Günün Tarihi / 24 Mayıs
1136 – Tapınak Şövalyeleri’nin kurucu lideri Hugo de Payens hayatını kaybetti
24 Mayıs 1136’da, Tapınak Şövalyeleri’nin ilk büyük üstadı Hugo de Payens hayatını kaybetti. Fransız soylusu olan Hugo de Payens, Haçlı Seferleri sonrasında Kudüs’te kurulan en etkili askerî-dinî tarikatlardan birinin öncüsüydü. Onun adı, Orta Çağ’ın en gizemli ve en çok efsaneleştirilen yapılarından biri olan Tapınak Şövalyeleri’nin doğuşuyla birlikte anılır.
Birinci Haçlı Seferi’nin ardından Kudüs 1099’da Haçlıların eline geçmişti. Ancak Kudüs’e giden hac yolları güvenli değildi. Avrupa’dan gelen hacılar, yollarda saldırıya uğruyor, soyuluyor ya da öldürülüyordu. Hugo de Payens ve arkadaşları, bu hacıları korumak amacıyla küçük bir şövalye topluluğu kurdu. Bu topluluk, zamanla İsa’nın ve Süleyman Tapınağı’nın Yoksul Şövalyeleri adıyla atanındı. Daha sonra kısaca Tapınak Şövalyeleri denilecekti.
Tarikatın adı, Kudüs’te kendilerine tahsis edilen yerle bağlantılıydı. Haçlı yönetimi, onlara Mescid-i Aksa çevresinde, Haçlıların Süleyman Tapınağı’yla ilişkilendirdiği bölgede bir merkez verdi. Böylece tarikatın adı Tapınak’la özdeşleşti. Başlangıçta yoksulluk yemini eden küçük bir savaşçı keşiş topluluğuydular; fakat kısa süre içinde Avrupa’nın en güçlü askerî, mali ve siyasi örgütlerinden birine dönüştüler.
Hugo de Payens’in en önemli başarısı, bu küçük topluluğa resmiyet ve meşruiyet kazandırmasıydı. Avrupa’ya giderek krallardan, soylulardan ve kilise çevrelerinden destek aradı. 1129’da Troyes Konsili’nde Tapınak Şövalyeleri resmen tanındı. Aziz Bernard de Clairvaux’nun desteği de tarikatın itibarı açısından belirleyici oldu. Böylece savaşan keşiş fikri, yani hem din adamı disiplini hem de askerî görev taşıyan yeni bir model, Orta Çağ Hristiyan dünyasında kabul gördü.
Tapınak Şövalyeleri zamanla yalnız hacıları koruyan bir birlik olmaktan çıktı. Haçlı devletlerinin savunmasında önemli rol oynadılar, kaleler tuttular, savaşlara katıldılar, Avrupa’dan Kutsal Topraklar’a para ve insan akışını organize ettiler. Geniş bağışlar ve ayrıcalıklar sayesinde büyük bir ekonomik güce ulaştılar. Hatta kimi tarihçiler, onların erken dönem uluslararası finans ve kredi ağlarının öncülerinden biri olduğunu söyler.
Hugo de Payens’in ölümünden sonra tarikat daha da büyüdü. Ancak bu büyüme ileride felaketini de hazırladı. Tapınakçılar, büyük servetleri, kapalı örgüt yapıları ve siyasi güçleri nedeniyle kralların kuşkusunu çekti. 1307’de Fransa Kralı IV. Philippe’in emriyle tarikat üyeleri tutuklandı; ağır suçlamalar, işkenceli sorgular ve siyasi hesaplaşmalar sonucunda Tapınak Şövalyeleri 1312’de resmen dağıtıldı. Son büyük üstat Jacques de Molay ise 1314’te yakılarak idam edildi.
Bu ve sonraki efsaneler, Tapınak Şövalyeleri’ni gizli hazineler, kutsal emanetler, komplo teorileri ve modern popüler kültürün bitmeyen malzemesi haline getirdi. Ancak başlangıç noktası daha somuttu: Haçlı Kudüs’ünde hac yollarını korumak için kurulan küçük bir askerî-dinî topluluk. Hugo de Payens de bu topluluğun kurucu lideriydi.
1218 – Beşinci Haçlı Seferi Akka’dan Mısır’a yöneldi; Haçlılar Kudüs yolunu Dimyat’ta aradı
24 Mayıs 1218’de Beşinci Haçlı Seferi’nin kuvvetleri Akka’dan ayrılarak Mısır’daki Dimyat’a yöneldi. Akka o dönemde Haçlıların Doğu Akdeniz’deki en önemli üslerinden biriydi; fakat Kudüs’e ulaşmanın yolu artık doğrudan Filistin’den değil, Eyyubilerin Mısır’daki gücünü kırmaktan geçiyor gibi görülüyordu.
Beşinci Haçlı Seferi’nin temel hedefi, Müslümanların elindeki Kudüs’ü geri almaktı. Ancak Haçlı liderleri, Kudüs’e doğrudan saldırmanın zor olduğunu biliyordu. Eyyubi Devleti’nin en güçlü merkezi Mısır’dı. Bu yüzden plan şuydu: Önce Nil Deltası’ndaki stratejik liman şehri Dimyat ele geçirilecek, ardından Mısır baskı altına alınacak ve Kudüs pazarlık ya da askerî baskı yoluyla geri alınacaktı.
Bu strateji aslında kâğıt üzerinde mantıklıydı. Dimyat, Nil’in Akdeniz’e açıldığı bölgede önemli bir limandı. Mısır’ın kapısı sayılabilecek bir noktadaydı. Haçlılar burayı ele geçirirse Eyyubilerin ekonomik ve askerî merkezine ağır darbe vurabileceklerini düşünüyorlardı. Nitekim seferin Mısır ayağı, Dimyat Kuşatması ile başladı. Kaynaklarda Haçlı filosunun Mayıs 1218 sonunda Dimyat önlerine ulaştığı, ilk birliklerin 27 Mayıs’ta limana vardığı belirtilir.
Haçlı ordusunda Kudüs Kralı Jean de Brienne, Avusturya Dükü Leopold, Kıbrıs ve Kudüs Krallığı unsurları, Tapınakçılar, Hospitalierler, Töton Şövalyeleri ve Avrupa’dan gelen birçok kuvvet yer alıyordu. Ancak seferin en büyük sorunlarından biri liderlik karmaşasıydı. Papa temsilcisi Kardinal Pelagius’un gelişiyle askerî ve siyasi kararlar daha da tartışmalı hale geldi. Haçlılar arasında krallar, prensler, şövalye tarikatları ve dinî otorite arasında sürekli bir güç çekişmesi yaşandı.
Dimyat kuşatması ilk aşamada Haçlılar için başarılı göründü. Nil üzerindeki zincir kulesinin ele geçirilmesi, şehrin savunmasını zayıflattı. Uzun ve zorlu kuşatmanın ardından Dimyat 1219’da Haçlıların eline geçti. Bu başarı, seferin hedefe ulaşabileceği izlenimini doğurdu. Eyyubi Sultanı el-Kâmil, bazı kaynaklara göre Kudüs’ün geri verilmesini de içeren barış teklifleri sundu. Fakat Haçlı tarafındaki aşırı güven ve karar anlaşmazlıkları bu fırsatın değerlendirilmesini engelledi.
Sonunda Haçlı ordusu Dimyat’ta kalmakla yetinmedi; Kahire’ye doğru ilerlemek istedi. Bu karar felaket oldu. Nil’in taşkınları, ikmal sorunları ve Eyyubi ordusunun baskısı altında Haçlılar Mansûre çevresinde sıkıştı. 1221’de teslim olmak zorunda kaldılar. Anlaşma gereği Dimyat’ı boşalttılar ve Mısır’dan çekildiler. Böylece Beşinci Haçlı Seferi büyük umutlarla başladığı Mısır seferini başarısızlıkla tamamladı.
1543 – Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü savunarak modern astronominin yolunu açan Kopernik hayatını kaybetti
24 Mayıs 1543’te Polonyalı astronom Mikolaj Kopernik, Batı dillerindeki adıyla Nicolaus Copernicus, hayatını kaybetti. Kopernik’in devrimi, Dünya’nın evrenin merkezi olduğu fikrini sarsması ve Güneş merkezli evren modelini bilimsel biçimde ortaya koymasıdır.
Antik çağdan Orta Çağ’a kadar Avrupa’da yaygın kabul gören model, Batlamyus’un Dünya merkezli sistemiydi. Bu anlayışa göre Dünya evrenin merkezinde sabit duruyor; Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar onun çevresinde dönüyordu. Bu model, hem dönemin gözlemlerini açıklamak için kullanılıyor hem de insanın evrendeki yerini merkeze koyan dinî ve felsefi kabullerle uyumlu görünüyordu.
Kopernik ise bu düzeni tersine çevirdi. Ona göre evrenin merkezinde Dünya değil, Güneş vardı. Dünya da diğer gezegenler gibi Güneş’in çevresinde dönüyordu. Ayrıca Dünya kendi ekseni etrafında da dönüyordu. Bu fikir bugün bize çok temel bir bilgi gibi gelir; ama 16. yüzyıl için son derece sarsıcıydı. Çünkü insanın yaşadığı gezegeni evrenin merkezi olmaktan çıkarıyor, gökyüzünü bambaşka bir matematiksel düzene oturtuyordu.
Kopernik’in en önemli eseri De revolutionibus orbium coelestium, yani Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine adlı kitabıdır. Rivayete göre bu eser, ölüm yılı olan 1543’te basıldı ve Kopernik kitabının basılmış nüshasını ölüm döşeğindeyken gördü. Bu kitap, modern astronominin başlangıç metinlerinden biri kabul edilir.
Fakat Kopernik’in sistemi hemen herkes tarafından kabul edilmedi. Çünkü eski evren anlayışını yıkmak kolay değildi. Kopernik’in modeli, daha sonra Kepler’in gezegen hareketleri yasaları, Galileo’nun teleskop gözlemleri ve Newton’un kütleçekim kuramı ile güçlenecekti. Yani Kopernik tek başına bütün modern bilimi kurmadı; ama eski kozmolojinin merkezine ilk büyük darbeyi indirdi.
Kopernik Devrimi denilen şey yalnız astronomik bir değişim değildir. Bu, insanın kendini evrende konumlandırma biçimini değiştiren büyük bir zihinsel kırılmadır. Dünya artık kozmik düzenin merkezinde değildir. İnsanlık, yaşadığı gezegenin de büyük bir sistemin parçası olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Modern bilimin özgürleştirici ama aynı zamanda sarsıcı tarafı biraz da buradadır.
1686 – Cıvalı termometreyi geliştiren Gabriel Fahrenheit doğdu; sıcaklık ölçümü daha güvenilir hale geldi
24 Mayıs 1686’da Alman fizikçi ve mucit Gabriel Daniel Fahrenheit doğdu. Fahrenheit, cıvalı termometreyi geliştirmesi ve kendi adıyla anılan Fahrenheit sıcaklık ölçeğini oluşturmasıyla bilim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bugün Türkiye’de ve dünyanın büyük bölümünde Celsius ölçeği kullanılsa da Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde günlük hava sıcaklıkları hâlâ Fahrenheit ile ifade edilir.
Fahrenheit’ten önce de sıcaklığı ölçmeye yarayan araçlar vardı; fakat bunlar yeterince hassas ve güvenilir değildi. İlk termometrelerde genellikle alkol kullanılıyordu. Fahrenheit, cıvanın sıcaklık değişimlerine daha düzenli tepki verdiğini fark etti ve cıvalı cam termometreyi geliştirdi. Cıva, geniş bir sıcaklık aralığında sıvı kalabildiği ve cam tüp içinde daha tutarlı biçimde genleştiği için ölçümlerde daha güvenilir sonuçlar verdi.
Fahrenheit’in asıl başarısı, sıcaklığı daha standart biçimde ölçmeye yarayan bir ölçek kurmasıydı. Onun sisteminde suyun donma noktası 32 derece, kaynama noktası ise 212 derece olarak kabul edildi. Bu iki nokta arasında 180 derecelik bir aralık bulunur. Bu yapı, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda bilimsel ölçüm, tıp, meteoroloji ve mühendislik alanlarında büyük önem taşıdı.
Bugünden bakıldığında Fahrenheit ölçeği bize garip gelebilir. Çünkü Celsius ölçeğinde suyun donma noktası 0, kaynama noktası 100 derecedir ve daha kolay anlaşılır görünür. Fakat Fahrenheit ölçeği, insanın gündelik hava sıcaklığı deneyimine daha ayrıntılı aralıklar sunduğu için bazı ülkelerde alışkanlık haline geldi. Örneğin Amerika’da hava durumu, ev ısıtması ve vücut sıcaklığı gibi günlük ölçümlerde Fahrenheit hâlâ yaygın olarak kullanılır.
Fahrenheit’in çalışmaları, modern bilimin temel meselelerinden birine dokunur: Ölçemediğin şeyi karşılaştıramazsın. Sıcaklık gibi herkesin hissettiği ama uzun süre net biçimde ölçemediği bir olgu, termometre ve standart ölçek sayesinde bilimsel bilgiye dönüştü. Hava durumu kayıtları, hastalık takibi, laboratuvar deneyleri ve sanayi süreçleri bu tür güvenilir ölçüm araçlarıyla gelişti.
1844 – Samuel Morse ilk telgraf mesajını gönderdi; haberleşmede elektrik çağı başladı
24 Mayıs 1844’te Amerikalı mucit Samuel Morse, Washington’daki ABD Kongre binasından Baltimore’daki tren istasyonuna tarihe geçen ilk uzun mesafeli telgraf mesajını gönderdi. Mesaj, Morse’un geliştirdiği nokta ve çizgilere dayalı sistemle iletildi. Böylece haberleşme tarihinde yeni bir dönem başladı: Artık bilgi, atlı ulaklarla, gemilerle ya da mektuplarla günlerce yol almak zorunda değildi; elektrik sinyalleriyle şehirler arasında dakikalar içinde taşınabilecekti.
Gönderilen ilk mesaj, İncil’den alınan meşhur cümleydi: “What hath God wrought?” Türkçeye yaklaşık olarak “Tanrı neler yarattı?” ya da “Tanrı ne işler yaptı?” şeklinde çevrilebilir. Bu cümlenin seçilmesi de rastlantı değildi. Mesajı öneren kişi, dönemin Patent Ofisi Başkanı Henry Ellsworth’ün kızı Annie Ellsworth idi. Morse, böylece teknik bir deneyi neredeyse kutsal ve tarihî bir açılış cümlesiyle duyurmuş oldu.
O gün deneyde ABD Senatosu üyeleri ve devlet görevlileri de hazır bulundu. Morse, Washington’daki Capitol binasından mesajı gönderdi; Baltimore’daki istasyonda ise yardımcısı Alfred Vail mesajı aldı ve geri iletti. Bu hat, Washington ile Baltimore arasında kurulan ilk telgraf hattıydı. Yaklaşık 60 kilometrelik bu mesafe, insanlık tarihinde iletişimin hızını kökten değiştirecek yeni çağın ilk sahnesi oldu.
Morse’un sistemi basit ama etkiliydi. Harfler, nokta ve çizgilerden oluşan işaretlerle temsil ediliyordu. Elektrik akımı tel üzerinden gönderiliyor, alıcı tarafta bu işaretler çözümlenerek kelimelere dönüştürülüyordu. Bugün bize ilkel görünebilir; fakat 19. yüzyıl için bu neredeyse mucizeydi. Çünkü ilk kez haber, fiziksel bir taşıyıcıya bağlı olmadan, elektrik akımıyla uzak mesafelere aktarılabiliyordu.
Telgrafın etkisi çok büyük oldu. Gazetecilik değişti; haberler daha hızlı ulaştı. Demiryolları daha güvenli yönetilmeye başladı; tren hareketleri haberleşmeyle koordine edildi. Ticaret hızlandı; fiyatlar, siparişler ve piyasa bilgileri kentler arasında çabuk yayılmaya başladı. Devletler için diplomasi, askerî haberleşme ve idari kontrol çok daha hızlı hale geldi. Kısacası telgraf, modern dünyanın sinir sistemi gibi çalışmaya başladı.
Bu icat, daha sonra telefon, radyo, internet ve dijital iletişim çağına uzanacak büyük zincirin ilk halkalarından biri oldu. Bugün saniyeler içinde kıtalar arası mesaj gönderebiliyorsak, bu yolun erken dönemeçlerinden biri Morse’un 1844’te gönderdiği o kısa telgraf mesajıdır.
1883 – Brooklyn Köprüsü açıldı; Manhattan ile Brooklyn’i birleştiren mühendislik harikası hizmete girdi
24 Mayıs 1883’te Brooklyn Köprüsü törenle açıldı. Köprü, New York’ta Manhattan ile Brooklyn’i East River üzerinden birbirine bağladı ve zamanla New York’un en tanınan sembollerinden biri haline dönüştü.
Brooklyn Köprüsü’nü önemli kılan ilk şey, dönemine göre olağanüstü cesur bir proje olmasıydı. 19. yüzyılın ortalarında Manhattan ve Brooklyn ayrı şehirlerdi. Aralarındaki ulaşım büyük ölçüde vapurlarla sağlanıyordu. Kötü hava, buzlanma, yoğunluk ve artan nüfus nedeniyle iki yaka arasında kalıcı bir bağlantı kurulması artık zorunlu hale gelmişti. Brooklyn Köprüsü, bu ihtiyaca verilen büyük bir mühendislik cevabıydı.
Köprünün tasarımcısı John A. Roebling idi. Roebling, tel halat ve asma köprü teknolojisi alanında çok önemli bir mühendisti. Ancak köprünün yapımını göremeden, inşaat başlamadan kısa süre önce geçirdiği kaza ve ardından gelişen tetanos nedeniyle hayatını kaybetti. Projenin başına oğlu Washington Roebling geçti. Fakat Washington Roebling de köprü ayaklarının inşasında kullanılan basınçlı hava odalarında çalışırken vurgun hastalığına yakalandı ve ağır biçimde hastalandı.
İşte burada hikâyenin en ilginç isimlerinden biri devreye girer: Emily Warren Roebling. Washington Roebling yatağa bağımlı hale gelince, eşi Emily onunla mühendisler, işçiler ve yetkililer arasında köprü kurdu. Teknik bilgileri öğrendi, hesapları ve talimatları aktardı, toplantılara katıldı ve projenin tamamlanmasında kritik rol oynadı. Bu yüzden Brooklyn Köprüsü yalnız baba-oğul Roeblinglerin değil, Emily Warren Roebling’in de hikâyesidir. Açılış günü köprüden ilk geçen kişilerden biri de Emily oldu.
Brooklyn Köprüsü, çelik kabloların kullanıldığı ilk büyük asma köprülerden biriydi. Gotik tarzı taş kuleleri, dev kabloları ve uzun açıklığıyla o dönemde insanlara neredeyse imkânsız gibi görünen bir yapıyı mümkün kıldı. İnşaatı 14 yıl sürdü; çok sayıda işçi hayatını kaybetti ya da sakatlandı. Yani köprü, aynı zamanda ağır bir insan emeği ve bedel hikâyesidir.
Açıldığı gün büyük bir kutlama yapıldı. Başkan Chester A. Arthur, New York Valisi Grover Cleveland ve binlerce kişi törene katıldı. Köprü kısa sürede New York’un gündelik hayatını değiştirdi. İnsanlar, mallar, arabalar ve daha sonra tren hatları iki yaka arasında çok daha hızlı hareket etmeye başladı. Brooklyn’in Manhattan’la bütünleşmesi hızlandı; bu da New York’un metropol kimliğinin büyümesinde önemli rol oynadı.
Brooklyn Köprüsü’nün genel kültürdeki yeri de buradan gelir. O, yalnız iki yakayı birleştiren bir yapı değildir. 19. yüzyılın sanayi, çelik, kentleşme ve mühendislik cesaretinin simgesidir. Aynı zamanda New York’un büyüyen, kalabalıklaşan ve dünyaya açılan şehir ruhunu temsil eder. Fotoğraflarda, filmlerde, romanlarda ve şehir anlatılarında sürekli karşımıza çıkmasının nedeni de budur.
1919 – İzmir işgaline karşı İzmit’te büyük miting yapıldı; Kocaeli halkı Millî Mücadele’nin ilk tepkilerinden birini verdi
24 Mayıs 1919’da İzmit’te, İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesini protesto etmek için büyük bir miting düzenlendi. Bu miting, Millî Mücadele’nin ilk günlerinde Kocaeli halkının işgale karşı gösterdiği önemli tepkilerden biriydi. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da işgali, yalnız Ege’de değil, bütün Anadolu’da büyük bir öfke ve kaygı yaratmıştı. İzmit mitingi de bu dalganın Marmara’daki güçlü karşılıklarından biri oldu.
O günkü tabloyu anlamak için İzmit’in konumunu doğru görmek gerekir. İzmit ve Kocaeli çevresi, İstanbul ile Anadolu arasındaki geçiş hattıydı. İstanbul işgal baskısı altındaydı; Anadolu’da ise henüz örgütlü direniş yeni yeni şekilleniyordu. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmıştı. Yani 24 Mayıs’ta İzmit’te yapılan miting, Millî Mücadele’nin kurumsal yapısının henüz oluşmadığı, ama halk vicdanının hızla harekete geçtiği çok erken bir döneme denk gelir.
İzmir’in işgali, Osmanlı toplumunda büyük bir kırılma yarattı. Çünkü İzmir yalnız bir liman şehri değildi; Batı Anadolu’nun en önemli merkezlerinden biri, ekonomik ve kültürel bakımdan hayati bir bölgeydi. İşgal sırasında yaşanan şiddet, Hasan Tahsin’in ilk kurşun anlatısıyla birleşince İzmir, kısa sürede vatanın parçalanma tehlikesinin sembolü haline geldi. Bu yüzden birçok şehirde protesto mitingleri düzenlendi.
İzmit mitinginin önemi, farklı kesimlerden insanların işgale karşı ortak tepki vermesindeydi. Esnaf, memur, öğrenci, din adamı, yerel eşraf ve halktan çok sayıda kişi bu tepkinin parçası oldu. Bu tür mitingler, sadece duygu boşalması değildi; aynı zamanda işgale karşı kamuoyu oluşturma, İstanbul Hükümeti’ne ve işgal güçlerine mesaj verme ve Anadolu’daki direniş fikrini besleme işlevi görüyordu.
Kocaeli açısından bu miting ayrıca anlamlıdır. Çünkü bölge, Millî Mücadele boyunca stratejik bir geçiş alanı olacak; İstanbul’dan Anadolu’ya insan, silah, haber ve örgütlenme akışı bakımından kritik rol oynayacaktı. İzmit ve çevresi, bir yandan işgal tehdidi ve İstanbul Hükümeti’nin baskılarıyla, diğer yandan Ankara’ya bağlı direniş hattıyla ilişkilenecekti. Bu nedenle 24 Mayıs 1919’daki miting, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasında erken bir uyanış anı olarak görülmelidir.
Bu olay bize şunu da hatırlatır: Millî Mücadele yalnız cephedeki askerî zaferlerden ibaret değildir. Daha savaş başlamadan önce meydanlarda, cami avlularında, belediye önlerinde, okul bahçelerinde ve şehir merkezlerinde bir irade oluşmuştur. İnsanlar önce işgale itiraz etmiş, sonra bu itiraz örgütlü direnişe dönüşmüştür. İzmit mitingi de bu dönüşümün yerel ama değerli örneklerinden biridir.
1921 – Mustafa Kemal’e suikast için gönderildiği belirtilen İngiliz casusu Mustafa Sagir Ankara’da idam edildi
24 Mayıs 1921’de, Hint asıllı İngiliz casusu Mustafa Sagir, Ankara’da idam edildi. Millî Mücadele’nin en kritik dönemlerinden birinde yaşanan bu olay, Ankara Hükümeti’nin istihbarat savaşları ve suikast girişimleriyle de karşı karşıya olduğunu gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Mustafa Sagir, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından 23 Mayıs 1921’de ölüm cezasına çarptırıldı; cezası ertesi gün Ankara’da infaz edildi.
Mustafa Sagir, Hindistan kökenli bir Müslümandı. İngiliz istihbaratıyla ilişkili olduğu ve Anadolu’ya İngiliz çıkarları doğrultusunda gönderildiği kabul edilir. Ankara’ya gelişinde kendisini Hindistan Müslümanlarıyla, Hilafet çevreleriyle ve Millî Mücadele’ye sempati duyan Müslüman kamuoyuyla bağlantılı biri gibi gösterdi. Bu kimlik çok stratejikti; çünkü o dönemde Ankara, İslam dünyasındaki destek ihtimalini de önemseyen bir çizgideydi.
Sagir’in asıl hedefinin Mustafa Kemal Paşa’ya yaklaşmak, Ankara’daki siyasi ve askerî yapıyı izlemek ve bazı kaynaklara göre doğrudan suikast hazırlığı yapmak olduğu ileri sürüldü. Bu iddia, dönemin basınında ve daha sonra yapılan çalışmalarda sıkça yer aldı.
Ankara’da bazı isimler Sagir’den kuşkulandı. Onun sürekli Rusya aleyhine konuşması, İngilizlerden söz etmekten kaçınması, Ankara’daki çevrelerle kurduğu temasların niteliği ve yazışmaları dikkat çekti. Şüpheler büyüyünce mektupları incelendi. Anlatımlara göre gizli mürekkeple yazılmış bazı yazışmalar ortaya çıkarıldı. Bu da davanın seyrini değiştirdi. Artık mesele, Millî Mücadele’nin kalbine kadar sızmaya çalışan bir istihbarat faaliyeti olarak görülüyordu.
Mustafa Sagir, Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. İstiklal Mahkemeleri, Millî Mücadele döneminin olağanüstü koşullarında çalışan, hızlı ve sert kararlar verebilen mahkemelerdi. Sagir davası da bu atmosferde görüldü. İngiliz makamlarının başvurularına rağmen mahkeme ölüm cezası verdi. Cezanın infazı 24 Mayıs 1921’de Ankara’da, Karaoğlan Çarşısı Meydanı’nda yapıldı.
Bu olayın önemi şuradadır: 1921 baharında Ankara henüz çok kırılgan bir merkezdi. Bir yanda düzenli ordu kurulmaya çalışılıyor, bir yanda iç isyanlar bastırılıyor, bir yanda İstanbul Hükümeti ve işgal güçleriyle mücadele ediliyordu. Böyle bir dönemde Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik suikast ihtimali, Millî Mücadele’nin liderlik damarını hedef alan büyük bir güvenlik tehdidi anlamına geliyordu.
Mustafa Sagir olayı, İngilizlerin Anadolu’daki Millî Mücadele’yi istihbarat faaliyetleriyle de izlediğini ve etkilemeye çalıştığını gösterir. Ankara açısından ise bu dava, genç direniş merkezinin kendi güvenlik refleksini geliştirdiği ve yabancı istihbarat faaliyetlerine karşı sert bir mesaj verdiği olaylardan biri oldu.
1924 – Anadolu-Bağdat Demiryolları Müdüriyeti kuruldu; Cumhuriyet demiryollarında millîleştirme dönemini başlattı
24 Mayıs 1924’te, Anadolu-Bağdat Demiryolları Müdüriyeti Umumiyesi kuruldu. Bu adım, yabancı şirketler tarafından işletilen Osmanlı mirası demiryolu hatlarının millîleştirilmesi ve Cumhuriyet yönetiminin demiryollarını devlet eliyle işletme politikasının başlangıç noktalarından biri oldu. Nafia Vekâleti’ne bağlı olarak kurulan bu müdürlük, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’na uzanacak kurumsal çizginin önemli halkalarından biriydi.
Osmanlı döneminde demiryolları çoğunlukla yabancı sermaye ve imtiyaz sistemiyle yapılmıştı. Anadolu Demiryolu ve Bağdat Demiryolu hatları da Alman, İngiliz, Fransız ve Osmanlı çıkarlarının kesiştiği büyük stratejik projelerdi. Bu hatlar, ticareti, askerî sevkiyatı, hammadde taşımacılığını ve Anadolu’nun merkezle bağlantısını etkiliyordu. Fakat hatların yabancı şirketler eliyle işletilmesi, yeni Cumhuriyet açısından egemenlik ve ekonomik bağımsızlık meselesi olarak görülüyordu.
Cumhuriyet yönetimi için demiryolu, ülkeyi birbirine bağlama projesiydi. Anadolu’nun iç bölgelerine ulaşmak, tarım ürünlerini limanlara taşımak, askerî hareket kabiliyetini artırmak, yeni başkent Ankara’yı ülkenin diğer bölgeleriyle bağlamak ve ulusal pazarı kurmak için demiryolları stratejik önemdeydi. Bu yüzden Mustafa Kemal döneminde demiryolu politikası, kalkınmanın ve devletleşmenin temel araçlarından biri haline geldi.
1924’teki düzenleme, bu anlayışın somut adımıydı. Demiryolu işletmeciliği için devlet merkezli bir yapı kuruldu; mevcut hatların satın alınması, işletilmesi ve millî bir demiryolu idaresi altında toplanması hedeflendi. Akademik bir çalışmada, demiryolu politikasında yeni hatların inşası kadar mevcut hatların millîleştirilmesinin de esas kabul edildiği; 22 Nisan 1924 tarihli 506 sayılı kanunla Anadolu demiryolunun satın alınmasına karar verilmesinin, demiryollarında millîleştirme politikasının başlangıcını oluşturduğu belirtilir.
Bu süreç, uzun vadede çok daha büyük bir dönüşümün parçasıydı. Anadolu hattı, Bağdat hattının Türkiye sınırları içinde kalan bölümleri ve başka bazı hatlar zamanla devletleştirildi. Atatürk Ansiklopedisi’nde, millîleştirilen demiryolları arasında Anadolu hattının 926 kilometresi, Bağdat hattının 325 kilometresi ve İzmir-Kasaba hattının 223 kilometresinin bulunduğu aktarılır.
Anadolu-Bağdat Demiryolları Müdüriyeti Umumiyesi, Cumhuriyet’in ulaştırma alanındaki erken kurumlaşma adımlarından biri oldu. 1927’de demiryolları ve limanlarla ilgili yapılar birleştirilerek daha kapsamlı bir idareye dönüştü; bu hat, bugünkü TCDD’nin kurumsal geçmişine bağlandı. Bu nedenle 24 Mayıs 1924, Türkiye’de demiryollarının yabancı imtiyaz şirketlerinden çıkarılıp millî ulaşım politikasının merkezine alınması bakımından önemlidir.
1940 – Igor Sikorsky’nin helikopteri serbest uçuşunu yaptı; dikey havalanma çağının kapısı açıldı
24 Mayıs 1940’ta havacılık öncüsü Igor Sikorsky, geliştirdiği VS-300 adlı helikopterle önemli bir uçuş denemesi gerçekleştirdi. Bu tarih, modern helikopterin gelişiminde dönüm noktalarından biri kabul edilir. Burada ifadeyi biraz dikkatli kurmak gerekir: Sikorsky’nin VS-300 helikopteri ilk kez 1939’da bağlı denemeler yapmıştı; 24 Mayıs 1940’ta ise araç serbest uçuş aşamasına geçti. Bu yüzden ilk başarılı tek motorlu helikopter uçuşu denebilir; ama daha doğru ifade, Sikorsky’nin tek ana rotorlu modern helikopter tasarımının başarılı serbest uçuşudur.
Igor Sikorsky, Rusya doğumlu bir havacılık mühendisi ve mucitti. Daha önce büyük uçak tasarımlarıyla tanınmış, ardından ABD’ye göç ederek çalışmalarını burada sürdürmüştü. Onun helikopter fikri, insanlığın çok eski bir hayalini temsil ediyordu: Bir aracın piste ihtiyaç duymadan dikey kalkması, havada asılı kalması ve dar alanlara inebilmesi. Uçaklar hız ve menzil sağlıyordu; ama helikopter bambaşka bir hareket özgürlüğü vaat ediyordu.
Sikorsky’nin VS-300 modeli, bugünkü helikopterlerin temel düzenine yaklaşan en önemli tasarımlardan biriydi. Tek ana rotor ve kuyruk rotoru prensibi, daha sonra klasik helikopter mimarisinin ana çizgisi haline geldi. Ana rotor aracı havaya kaldırıyor, kuyruk rotoru ise gövdenin kendi etrafında dönmesini engelleyerek denge sağlıyordu. Bugün birçok helikopterde hâlâ bu temel mantık kullanılır.
Bu uçuşun önemi, helikopteri deneysel bir oyuncak olmaktan çıkarıp gerçek bir ulaşım ve görev aracı olabileceğini göstermesidir. Helikopter, sabit kanatlı uçakların yapamadığı şeyleri yapabilir: Dar alanlara inebilir, havada asılı kalabilir, yaralı tahliyesi yapabilir, dağlık bölgelerde çalışabilir, denizde kurtarma operasyonuna katılabilir, yangınlara müdahale edebilir ve askerî birlikleri ulaşılması zor arazilere taşıyabilir.
- Dünya Savaşı yıllarında helikopter teknolojisi henüz bugünkü kadar gelişmiş değildi; ancak savaş sonrası dönemde hızla büyüdü. Sikorsky’nin çalışmaları, arama-kurtarma, sağlık tahliyesi, askeri nakliye, polis ve sahil güvenlik görevleri, yangınla mücadele ve sivil taşımacılık alanlarında yeni bir çağın yolunu açtı. Özellikle Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı dönemlerinde helikopter, modern savaşın ve acil tıbbın vazgeçilmez araçlarından biri haline geldi.
1941 – Bismarck, HMS Hood’u batırdı; İngiliz donanmasının gururu üç dakikada yok oldu
24 Mayıs 1941’de II. Dünya Savaşı’nın en dramatik deniz çarpışmalarından biri yaşandı. Alman savaş gemisi Bismarck, Danimarka Boğazı Muharebesi’nde İngiliz donanmasının sembol gemilerinden HMS Hood’u batırdı. Hood, Britanya kamuoyunda neredeyse yenilmez görülen bir gemiydi. Fakat savaşın başlamasından birkaç dakika sonra aldığı ölümcül isabetle infilak etti ve çok kısa sürede sulara gömüldü.
HMS Hood, iki savaş arası dönemin en ünlü savaş gemilerinden biriydi. Dünyanın en güçlü savaş kruvazörü olarak tanıtılmış, İngiliz İmparatorluğu’nun denizlerdeki gurur simgelerinden biri haline gelmişti. Liman ziyaretleriyle dünyayı dolaşmış, Britanya deniz gücünün vitrin gemisi olmuştu. Bu yüzden Hood’un batışı İngiltere’de ulusal bir şok yarattı.
Bismarck ise Nazi Almanyası’nın en yeni ve en güçlü savaş gemilerinden biriydi. Almanya, Atlantik’te İngiliz ticaret yollarını tehdit etmek istiyordu. Bismarck’ın görevi, İngiltere’ye malzeme ve gıda taşıyan konvoy hatlarına saldırmaktı. İngiliz donanması için bu büyük bir tehditti; çünkü Britanya’nın savaşı sürdürebilmesi deniz yollarının açık kalmasına bağlıydı.
24 Mayıs sabahı Bismarck ve ona eşlik eden Prinz Eugen, İngiliz HMS Hood ve HMS Prince of Wales ile karşılaştı. Çarpışma kısa sürdü. Bismarck’tan atılan mermilerden biri Hood’un zayıf korunan bölümüne isabet etti ve geminin mühimmatını patlattı. Dev gemi birkaç dakika içinde ikiye ayrılarak battı. Mürettebattaki 1.418 kişiden yalnızca 3 kişi kurtulabildi.
Bu olay İngiltere’de büyük bir öfke ve intikam duygusu yarattı. Başbakan Winston Churchill’in emri çok açıktı: “Bismarck’ı batırın.” İngiliz donanması, Atlantik’te dev bir takip başlattı. Uçak gemileri, savaş gemileri, kruvazörler ve destroyerler Bismarck’ın peşine düştü. Bismarck, Hood’u batırmıştı ama kendisi de artık bütün İngiliz donanmasının hedefiydi.
Takip birkaç gün sürdü. İngiliz uçak gemisi Ark Royal’den kalkan torpido uçakları Bismarck’ın dümen sistemine zarar verdi. Manevra kabiliyeti bozulan gemi, 27 Mayıs 1941’de İngiliz donanması tarafından ağır ateş altına alındı ve battı. Böylece Hood’un batışıyla başlayan şok, birkaç gün sonra Bismarck’ın yok edilmesiyle sonuçlandı.
Bu olayın genel kültür açısından önemi büyüktür. Danimarka Boğazı Muharebesi, savaş gemileri çağının son büyük dramatik sahnelerinden biridir. II. Dünya Savaşı boyunca deniz savaşının kaderi giderek uçak gemilerine, denizaltılara ve hava gücüne kayacaktı. Bismarck ve Hood’un çarpışması ise eski dünyanın dev zırhlılarının son büyük düellosu gibi hatırlanır.
1943 – Auschwitz’in “ölüm meleği” Josef Mengele göreve başladı; Nazi tıbbının en karanlık yüzlerinden biri ortaya çıktı
24 Mayıs 1943’te Nazi Almanyası’nın en kötü şöhretli doktorlarından Josef Mengele, Polonya’daki Auschwitz-Birkenau toplama ve imha kampında göreve başladı. Daha sonra “ölüm meleği” olarak anılacak olan Mengele, kamptaki mahkûmlar üzerinde yaptığı insanlık dışı deneylerle ve gaz odalarına gönderilecekleri seçtiği ölümcül kararlarla Holokost’un en karanlık figürlerinden biri haline geldi.
Mengele tıp eğitimi almış, antropoloji ve genetikle ilgilenmiş bir doktordu. Ancak onun bilim anlayışı, Nazi ırk ideolojisinin hizmetindeydi. Naziler, insanları üstün ve aşağı ırklar diye ayıran sahte bilimsel bir dünya görüşü kurmuştu. Mengele de bu ideolojiyi laboratuvar kılığına sokan isimlerden biri oldu. Auschwitz, onun için, savunmasız insanların üzerinde deney yapılan dev bir ölüm alanıydı.
Kampta özellikle ikiz çocuklar, cüceler, engelliler ve fiziksel farklılıkları olan mahkûmlar Mengele’nin ilgisini çekiyordu. İkizler üzerinde yaptığı deneylerle kalıtım, göz rengi, hastalıklar ve beden gelişimi üzerine sözde bilimsel sonuçlar elde etmeye çalıştı. Bu deneylerde çocuklara ve yetişkinlere acı verici işlemler uygulandı; anestezi yapılmadan uygulanan müdahaleler, hastalık bulaştırma, kan değişimleri, enjeksiyonlar ve öldükten sonra yapılan incelemeler insanlık dışı bir düzenin parçasıydı.
Mengele’nin adı yalnız deneylerle değil, seçim rampasıyla da anılır. Auschwitz’e trenlerle getirilen Yahudiler ve diğer mahkûmlar, vardıklarında hızlı bir seçime tabi tutulurdu. Çalışabilecek durumda görülenler kampta zorla çalıştırılır, yaşlılar, çocuklar, hastalar ve zayıf görülenler çoğu zaman doğrudan gaz odalarına gönderilirdi. Mengele, bu seçimlerde görev alan doktorlardan biriydi. Yani onun kalemi, eli ya da bakışı binlerce insan için yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi belirleyebiliyordu.
Mengele, tek başına sapkın bir canavar değildi; Nazi devletinin, SS sisteminin, ırkçı tıbbın ve ölüm kampı düzeninin ürettiği bir faildi. Korkunç olan da budur. Mengele’nin yaptıkları, modern eğitim almış bir doktorun, devlet ideolojisi ve bürokratik ölüm makinesi içinde nasıl katile dönüşebileceğini gösterir.
Savaşın sonunda Mengele yakalanamadı. Almanya’dan kaçtı; önce Avrupa’da saklandı, ardından Güney Amerika’ya geçti. Arjantin, Paraguay ve Brezilya’da sahte kimliklerle yaşadı. Nazi suçlularının bir kısmı Nürnberg’de yargılanırken, Mengele uzun yıllar adaletten kaçtı. 1979’da Brezilya’da denizde yüzerken geçirdiği felç sonucu öldüğü, mezarının ve kimliğinin ise yıllar sonra kesinleştiği kabul edilir.
1946 – Türkiye’nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller doğdu
24 Mayıs 1946’da ekonomist, akademisyen ve siyasetçi Tansu Çiller doğdu. Çiller, Türkiye siyasi tarihine ilk ve bugüne kadarki tek kadın başbakan olarak geçti. 1993-1996 yılları arasında başbakanlık yaptı; 1993-2002 arasında da Doğru Yol Partisi’nin genel başkanlığını yürüttü.
Tansu Çiller’in siyasete girmeden önceki kariyeri akademi ve ekonomi alanındaydı. Robert Kolej mezunuydu; Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi eğitimi aldı, daha sonra ABD’de yüksek lisans ve doktora yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra akademisyen olarak çalıştı ve ekonomi profesörü oldu. Bu geçmişi, onun siyasete teknokrat ve ekonomi bilen lider imajıyla girmesini sağladı.
1990’ların başında Süleyman Demirel’in çevresinde siyasete yaklaştı. 1991 seçimlerinde milletvekili seçildi ve DYP-SHP koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak görev aldı. 1993’te Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Doğru Yol Partisi’nde liderlik yarışı başladı. Çiller bu yarışı kazandı ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu.
Çiller’in başbakanlığı Türkiye’nin en zor dönemlerinden birine denk geldi. 1990’ların ortası; PKK terörünün yoğunlaştığı, Güneydoğu’da güvenlik politikalarının sertleştiği, ekonomik krizin derinleştiği, koalisyonların kırılganlaştığı ve devlet-mafya-siyaset ilişkilerine dair karanlık tartışmaların büyüdüğü yıllardı. 1994 ekonomik krizi, Çiller döneminin en ağır başlıklarından biri oldu. 5 Nisan Kararları ile kemer sıkma ve istikrar programı devreye sokuldu; fakat kriz toplumda ciddi bir yoksullaşma ve güven kaybı yarattı.
Onun siyasi mirası bu yüzden iki uçlu değerlendirilir. Bir yandan Türkiye’nin en yüksek yürütme makamına çıkan ilk kadın siyasetçi olarak önemli bir eşiği temsil eder. Erkek egemen Türk siyasetinde başbakanlık koltuğuna oturması, sembolik olarak güçlü bir olaydır. Diğer yandan başbakanlığı ve sonraki siyasi dönemi; ekonomik kriz, güvenlikçi politikalar, Susurluk sürecine uzanan devlet içi ilişkiler ve yolsuzluk iddialarıyla birlikte tartışmalı bir miras bıraktı. Tansu Çiller’i sadece ilk kadın başbakan diye parlatmak da eksik olur, hakkındaki tartışmalarla anmak da.
1996’da başbakanlığı sona erdi; Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın başbakan olduğu Refahyol hükümetinde dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. 28 Şubat sürecine giden siyasi atmosferde de etkili figürlerden biri oldu. 2002 seçimlerinde DYP’nin baraj altında kalmasının ardından aktif siyasetten çekildi.
1956 – Eurovision Şarkı Yarışması ilk kez düzenlendi; Avrupa’nın ekran klasiği İsviçre’de başladı
24 Mayıs 1956’da ilk Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre’nin Lugano kentinde düzenlendi. Avrupa Yayın Birliği’nin öncülüğünde yapılan yarışmaya 7 ülke katıldı. Ev sahibi İsviçre adına yarışan Lys Assia, Refrain adlı şarkısıyla birinci oldu. Böylece sonraki yıllarda Avrupa’nın en uzun soluklu televizyon ve müzik organizasyonlarından birine dönüşecek Eurovision tarihi başlamış oldu.
Eurovision’un ortaya çıkış fikri, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’yı kültürel olarak yakınlaştırma arzusuyla bağlantılıydı. Kıta, savaşın yıkımını henüz geride bırakmaya çalışıyordu. Televizyon ise yeni yeni yaygınlaşan, ülkeleri aynı anda ortak bir yayın etrafında buluşturabilecek güçlü bir araçtı. Eurovision bu anlamda, Avrupa’da ortak yayıncılık ve kültürel iletişim denemesiydi.
İlk yarışma bugünkü Eurovision’dan oldukça farklıydı. Sahne daha sadeydi, gösteri boyutu bugünkü kadar büyük değildi, ülkeler dev koreografiler ya da ışık şovlarıyla yarışmıyordu. Katılan ülkeler Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve İsviçre idi. Ayrıca ilk yıl her ülke iki şarkıyla yarıştı. Bu uygulama daha sonraki yıllarda değişti.
Yarışmanın yapıldığı yer, Lugano’daki Teatro Kursaal idi. Program daha çok radyo ve erken televizyon estetiğine yakın bir ciddiyet taşıyordu. O dönemde televizyon henüz bugünkü gibi milyonlarca evin doğal parçası değildi; bu nedenle yarışmanın teknik olarak farklı ülkelere ortak yayınla ulaştırılması bile başlı başına önemli bir başarıydı.
Lys Assia’nın kazandığı Refrain, dönemin klasik Avrupa şanson geleneğine yakın, melodik ve zarif bir şarkıydı. Eurovision’un ilk birincisinin İsviçre’den çıkması, ev sahibi ülke için de sembolik bir başlangıç oldu. Assia daha sonra Eurovision tarihinin ilk yıldızı olarak anılacak, yarışmanın erken dönem hafızasında özel bir yere sahip olacaktı.
Yıllar içinde Eurovision büyük bir dönüşüm geçirdi. Başlangıçtaki sade şarkı yarışması, zamanla Avrupa pop müziğinin, televizyon teknolojisinin, sahne tasarımının, ulusal imaj yarışının ve hatta siyasi-kültürel gerilimlerin yansıdığı dev bir organizasyona dönüştü. Dil kuralları değişti, puanlama sistemi yenilendi, Doğu Avrupa ülkeleri katıldı, Avustralya gibi Avrupa dışından konuk ülkeler bile yarışmaya dahil oldu. Yarışma, kimi zaman müzikten çok politika konuşulan bir alan haline de geldi.
Türkiye açısından Eurovision’un ayrı bir yeri vardır. Türkiye yarışmaya ilk kez 1975’te katıldı; 2003’te Sertab Erener, Everyway That I Can ile Türkiye’ye ilk ve tek Eurovision birinciliğini kazandırdı. Bu nedenle Eurovision, Türkiye’de de kuşakların müzik, televizyon ve ulusal temsil hafızasında özel bir yer tuttu.
1957 – Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin kurucularından İbnülemin Mahmut Kemal İnal hayatını kaybetti
24 Mayıs 1957’de Türk yazar, tarihçi, arşivci, müzeci ve mutasavvıf İbnülemin Mahmut Kemal İnal hayatını kaybetti. 1870’te İstanbul’da doğan İbnülemin, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş, Cumhuriyet döneminde de kültür hayatına yön vermiş önemli bir isimdi. İbnülemin; arşiv, müze, biyografi, hat sanatı, musiki ve Osmanlı kültür hafızası alanlarında iz bırakmış bir kültür adamıydı.
Osmanlı bürokrasisinde uzun yıllar görev yaptı. Sadaret Mektubî Kalemi’nde çalıştı, çeşitli komisyonlarda bulundu, evrak ve arşiv işlerinde tecrübe kazandı. Bu bürokratik birikim, onun sonraki tarihçilik ve biyografi çalışmalarının temelini oluşturdu. Çünkü İbnülemin, geçmişi yalnız hatıralarla değil, belgeyle, kayıtla, arşivle ve tanıklıkla takip eden bir isimdi.
Onu özellikle önemli kılan görevlerden biri, Yıldız Sarayı evrakıyla ilgili çalışmalarıydı. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Yıldız Sarayı’nda bulunan evrakın incelenmesi ve tasnifiyle ilgili çalışmalarda yer aldı. Cumhuriyet döneminde de arşivlerin düzenlenmesi konusunda görev yaptı. Bazı biyografik kaynaklar, Hazine-i Evrak’ın Başvekâlet Osmanlı Arşivi’ne devri sürecinde tasnif heyetinde çalıştığını ve arşiv malzemesinin korunmasına katkı verdiğini belirtir.
İbnülemin’in en dikkat çekici kültür hizmetlerinden biri, bugünkü Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin temelini oluşturan Evkaf-ı İslâmiye Müzesi’nin kuruluşundaki rolüdür. Bu müze, Osmanlı vakıf eserlerini, hat levhalarını, halıları, yazmaları, ahşap ve maden işçiliği örneklerini korumak amacıyla kuruldu. Evkaf Nazırı Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi döneminde oluşturulan heyette İbnülemin de yer aldı; müzenin kuruluş sürecinde eserlerin toplanması, tasnifi ve korunması için çalıştı. Müze 1914’te Süleymaniye Külliyesi içinde açıldı; daha sonra Türk ve İslam Eserleri Müzesi adını aldı.
Bu ayrıntı çok önemli. Çünkü İbnülemin, Osmanlı sanatını yalnız kitaplarda anlatmadı; somut eserlerin yok olup gitmemesi için müze fikrinin içinde çalıştı. Cami, medrese, türbe ve vakıf yapılarında dağınık halde bulunan sanat eserlerinin toplanması ve korunması, bugünkü müzecilik anlayışımız açısından erken ve değerli bir adımdı. Bu yüzden onu kültür mirasını koruyan biri olarak da görmek gerekir.
Cumhuriyet döneminde de bu müzeyle ilişkisi sürdü. 1927’de Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürlüğü’ne tayin edildi ve 1935’te emekli oluncaya kadar bu görevi yürüttü. Ayrıca kütüphane tasnif işleri ve ansiklopedi müşavirlikleri gibi kültür kurumlarıyla ilişkili görevlerde bulundu. İstanbul’daki Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne benzer bir kurumun düzenlenmesi için 1939 sonunda Kahire’ye davet edildiği, orada sergilenecek eserlerin seçimi ve müze düzenlemesi için çalıştığı da kaydedilir.
İbnülemin’in bir başka önemli hizmeti, klasik sanat eğitimine katkısıdır. Evkaf çevresindeki çalışmalar sırasında hat, tezhip ve klasik kitap sanatlarının öğretilmesi için kurulan Medresetü’l-Hattâtîn fikrinin gelişmesinde de adı geçer. Bu okul, Osmanlı hat ve kitap sanatlarının modern döneme taşınmasında önemli bir kurumdu. Böyle bakınca İbnülemin’in yaptığı iş yalnız “eskiyi yazmak” değil, eski sanatların öğretimi ve korunması için kurumlaşmaya katkı vermekti.
Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar, Hoş Sadâ, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar gibi kitapları, Osmanlı’nın son yüzyılındaki kültür ve devlet insanlarını kayıt altına alır. Bunlar, bir medeniyet çevresinin kimler tarafından taşındığını gösteren hafıza defterleridir.
İbnülemin’in üslubu bugünkü okura ağır gelebilir; fakat metinleri hâlâ kaynak değerini korur. Çünkü anlattığı insanların çoğunu ya bizzat tanımış ya da onlara çok yakın tanıklıklar üzerinden yazmıştır. Şairleri, hattatları, musiki insanlarını ve devlet adamlarını huyları, zaafları, sohbetleri, eserleri ve çevreleriyle anlatır. Bu yüzden onun biyografileri kuru bilgi değil, karakter portresidir.
Evindeki kültür ortamı da ayrıca önemlidir. Süleymaniye’deki konağı, yıllarca edebiyatçıların, musikişinasların, hattatların ve ilim insanlarının toplandığı bir meclis gibiydi. Dârü’l-kemâl diye anılan bu çevre, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen kültür insanlarının buluşma noktalarından biriydi.
1962 – Scott Carpenter Aurora 7 ile Dünya yörüngesine çıktı; ABD’nin ikinci insanlı yörünge uçuşu yapıldı
24 Mayıs 1962’de Amerikalı astronot Scott Carpenter, Aurora 7 adlı Mercury kapsülüyle Dünya yörüngesine çıktı. Bu uçuş, ABD’nin John Glenn’den sonra yaptığı ikinci insanlı yörünge uçuşu oldu. Soğuk Savaş yıllarında uzay yarışı bütün hızıyla sürerken, Aurora 7 görevi Amerika’nın Sovyetler Birliği karşısında uzayda kalıcı biçimde var olabileceğini gösterme çabasının önemli adımlarından biriydi.
1957’de Sovyetler Birliği’nin Sputnik’i fırlatması, Amerika için büyük bir sarsıntı olmuştu. Ardından Yuri Gagarin’in 1961’de uzaya çıkan ilk insan olması, Sovyetlerin uzay yarışında önde olduğu algısını güçlendirdi. ABD, Mercury Programı ile bu farkı kapatmaya çalışıyordu. Amaç önce bir insanı uzaya göndermek, sonra Dünya yörüngesinde güvenli biçimde dolaştırmak ve sonunda daha uzun görevlerin yolunu açmaktı.
Scott Carpenter, Mercury 7 olarak bilinen ilk Amerikalı astronot grubunun üyelerindendi. Aurora 7 kapsülüyle yaptığı uçuşta Dünya çevresinde üç tur attı. Görev yaklaşık beş saat sürdü. Carpenter uzaydan Dünya’yı gözlemledi, bilimsel ve teknik deneyler yaptı, kapsül sistemlerini test etti. Bugünün ölçülerine göre kısa görünen bu uçuş, 1962 için son derece riskli ve değerliydi.
Aurora 7 görevinin ilginç taraflarından biri, uçuşun kusursuz geçmemesidir. Yakıt kullanımı, manuel kontrol denemeleri ve bazı teknik sorunlar nedeniyle kapsül, planlanan iniş noktasından oldukça uzağa indi. Carpenter, Atlantik’e hedeflenen bölgeden yüzlerce kilometre uzakta düştü. Bir süre kendisine ulaşılamaması kısa bir endişe yarattı. Sonunda sağ salim bulundu ve kurtarıldı.
Bu aksaklık, Carpenter’ın NASA içindeki kariyerini etkiledi. Bir daha uzaya uçmadı. Ancak bu durum onun görevini önemsizleştirmez. Aurora 7, insanlı uzay uçuşlarının ne kadar hassas olduğunu gösterdi. Uzayda birkaç küçük karar, birkaç teknik sapma ya da yakıt hesabındaki sorun, Dünya’ya dönüşte büyük farklar yaratabiliyordu. Bu deneyimler, sonraki Mercury, Gemini ve Apollo görevleri için ders oldu.
Scott Carpenter daha sonra deniz altı araştırmalarına da ilgi duydu ve NASA’dan ayrıldıktan sonra okyanus araştırmalarıyla bağlantılı projelerde yer aldı. Bu da ilginçtir: Hem uzay boşluğuna çıkan hem de denizlerin derinlikleriyle ilgilenen bir figür olarak, 20. yüzyılın iki büyük keşif alanını kendi hayatında birleştirdi.
1964 – Futbol tarihinin en ölümcül stadyum faciası Peru’da yaşandı
24 Mayıs 1964’te Peru’nun başkenti Lima’daki Estadio Nacional stadında, futbol tarihinin en büyük stadyum facialarından biri yaşandı. Peru ile Arjantin arasında oynanan Olimpiyat eleme maçında çıkan olaylar kısa sürede paniğe ve izdihama dönüştü. Olaylarda 328 kişi öldü ve yaklaşık 500 kişi yaralandı.
Maç, 1964 Tokyo Olimpiyatları’na katılma yolunda kritik öneme sahipti. Arjantin 1-0 öndeydi. Maçın son dakikalarında Peru’nun attığı beraberlik golü, Uruguaylı hakem Ángel Eduardo Pazos tarafından faul gerekçesiyle iptal edildi. Bu karar tribünleri öfkelendirdi. Bazı taraftarlar sahaya girdi; polis ise olayları bastırmak için tribünlere göz yaşartıcı gaz attı.
Asıl felaket bundan sonra başladı. Gazdan kaçmaya çalışan binlerce seyirci çıkış tünellerine yöneldi. Ancak stadın bazı çıkışlarında metal kapılar ya da kepenkler kapalıydı. Panikle aşağı doğru koşan kalabalık, çıkışlarda sıkıştı. İnsanlar birbirinin üzerine yığıldı; çok sayıda kişi ezilme, boğulma ve iç kanama nedeniyle hayatını kaybetti. Yani ölümlerin büyük bölümü sahadaki kavgadan değil, kapalı çıkışlar ve panik nedeniyle oluşan izdihamdan kaynaklandı.
Facianın ardından Lima’da büyük öfke patladı. Olaylar stadyum dışına taştı, şehirde güvenlik önlemleri artırıldı. Peru hükümeti olağanüstü önlemler aldı, yas ilan edildi ve bazı sivil özgürlükler geçici olarak askıya alındı. Ancak facianın nedenleri konusunda yıllar boyunca derin, tatmin edici ve kapsamlı bir soruşturma yürütülmemesi de sıkça eleştirildi.
Bu olay, stadyum güvenliği tarihinin en acı derslerinden biridir. Futbol gibi kitlesel duyguların çok hızlı yükseldiği bir ortamda, güvenlik yönetimi yanlış yapılırsa birkaç dakikalık panik yüzlerce insanın ölümüne yol açabilir. Hakem kararı tribün öfkesini tetiklemişti; fakat faciayı ölümcül hale getiren şey, polisin gaz kullanması, kalabalığın kaçış yönünün kontrol edilememesi ve çıkışların kapalı olmasıydı.
1976 – Concorde’un Londra-Washington seferleri başladı; sesten hızlı yolculuk Atlantik hattına girdi
24 Mayıs 1976’da Concorde’un Londra-Washington hattındaki ilk seferi başladı. British Airways’e ait süpersonik yolcu uçağı, Londra Heathrow’dan kalkarak Washington Dulles Havalimanı’na uçtu. Böylece ticari havacılıkta sesten hızlı yolculuk, Avrupa ile Amerika arasındaki en prestijli hatlardan birine girmiş oldu.
Concorde, İngiltere ve Fransa’nın ortak geliştirdiği olağanüstü bir mühendislik projesiydi. Uçak, ses hızının yaklaşık iki katına ulaşabiliyor; Atlantik’i klasik yolcu uçaklarından çok daha kısa sürede geçebiliyordu. Londra-New York ya da Paris-New York hattı yıllar içinde Concorde’un asıl vitrini haline gelecekti. Ancak Washington seferi, Amerika pazarına giriş açısından önemli bir dönemeçti.
Concorde’un ABD’ye gelişi kolay olmadı. Uçağın en büyük tartışma konusu sonik patlamaydı. Ses hızını aşan uçakların oluşturduğu güçlü basınç dalgası, yerde yüksek bir patlama sesi gibi duyuluyordu. Bu nedenle Concorde’un kara üzerinde süpersonik uçması ciddi biçimde sınırlandı. Ayrıca gürültü, çevre etkisi, yakıt tüketimi ve bilet fiyatları da tartışma yaratıyordu. Washington seferi, bu itirazlar ve kısıtlamalar arasında verilen izinlerle başladı.
Buna rağmen Concorde, teknolojik prestij açısından büyüleyici bir uçaktı. İnce uzun gövdesi, delta kanatları, kalkış ve inişte aşağı eğilen burnu, dar ama lüks kabini ve olağanüstü hızıyla 20. yüzyıl havacılığının simgelerinden biri oldu. Bir yolcunun sabah Londra’dan kalkıp saat farkının da etkisiyle aynı gün Amerika’ya erken saatlerde ulaşması, dönemin insanları için neredeyse geleceğin içinde yaşamak gibiydi.
Fakat Concorde’un ticari kaderi mühendislik başarısı kadar parlak olmadı. Uçak çok hızlıydı ama çok pahalıydı. Yakıt tüketimi yüksekti, bakım maliyetleri ağırdı, koltuk kapasitesi sınırlıydı. Bu yüzden daha çok iş insanlarının, diplomatların, ünlülerin ve çok yüksek bilet ücreti ödeyebilen yolcuların ulaşım aracı oldu. Concorde, havacılığı hız üzerinden elit hale getiren bir teknoloji olarak kaldı.
Yine de Concorde’un yeri ayrıdır. O, insanlığın yolcu taşımacılığında hız sınırını zorladığı en iddialı projelerden biriydi. Bugün ticari uçaklar hâlâ büyük ölçüde ses altı hızlarda uçuyor. Yani Concorde’un 1970’lerde sunduğu hız deneyimi, aradan geçen onca yıla rağmen sıradanlaşmadı; aksine kaybedilmiş bir gelecek duygusu gibi hatırlanıyor.
1979 – Yüzde 85 yerli malzemeyle üretilen Mavi Işık Kayseri’de uçtu; Türkiye’nin yarım kalan uçak hayali yeniden gündeme geldi
24 Mayıs 1979’da, Mavi Işık 79-XA adlı uçak Kayseri İkmal Merkezi’nde başarılı bir deneme uçuşu gerçekleştirdi. Bazı kaynaklarda “ilk Türk uçağı” diye anılsa da bu ifade tarihsel olarak dikkatli kullanılmalıdır; çünkü Türkiye’de daha önce Vecihi Hürkuş’un uçakları, Kayseri Tayyare Fabrikası/TOMTAŞ deneyimi ve Nuri Demirağ’ın Nu.D serisi gibi yerli havacılık girişimleri vardı. Mavi Işık’ın doğru yeri, 1970’lerde Kayseri’de yeniden canlanan yerli uçak üretme iradesidir.
Mavi Işık’ın hikâyesini anlamak için Kayseri’nin havacılık geçmişini hatırlamak gerekir. Kayseri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’nin uçak üretim merkezlerinden biri olarak düşünülmüştü. 1920’lerde kurulan Kayseri Tayyare Fabrikası, yani TOMTAŞ deneyimi, Türkiye’nin uçak üretimindeki en erken ve iddialı hamlelerinden biriydi. Daha sonra bu miras çeşitli kesintilerle zayıfladı; fakat Kayseri’deki askerî bakım ve ikmal altyapısı, havacılık bilgisinin tamamen kaybolmamasını sağladı.
Bu yüzden Mavi Işık 79-XA yalnız küçük bir deneme uçağı değildi. Kayseri’deki mühendis, teknisyen ve işçilerin uçak üretme iddiasının somutlaşmış haliydi. Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi’nde Türk mühendisleri tarafından üretilen uçak, Kayseri semalarında yaklaşık bir saat gösteri uçuşu yaptı.
Mavi Işık’ın genel kültür açısından asıl önemi burada başlar. Türkiye havacılık tarihinde sık sık aynı döngü görülür: Büyük bir heves, teknik bir başarı, uçan bir prototip; ardından kurumsal devamlılık eksikliği, finansman sorunu, sertifikasyon ve seri üretim aşamasına geçememe. Vecihi Hürkuş’un uçaklarında da Nuri Demirağ’ın girişimlerinde de Kayseri’nin erken dönem havacılık sanayisinde de benzer kırılmalar yaşanmıştır. Mavi Işık, bu yarım kalmış zincirin 1970’lerdeki halkalarından biridir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir uçağı uçurmak büyük başarıdır; ama havacılık sanayisi kurmak bundan çok daha ağır bir iştir. Uçan prototipten seri üretime geçebilmek için motor, malzeme, aviyonik, test altyapısı, sertifikasyon, bakım zinciri, pilot eğitimi, pazar ve uzun vadeli devlet politikası gerekir. Mavi Işık’ın kaderi de bize şunu gösterir: Türkiye’de teknik kabiliyet çoğu zaman vardı; asıl eksik, bu kabiliyeti kesintisiz sanayi politikasına dönüştürecek kurumsal kararlılıktı.
Bu maddeyi bugünün okuru için ilginç kılan bir başka nokta da güncel bağdır. Bugün Türkiye, Hürkuş, Hürjet, KAAN, insansız hava araçları ve savunma sanayisi projeleriyle havacılıkta yeniden iddialı bir dönem yaşıyor. Bu tabloyu yalnız bugünün başarısı gibi okumak eksik olur. Arkasında Vecihi Hürkuş’tan TOMTAŞ’a, Nuri Demirağ’dan Mavi Işık’a uzanan uzun ve kesintili bir hafıza vardır. Mavi Işık, bu hafızanın unutulmuş ama öğretici sayfalarından biridir.
1981 – THY’nin Haliç uçağı Dev Sol militanları tarafından kaçırıldı; yolcuların direnişi krizi bitirdi
24 Mayıs 1981’de Türk Hava Yolları’nın Haliç adlı DC-9 tipi yolcu uçağı, İstanbul-Ankara seferini yaparken dört kişi tarafından Bulgaristan’a kaçırıldı. Uçak, sabah saatlerinde Yeşilköy Havaalanı’ndan kalktıktan kısa süre sonra kaçırılma ikazı verdi. Bazı kayıtlarda uçağın içinde 110 yolcu, 5 mürettebat ve 3 yedek pilot bulunduğu aktarılır. HavaHaber’in Türkiye’deki uçak kaçırma olayları listesinde de Haliç uçağının Yalova üzerindeyken aşırı sol militanlar tarafından Bulgaristan’ın Burgaz kentine kaçırıldığı belirtilir.
Olayın faili olan dört kişi, bazı haber ve tanıklık kayıtlarında Dev Sol üyesi militanlar olarak geçer. Bakış.bg’de yer alan ve uçağın yolcularından kaptan pilot Alpaslan Çalışkan’ın tanıklığına dayanan haberde de THY’nin Haliç adlı İstanbul-Ankara uçağının Dev Sol üyesi dört militan tarafından Bulgaristan’ın Burgaz kentine kaçırıldığı aktarılır.
Uçak kaçırma eyleminin arkasındaki talep, cezaevindeki siyasi tutukluların serbest bırakılmasıydı. Bu yönüyle olay, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’de sol örgütlere yönelik yoğun tutuklamalar, cezaevi baskısı ve yurtdışına kaçış arayışlarıyla bağlantılıydı. Yani bu olay, darbe sonrası siyasi atmosferin havacılık güvenliğine yansıyan sert örneklerinden biriydi.
Uçak Bulgaristan’ın Burgaz kentine indirildi. Ancak kriz uzun sürmedi. Yolcuların ve uçaktakilerin müdahalesiyle hava korsanları etkisiz hale getirildi. İki korsanın uçaktan ayrıldığı bir anda geride kalan iki korsan yolcular tarafından bastırıldı, ardından Bulgar güvenlik güçleri dört kişiyi yakaladı.
Olayın en ilginç yanlarından biri, uçaktaki bazı karelerin ve tanıklıkların daha sonra hafızada kalmasıdır. Basında ve sosyal medya arşivlerinde, bir korsanın pilotun yanında silahla göründüğü fotoğraf yıllar sonra bile dolaşıma girdi. Ancak asıl önemli taraf, bu olayda krizin büyük bir can kaybına dönüşmemesidir. 1970’ler ve 1980’ler Türkiye’sinde uçak kaçırma olayları sık yaşanıyor; siyasi örgütler, cezaevlerindeki arkadaşlarının serbest bırakılması ya da yurtdışına çıkış için uçakları baskı aracı olarak kullanıyordu.
1983 – Türkiye Güzeli seçilen Hülya Avşar’ın tacı geri alındı; “taçsız kraliçe”nin şöhret yolu açıldı
24 Mayıs 1983’te, Bulvar Gazetesi’nin düzenlediği güzellik yarışmasında Türkiye Güzeli seçilen Hülya Avşar’ın tacı geri alındı. Gerekçe, Avşar’ın daha önce evlenmiş olduğunun ortaya çıkmasıydı. Yarışma kurallarında adayların bekâr olması şartı bulunduğu için, birincilik unvanı Avşar’dan alınarak yarışmanın ikincisi Dilara Haraççı’ya verildi.
Bu olay ilk bakışta magazin tarihinden renkli bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama Türkiye’de medya, şöhret ve güzellik yarışmaları tarihini anlamak açısından ilginçtir. Çünkü Hülya Avşar, tacını kaybetmesine rağmen yarışmanın asıl kazananı oldu. Taç Dilara Haraççı’ya geçti; fakat kamuoyunun hafızasına kazınan isim Hülya Avşar’dı.
Hülya Avşar’ın durumu, güzellik yarışmalarının o dönemki “ideal kadın” kurallarıyla da ilgilidir. Yarışmalarda bekârlık şartı sadece teknik bir kural değildi; gençlik, saflık, temsil edilebilirlik ve toplumsal ahlak anlayışıyla birlikte düşünülüyordu. Bu yüzden daha önce evlenmiş olmak, güzellik kraliçeliği için engel sayıldı. Bugünden bakıldığında bu kural tartışmalı, hatta dönemin kadın algısını gösteren sert bir örnektir.
Olayın ilginç tarafı, skandalın Avşar’ın kariyerini bitirmemesi, tam tersine görünürlüğünü artırmasıdır. “Tacı alınan güzel” hikâyesi onu gazetelerin, magazin sayfalarının ve yapımcıların dikkat alanına taşıdı. Avşar, kısa süre sonra sinema ve müzik dünyasında hızla yükseldi; 1980’ler ve 1990’lar Türkiye’sinin en tanınan popüler kültür figürlerinden biri haline geldi. Bu yüzden 1983 yarışması, onun için kayıp değil, tam tersine bir şöhret başlangıcı oldu.
Dilara Haraççı ise resmî olarak kraliçe ilan edilen isimdi; fakat kamuoyu hafızasında Hülya Avşar’ın gerisinde kaldı. Bu da medya çağının acımasız gerçeğini gösterir: Bazen kurallara göre kazanan başka biridir, hikâyeyi kazanan başka biri. Hülya Avşar’ın “taçsız kraliçe” olarak anılması da buradan gelir.
1989 – Bulgaristan’dan Türkiye’ye zorunlu göç başladı; yüz binlerce Türk yollara düştü
24 Mayıs 1989’da Bulgaristan’daki Türk ve Müslüman azınlığa yönelik baskılar, kitlesel bir göç hareketine dönüştü. Todor Jivkov yönetimindeki Bulgaristan, yıllardır sürdürdüğü asimilasyon politikasını daha da sertleştirmiş; Türklerin isimlerini zorla değiştirmiş, Türkçe konuşmayı ve kültürel-dinî kimliği baskı altına almıştı. 1989 baharında bu baskı, yüz binlerce insanın Türkiye’ye doğru yola çıkmasına neden oldu.
Bu süreç, Bulgaristan’daki Türkler tarafından “zorunlu göç”, Türkiye’de ise çoğu zaman “1989 göçü” ya da “Büyük Göç” olarak anılır. Bulgaristan yönetimi ise o dönem bunu “seyahat özgürlüğü” gibi göstermeye çalıştı. Gerçekte ise insanlar yıllardır süren isim değiştirme, kimlik inkârı, işten atılma, gözaltı, sürgün, baskı ve korku atmosferinin sonucunda evlerini terk etmek zorunda kalıyordu.
Baskıların en sembolik tarafı isim değiştirme kampanyasıydı. Bulgaristan’daki Türklerin adları zorla Bulgarlaştırıldı. Mehmet, Ayşe, Hasan, Fatma gibi isimler resmî kayıtlardan silinmeye çalışıldı; yerine Bulgar isimleri verildi. Bir insanın adını değiştirmek, onun hafızasına, ailesine, mezar taşına, diline ve kimliğine müdahale etmekti. Bu yüzden 1989 göçü doğrudan kimlik meselesiydi.
1989’da sınırların açılmasıyla çok kısa sürede büyük bir insan hareketi başladı. Aileler kamyonlara, otobüslere, traktörlere ve özel araçlara eşyalarını yükleyip Türkiye sınırına yöneldi. Birçoğu yıllarca yaşadığı köyünü, evini, tarlasını, komşusunu ve geçmişini geride bıraktı. Yanlarına alabildikleri şey çoğu zaman birkaç valiz, birkaç fotoğraf ve aceleyle toplanmış ev eşyalarıydı.
Türkiye, gelenleri büyük ölçüde Trakya’dan başlayarak karşıladı. Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve İstanbul ilk büyük geçiş ve yerleşim noktaları oldu. Daha sonra göçmenler Bursa, İzmir, Eskişehir, Kocaeli, Ankara ve Türkiye’nin birçok farklı iline dağıldı. Bu göç, Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve kültürel hayatında iz bıraktı. Sanayide, tarımda, esnaflıkta ve kent hayatında Bulgaristan göçmenleri kısa sürede önemli bir yer edindi.
Kocaeli açısından da bu göçün ayrı bir anlamı vardır. Kocaeli, sanayi istihdamı ve göç alan yapısıyla Bulgaristan’dan gelen birçok aile için yeni hayatların kurulduğu şehirlerden biri oldu. Gebze, İzmit, Derince, Körfez, Kartepe ve çevresinde Bulgaristan göçmeni ailelerin izleri bugün hâlâ hissedilir. Bu insanlar sadece nüfusa eklenen sayılar değildi; yanlarında Balkan Türkçesini, yemek kültürünü, çalışma disiplinini, aile hafızasını ve büyük bir kopuş hikâyesini getirdiler.
1989 göçünün en acı yanı, insanların göçmen olmaya kendi iradeleriyle karar vermemiş olmalarıdır. Kimi Türkiye’ye ulaştığında sevinç içindeydi; çünkü artık adını, dilini ve kimliğini saklamak zorunda değildi. Ama aynı anda büyük bir yas da vardı. Çünkü insanın vatan bildiği yerden zorla koparılması, sadece sınır değiştirmek değildir; çocukluk, mezarlıklar, akrabalar, evler ve hatıralar da geride kalır.
Bu olay Bulgaristan’daki komünist rejimin son dönemindeki en büyük insan hakları krizlerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı yıl Doğu Bloğu çözülme sürecine girecek, Jivkov yönetimi de birkaç ay sonra devrilecekti. Fakat siyasi rejimler değişse de 1989’un yarası, Bulgaristan Türklerinin hafızasında derin biçimde kaldı.
1991 – İsrail, Süleyman Operasyonu’yla Etiyopyalı Yahudileri ülkeye taşıdı
24 Mayıs 1991’de İsrail, Süleyman Operasyonu adı verilen büyük bir hava tahliye harekâtı başlattı. Operasyonun amacı, Etiyopya’da iç savaşın ve rejim değişikliğinin ortasında kalan Etiyopyalı Yahudileri, yani Beta İsrael topluluğunu İsrail’e getirmekti. Yaklaşık 36 saat süren operasyonla binlerce kişi Addis Ababa’dan İsrail’e taşındı.
Etiyopyalı Yahudiler, yüzyıllardır Afrika Boynuzu’nda yaşayan kadim bir Yahudi topluluğuydu. Kendilerine çoğunlukla Beta İsrael, yani “İsrail Evi” denir. Uzun süre dünya Yahudiliğinden büyük ölçüde kopuk yaşamış, kendilerine özgü dinî geleneklerini korumuşlardı. 20. yüzyılın ikinci yarısında İsrail devleti, bu topluluğun Yahudi kimliğini tanıdı ve onları İsrail’e getirme politikası izledi.
Aslında Etiyopyalı Yahudilerin İsrail’e göçü 1991’de başlamadı. Daha önce Musa Operasyonu ve başka gizli tahliye girişimleriyle binlerce kişi Sudan üzerinden İsrail’e götürülmüştü. Ancak Süleyman Operasyonu ölçeği ve hızıyla ayrı bir yer tuttu. Etiyopya’da Mengistu Haile Mariam yönetimi çökerken, başkent Addis Ababa isyancı güçlerin eline geçmek üzereydi. İsrail, bu kısa zaman aralığında büyük bir hava köprüsü kurdu.
Operasyonda İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar ve El Al yolcu uçakları kullanıldı. Uçakların koltukları söküldü, böylece daha fazla insan taşınabildi. En dikkat çekici ayrıntılardan biri, bir Boeing 747 uçağının tek seferde binden fazla yolcu taşıyarak havacılık tarihinde olağanüstü bir tahliye örneğine dönüşmesidir. Operasyon boyunca yaklaşık 14 binden fazla Etiyopyalı Yahudi İsrail’e getirildi.
Süleyman Operasyonu, İsrail açısından büyük bir kurtarma harekâtı ve ulusal dayanışma hikâyesi olarak anlatılır. Fakat olayın sonraki kısmı daha karmaşıktır. Etiyopyalı Yahudiler İsrail’e geldikten sonra dil, eğitim, iş, dinî kabul, ırkçılık ve toplumsal uyum sorunlarıyla karşılaştı. Bir topluluğu uçaklarla savaş bölgesinden çıkarmak mümkündü; ama onu yeni toplum içinde eşit ve onurlu bir hayata kavuşturmak çok daha uzun ve zorlu bir süreçti.
Bu yönüyle Süleyman Operasyonu hem etkileyici hem de tartışmalı bir tarihtir. Bir yandan iç savaşın ortasında kalan binlerce insanın hayatı kurtarıldı; diğer yandan bu insanların İsrail toplumunda karşılaştığı ayrımcılık ve uyum sorunları, göçmen kurtarma hikâyelerinin yalnız kahramanlık anlatısıyla bitmediğini gösterdi.
1993 – PKK, Bingöl-Elazığ yolunda 33 silahsız askeri öldürdü
24 Mayıs 1993’te, Bingöl-Elazığ karayolunda PKK tarafından kurulan pusuda 33 silahsız asker öldürüldü. Olay, Türkiye yakın tarihinin en ağır terör saldırılarından biri olarak hafızaya geçti. Askerler, acemi birliklerini tamamladıktan sonra usta birliklerine gitmek üzere Malatya’daki toplanma merkezinden sivil otobüslerle yola çıkarılmıştı. Çoğu sivil kıyafetli ve silahsızdı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre otobüsler, aynı gün saat 18.00 sıralarında Bingöl-Elazığ kara yolu Bilaloğlu köyü mevkisinde pusuya düşürüldü.
Saldırının vahametini artıran nokta, askerlerin bir çatışma sırasında değil, yolculuk halindeyken ve silahsız biçimde hedef alınmasıydı. PKK’lılar otobüsleri durdurdu, askerleri araçlardan indirdi ve kırsala götürdü. Daha sonra askerler sıraya dizilerek öldürüldü. Saldırıdan 3 asker yaralı olarak kurtuldu. Bazı kayıtlarda olay sırasında askerlerle birlikte sivillerin ve öğretmenlerin de alıkonulduğu, öğretmenlerin de öldürüldüğü aktarılır; ölü sayısına dair sivil kayıplar konusunda kaynaklarda farklılıklar vardır.
Bu saldırı, zamanlaması nedeniyle de çok sarsıcıydı. 1993 baharında PKK’nın ilan ettiği ateşkes süreci ve çatışmaların azalabileceğine dair zayıf da olsa bir beklenti vardı. Bingöl saldırısı, bu beklentiyi kanlı biçimde bitiren olaylardan biri oldu. Türkiye’de güvenlik politikaları sertleşti, kamuoyunda büyük öfke doğdu ve “33 er olayı” terörle mücadelenin en acı sembollerinden biri haline geldi.
Olay sonrasında en çok tartışılan konulardan biri, askerlerin neden silahsız ve korumasız biçimde sevk edildiğiydi. Yıllar sonra TBMM’de dinlenen bazı kurtulan askerler, silahsız ve korunmasız nakledildiklerini anlatarak arkadaşlarının ölmeyebileceğini söyledi.
Bu nedenle Bingöl saldırısı, devletin sevk, güvenlik ve istihbarat zaafları açısından da yıllarca tartışıldı. 33 erin silahsız biçimde yola çıkarılması, pusuya açık güzergâhta yeterli koruma sağlanmaması ve olaydan sonra ortaya atılan ihmaller, saldırının hafızadaki ağırlığını daha da artırdı.
2000 – İsrail Güney Lübnan’dan çekildi; 22 yıllık işgal Hizbullah’ın zafer anlatısına dönüştü
24 Mayıs 2000’de İsrail ordusu, Güney Lübnan’da 22 yıldır sürdürdüğü askerî varlığı sona erdirerek bölgeden çekildi. İsrail, 1978’den beri Güney Lübnan’da bulunuyordu; 1982’de Lübnan’ı geniş çaplı işgal etmiş, sonraki yıllarda ise ülkenin güneyinde “güvenlik kuşağı” adı verilen bir alanı kontrol altında tutmuştu. Bu bölge, İsrail açısından kuzey sınırını Filistinli silahlı gruplardan ve daha sonra Hizbullah saldırılarından korumak için oluşturulmuştu.
İsrail’in Lübnan’a müdahalesinin arka planında, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığı ve İsrail’e yönelik saldırılar vardı. 1978’deki Litani Operasyonu ve 1982’deki büyük Lübnan işgali, İsrail’in Lübnan iç savaşına doğrudan dahil olduğu sürecin parçalarıydı. Ancak İsrail ordusu zamanla Beyrut’tan ve Lübnan’ın büyük bölümünden çekilse de Güney Lübnan’daki güvenlik kuşağını elinde tuttu. Bu bölgede İsrail’e bağlı Güney Lübnan Ordusu adlı yerel milis yapı da faaliyet gösteriyordu.
Bu işgal yılları, Lübnan’ın güneyinde büyük bir toplumsal ve siyasi dönüşüme yol açtı. Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde İsrail varlığına karşı direniş giderek güçlendi. Hizbullah, 1980’lerde bu ortamda yükseldi. İran’ın desteğiyle güçlenen örgüt, İsrail’e karşı gerilla savaşı yürüttü; pusular, roket saldırıları, mayınlar ve sınır çatışmaları Güney Lübnan’ı sürekli düşük yoğunluklu savaş alanına çevirdi.
1990’ların sonunda İsrail kamuoyunda Lübnan’daki askerî varlığın bedeli daha fazla sorgulanmaya başladı. İsrail askerleri yıllardır sınır ötesinde kayıp veriyor, fakat işgalin kalıcı bir siyasi çözüm üretmediği görülüyordu. Başbakan Ehud Barak, seçim kampanyasında İsrail askerlerini Lübnan’dan çekeceği sözünü verdi. 2000’de bu karar uygulandı ve İsrail ordusu beklenenden hızlı biçimde Güney Lübnan’dan ayrıldı.
Çekilme, Lübnan’da özellikle Hizbullah tarafından büyük bir zafer olarak sunuldu. İsrail’in müzakereyle değil, silahlı direniş baskısıyla çekildiği iddia edildi. Bu anlatı, Hizbullah’ın Lübnan içindeki meşruiyetini ve bölgesel prestijini ciddi biçimde artırdı. Örgüt, kendisini “İsrail’i topraklardan çıkaran güç” olarak konumlandırdı. Bu da sonraki yıllarda Lübnan siyasetinde silahlı gücünü korumasının en önemli gerekçelerinden biri haline geldi.
Ancak İsrail’in çekilmesi, Lübnan-İsrail sorununu tamamen bitirmedi. Şebaa Çiftlikleri gibi tartışmalı bölgeler, sınır ihlalleri, esir takasları, Hizbullah’ın silahlı varlığı ve İsrail’in güvenlik kaygıları çatışma zeminini korudu. Nitekim 2006’da İsrail ile Hizbullah arasında büyük bir savaş yaşanacaktı. Bu da 2000’deki geri çekilmenin önemli bir dönüm noktası olduğunu, fakat kalıcı barış anlamına gelmediğini gösterdi.
2003 – Sertab Erener Eurovision’u kazandı; Türkiye’nin 28 yıllık bekleyişi Riga’da sona erdi
24 Mayıs 2003’te Letonya’nın başkenti Riga’da düzenlenen 48. Eurovision Şarkı Yarışması’nı, Türkiye adına yarışan Sertab Erener kazandı. Everyway That I Can adlı şarkı 167 puan aldı ve Türkiye’ye Eurovision tarihindeki ilk birinciliğini getirdi.
Türkiye’nin Eurovision yolculuğu 1975’te Semiha Yankı’nın Seninle Bir Dakika şarkısıyla başlamıştı. O ilk katılım büyük bir başarı getirmedi; fakat Türkiye için Avrupa’nın en büyük televizyon sahnesine çıkmanın başlangıcı oldu. Sonraki yıllarda Türkiye zaman zaman düşük puanlar, son sıralar, hatta “sıfır puan” hayal kırıklıkları yaşadı. Eurovision, Türkiye’de bir yandan müzik yarışması, bir yandan da “Avrupa bizi nasıl görüyor?” tartışmasının sahnesi haline geldi.
1980’ler ve 1990’lar boyunca Türkiye farklı tarzlar denedi. Kimi zaman daha geleneksel tınılar, kimi zaman pop, kimi zaman grup performansları öne çıktı. Ancak uzun süre beklenen büyük derece gelmedi. Bu gidişi değiştiren ilk büyük kırılma 1997’de Şebnem Paker ve Grup Etnic’in Dinle şarkısıyla aldığı üçüncülük oldu. Bu sonuç, Türkiye’nin Eurovision’da üst sıralara çıkabileceğini gösterdi. 2003 zaferinin yolu biraz da bu kırılmadan geçti.
Sertab Erener’in seçimi ise başlı başına stratejik bir tercihti. Türkiye, yarışmaya bu kez ülke içinde zaten güçlü bir kariyeri olan, sahne hâkimiyeti yüksek, vokal gücü tartışmasız bir sanatçıyla gitti. Şarkı da önceki Türkiye temsilcilerinden farklıydı: Everyway That I Can Türkiye’nin Eurovision’daki ilk tamamen İngilizce sözlü şarkısıydı.
Şarkının bestesinde Sertab Erener ve Demir Demirkan, sözlerinde Demir Demirkan, düzenlemesinde ise Ozan Çolakoğlu imzası vardı. Performans, yalnız şarkıya değil, sahne fikrine de yaslanıyordu. Oryantal çağrışımlar, modern pop düzenlemesi, güçlü vokal, dansçılar ve akılda kalan sahne hareketleri Türkiye’nin o yıl açıkça kazanmak için geldiğini gösteriyordu.
Oylama büyük heyecanla geçti. Türkiye, Belçika ve Rusya arasında zirve sürekli el değiştirdi. Son bölümde gelen puanlarla Sertab Erener, Türkiye’yi iki puan farkla birinciliğe taşıdı.
Bu zafer Türkiye’de büyük sevinç yarattı. Çünkü Eurovision bir müzik yarışmasından fazlası gibi görülüyordu. 2000’lerin başında Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci, Avrupa’yla ilişkiler, popüler kültürde Batılılaşma ve ulusal temsil tartışmaları çok canlıydı.
Zaferin ardından yarışma ertesi yıl Türkiye’ye geldi. 2004 Eurovision Şarkı Yarışması İstanbul’da düzenlendi. Türkiye’yi bu kez Athena, For Real şarkısıyla temsil etti ve dördüncü oldu. Bu da 2003 zaferinin tesadüf olmadığını, Türkiye’nin Eurovision sahnesinde güçlü bir döneme girdiğini gösterdi.
Türkiye daha sonraki yıllarda da yarışmada dikkat çekici sonuçlar aldı. Ancak 2012’de Can Bonomo’nun Love Me Back performansından sonra Türkiye Eurovision’a katılmayı bıraktı. TRT, o dönem yarışmanın oylama sistemi ve “Büyük Beşli” ülkelerin doğrudan finale kalması gibi gerekçelerle çekildiğini açıklamıştı. Türkiye, 2026 itibarıyla Eurovision’a dönmüş değil.
2004 – Kuzey Kore cep telefonlarını yasakladı; rejim bilgi akışını kontrol etmek için iletişimi kapattı
24 Mayıs 2004’te Kuzey Kore’de cep telefonu kullanımı yasaklandı. Kuzey Kore gibi kapalı bir rejimde cep telefonu meselesi doğrudan bilgi kontrolü, güvenlik korkusu ve dış dünyayla temasın engellenmesi anlamına geliyordu.
Kuzey Kore’de cep telefonu kullanımı aslında çok kısa bir süre önce başlamıştı. 2002’de sınırlı bir mobil telefon hizmeti devreye girmiş, 2003’e gelindiğinde ülkede yaklaşık 20 bin cep telefonu kullanıcısı olduğu aktarılmıştı. Ancak bu hizmet geniş halk kitlelerinden çok, parti ve devlet çevresindeki ayrıcalıklı gruplar tarafından kullanılabiliyordu. 2004’te gelen yasak, bu kısa denemeyi neredeyse tamamen durdurdu. KBS World de Kuzey Kore’de mobil hizmetin 2002’de başladığını, ancak 2004’te yasaklandığını ve hizmetin 2008’de Koryolink ile yeniden açıldığını aktarır.
Yasağın arkasındaki olay, Ryongchon tren istasyonu patlamasıdır. 22 Nisan 2004’te Kuzey Kore’nin Çin sınırına yakın Ryongchon kentinde büyük bir patlama meydana geldi. Patlama, Kuzey Kore lideri Kim Jong-il’in treninin bölgeden geçmesinden kısa süre sonra yaşandı. Bu nedenle olayın bir suikast girişimi olabileceğine dair söylentiler yayıldı.
Ryongchon patlaması, rejimin cep telefonlarına yönelik güvenlik korkusunu büyüttü; patlamanın cep telefonuyla tetiklendiği iddiası ise resmî ve bağımsız kaynaklarla kesin biçimde kanıtlanmış değildir. RCR Wireless’ın 2004 tarihli haberinde de yasağın “muhtemelen” Ryongchon patlamasıyla bağlantılı olduğu belirtilir.
Cep telefonu yasağının bir başka nedeni de dışarıya bilgi sızması korkusuydu. Kuzey Kore rejimi, ülke içindeki haberlerin, açlık, kaza, baskı ya da muhalefet izlerinin dış dünyaya ulaşmasını istemiyordu.
Bu yasak 2008’e kadar sürdü. Aynı yıl Mısırlı Orascom şirketi ile Kuzey Kore’nin resmi telekom kuruluşu ortaklığında Koryolink adlı 3G mobil telefon ağı kuruldu. Ancak bu, Kuzey Kore’nin iletişim özgürlüğüne geçtiği anlamına gelmiyordu. Telefon kullanımı devlet kontrolü altında yapıldı; cihazlar ve hatlar izlenebilir durumdaydı, dış dünyayla serbest bağlantı sınırlıydı.
2008 – Dima Bilan “Believe” ile kazandı; Rusya Eurovision’daki ilk birinciliğini aldı
24 Mayıs 2008’de Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da düzenlenen 53. Eurovision Şarkı Yarışması’ Yarışması’nı, Rusya adına yarışan Dima Bilan kazandı. Believe adlı şarkı 272 puan alarak Rusya’ya Eurovision tarihindeki ilk birinciliğini getirdi. Bilan daha önce 2006’da Never Let You Go ile yarışmış ve ikinci olmuştu; iki yıl sonra bu kez zirveye çıktı.
Believe, sahne şovuyla da hafızada kaldı. Performansta Dima Bilan’a Macar kemancı Edvin Marton ve Rus buz pateni yıldızı Evgeni Plushenko eşlik etti. Plushenko’nun sahnede küçük bir buz pistinde kayması, Eurovision için alışılmadık ve gösterişli bir fikirdi. Böylece Rusya, güçlü vokal, dramatik pop balad, keman ve buz pateni figürünü aynı performansta birleştirdi.
Bu zafer Rusya için sembolikti. Çünkü ülke 1990’lardan itibaren Eurovision’a katılıyor, zaman zaman iyi dereceler alıyor ama birinciliğe ulaşamıyordu. 2008’de gelen sonuç, Rusya’nın yarışmadaki en büyük başarısı oldu. Bir yıl sonra, 2009 Eurovision Şarkı Yarışması Moskova’da düzenlendi.
Dima Bilan’ın zaferi aynı zamanda Eurovision’un 2000’lerde nasıl değiştiğini gösteren örneklerden biridir. Artık yarışmada sadece iyi şarkı yetmiyor; sahne tasarımı, görsel fikir, ulusal imaj, star gücü ve televizyon etkisi de sonucu belirleyen unsurlar arasında yer alıyordu. Believe bu açıdan dönemin Eurovision anlayışına çok uygundu: büyük, parlak, dramatik ve görsel olarak akılda kalıcı.
Türkiye adına aynı yarışmada Mor ve Ötesi, Deli adlı şarkıyla sahneye çıktı ve 7. oldu. Bu sonuç, Türkiye’nin 2003 zaferinden sonra Eurovision’da güçlü sonuçlar aldığı dönemin devamıydı. 2008 gecesi bir yandan Rusya ilk birinciliğini kutlarken, Türkiye de rock müzikle yarışmada dikkat çekici bir derece elde etti.
2023 – “Rock’n Roll’un Kraliçesi” Tina Turner hayatını kaybetti
24 Mayıs 2023’te Amerikalı şarkıcı ve oyuncu Tina Turner hayatını kaybetti. Rock’n Roll’un Kraliçesi olarak anılan Turner, güçlü sesi, sahnedeki patlayıcı enerjisi, dansları ve hayatta kalma hikâyesiyle 20. yüzyıl popüler müzik tarihinin en büyük figürlerinden biri oldu. Onu, müzik endüstrisinde kendi küllerinden doğan en güçlü kadın ikonlardan biri olarak görmek gerekir.
Tina Turner, 1939’da ABD’nin Tennessee eyaletinde Anna Mae Bullock adıyla doğdu. Müzik kariyerine genç yaşta başladı ve Ike Turner’la birlikte kurdukları ikiliyle 1960’larda dikkat çekti. Ike & Tina Turner Revue, sahne enerjisi, ritim duygusu ve Tina’nın olağanüstü vokaliyle kısa sürede ün kazandı. River Deep – Mountain High, Proud Mary ve Nutbush City Limits gibi şarkılar bu dönemin en bilinen kayıtları arasında yer aldı.
Fakat bu parlak sahnenin arkasında ağır bir şiddet vardı. Tina Turner, yıllar sonra Ike Turner tarafından fiziksel ve psikolojik şiddete maruz bırakıldığını açıkça anlattı. Bu ilişkiyi terk etmesi, yalnız özel hayatında değil, kariyerinde de büyük bir dönüm noktası oldu. Çünkü müzik dünyası çoğu zaman onu Ike Turner’ın yanındaki güçlü ses olarak görüyordu. Ayrıldıktan sonra sıfırdan başlamak zorunda kaldı.
Asıl büyük geri dönüşü 1980’lerde geldi. 1984 tarihli Private Dancer albümü, Tina Turner’ı dünya çapında yeniden zirveye taşıdı. Albümde yer alan What’s Love Got to Do with It, kariyerinin en büyük hitlerinden biri oldu ve Grammy ödülleri kazandı. Bu başarı, pop müzik tarihinde ender görülen türden bir ikinci doğuştu. Turner, 40’lı yaşlarında, müzik endüstrisinin kadın sanatçıları kolayca gözden çıkardığı bir dönemde yeniden süperstar oldu.
Tina Turner’ın sahne kişiliği çok güçlüydü. Kısık ama patlayan vokali, bitmeyen enerjisi, mini elbiseleri, yüksek topukları, aslan yelesini andıran saçları ve danslarıyla sahnede neredeyse elektrik yayan bir figürdü. Rock, soul, rhythm and blues ve pop arasında kendine ait bir alan kurdu. Onun sesi hem kırılganlığı hem öfkeyi hem arzuyu hem de hayatta kalma gücünü aynı anda taşıyordu.
Sinema ve popüler kültürde de iz bıraktı. Mad Max Beyond Thunderdome filminde rol aldı ve film için seslendirdiği We Don’t Need Another Hero şarkısıyla büyük başarı kazandı. Hayatı daha sonra What’s Love Got to Do with It adıyla sinemaya da uyarlandı; bu film, onun şiddet dolu evliliğini, müzik kariyerini ve yeniden doğuşunu geniş kitlelere anlattı.
Tina Turner’ın mirası yalnız müzik listeleriyle ölçülemez. O, erkek egemen ve çoğu zaman acımasız müzik endüstrisinde kendi adını yeniden kuran bir kadındı. Şiddet gördüğü bir ilişkiden çıkıp dünyanın en büyük sahnelerine geri dönmesi, birçok kişi için ilham verici bir dayanıklılık hikâyesine dönüştü.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

