelenektir.

Necip Fazıl’ın etkisi yalnız şiirle sınırlı kalmadı. Bir Adam YaratmakTohumReis Bey gibi tiyatro eserleriyle sahne edebiyatında da iz bıraktı. Bir Adam Yaratmak, insanın kader, suçluluk, yaratma arzusu ve Tanrı karşısındaki sınırları üzerine kurulu güçlü bir metindir. Bu eser, onun şiirdeki metafizik gerilimi tiyatroya da taşıdığını gösterir.

Onun asıl toplumsal etkisi ise Büyük Doğu çevresinde oluştu. Büyük Doğu önce bir dergi, sonra bir fikir hareketi haline geldi. Bu hareket; Batıcılık eleştirisi, İslamî dünya görüşü, ahlak, devlet, toplum ve kültür üzerine sert ve iddialı görüşler taşıyordu.

Burada Büyük Doğu kavramını özellikle açıklamak gerekir. Büyük Doğu, Necip Fazıl’ın zihninde yalnız bir dergi adı değildi; Batı karşısında İslam medeniyetini merkeze alan yeni bir toplum, kültür ve devlet tasavvuruydu. Bu yüzden Necip Fazıl, Türkiye’de muhafazakâr çevrelerde yalnız edebiyatçı değil, aynı zamanda “üstat” diye anılan bir düşünce ve hitabet figürü haline geldi.

Fakat Necip Fazıl’ı anlatırken onu yalnız yüceltici bir dille vermek de doğru olmaz. Kısakürek, çok güçlü bir şair ve etkili bir hatip olduğu kadar, keskin ideolojik dili, sert polemikleri, siyasi tavırları ve tartışmalı görüşleriyle de Türkiye kültür hayatında tartışmalı bir figürdür. Onu önemli kılan da zaten biraz budur: Hem edebiyat kanonunda yer alır hem de Türkiye’de sağ-muhafazakâr düşüncenin oluşumunda derin izler bırakır.

Gazeteci kimliği de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Necip Fazıl, çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı; gündelik siyasete, kültür tartışmalarına ve fikir polemiklerine aktif biçimde katıldı. Üsküdar Üniversitesi biyografisinde Son Posta, Yeni İstanbul, Babıali’de Sabah, Bugün, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gibi yayınlarda yazılarının yayımlandığı bilgisi yer alır.

1988 – Irak, Basra cephesinde İran’ı geri püskürttü; İran-Irak Savaşı’nın son perdesi açıldı

25 Mayıs 1988’de Irak ordusu, İran-Irak Savaşı’nın son aylarında Basra cephesinde büyük bir karşı saldırı başlattı. Irak, Basra’nın doğusundaki kritik cephe hattında, özellikle Şelamçe / Shalamcheh bölgesinde İran birliklerini geri püskürttü ve Basra üzerindeki İran baskısını kırdı.

Basra, Irak’ın güneyinde, İran sınırına ve Basra Körfezi’ne yakın stratejik bir şehirdir. Petrol sahalarına, limanlara ve Şattülarap su yoluna yakınlığı nedeniyle İran-Irak Savaşı boyunca en kritik cephelerden biri oldu. Şattülarap, Dicle ve Fırat nehirlerinin birleşerek Basra Körfezi’ne döküldüğü su yoludur. Hem Irak hem İran için ekonomik ve askerî bakımdan son derece önemlidir.

İran-Irak Savaşı, 1980’de Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın İran’a saldırmasıyla başladı ve 1988’e kadar sürdü. Savaşın arka planında sınır anlaşmazlıkları, Şattülarap üzerindeki egemenlik mücadelesi, İran İslam Devrimi’nin bölgeye yayılma korkusu, Arap-Fars rekabeti ve iki ülkenin bölgesel güç olma iddiası vardı. Yaklaşık sekiz yıl süren savaş, 20. yüzyılın en kanlı konvansiyonel savaşlarından biri olarak kabul edilir; Encyclopedia Iranica, savaşın 22 Eylül 1980’de başladığını ve iki tarafın BM Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararını kabul etmesiyle 20 Temmuz 1988’de sona erme sürecine girdiğini aktarır.

Basra cephesi özellikle 1987’de İran’ın Karbela-5 Harekâtı ile büyük önem kazanmıştı. İran, Basra’ya doğru ilerleyerek Irak’ın güneydeki en önemli şehirlerinden birini tehdit etmeye çalıştı. Basra düşerse Saddam yönetimi için savaşın kaderi değişebilirdi. Ancak İran saldırısı çok ağır kayıplara rağmen kesin sonuç alamadı. Kent düşmedi ama Basra çevresi savaşın en kanlı cephelerinden biri haline geldi.

1988’e gelindiğinde savaşın dengesi değişmeye başlamıştı. Irak ordusu yeniden toparlanmış, daha iyi silahlanmış, hava gücünü ve zırhlı birliklerini daha etkili kullanır hale gelmişti. İran ise yıllarca süren savaş, insan kaybı, ekonomik yıpranma ve uluslararası baskılar nedeniyle zayıflamıştı. Irak’ın 1988’deki karşı taarruzları genel olarak Tawakalna ala Allah Harekâtları adıyla anılır. Bu ifade Arapça “Allah’a tevekkül ettik” anlamına gelir ve Saddam yönetiminin savaşın son dönemindeki büyük askerî operasyonlarına verdiği addır.

25 Mayıs 1988’de başlayan ilk Tawakalna ala Allah operasyonunda Irak, büyük topçu ateşi, zırhlı birlikler ve hava desteğiyle İran mevzilerine yüklendi. Bazı anlatımlarda bu saldırılarda kimyasal silahların da kullanıldığı belirtilir.

1988 baharında Irak önce Fao Yarımadası’nı geri almıştı. Fao, Basra Körfezi’ne açılan stratejik bir bölgeydi ve İran’ın 1986’da burayı ele geçirmesi Irak için büyük bir şok olmuştu. Irak’ın Fao’yu geri alması, ardından Basra çevresindeki İran baskısını kırması ve daha sonra Majnun Adaları gibi bölgelerde saldırıya geçmesi, savaşın son aşamasında inisiyatifin Irak’a geçtiğini gösterdi.

25 Mayıs 1988’deki bu saldırı, İran-Irak Savaşı’nın sona ermesine giden yolu hızlandırdı. İran, yıllarca süren büyük insan kaybına rağmen Saddam rejimini devirememişti. Irak’ın 1988’de arka arkaya kazandığı askerî başarılar, İran yönetimini ateşkesi kabul etmeye zorlayan faktörlerden biri oldu. Aynı yılın yazında İran, Birleşmiş Milletler’in 598 sayılı kararını kabul etti ve savaş fiilen sona erme sürecine girdi.

1989 – Gorbaçov Sovyetler Birliği’nin en üst devlet makamına seçildi; imparatorluğun çözülüş süreci hızlandı

25 Mayıs 1989’da Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği’nde devletin en üst makamlarından biri olan Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı görevine seçildi. Bazı kaynaklarda bu olay bazen “Gorbaçov Sovyetler Birliği Devlet Başkanı oldu” diye geçer; ancak burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir. Gorbaçov’un Sovyetler Birliği Devlet Başkanı unvanını resmen alması 1990’da oldu. 1989’daki görev ise Sovyet sisteminde devlet başkanlığına denk düşen, ama adı farklı olan en üst temsil makamıydı.

Bu ayrım önemli. Çünkü Sovyetler Birliği’nde Batı’daki anlamıyla doğrudan seçilmiş bir cumhurbaşkanı modeli uzun süre yoktu. Devletin resmî tepesinde farklı kurumsal makamlar vardı; asıl siyasi güç ise Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri’nde toplanıyordu. Gorbaçov zaten 1985’ten beri Komünist Parti Genel Sekreteri olarak ülkenin fiilî lideriydi. 1989’daki seçimle birlikte parti liderliğinin yanında devletin en üst temsil makamını da üstlenmiş oldu.

Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği’nin son lideri olarak tarihe geçti. Onu önemli kılan başlattığı reformlardı. Gorbaçov, Sovyet sisteminin ekonomik durgunluk, bürokratik hantallık, ifade özgürlüğü eksikliği ve Batı’yla ağır silahlanma yarışı nedeniyle tıkandığını görüyordu. Bu yüzden iki kavramla anılan bir dönüşüm başlattı: Perestroyka ve Glasnost.

Perestroyka, Rusçada “yeniden yapılanma” anlamına gelir. Gorbaçov bu kavramla Sovyet ekonomisini daha esnek, daha verimli ve kısmen piyasa mekanizmalarına açık hale getirmeye çalıştı. Amaç, komünist sistemi tamamen yıkmak değil; onu içeriden yenilemekti. Fakat Sovyet ekonomisi o kadar ağır sorunlar biriktirmişti ki reformlar sistemi toparlamaktan çok, sistemin çelişkilerini görünür hale getirdi.

Glasnost ise “açıklık” ya da “şeffaflık” anlamına gelir. Bu politika, basında daha fazla eleştiriye, geçmişte yasaklanan konuların tartışılmasına, Stalin dönemi suçlarının konuşulmasına ve toplumda daha serbest bir siyasal atmosfere kapı açtı. Ancak bu da beklenmeyen bir sonuç doğurdu: Sovyet yurttaşları rejimin meşruiyetini, baskı tarihini ve milliyetler meselesini de açıkça tartışmaya başladı.

1989 yılı, Doğu Bloğu açısından zaten kırılma yılıydı. Polonya’da Dayanışma hareketi güçleniyor, Macaristan sınırları açıyor, Doğu Almanya’da rejim sarsılıyordu ve birkaç ay sonra Berlin Duvarı da yıkılacaktı. Gorbaçov’un en kritik farkı, Sovyet tanklarını Doğu Avrupa’daki komünist rejimleri kurtarmak için göndermemesiydi. Bu tercih, Soğuk Savaş’ın sonunu hızlandırdı.

Soğuk Savaş, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD liderliğindeki Batı Bloğu ile Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloğu arasında yaşanan ideolojik, askerî, ekonomik ve diplomatik rekabet dönemidir. Bu savaş çoğu zaman iki süper gücün doğrudan çatışması şeklinde değil; vekâlet savaşları, nükleer silahlanma, casusluk, propaganda ve nüfuz mücadelesi şeklinde sürdü. Gorbaçov döneminde bu rekabetin dili değişti; ABD ile silahsızlanma görüşmeleri hızlandı, nükleer gerilim azaldı.

Fakat Gorbaçov’un reformları Sovyetler Birliği’ni kurtarmaya yetmedi. Tam tersine, kontrol altında tutulmuş bütün sorunlar aynı anda yüzeye çıktı. Baltık ülkeleri bağımsızlık taleplerini yükseltti; Kafkasya’da etnik gerilimler arttı, ekonomik kriz derinleşti; parti içindeki muhafazakârlar ile reformcular arasındaki mücadele büyüdü. 1991’de başarısız darbe girişimi yaşandı ve aynı yıl Sovyetler Birliği dağıldı.

1994 – Türkiye’de seramik sanatını mimariyle buluşturan Atilla Galatalı hayatını kaybetti

25 Mayıs 1994’te Türk seramik sanatçısı Atilla Galatalı İstanbul’da hayatını kaybetti. 1936’da Artvin’in Arhavi ilçesinde doğan Galatalı, Türkiye’de çağdaş seramik sanatının öncü isimlerinden biri kabul edilir. Özellikle 1970’lerden itibaren mimari yapılara uyguladığı büyük boyutlu seramik duvar panoları ile tanındı.

Galatalı’yı önemli kılan şey, seramiği yalnız vazo, tabak ya da küçük dekoratif obje alanında düşünmemesiydi. O, seramiği mimarinin içine taşıdı. Seramik pano, duvar yüzeyine uygulanan, çoğu zaman büyük ölçekli ve sanatsal kompozisyon taşıyan seramik çalışmadır. Bu panolar, bir yapının duvarını, o yapının estetiğini kuran parçalara dönüşebilir. Galatalı’nın 1970’lerde yaptığı işler de bu nedenle çağdaş Türk seramiği içinde özel bir yer tuttu.

Sanat hayatına doğrudan seramikle başlamadı. Genç yaşta geçirdiği menenjit hastalığı nedeniyle işitme duyusunu kaybetti; bu durum eğitim ve yaşam çizgisini etkiledi. Daha sonra İstanbul’da Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Eren Eyüboğlu çevresinde mozaik çalışmaları yaptı. VakıfBank sanat koleksiyonu biyografisinde Galatalı’nın 1957’de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesinde mozaik çalışmalarına başladığı, Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu’ndan mozaik dersleri aldığı belirtilir.

Burada mozaik kavramını da açmak gerekir. Mozaik, küçük taş, cam, seramik ya da benzeri parçaların bir yüzeye dizilerek resimsel ya da dekoratif kompozisyon oluşturmasıdır. Galatalı’nın mozaikten seramiğe geçişi tesadüf değildir; iki alanda da yüzey, doku, renk ve parçaların bir araya gelişinden doğan bütünlük önemlidir. Bu tecrübe, onun ileride mimari seramik panolara yönelmesinin altyapısını oluşturdu.

Atilla Galatalı’nın sanat anlayışı soyut biçimler, dengeli kompozisyonlar ve organik yüzeylerle anılır. Soyut sanat, doğadaki nesneleri birebir taklit etmek yerine biçim, renk, yüzey, ritim ve doku üzerinden anlam kuran sanat anlayışıdır. Galatalı da figüratif anlatıdan çok yüzeyin hareketine, formun iç gerilimine ve seramiğin kendi malzeme gücüne odaklandı.

Onun sanatında organik yüzey kavramı özellikle önemlidir. Organik yüzey, doğadaki taş, toprak, kabuk, dalga, çatlak ya da jeolojik katman hissini çağrıştıran, mekanik değil yaşayan bir yüzey duygusu veren biçim anlayışı olarak düşünülebilir. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin “Organik Yüzeyler” sergi metninde Galatalı, Türkiye’de seramik alanının en önemli temsilcilerinden biri olarak anılır; sanatının Anadolu uygarlıklarından etkilendiği kadar minimal tarzıyla da önem taşıdığı belirtilir.

Galatalı’nın uluslararası alanda dikkat çeken başarılarından biri de 1972 Vallauris-Fransa Uluslararası Seramik Bienali’nde aldığı birincilik ödülüdür. Güneş Motifi adlı panosunun Vallauris Modern Seramik Müzesi’nde sergilendiği aktarılır. Bienal, iki yılda bir düzenlenen sanat etkinliği demektir. Bu tür uluslararası sergiler, sanatçıların yalnız kendi ülkelerinde değil, dünya sanat çevrelerinde de görünür olmasını sağlar.

Atilla Galatalı’yı bugünün okuyucusu için ilginç kılan nokta şudur: O, seramiği gündelik eşya ile yüksek sanat, zanaat ile mimari, gelenek ile modern soyutlama arasında bir yere yerleştirdi. Anadolu’nun toprak, çini ve seramik hafızasını modern mimarinin duvarlarına taşıdı. Bu yüzden onun işleri yalnız galeriye ait sanat nesneleri değil; kamusal mekânlarda, yapılarda ve duvarlarda yaşayan işler olarak da düşünülmelidir.

1997 – General Raşid Dostum Türkiye’ye sığındı; Taliban’ın kuzeye yürüyüşü Afganistan’daki güç dengesini değiştirdi

25 Mayıs 1997’de Afganistan’ın kuzeyindeki en güçlü askerî liderlerden General Abdürreşid Raşid Dostum, Taliban’ın ilerleyişi ve kendi saflarındaki iç ihanetin ardından ülkesinden ayrılarak Türkiye’ye sığındı. Dostum’un kaçışı, Afganistan iç savaşında kuzey cephesinin çökmesi ve Taliban’ın ülkenin büyük bölümünde hâkimiyet kurmaya yaklaşması anlamına geliyordu. Dostum’un müttefiki olan Abdülmelik Pehlevan’ın 1997’de taraf değiştirmesi, Taliban’ın Mezar-ı Şerif’e girmesinin önünü açtı; bu gelişme üzerine Dostum Türkiye’ye kaçtı.

Raşid Dostum, Afganistan’ın Özbek kökenli en etkili savaş ağalarından ve askerî liderlerinden biriydi. Sovyet işgali döneminde ve sonrasında farklı ittifaklar içinde yer aldı; özellikle ülkenin kuzeyindeki Cüzcan, Şibirgan ve Mezar-ı Şerif çevresinde güçlü bir askerî-siyasi yapı kurdu. Afganistan’daki Özbek nüfus için uzun yıllar hem koruyucu lider hem de tartışmalı bir güç figürü olarak görüldü. Çünkü Dostum bir yandan Taliban’a karşı direnişin önemli isimlerinden biri sayılırken, diğer yandan insan hakları ihlalleri ve savaş suçları iddialarıyla da anıldı.

Taliban, 1990’ların ortasında Afganistan’daki iç savaş ortamında yükselen radikal İslamcı bir hareketti. 1996’da başkent Kabil’i ele geçirdikten sonra ülkenin tamamında hâkimiyet kurmaya çalıştı. Taliban’a karşı kuzeyde Ahmed Şah Mesud, Raşid Dostum ve bazı başka gruplar bir araya gelerek daha sonra Kuzey İttifakı diye anılacak cepheyi oluşturdu. Kuzey İttifakı, Taliban yönetimine karşı Afganistan’daki en önemli askerî-siyasi direniş hattıydı.

Dostum’un merkezlerinden biri Mezar-ı Şerif’ti. Afganistan’ın kuzeyindeki bu şehir hem ticaret yolları hem de Özbek, Tacik, Hazara ve Peştun topluluklarının kesiştiği bir merkez olması nedeniyle stratejik öneme sahipti. Taliban’ın Mezar-ı Şerif’e girmesi, Afganistan’ın kuzeyinde büyük bir psikolojik kırılma yarattı. O güne kadar Taliban daha çok güney ve merkez bölgelerde güçlüydü; kuzeyin düşmesi, hareketin neredeyse bütün ülkeyi kontrol edebileceği izlenimini doğurdu.

Dostum’un Türkiye’ye sığınması ise tesadüf değildi. Dostum Özbek kökenliydi ve Afganistan’daki Türkî topluluklarla güçlü bağlara sahipti. Türkiye de 1990’larda Orta Asya ve Türk dünyasıyla ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyordu. Bu yüzden Dostum, Ankara açısından, Afganistan’daki Türkî topluluklarla ilişki kurmanın da önemli aktörlerinden biriydi.

Ancak Dostum’un hikâyesi burada bitmedi. 1997’de Türkiye’ye kaçtıktan birkaç ay sonra Afganistan’a döndü ve yeniden Taliban’a karşı mücadele etti. Fakat 1998’de Taliban’ın kuzeyde yeniden güç kazanması üzerine bir kez daha Türkiye’ye gitmek zorunda kaldı. Bu durum, Afganistan iç savaşının ne kadar oynak, ittifakların ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Bugünün ölçüsüyle bakınca Afganistan’da dost ve düşman çizgileri sabit değildi; komutanlar, aşiretler, etnik gruplar ve dış destekçiler arasında sürekli değişen ittifaklar vardı.

2001 – Erik Weihenmayer Everest’e çıkan ilk görme engelli insan oldu; imkânsız denilen sınır yeniden çizildi

25 Mayıs 2001’de ABD’nin Colorado eyaletinden Erik Weihenmayer, dünyanın en yüksek noktası olan Everest Dağı’nın zirvesine ulaşan ilk görme engelli insan oldu. O sırada 32 yaşındaydı. Bu başarı, engellilik, irade, ekip çalışması ve insan sınırları üzerine güçlü bir sembole dönüştü.

Everest Dağı, Himalayalar’da, Nepal ile Tibet sınırında yer alır ve deniz seviyesinden yaklaşık 8.849 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek dağı kabul edilir. Bu yükseklik, yalnız fiziksel dayanıklılık değil, oksijen eksikliği, dondurucu soğuk, fırtına, çığ tehlikesi ve yorgunlukla mücadele anlamına gelir. Everest’in üst bölümleri, dağcılar arasında ölüm bölgesi olarak anılır. Çünkü yaklaşık 8.000 metrenin üzerinde hava o kadar incelir ki insan bedeni uzun süre sağlıklı biçimde çalışamaz.

Erik Weihenmayer, genç yaşta görme yetisini kaybetti. Ancak bu kayıp, onun hayatını tamamen sınırlandıran bir duvara dönüşmedi. Öğretmenlik yaptı, güreşle ilgilendi, kaya tırmanışı ve dağcılığa yöneldi. Everest’e çıkışı da bireysel bir kahramanlık gösterisinden ibaret değildi; yanında deneyimli dağcılardan oluşan güçlü bir ekip vardı. Bu ayrıntı önemli: Everest gibi bir yerde başarı yalnız cesaretle değil, disiplin, hazırlık, rehberlik, doğru ekip ve karşılıklı güvenle mümkündür.

Görme engelli bir dağcının Everest’e tırmanması, sıradan bir tırmanıştan çok daha karmaşık bir süreçtir. Weihenmayer, rotayı gözleriyle değil; sesli yönlendirmelerle, bastonuyla, iplerin gerilimiyle, ayaklarının altındaki zemini hissederek ve ekibinin uyarılarını takip ederek ilerledi. Dağcılıkta küçük bir hata bile ölümcül olabilir. Buz çatlakları, dar sırtlar, dik yamaçlar ve ani hava değişimleri, görme engelli bir dağcı için daha da büyük bir risk anlamına gelir.

Görme engellilik, kişinin görme duyusunun günlük yaşamı ve hareket kabiliyetini ciddi biçimde sınırlayacak ölçüde azalması ya da tamamen kaybolmasıdır. Weihenmayer’in Everest başarısı, bu engelin yok sayılması anlamına gelmiyordu; doğru yöntem, teknoloji, eğitim ve ekip desteğiyle sınırların yeniden tanımlanması demekti.

Bu başarı aynı zamanda engellilik algısı açısından da önemlidir. Toplum çoğu zaman engelli bireyleri korunması gereken, riskten uzak tutulması gereken ya da ancak belirli alanlarda var olabilecek insanlar olarak görür. Weihenmayer’in Everest’e çıkışı bu bakışı sarstı. Elbette bu, herkesin Everest’e çıkabileceği anlamına gelmez. Böyle bir yorum romantik ve yüzeysel olur. Asıl mesele şudur: Engellilik, insanın bütün kapasitesini tek başına belirleyen bir kader değildir; çevre, eğitim, imkân, teknoloji ve toplumsal bakış da en az beden kadar belirleyicidir.

Weihenmayer daha sonra dünyanın yedi kıtasındaki en yüksek dağların tümüne tırmanarak Seven Summits, yani Yedi Zirve hedefini tamamlayan ilk görme engelli kişi oldu. Seven Summits, dağcılıkta her kıtanın en yüksek zirvesine çıkma hedefidir ve son derece prestijli bir başarı kabul edilir.

2003 – Nuri Bilge Ceylan Cannes’da Büyük Ödül aldı; Uzak filmi, Türk sinemasını dünya sahnesinde görünür kıldı

25 Mayıs 2003’te sona eren 56. Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmi, festivalin en önemli ödüllerinden Büyük Ödül’ü kazandı. Aynı festivalde Gus Van Sant imzalı Fil, özgün adıyla Elephant, festivalin en büyük ödülü olan Altın Palmiye’ye layık görüldü.

Cannes Film Festivali, Fransa’nın Cannes kentinde düzenlenen ve dünyanın en prestijli sinema festivallerinden biri kabul edilen uluslararası bir festivaldir. Festivalin en büyük ödülü Altın Palmiye’dir. Fransızca adıyla Palme d’Or, festivalin yarışma bölümündeki en iyi filme verilir. Büyük Ödül, yani Grand Prix ise Altın Palmiye’den sonra gelen en saygın ödüllerden biridir. Bu yüzden Uzak’ın aldığı ödül, Türk sineması açısından uluslararası ölçekte büyük bir kırılma olarak görüldü.

Uzak, İstanbul’da yaşayan orta yaşlı bir fotoğrafçı ile taşradan onun yanına gelen genç akrabasının aynı evde kurduğu mesafeli, sessiz ve gergin ilişkiyi anlatır. Filmde Muzaffer Özdemir Mahmut’u, Mehmet Emin Toprak ise Yusuf’u canlandırır.

Filmin adındaki Uzak sadece coğrafi bir uzaklığı anlatmaz. Taşra ile şehir arasındaki uzaklık, insanın kendi hayallerine uzaklığı, akrabalar arasındaki duygusal mesafe ve modern şehir hayatının yalnızlığı bu başlığın içinde birleşir. Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasında sıkça görülen uzun sessizlikler, gündelik hayat ayrıntıları, doğrudan açıklanmayan duygular ve karakterlerin iç boşlukları bu filmde güçlü biçimde hissedilir.

Uzak’ın Cannes’daki başarısı bir ödülle de sınırlı kalmadı. Filmin iki oyuncusu Muzaffer Özdemir ve Mehmet Emin Toprak, festivalde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü paylaştı. Bu ödül, daha da dokunaklı bir anlam taşıyordu; çünkü Mehmet Emin Toprak, filmin Cannes’a seçilmesinden kısa süre sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Elephant ise Amerikalı yönetmen Gus Van Sant’ın, bir okul katliamına giden günü sakin, soğuk ve gözlemci bir dille anlattığı filmidir. Film, özellikle 1999’daki Columbine Lisesi katliamının yarattığı toplumsal sarsıntıdan beslenir. Ancak olayı doğrudan belgesel gibi anlatmak yerine, okul koridorlarında dolaşan gençlerin gündelik hareketlerini izler; şiddetin nasıl sıradan bir günün içine sızdığını gösterir. Elephant, Cannes’da yalnız Altın Palmiye’yi değil, Gus Van Sant’a En İyi Yönetmen Ödülü’nü de kazandırdı.

2003 Cannes sonuçları Türk sineması için özel bir dönüm noktasıydı. Yılmaz Güney’in Yol filmi 1982’de Altın Palmiye kazanmıştı; ancak 1990’lar ve 2000’lerin başında Türk sinemasının uluslararası sanat sineması çevrelerinde yeniden güçlü biçimde görünür hale gelmesinde Nuri Bilge Ceylan’ın önemli bir payı oldu. Uzak, bu yükselişin en belirgin işaretlerinden biriydi.

Bu başarı, aynı zamanda Türkiye’de bağımsız sinemanın da moral anlarından biri sayılır. Uzak, büyük bütçeli, yıldız oyunculu, gösterişli bir film değildi. Sessizliği, yalnızlığı ve gündelik hayatın küçük kırılmalarını merkeze alan sade ama yoğun bir filmdi. Cannes’da aldığı ödül, iyi sinemanın her zaman büyük prodüksiyonla değil; güçlü bakış, tutarlı üslup ve sahici insan gözlemiyle de kurulabileceğini gösterdi.

2005 – Bakü-Tiflis-Ceyhan hattına ilk petrol verildi; Hazar petrolü Türkiye üzerinden dünyaya açıldı

25 Mayıs 2005’te Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’na ilk petrol verildi. Kısaca BTC olarak bilinen bu hat, Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki petrolünü Gürcistan üzerinden Türkiye’ye, oradan da Akdeniz kıyısındaki Ceyhan Terminali’ne ulaştırmak için inşa edildi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Hazar enerji kaynaklarının dünya pazarlarına hangi güzergâhtan ulaşacağı büyük bir jeopolitik meseleye dönüşmüştü. BTC de Azerbaycan petrolünü Rusya ve İran güzergâhlarına bağımlı olmadan Batı pazarlarına ulaştıracak yeni bir enerji yolu açıyordu.

Hattın adı geçtiği üç ana durağı anlatır: Bakü, Azerbaycan’ın başkenti ve Hazar petrolünün çıkış noktasıdır. Tiflis, Gürcistan’ın başkentidir ve hattın Kafkasya geçişini simgeler. Ceyhan ise Adana’da, Akdeniz kıyısında yer alan stratejik enerji terminalidir. Petrol Bakü yakınlarındaki Sangaçal Terminali’nden hatta veriliyor, Gürcistan’ı aşarak Türkiye’ye giriyor ve Ceyhan’da tankerlere yüklenerek dünya piyasalarına gönderiliyordu.

BTC hattı, yaklaşık 1.768 kilometrelik uzunluğuyla dünyanın en önemli ham petrol boru hatlarından biri kabul edilir. BOTAŞ’ın tanımına göre proje, petrolü güvenli, ekonomik ve çevresel açıdan uygun biçimde Ceyhan’a ulaştırmak üzere tasarlandı. BP de hattın 2005’te Gürcistan bölümünün tamamlandığını ve 2006’da tam faaliyete geçtiğini belirtir.

Burada dikkat edilmesi gereken küçük ama önemli bir zaman farkı var. 25 Mayıs 2005’te ilk petrol hatta verildi; fakat petrolün Ceyhan’a ulaşması ve ilk tanker sevkiyatı daha sonra gerçekleşti. İlk petrolün Bakü’den pompalanıp Ceyhan’a ulaşması 2006’da oldu; Ceyhan’daki ilk tanker yüklemesi de 2006 yazında yapıldı. Yani 25 Mayıs 2005, hattın dünya piyasalarına fiilen petrol satmaya başladığı gün değildir, petrol akışının başlatıldığı sembolik ve stratejik başlangıç günüdür.

Türkiye açısından BTC’nin önemi büyüktü. Kerkük-Yumurtalık hattıyla Irak petrolü zaten Türkiye üzerinden Akdeniz’e iniyordu; BTC ise bu kez Hazar petrolünü Türkiye üzerinden dünya pazarlarına taşıyordu. Böylece Ceyhan, Doğu Akdeniz’de önemli bir enerji çıkış kapısı haline geldi.

Bu proje aynı zamanda Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirdi. Azerbaycan için petrolünü güvenli ve bağımsız bir güzergâhtan satma imkânı doğdu. Gürcistan, enerji geçiş ülkesi olarak önem kazandı. Türkiye ise Hazar ile Akdeniz arasında kilit ülke konumunu pekiştirdi. ABD ve Avrupa açısından da BTC, Hazar petrolünün Rusya’ya bağımlı kalmadan Batı pazarlarına ulaşması bakımından stratejik bir projeydi.

2005 – Şampiyonlar Ligi finali İstanbul’da oynandı; Liverpool, Milan karşısında “İstanbul Mucizesi”ni yazdı

25 Mayıs 2005’te UEFA Şampiyonlar Ligi 2004-2005 sezonu finali, İstanbul’daki Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynandı. Finalde İtalya’nın Milan takımı ile İngiltere’nin Liverpool takımı karşı karşıya geldi. Maçın normal süresi ve uzatma bölümü 3-3 sona erdi; Liverpool, penaltı atışlarında Milan’ı 3-2 yenerek kupayı kazandı.

UEFA Şampiyonlar Ligi, Avrupa kulüp futbolunun en prestijli turnuvasıdır. Avrupa’nın en güçlü kulüpleri sezon boyunca bu kupayı kazanmak için yarışır. Final ise yalnız bir futbol maçı değil, kulüp futbolunun dünya çapında en çok izlenen spor olaylarından biridir. Bu yüzden 2005 finalinin İstanbul’da oynanması, Türkiye’nin büyük ölçekli uluslararası spor organizasyonları açısından da önemli bir vitrin oldu.

Maçın ilk yarısı Milan’ın ezici üstünlüğüyle geçti. Daha ilk dakikada Paolo Maldini golü attı. Ardından Hernán Crespo iki gol daha buldu ve Milan soyunma odasına 3-0 önde gitti. Kadrosunda Maldini, Nesta, Pirlo, Kaká, Seedorf, Shevchenko ve Crespo gibi yıldızlar bulunan Milan, ilk yarının sonunda kupaya çok yaklaşmış görünüyordu.

Fakat ikinci yarıda futbol tarihinin en unutulmaz geri dönüşlerinden biri yaşandı. Liverpool, Steven GerrardVladimír Šmicer ve Xabi Alonso’nun golleriyle yalnızca birkaç dakika içinde skoru 3-3’e getirdi. Bu geri dönüş, daha sonra futbol dünyasında “İstanbul Mucizesi” adıyla anılacaktı.

Burada geçen mucize ifadesi abartı değildir; çünkü Şampiyonlar Ligi finali gibi bir seviyede, Milan kalitesinde bir takıma karşı devre arasına 3-0 geride girip kupayı kazanmak olağanüstü bir senaryodur. Finalin dramatik gücü de buradan gelir: İlk yarı Milan’ın kusursuzluğu gibi görünürken, ikinci yarı Liverpool’un inancı, temposu ve kaptan Gerrard’ın liderliğiyle bambaşka bir hikâyeye dönüştü.

Uzatmalarda Milan yeniden maçı kazanacak fırsatlar buldu. Özellikle Andriy Shevchenko’nun yakın mesafeden yaptığı vuruşlarda Liverpool kalecisi Jerzy Dudek çok kritik kurtarışlara imza attı. Penaltı atışlarında da Dudek öne çıktı ve Liverpool kupaya uzandı. Bu zafer, Liverpool’un Avrupa’nın en büyük kupasındaki beşinci şampiyonluğu oldu.

2008 – Nuri Bilge Ceylan, Üç maymun filmiyle Cannes’da En İyi Yönetmen seçildi

25 Mayıs 2008’de sona eren 61. Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan, Üç Maymun filmiyle En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandı. Ceylan, ödül konuşmasında bu ödülü “tutkuyla sevdiği yalnız ve güzel ülkesine” adadığını söyledi. Bu cümle Türkiye’de “Benim yalnız ve güzel ülkeme…” ifadesiyle hafızalara kazındı.

Üç Maymun, bir ailenin küçük bir çıkar ilişkisiyle başlayan suskunluğunun giderek büyük bir ahlaki çöküşe dönüşmesini anlatır. Filmde bir siyasetçi, yaptığı trafik kazasının suçunu para karşılığında şoförüne üstlenmesini teklif eder. Bu karar, şoförün ailesinde bastırılmış gerilimleri, yalanları, arzuları ve suç ortaklıklarını açığa çıkarır. Filmin başrollerinde Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar ve Ercan Kesal yer alır.

Filmin adındaki Üç Maymun, “görmedim, duymadım, bilmiyorum” tavrını anlatan meşhur simgeye gönderme yapar. Bir kötülük ya da yanlışlık karşısında insanın gerçeği görmezden gelmesi, duymamış gibi yapması ve konuşmaktan kaçınması anlamına gelir. Nuri Bilge Ceylan filmde bu simgeyi sadece bireysel bir ahlak meselesi olarak değil; aile, sınıf, siyaset ve toplum ilişkileri üzerinden daha karanlık bir yere taşır.

Bu ödül, Ceylan’ın Cannes’daki üçüncü büyük başarısıydı. Daha önce Uzak ile 2003’te Büyük Ödül’ü kazanmış, İklimler ile 2006’da FIPRESCI ödülünü almıştı. Bu nedenle 2008’deki En İyi Yönetmen Ödülü, Ceylan’ın Cannes’da tesadüfi bir başarı yakalamadığını; dünya sinemasında kalıcı ve takip edilen bir yönetmen haline geldiğini gösterdi.

FIPRESCI, Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu’nun verdiği eleştirmen ödülüdür. Bu ödül, festivalin resmî ana ödüllerinden farklıdır ama sinema çevrelerinde son derece saygındır. Çünkü filmin eleştirmenler ve sinema yazarları tarafından güçlü bulunduğunu gösterir. Ceylan’ın Cannes yolculuğunda bu ödül de onun auteur, yani kendine özgü sinema dili olan yönetmen kimliğini güçlendirdi.

“Yalnız ve güzel ülkem” sözü ise ödülün kendisi kadar konuşuldu. Çünkü bu cümle hem Türkiye’ye duyulan güçlü bağlılığı hem de ülkenin dünyadaki konumuna dair hüzünlü bir yalnızlık hissini taşıyordu. Ceylan’ın sinemasındaki sessizlik, melankoli, uzaklık, suçluluk ve içe kapanmışlık duyguları, bu cümlede neredeyse politik bir duyguya dönüştü.

2008 – Phoenix Mars’a indi; Kızıl Gezegen’in kutup toprağında su buzunun izini aradı

25 Mayıs 2008’de NASA’nın Phoenix adlı uzay aracı, Mars’ın kuzey kutup bölgesine yakın düzlüklerine başarıyla indi. Phoenix, Mars’a tekerlekli bir keşif aracı gibi dolaşmak için değil, indiği noktada toprağı kazıp analiz yapmak için gönderilmiş sabit bir iniş aracıydı. NASA, Phoenix’in Mars’ın Arktik bölgesindeki su geçmişini araştırmak, su buzunu incelemek ve yaşam için gerekli olabilecek kimyasal koşulları anlamak üzere tasarlandığını belirtir.

Mars, Güneş Sistemi’nde Dünya’dan sonra en çok araştırılan gezegendir. Kızıl görünümü nedeniyle halk arasında Kızıl Gezegen diye anılır. Mars’ın yüzeyinde bugün Dünya’daki gibi akarsular ve denizler yoktur; ancak geçmişte su bulunduğuna dair çok güçlü jeolojik izler vardır. Bilim insanları için asıl soru şudur: Mars’ta bir zamanlar yaşamı destekleyebilecek koşullar var mıydı, hatta bugün yüzeyin altında hâlâ yaşam için elverişli küçük ortamlar bulunabilir mi?

Phoenix görevinin adı da anlamlıdır. Phoenix, mitolojide küllerinden yeniden doğan kuştur. Bu isim, daha önce başarısız olmuş bazı Mars iniş görevlerinden kalan teknoloji ve fikirlerin yeni bir görevde yeniden kullanılması nedeniyle seçildi. Yani Phoenix, başarısızlıkların içinden çıkarılan derslerle yeniden kurulan bir bilim projesiydi.

Phoenix’in indiği bölge, Mars’ın kuzey düzlüklerinde, kutup çevresine yakın bir alandı. Bu bölge özellikle seçildi; çünkü yörüngedeki araçların verileri, yüzeye yakın yerde su buzu bulunabileceğini gösteriyordu. Su buzu, bildiğimiz suyun donmuş halidir. Mars’ta sıvı su yüzeyde uzun süre kalamaz; çünkü atmosfer basıncı çok düşüktür ve şartlar serttir. Ama yer altında buz halinde su bulunması, gezegenin iklim tarihi ve olası yaşanabilirliği açısından çok değerlidir.

Phoenix’in en önemli araçlarından biri robot koluydu. Bu kol, Mars toprağını kazıyor, örnekleri alıyor ve aracın üzerindeki küçük laboratuvarlara taşıyordu. Araç, toprağı ısıtarak içindeki uçucu maddeleri analiz edebiliyor, mikroskobik incelemeler yapabiliyor ve toprağın kimyasal özelliklerini ölçebiliyordu. Böylece Mars toprağına doğrudan laboratuvar analiziyle bakıldı.

Görevin en önemli sonuçlarından biri, Mars toprağının hemen altında su buzunun olduğunun doğrulanması oldu. Phoenix’in kazdığı çukurlarda ortaya çıkan parlak parçaların birkaç gün içinde kaybolması, bunların kuru buzdan çok su buzu olduğunu düşündürdü; daha sonra yapılan analizlerde su buzu olduğu doğrulandı.

Burada yaşam aramak ile yaşanabilirlik aramak arasındaki farkı iyi kurmak gerekir. Phoenix, Mars’ta canlı bulmak için gönderilmiş bir araç değildi. Yani mikrop yakalayan ya da doğrudan “hayat var mı?” sorusuna cevap veren bir cihaz taşımıyordu. Daha çok şu soruya odaklandı: Mars’ın bu bölgesinde su, uygun kimyasal maddeler ve geçmişte yaşamı destekleyebilecek çevresel koşullar var mıydı?

Phoenix, 4 Ağustos 2007’de fırlatılmış, 25 Mayıs 2008’de Mars’a inmiş ve 2008 Kasım ayına kadar çalışmıştır. Washington Üniversitesi’nin görev arşivinde aracın Mars’ın kuzey düzlüklerine 25 Mayıs 2008’de indiği ve 152 Mars günü boyunca görev yaptığı belirtilir. Bir sol, Mars günü demektir; Dünya gününden biraz daha uzundur ve yaklaşık 24 saat 39 dakika sürer.

Görev sonunda Phoenix, Mars kışının yaklaşmasıyla enerjisini kaybetti. Çünkü araç güneş panelleriyle çalışıyordu ve kutup bölgesinde güneş ışığı azaldıkça hayatta kalması mümkün olmadı. Ama kısa ömrüne rağmen Mars araştırmalarında önemli bir iz bıraktı. Phoenix, Mars’ta suyun yüzeye yakın buz halinde doğrudan incelenebileceğini gösterdi.

2012 – SpaceX Dragon ISS’ye kenetlendi; özel sektör uzay taşımacılığında yeni dönem başladı

25 Mayıs 2012’de SpaceX şirketine ait Dragon adlı insansız kargo kapsülü, Uluslararası Uzay İstasyonu’na ulaştı ve istasyonla kenetlendi. Bu olay, uzay tarihinde çok önemli bir eşiği temsil ediyordu: Dragon, Uluslararası Uzay İstasyonu’na ulaşan ilk ticari uzay aracı oldu.

SpaceX, Elon Musk tarafından kurulan özel bir uzay şirketidir. Şirketin amacı, roket fırlatma maliyetlerini düşürmek, yeniden kullanılabilir roket teknolojisini geliştirmek ve uzay taşımacılığında özel sektörün rolünü büyütmekti. 2012’deki Dragon görevi, bu iddianın artık sadece bir hedef değil, uygulanabilir bir gerçek olduğunu gösterdi.

Dragon kapsülü, uzaya kargo taşımak için geliştirilen bir uzay aracıydı. Bu görevde Dragon, Uluslararası Uzay İstasyonu’na bilimsel malzeme, ekipman ve ikmal taşıdı. Kapsül, istasyona doğrudan otomatik bağlanmak yerine önce istasyona yaklaştı; ardından astronotlar robot kol yardımıyla aracı yakaladı ve istasyona bağladı. Wired’ın o dönemki haberinde Dragon’un 25 Mayıs 2012’de ISS’ye ulaştığı, astronot Don Pettit’in istasyonun robot kolunu kullanarak kapsülü yakaladığı aktarılır.

Uluslararası Uzay İstasyonu, kısaca ISS, Dünya yörüngesinde bulunan büyük bir araştırma laboratuvarıdır. ABD, Rusya, Avrupa, Japonya ve Kanada’nın ortak çalışmalarıyla kurulan bu istasyon, astronotların uzun süreli uzay görevleri yaptığı ve yerçekimsiz ortamda bilimsel deneylerin yürütüldüğü bir merkezdir.

Bu olayın önemi şuradadır: Uzay çalışmaları uzun süre büyük ölçüde devlet kurumlarının alanıydı. ABD’de NASA, Sovyetler Birliği’nde ve sonra Rusya’da Roscosmos, Avrupa’da ESA gibi kurumlar uzay yarışının ana aktörleriydi. SpaceX Dragon’un ISS’ye ulaşması, özel şirketlerin de devlet kurumlarıyla birlikte uzay taşımacılığında ciddi rol üstlenebileceğini gösterdi.

Burada ticari uzay uçuşu kavramını da açıklamak gerekir. Ticari uzay uçuşu, uzay araçlarının özel şirketler tarafından geliştirilmesi, fırlatılması ve işletilmesi anlamına gelir. Devlet yine müşteri, düzenleyici ya da ortak olabilir; fakat teknoloji ve operasyon özel sektör tarafından yürütülür. SpaceX’in başarısı, NASA’nın uzay istasyonuna kargo taşıma modelini değiştirdi.

Bu başarıdan sonra SpaceX, NASA için düzenli kargo görevleri yapmaya başladı. Daha sonra Crew Dragon aracıyla astronot taşımacılığına da geçti. Yani 25 Mayıs 2012’deki Dragon görevi, insanlı uzay uçuşlarında özel sektör döneminin başlangıç işaretlerinden biri oldu.

2017 – İçişleri Bakanlığı ve Galatasaray başkanlığı yapan “Spor Ali” Tanrıyar hayatını kaybetti

25 Mayıs 2017’de Türk hekim, siyasetçi ve spor yöneticisi Ali Tanrıyar İstanbul’da hayatını kaybetti. 1914’te Kavala’da doğan Tanrıyar, ailesiyle birlikte 1923’te Türkiye’ye göç ederek Manisa’nın Kırkağaç ilçesine yerleşti. Daha sonra Galatasaray Lisesi’nde okudu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi ve hekimlik yaptı. Anadolu Ajansı, Tanrıyar’ın 14 Mart 1914’te Kavala’ya bağlı Palihor köyünde doğduğunu, 1923’te ailesiyle Türkiye’ye geldiğini ve Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdiğini aktarır.

Ali Tanrıyar’ı önemli kılan şey, üç ayrı alanda iz bırakmasıdır: tıp, siyaset ve spor yönetimi. Hekim olarak Taksim Beyoğlu İlkyardım Hastanesi’nde görev yaptı; klinik şefliği ve başhekimlik gibi sorumluluklar üstlendi.

Siyasette ise Anavatan Partisi’nin kurucu kadrosunda yer aldı. ANAP, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Turgut Özal liderliğinde kurulan ve 1983 seçimleriyle iktidara gelen merkez sağ partiydi. Tanrıyar, İstanbul milletvekilliği yaptı ve İçişleri Bakanlığı görevinde bulundu.

Tanrıyar’ın geniş kitlelerce hatırlanmasında ise Galatasaray’daki yöneticiliği özel yer tutar. Galatasaray Spor Kulübü’nün resmî sitesinde, onun 1932’de kulübe kaydolduğu, okul yıllarında Galatasaray genç, B ve A takımlarında oynadığı, boks dahil birçok spor dalıyla ilgilendiği ve bu nedenle kendisine “Spor Ali” lakabının takıldığı belirtilir.

1986-1990 yılları arasında Galatasaray Spor Kulübü Başkanlığı yaptı. Bu dönem, Galatasaray futbol takımının 14 yıllık şampiyonluk hasretini bitirdiği dönemdir. Galatasaray, Tanrıyar’ın başkanlığında 1986-1987 sezonunda Türkiye 1. Futbol Ligi şampiyonu oldu. Bu şampiyonluk, kulüp tarihinde uzun bir bekleyişin sona ermesi anlamına geldi.

Tanrıyar’ın hayatı aynı zamanda Türkiye’nin 20. yüzyıl hikâyesine de temas eder: Balkanlardan göç eden bir ailenin çocuğu olarak Türkiye’ye gelmesi, Galatasaray Lisesi ve tıp eğitimiyle Cumhuriyet’in eğitim kanallarında yükselmesi, hekimlikten siyasete ve oradan büyük bir spor kulübünün başkanlığına uzanması, onu çok katmanlı bir figür haline getirir.

2020 – George Floyd polis müdahalesi sırasında öldürüldü; dünya çapında ırkçılık ve polis şiddeti protestoları başladı

25 Mayıs 2020’de ABD’nin Minneapolis kentinde George Floyd adlı siyah Amerikalı bir erkek, polis müdahalesi sırasında hayatını kaybetti. Floyd, sahte 20 dolarlık banknot kullandığı iddiasıyla gözaltına alınmak istenmişti. Polis memuru Derek Chauvin, Floyd yerde kelepçeli haldeyken dizini onun boynuna bastırdı. Chauvin, Floyd’un boynuna yaklaşık 9,5 dakika boyunca bastırdı ve olayın bir görgü tanığı tarafından kayda alınmasının ardından dünya çapında ırkçılık ve polis şiddeti protestoları başladı.

George Floyd’un ölümü, ABD’de uzun süredir var olan ırkçılık, polis şiddeti ve adalet sistemi tartışmalarını yeniden patlattı. Floyd’un “Nefes alamıyorum” sözleri, kısa sürede küresel bir protesto sloganına dönüştü. Bu cümle, siyahların ve diğer azınlık gruplarının sistematik ayrımcılık karşısındaki çaresizliğini simgeleyen bir ifadeye dönüştü.

Burada Black Lives Matter, yani Siyahların Hayatı Değerlidir hareketini de açıklamak gerekir. Bu hareket, ABD’de siyahlara yönelik polis şiddetine, ırkçı ayrımcılığa ve adalet sistemindeki eşitsizliklere karşı doğdu. George Floyd’un öldürülmesinden sonra hareket çok daha geniş kitlelere ulaştı.

Protestolar yalnız ABD ile sınırlı kalmadı. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Avustralya’dan Afrika’ya kadar birçok ülkede gösteriler düzenlendi. Bazı yerlerde insanlar kendi ülkelerindeki polis şiddeti, sömürgecilik mirası, ırkçılık ve azınlıklara yönelik ayrımcılık konularını da tartışmaya başladı. Böylece George Floyd’un ölümü, yerel bir polis vakasından küresel bir adalet meselesine dönüştü.

Bu olay aynı zamanda kamusal hafıza tartışmalarını da etkiledi. Birçok ülkede kölecilikle, sömürgecilikle ya da ırkçılıkla bağlantılı tarihi kişilerin heykelleri ve isimleri yeniden gündeme geldi. Bazı heykeller kaldırıldı, bazı kurumlar geçmişleriyle yüzleşmek zorunda kaldı. Yani protestolar sadece polis reformu talebiyle sınırlı kalmadı; tarihin, sembollerin ve kamusal alanın nasıl düzenleneceği sorusunu da büyüttü.

George Floyd davası daha sonra mahkemeye taşındı. Derek Chauvin yargılandı ve mahkûm edildi. Ancak olayın daha geniş anlamı, tek bir polis memurunun cezasından ibaret değildir. Floyd’un ölümü, devlet gücünün nasıl kullanıldığı, polisin hesap verebilirliği, kameraya alınan şiddetin toplumsal etkisi ve ırksal adalet talebi açısından 21. yüzyılın en önemli toplumsal kırılmalarından biri haline geldi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.