Günün Tarihi / 23 Mayıs
Dünya Kaplumbağa Günü; 200 milyon yıllık canlılar için koruma çağrısı yapılıyor
23 Mayıs, dünyada Dünya Kaplumbağa Günü olarak kutlanır. Bu özel gün, kaplumbağaların ve kara kaplumbağalarının korunmasına dikkat çekmek amacıyla ortaya çıktı. Kaplumbağalar, yeryüzünün en eski canlı gruplarından biridir. Dinozorlar çağından bu yana varlıklarını sürdüren bu canlılar, milyonlarca yıl boyunca büyük iklim değişimlerine, kıta hareketlerine ve doğal dönüşümlere dayanabildi. Fakat bugün insan etkisi karşısında ciddi tehdit altındalar.
Deniz kaplumbağaları okyanus ekosistemlerinde, kara kaplumbağaları ise karasal habitatlarda önemli roller üstlenir. Bazı türler deniz çayırlarının sağlıklı kalmasına yardımcı olur; bazıları tohum yayılımına katkı sağlar, bazıları da yaşadıkları ekosistemde besin zincirinin önemli parçasıdır. Yani kaplumbağaların azalması, doğadaki daha büyük bir dengenin bozulduğunu gösterir.
Bugün kaplumbağaları tehdit eden başlıca sorunlar arasında plastik kirliliği, yasa dışı ticaret, yaşam alanlarının yok edilmesi, kıyı yapılaşması, denizlerdeki ağlara takılma, iklim değişikliği ve evcil hayvan ticareti vardır. Deniz kaplumbağaları için sahillerin ışıklandırılması bile büyük bir sorundur. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra denize yönelmek yerine yapay ışıklara doğru giderek hayatını kaybedebilir.
Türkiye açısından bugünün ayrı bir anlamı vardır. Çünkü Akdeniz kıyılarımız, özellikle caretta caretta ve yeşil deniz kaplumbağaları için önemli yuvalama alanlarına sahiptir. Dalyan İztuzu, Belek, Anamur, Patara ve başka sahiller, deniz kaplumbağalarının yaşam döngüsünde kritik yerlerdir. Bu alanlarda turizm, yapılaşma ve insan baskısı doğru yönetilmezse, milyonlarca yıldır süren doğal döngü birkaç on yıl içinde ağır zarar görebilir.
Dünya Kaplumbağa Günü, sevimli bir hayvan farkındalığı gününden ibaret değildir. Bugün, insanın yavaş, sessiz ve savunmasız görünen canlılara karşı sorumluluğunu hatırlatır. Kaplumbağalar çok uzun yaşamalarıyla bilinir; ama tür olarak ayakta kalabilmeleri artık insanların alacağı kararlara bağlıdır. Kıyıları korumak, plastik kullanımını azaltmak, kaçak hayvan ticaretine karşı çıkmak ve doğal yaşam alanlarını savunmak bu yüzden doğrudan kaplumbağaların geleceğiyle ilgilidir.
23 Mayıs’ın mesajı basittir: Yeryüzünde 200 milyon yılı aşan bir geçmişe sahip canlılar, insanın birkaç kuşaklık ihmali yüzünden yok olma noktasına gelmemelidir. Kaplumbağaları korumak, aslında doğanın sabrını, zamanını ve kırılgan dengesini korumaktır.
1040 – Dandanakan’da Selçuklular kazandı; Büyük Selçuklu Devleti tarih sahnesine çıktı
23 Mayıs 1040’ta, Horasan’da Dandanakan Muharebesi yapıldı. Bu savaşta Tuğrul Bey ve Çağrı Bey öncülüğündeki Selçuklular, dönemin en güçlü devletlerinden Gaznelileri mağlup etti. Zaferin ardından Selçuklular bağımsız ve büyük bir siyasi güç olarak ortaya çıktı. Bu nedenle Dandanakan, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu hazırlayan tarihî dönemeç kabul edilir.
Savaşın arka planında, Orta Asya’dan batıya doğru hareket eden Oğuz/Türkmen boylarının yeni yurt arayışı vardı. Selçuklular, Horasan bölgesine yerleşmek istiyor; Gazneliler ise bu hareketi kendi hâkimiyetleri için tehdit olarak görüyordu. Gazneli Sultan Mesud, Selçukluları durdurmak amacıyla büyük bir orduyla sefere çıktı. Fakat karşısındaki güç artık dağınık göçebe topluluklardan ibaret değildi. Tuğrul ve Çağrı Beyler, hareketli süvari savaşını, bölgeyi iyi tanımayı ve sabırlı yıpratma taktiğini çok iyi kullanan siyasi-askerî liderlere dönüşmüştü.
Dandanakan, bugünkü Türkmenistan sınırları içinde, Merv yakınlarında bulunan bir bölgedir. Gazneli ordusu sayıca güçlüydü; fakat uzun sefer, ikmal zorlukları, susuzluk ve Selçuklu akınlarının yarattığı yıpranma nedeniyle savaş alanına çok avantajlı durumda gelmedi. Selçuklular ise doğrudan büyük bir meydan çarpışmasına girmek yerine Gazneli ordusunu yordu, su kaynaklarını ve hareket alanını kontrol etmeye çalıştı. Bu, klasik bozkır savaş aklının başarılı örneklerinden biriydi.
Savaş sonunda Gazneli ordusu ağır yenilgiye uğradı. Sultan Mesud geri çekilmek zorunda kaldı. Bu yenilgi, Gaznelilerin Horasan üzerindeki hâkimiyetini büyük ölçüde sarstı. Selçuklular ise Horasan’ın yeni gücü haline geldi. Zaferden sonra Tuğrul Bey hükümdar olarak öne çıktı; Nişabur, Merv, Herat ve Belh gibi merkezler Selçuklu dünyasının parçası haline geldi.
Dandanakan’ın asıl önemi, Türk ve İslam tarihinin yönünü değiştirmesidir. Selçuklular bu zaferden sonra bölgesel bir güç olarak kalmadı; İran’a, Irak’a, Kafkasya’ya, Suriye’ye ve nihayet Anadolu’ya uzanacak büyük bir imparatorluk düzeni kurdu. 1055’te Tuğrul Bey’in Bağdat’a girmesiyle Abbasi halifeliği üzerindeki siyasi koruyuculuk Selçuklulara geçti. 1071 Malazgirt’e giden tarihî yolun ilk büyük kapılarından biri de Dandanakan’da açıldı.
Bu savaş, Anadolu tarihini de dolaylı olarak belirleyen olaylardan biridir. Çünkü Büyük Selçuklu Devleti kurulmadan, Selçuklu gücü batıya yönelmeden ve Türkmen hareketi İran-Irak hattına yerleşmeden Anadolu’nun Türkleşme sürecini anlamak mümkün değildir. Dandanakan, bu uzun yürüyüşün devletleşme anıdır.
1498 – Floransa’yı sarsan vaiz Savonarola yakılarak idam edildi; Rönesans kentinde din ve iktidar çatışması kanla bitti
23 Mayıs 1498’de Dominiken rahip Girolamo Savonarola, Floransa’da idam edildi. Önce asıldı, ardından bedeni yakıldı. Savonarola, Rönesans Floransa’sında ahlak, iktidar, sanat, din ve halk hareketi arasındaki gerilimi kendi şahsında toplayan sarsıcı bir figürdü.
Savonarola, 1490’larda Floransa’da verdiği vaazlarla büyük bir halk desteği kazandı. Medici ailesinin lüksünü, kilise çevrelerindeki yozlaşmayı, zenginlerin gösterişini ve kentin ahlaki çöküşünü sert sözlerle hedef aldı. Ona göre Floransa, günahlarından arınmalı; gösterişten, sefahatten, dünyevi zevklerden ve siyasi bozulmadan uzaklaşmalıydı.
1494’te Medici yönetiminin Floransa’dan uzaklaşmasının ardından Savonarola’nın etkisi daha da arttı. Kentte cumhuriyetçi bir yönetim kuruldu; Savonarola doğrudan resmi yönetici olmasa da halk üzerindeki etkisiyle Floransa siyasetinin en güçlü aktörlerinden birine dönüştü. Vaazları dinî çağrı olmasının yanı sıra siyasi yönlendirme gücü de taşıyordu.
Savonarola’nın en meşhur uygulamalarından biri Günahlar Şenliği ya da daha çok bilinen adıyla Kibirler Ateşi oldu. Mücevherler, lüks giysiler, aynalar, makyaj malzemeleri, bazı kitaplar, oyun kâğıtları ve dünyevi zevkleri temsil ettiği düşünülen eşyalar meydanlarda yakıldı. Bu sahneler, Floransa’da dinî arınma arzusunun toplumsal bir baskıya ve kültürel tahribata dönüşebileceğini gösterdi.
Fakat Savonarola’nın yükselişi uzun sürmedi. Papa VI. Alexander ile çatışmaya girdi. Papalığın otoritesine meydan okuyan konuşmaları ve kilisedeki yozlaşmayı hedef alan sert dili, Roma’yı rahatsız etti. Savonarola aforoz edildi. Floransa’daki destekçileri azalırken düşmanları güçlendi. Sonunda yakalandı, işkence altında sorgulandı ve iki yandaşıyla birlikte idama mahkûm edildi.
23 Mayıs 1498’de Floransa’daki Piazza della Signoria’da idam edildi. Bu meydan, bir zamanlar onun ahlaki arınma çağrılarının yankılandığı yerlerden biriydi; şimdi ise onun sonuna sahne oluyordu. Bedeni yakıldıktan sonra külleri Arno Nehri’ne döküldü. Böylece mezarının bir tür kutsal ziyaret yerine dönüşmesi de engellenmek istendi.
Savonarola’nın mirası karmaşıktır. Bir yandan kilisedeki ve siyasetteki yozlaşmaya karşı çıkmış, halkın ahlaki duyarlılığına seslenmiş cesur bir vaiz olarak görülebilir. Diğer yandan sanat, düşünce ve bireysel hayat üzerinde baskıcı bir dinî ahlak düzeni kurmaya çalışan tehlikeli bir fanatik olarak da okunabilir. Tam da bu yüzden Rönesans Floransa’sını anlamak için önemlidir: Aynı kentte hem sanatın özgürleşmesi hem de ahlaki baskının yükselmesi mümkün olmuştur.
1524 – Safevî Devleti’nin kurucusu Şah İsmail öldü; Anadolu, İran ve İslam dünyasını etkileyen büyük kırılmanın mimarı tarihe geçti
23 Mayıs 1524’te Şah İsmail, yani I. İsmail, hayatını kaybetti. Safevî Tarikatı’nın lideri olarak ortaya çıkan İsmail, kısa sürede dinî-mistik bir hareketin şeyhi olmaktan çıkıp Safevî Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı haline geldi. Onun kurduğu düzen, İran tarihini, Osmanlı-Safevî rekabetini, Anadolu’daki Türkmen-Kızılbaş topluluklarını ve İslam dünyasındaki Sünnî-Şiî ayrışmasını derinden etkiledi.
Şah İsmail, 1487’de Erdebil merkezli Safevî çevresinde doğdu. Safevî hareketi başlangıçta bir tarikat yapısıydı; fakat zamanla siyasi ve askerî bir güce dönüştü. Bu dönüşümde Anadolu, Azerbaycan, İran ve çevresindeki Türkmen topluluklarının büyük rolü vardı. Kızılbaş olarak anılan bu savaşçı müritler, Şah İsmail’i kutsal nitelikler taşıyan bir rehber gibi görüyorlardı. Bu bağlılık, onun kısa sürede büyük bir askerî güç toplamasını sağladı.
1501’de Tebriz’e giren İsmail, kendisini şah ilan etti ve Safevî Devleti’ni kurdu. En önemli hamlelerinden biri, On İki İmam Şiiliğini devletin resmî mezhebi haline getirmesi oldu. Bu karar, İran coğrafyasının dinî kimliğini kalıcı biçimde değiştirdi. O tarihten sonra İran, Sünnî dünyanın büyük bölümüyle arasına belirgin bir mezhep sınırı çizen Şiî bir devlet merkezine dönüştü.
Bu gelişme Osmanlı İmparatorluğu açısından da büyük bir güvenlik ve siyaset meselesiydi. Çünkü Şah İsmail’in etkisi İran’la sınırlı değildi; Anadolu’daki bazı Türkmen ve Kızılbaş toplulukları üzerinde de güçlü bir nüfuzu vardı. Osmanlı merkezi yönetimi, bu etkiyi siyasi sadakat ve iç güvenlik açısından tehlikeli gördü. Böylece Osmanlı-Safevî rekabeti, aynı zamanda mezhep, tarikat, aşiret ve hanedan rekabeti haline geldi.
Bu rekabetin en belirleyici anı 1514 Çaldıran Savaşı oldu. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu, Şah İsmail’in kuvvetlerini ağır biçimde yendi. Osmanlı ordusunun ateşli silahlar ve disiplinli savaş düzeni karşısında Safevîlerin daha çok süvari ve inanç motivasyonuna dayalı yapısı yetersiz kaldı. Çaldıran yenilgisi, Şah İsmail’in yenilmezlik imajını sarstı ve Safevîlerin batıya doğru genişlemesini durdurdu. Fakat Safevî Devleti yıkılmadı; varlığını sürdürdü ve İran tarihinin ana omurgalarından biri haline geldi.
Şah İsmail aynı zamanda güçlü bir şairdi. Hatâî mahlasıyla Türkçe şiirler yazdı. Bu şiirler, özellikle Anadolu ve Azerbaycan sahasında Alevî-Bektaşî ve Kızılbaş geleneği içinde büyük etki bıraktı. Onun şiirlerinde tasavvufî bağlılık, Hz. Ali sevgisi, On İki İmam inancı, savaşçı derviş ruhu ve siyasi-mezhebi mesaj iç içe geçer. Bu nedenle Şah İsmail’i yalnız kılıçla devlet kuran bir hükümdar olarak görmek eksik olur; o, sözle, şiirle ve inanç diliyle de geniş toplulukları etkileyen bir figürdü.
Şah İsmail’in mirası son derece tartışmalıdır. İran açısından bakıldığında, merkezi bir devlet kuran ve ülkenin Şiî kimliğini belirleyen kurucu hükümdardır. Osmanlı açısından bakıldığında, Anadolu’daki bağlılık ilişkileri nedeniyle ciddi bir iç tehdit ve doğu sınırında güçlü bir rakiptir. Alevî-Bektaşî hafızasında ise Hatâî adıyla yaşayan, şiirleri hâlâ söylenen karizmatik bir inanç önderidir. Bu farklı bakışlar, onun tarihsel etkisinin ne kadar büyük olduğunu gösterir.
1618 – Prag’da yöneticiler pencereden atıldı; Otuz Yıl Savaşı’na giden fitil ateşlendi
23 Mayıs 1618’de Prag Kalesi’nde yaşanan olay, Avrupa tarihinin en büyük savaşlarından birine giden yolu açtı. Bohemyalı Protestan soylular, Katolik Habsburg yönetiminin temsilcilerini Prag Kalesi’ndeki bir odadan pencereden aşağı attı. Tarihe Prag Defenestrasyonu olarak geçen bu olay, kısa süre sonra Avrupa’yı kasıp kavuracak Otuz Yıl Savaşı’nın kıvılcımlarından biri oldu.
Defenestrasyon kelimesi, birini pencereden atmak anlamına gelir. Prag’da daha önce de benzer olaylar yaşanmıştı; fakat 1618’deki hadise Avrupa siyasetinde çok daha büyük sonuçlar doğurdu. Çünkü meselenin arkasında Katolik Habsburg hanedanı ile Protestan Bohemya soyluları arasındaki derin dinî ve siyasi gerilim vardı.
Bohemya’da Protestan soylular, dinî özgürlüklerinin ve siyasi haklarının Habsburg yönetimi tarafından kısıtlandığını düşünüyordu. Katolikliğin yeniden güçlendirilmesi, Protestan ibadet yerleri üzerindeki baskılar ve merkezi otoritenin sertleşmesi, soyluların tepkisini büyüttü. Sonunda Prag Kalesi’nde toplanan Protestan temsilciler, imparatorluk görevlilerini suçladı ve onları pencereden attı.
İlginçtir, pencereden atılan yöneticiler ölmedi. Katolik anlatı bunu Tanrı’nın mucizesi olarak yorumladı. Protestan taraf ise onların yumuşak bir zemine ya da gübre yığınına düştüğü için kurtulduğunu savundu. Bu ayrıntı bile dönemin zihniyetini iyi anlatır: Aynı olay, iki taraf için tamamen farklı bir anlam taşıyordu.
Prag Defenestrasyonu’nun ardından Bohemya’da açık isyan başladı. Habsburglar bu meydan okumaya sert karşılık verdi. Yerel bir dinî-siyasi kriz gibi görünen olay, kısa sürede Avrupa güçlerinin dahil olduğu büyük bir savaşa dönüştü. Kutsal Roma İmparatorluğu, Habsburglar, Protestan prenslikler, İsveç, Fransa, İspanya ve başka güçler zamanla bu çatışmanın parçası oldu.
1618’de başlayan Otuz Yıl Savaşı, Avrupa’nın en yıkıcı savaşlarından biriydi. Almanya başta olmak üzere Orta Avrupa’da şehirler yıkıldı, köyler boşaldı, nüfus büyük kayıplar verdi. Savaş yalnız Katolik-Protestan çatışması değildi; hanedan rekabeti, toprak mücadelesi, imparatorluk düzeni ve Avrupa güç dengesi de işin içine girdi.
Savaş 1648’de Westphalia Barışı ile sona erdi. Bu barış, modern uluslararası ilişkiler tarihinde egemen devlet anlayışının gelişmesinde önemli dönüm noktalarından biri kabul edilir. Yani Prag’da birkaç yöneticinin pencereden atılmasıyla başlayan kriz, sonunda Avrupa devlet sisteminin yeniden şekillenmesine kadar uzandı.
1707 – Canlıları adlandırma sistemini kuran Carl Linnaeus doğdu
23 Mayıs 1707’de İsveçli bilim insanı Carl Linnaeus doğdu. Biyolog, hekim ve doğa bilimci olan Linnaeus, canlıların sınıflandırılması ve adlandırılması konusunda geliştirdiği sistemle modern biyolojinin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Bugün bitkileri ve hayvanları iki kelimelik Latince adlarla tanımlıyorsak, bunun temelinde büyük ölçüde Linnaeus’un kurduğu düzen vardır.
Linnaeus’tan önce canlıları adlandırmak karmaşık ve dağınıktı. Aynı bitki ya da hayvan farklı bölgelerde farklı adlarla anılabiliyor, bilim insanları uzun ve karışık tarifler kullanıyordu. Bu durum, doğa bilimlerinde ortak bir dil kurulmasını zorlaştırıyordu. Linnaeus, canlıları belirli basamaklar içinde sınıflandırarak bu karışıklığı azaltmaya çalıştı. Âlem, sınıf, takım, cins ve tür gibi kategorilerle doğayı düzenli bir şema içinde düşünmenin yolunu açtı.
Onun en kalıcı katkısı ikili adlandırma sistemidir. Bu sistemde her canlıya iki parçalı Latince bir ad verilir: önce cins, sonra tür adı gelir. Örneğin insan türü için kullanılan Homo sapiens adı bu mantığın en bilinen örneklerinden biridir. Böylece dünyanın farklı yerlerindeki bilim insanları aynı canlıdan söz ederken ortak bir isim kullanabilir hale geldi.
Linnaeus’un en önemli eseri Systema Naturae’dir. İlk baskısı 1735’te yayımlanan bu çalışma, sonraki baskılarda genişledi ve canlıları sınıflandırma konusunda temel kaynaklardan biri haline geldi. Linnaeus, bitkileri, hayvanları ve mineralleri sınıflandırmaya çalıştı. Bugünkü biyoloji bilgisi onun döneminden çok daha ileri gitmiş olsa da bilimsel adlandırma düzeninin temel mantığı hâlâ Linnaeus’un açtığı yoldan ilerler.
Elbette Linnaeus’un sistemi kusursuz değildi. O dönemde evrim teorisi henüz ortaya çıkmamıştı; canlıların akrabalık ilişkileri bugünkü genetik bilgilerle bilinmiyordu. Ayrıca insan topluluklarını sınıflandırırken kullandığı bazı yaklaşımlar bugün bilimsel ve etik açıdan sorunlu kabul edilir. Bu yüzden Linnaeus’u anlatırken, onun da 18. yüzyıl Avrupa düşüncesinin sınırlarında olduğunu görmek gerekir.
Buna rağmen Linnaeus’un etkisi tartışılmazdır. Bilim, keşifle beraber keşfedileni adlandırmak ve düzenlemekle de ilerler. Linnaeus, doğadaki çeşitliliğe ortak bir dil kazandırdı. Bitkilerin, hayvanların ve diğer canlıların bilimsel olarak tanınması, karşılaştırılması ve kaydedilmesi için sağlam bir sistem sundu.
1734 – Hipnozun ve modern psikoterapinin tartışmalı öncülerinden Franz Anton Mesmer doğdu
23 Mayıs 1734’te Alman hekim Franz Anton Mesmer doğdu. Mesmer, bugün bilimsel olarak geçerli kabul edilmeyen “hayvansal manyetizma” teorisiyle tanındı. Ancak onu tamamen sahte bilimci diye kenara atmak da eksik olur. Çünkü Mesmer’in uygulamaları, daha sonra hipnoz, telkin, psikoterapi ve zihin-beden ilişkisi üzerine yapılan tartışmaların erken kaynaklarından biri haline geldi.
Mesmer’e göre insan bedeninde görünmez bir akışkan, bir tür manyetik enerji vardı. Hastalıklar bu akışın bozulmasından kaynaklanıyor, hekim de bu akışı yeniden düzenleyerek kişiyi iyileştirebiliyordu. Bu fikre animal magnetism, yani hayvansal manyetizma adını verdi. Uygulamalarında mıknatıslar, el hareketleri, bakış, dokunuş, loş ortamlar, müzik ve grup seansları kullanıyordu. Hastalar bazen kriz geçiriyor, titriyor, ağlıyor ya da transa benzer haller yaşıyordu.
Bu, 18. yüzyıl Avrupa’sı için çok çekici bir sahneydi. Tıp henüz bugünkü bilimsel temellerine kavuşmamıştı; elektrik, manyetizma ve görünmez kuvvetler insanlarda büyük merak uyandırıyordu. Mesmer de bu atmosferde hem hekim hem gösterici hem de tartışmalı bir figür olarak öne çıktı. Özellikle Paris’te büyük ün kazandı; aristokrat çevrelerden hastalar ona akın etti.
Fakat Mesmer’in iddiaları kısa sürede bilim dünyasının tepkisini çekti. 1784’te Fransa’da, aralarında Benjamin Franklin ve Antoine Lavoisier gibi isimlerin de bulunduğu bir komisyon Mesmer’in yöntemlerini inceledi. Komisyon, Mesmer’in iddia ettiği görünmez manyetik akışkanın kanıtlanamadığı sonucuna vardı. İyileşme etkilerinin büyük ölçüde hayal gücü, beklenti ve telkin yoluyla ortaya çıktığını belirtti. Bu, Mesmer’in teorisini bilimsel olarak zayıflattı.
Ama ironik olan şudur: Komisyon Mesmer’in manyetik sıvı fikrini reddederken, telkinin insan bedeni ve zihni üzerindeki etkisini de fark etmiş oldu. İşte Mesmer’i ilginç kılan nokta burasıdır. Yanlış bir teori kurmuş olabilir; fakat insanın inanç, beklenti, dikkat ve telkin yoluyla bedensel tepkiler verebildiğini görünür hale getirdi. Bu çizgi daha sonra hipnoz çalışmalarına, psikosomatik tıp tartışmalarına ve psikoterapinin bazı erken fikirlerine uzandı.
Mesmerize kelimesi de buradan gelir. İngilizcede birini büyülemek, kendinden geçirmek, hipnotize edercesine etkilemek anlamında kullanılır. Yani Mesmer’in adı, bilimsel teorisi çökmüş olsa bile dilde ve kültürde yaşamaya devam etti.
1826 – Osmanlı hanedanının divan sahibi kadın şairi Âdile Sultan doğdu
23 Mayıs 1826’da Osmanlı hanedanının önemli kadın figürlerinden Âdile Sultan doğdu. Sultan II. Mahmud’un kızı, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz’in kız kardeşiydi. Fakat onu tarihimizde özel kılan şey padişah kızı olması değildir. Âdile Sultan, Osmanlı hanedanı içinde divan tertip eden tek kadın şair olarak edebiyat tarihinde ayrı bir yere sahiptir.
Âdile Sultan, saray çevresinde iyi bir eğitim aldı. Arapça, Farsça, dinî ilimler, edebiyat ve musikiyle ilgilendi. Osmanlı sarayında kadınların edebiyatla uğraşması yeni bir şey değildi; fakat Âdile Sultan’ın farkı, şiirlerini bir divan halinde toplamış olmasıdır. Bu yönüyle hem hanedan mensubu bir kadın hem de klasik şiir geleneği içinde kendine yer açmış bir şair olarak dikkat çeker.
Şiirlerinde dinî ve tasavvufî duyarlık öne çıkar. Allah sevgisi, Hz. Muhammed’e bağlılık, dünya hayatının geçiciliği, sabır, tevekkül, ölüm ve kader gibi temaları işler. Onun şiir dünyası büyük ölçüde klasik divan şiirinin kalıpları içinde gelişir; fakat kişisel acıları ve saray hayatındaki kayıpları, bu şiirlere samimi bir hüzün de katar.
Âdile Sultan’ın hayatı dışarıdan bakıldığında saray ihtişamıyla çevrili görünse de özel hayatı büyük kayıplarla doluydu. Eşi Mehmet Ali Paşa’yı, çocuklarını ve yakınlarını kaybetti. Bu acılar, onun şiirlerinde dünya nimetlerine mesafeli, ölümü ve ahireti sıkça hatırlayan bir sesin güçlenmesine neden oldu. Bu yüzden Âdile Sultan’ı saraylı bir kadın şair diye okumak eksik kalır; o, kişisel yasını klasik şiirin diliyle ifade eden güçlü bir iç sese sahiptir.
Hayır işleriyle de tanındı. İstanbul’da çeşitli vakıf faaliyetlerinde bulundu; eğitim, yoksullara yardım ve dinî-kültürel kurumlara destek verdi. Bugün özellikle Âdile Sultan Kasrı, onun adını yaşatan en bilinen yapılardan biridir. Kandilli’deki bu yapı, zamanla İstanbul’un eğitim ve kültür hafızasında da yer edinen sembolik bir mekâna dönüştü.
1848 – İnsanlı uçuşun öncülerinden Otto Lilienthal doğdu; gökyüzüne kanatla çıkmanın yolunu açtı
23 Mayıs 1848’de Alman mucit ve havacılık öncüsü Otto Lilienthal doğdu. Uçakların henüz var olmadığı bir çağda, insanın kuşlar gibi süzülerek uçabileceğini göstermek için çalışan en önemli isimlerden biriydi. Bu yüzden ona çoğu zaman “uçan adam” ya da havacılığın öncülerinden biri denir.
Lilienthal’in önemi, yalnız uçmayı hayal etmesinden gelmez. Ondan önce de insanlar kanat takıp uçmayı denemişti; fakat çoğu deneme rastlantıya, cesarete ve tehlikeli gösterilere dayanıyordu. Lilienthal ise uçuşu bilimsel olarak anlamaya çalıştı. Kuşların kanat yapısını inceledi, kaldırma kuvveti üzerine deneyler yaptı, farklı kanat biçimleri tasarladı ve planörlerle yüzlerce deneme uçuşu gerçekleştirdi.
Onun çalışmaları, modern havacılığın temel sorularından birine cevap arıyordu: Bir insan, motor olmadan havada nasıl dengede kalabilir? Lilienthal, planörleriyle tepelerden atlayarak süzülüş denemeleri yaptı. Vücudunun ağırlık merkezini değiştirerek yön vermeye çalışıyor, her uçuşta notlar alıyor, kanat tasarımlarını geliştiriyordu. Bu yönüyle o, yalnız cesur bir maceracı değil, deney yapan bir mühendis kafasıydı.
Lilienthal’in en meşhur eserlerinden biri, kuş uçuşunu ve kanat yapısını incelediği çalışmasıdır. Bu araştırmaları, daha sonra Wright Kardeşler dâhil birçok havacılık öncüsünü etkiledi. Wright Kardeşler, motorlu uçağı geliştirirken Lilienthal’in deneylerinden, kanat ve süzülüş konusundaki gözlemlerinden yararlandı. Yani Lilienthal doğrudan uçağı icat etmedi; ama uçağın icadına giden yolda en önemli basamaklardan birini kurdu.
Onun hayatı da havacılığın bedelini gösteren trajik bir sonla bitti. 1896’da yaptığı bir planör uçuşu sırasında düştü ve ağır yaralandı. Ertesi gün hayatını kaybetti. Rivayete göre son sözleri, “Kurbanlar verilmelidir” anlamına gelen bir cümleydi. Bu söz, havacılık tarihinin acı ama etkileyici ifadelerinden biri olarak anılır.
1897 – Gazelhanlığın unutulmaz sesi Hafız Burhan doğdu; klasik musikiyi taş plaklara taşıyan büyük yorumculardan biri oldu
23 Mayıs 1897’de Türk musikisinin önemli seslerinden Hafız Burhan doğdu. Asıl adı Burhaneddin Sesyılmaz olan sanatçı, özellikle gazelhanlığı ile tanındı. Gazelhan, klasik Türk musikisinde gazel formunu güçlü ses, doğaçlama kabiliyeti, makam bilgisi ve duygu yoğunluğuyla icra eden sanatçı demektir. Hafız Burhan da bu geleneğin 20. yüzyıldaki en güçlü temsilcilerinden biri oldu.
Hafız Burhan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde klasik musikinin eski meşk geleneğiyle modern kayıt teknolojisi arasında köprü kuran isimlerdendir. Radyo ve gramofonun yaygınlaşmaya başladığı yıllarda, onun sesi taş plaklarla geniş kitlelere ulaştı. Böylece musiki artık yalnız konaklarda, meclislerde, tekkelerde ya da özel fasıl ortamlarında dinlenen bir sanat olmaktan çıkıp evlere giren, çoğaltılabilen ve saklanabilen bir hafızaya dönüştü.
Hafız unvanı, onun dinî musiki ve Kur’an tilavetiyle de ilişkisini gösterir. Bu eğitim, ses terbiyesi, nefes kontrolü ve makam duygusu açısından ona güçlü bir zemin verdi. Hafız Burhan’ın gazellerinde, içli ve yanık bir söyleyiş de öne çıkar. Dinleyiciyi etkileyen tarafı, makamı doğru icra etmesinin yanında, sözün duygusunu sese taşıyabilmesidir.
Türk musikisinde gazel, kolay bir form değildir. Besteli bir şarkı gibi sabit kalıplara yaslanmaz; icracının makam bilgisi, ses hâkimiyeti ve doğaçlama gücüyle şekillenir. Bu yüzden iyi gazelhan olmak, yalnız güçlü sese sahip olmakla mümkün değildir. Makamın içinde dolaşmayı, sözün anlamını taşımayı, abartıya kaçmadan duyguyu yükseltmeyi bilmek gerekir. Hafız Burhan bu bakımdan dönemin usta yorumcuları arasında ayrı bir yere yerleşti.
Aynı zamanda besteler de yaptı. Fakat onun hafızadaki asıl yeri, yorumculuğu ve sesiyle ilgilidir. Taş plak döneminin sanatçıları bugün bizim için ayrıca değerlidir; çünkü onların kayıtları, eski icra üslubunun nasıl olduğunu anlamamızı sağlar. Hafız Burhan’ın sesi de Türk musikisinin kaybolmaya yüz tutmuş söyleyiş biçimlerinden birini bugüne taşıyan tarihî bir kayıt niteliği taşır.
1943’te hayatını kaybeden Hafız Burhan, klasik Türk musikisinin Cumhuriyet’in ilk dönemine taşınan önemli seslerinden biri olarak hatırlanır. Onun hikâyesi, bir yandan eski musikinin iç dünyasını, diğer yandan ses kayıt teknolojisiyle değişen yeni dinleme kültürünü anlatır.
1915 – İtalya saf değiştirdi; İtilaf Devletleri yanında I. Dünya Savaşı’na girdi
23 Mayıs 1915’te İtalya Krallığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na savaş ilan ederek I. Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri yanında katıldı. Bu karar, Avrupa’daki güç dengelerini değiştiren önemli hamlelerden biriydi. Çünkü İtalya savaşın başında Almanya ve Avusturya-Macaristan’la birlikte Üçlü İttifak içinde görünüyordu; fakat 1914’te savaş patladığında tarafsız kalmış, 1915’te ise çıkar hesabını değiştirerek karşı cepheye geçmişti.
İtalya’nın saf değiştirmesinin arkasında temel olarak toprak vaadi vardı. İtilaf Devletleri, yani İngiltere, Fransa ve Rusya, İtalya’yı kendi yanlarına çekmek için gizli Londra Antlaşması ile ona Avusturya-Macaristan’dan bazı bölgeler vaat etti. Trentino, Güney Tirol, Trieste, Istria ve Dalmaçya kıyılarında nüfuz gibi hedefler, İtalyan milliyetçiliği açısından çok cazipti. İtalya, “tamamlanmamış birlik” fikriyle, İtalyanca konuşulan ya da stratejik gördüğü bölgeleri almak istiyordu.
Bu karar, İtalya içinde de tartışmalıydı. Ülkenin bir kısmı savaşa girmeye karşıydı. Sosyalistler, Katolik çevreler ve geniş halk kesimleri savaşın bedelinden çekiniyordu. Buna karşılık milliyetçiler, liberal hükümet çevreleri ve savaş yanlısı aydınlar, İtalya’nın büyük devlet olma fırsatını kaçırmaması gerektiğini savunuyordu. Sonunda savaş yanlısı çizgi ağır bastı.
İtalya’nın savaşa girmesiyle İtalyan Cephesi açıldı. Bu cephede İtalya ile Avusturya-Macaristan orduları özellikle Alp dağları, Isonzo Nehri çevresi ve kuzeydoğu İtalya hattında yıllarca kanlı çatışmalara girdi. Savaş burada çoğu zaman dağlarda, buzulların üzerinde, çok zor iklim ve arazi koşullarında yürüdü. Askerler yalnız düşmanla değil, soğuk, çığ, açlık, hastalık ve ikmal zorluklarıyla da savaştı.
İtalya’nın savaşa girmesi İtilaf Devletleri için diplomatik bir başarıydı; çünkü Avusturya-Macaristan yeni bir cephede daha savaşmak zorunda kaldı. Fakat İtalya açısından savaş umulduğu kadar hızlı ve kazançlı ilerlemedi. Isonzo muharebeleri çok büyük kayıplara yol açtı. 1917’deki Caporetto bozgunu, İtalyan ordusu için ağır bir yıkım oldu. Buna rağmen savaşın sonunda İtalya galipler arasında yer aldı.
Ancak savaş sonrası tablo İtalya’da büyük bir hayal kırıklığı doğurdu. İtalya, kendisine vaat edilen her şeyi alamadığını düşündü. Bu duygu, “sakatlanmış zafer” diye anılan milliyetçi öfkeyi besledi. Ekonomik kriz, savaş yorgunluğu, sosyal huzursuzluk ve milliyetçi kırgınlık, birkaç yıl içinde Benito Mussolini’nin faşist hareketinin yükselişine zemin hazırladı.
1917 – “Kelebek etkisi” fikrini bilim dünyasına kazandıran Edward Lorenz doğdu
23 Mayıs 1917’de Amerikalı matematikçi ve meteorolog Edward Lorenz doğdu. Lorenz, özellikle kaos teorisi ve halk arasında daha çok bilinen adıyla kelebek etkisi kavramıyla tanındı. Onun çalışmaları, hava durumunu tahmin etmenin neden sınırlı olduğunu ve karmaşık sistemlerde küçük değişikliklerin nasıl büyük sonuçlar doğurabileceğini göstermesi bakımından bilim tarihinde çok önemli bir yere sahiptir.
Lorenz aslında meteoroloji üzerine çalışıyordu. Hava olaylarını matematiksel modellerle anlamaya ve bilgisayarlarla tahmin etmeye çalışıyordu. 1960’ların başında yaptığı bir deney sırasında, bilgisayara girdiği başlangıç değerlerinde çok küçük bir yuvarlama farkının, modelin ilerleyen sonuçlarını tamamen değiştirdiğini fark etti. Başta önemsiz görünen bu fark, zaman içinde bambaşka hava tahminleri üretiyordu.
Bu bulgu şunu gösteriyordu: Bazı sistemler başlangıç koşullarına karşı son derece hassastır. Sistemin ilk hâlindeki çok küçük bir fark, ileride çok büyük sonuçlara yol açabilir. İşte bu düşünce daha sonra kelebek etkisi olarak popülerleşti. Lorenz’in meşhur sorusu şuydu: Brezilya’da bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta bir kasırgaya yol açabilir mi? Burada anlatılmak istenen, kelebeğin tek başına fırtına yaratması değildir; karmaşık sistemlerde küçük etkilerin büyük sonuçlar zincirini tetikleyebileceğidir.
Lorenz’in 1963’te yayımladığı çalışması, deterministik sistemlerin bile uzun vadede öngörülemez davranabileceğini gösterdi. Yani bir sistem kurallara bağlı çalışıyor olsa bile, başlangıç koşullarını sonsuz kesinlikle bilemediğimiz için geleceğini tam olarak tahmin edemeyebiliriz. Bu, özellikle hava durumu tahmini için devrim niteliğinde bir fikirdi. Hava durumu fizik kurallarına uyar; ama atmosfer o kadar karmaşık ve hassastır ki, uzun vadeli kesin tahminler doğal olarak sınırlıdır.
Lorenz’in çalışmaları daha sonra matematik, fizik, biyoloji, ekonomi, ekoloji, mühendislik ve sosyal bilimleri de etkiledi. Kaos teorisi, düzen ile düzensizlik arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürdü. Bazen karmaşa dediğimiz şeyin içinde gizli yapılar, tekrar eden desenler ve matematiksel düzenler olabileceğini gösterdi.
Bugün kelebek etkisi popüler kültürde çoğu zaman fazla basitleştirilerek kullanılır. Her küçük olayın mutlaka büyük sonuç doğuracağı sanılır. Oysa Lorenz’in asıl meselesi daha derindir: Karmaşık sistemlerde geleceği tahmin etmek, yeterince bilgi toplamakla çözülecek basit bir problem değildir. Çünkü başlangıçtaki en küçük belirsizlikler bile zamanla büyüyebilir.
1919 – İzmir işgaline karşı Sultanahmet Mitingi yapıldı; İstanbul’da Millî Mücadele’nin halk sesi yükseldi
23 Mayıs 1919’da İstanbul’da, İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgalini protesto etmek için Sultanahmet Mitingi düzenlendi. Miting, Millî Mücadele’nin henüz yeni filizlendiği günlerde, işgale karşı İstanbul halkının en büyük ve en sembolik tepkilerinden biri oldu. Katılım sayısı kaynaklarda farklı verilse de mitinge yüz binlerce kişinin katıldığı kabul edilir; yaygın anlatımda sayı 200 bin olarak geçer.
İzmir, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu tarafından işgal edilmişti. Bu işgal, Mondros Mütarekesi sonrasında zaten ağır bir belirsizlik yaşayan Osmanlı toplumunda büyük bir infial yarattı. Çünkü İzmir yalnız bir liman şehri değildi; Batı Anadolu’nun en önemli merkezlerinden biri, Türk kamuoyu açısından ise vatanın koparılmak istenen parçasıydı. İşgal sırasında yaşanan şiddet ve Hasan Tahsin’in ilk kurşun anlatısıyla sembolleşen direniş havası, kısa sürede İstanbul’a ve Anadolu’ya yayıldı.
Sultanahmet Mitingi bu öfkenin İstanbul’daki en büyük dışavurumlarından biriydi. Meydanı dolduran kalabalıkta kadınlar, öğrenciler, aydınlar, esnaf, memurlar, din adamları ve farklı toplumsal kesimler vardı. Bu yönüyle miting, işgal karşısında toplumun ortak vicdanının görünür hale geldiği büyük bir halk hareketiydi.
Mitingin en unutulmaz isimlerinden biri Halide Edip Adıvar oldu. Halide Edip, Sultanahmet kürsüsünden yaptığı konuşmayla işgale karşı direniş duygusunu çok güçlü biçimde dile getirdi. Onun “milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır” çizgisindeki vurgusu, dönemin ruhunu iyi anlatır: Halk, doğrudan başka halklara değil, emperyalist devlet politikalarına karşı sesini yükseltiyordu. Halide Edip’in konuşması, Millî Mücadele’nin sivil ve kadın yüzünü simgeleyen en güçlü anlardan biri olarak hafızaya kazındı.
Mitingde yalnız Halide Edip değil, dönemin başka önemli isimleri de konuştu. İşgalin hukuksuzluğu, Wilson İlkeleri’ne ve self-determinasyon vaadine aykırılığı, Türk milletinin esareti kabul etmeyeceği ve İzmir’in işgalinin yalnız bir şehir meselesi değil, bütün vatan meselesi olduğu vurgulandı. Sultanahmet Meydanı, o gün bir protesto alanından çok, işgale karşı millî iradenin şehir merkezindeki kürsüsüne dönüştü.
Bu mitingin önemi şuradadır: 23 Mayıs 1919’da İstanbul hâlâ işgal baskısı altındaydı, Osmanlı hükümeti zayıftı, Anadolu’daki örgütlü direniş henüz başlangıç aşamasındaydı. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmıştı; ama Millî Mücadele’nin kurumsal yapısı henüz oluşmamıştı. Sultanahmet Mitingi, işte bu erken ve belirsiz dönemde halkın işgale sessiz kalmayacağını gösterdi.
1920 – Ali Fuat Paşa’nın planı uygulandı; Kocaeli çevresindeki isyan hattına karşı harekât başladı
23 Mayıs 1920’de, Ali Fuat Paşa’nın hazırladığı plan doğrultusunda Adapazarı, Hendek ve Düzce çevresindeki isyanlara karşı harekât başladı. Bu gelişme, Millî Mücadele’nin yalnız Yunan işgaline karşı cephede verilen bir savaş olmadığını; aynı zamanda İstanbul ile Ankara arasındaki geçiş hattında çıkan iç isyanlarla da mücadele etmek zorunda kaldığını gösteren önemli bir örnektir.
O dönemde Kocaeli, Adapazarı, Düzce, Hendek ve Bolu hattı son derece kritik bir bölgeydi. Çünkü İstanbul’dan Anadolu’ya geçiş yolları bu çevreden geçiyordu. Ankara’daki Millî Mücadele hareketinin güçlenebilmesi için bu hattın güvenli olması gerekiyordu. Eğer İstanbul-Anadolu bağlantısı kesilirse, Ankara’nın haberleşmesi, insan kaynağı, silah ve lojistik imkânları ciddi biçimde zarar görebilirdi.
1919 ve 1920’de bu bölgede otorite mücadelesi çok sertleşti. İstanbul Hükümeti, Ankara’daki direnişi bastırmak istiyor; Ankara ise Millî Mücadele’nin meşru merkez haline gelmesi için bölgedeki isyanları kontrol altına almaya çalışıyordu. Anzavur hareketi, Düzce ve Bolu isyanları, Adapazarı çevresindeki karışıklıklar bu büyük iç cephe mücadelesinin parçalarıydı.
Ali Fuat Paşa, Batı Anadolu’daki Millî Mücadele kuvvetlerinin önemli komutanlarından biriydi. 22 Mayıs’ta hazırlanan planın ardından 23 Mayıs’ta harekât başladı. Çerkez Ethem kuvvetlerinin de desteğiyle yürütülen bu harekât, Adapazarı-Hendek-Düzce hattındaki isyanları bastırmayı ve bölgedeki Ankara karşıtı gücü kırmayı hedefliyordu.
Bu operasyonun önemi, sadece askerî sonuçlarından gelmez. Kocaeli çevresi ve Sakarya hattı, İstanbul’a yakınlığı nedeniyle Millî Mücadele için hem fırsat hem de tehditti. İstanbul’dan Anadolu’ya geçecek subaylar, silahlar, aydınlar ve haberler için bu bölge yaşamsal önemdeydi. Aynı zamanda İstanbul Hükümeti’nin ve işgal güçlerinin Ankara’ya karşı kullanabileceği en hassas geçiş alanlarından biriydi.
Harekât sonucunda bölgede kontrol yavaş yavaş Ankara lehine döndü. Bu, Millî Mücadele’nin iç cephede nefes almasını sağladı. Çünkü cephe savaşlarının kazanılması için önce içeride dağınıklığın, isyanların ve İstanbul yanlısı silahlı hareketlerin etkisizleştirilmesi gerekiyordu. Adapazarı-Düzce hattındaki mücadele, bu açıdan Batı Cephesi’nin güvenliği için hayatiydi.
1928 – Türk Vatandaşlığı Kanunu kabul edildi; Cumhuriyet yurttaşlığının hukuki çerçevesi çizildi
23 Mayıs 1928’de 1312 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu kabul edildi. Bu kanun, Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışını hukuki bir zemine oturtan önemli düzenlemelerden biriydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte devlet yalnız rejimini, alfabesini, hukuk sistemini ve kurumlarını değiştirmiyor; aynı zamanda “bu devletin vatandaşı kimdir” sorusuna da modern bir cevap arıyordu. Türk Vatandaşlığı Kanunu, bu soruya verilen erken Cumhuriyet dönemi cevaplarından biri oldu. Kanun metninde kabul tarihi 23 Mayıs 1928 olarak yer alır ve yürürlüğe giriş tarihi 1 Ocak 1929 olarak düzenlenir.
Osmanlı düzeninde aidiyet, büyük ölçüde din, cemaat, tebaa ilişkisi ve imparatorluk bağlılığı üzerinden kuruluyordu. Cumhuriyet ise yeni bir ulus-devlet inşa ediyordu. Bu nedenle vatandaşlık artık Cumhuriyet devletine hukuki bağla bağlı yurttaş olmak anlamına geliyordu. Bu değişim, Türkiye’nin modernleşme sürecindeki en temel dönüşümlerden biridir.
Kanun, Türk vatandaşlığının kazanılması, kaybedilmesi, doğum yoluyla vatandaşlık, evlenme, izinle vatandaşlıktan çıkma ve yeniden vatandaşlığa alınma gibi konuları düzenledi. Vatandaşlık hukukunda soy bağı ilkesi önemli bir yer tuttu; ancak kanun yalnız kan bağı meselesi değildi. Devletin kimleri kendi yurttaşı sayacağı, yurttaşlık bağını nasıl kuracağı ve hangi şartlarda bu bağın değişeceği hukuki olarak belirleniyordu. Bu yönüyle 1312 sayılı kanun, Cumhuriyet’in nüfus, kimlik ve devlet aidiyeti politikasının temel parçalarından biri oldu.
Bu düzenlemeyi yalnız teknik bir hukuk metni gibi görmek yanlış olur. Vatandaşlık, bir devletin kendini nasıl tanımladığını gösteren en önemli alanlardan biridir. Cumhuriyet Türkiye’si, Osmanlı’nın çok dinli ve çok milletli imparatorluk düzeninden farklı olarak, eşit yurttaşlık ve ulusal egemenlik fikri üzerine yeni bir siyasal yapı kurmaya çalışıyordu. Türk Vatandaşlığı Kanunu da bu yeni yapının hukuk dilindeki karşılıklarından biriydi.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kanun, “vatandaş” kavramını modern devletin merkezine yerleştirirken, aynı zamanda Cumhuriyet’in ulus-devlet karakterini de güçlendirdi. Kimlik, nüfus kaydı, yurttaşlık hakkı, askerlik, kamu hizmetleri, miras, mülkiyet ve diplomatik koruma gibi birçok alan vatandaşlık bağıyla ilişkili hale geldi. Yani bu kanun gündelik hayattan dış politikaya kadar uzanan geniş bir sonuç doğurdu.
1934 – Bonnie ve Clyde öldürüldü; Büyük Buhran yıllarının kanun kaçakları Amerikan suç efsanesine dönüştü
23 Mayıs 1934’te Amerikalı kanun kaçakları Bonnie Parker ve Clyde Barrow, Louisiana’da polis pususunda öldürüldü. 1930’ların Büyük Buhran atmosferinde banka soygunları, kaçışları ve cinayetleriyle ünlenen ikili, Amerikan suç tarihinin en meşhur figürlerinden biri haline geldi. Onların hikâyesi; yoksulluk, şöhret, medya, şiddet ve romantikleştirilmiş suç kültürünün nasıl birleştiğini gösteren karanlık bir Amerikan mitidir.
Bonnie Parker 1910’da Clyde Barrow ise 1909’da Teksas’ta doğdu. İkisi de yoksul ailelerden geliyordu. Büyük Buhran yıllarında Amerika’da işsizlik, sefalet ve umutsuzluk milyonlarca insanın hayatını ezmişti. Bonnie ve Clyde bu ortamda suç dünyasına sürüklendi. Ancak onları sıradan banka soyguncularından ayıran şey, işledikleri suçlardan çok, basının onları nasıl anlattığı ve halkın bir bölümünün onları nasıl algıladığıydı.
Clyde Barrow’un başını çektiği çete, yalnız banka soygunlarıyla değil, küçük dükkân, benzin istasyonu ve market soygunlarıyla da para buluyordu. Yani popüler anlatıdaki gibi her zaman büyük bankaları hedef alan Robin Hood tipi bir ikili değillerdi. İşin gerçeği çok daha kanlıydı. Barrow Çetesi’nin işlediği suçlar sırasında polisler ve siviller öldü. Bonnie ve Clyde, romantik kaçak âşıklar olarak efsaneleştirilse de arkalarında gerçek kurbanlar bırakan tehlikeli suçlulardı.
Bu ikilinin efsaneleşmesinde fotoğrafların büyük payı vardı. Polis, çeteye ait bir saklanma yerinde Bonnie ve Clyde’ın poz verdiği fotoğrafları buldu. Bonnie’nin elinde silah ve ağzında puroyla verdiği pozlar gazetelere düşünce, kamuoyu onları bir anda sinematik karakterler gibi görmeye başladı. Oysa o fotoğrafların bir kısmı şaka ve poz amacıyla çekilmişti; ama medya, onları “çılgın âşıklar ve kanun kaçakları” imgesine dönüştürdü.
FBI ve yerel güvenlik güçleri için Bonnie ve Clyde giderek daha büyük bir hedef haline geldi. Eski Texas Ranger’ı Frank Hamer liderliğindeki ekip, ikilinin izini sürdü. 23 Mayıs 1934 sabahı Louisiana’nın Bienville Parish bölgesinde, bir yol kenarında pusu kuruldu. Bonnie ve Clyde’ın içinde bulunduğu Ford V8 otomobil yaklaştığında güvenlik güçleri araca ateş açtı. İkili olay yerinde öldü.
Ölümleri de hayatları kadar sansasyon yarattı. Arabaları kurşunlarla delik deşik olmuştu. Cesetlerinin ve otomobillerinin görüntüleri kısa sürede kamuoyunun ilgisini çekti. Halktan bazı kişilerin olay yerine akın edip arabadan ve cesetlerden hatıra almaya çalıştığı anlatılır. Bu bile Bonnie ve Clyde hikâyesinin nasıl hastalıklı bir şöhret kültürüne dönüştüğünü gösterir.
Bonnie ve Clyde daha sonra filmlere, şarkılara, kitaplara ve popüler kültüre defalarca konu oldu. Özellikle 1967 yapımı Bonnie and Clyde filmi, ikiliyi modern sinemanın suç ve isyan ikonlarına dönüştürdü. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Popüler kültür onları çoğu zaman genç, güzel, asi ve romantik figürler olarak gösterdi; ama tarihsel gerçek daha serttir. Onlar, çaresizliğin ve sistem dışı kalmanın romantik kahramanları olmaktan ziyade, birçok insanın ölümüne yol açan silahlı suçlulardı.
1937 – Petrol imparatorluğunu kuran John D. Rockefeller öldü; modern kapitalizmin en güçlü ve en tartışmalı figürlerinden biri tarihe geçti
23 Mayıs 1937’de Amerikalı sanayici John D. Rockefeller hayatını kaybetti. Rockefeller, Standard Oil şirketinin kurucusu olarak petrol endüstrisini dev bir imparatorluğa dönüştürdü. Modern Amerikan kapitalizminin en büyük simgelerinden biri oldu; ama aynı zamanda tekelcilik, aşırı güç birikimi ve acımasız rekabet yöntemleri nedeniyle en tartışmalı iş insanlarından biri olarak tarihe geçti.
Rockefeller 1839’da New York eyaletinde doğdu. Genç yaşta ticaret hayatına atıldı. 19. yüzyılın ortalarında petrol, özellikle gazyağı üretimiyle hızla büyüyen yeni bir sektördü. Elektrik yaygınlaşmadan önce gazyağı, aydınlatma için büyük önem taşıyordu. Rockefeller bu fırsatı çok erken gördü ve 1870’te Standard Oil’i kurdu.
Onu sıradan bir zenginden ayıran şey, bütün üretim ve dağıtım zincirini kontrol etmeye çalışmasıydı. Rafineriler, boru hatları, demiryolu taşımacılığı anlaşmaları, dağıtım ağları ve fiyat politikaları üzerinden petrol piyasasında olağanüstü bir hâkimiyet kurdu. Standard Oil zamanla Amerika’daki petrol rafinajının çok büyük bölümünü kontrol eder hale geldi. Bu da Rockefeller’ı dünyanın en zengin insanlarından biri yaptı.
Fakat bu büyüme yöntemleri çok sertti. Rakip şirketleri ya satın aldı ya fiyat baskısıyla ezdi ya da taşıma maliyetleri ve gizli anlaşmalar üzerinden rekabet edemez hale getirdi. Bu nedenle Rockefeller, Amerikan tarihinde tekelci kapitalizmin en güçlü örneklerinden biri olarak anılır. Standard Oil’in gücü o kadar büyüdü ki, ABD’de antitröst yasalarının uygulanması açısından dönüm noktası haline geldi.
1911’de ABD Yüksek Mahkemesi, Standard Oil’in tekel oluşturduğuna karar verdi ve şirketin parçalanmasına hükmetti. Standard Oil birçok ayrı şirkete bölündü. İlginçtir, bu parçalanma Rockefeller’ın servetini yok etmedi; aksine bölünen şirketlerin değeri arttıkça serveti daha da büyüdü. Bugün ExxonMobil, Chevron gibi devlerin kökleri Standard Oil mirasına dayanır.
Rockefeller’ın hayatındaki ikinci büyük başlık ise hayırseverliktir. Servetinin büyük bölümünü eğitim, tıp ve bilim alanlarına aktardı. Rockefeller Foundation, University of Chicago, tıbbi araştırma kurumları ve halk sağlığı çalışmaları onun finansmanıyla büyüdü. Özellikle kancalı kurt hastalığıyla mücadele, tıp eğitimi ve bilimsel araştırmalar alanında Rockefeller bağışları kalıcı etkiler bıraktı.
Ama burada da romantik davranmamak gerekir. Rockefeller’ın hayırseverliği gerçek ve büyük ölçekliydi; fakat bu, servetinin nasıl kazanıldığına dair tartışmayı ortadan kaldırmaz. Bir yanda modern tıp, eğitim ve bilim kurumlarına dev kaynak aktaran bir bağışçı vardır; diğer yanda piyasa gücünü ezici biçimde kullanan, rekabeti ortadan kaldıran ve Amerikan kamuoyunda “robber baron”, yani servetini acımasız tekelci yöntemlerle büyüten sanayi baronu olarak da anılır.
1938 – İstanbul Elektrik Şirketi devlet tarafından satın alındı; kentin elektrik hizmeti kamu kontrolüne geçti
23 Mayıs 1938’de, İstanbul Elektrik Şirketi’nin hükümet tarafından satın alınmasına ilişkin sözleşme Ankara’da imzalandı. Bu adım, Cumhuriyet’in 1930’larda izlediği millîleştirme ve devletçilik politikasının önemli örneklerinden biriydi. Çünkü elektrik, yalnız ampul yakmak ya da tramvay çalıştırmak meselesi değildi; modern şehir hayatının, sanayinin, ulaşımın ve belediye hizmetlerinin temel altyapısıydı.
Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’un elektrik hizmetleri büyük ölçüde imtiyazlı şirketler eliyle yürütülüyordu. Bu şirketler çoğu zaman yabancı sermaye bağlantılıydı. Şehir büyüyor, elektrik ihtiyacı artıyor, sanayi ve ulaşım daha fazla enerji gerektiriyordu. Fakat elektrik gibi stratejik bir hizmetin özel imtiyazlarla yürütülmesi, Cumhuriyet yönetimi açısından giderek daha tartışmalı hale gelmişti.
1930’lu yıllarda devlet, demiryollarından limanlara, telefon hizmetlerinden elektrik ve su işletmelerine kadar birçok temel altyapı alanında millîleştirme politikasını güçlendirdi. Amaç, ülkenin kritik hizmetlerini yabancı şirket imtiyazlarından kurtarmak, kamu kontrolünü artırmak ve şehir hizmetlerini daha planlı biçimde yürütmekti. İstanbul Elektrik Şirketi’nin satın alınması da bu büyük hattın parçasıydı. Atatürk döneminde telefon, elektrik ve rıhtım şirketlerinin satın alınmasını inceleyen akademik bir çalışma, bu dönemde İstanbul ve İzmir’deki telefon-elektrik şirketleriyle bazı rıhtım işletmelerinin millîleştirme politikası kapsamında satın alındığını belirtir.
İstanbul Elektrik Şirketi’nin satın alınmasıyla ilgili hukuki süreç 1938’de ilerledi. Şirketin imtiyaz ve tesisatının satın alınmasına dair sözleşmenin onaylanması, daha sonra kanunla düzenlendi. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayımlanan Türkiye’de elektrik enerjisinin gelişimine ilişkin çalışmada da 22 Haziran 1938 tarihli ve 3480 sayılı kanunla İstanbul Elektrik Şirketi imtiyazı ve tesisatının satın alınmasına dair sözleşmenin tasdik edildiği aktarılır.
Bu satın alma, İstanbul’un elektrik hizmetlerinin kamu denetimine geçmesinin yolunu açtı. Elektrik üretimi, iletimi ve dağıtımı artık sadece ticari kâr mantığıyla değil, şehir planlaması, belediye hizmetleri ve sanayi ihtiyacıyla birlikte düşünülmek zorundaydı. 1938-1960 dönemini inceleyen bir çalışmada da İstanbul’un elektrik işlerini yürüten Türk Anonim Elektrik Şirketi’nin, 31 Aralık 1937 tarihinden geçerli olmak üzere millîleştirildiği; sonrasında elektrik işlerinin belediye idaresindeki İstanbul Elektrik, Tramvay ve Tünel İşletmesi çizgisinde geliştiği belirtilir.
Bu adımın sembolik tarafı da önemlidir. Cumhuriyet yönetimi, modernleşmeyi okul, fabrika ya da hukuk reformuyla sınırlı görmüyordu. Elektrik, su, ulaşım, haberleşme ve liman gibi hizmetler de yeni devletin egemenlik alanına dahil edilmek isteniyordu. Çünkü şehirlerin geleceğini belirleyen şeylerden biri de bu altyapıların kimin kontrolünde olduğuydu.
1943 – Yedi Meşaleciler’in tek hikâyecisi Kenan Hulusi Koray öldü; Cumhuriyet edebiyatının genç kaybı oldu
23 Mayıs 1943’te Türk hikâyeciliğinin erken Cumhuriyet dönemindeki dikkat çekici isimlerinden Kenan Hulusi Koray hayatını kaybetti. 1906’da İstanbul’da doğan Koray, özellikle Yedi Meşaleciler topluluğunun içindeki tek nesir yazarı olmasıyla edebiyat tarihinde özel bir yere sahiptir. Topluluğun diğer üyeleri şiirleriyle öne çıkarken, Kenan Hulusi Koray hikâye türüyle bu hareketin içinde yer aldı.
Yedi Meşaleciler, 1928’de Yedi Meşale adlı kitap etrafında bir araya gelen genç edebiyatçıların oluşturduğu topluluktu. Cevdet Kudret, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Sabri Esat Siyavuşgil, Vasfi Mahir Kocatürk, Muammer Lütfi Bahşi ve Kenan Hulusi Koray’dan oluşan bu topluluk, edebiyatta yapaylığa ve kalıplaşmış söyleyişe karşı daha canlı, samimi ve yenilikçi bir ses arıyordu. Ancak topluluk kısa ömürlü oldu; üyeler zamanla farklı edebî yönlere dağıldı.
Kenan Hulusi Koray’ın farkı, şiirsel duyarlığı hikâyeye taşımasıydı. İlk hikâyelerini üniversite yıllarında Servet-i Fünun / Uyanış dergisinde yayımladı. 1928’de Yedi Meşaleciler’in yayın organı Meşale’de yazmaya başladı. Onun hikâyelerinde başlangıçta şiire yakın bir atmosfer, duygulu ve süslü bir anlatım görülür. Zamanla daha gerçekçi, daha gözleme dayalı ve gazetecilikle de beslenen bir hikâye anlayışına yöneldi.
Gazetecilik, Kenan Hulusi’nin hayatında önemli bir yer tuttu. Vakit gazetesinde çalıştı ve kısa sürede yazı işleri müdürlüğüne kadar yükseldi. Gazetecilik ona gündelik hayatı, insan ilişkilerini, şehir atmosferini ve toplumsal gerçekliği daha yakından görme imkânı verdi. Bu nedenle onun yazarlığında, gözlem ve hayatın içinden gelen ayrıntılar da önemlidir.
Eserleri arasında hikâyelerinin yanında Osmanoflar adlı romanı da anılır. Osmanoflar, onun geniş anlatıya yönelme çabasını gösterir. Fakat Kenan Hulusi’nin asıl yeri hikâyecilikte ve Yedi Meşale hareketinin nesir kanadında aranmalıdır. Kısa ömrü nedeniyle edebiyatımızda çok daha geniş bir külliyat bırakma imkânı bulamadı.
Ölümü de erken ve trajikti. Kenan Hulusi Koray, yedek subay olarak görev yaptığı sırada Adapazarı’nda tifüs salgını sırasında hayatını kaybetti. Henüz 37 yaşındaydı.
1944 – Türk resminde iç mekân ve cami resimleriyle tanınan Şevket Dağ hayatını kaybetti
23 Mayıs 1944’te Türk resminin önemli isimlerinden Şevket Dağ hayatını kaybetti. 1876’da İstanbul’da doğan Dağ, özellikle cami içleri, tarihî yapılar, kapalı mekânlar ve mimari perspektifleri konu alan resimleriyle tanındı. Türk resminde “enteriyör”, yani iç mekân resmi denince akla gelen ilk sanatçılardan biridir.
Şevket Dağ, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim aldı. Osman Hamdi Bey’in kurduğu bu okul, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modern Türk resminin en önemli yetişme alanıydı. Dağ da bu kuşağın içinde, Batılı anlamda resim eğitimi alan ama konularını çoğu zaman İstanbul’un tarihî ve mimari dokusundan seçen ressamlar arasında yer aldı.
Onu farklı kılan şey, cami içlerini ve mimari mekânları yalnız belge gibi değil, ışık, derinlik ve atmosfer duygusuyla resmetmesidir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Rüstem Paşa ve benzeri tarihî yapıların iç dünyası, onun tuvallerinde sessiz ve görkemli bir mekân duygusuna dönüşür. Geniş kubbeler, kemerler, halılar, kandiller, mihraplar, sütunlar ve pencerelerden süzülen ışık, Şevket Dağ resimlerinin ana karakteridir.
Bu yönüyle Şevket Dağ, Türk resminde mimari mirasın görsel hafızasını kuran sanatçılardan biridir. Fotoğrafın yaygınlaşmasına rağmen resim, tarihî yapıların ruhunu başka bir biçimde taşır. Dağ’ın cami içleri, sadece mimariyi göstermez; o mekânların sessizliğini, ibadet duygusunu, boşluk ve ihtişam ilişkisini de hissettirir.
Şevket Dağ aynı zamanda 1914 Kuşağı / Çallı Kuşağı içinde anılan ressamlardan biridir. Bu kuşak, Türk resminde renk, ışık, izlenimci etki ve daha serbest fırça anlayışıyla öne çıktı. Ancak Dağ’ın yolu, manzara ve portre çalışan çağdaşlarından biraz farklıdır. O, özellikle iç mekân ve tarihî mimari resimlerinde uzmanlaşarak kendine özgü bir alan açtı.
Sanatçılığının yanında öğretmenlik de yaptı. Resim eğitimi ve sanatın yaygınlaşması için çalıştı. Cumhuriyet döneminde de üretmeye devam etti; böylece Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in erken yıllarına uzanan sanat geçişinin temsilcilerinden biri oldu.
1945 – Nazi rejiminin en karanlık isimlerinden Heinrich Himmler intihar etti; SS’in başı yargılanmadan öldü
23 Mayıs 1945’te Nazi Almanyası’nın en güçlü ve en karanlık isimlerinden Heinrich Himmler, Müttefiklerin elinde yargılanmamak için siyanür kapsülüyle intihar etti. Himmler, SS’in başı, Nazi polis devletinin kurucularından ve Holokost’un başlıca örgütleyicilerinden biriydi.
Himmler, Adolf Hitler’in iktidara gelişinden sonra hızla yükseldi. Başında bulunduğu SS, başlangıçta Nazi Partisi’nin koruma birliği gibi görünse de zamanla Almanya’nın en korkulan güvenlik ve terör aygıtına dönüştü. Gestapo, toplama kampları sistemi, işgal bölgelerindeki katliam birlikleri ve ırkçı imha politikaları Himmler’in yönettiği mekanizmanın parçalarıydı.
Onun adı özellikle Yahudilerin, Romanların, engellilerin, siyasi muhaliflerin, savaş esirlerinin ve Nazi rejiminin istenmeyen saydığı milyonlarca insanın yok edilmesiyle birlikte anılır. Auschwitz, Treblinka, Sobibor, Majdanek ve diğer ölüm kampları, bürokratik biçimde örgütlenmiş bir imha düzeninin sonucuydu. Himmler, bu düzenin merkezindeki isimlerden biriydi.
Savaşın sonuna doğru Nazi Almanyası çökerken Himmler, kendini kurtarmak için gizli temaslara girişti. Batılı Müttefiklerle ayrı barış ihtimali aradı; Hitler bunu öğrenince onu hain ilan etti. Berlin düştü, Hitler intihar etti, Almanya teslim oldu. Himmler ise sahte kimlikle kaçmaya çalıştı. Fakat 21 Mayıs 1945’te İngiliz kuvvetleri tarafından yakalandı.
Kimliği tespit edilince artık kaçış şansı kalmadı. 23 Mayıs’ta sorguya alınacağı sırada ağzında sakladığı siyanür kapsülünü kırarak intihar etti. Böylece Nürnberg’de yargılanmadan öldü. Bu ölüm, adalet duygusu açısından eksik kalmış bir sondu; çünkü Nazi rejiminin en büyük suçlarından sorumlu isimlerden biri, mahkeme önüne çıkarılamadan kendi hayatına son verdi.
1949 – Federal Almanya Cumhuriyeti ilan edildi; Batı Almanya Soğuk Savaş’ın ön cephesinde doğdu
23 Mayıs 1949’da II. Dünya Savaşı sonrasında işgal bölgelerine ayrılan Almanya’nın batısında Federal Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Bu tarih, bugünkü Almanya’nın anayasal temelini oluşturan Temel Yasa’nın yürürlüğe girdiği ve Batı Almanya devletinin hukuken doğduğu gündür.
- Dünya Savaşı bittiğinde Almanya, ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında işgal bölgelerine ayrılmıştı. Başkent Berlin de aynı şekilde bölünmüştü. Başlangıçta Almanya’nın ortak biçimde yönetilmesi hedefleniyordu; fakat kısa sürede Batılı Müttefikler ile Sovyetler Birliği arasındaki gerilim büyüdü. Ekonomi, para reformu, siyasi sistem ve Avrupa’nın geleceği konularındaki anlaşmazlıklar, Almanya’yı Soğuk Savaş’ın merkezine yerleştirdi.
Bu gerilimin en dramatik örneklerinden biri Berlin Ablukası oldu. Sovyetler Birliği, 1948’de Batı Berlin’e kara ve demiryolu ulaşımını kapattı. Amaç, Batılı güçleri Berlin’den çıkmaya zorlamaktı. ABD ve İngiltere ise şehri havadan besleyerek tarihe geçen Berlin Hava Köprüsü’nü kurdu. Aylar boyunca Batı Berlin’e yiyecek, yakıt ve temel ihtiyaç malzemeleri uçaklarla taşındı. Sovyetler sonunda geri adım attı ve abluka 12 Mayıs 1949’da kaldırıldı. Ancak hava köprüsü, yeni bir abluka ihtimaline karşı Eylül 1949’a kadar sürdü.
Ablukanın kaldırılmasından yalnız on bir gün sonra, 23 Mayıs 1949’da Batı Almanya’da Federal Almanya Cumhuriyeti ilan edildi. Bu yeni devlet, Batılı Müttefiklerin etkisi altındaki bölgelerde kuruldu. Başkenti geçici olarak Bonn oldu. Berlin’in özel statüsü nedeniyle yeni devletin merkezi Berlin değil, Batı Almanya’nın daha güvenli bir şehri olan Bonn seçildi.
Federal Almanya’nın kuruluşu, Almanya’nın bölünmesini fiilen kalıcı hale getiren büyük adımlardan biriydi. Aynı yılın 7 Ekim’inde Sovyet etkisi altındaki bölgede Alman Demokratik Cumhuriyeti, yani Doğu Almanya kuruldu. Böylece Almanya, Soğuk Savaş boyunca iki ayrı devlet halinde yaşayacak; biri Batı bloğunun, diğeri Sovyet bloğunun parçası olacaktı.
Bu bölünme yalnız Almanya’nın iç meselesi değildi. Avrupa’nın tamamı için yeni bir düzen doğuyordu. Batı Almanya, kısa süre içinde ekonomik toparlanmanın ve Batı ittifakının önemli ülkelerinden biri haline geldi. Doğu Almanya ise Sovyet sisteminin Avrupa’daki en kritik ileri karakollarından biri oldu. Berlin Duvarı, kaçışlar, istihbarat savaşları ve ideolojik propaganda, bu bölünmenin en sert sembolleri olacaktı.
1951 – Çin ile Tibet arasında 17 Maddelik Anlaşma imzalandı; Tibet’in kaderini değiştiren süreç başladı
23 Mayıs 1951’de Pekin’de, Çin Halk Cumhuriyeti ile Tibet temsilcileri arasında “Tibet’in Barışçıl Kurtuluşu İçin 17 Maddelik Anlaşma” imzalandı. Çin yönetimi bu anlaşmayı, Tibet’in barışçıl kurtuluşu olarak adlandırdı. Tibet tarafı ve özellikle sürgündeki Tibet yönetimi ise bu süreci, Çin’in askerî baskısı altında gerçekleşen bir ilhak olarak gördü.
Tibet, 20. yüzyılın ilk yarısında fiilen büyük ölçüde kendi iç yönetimine sahipti. Çin ise tarihsel egemenlik iddiasını sürdürüyordu. 1949’da Mao Zedong önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra yeni komünist yönetim, sınır bölgeleri üzerindeki merkezi kontrolü yeniden kurmayı hedefledi. Tibet de bu politikanın en önemli başlıklarından biri haline geldi.
1950’de Çin Halk Kurtuluş Ordusu Tibet’e doğru ilerledi ve Çamdo bölgesinde Tibet kuvvetlerini mağlup etti. Bu askerî yenilgi, Tibet yönetimini Çin’le müzakereye zorladı. 1951’de Tibet temsilcileri Pekin’e gitti ve 23 Mayıs’ta 17 Maddelik Anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Tibet, Çin Halk Cumhuriyeti’nin parçası kabul ediliyor; buna karşılık Tibet’in dinî kurumlarının, Dalay Lama’nın konumunun ve yerel yönetim düzeninin korunacağı vaat ediliyordu.
Fakat bu anlaşmanın meşruiyeti başından itibaren tartışmalıydı. Tibet tarafı daha sonra temsilcilerin baskı altında imza attığını, anlaşmayı özgür iradeyle kabul etmediklerini savundu. Çin ise bunu Tibet’in Çin’e barışçıl biçimde katılımı olarak anlattı. Bu iki farklı anlatı, bugün hâlâ Tibet meselesinin merkezinde durur.
Anlaşmadan sonra Çin’in Tibet üzerindeki kontrolü giderek arttı. Başlangıçta dinî ve yerel özerklik korunacak gibi görünse de ilerleyen yıllarda Çin yönetimi Tibet’te siyasi, askerî ve idari ağırlığını güçlendirdi. Toprak reformu, manastırlar üzerindeki baskı, yerel seçkinlerin tasfiyesi ve merkezi yönetimin artan müdahalesi Tibet toplumunda büyük huzursuzluk yarattı.
Bu gerilim 1959’da patladı. Tibet’te Çin yönetimine karşı büyük bir ayaklanma çıktı. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından 14. Dalay Lama Hindistan’a kaçtı ve sürgündeki Tibet yönetimi ortaya çıktı. Bu tarihten sonra Tibet meselesi Çin’in iç meselesi olmaktan çıktı; insan hakları, kültürel kimlik, din özgürlüğü ve uluslararası diplomasi başlığı haline geldi.
Tibet, Budist kültürü, manastır geleneği, yüksek plato coğrafyası ve Dalay Lama figürü nedeniyle dünya kamuoyunda güçlü bir sembolik yere sahiptir. Çin için ise Tibet, sınır güvenliği, toprak bütünlüğü, su kaynakları, Himalaya jeopolitiği ve ulusal egemenlik açısından stratejik bir bölgedir. Bu yüzden Tibet meselesi, bugün de süren büyük bir siyasi ve kültürel sorundur.
1960 – Talat Paşa’yı Berlin’de öldüren Soğomon Tehliryan hayatını kaybetti
23 Mayıs 1960’ta Soğomon Tehliryan hayatını kaybetti. 1921’de Berlin’de eski Osmanlı sadrazamı ve İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Talat Paşa’yı öldüren Ermeni suikastçı olarak tarihe geçti.
Tehliryan 1896’da Erzurum vilayetinde doğdu. I. Dünya Savaşı ve 1915 olayları sırasında ailesini kaybettiğini anlattı. Onun hayatını tarihsel olarak önemli kılan olay, Nemesis Operasyonu kapsamında Talat Paşa’yı hedef almasıydı. Bu operasyon, Ermeni Devrimci Federasyonu çevresinde, 1915’teki Ermeni tehciri ve kitlesel ölümlerden sorumlu görülen Osmanlı yöneticilerine karşı düzenlenen intikam eylemleri zinciriydi. Tehliryan, Berlin’de Talat Paşa’yı takip etti ve Hardenberg Caddesi’nde öldürdü.
Talat Paşa, Osmanlı’nın son döneminde İçişleri Bakanlığı ve sadrazamlık yapmış, İttihat ve Terakki’nin en güçlü üç isminden biri olmuştu. Ermeni kaynakları ve birçok uluslararası tarih çalışması onu 1915’teki Ermeni tehciri ve kitlesel ölümlerin başlıca sorumlularından biri olarak görür. Türk resmî anlatısı ise “soykırım” tanımını reddeder ve olayları savaş, isyan, tehcir ve karşılıklı kayıplar bağlamında ele alır.
Tehliryan cinayetten sonra kaçmadı ve Alman polisi tarafından yakalandı. Berlin’de yargılandı. Dava kısa sürede bir cinayet yargılaması olmaktan çıktı; Talat Paşa’nın ve Osmanlı yönetiminin 1915’teki rolü, Ermenilerin yaşadığı kitlesel felaket ve savaş sonrası adalet meselesi mahkeme salonunda tartışıldı. Tehliryan’ın Talat’ı öldürdüğü konusunda şüphe yoktu; savunma ise onun ailesini kaybetmesinin ve yaşadığı travmanın etkisine odaklandı. Alman mahkemesi Tehliryan’ı beraat ettirdi.
Bu dava daha sonra uluslararası hukuk hafızasında da iz bıraktı. Bazı değerlendirmelere göre Tehliryan davası, Raphael Lemkin’in daha sonra “soykırım” kavramını geliştirmesine ilham veren örneklerden biri oldu.
Tehliryan, Ermeni hafızasında çoğunlukla adalet arayan bir intikam figürü ve ulusal kahraman olarak görülür. Türkiye açısından ise Talat Paşa’nın Berlin’de öldürülmesi, İttihatçı kadrolara yönelik savaş sonrası hesaplaşmaların ve Ermeni meselesinin en sert sembollerinden biridir.
1971 – Elrom suikastının ardından İstanbul’da sokağa çıkma yasağı kondu; 25 bin asker ve polis kentte arama yaptı
23 Mayıs 1971’de İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Kente yayılan büyük güvenlik operasyonunda yaklaşık 25 bin asker ve polis görev aldı. Amaç, birkaç gün önce kaçırılan ve öldürülen İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom olayının faillerini bulmak, THKP-C çevresine ulaşmak ve şehirdeki sol örgütlenmeleri dağıtmaktı.
Bu karar, 12 Mart Muhtırası sonrasındaki Türkiye’nin ne kadar sert bir güvenlik dönemine girdiğini gösteren çarpıcı uygulamalardan biridir. İstanbul gibi milyonluk bir şehirde hayat durduruldu; sokaklar boşaltıldı, evler arandı, yollar tutuldu, kimlik kontrolleri yapıldı.
Efraim Elrom, 17 Mayıs 1971’de Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi, yani THKP-C militanları tarafından kaçırılmıştı. Örgüt, tutuklu devrimcilerin serbest bırakılması ve bildirilerinin yayımlanması gibi talepler ileri sürdü. Ancak devlet talepleri kabul etmedi. Elrom’un öldürülmüş halde bulunması, güvenlik aygıtını çok daha sert bir hatta itti.
Bu büyük operasyon, kamuoyunda Balyoz Harekâtı olarak anılan sürecin parçasıydı. Sıkıyönetim koşullarında İstanbul’da binlerce ev, iş yeri, öğrenci evi ve dernek arandı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Üniversite çevreleri, sol örgütler, gençlik hareketleri ve muhalif yayınlar ağır baskı altına girdi. Artık mesele, 12 Mart rejiminin bütün muhalif alanı denetim altına alma operasyonuna dönüşmüştü.
Sokağa çıkma yasağı, şehir hafızası açısından da ağır bir görüntü yarattı. İstanbul’un kalabalık caddeleri, vapur iskeleleri, meydanları ve mahalleleri askerî denetim altına alındı. Normal hayat askıya alındı. Bu, sıkıyönetimin gündelik yaşamı nasıl bir anda durdurabildiğini gösteriyordu. 1971 Türkiye’sinde devlet, güvenlik tehdidi gördüğü anda hukuk, siyaset ve şehir hayatını olağan akışından çıkaracak sert tedbirleri uygulamaya hazırdı.
Bu operasyonun ardından THKP-C’ye yönelik takip yoğunlaştı. Mahir Çayan ve arkadaşlarının yakalanması için baskı arttı. Kısa süre sonra Maltepe’de Hüseyin Cevahir’in öldürüldüğü, Mahir Çayan’ın yaralı yakalandığı operasyon yaşanacak; süreç 1972’de Kızıldere’ye kadar uzanacaktı. Bu nedenle 23 Mayıs 1971, Türkiye sol hareketinin ve 12 Mart rejiminin en sert çatışma dönemlerinden birinin dönüm noktasıdır.
1978 – Türkiye imajını yıllarca tartıştıran Geceyarısı Ekspresi sinemaya uyarlandı
23 Mayıs 1978’de Geceyarısı Ekspresi / Midnight Express filmi, Türkiye’yi dünyada uzun yıllar tartışmalı biçimde temsil edecek bir yapım olarak gündeme geldi. Film, Amerikalı Billy Hayes’in Türkiye’de uyuşturucu kaçakçılığı suçundan yakalanması, hapse girmesi ve daha sonra İmralı Cezaevi’nden kaçmasını anlatıyordu. Ancak burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir: Eser, Hayes’in anılarına dayanan ve William Hoffer ile birlikte kitaplaştırılan bir metindi. Film ise bu kitaptan Oliver Stone tarafından senaryolaştırıldı, Alan Parker tarafından yönetildi.
Billy Hayes, 1970’te İstanbul’da ABD’ye esrar kaçırmaya çalışırken yakalanmıştı. Türk mahkemelerinde yargılandı, hapis cezası aldı ve yıllar sonra İmralı Cezaevi’nden kaçmayı başardı. Bu hikâye Batı’da dramatik bir hapishaneden kaçış anlatısı olarak büyük ilgi gördü. Fakat film, gerçek olaylardan yola çıkmasına rağmen Türkiye’yi ve Türkleri gösterme biçimi nedeniyle büyük tepki topladı.
Filmin en tartışmalı yanı, Türk karakterleri neredeyse bütünüyle zalim, sadist, kaba, yozlaşmış ve insanlıktan uzak figürler gibi göstermesiydi. Hapishane koşulları, şiddet ve adaletsizlik anlatısı sert bir dramatik yapı içinde büyütüldü; ama bu anlatı Türkiye’yi tek boyutlu, karanlık ve barbar bir ülke gibi sunan bir temsile dönüştü. Film uluslararası alanda büyük ilgi gördü, ödüller aldı; fakat Türkiye açısından uzun yıllar sürecek bir imaj krizine yol açtı.
Türkiye filmi sert biçimde protesto etti. Dış temsilcilikler üzerinden itirazlar yapıldı, filmin Türkiye’yi ve Türk halkını çarpıtarak gösterdiği savunuldu. Türk basınında film, Türkiye’ye yönelik haksız ve aşağılayıcı bir propaganda gibi değerlendirildi. Avrupa’daki Türk toplulukları da gösterimlere tepki gösterdi. Çünkü film, bir kişinin hapishane deneyimini anlatmakla kalmıyor; bütün bir ülkeyi neredeyse suç, şiddet ve ilkellikle özdeşleştiriyordu.
Geceyarısı Ekspresi sinema açısından başarılı bir yapımdı. Gerilim duygusu güçlüydü, Giorgio Moroder’in müziği çok etkiliydi, oyunculuklar dikkat çekiciydi. Film Oscar’da En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Özgün Müzik ödüllerini kazandı. Ama tam da burada mesele karmaşıklaşıyor: Sinemasal başarı, temsil sorununu ortadan kaldırmaz. Bir film iyi çekilmiş olabilir; ama anlattığı ülkeyi ve insanları haksız biçimde karikatürleştiriyorsa, bunun kültürel sonucu ağır olur.
Yıllar sonra Billy Hayes de filmden rahatsızlık duyduğunu söyledi. Hayes, kendi yaşadıklarının filmde abartıldığını ve Türklerin canavar gibi gösterilmesinden üzüntü duyduğunu ifade etti. Senarist Oliver Stone da daha sonra Türkiye’ye geldiğinde filmdeki Türk temsili nedeniyle pişmanlık belirten açıklamalar yaptı. Bu özürler, filmin yarattığı algıyı tamamen silmedi; çünkü Geceyarısı Ekspresi, özellikle Batı kamuoyunda Türkiye hakkında en olumsuz popüler kültür imgelerinden biri olarak uzun süre yaşamaya devam etti.
Geceyarısı Ekspresi, sinemanın bir ülkenin imajını nasıl derinden etkileyebileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Billy Hayes’in gerçek suç ve hapishane hikâyesi, Hollywood’un elinde Türkiye’yi yıllarca rahatsız edecek sert, çarpıtılmış ve politik sonuçları olan bir anlatıya dönüştü.
1992 – Mafyayla savaşın simge savcısı Giovanni Falcone öldürüldü; İtalya’da devlet-mafya mücadelesi sarsıldı
23 Mayıs 1992’de İtalya’nın en önemli anti-mafya savcılarından Giovanni Falcone, Sicilya’da düzenlenen bombalı saldırıyla öldürüldü. Saldırıda eşi Francesca Morvillo ve üç polis koruması da hayatını kaybetti. Palermo yakınlarındaki Capaci bölgesinde otoyola yerleştirilen büyük miktarda patlayıcı, Falcone’nin konvoyu geçerken infilak ettirildi. Bu saldırı, İtalya’da devlet ile mafya arasındaki savaşın en kanlı dönemeçlerinden biri oldu.
Falcone, Sicilya Mafyası olarak bilinen Cosa Nostra’ya karşı yürüttüğü soruşturmalarla tanınıyordu. Onu önemli yapan şey, mafyayı, hiyerarşisi, parası, siyasi bağlantıları ve uluslararası ilişkileri olan örgütlü bir sistem olarak anlamasıydı. Bu yaklaşım, mafyayla mücadelede büyük bir zihniyet değişimi yarattı.
1980’lerde Falcone ve meslektaşı Paolo Borsellino, Palermo’daki anti-mafya havuzunun en önemli isimleri arasında yer aldı. Mafya itirafçısı Tommaso Buscetta’nın verdiği bilgilerle Cosa Nostra’nın yapısı çözümlenmeye başlandı. Bu çalışmalar, İtalya tarihinin en büyük mafya yargılamalarından biri olan Maxi Dava’ya zemin hazırladı. Yüzlerce sanığın yargılandığı bu dava, mafyanın dokunulmazlık algısını büyük ölçüde sarstı.
Falcone’nin hedef haline gelmesinin nedeni de buydu. O, mafyanın sadece tetikçilerini değil, örgüt yapısını ve para ilişkilerini hedef alıyordu. Cosa Nostra için bu doğrudan varoluşsal bir tehditti. 23 Mayıs 1992’deki Capaci saldırısı, bu tehdide verilen kanlı bir cevaptı. Mafya, devlete açıkça meydan okuyordu.
Saldırının İtalya’da yarattığı etki çok büyüktü. Halk sokaklara çıktı, öfke ve yas ülkeye yayıldı. Ancak bu öfke kısa sürede daha büyük bir sarsıntıya dönüştü. Falcone’nin ölümünden yalnızca 57 gün sonra bu kez Paolo Borsellino bombalı saldırıyla öldürüldü. İki büyük anti-mafya yargıcının peş peşe öldürülmesi, İtalya’da devletin mafyayla mücadelesini ve kamuoyunun tepkisini yeni bir aşamaya taşıdı.
Falcone’nin mirası bugün hâlâ yaşıyor. Palermo Havalimanı, Giovanni Falcone ve Paolo Borsellino’nun adını taşır. İtalya’da her yıl anti-mafya mücadelesinin sembol isimleri olarak anılırlar. Falcone’nin en önemli sözü de bu mirası özetler: Mafya insani bir olgudur; başlangıcı olduğu gibi sonu da olacaktır. Bu cümle, mafyayı kader gibi değil, yenilebilir bir suç düzeni olarak görmenin ifadesidir.
1992 – İstanbul’un 117 yıllık Galata Köprüsü kaldırıldı; eski köprü Haliç’e çekildi
23 Mayıs 1992’de, İstanbul’a 117 yıl hizmet eden eski Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi. Bu olay, İstanbul’un gündelik hayatında, şehir hafızasında ve edebiyatında çok derin yeri olan bir geçiş noktasının sahneden çekilmesiydi.
Eminönü ile Karaköy arasında kurulan bu köprü, eski İstanbul ile Beyoğlu-Galata hattını, yani iki ayrı şehir ruhunu birbirine bağlayan sembolik bir eşikti. Bir tarafında camiler, çarşılar, hanlar, vapur iskeleleri ve tarihî yarımada; diğer tarafında bankalar, pasajlar, elçilikler, ticaret ve daha Batılı bir şehir hayatı vardı. Galata Köprüsü, bu iki dünyanın her gün birbirine karıştığı yerdi.
Köprünün üzerinde balık tutanlar, tramvaya yetişenler, vapurdan çıkanlar, seyyar satıcılar, gazeteciler, işçiler, memurlar, öğrenciler, turistler, hamallar ve İstanbul’un bütün karmaşası vardı. Bu yüzden Galata Köprüsü, İstanbul’un en demokratik mekânlarından biri gibiydi. Zenginle yoksul, yerliyle yabancı, Doğulu ile Batılı, eskiyle yeni aynı köprüden geçerdi.
1992’de yerinden sökülen köprü, aslında İstanbul’un farklı dönemlerde yenilenmiş Galata Köprüsü geleneğinin bir parçasıydı. Galata Köprüsü tarihi 19. yüzyıla uzanır; Haliç üzerinde farklı dönemlerde farklı köprüler yapılmış, yenilenmiş, yanmış, taşınmış ve değiştirilmiştir. 1992’de sökülen köprü de 20. yüzyıl İstanbul’unun en tanıdık şehir imgelerinden biriydi.
Köprünün kaldırılmasının arkasında yeni köprü düzenlemesi ve ulaşım ihtiyacı vardı. İstanbul büyümüş, trafik artmış, Haliç üzerindeki geçişler daha büyük bir mühendislik ve şehircilik meselesine dönüşmüştü. Fakat eski Galata Köprüsü’nün Haliç’e çekilmesi, birçok İstanbullu için teknik bir işlemden çok bir vedaydı. Çünkü bazı yapılar eskidiği için kaldırılır; ama kaldırıldıklarında şehirden bir hatıra da eksilir.
Galata Köprüsü’nün edebiyattaki ve sanattaki yeri de büyüktür. İstanbul’u anlatan yazılarda, şiirlerde, fotoğraflarda ve filmlerde Galata Köprüsü sık sık karşımıza çıkar. Köprü, şehrin seyrettiği ve seyredildiği bir sahnedir. Haliç’in kokusu, vapur düdükleri, martılar, balık ekmek, Eminönü kalabalığı ve Karaköy telaşı bu köprünün etrafında bir şehir duygusuna dönüşmüştür.
1995 – Java tanıtıldı; internet çağının en etkili programlama dillerinden biri doğdu
23 Mayıs 1995’te Java programlama dili kamuoyuna tanıtıldı. Sun Microsystems tarafından geliştirilen Java, kısa sürede internet çağının en etkili yazılım dillerinden biri haline geldi. Bugün sıradan kullanıcı için Java adı teknik bir ayrıntı gibi görünebilir; fakat dijital dünyanın büyümesinde, web uygulamalarında, kurumsal yazılımlarda, mobil teknolojilerde ve sunucu sistemlerinde çok büyük rol oynadı.
Java’nın ortaya çıktığı dönem, internetin hızla yayılmaya başladığı yıllardı. Bilgisayarlar artık masaüstünde çalışan kapalı makineler olmaktan çıkıyor, ağlara bağlanıyor, web tarayıcıları üzerinden yeni bir dünyanın kapısı açılıyordu. Bu yeni çağın en büyük sorunlarından biri şuydu: Yazılan bir program farklı bilgisayarlarda, farklı işletim sistemlerinde nasıl çalışacaktı?
Java’nın meşhur vaadi burada devreye girdi: “Bir kere yaz, her yerde çalıştır.” Yani geliştirici programı Java ile yazacak, ardından bu program farklı sistemlerde çalışabilecekti. Bunun temelinde Java Sanal Makinesi denilen yapı vardı. Kod, doğrudan bir makineye bağlı kalmıyor; Java’nın çalıştığı farklı ortamlarda kullanılabilir hale geliyordu.
Bu yaklaşım, 1990’ların internet heyecanı içinde çok güçlü bir fikir gibi görüldü. Web sayfaları, etkileşimli uygulamalar ve ağ üzerinden çalışan yazılımlar için Java önemli bir seçenek haline geldi. Daha sonra kurumsal uygulamalarda, bankacılık sistemlerinde, büyük ölçekli sunucu yazılımlarında, Android uygulama geliştirme dünyasında ve eğitim alanında geniş biçimde kullanıldı.
Java’nın başarısı sadece teknik özelliklerinden dolayı gelmedi. Güçlü bir ekosistem oluşturdu. Kütüphaneler, geliştirme araçları, topluluklar, eğitim materyalleri ve kurumsal destek sayesinde uzun ömürlü bir dile dönüştü. Birçok programcı yazılım dünyasına Java ile adım attı. Üniversitelerde, şirketlerde ve büyük yazılım ekiplerinde Java yıllarca temel dillerden biri olarak öğretildi ve kullanıldı.
Elbette Java da zaman içinde eleştirildi. Kimi zaman fazla ağır, fazla kurumsal, fazla söz dizimi kalabalığı olan bir dil olarak görüldü. Yeni diller ve platformlar çıktıkça popülerliği dönem dönem tartışıldı. Buna rağmen Java, yazılım tarihindeki yerini korudu. Çünkü birçok büyük sistem bir kez Java üzerine kurulduğunda, bu sistemler yıllarca yaşamaya devam etti.
1996 – “Kadınım” şarkısıyla hafızalara kazınan Tanju Okan hayatını kaybetti
23 Mayıs 1996’da Türk pop müziğinin unutulmaz seslerinden Tanju Okan hayatını kaybetti. 1938’de İzmir’de doğan Okan, güçlü bariton sesi, kendine özgü yorumu ve sahne duruşuyla 1960’lardan itibaren Türkiye’de popüler müziğin önemli isimlerinden biri oldu. Onu geniş kitlelerin hafızasına asıl kazıyan eser ise kuşkusuz Kadınım şarkısıydı.
Tanju Okan’ın müzik hayatı, Türkiye’de Batı tarzı popüler müziğin yaygınlaşmaya başladığı döneme denk gelir. 1960’lar ve 1970’ler, aranjmanların, Türkçe sözlü hafif Batı müziğinin ve sahne sanatçılığının geliştiği yıllardı. Okan da bu dönemde hem sesi hem görüntüsü hem de yorum gücüyle dikkat çekti. Dönemin birçok sanatçısından farklı olarak, şarkılarında derin bir melankoli de vardı.
Kadınım, onun kariyerinin simge şarkısı haline geldi. Şarkı, kayıp, pişmanlık, özlem ve içten içe yıkılmış bir erkek duygusunun ifadesi gibidir. Tanju Okan’ın tok, kırılgan ve dramatik sesi bu şarkıya öyle güçlü bir kimlik verdi ki, eser zamanla sanatçının adının önüne geçti. Bugün Tanju Okan denildiğinde çoğu kişinin zihninde önce Kadınım’ın o hüzünlü melodisi duyulur.
Tanju Okan sinemada da rol aldı. 1960’lar ve 1970’lerde müzikle sinema arasındaki ilişki çok güçlüydü. Popüler şarkıcılar filmlerde oynuyor, filmler şarkıları büyütüyor, şarkılar da sanatçıların halkla bağını güçlendiriyordu. Tanju Okan da bu dönemin müzik-sinema geçişkenliği içinde yer aldı.
Hayatının son yıllarında sağlık sorunları yaşadı. Özellikle alkolle mücadelesi, hastalıkları ve Urla’daki daha sakin hayatı onun biyografisinin hüzünlü tarafını oluşturur. 1990’larda sağlık durumu ağırlaştı; 23 Mayıs 1996’da hayatını kaybetti. Mezarı, çok sevdiği Urla’dadır. Urla’da bugün onun adını yaşatan bir park ve heykel bulunması, sanatçının yaşadığı yerin hafızasında da iz bıraktığını gösterir.
Tanju Okan, Türk popüler müziğinde erkek yorumculuğuna güçlü, kırılgan ve hüzünlü bir ton kazandırdı. Sesi ne tamamen arabesk ne tamamen Batılı pop kalıbına sığar; kendine has bir yalnızlık taşır. Bu yüzden onun şarkıları hâlâ ilgiyle dinlenmektedir.
2002 – Ankara’nın simge sinemalarından Akün’de Hababam Sınıfı’yla açılan perde yine aynı filmle kapandı
23 Mayıs 2002’de Ankara’nın en büyük ve en önemli sinema salonlarından Akün Sineması, son gösterimini yaparak kapandı. 1 Mayıs 1975’te Hababam Sınıfı filmiyle açılan salon, 27 yıl sonra yine aynı filmle seyircisine veda etti. Bu, Ankara’nın kent hafızasında önemli bir kültür mekânının sinema kimliğini kaybetmesi anlamına geliyordu. Akün, 1975-2002 yılları arasında Atatürk Bulvarı 227 numarada hizmet verdi; 911 koltuk kapasitesiyle bir dönem Ankara’nın en büyük sinemalarından biriydi.
Akün Sineması’nın arkasındaki önemli isimlerden biri İsmet Kurtuluş’tu. Türkiye sinema işletmeciliğinin tanınmış adlarından olan Kurtuluş, sinemaya 1960’ta ağabeyi Orhan Kurtuluş’la birlikte başlamış; Yel Değirmeni, Özen, Bağlarbaşı, Çiftlik, Kızıltoprak, Kent ve Atlantik gibi birçok salonu işletmişti. Beyoğlu Emek Sineması’nın da sahibi olan Kurtuluş için Akün, İstanbul’daki Emek’ten sonra seyirciye sunduğu en önemli salonlardan biriydi.
Akün’ün açılış filmi olarak Hababam Sınıfı’nın seçilmesi tesadüf değildi. Ertem Eğilmez’in yönettiği, Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan film, 1975’te Türk sinemasının en güçlü halk başarılarından birine dönüşmüştü. Akün’deki gösterim de büyük ilgi gördü; Ankara arşiv kayıtlarında Hababam Sınıfı’nın sinemanın açılış filmi olduğu ve 26 hafta gösterimde kaldığı bilgisi yer alır. Böylece Akün, daha ilk yılında Ankara seyircisinin toplu kahkaha, nostalji ve sinema ritüeliyle bağ kurduğu bir mekân haline geldi.
Akün’ü farklı kılan en önemli taraflardan biri, tek büyük salonunu hiç bölmemesiydi. 1990’lardan itibaren çok salonlu sinema kompleksleri yaygınlaşırken birçok eski salon ya kapandı ya da küçük salonlara bölünerek ayakta kalmaya çalıştı. Akün ise 911 koltuklu tek salon kimliğini korudu. Bu, ticari açıdan riskli ama kültürel olarak değerli bir tercihti. Salonun modernliği, özgün dekoru, rahat ve büyük koltukları, geniş perdesi ve güçlü şehir imgesi Ankaralıların hafızasında yer etti.
Akün, aynı zamanda bir buluşma noktasıydı. Kuğulu Park’a yakınlığı, Atatürk Bulvarı üzerindeki görünür konumu, geniş dış merdivenleri ve heybetli cephesiyle Ankaralıların şehir içindeki referans noktalarından biri oldu. Birçok insan için “Akün önü” başlı başına bir adres, bir randevu cümlesi, bir gençlik hafızasıydı. Bianet’te yayımlanan kişisel tanıklık yazısı, 1975’te Akün’e Hababam Sınıfı izlemeye giden bir seyircinin salonun şıklığını, fuayedeki seramikleri, merdivenleri, görevlilerin zarafetini, ağır kadife perdeyi ve ışıklı atmosferi nasıl hatırladığını ayrıntılarıyla anlatır.
Salonun mekânsal hafızasında sanat ayrıntıları da vardı. Fuaye alanında Türk seramik sanatçısı Atilla Galatalı tarafından tasarlanmış modüler seramik panolar bulunuyordu. Sinema salonunun tiyatro sahnesine dönüştürülmesinden sonra bile bu tür izler, mekânın 1970’ler Ankara’sının mimari ve estetik iddiasını taşıyan bir kültür yapısı olduğunu gösterir.
Akün’ün kapanışının arkasında birkaç neden vardı. 1990’lardan itibaren Ankara’da çok salonlu sinemaların sayısı arttı, seyircinin izleme alışkanlığı değişti, büyük tek salonların ekonomik yükü ağırlaştı.
Son gece bilinçli bir veda töreni gibi düzenlendi. Akün’ün açılış filmi olan Hababam Sınıfı, Kültür Bakanlığı’nın katkısıyla son kez gösterildi. Böylece salon kendi hikâyesini dairesel biçimde tamamladı: Ankaralılara Hababam’la merhaba demişti, yine Hababam’la veda etti. Bu ayrıntı basit bir nostalji değil; bir kültür mekânının kendi hafızasına sahip çıkarak kapanmasıdır.
Akün’ün hikâyesi bununla bitmedi. Salon aynı yıl Devlet Tiyatroları’na devredildi ve tiyatro sahnesine dönüştürülmek üzere tadilata alındı. 13 Nisan 2004’te Maksim Gorki’nin Ayaktakımı Arasında oyununun sahnelenmesiyle Akün Sahnesi olarak yeniden açıldı. Bugün hâlâ Ankara Devlet Tiyatrosu’nun önemli sahnelerinden biri olarak yaşıyor. Sinema salonu artık yok; ama mekân kültür-sanat işlevini tümüyle kaybetmedi.
2006 – Boeing 717’nin üretimi sona erdi; Douglas’tan kalan son yolcu uçağı hattı kapandı
23 Mayıs 2006’da Boeing 717 üretimi resmen sona erdi. Boeing, Long Beach’te düzenlenen törenle son iki 717 uçağını Midwest Airlines ve AirTran Airways’e teslim etti. Bu teslimatla Güney Kaliforniya’da 1920’lerde Douglas Aircraft ile başlayan ticari yolcu uçağı üretim geleneği de kapanmış oldu. Boeing’in açıklamasına göre 717 programında toplam 156 uçak üretildi.
Boeing 717’nin hikâyesi aslında Boeing’de başlamadı. Uçak, McDonnell Douglas tarafından MD-95 adıyla tasarlanmıştı. Amaç, DC-9 ailesinin modern, kısa menzilli ve yaklaşık 100 koltuklu yeni kuşak temsilcisini üretmekti. 1997’de Boeing, McDonnell Douglas’ı satın alınca proje Boeing çatısı altına geçti ve uçak Boeing 717 adıyla pazara çıktı.
717, özellikle kısa mesafeli ve sık sefer yapılan hatlar için tasarlanmıştı. Arkadan motorlu yapısı, dar gövdesi ve 100 yolcu civarındaki kapasitesiyle büyük jet ile bölgesel jet arasındaki alanda yer alıyordu. AirTran, modelin ilk büyük müşterisi oldu; ilginç biçimde son teslimatlardan biri de yine AirTran’a yapıldı. Yani uçak, başladığı müşteriye dönerek üretim hayatını tamamladı.
Peki neden uzun ömürlü bir satış başarısına dönüşmedi? Çünkü pazar değişmişti. 2000’li yılların başında havayolları, 100 koltuk sınıfında daha ekonomik ve esnek yeni nesil bölgesel jetlere yönelmeye başladı. Embraer E-Jet ailesi ve Bombardier’in bölgesel jetleri, 717’nin hedeflediği alanda güçlü rakipler haline geldi. Boeing de kendi ürün gamında 737 ailesine daha fazla ağırlık veriyordu. 717 iyi ve güvenilir bir uçaktı; ama yanlış zamanda, daralan bir pazar aralığında kalmıştı.
Yine de Boeing 717 tamamen başarısız bir model sayılmaz. Az üretildi ama özellikle kullanan havayolları tarafından dayanıklı, güvenilir ve kısa hatlarda verimli bir uçak olarak görüldü. Delta ve Hawaiian gibi şirketler yıllar sonra bile 717’leri filolarında tutmaya devam etti. Bu da uçağın ticari olarak sınırlı kalmasına rağmen operasyonel açıdan değerli bir model olduğunu gösterir.
2006 – Ege’de Türk ve Yunan F-16’ları çarpıştı; iki NATO ülkesinin hava sahası gerilimi ölümle sonuçlandı
23 Mayıs 2006’da Ege Denizi üzerinde, Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16 ile Yunanistan Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16 havada çarpışarak düştü. Olay, Rodos’un güneyinde, Kerpe/Karpathos Adası açıklarında meydana geldi. Türk Dışişleri Bakanlığı, çarpışmanın Rodos’un yaklaşık 35 mil güneyinde, uluslararası hava sahasında yaşandığını açıkladı.
Çarpışma, Ege’de yıllardır süren Türk-Yunan hava sahası geriliminin en tehlikeli örneklerinden biriydi. Yunan tarafı, Türk uçaklarının kendi hava sahasını ihlal ettiğini savunurken; Türkiye, uçuşların uluslararası hava sahasında yapıldığını belirtiyordu. Bu tür karşılıklı önleme uçuşları ve “it dalaşı” diye anılan yakın takip manevraları, iki ülke arasında zaman zaman ölümcül riskler doğuruyordu.
Olayda Türk pilot Üsteğmen Halil İbrahim Özdemir paraşütle atlayarak kurtuldu. Bir ticaret gemisi tarafından denizden alındı ve daha sonra Türkiye’ye getirildi. Türk Dışişleri Bakanlığı, Türk pilotun kurtarıldığını, Yunan pilotun ise hayatını kaybettiğinin üzüntüyle öğrenildiğini duyurdu.
Hayatını kaybeden Yunan pilotun adı Konstantinos Iliakis’ti. Aviation Safety Network kaydı, iki uçağın yaklaşık 27 bin feet irtifada çarpıştığını, Türk pilotun hafif yaralarla kurtulduğunu, Yunan pilotun ise kazadan sağ çıkamadığını belirtir.
Bu olayın asıl önemi, iki ülkeyi yeni bir krizin eşiğine getirmesidir. Türkiye ve Yunanistan zaten Ege hava sahası, FIR hattı, kıta sahanlığı ve adaların askerî statüsü gibi başlıklarda uzun yıllardır karşı karşıyaydı. Üstelik iki ülke de NATO üyesiydi. Yani aynı ittifakın içinde bulunan iki ülkenin savaş uçakları, barış zamanında birbirini önlerken havada çarpışmıştı. Bu, Ege’deki rutin askerî gerilimin ne kadar kolay ölümcül bir olaya dönüşebileceğini gösterdi.
Krizin büyümemesi için diplomatik temaslar hızla devreye girdi. Dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Vekili Abdullah Gül, Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni’yi arayarak üzüntülerini ve taziyelerini iletti. Bu temas, olayın milliyetçi bir tırmanışa dönüşmesini engellemek açısından önemliydi.
2013 – İlk OHAL Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu hayatını kaybetti
23 Mayıs 2013’te eski OHAL Bölge Valisi, eski İstanbul Valisi ve siyasetçi Hayri Kozakçıoğlu hayatını kaybetti. 1938’de Manisa’nın Alaşehir ilçesinde doğan Kozakçıoğlu, Türkiye’nin özellikle 1980’ler ve 1990’lar güvenlik bürokrasisinde iz bırakan tartışmalı isimlerinden biriydi. Kaymakamlık, valilik, emniyet müdürlüğü, OHAL Bölge Valiliği ve milletvekilliği yaptı.
Kozakçıoğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra mülki idare kariyerine başladı. Çeşitli ilçelerde kaymakamlık yaptı; ardından mülkiye müfettişliği ve başmüfettişlik görevlerinde bulundu. Erzurum, Adana, Sakarya ve Diyarbakır valilikleri onun bürokrasi kariyerindeki önemli duraklardı. Bir dönem İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevini de vali kadrosuyla yürüttü.
Onu Türkiye yakın tarihinde asıl görünür kılan görev ise Olağanüstü Hal Bölge Valiliği oldu. 1987’de Güneydoğu Anadolu’da OHAL uygulamasının başlamasıyla ilk OHAL Bölge Valisi olarak görevlendirildi. Bu makam, terörle mücadele, güvenlik politikaları, köy boşaltmaları, faili meçhul iddiaları, devlet yetkilerinin genişlemesi ve bölgedeki sivil hayatın daralması gibi Türkiye’nin en ağır tartışmalarının merkezindeydi. Bu nedenle Kozakçıoğlu adı, 1990’lar Türkiye’sinin güvenlikçi devlet aklıyla birlikte anılır.
1991’de İstanbul Valisi oldu ve 1995’e kadar bu görevi sürdürdü. İstanbul gibi Türkiye’nin en büyük kentinde valilik yapması, onu büyükşehir yönetimi ve merkezî idarenin kent üzerindeki gücüyle de ilişkilendirdi. Valilikten sonra siyasete geçti; Doğru Yol Partisi’nden İstanbul milletvekili seçildi ve 20. ile 21. dönemlerde TBMM’de görev yaptı.
Kozakçıoğlu’nun adı, görev yaptığı dönemlerde çeşitli tartışmalarla da gündeme geldi. Özellikle OHAL dönemindeki uygulamalar, örtülü ödenek iddiaları, devletin terörle mücadele yöntemleri ve bölgedeki insan hakları ihlalleri tartışmaları onun mirasını oldukça problemli hale getirdi. O, devletin güvenlik refleksinin en sert dönemlerinden birinde en kritik makamlarda bulunmuş bir isimdi.
23 Mayıs 2013’te İstanbul Sarıyer’deki evinde ölü bulundu. Ölümüne ilişkin soruşturma daha sonra tamamlandı ve savcılık, ölümün intihardan kaynaklandığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi. Anadolu Ajansı’nın haberine göre olay yeri inceleme, adli tıp, ekspertiz ve kriminal raporlardan oluşan delillerin ardından soruşturma bu şekilde kapatıldı.
2017 – James Bond’a zarif ve esprili bir yüz kazandıran Roger Moore hayatını kaybetti
23 Mayıs 2017’de İngiliz sinema oyuncusu Roger Moore hayatını kaybetti. 1927’de Londra’da doğan Moore, dünya sinema tarihindeki yerini özellikle James Bond karakteriyle kazandı. Sean Connery’den sonra Bond rolünü devraldı ve karaktere daha soğukkanlı, daha zarif, daha alaycı ve mizahi bir ton getirdi.
Roger Moore, James Bond olmadan önce de tanınan bir oyuncuydu. Televizyonda Aziz / The Saint dizisinde canlandırdığı Simon Templar karakteriyle geniş kitlelere ulaştı. Bu rol, onun ileride Bond’da kullanacağı birçok özelliğin habercisiydi: şık giyim, rahat tavır, esprili cevaplar, tehlike karşısında paniklemeyen bir soğukkanlılık ve karizmatik bir centilmenlik.
Moore, James Bond rolünü ilk kez 1973 yapımı Yaşamak İçin Öldür / Live and Let Die filminde oynadı. Ardından Altın Tabancalı Adam / The Man with the Golden Gun, Beni Seven Casus / The Spy Who Loved Me, Ay Harekâtı / Moonraker, Yalnız Senin Gözlerin İçin / For Your Eyes Only, Ahtapot / Octopussy ve Öldüren Cazibe / A View to a Kill filmlerinde Bond olarak seyirci karşısına çıktı. Toplam yedi Bond filminde rol alarak karakteri en uzun süre canlandıran oyunculardan biri oldu.
Onun Bond yorumu, Sean Connery’nin daha sert, fiziksel ve tehlikeli ajan tipinden farklıydı. Roger Moore’un Bond’u daha esprili, daha mesafeli, daha ironik ve zaman zaman neredeyse parodiye yaklaşan bir hafiflik taşıyordu. Bu tercih bazı Bond hayranları tarafından eleştirildi; ama dürüst olmak gerekirse Moore’un başarısı tam da buradaydı. O, Connery’yi taklit etmeye çalışmadı. Kendi Bond’unu yarattı.
1970’ler ve 1980’lerin başında Bond serisi, Soğuk Savaş gerilimi, egzotik mekânlar, abartılı kötü adamlar, teknolojik oyuncaklar ve büyük aksiyon sahneleriyle daha gösterişli bir popüler sinema evrenine dönüşmüştü. Roger Moore bu dönemin ruhuna çok uygundu. Onun Bond’u, gerçekçi bir casustan çok, dünyanın her köşesinde ölümle flört eden, smokinini bozmadan felaketten çıkan bir sinema figürüydü.
Roger Moore’un hayatındaki önemli bir başka başlık da UNICEF iyi niyet elçiliğidir. Oyunculuk kariyerinden sonra çocuk hakları, yoksulluk ve insani yardım çalışmalarıyla ilgilendi. Bu yönüyle şöhretini yardım faaliyetleri için kullanan bir kamu figürü olarak da hatırlanmaktadır.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
