Günün Tarihi / 12 Mayıs
1797 – Venedik Cumhuriyeti çöktü; Napoleon, bin yıllık deniz imparatorluğuna son verdi.
12 Mayıs 1797’de Venedik Cumhuriyeti fiilen sona erdi. Son doç Ludovico Manin görevinden çekildi; böylece yaklaşık bin yıl boyunca Akdeniz ticaretinde, deniz savaşlarında, diplomaside ve sanat tarihinde büyük rol oynamış Venedik Cumhuriyeti tarih sahnesinden silindi.
Venedik, sıradan bir şehir devleti değildi. Orta Çağ’dan itibaren Adriyatik’ten Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir ticaret ağı kurmuş, Bizans’la, Osmanlı’yla, Haçlılarla ve Avrupa krallıklarıyla sürekli ilişki içinde olmuş büyük bir deniz gücüydü. Baharat, ipek, cam, kumaş, gemi yapımı ve bankerlik üzerinden zenginleşmiş; Doğu ile Batı arasında bir ticaret kapısı haline gelmişti.
Venedik’in siyasal yapısı da kendine özgüydü. Başında “doç” adı verilen yönetici bulunurdu; fakat yönetim tek kişinin mutlak egemenliğine dayanmazdı. Aristokrat ailelerin, konseylerin ve karmaşık denge mekanizmalarının belirlediği bir cumhuriyet düzeni vardı. Bu sistem, Venedik’e uzun süre istikrar sağladı. Ancak zamanla bu aristokrat yapı esnekliğini kaybetti; Avrupa’daki yeni güç dengelerine, okyanus ticaretinin yükselişine ve modern orduların baskısına karşı yetersiz kalmaya başladı.
Venedik’in gerilemesinde coğrafi keşiflerin büyük payı vardı. 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren ticaret yolları Akdeniz’den Atlantik’e kaydı. Portekiz, İspanya, ardından Hollanda ve İngiltere gibi denizci güçler dünya ticaretinde öne çıktı. Venedik hâlâ zengin ve görkemliydi, fakat artık dünya ticaretinin merkezi değildi. Osmanlı ile yüzyıllar süren savaşlar da Venedik’in Doğu Akdeniz’deki üstünlüğünü aşındırdı.
1790’lara gelindiğinde Avrupa’nın dengesi Fransız Devrimi ve ardından Napoleon’un yükselişiyle altüst olmuştu. Napoleon Bonaparte, İtalya seferi sırasında Avusturya’ya karşı büyük başarılar kazandı ve Kuzey İtalya’daki eski siyasi düzeni parçaladı. Venedik Cumhuriyeti tarafsız kalmaya çalıştı; fakat bu tarafsızlık artık onu kurtarmaya yetmedi. Devrim ordularının ve Napoleon’un karşısında eski cumhuriyetin ne askeri gücü ne de siyasi iradesi yeterliydi.
Napoleon, Venedik’i hem stratejik hem de diplomatik bir koz olarak gördü. Venedik toprakları, Avusturya ile yapılacak pazarlıkta kullanılabilecek değerli bir karttı. 12 Mayıs 1797’de Venedik Büyük Konseyi teslimiyet yönünde karar aldı. Son doç Ludovico Manin görevinden çekildi. Kısa süre sonra Venedik, Campo Formio Antlaşması’yla Avusturya’ya bırakılacaktı. Yani Napoleon, Venedik’i özgürleştirmiş gibi görünüp aslında bir imparatorluk pazarlığının malzemesine dönüştürdü.
Bu çöküş, sadece bir devletin sona ermesi değildi. Venedik Cumhuriyeti, Avrupa tarihinde uzun ömürlü şehir cumhuriyetlerinin, ticaret aristokrasisinin ve Akdeniz merkezli dünya düzeninin en parlak örneklerinden biriydi. Onun düşüşü, eski Avrupa’nın yerini ulus-devletlere, devrim ordularına ve modern imparatorluk hesaplarına bıraktığını gösterdi.
Venedik’in kültürel mirası ise siyasi çöküşünden çok daha uzun ömürlü oldu. San Marco Meydanı, Büyük Kanal, Rialto Köprüsü, gotik saraylar, cam işçiliği, Venedik maskeleri, Tiziano, Tintoretto, Veronese, Vivaldi ve nice sanatçıyla şehir, Avrupa kültürünün en güçlü simgelerinden biri olarak yaşamaya devam etti. Cumhuriyet yıkıldı; ama Venedik fikri, sanatın, ticaretin ve denizci zenginliğin hatırası olarak kaldı.
1820 – Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale doğdu; “Lambalı Kadın” sağlık tarihini değiştirdi.
12 Mayıs 1820’de, modern hemşireliğin kurucusu kabul edilen Florence Nightingale, İtalya’nın Floransa kentinde doğdu. Ailesi ona doğduğu şehrin adından esinlenerek Florence adını verdi. Varlıklı ve eğitimli bir İngiliz ailesinden geliyordu; fakat kendi sınıfından beklenen rahat hayatı seçmek yerine, o dönem saygın bir meslek olarak bile görülmeyen hemşireliği seçti. Bu tercih, yalnız kendi hayatını değil, sağlık tarihini de değiştirecekti.
Nightingale’in yaşadığı dönemde hastaneler bugünkü anlamda güvenli ve düzenli yerler değildi. Temizlik, havalandırma, yatak düzeni, enfeksiyon kontrolü, hasta bakımı ve kayıt tutma gibi konular çoğu yerde yetersizdi. Hemşirelik ise profesyonel eğitim gerektiren bir sağlık mesleği olarak değil, daha çok düşük statülü bir bakım işi olarak görülüyordu. Florence Nightingale’in en büyük katkısı, bu algıyı kırması oldu. Hemşireliği disiplin, bilgi, gözlem ve ahlaki sorumluluk gerektiren modern bir meslek haline getirdi.
Onu dünya çapında tanıtan olay Kırım Savaşı oldu. 1853’te başlayan savaşta Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa, Rusya’ya karşı aynı cephede yer aldı. İngiliz askerleri cephede sadece kurşun ve top mermileriyle değil, hastalık, enfeksiyon, kötü beslenme ve bakımsızlıkla da ölüyordu. Yaralı ve hasta askerlerin durumuna ilişkin haberler İngiltere kamuoyunda büyük tepki yaratınca Florence Nightingale, gönüllü hemşirelerden oluşan bir ekiple İstanbul’a geldi.
Görev yaptığı yer, bugün İstanbul Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’ydı. O dönemde kışla, İngiliz askerleri için büyük bir askeri hastane olarak kullanılıyordu. Nightingale buraya geldiğinde karşılaştığı manzara ağırdı: kalabalık koğuşlar, kötü hijyen, yetersiz yiyecek, kirli yataklar, havalandırma sorunları ve düzensiz hasta bakımı. Nightingale ve ekibi, önce bu temel sorunlara müdahale etti. Temizlik düzeni kuruldu, çamaşırlar yıkandı, hastaların beslenmesi iyileştirildi, koğuşlar düzenlendi, kayıtlar tutuldu.
Florence Nightingale’in büyüklüğü sadece şefkatli bir bakım insanı olmasından gelmez. Onu gerçekten modern yapan tarafı, veriye ve gözleme dayalı çalışmasıdır. Hastaların ölüm nedenlerini, hijyen koşullarını, hastane düzenini ve bakım sonuçlarını dikkatle takip etti. Daha sonra bu verileri istatistiksel tablolar ve grafiklerle anlattı. Yani Nightingale, “iyi niyetli yardım” ile yetinmedi; sağlık sisteminin nasıl çalışması gerektiğini sayılarla, kayıtlarla ve raporlarla gösterdi.
Kendisine Lambalı Kadın denmesi de Kırım Savaşı yıllarından gelir. Gece vakti elinde lambayla koğuşları dolaştığı, yaralı askerlerin durumunu kontrol ettiği anlatılır. Bu görüntü, onu İngiliz kamuoyunda neredeyse efsanevi bir figüre dönüştürdü. Fakat burada romantizme fazla kapılmamak gerekir. Florence Nightingale’in asıl önemi, hastane yönetimi, hijyen, hemşirelik eğitimi ve sağlık istatistiği alanlarında kalıcı bir sistem kurmasındadır.
Savaştan sonra İngiltere’ye döndüğünde büyük bir saygınlık kazandı. 1860’ta Londra’daki St. Thomas Hastanesi’nde Nightingale Hemşirelik Okulu kuruldu. Bu okul, hemşireliğin profesyonel eğitimle yapılması gerektiği fikrinin temel kurumlarından biri oldu. Buradan yetişen hemşireler, dünyanın farklı yerlerinde modern hemşirelik anlayışını yaydı.
12 Mayıs, Florence Nightingale’in doğum günü olduğu için Dünya Hemşireler Günü olarak anılır. Bu tarih, hemşirelik mesleğinin sağlık sistemindeki hayati yerini hatırlamak için de önemlidir. Çünkü hastaneler yalnız doktorlardan, cihazlardan ve ilaçlardan ibaret değildir. Hastanın yanında duran, tedavinin sürekliliğini sağlayan, bakımın niteliğini belirleyen ve çoğu zaman hayatla ölüm arasındaki ince çizgide görev yapan hemşireler, sağlık sisteminin taşıyıcı omurgalarından biridir.
Florence Nightingale 1910’da hayatını kaybetti. Ardında, modern sağlık hizmetlerinin temel taşlarından biri olan profesyonel hemşirelik mirasını bıraktı. Üsküdar’daki Selimiye Kışlası da bu hikâyenin Türkiye açısından özel duraklarından biridir.
1821 – Valtetsi Muharebesi yapıldı; Mora İsyanı’nda Osmanlı’ya karşı ilk büyük Yunan zaferlerinden biri yaşandı.
12 Mayıs 1821’de, Mora Yarımadası’nda Valtetsi Muharebesi yaşandı. Osmanlı kuvvetleri ile Yunan isyancılar arasında yapılan bu savaş, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın erken dönemindeki en önemli çatışmalardan biri oldu. Yunan tarafı için bu muharebe, moral ve askeri bakımdan büyük bir dönüm noktası kabul edilir; Osmanlı açısından ise Mora’daki isyanın kısa sürede bastırılamayacağını gösteren ciddi bir uyarıydı.
1821’de başlayan Mora İsyanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldaki en büyük krizlerinden birine dönüşecekti. Avrupa’da milliyetçilik yükseliyor, Fransız Devrimi’nin fikirleri Balkanlara ulaşıyor, Osmanlı yönetimi ise hem iç isyanlarla hem dış baskılarla uğraşıyordu. Mora’daki Rumlar, Filiki Eterya gibi örgütlenmelerin de etkisiyle bağımsızlık için ayaklandı. Başlangıçta dağınık görünen bu isyan, kısa sürede daha örgütlü ve daha tehlikeli bir hal aldı.
Valtetsi, Tripoliçe yakınlarında stratejik öneme sahip bir bölgeydi. Tripoliçe ise Mora’daki Osmanlı yönetiminin en önemli merkezlerinden biriydi. Yunan isyancılar bu merkezi kuşatmak ve bölgedeki Osmanlı hâkimiyetini kırmak istiyordu. Osmanlı kuvvetleri ise isyanı çevredeki mevzilerde güçlenmeden bastırmaya çalıştı. Valtetsi’deki çatışma bu nedenle yalnız yerel bir çarpışma değil, Tripoliçe’nin geleceğini belirleyen savaşlardan biriydi.
Yunan isyancılar, Theodoros Kolokotronis gibi önderlerin etkisiyle bölgede savunma mevzileri kurmuştu. Osmanlı kuvvetleri bu mevzileri dağıtmak için saldırıya geçti. Ancak Yunan tarafı beklenenden daha dirençli çıktı. Taş yapılardan, doğal arazi üstünlüğünden ve mevzi savaşından yararlanarak Osmanlı saldırılarını püskürttüler. Muharebe sonunda Osmanlı kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı.
Bu zaferin askeri etkisi kadar psikolojik etkisi de büyüktü. İsyanın ilk aylarında Yunan kuvvetleri henüz düzenli bir ordu niteliği taşımıyordu. Farklı yerel liderler, dağ savaşçıları, gönüllüler ve milisler sahadaydı. Valtetsi zaferi, bu dağınık güçlere “Osmanlı ordusu yenilebilir” duygusu verdi. Bu duygu, isyanın büyümesinde ve Tripoliçe kuşatmasının güçlenmesinde önemli rol oynadı.
Osmanlı açısından bakıldığında ise Valtetsi, Mora’daki durumun ciddiyetini gösterdi. Başlangıçta yerel bir isyan gibi görülebilecek hareket, artık askeri başarı kazanabilen, mevzi tutabilen ve bölgesel merkezleri tehdit edebilen bir direnişe dönüşüyordu. Bu, imparatorluğun yalnız askeri değil, idari ve siyasi bakımdan da zorlanacağı anlamına geliyordu.
Valtetsi Muharebesi’nden sonra Yunan isyancılar Tripoliçe üzerindeki baskıyı artırdı. Aynı yıl içinde Tripoliçe düştü ve bu olay, isyanın en kanlı ve en tartışmalı safhalarından biri oldu. Mora’daki Müslüman ve Yahudi nüfusun büyük kısmı ağır şiddete maruz kaldı. Bu nedenle bu savaş, aynı zamanda etnik ve dini şiddetin, toplu katliamların ve karşılıklı intikamların yaşandığı çok kanlı bir süreçti.
Valtetsi’nin uzun vadeli sonucu, Mora İsyanı’nın uluslararası bir meseleye dönüşmesine giden yolu güçlendirmesidir. Yunan isyanı zamanla Avrupa kamuoyunda büyük sempati topladı. Filhelenizm denen Yunan dostu akım, özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya’da etkili oldu. Lord Byron gibi isimler Yunan davasını destekledi. Sonunda büyük devletlerin müdahalesiyle süreç Osmanlı’nın aleyhine döndü ve Yunanistan 1830’da bağımsızlığını kazandı.
1871 – Paris Komünü kadınlara nafaka hakkı tanıdı; savaşın ortasında aile hukukunda ilerici bir adım atıldı.
12 Mayıs 1871’de Paris Komünü, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıyan önemli bir karar aldı. Bu karar, sadece aile içi bir düzenleme değildi; 19. yüzyıl Fransa’sında kadınların ekonomik bağımsızlığı, evlilik ilişkileri ve toplumsal hakları açısından dikkat çekici bir adımdı.
Paris Komünü, 1871 baharında Paris’te kurulan kısa ömürlü ama etkisi büyük bir halk yönetimiydi. Fransa, Prusya karşısında ağır bir yenilgi almış, Paris kuşatma yaşamış, imparatorluk çökmüş ve ülkede büyük bir siyasi kriz doğmuştu. Bu ortamda Paris halkı, merkezi hükümete karşı kendi yönetimini kurdu. Komün; işçi sınıfının, cumhuriyetçilerin, sosyalistlerin, devrimcilerin, kadın örgütlerinin ve halk mahallelerinin birlikte sahneye çıktığı büyük bir siyasi deneydi.
Komün yönetimi çok kısa sürdü. Mart 1871’de başladı, mayıs sonunda kanlı biçimde bastırıldı. Fakat bu kısa sürede çalışma hayatı, eğitim, laiklik, sosyal haklar, kira borçları, işçi örgütlenmeleri ve kadınların durumu gibi alanlarda dönemin çok ilerisinde sayılabilecek kararlar aldı. Kadınlara nafaka hakkı tanınması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
O dönemde kadınların hukuki ve ekonomik konumu son derece sınırlıydı. Evlilik çoğu zaman kadını erkeğe bağımlı hale getiriyor, ayrılık ya da terk edilme durumunda kadınlar ve çocuklar ciddi yoksulluk riskiyle karşı karşıya kalıyordu. Nafaka hakkı, bu nedenle sadece özel hayatla ilgili bir mesele değildi. Kadının hayatta kalabilmesi, çocukların bakımı ve erkeğin aile içindeki sorumluluğunun hukuken tanınması anlamına geliyordu.
Paris Komünü’nün bu kararı, özellikle savaş ve iç çatışma koşullarında daha da önem kazanır. Çünkü kuşatma, yoksulluk ve siyasi şiddet dönemlerinde kadınların yükü artmıştı. Erkeklerin cephede, hapiste, sürgünde ya da öldüğü bir ortamda kadınlar hem evin geçimini hem çocukların bakımını hem de siyasi mücadelenin gündelik örgütlenmesini taşımak zorunda kalıyordu. Komün içindeki kadınlar yalnız yardım faaliyeti yürüten pasif figürler değildi; barikatlarda, kulüplerde, atölyelerde, hastanelerde ve siyasi tartışmalarda aktif rol aldılar.
Bu dönemin en dikkat çekici kadın figürlerinden biri Louise Michel’dir. Öğretmen, devrimci ve Komün savunucusu olan Michel, Paris Komünü’nün en güçlü sembollerinden biri haline geldi. Bunun yanında Élisabeth Dmitrieff ve Nathalie Lemel gibi isimler, kadınların emeği, örgütlenmesi ve siyasal katılımı için önemli çalışmalar yaptı. Kadınlar, yalnız “eş” ya da “anne” kimliğiyle değil, işçi, yurttaş ve devrimci özne olarak görünür hale gelmeye başladı.
Nafaka kararı bu yüzden tek başına küçük bir aile hukuku düzenlemesi gibi okunmamalıdır. Komün’ün daha geniş eşitlikçi yaklaşımının parçasıdır. Paris Komünü, evlilik dışı doğan çocuklar ile evlilik içinde doğan çocuklar arasındaki ayrımı azaltan, kadınların ve çocukların sosyal anlamda korunmasına yönelik adımlar atan, dinî kurumların toplumsal alan üzerindeki etkisini sınırlamaya çalışan bir çizgiye sahipti. Bu yönüyle modern sosyal haklar tartışmasının erken ve radikal örneklerinden biri sayılabilir.
Ancak bu kararı fazla romantize etmemek gerekir. Paris Komünü kadınlara tam siyasal eşitlik sağlamadı; örneğin kadınlara oy hakkı tanınmadı. Komün’ün kendi içinde de kadınların rolü konusunda çelişkiler vardı. Erkek devrimcilerin önemli bir kısmı, kadınların mücadeledeki aktifliğini desteklese de onları tam anlamıyla eşit siyasi özne olarak görmeye hazır değildi. Buna rağmen kadınların sahadaki varlığı, talepleri ve örgütlenmesi Komün’ün en güçlü taraflarından biri oldu.
Komün’ün ömrü kısa sürdü. Mayıs 1871’de Fransız hükümet güçleri Paris’e girdi ve Kanlı Hafta olarak bilinen süreçte Komün sert biçimde bastırıldı. Binlerce kişi öldürüldü, tutuklandı, sürgüne gönderildi. Kadınlar da bu şiddetten payını aldı. Hatta Komün karşıtları, mücadele eden kadınları “pétroleuses” yani kundakçı kadınlar diye damgalayarak onları şeytanlaştırmaya çalıştı. Bu propaganda, devrimci kadın figüründen duyulan korkunun da göstergesiydi.
1881 – Bardo Antlaşması imzalandı; Tunus, Fransız himayesine girdi.
12 Mayıs 1881’de, Fransa’nın askerî baskısı altındaki Tunus’ta Bardo Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla Tunus, resmen Fransız protektorası haline geldi. Yani ülke kâğıt üzerinde kendi beyi tarafından yönetilmeye devam ediyor gibi görünse de dış politika, güvenlik ve giderek iç yönetim üzerinde belirleyici güç Fransa’ya geçti.
Tunus, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olmakla birlikte 19. yüzyılda büyük ölçüde özerk bir beylik olarak yönetiliyordu. Hüseynî Hanedanı ülkenin başındaydı. Osmanlı egemenliği sembolik düzeyde sürse de Tunus’un gündelik yönetimi, maliyesi ve dış ilişkileri giderek Avrupa devletlerinin baskısı altına girmişti. Akdeniz’deki güç dengesi değişiyor, Fransa, İngiltere ve İtalya Kuzey Afrika üzerinde nüfuz mücadelesi yürütüyordu.
Fransa, 1830’da Cezayir’i işgal etmişti. Tunus ise Cezayir’in doğusunda, Akdeniz’in ortasında stratejik bir konuma sahipti. Bu nedenle Paris yönetimi için Tunus, hem Cezayir’deki Fransız varlığını güvenceye almak hem de Akdeniz’de İtalya ve İngiltere’ye karşı üstünlük sağlamak açısından önemliydi. Özellikle İtalya’nın Tunus’a ilgisi Fransa’yı rahatsız ediyordu. Çünkü Tunus’ta çok sayıda İtalyan göçmen ve tüccar bulunuyordu. Fransa, bu bölgenin İtalya’nın etkisine girmesini istemedi.
Antlaşmaya giden süreçte Fransa, Tunus sınırındaki bazı kabilelerin Cezayir’e saldırılarını bahane etti. Bu olaylar, Fransız müdahalesi için gerekçe haline getirildi. 1881 baharında Fransız ordusu Tunus’a girdi. Tunus Beyi Muhammed es-Sadık Paşa, Fransız askerî baskısı altında Bardo Sarayı’nda antlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. Bu yüzden Bardo Antlaşması’nı eşit taraflar arasında yapılmış serbest bir diplomatik anlaşma gibi görmek doğru değildir. Bu, açık bir güç dayatmasıydı.
Bardo Antlaşması ile Fransa, Tunus’un güvenliğini sağlama bahanesiyle ülkede asker bulundurma hakkı elde etti. Tunus’un dış ilişkileri Fransa’nın denetimine girdi. Fransız temsilcisi, kısa sürede ülkenin gerçek yöneticisi haline geldi. 1883’te imzalanan La Marsa Sözleşmesi ile Fransız kontrolü daha da derinleşti ve Tunus’un iç yönetimi de fiilen Fransız yönetimine bağlandı.
“Protektora” kavramı burada önemlidir. Tunus doğrudan Cezayir gibi Fransa’ya ilhak edilmedi; yani resmen bir Fransız vilayetine dönüştürülmedi. Beylik makamı, saray, yerel idare ve bazı geleneksel kurumlar korundu. Fakat bu kurumların üzerinde Fransız yüksek yönetimi vardı. Bu, sömürgeciliğin daha dolaylı ama çok etkili bir biçimiydi. Yerel yönetim yerinde bırakılır, fakat asıl karar gücü sömürgeci devlete geçerdi.
Tunus halkı açısından bu süreç, ekonomik, siyasi ve kültürel sonuçlar doğurdu. Fransız sermayesi ülkeye daha güçlü biçimde girdi. Tarım arazileri, madenler, limanlar, demiryolları ve ticaret üzerinde Fransız etkisi arttı. Avrupalı yerleşimciler daha ayrıcalıklı konumlara sahip oldu. Tunuslular ise kendi ülkelerinde giderek ikinci planda kalan bir halk durumuna itildi.
Osmanlı Devleti açısından Bardo Antlaşması ağır bir kayıptı. Tunus, hukuken Osmanlı dünyasının parçası sayılıyordu; fakat Osmanlı Devleti 19. yüzyılın sonlarında bu tür uzak eyaletleri koruyacak askerî ve diplomatik güce sahip değildi. Cezayir 1830’da Fransa’ya kaptırılmış, Mısır fiilen İngiliz-Fransız nüfuz mücadelesine açılmış, Balkanlar’da milliyetçi hareketler güçlenmişti. Tunus’un Fransız himayesine girmesi, Osmanlı’nın Akdeniz’deki çözülüşünün önemli halkalarından biri oldu.
Bu olay, Avrupa sömürgeciliğinin 19. yüzyıldaki genişleme biçimini de gösterir. Önce mali krizler, borçlar, dış müdahaleler ve “düzen sağlama” gerekçeleri ortaya çıkar. Ardından askerî baskı gelir. Sonra yerel yöneticiye antlaşma imzalatılır. Son aşamada ülkenin kaynakları, yönetimi ve dış politikası büyük devletin denetimine girer. Tunus’ta yaşanan süreç, bu modelin tipik örneklerinden biridir.
Tunus, Fransız protektorası olarak 1956’ya kadar kaldı. Bu süre boyunca Fransız yönetimine karşı milliyetçi hareketler gelişti. Habib Burgiba’nın öne çıktığı bağımsızlık mücadelesi sonunda Tunus, 20 Mart 1956’da bağımsızlığını kazandı. Böylece 1881’de Bardo Antlaşması ile başlayan Fransız himaye dönemi 75 yıl sonra sona erdi.
1907 – Katharine Hepburn doğdu; Hollywood’un kurallarına boyun eğmeyen büyük yıldızı dünyaya geldi.
12 Mayıs 1907’de Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu Katharine Hepburn, Connecticut eyaletinin Hartford kentinde doğdu. Sinema tarihinin en güçlü kadın oyuncularından biri kabul edilen Hepburn, yalnız oynadığı rollerle değil, Hollywood’un kadın yıldızlardan beklediği kalıpları reddeden kişiliğiyle de iz bıraktı.
Hepburn varlıklı, eğitimli ve ilerici bir ailede büyüdü. Babası doktordu, annesi ise kadınların oy hakkı mücadelesinde yer alan güçlü bir figürdü. Bu aile ortamı, Hepburn’ün bağımsız karakterini doğrudan etkiledi. O, daha genç yaşlardan itibaren kendisinden beklenen “uslu, süslü, kırılgan kadın” rolünü kabul etmedi. Spor yaptı, rahat kıyafetler giydi, erkek egemen çevrelerde kendine güvenle var oldu ve hayatı boyunca kendi kurallarını koymaya çalıştı.
Hollywood’a adım attığında da bu tavrını değiştirmedi. 1930’ların sinema dünyasında kadın yıldızlardan belirli bir zarafet, itaatkâr görünüm ve stüdyo sistemine uyum bekleniyordu. Hepburn ise pantolon giyen, röportajlardan kaçan, özel hayatını kontrol altında tutan, magazin oyunlarına fazla yüz vermeyen bir oyuncuydu. Bu yüzden kariyerinin başında hem hayranlık hem tepki topladı. Hatta bir dönem “gişe zehri” diye damgalandı; yani filmlerinin para kazandırmadığı söylendi. Ama Hepburn’ün farkı da burada ortaya çıktı: Hollywood’un onu dışarı itmesine izin vermedi, sahneye döndü, kendini yeniden kurdu ve geri geldi.
Onun kariyerindeki dönüm noktalarından biri The Philadelphia Story (Philadelphia Hikâyesi) ile yaşandı. Önce tiyatroda başarı kazanan bu oyun, daha sonra sinemaya uyarlandı ve Hepburn’ün yıldızlığını yeniden güçlendirdi. Ardından Woman of the Year (Yılın Kadını), Adam’s Rib (Adem’in Kaburgası), The African Queen (Afrika Kraliçesi), Guess Who’s Coming to Dinner (Beklenmeyen Misafir), The Lion in Winter (Kış Aslanı) ve On Golden Pond (Altın Göl) gibi filmlerle sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırdı.
Katharine Hepburn, tam dört kez En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı kazandı. Bu, hâlâ Akademi Ödülleri tarihinde oyunculuk kategorilerinde erişilmesi çok zor bir başarıdır. Ancak onun büyüklüğü sadece ödül sayısıyla açıklanamaz. Hepburn, perdede zeki, dik başlı, bağımsız, konuşkan, kırılgan ama teslim olmayan kadın karakterlere hayat verdi. Kendi kişiliğiyle rolleri arasında güçlü bir akrabalık vardı. Seyirci onu izlerken yalnız bir karakteri değil, bir tavrı da görürdü.
Spencer Tracy ile birlikte oynadığı filmler de sinema tarihinin en ünlü oyuncu ortaklıklarından birini yarattı. İkilinin kamera önündeki uyumu, zıtlık ve çekim üzerine kuruluydu. Hepburn’ün keskin zekâsı, hızlı konuşması ve dik duruşu; Tracy’nin daha ağır, sade ve içe dönük oyunculuğuyla iyi bir denge kurdu. Özel hayatlarındaki uzun ilişki de Hollywood efsanelerinden biri haline geldi.
Onun kişiliği bazılarına kibirli, soğuk ve fazla kontrolcü görünmüştür. Bu eleştiri tamamen temelsiz değildir. Hepburn kolay bir insan değildi; kendine çok güvenen, mesafeli, tavizsiz ve zaman zaman sert bir figürdü. Ama bu sertlik, Hollywood’un kadınları paketleyip pazarlayan sisteminde ayakta kalabilmesinin de koşuluydu. Uysal olsaydı belki daha rahat kabul görürdü; fakat o zaman Katharine Hepburn olmazdı.
2003’te hayatını kaybettiğinde ardında 20. yüzyıl sinemasının en güçlü oyunculuk miraslarından birini bıraktı. Bugün Katharine Hepburn denince akla sadece klasik Hollywood’un zarif bir yıldızı değil, kendi hayatını kendi şartlarıyla yaşamaya çalışan, perdede de gerçek hayatta da bağımsızlık fikrini taşıyan bir kadın gelir.
1918 – Türk dünyasını Batı bilim çevrelerine tanıtan büyük doğu bilimci Vasili Radlof hayatını kaybetti.
12 Mayıs 1918’de, Rus doğu bilimci, Türkolog ve etnograf Vasili Vasilyeviç Radlof hayatını kaybetti. Alman kökenli olduğu için bilim dünyasında Wilhelm Radloff adıyla da tanınan Radlof, 19. yüzyıl Türkoloji çalışmalarının en önemli isimlerinden biridir. Onu önemli kılan şey yalnız Türk dilleri üzerine çalışması değil; Türk halklarının dili, edebiyatı, folkloru, destanları ve sözlü kültürüyle ilgili çok geniş bir malzemeyi kayıt altına almasıdır.
Radlof, 1837’de Berlin’de doğdu. Genç yaşta doğu dillerine ve özellikle Orta Asya halklarına ilgi duydu. Daha sonra Rusya’ya giderek bilimsel çalışmalarını burada sürdürdü. Rus İmparatorluğu’nun geniş Asya coğrafyası, dönemin araştırmacıları için hem siyasi hem bilimsel açıdan büyük bir alandı. Radlof da bu coğrafyada yaşayan Türk halklarının dillerini, ağızlarını, geleneklerini ve sözlü anlatılarını incelemeye yöneldi.
Sibirya’dan Orta Asya’ya kadar farklı bölgelerde yaşayan Türk toplulukları arasında saha çalışmaları yaptı. Altaylar, Kazak bozkırları, Kırgızlar, Tatarlar, Uygurlar ve başka Türk toplulukları üzerine gözlemler yaptı; metinler derledi, kelimeler, masallar, atasözleri, şiirler ve destan parçaları kaydetti. Bu yönüyle Radlof, Türk dünyasının sözlü hafızasını yazıya geçiren en önemli erken araştırmacılardan biri oldu.
Radlof’un en meşhur çalışmalarından biri Türk Lehçeleri Sözlüğü olarak bilinen büyük eseridir. Farklı Türk lehçelerinden kelimeleri derleyerek karşılaştırmalı biçimde ele aldı. Bugün Türk dilleri üzerine çalışan araştırmacılar için bu tür eski sözlükler yalnız dil bilgisi kaynağı değil, aynı zamanda halkların yaşam biçimini, düşünce dünyasını ve kültürel hafızasını gösteren belgeler niteliğindedir. Çünkü bir dilin söz varlığı, o toplumun neyi gördüğünü, neye önem verdiğini ve dünyayı nasıl adlandırdığını da anlatır.
Radlof’un Türk destanlarına ilgisi de çok değerlidir. Özellikle Manas Destanı gibi Orta Asya sözlü kültürünün büyük anlatılarının Batı bilim dünyasında tanınmasında onun çalışmalarının payı vardır. Sözlü destanlar, yazılı edebiyat gibi sabit metinler değildir; anlatıcıdan anlatıcıya, bölgeden bölgeye değişir. Radlof’un yaptığı kayıtlar bu yüzden önemlidir. O, değişip kaybolabilecek sözlü malzemeyi kendi döneminin imkânlarıyla korumaya çalıştı.
Elbette Radlof’u bugünün bakışıyla değerlendirirken eleştirel olmak da gerekir. 19. yüzyıl doğu bilimi, çoğu zaman imparatorlukların genişleme ve yönetme ihtiyaçlarıyla iç içe gelişti. Rus İmparatorluğu’nun Orta Asya’ya ilgisi yalnız akademik meraktan ibaret değildi. Bu nedenle Radlof’un çalışmaları da dönemin sömürgeci ve imparatorluk bağlamından tamamen ayrı düşünülemez. Fakat bu gerçek, onun derlediği malzemenin bilimsel ve kültürel değerini ortadan kaldırmaz. Daha doğru yaklaşım şudur: Radlof hem imparatorluk çağının bir bilim insanıdır hem de Türkolojiye çok büyük katkı yapmış bir araştırmacıdır.
Radlof’un çalışmaları, Türk halklarının yalnız Osmanlı Türklerinden ibaret olmadığını, Sibirya’dan Orta Asya’ya, İdil-Ural’dan Doğu Türkistan’a kadar çok geniş bir dil ve kültür dünyası bulunduğunu daha görünür kıldı. Bu, Türkoloji açısından büyük bir açılımdı. Türk dili ve kültürü, yalnız bir devletin resmi dili üzerinden değil, çok sayıda lehçe, ağız, destan, masal ve halk anlatısı üzerinden anlaşılmaya başlandı.
1918’de hayatını kaybettiğinde geride devasa bir bilimsel miras bıraktı. Bugün onun eserleri bazı yönleriyle eskimiş, bazı sınıflandırmaları aşılmış, bazı yorumları tartışmalı olabilir. Ama derlediği malzemenin değeri hâlâ büyüktür. Çünkü Radlof, kaybolma tehlikesi taşıyan sözlü kültür ürünlerini, halk anlatılarını ve dil örneklerini kayıt altına alarak sonraki kuşaklara ulaştırdı.
1919 – Fecr-i Âti kuşağının temsilcilerinden şair Tahsin Nahit genç yaşta hayatını kaybetti.
12 Mayıs 1919’da Türk şairi ve oyun yazarı Tahsin Nahit, henüz 31 yaşındayken hayatını kaybetti. Fecr-i Âti topluluğuyla ilişkilendirilen edebiyatçılardan biri olan Tahsin Nahit, şiirleri, tiyatro eserleri ve kısa ömrüne sığdırdığı edebî çevre ilişkileriyle II. Meşrutiyet dönemi edebiyatının dikkat çekici isimleri arasında yer aldı. Aynı zamanda yazar, çevirmen ve akademisyen Mîna Urgan’ın babasıdır.
Tahsin Nahit, 1887’de İstanbul’da doğdu. Varlıklı ve kültürlü bir çevrede yetişti. Galatasaray Sultanisi’nde okudu; ardından hukuk eğitimi aldı. Ancak onun asıl dünyası hukuk değil, edebiyattı. II. Meşrutiyet sonrasında canlanan dergi ve edebiyat çevrelerinde şiirleriyle, oyunlarıyla ve zarif üslubuyla tanındı.
Onun adı özellikle Fecr-i Âti topluluğuyla birlikte anılır. Fecr-i Âti, 1909’da ortaya çıkan ve “Sanat şahsî ve muhteremdir” anlayışıyla bilinen bir edebiyat topluluğuydu. Servet-i Fünun sonrasında yeni bir edebî çıkış arayan bu kuşak, bireysel duyarlık, estetik kaygı, sanatın bağımsızlığı ve Batılı edebiyat zevki üzerinde durdu. Tahsin Nahit de bu iklimin içinde şiir yazdı.
Tahsin Nahit’in şiirinde aşk, hüzün, tabiat, yalnızlık ve ince duygular öne çıkar. Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti zevkinin etkisiyle daha çok bireysel ve lirik bir şiir dünyası kurdu. Büyük toplumsal meselelerden çok, kişisel duygulanımların ve estetik bir duyarlığın peşindeydi. Bu yönüyle döneminin “ince ruhlu” şairlerinden biri olarak görülebilir; fakat onu bugünün okuru için ilginç kılan şey, yalnız şiirleri değil, dönemin edebiyat çevrelerindeki yeri ve kısa ömrünün bıraktığı yarım kalmışlık duygusudur.
Tiyatro alanında da eser verdi. Jön Türk, Kösem Sultan, Firâr, Hicranlar gibi oyunlarla sahne edebiyatına yöneldi. Bu oyunlarında dönemin siyasi ve duygusal atmosferi, aile ilişkileri, tarihî kişiler ve bireysel çatışmalar yer aldı. II. Meşrutiyet sonrası tiyatro, edebiyatçılar için önemli bir ifade alanıydı; çünkü sahne, topluma doğrudan ulaşmanın en etkili yollarından biriydi.
Tahsin Nahit’in hayatındaki en bilinen ayrıntılardan biri de aile bağıdır. Kızı Mîna Urgan, Türkiye’nin en önemli edebiyat hocalarından, çevirmenlerinden ve yazarlarından biri olacaktı. Ancak Tahsin Nahit öldüğünde Mîna Urgan henüz çok küçüktü. Bu nedenle onun babalığı, biyografik bir yakınlıktan çok, erken kaybedilmiş bir aile figürü olarak Mîna Urgan’ın hayat hikâyesinde yer etti.
Onun ölüm tarihi de ayrıca çarpıcıdır. 1919, Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesi sonrasında büyük bir çöküş ve işgal döneminden geçtiği yıldı. İstanbul işgalin gölgesindeydi, aydın çevreler dağınık ve kaygılıydı, memleket yeni bir tarihsel kırılmaya doğru gidiyordu. Tahsin Nahit, bu büyük dönüşümün eşiğinde, çok genç yaşta hayata veda etti. Cumhuriyet dönemini, yeni edebiyat hareketlerini ve kızı Mîna Urgan’ın büyük edebî kariyerini göremedi.
Bugünden bakıldığında Tahsin Nahit, Türk edebiyatının en büyük ve en kalıcı şairleri arasında sayılmaz. Bunu dürüstçe söylemek gerekir. Fakat edebiyat tarihi sadece dev isimlerden oluşmaz. Bazı yazarlar bir dönemin ruhunu, zevkini, arayışını ve yarım kalmışlığını temsil eder. Tahsin Nahit de Fecr-i Âti çevresinin lirik, estetik ve kırılgan damarını yansıtan isimlerden biridir.
1927 – Orhun Yazıtları’nı çözen dil bilimci Vilhelm Thomsen hayatını kaybetti.
12 Mayıs 1927’de Danimarkalı dil bilimci ve Türkolog Vilhelm Thomsen hayatını kaybetti. Thomsen, Türk tarihi açısından sıradan bir yabancı bilim insanı değildir. Onu özel kılan şey, Orhun Yazıtları’nı çözerek eski Türkçenin kapısını modern bilim dünyasına açmasıdır. Bu nedenle adı, Türk dili ve Türk tarihinin en önemli dönemeçlerinden biriyle birlikte anılır.
Orhun Yazıtları, 8. yüzyılda Göktürkler döneminde dikilmiş anıtlardır. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk adına yazılan bu metinler, Türk adının, Türk devlet anlayışının, kağanlık fikrinin, millet bilincinin ve eski Türkçenin en güçlü belgeleri arasında yer alır. Bugün bu yazıtlar yalnız dil tarihi açısından değil, Türk siyasi düşüncesi ve kültürel hafızası açısından da temel kaynaklardır.
Ancak bu yazıtlar uzun süre okunamıyordu. Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde bulunan taşların üzerindeki işaretlerin hangi dile ait olduğu, nasıl okunacağı ve ne anlattığı bilinmiyordu. 19. yüzyılda yazıtlar bilim dünyasının dikkatini çektiğinde, ortada büyük bir bilmece vardı. İşaretler çözülmeden bu taşlar sadece eski ve etkileyici anıtlardı; fakat konuşturulamayan taşlardı.
İşte Vilhelm Thomsen’in önemi burada ortaya çıkar. Thomsen, 1893’te Orhun alfabesini çözmeyi başardı. Yazıtlardaki işaretlerin Türkçeyi kaydettiğini ortaya koydu ve metinlerde geçen “Türk” ve “Tengri” gibi kelimeleri okuyarak büyük kapıyı açtı. Böylece taşların suskunluğu sona erdi; Göktürklerin sesi yüzyıllar sonra yeniden duyulur hale geldi.
Bu çözüm, Türkoloji tarihinde devrim niteliğindeydi. Çünkü Orhun Yazıtları’nın okunmasıyla Türkçenin çok eski bir yazılı geleneğe sahip olduğu kesin biçimde görüldü. Türk dili yalnız sözlü kültür, destan ya da sonraki dönem metinleri üzerinden değil, doğrudan 8. yüzyıldan kalma yazılı belgelerle incelenebilir hale geldi. Bu da Türk dilinin tarihsel derinliğini ve devlet dili olarak kullanılmış köklü yapısını ortaya koydu.
Thomsen’in çözümünden sonra Rus Türkolog Vasili Radlof da yazıtların okunması ve yayımlanması konusunda önemli çalışmalar yaptı. Bu iki isim, Orhun Yazıtları’nın bilim dünyasına kazandırılmasında birlikte anılır. Radlof’un saha ve yayın çalışmaları, Thomsen’in çözüm başarısıyla birleşince Türkoloji yepyeni bir döneme girdi.
Orhun Yazıtları’nın içeriği de en az yazısının çözülmesi kadar önemlidir. Metinlerde kağanların millete seslenişi, devletin kuruluşu, düşüşü, yeniden toparlanışı, Çin’le ilişkiler, ihanet, birlik, töre, halkın refahı ve yöneticinin sorumluluğu gibi başlıklar yer alır. Bu metinler, yalnız eski bir yazı örneği değildir; Türk devlet aklının ve siyasal dilinin en eski ve en önemli belgelerindendir.
Vilhelm Thomsen, yalnız Türkoloji alanında değil, genel dil bilimi alanında da önemli bir isimdi. Hint-Avrupa dilleri, Fin-Ugor dilleri ve çeşitli dil aileleri üzerine çalıştı. Fakat Türk dünyasında onu ölümsüz kılan çalışma, kuşkusuz Orhun Yazıtları’nın çözülmesidir. Bir dil bilimci olarak sabırlı karşılaştırma, işaretleri çözme, kelime tekrarlarını izleme ve tarihsel bağlam kurma becerisiyle, yüzyıllardır okunamayan bir alfabenin anahtarını buldu.
Bu başarının Türk kültürü açısından sembolik değeri büyüktür. Çünkü bir milletin en eski yazılı seslerinden biri, başka bir ülkeden gelen bir bilim insanının çalışmasıyla yeniden anlaşılır hale gelmiştir. Bu durum, bilimsel merakın ulusal sınırları aşan tarafını da gösterir. Thomsen Türk değildi; ama Türk tarihinin en önemli belgelerinden birini dünyaya kazandıran kişi oldu.
Bugün Orhun Yazıtları denince akla Bilge Kağan’ın millete seslenen güçlü dili, Kül Tigin’in kahramanlığı, Tonyukuk’un devlet aklı ve eski Türkçenin sade ama etkileyici yapısı gelir. Fakat bütün bunları okuyabilmemizin arkasında Thomsen’in 1893’te yaptığı çözüm vardır. O çözüm olmasaydı, bu metinler hâlâ büyük ölçüde sessiz taşlar olarak kalacaktı.
1929 – Tıp Bayramı 12 Mayıs’ta kutlandı; sağlık tarihimizde 14 Mart’tan kısa süreli bir sapma yaşandı.
1929’da Türkiye’de Tıp Bayramı, alışılmış 14 Mart tarihi yerine 12 Mayıs’ta kutlanmaya başladı. Bu uygulama 1937’ye kadar sürdü. 12 Mayıs’ın seçilmesinin nedeni, bu tarihin Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda Türkçe tıp derslerinin başladığı gün olarak kabul edilmesiydi. Böylece Cumhuriyet’in erken döneminde Tıp Bayramı, yalnız modern tıp eğitiminin değil, Osmanlı’daki daha eski sağlık ve tıp geleneğinin de hatırlandığı bir güne bağlanmak istendi.
Türkiye’de Tıp Bayramı’nın asıl kökü 14 Mart tarihine dayanır. Çünkü modern tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilen Tıphane-i Âmire ve Cerrahhane-i Âmire, 14 Mart 1827’de açılmıştı. Ayrıca 14 Mart 1919’da İstanbul işgal altındayken tıbbiyelilerin yaptığı anma ve protesto, bu tarihe güçlü bir milli anlam da kazandırmıştı. Bu nedenle 14 Mart hem modern tıp eğitiminin hem de tıbbiyelilerin işgal karşısındaki duruşunun sembolü oldu.
Fakat 1929’da farklı bir tarihsel vurgu öne çıkarıldı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında sadece Batılı anlamda modern tıbbın değil, Anadolu’daki eski sağlık kurumlarının da hatırlanması isteniyordu. Bu çerçevede Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası öne çıkarıldı. Yıldırım Bayezid döneminde kurulan bu kurum, Osmanlı’nın erken dönem sağlık yapılarından biriydi. Darüşşifalar yalnız hasta bakılan yerler değildi; aynı zamanda tıp bilgisinin aktarıldığı, hekimliğin uygulamayla öğrenildiği kurumlardı.
Yıldırım Darüşşifası’nın önemi de buradan gelir. Osmanlı’da sağlık hizmeti, vakıf sistemiyle yakından bağlantılıydı. Darüşşifalar, çoğu zaman yoksul hastalara da hizmet veren, hekimlerin görev yaptığı, ilaçların hazırlandığı ve dönemin tıp bilgisinin uygulandığı merkezlerdi. Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası da bu geleneğin erken ve dikkat çekici örneklerinden biri olarak kabul edilir.
12 Mayıs’ın Tıp Bayramı olarak seçilmesi, bu eski tıp mirasını Cumhuriyet’in sağlık hafızasına ekleme çabasıydı. Yani mesele yalnız takvim değişikliği değildi. Türkiye’de tıp tarihinin başlangıcı nereden anlatılmalı sorusuna verilen farklı bir cevaptı. Bir yanda 1827’deki modern tıbbiye, diğer yanda Osmanlı’nın darüşşifa geleneği vardı. 1929’daki tercih, bu ikinci damarı görünür kılmaya çalıştı.
Bu uygulama kalıcı olmadı. 1929’dan 1937’ye kadar Tıp Bayramı 12 Mayıs’ta kutlandı; daha sonra yeniden 14 Mart tarihine dönüldü. Çünkü 14 Mart hem modern tıp eğitiminin başlangıcına hem de 1919’daki işgal karşıtı tıbbiyeli hareketine daha güçlü biçimde bağlanıyordu. Zamanla sağlık camiasının ortak hafızasında da 14 Mart daha baskın hale geldi.
Bu tarih, Türkiye’de sağlık tarihinin yalnız modern hastaneler ve tıp fakülteleriyle değil, daha eski darüşşifa geleneğiyle de birlikte düşünülmesi gerektiğini hatırlatır. 12 Mayıs uygulaması kısa sürdü; ama bu kısa parantez, Cumhuriyet’in erken döneminde tarih, meslek hafızası ve sağlık kurumları arasında nasıl bir bağ kurulmaya çalışıldığını göstermesi bakımından önemlidir.
1935 – Türk basketbolunun “dev adamı” Hüseyin Alp doğdu; potalardan Yeşilçam setlerine uzanan sıra dışı bir hayat başladı.
12 Mayıs 1935’te Türk basketbolunun unutulmaz isimlerinden Hüseyin Alp, Sivas’ta doğdu. 2,15 metreye ulaşan boyuyla döneminin en dikkat çekici sporcularından biriydi. Onun hikâyesi; geç yaşta keşfedilen, Türk basketbolunda iz bırakan, ardından Yeşilçam filmlerinde de görünen sıra dışı bir hayatın hikâyesidir.
Hüseyin Alp, dönemin birçok sporcusundan farklı olarak potalara geç sayılabilecek bir yaşta yöneldi. Uzun boyu nedeniyle dikkat çekti ve İstanbul’a gelişiyle birlikte basketbol kariyeri başladı. Bu yönüyle, planlı altyapı sisteminden yetişmiş modern sporculardan çok, tesadüflerin ve fiziksel avantajın spora kazandırdığı eski dönem yıldızlarını hatırlatır.
Basketbol kariyerinde özellikle İstanbul Teknik Üniversitesi ve Altınordu formalarıyla tanındı. O yıllarda Türk basketbolu bugünkü profesyonel yapısından çok uzaktı. Salon imkânları sınırlıydı, sporcular çoğu zaman yarı amatör koşullarda mücadele ediyordu. Buna rağmen Hüseyin Alp gibi fiziksel olarak olağanüstü oyuncular, basketbolun Türkiye’de daha görünür hale gelmesinde önemli rol oynadı.
Hüseyin Alp, 73 kez Türkiye A Millî Basketbol Takımı formasını giydi. Bu rakam, onun yalnız ilginç fiziğiyle değil, gerçekten sahada karşılığı olan bir sporcu olduğunu gösterir.
Onun adını özel kılan bir başka tarafı da Yeşilçam’dır. Hüseyin Alp, uzun boyu ve heybetli görüntüsüyle bazı filmlerde rol aldı. Özellikle fantastik, tarihi ya da macera türündeki yapımlarda fiziksel varlığıyla dikkat çeken karakterlere hayat verdi. Bu, dönemin Yeşilçam dünyası için şaşırtıcı değildi. Sinema sektörü, sporcuları, güreşçileri, uzun boylu ya da sıra dışı görünümlü kişileri zaman zaman perdeye taşıyor; onların fiziksel etkisinden yararlanıyordu. Hüseyin Alp de potadan beyaz perdeye uzanan bu ilginç geçişin unutulmaz örneklerinden biri oldu.
Hüseyin Alp, Türk basketbolunun henüz bugünkü uluslararası görünürlüğe sahip olmadığı bir dönemde, fiziksel özellikleriyle rakipler için ciddi bir avantaj yaratan, millî formayı defalarca giymiş, dönemin basketbol hafızasına kazınmış bir isimdi. Fakat kabul etmek gerekir ki onu popüler hafızada kalıcı yapan şeylerden biri de bu sıra dışı görüntüsü ve Yeşilçam’la kurduğu bağ oldu.
Hüseyin Alp’in hayatı erken sona erdi. 8 Ocak 1983’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Henüz 47 yaşındaydı. Ardında hem Türk basketbol tarihinde hem de popüler kültür hafızasında ayrıksı bir iz bıraktı.
1939 – Türk-İngiliz Ortak Bildirisi imzalandı; Türkiye, yaklaşan savaşta Batı bloğuna yaklaştı.
12 Mayıs 1939’da Türkiye ile Birleşik Krallık arasında Türk-İngiliz Ortak Bildirisi imzalandı. Bu bildiri, II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Türkiye’nin dış politikasında önemli bir dönemeçti. Avrupa hızla savaşa sürüklenirken Ankara, güvenliğini korumak, Akdeniz’deki dengeleri gözetmek ve olası bir saldırı karşısında yalnız kalmamak için İngiltere ile yakınlaşma yoluna gitti.
1930’ların sonunda Avrupa’da tablo giderek kararıyordu. Almanya, Adolf Hitler yönetiminde silahlanmış, Avusturya’yı ilhak etmiş, Çekoslovakya üzerindeki baskısını artırmıştı. İtalya ise Mussolini yönetiminde Akdeniz ve Balkanlar’da yayılmacı bir çizgi izliyordu. 1939 Nisan’ında İtalya’nın Arnavutluk’u işgal etmesi, Türkiye açısından alarm zillerinin çalmaya başlaması demekti. Çünkü bu hamle, İtalya’nın Balkanlar ve Doğu Akdeniz üzerindeki emellerinin açık göstergesiydi.
Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri dış politikada temel olarak güvenliğini korumaya, yeni bir savaşa sürüklenmemeye ve büyük güçler arasında denge kurmaya çalışıyordu. Atatürk döneminde izlenen “Yurtta sulh, cihanda sulh” çizgisi, İsmet İnönü döneminde de devam etti. Ancak 1939’a gelindiğinde sadece barış istemek yeterli değildi; Avrupa’da savaş ihtimali artık diplomatik bir tahmin değil, neredeyse kapıdaki gerçekti.
Türk-İngiliz Ortak Bildirisi bu atmosferde ortaya çıktı. Bildiride iki ülke, Akdeniz bölgesinde güvenliğin korunması ve bir saldırı durumunda birlikte hareket edilmesi yönünde siyasi irade ortaya koydu. Bu, henüz tam kapsamlı bir ittifak antlaşması değildi; ama Türkiye’nin İngiltere ile aynı güvenlik çizgisine yaklaşmaya başladığını gösteriyordu.
Bildirinin bir diğer önemli yönü, Türkiye’nin İngiltere’yle birlikte, Fransa ile de benzer bir çizgiye yönelmesiydi. Nitekim aynı yıl içinde Türkiye, İngiltere ve Fransa arasında daha kapsamlı görüşmeler yürütüldü. Bu süreç sonunda 19 Ekim 1939’da Türkiye-İngiltere-Fransa Üçlü İttifak Antlaşması imzalanacaktı. 12 Mayıs bildirisi, işte bu antlaşmaya giden yolun önemli basamaklarından biriydi.
Bu dönemde Hatay meselesi de Türkiye-Fransa ilişkileri açısından kritik önemdeydi. Hatay’ın Türkiye’ye katılması süreci 1939’da tamamlanacaktı. Fransa, Suriye üzerindeki manda yönetimi nedeniyle Hatay konusunda belirleyici aktördü. Türkiye’nin Fransa ile ilişkilerini bozmayacak, hatta Batı bloğuyla yakınlaşmayı güçlendirecek bir diplomatik denge kurması gerekiyordu. Bu yüzden 1939’daki İngiltere ve Fransa temasları, Hatay’ın Türkiye’ye katılması süreciyle de dolaylı olarak bağlantılıydı.
Türk-İngiliz Ortak Bildirisi’nin asıl anlamı, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı öncesi yalnız kalmama arayışıdır. Ankara, Almanya ve İtalya’nın saldırgan politikalarını dikkatle izliyor; Sovyetler Birliği ile ilişkilerini de tamamen koparmadan Batı ile güvenlik bağını güçlendirmeye çalışıyordu. Bu çok hassas bir dengeydi. Türkiye, bir yandan İngiltere ve Fransa’ya yaklaşıyor, diğer yandan kendisini doğrudan savaşa sokacak taahhütlerden kaçınmaya çalışıyordu.
Nitekim II. Dünya Savaşı başladığında Türkiye hemen savaşa girmedi. İnönü yönetimi savaş boyunca büyük güçler arasında zor bir denge politikası yürüttü. Almanya, İngiltere, Sovyetler Birliği ve müttefikler arasında baskı gördü; fakat ülkeyi savaşın yıkımından uzak tutmaya çalıştı. Bu bakımdan 12 Mayıs 1939 bildirisi, Türkiye’nin savaşa girmemek için diplomatik zeminini güçlendirdiği adımlardan biri olarak okunmalıdır.
Bildirinin bir başka sonucu da Türkiye’nin stratejik önemini göstermesidir. Boğazlar, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Ortadoğu ve Karadeniz bağlantısı nedeniyle Türkiye, savaş öncesi diplomaside vazgeçilmez bir ülkeydi. İngiltere açısından Türkiye’nin kendi yanında ya da en azından Almanya-İtalya çizgisinin dışında kalması büyük önem taşıyordu. Türkiye açısından ise İngiltere ile yakınlaşmak, İtalya tehdidine ve bölgesel yalnızlığa karşı güvence arayışı anlamına geliyordu.
1939 – Gölcük’te liman ve tersane için Almanlarla sözleşme imzalandı.
12 Mayıs 1939’da İzmit Körfezi’nin stratejik noktalarından biri olan Gölcük’te liman ve tersane inşa edilmesi için bir Alman grubuyla sözleşme imzalandı. Bu madde, Kocaeli açısından sıradan bir yerel yatırım notu değildir. Gölcük’ün Türkiye denizciliği, donanması ve savunma sanayisi içindeki yerini anlamak için önemli bir dönemeçtir.
Gölcük’ün askerî denizcilik açısından önemi Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanır. 1920’lerde Türk donanmasının önemli gemilerinden biri olan Yavuz Zırhlısı’nın onarımı için Gölcük’te havuz ve bakım imkânları oluşturulmuştu. Yavuz’un onarımı, genç Cumhuriyet’in denizde kendi bakım ve onarım kabiliyetini kurma arzusunun sembollerinden biriydi. Bu süreç, Gölcük’ün ileride donanmanın ana merkezlerinden biri haline gelmesinin yolunu açtı.
1930’ların sonunda Türkiye, yaklaşan savaş tehlikesini açık biçimde görüyordu. Avrupa’da Almanya hızla silahlanmış, İtalya Akdeniz’de yayılmacı bir çizgiye girmiş, II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Böyle bir dönemde Türkiye için donanma altyapısı, doğrudan bir güvenlik meselesiydi. Boğazları, Marmara’yı, Karadeniz bağlantısını ve Ege-Akdeniz hattını korumak isteyen bir ülkenin güçlü bakım-onarım tesislerine ihtiyacı vardı.
Gölcük bunun için doğru yerlerden biriydi. İzmit Körfezi, doğal korunaklı yapısı sayesinde askeri liman ve tersane için elverişliydi. İstanbul’a, Marmara’ya ve Boğazlara yakınlığı; aynı zamanda Anadolu içlerine ve demiryolu bağlantılarına erişimi, Gölcük’ü stratejik hale getiriyordu. Bu nedenle Gölcük’te liman ve tersane inşa edilmesi fikri, Türkiye’nin deniz savunması açısından da önem taşıyordu.
12 Mayıs 1939’da Almanlarla imzalanan sözleşme, bu büyük altyapı hedefinin parçasıydı. Ancak tarih burada ironik biçimde devreye girdi. Aynı gün Türkiye, İngiltere ile ortak bildiri imzalayarak savaş öncesi Batı ile yakınlaşma yönünde kritik bir adım atmıştı. Bir tarafta İngiltere ile güvenlik diplomasisi yürütülüyor, diğer tarafta Gölcük’te tersane ve liman inşası için Almanlarla teknik ve ekonomik ilişki kuruluyordu. Bu tablo, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı öncesindeki zor denge politikasını çok iyi gösterir.
Fakat proje beklendiği gibi ilerleyemedi. II. Dünya Savaşı’nın başlaması, Alman şirketlerinin bu projeyi yürütmesini zorlaştırdı. Gölcük Tersanesi üzerine yapılan çalışmalarda da 1939’da anlaşması yapılan tersane projesinin bu kez II. Dünya Savaşı engeline takıldığı, savaşın başlamasıyla Alman şirketlerinin projeyi yapamayacağının ortaya çıktığı belirtilir. Bunun üzerine tersane yapım işinin İngilizlere devredilmesi ve finansmanın İngiliz kredisiyle sağlanması gündeme geldi.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Gölcük’teki tersane meselesi, doğrudan uluslararası güç dengelerine bağlıydı. Türkiye, savaşın eşiğinde bir yandan savunma altyapısını güçlendirmek istiyor, diğer yandan Almanya, İngiltere ve diğer büyük güçlerle ilişkilerini dikkatle yönetmeye çalışıyordu. Tersane inşaatının hangi ülke grubu tarafından yapılacağı bile dönemin dış politika dengelerinden bağımsız değildi.
Gölcük Tersanesi’nin uzun vadeli önemi ise tartışmasızdır. Zamanla burası Türk Deniz Kuvvetleri’nin en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Donanmanın bakım, onarım, modernizasyon ve gemi inşa kabiliyetleri açısından Gölcük, Türkiye’nin deniz gücü hafızasında özel bir yere yerleşti. İzmit Körfezi’nin denizcilik geçmişi, Nikomedia’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e uzanan uzun bir çizgiye sahiptir.
Bu yüzden 12 Mayıs 1939, Kocaeli tarihi açısından yerel bir dipnot gibi görülmemelidir. O gün imzalanan sözleşme, savaş öncesi Türkiye’nin deniz savunmasını güçlendirme arayışını, Gölcük’ün donanma merkezi kimliğinin pekişmesini ve Kocaeli’nin yalnız sanayiyle birlikte askeri denizcilik altyapısı açısından da stratejik bir şehir olduğunu gösterir.
Bugün Gölcük denince akla Türk donanmasının hafızası, tersane emeği, askeri disiplin ve denizcilik kültürü de gelir. 1939’daki liman ve tersane sözleşmesi, bu kimliğin gelişiminde önemli halkalardan biridir. II. Dünya Savaşı projeyi sekteye uğratmış olsa da Gölcük’ün Türkiye’nin deniz savunmasındaki merkezi rolü sonraki yıllarda daha da belirgin hale gelmiştir.
1940 – Tekirdağlı Hüseyin, Kırkpınar’da altıncı kez başpehlivan oldu; er meydanının unutulmaz isimleri arasına girdi.
12 Mayıs 1940’ta Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nde Tekirdağlı Hüseyin, altıncı kez başpehlivanlığı kazandı. Bu başarı, Türkiye’nin en eski spor geleneklerinden biri olan Kırkpınar’da kalıcı bir yer edinmek anlamına geliyordu.
Kırkpınar, dünyanın en eski geleneksel spor organizasyonlarından biri kabul edilir. Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e uzanan bu büyük güreş geleneği, yalnız bir spor müsabakası değildir; ritüelleri, duaları, cazgırı, peşrevi, davul-zurnası, kispeti, ağalığı ve seyirci kültürüyle başlı başına bir halk hafızasıdır. Bu nedenle Kırkpınar’da başpehlivan olmak, sıradan bir şampiyonluk kazanmak değildir. Er meydanında adını kuşaktan kuşağa taşıyacak bir unvana sahip olmaktır.
Yağlı güreşte başpehlivanlık, gücün yanında sabır, denge, nefes, teknik ve dayanıklılık ister. Pehlivanlar kispet giyer, vücutları zeytinyağıyla yağlanır ve rakibi kavramak neredeyse başlı başına bir mücadele haline gelir. Bu nedenle yağlı güreş, dışarıdan bakıldığında sadece kaba kuvvet gibi görünse de aslında ciddi bir oyun zekâsı gerektirir. Rakibin dengesini bozmak, doğru anda paça kazık yapmak, açık yakalamak, sabırla yorup son darbeyi vurmak gerekir.
Tekirdağlı Hüseyin’in altıncı başpehlivanlığı bu yüzden önemlidir. Kırkpınar’da bir kez başpehlivan olmak bile büyük başarıyken, bunu altı kez tekrarlamak pehlivanın uzun süre zirvede kalacak kadar istikrarlı olduğunu gösterir. Er meydanında tesadüfi şampiyonluk olabilir; fakat tekrar eden başpehlivanlık, karakter, disiplin ve ustalık ister.
1940 yılı ise Türkiye açısından sıradan bir yıl değildi. Dünya, II. Dünya Savaşı’nın içine girmişti. Türkiye savaşa katılmamış olsa da savaşın gölgesi ekonomi, askerlik, günlük hayat ve toplum psikolojisi üzerinde hissediliyordu. Böyle bir dönemde Kırkpınar gibi geleneksel organizasyonların sürmesi, halkın kültürel devamlılığı açısından da anlam taşıyordu. Savaşın belirsizliği içinde er meydanı, eski düzenin, yerel gururun ve geleneksel dayanıklılığın yaşadığı alanlardan biriydi.
Kırkpınar’da başpehlivanların hafızası, yalnız spor istatistiği olarak tutulmaz. Aliço, Kel Aliço, Adalı Halil, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Koca Yusuf gibi isimler güreş tarihinin efsaneleri haline gelmiştir. Tekirdağlı Hüseyin de birden fazla başpehlivanlık kazanarak bu büyük zincirin dikkat çekici halkalarından biri oldu. Onun adı, Trakya’nın güreş geleneğiyle de birlikte anılır. Çünkü Kırkpınar’ın ruhunda Edirne kadar Tekirdağ, Kırklareli, Balkanlar ve Rumeli pehlivan kültürü de vardır.
1949 – Berlin Ablukası sona erdi; Soğuk Savaş’ın ilk büyük krizi hava köprüsüyle aşıldı.
12 Mayıs 1949’da Sovyetler Birliği, Batı Berlin’e uyguladığı ablukayı kaldırdı. Yaklaşık 11 ay süren Berlin Ablukası, II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın iki kutba ayrıldığını gösteren ilk büyük krizlerden biriydi. Bu kriz, aynı zamanda bütün Soğuk Savaş düzeninin de habercisi oldu.
- Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya dört işgal bölgesine ayrılmıştı. ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği ülkenin farklı bölgelerini kontrol ediyordu. Başkent Berlin de Almanya’nın doğusunda, Sovyet işgal bölgesinin içinde kalmasına rağmen yine dört sektöre bölünmüştü. Yani Batı Berlin, Sovyet kontrolündeki toprakların ortasında Batılı devletlerin yönettiği bir ada gibiydi.
Kriz 1948’de patladı. Batılı müttefikler, kendi işgal bölgelerinde ekonomik toparlanmayı hızlandırmak için para reformu yaptı. Sovyetler Birliği bunu, Batı Almanya’nın ayrı bir devlet haline getirilmesi yolunda atılmış adım olarak gördü. Bunun üzerine 24 Haziran 1948’de Batı Berlin’e giden kara ve demiryolu bağlantıları kesildi. Amaç açıktı: Batılı devletleri Berlin’den çıkmaya zorlamak.
Batı Berlin’de yaklaşık iki milyondan fazla insan yaşıyordu. Şehir kömür, gıda, ilaç ve temel ihtiyaçlar bakımından dışarıya bağımlıydı. Kara yolları kapatılınca Batılı devletlerin önünde iki seçenek vardı: Ya Berlin’den çekileceklerdi ya da şehri başka bir yolla ayakta tutacaklardı. Askerî çatışma riski çok büyüktü. Sovyetlerle doğrudan savaşa girmek, yeni bitmiş dünya savaşının ardından Avrupa’yı yeniden ateşe atabilirdi.
Bu noktada tarihe geçen Berlin Hava Köprüsü başladı. ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batılı müttefikler, Batı Berlin’e uçaklarla yiyecek, kömür, ilaç ve temel malzeme taşımaya başladı. Uçaklar günün her saatinde Berlin’e iniyor, şehri havadan besliyordu. Bu operasyon olağanüstü bir lojistik başarıydı. Aylar boyunca binlerce uçuş yapıldı, milyonlarca ton malzeme taşındı.
Berlin Hava Köprüsü’nün en sembolik yönlerinden biri, Amerikan pilot Gail Halvorsen’in çocuklara paraşütlerle şeker atmasıydı. Bu yüzden bazı uçaklar “Candy Bomber” yani “şeker bombardıman uçağı” diye anıldı. Bu küçük jest, krizin sert siyasi atmosferi içinde Batı Berlin halkıyla müttefikler arasında duygusal bir bağ kurdu. Abluka, sadece askerî ve diplomatik bir mücadele değil, aynı zamanda propaganda ve moral savaşıydı.
Sovyetler Birliği, Batılıların bu kadar uzun süre direnebileceğini hesaplamamıştı. Batı Berlin’in açlık ve soğukla çökeceği düşünülüyordu. Ancak hava köprüsü başarılı oldu. Şehir teslim olmadı. Batılı devletler de Berlin’den çıkmadı. Sonunda Sovyetler, 12 Mayıs 1949’da ablukayı kaldırmak zorunda kaldı.
Ablukanın kalkması krizi bitirdi ama Almanya’nın bölünmesini engellemedi. Aynı yıl, Mayıs 1949’da Batı Almanya’da Federal Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Buna karşılık Ekim 1949’da Sovyet destekli Alman Demokratik Cumhuriyeti ortaya çıktı. Böylece Almanya, Soğuk Savaş’ın en görünür cephelerinden biri haline geldi. Berlin ise bu bölünmenin en keskin simgesi oldu.
Berlin Ablukası’nın uzun vadeli sonucu çok büyüktür. Batılı devletler, Sovyet baskısına karşı daha kurumsal bir savunma yapısına ihtiyaç duyduklarını gördü. 1949’da NATO’nun kurulması da bu atmosferden bağımsız değildir. Yani Berlin krizi, Batı ittifakının sertleşmesinde ve Soğuk Savaş bloklarının belirginleşmesinde etkili oldu.
Bu olay aynı zamanda Berlin halkının hafızasında özel bir yer edindi. Batı Berlin, Sovyet bölgesinin ortasında Batı dünyasının ileri karakolu gibi kaldı. 1961’de Berlin Duvarı’nın yapılmasıyla bu sembol daha da güçlenecekti. 1948-1949 ablukası, Berlin Duvarı’na giden uzun Soğuk Savaş hikâyesinin ilk büyük sahnesiydi.
1951 – Eniwetok Atolü’nde termonükleer deneme yapıldı; hidrojen bombasına giden yol açıldı.
1951 baharında ABD, Büyük Okyanus’taki Eniwetok Atolü’nde Operation Greenhouse adı verilen bir dizi nükleer deneme yaptı. Bu denemeler, klasik atom bombalarından daha güçlü silahların geliştirilmesi için kritik önemdeydi. Özellikle Greenhouse George adlı deneme, termonükleer reaksiyonun yani hidrojen izotoplarının çok yüksek sıcaklıkta kaynaşarak enerji üretmesinin ilk kez insan eliyle gözlemlendiği denemelerden biri kabul edilir. Ancak bu patlamanın enerjisinin büyük bölümü hâlâ fisyondan, yani atom çekirdeğinin parçalanmasından geliyordu. Füzyon katkısı sınırlıydı.
1951’de Eniwetok’ta yapılan denemeler, hidrojen bombasının geliştirilmesinde kullanılan termonükleer ilkeleri sınama amacı taşıyordu. Bu deneyler, bir yıl sonra Ivy Mike adıyla gerçekleştirilecek ilk tam ölçekli hidrojen bombası denemesinin yolunu açtı.
Hidrojen bombası, klasik atom bombasından farklıdır. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar fisyon temelli silahlardı; yani ağır atom çekirdeklerinin parçalanmasıyla enerji açığa çıkarıyorlardı. Hidrojen bombasında ise fisyon patlaması, çok daha güçlü bir füzyon sürecini tetikler. Hidrojen izotopları kaynaşır ve çok daha büyük enerji ortaya çıkar. Bu yüzden hidrojen bombaları, atom bombalarına göre kat kat yıkıcı olabilir.
1951’deki Greenhouse denemeleri, Soğuk Savaş’ın sertleştiği bir dönemde yapıldı. Sovyetler Birliği 1949’da ilk atom bombasını denemiş, ABD’nin nükleer tekelini bitirmişti. Washington yönetimi artık sadece atom bombasına sahip olmanın yeterli olmayacağını düşünüyordu. Daha güçlü, daha etkili ve Sovyetlere karşı caydırıcılığı artıracak yeni silahlar arıyordu. Hidrojen bombası fikri bu ortamda hız kazandı.
Bu süreçte bilim insanları arasında da ciddi tartışmalar yaşandı. Hidrojen bombası, sadece teknik bir buluş değildi; insanlığın yıkım kapasitesini olağanüstü ölçüde artıracak bir silahtı. Bazı bilim insanları bu silahın geliştirilmesine karşı çıktı. Robert Oppenheimer gibi isimler, hidrojen bombasının askeri gereklilikten çok ahlaki bir felaket doğurabileceğini savundu. Buna karşılık Edward Teller gibi isimler, Sovyetler Birliği’nin de aynı yolu izleyeceğini ve ABD’nin geri kalmaması gerektiğini ileri sürdü.
1951 denemeleri, işte bu büyük tartışmanın bilimsel ve askeri zeminini hazırladı. Eniwetok’ta yapılan testlerde elde edilen veriler, termonükleer silah tasarımlarının geliştirilmesine katkı sağladı. Bir yıl sonra, 1 Kasım 1952’de yapılan Ivy Mike denemesiyle ilk tam ölçekli hidrojen bombası patlatıldı. Bu patlama yaklaşık 10,4 megaton gücündeydi; yani Hiroşima’ya atılan bombadan yüzlerce kat daha güçlüydü. 1951’deki denemelerin gücü ise bu seviyede değildi.
Burada bir başka önemli nokta da Eniwetok’un kendisidir. Marshall Adaları’ndaki bu atol, ABD’nin Pasifik’teki nükleer deneme alanlarından biri haline geldi. Bu denemeler yalnız bilimsel ve askeri sonuçlar doğurmadı; bölgedeki çevreyi, yerel halkların yaşamını ve Pasifik adalarının kaderini de derinden etkiledi. Nükleer denemeler nedeniyle bazı adalar boşaltıldı, radyasyon kirliliği oluştu ve yerel topluluklar uzun vadeli sağlık ve çevre sorunlarıyla karşı karşıya kaldı.
1965 – Doğu Pakistan’da kasırga ve dev dalgalar kıyıları vurdu; on binlerce insan hayatını kaybetti.
12 Mayıs 1965’te, o dönem Doğu Pakistan olarak bilinen bugünkü Bangladeş kıyıları büyük bir kasırga felaketiyle sarsıldı. Bengal Körfezi’nden gelen güçlü fırtına, özellikle Barisal ve Bakerganj çevresinde büyük yıkıma yol açtı. İlk haberlerde can kaybı “10 binin üzerinde” olarak duyuruldu; sonraki kayıtlarda ölü sayısı 12 bini, bazı afet listelerinde ise 19 bini aşan rakamlarla verildi. Bu belirsizlik bile felaketin büyüklüğünü gösterir: Kıyı köyleri silindi, haberleşme koptu, gerçek kaybı tespit etmek günlerce mümkün olmadı.
Doğu Pakistan, coğrafi olarak dünyanın en riskli bölgelerinden biriydi. Ganj, Brahmaputra ve Meghna nehirlerinin oluşturduğu dev delta, Bengal Körfezi’ne açılır. Bu alçak kıyı şeridi, kasırgalarla birlikte gelen fırtına kabarmalarına karşı son derece savunmasızdır. Deniz birkaç metre yükseldiğinde, yalnız sahil değil, kilometrelerce içerideki köyler de su altında kalabilir. 1965 felaketinde de asıl öldürücü etki yalnız rüzgâr değil, denizin karaya doğru sürüklediği dev su kütlesiydi.
Kasırganın rüzgâr hızı bazı kayıtlarda saatte 160 kilometrenin üzerine çıkmış görünür. Ancak Bengal deltası için tehlikenin tamamı rüzgârla açıklanamaz. Bölge düz, yoğun nüfuslu ve bu nüfus yoksul olduğu için çoğu zaman sağlam yapılara ya da yüksek güvenli alanlara ulaşamazdı. Evlerin büyük bölümü dayanıksızdı. Uyarı sistemleri bugünkü kadar gelişmiş değildi. Haberleşme zayıftı. Bu yüzden yaklaşan fırtınayı bilmek ile ondan kaçabilmek arasında büyük bir uçurum vardı.
Felaketin en ağır sonuçlarından biri, çok sayıda insanın gece ya da sabaha karşı yükselen sulara yakalanmasıydı. Kıyı köylerinde yaşayanlar için birkaç saat içinde kaçacak yol kalmadı. Evler yıkıldı, tekneler parçalandı, tarlalar tuzlu suyla kaplandı, hayvanlar öldü. Birçok aile sadece yakınlarını değil, geçim kaynağını da kaybetti. Balıkçılık ve tarımın ağır darbe alması, felaketin etkisini günler ve haftalarla sınırlı bırakmadı; yoksulluk, salgın riski ve gıda sıkıntısı da arkadan geldi.
Bu felaket, Bangladeş’in daha sonra yaşayacağı büyük kasırga tarihinin acı habercilerinden biriydi. 1970’te yine Doğu Pakistan’da yaşanan Bhola Kasırgası, yüz binlerce insanın ölümüne yol açacak ve modern tarihin en ölümcül doğal afetlerinden biri olarak kayda geçecekti. 1965’teki yıkım, bölgenin ne kadar kırılgan olduğunu zaten göstermişti; fakat yeterli sığınak, erken uyarı ve tahliye sistemi olmadan bu coğrafyada her büyük fırtına kitlesel ölüme dönüşebiliyordu.
Doğu Pakistan’daki bu tür afetler, aynı zamanda siyasi sonuçlar da doğurdu. Merkezî yönetimin afetlere geç ve yetersiz müdahale ettiği düşüncesi, Doğu Pakistan halkında ihmal edilmişlik duygusunu büyüttü. Bu duygu, sonraki yıllarda Batı Pakistan ile Doğu Pakistan arasındaki siyasi kopuşu besleyen unsurlardan biri olacaktı. 1971’de Bangladeş’in bağımsızlığına giden süreçte ekonomik, dilsel ve siyasi sorunların yanında, afet yönetimindeki eşitsizlik algısı da derin bir hafıza olarak kaldı.
1965 – Luna 5 Ay’a çarptı; Sovyetlerin yumuşak iniş denemesi başarısız oldu
12 Mayıs 1965’te Sovyetler Birliği’nin insansız uzay aracı Luna 5, Ay yüzeyine çarptı. Aslında görev, Ay’a kontrollü biçimde inmek için hazırlanmıştı. Sovyetler, uzay yarışında bir sonraki büyük eşiği aşmak istiyor; yalnızca Ay’a ulaşmayı değil, bir aracı Ay yüzeyine sağlam biçimde indirmeyi hedefliyordu. Ancak planlandığı gibi olmadı.
Luna 5, Ay’a yaklaşırken yapılması gereken yönlendirme ve frenleme manevralarında sorun yaşadı. Araç yeterince yavaşlatılamayınca Ay yüzeyine yumuşak iniş yapamadı ve sert biçimde çakıldı. Çarpma noktası, Ay’ın görünen yüzündeki Bulutlar Denizi yani Mare Nubium bölgesi yakınları olarak kayıtlara geçti.
Bu başarısızlık, Sovyetler için uzay yarışında önemli bir hayal kırıklığıydı. Çünkü 1959’da Luna 2 ile Ay’a ulaşan ilk ülke olmuşlar, Luna 3 ile Ay’ın görünmeyen yüzünün ilk fotoğraflarını çekmişlerdi. Fakat Ay’a sağlam iniş yapmak çok daha zor bir mühendislik problemiydi. Bir gök cismine ulaşmak başka, oraya kontrollü biçimde inmek bambaşka bir aşamaydı.
Luna 5’in Ay yüzeyine çarpması bu yüzden yalnızca bir başarısız görev olarak görülmemeli. Bu deneme, Ay’a iniş teknolojisinin ne kadar güç olduğunu gösteren adımlardan biriydi. Sovyetler bu denemeden sonra vazgeçmedi. Yaklaşık dokuz ay sonra, 1966’da Luna 9, Ay yüzeyine yumuşak iniş yapan ilk uzay aracı olmayı başardı ve Ay’dan fotoğraf gönderen ilk araç olarak tarihe geçti.
1967 – Pink Floyd dört kanallı ses sistemiyle konser verdi; rock sahnesinde surround döneminin kapısı aralandı
12 Mayıs 1967’de Pink Floyd, Londra’daki Queen Elizabeth Hall’da düzenlenen “Games for May” konseriyle rock müzik tarihinde önemli bir eşiği geçti. Bu konser, yalnızca grubun erken dönemindeki dikkat çekici performanslardan biri değildi; aynı zamanda rock sahnesinde quadraphonic, yani dört kanallı çevresel ses düzeninin kullanıldığı ilk büyük örneklerden biri olarak kabul edildi.
Quadraphonic sistemde ses, salondaki farklı hoparlör gruplarına ayrı kanallardan gönderiliyordu. Böylece müzik yalnızca sahneden seyirciye doğru gelmiyor; salonun içinde dolaşıyormuş gibi duyuluyordu. Pink Floyd bu sistem için Azimuth Co-ordinator adı verilen özel bir kontrol düzeneği kullandı. Bu cihaz sayesinde sesler salonun farklı noktalarındaki hoparlörlere yönlendirilebiliyor, kuş sesleri, efektler ve müzikal parçalar seyircinin çevresinde hareket ediyormuş hissi yaratıyordu.
Konserin adı da dönemin ruhunu taşıyordu: “Games for May – Space Age Relaxation for the Climax of Spring.” Yani 1960’ların Londra’sındaki psychedelic atmosfer, uzay çağı merakı, ışık gösterileri, deneysel sesler ve sahne performansı aynı gecede birleşmişti. Pink Floyd henüz kariyerinin başındaydı; Syd Barrett’ın yaratıcı ağırlığı hâlâ grubun üzerinde hissediliyor, grup klasik rock konserinden çok daha fazlasını deniyordu.
Bu gece, Pink Floyd’un sonraki yıllarda iyice belirginleşecek sahne anlayışının da erken habercisiydi. Grup, ilerleyen dönemde yalnızca albümleriyle değil, konser teknolojisi, ışık tasarımı, ses mühendisliği ve görsel anlatımıyla da rock tarihini değiştirecekti. The Dark Side of the Moon, Wish You Were Here ve The Wall gibi projelerde zirveye çıkacak o büyük sahne fikrinin küçük ama cesur ilk denemelerinden biri burada görülüyordu.
İşin ilginç tarafı, konser sanatsal açıdan efsaneleşse de mekân için pek hoş bitmedi. Gösteride kullanılan efektler, çiçekler ve sabun köpükleri salonun döşemelerine zarar verince Pink Floyd’un Queen Elizabeth Hall’da yeniden sahne alması uzun süre engellendi. Yani rock tarihinin en yenilikçi konserlerinden biri, aynı zamanda mekân yönetiminin başını ağrıtan bir bir vakaya dönüştü.
1976 – Türkiye, FKÖ’nün büro açma isteğini kabul etti; Filistin meselesi Ankara’da resmî görünürlük kazandı
12 Mayıs 1976’da Türkiye, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Türkiye’de büro açma isteğini kabul etti. Bu karar; Türkiye’nin Filistin meselesine bakışında daha görünür ve kurumsal bir dönemin işaretlerinden biri oldu. Bu gelişme, Ankara’nın Ortadoğu politikasında Filistin davasını artık daha açık bir diplomatik muhataplık zemini içinde ele aldığını gösteriyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: 1976’daki karar, FKÖ’nün Türkiye’de büro açma isteğinin kabul edilmesidir; Ankara’daki temsilciliğin fiilî açılışı ise daha sonra, 1979’da gerçekleşmiştir. Bu ayrım önemli. Çünkü 1976 kararı diplomatik zeminin hazırlanması anlamına gelirken, 1979’daki açılış Türkiye-FKÖ ilişkilerinde daha görünür bir aşamaya geçildiğini gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü, 1960’lardan itibaren Filistin halkının siyasi temsilini üstlenen en önemli yapı haline gelmişti. 1970’li yıllarda Arap-İsrail meselesi, Lübnan’daki çatışmalar, Soğuk Savaş dengeleri ve petrol krizinin etkileriyle Ortadoğu, dünya siyasetinin merkez başlıklarından biri durumundaydı. Türkiye de bu dönemde hem Batı ittifakı içindeki yerini hem de İslam dünyası ve Arap ülkeleriyle ilişkilerini dengelemeye çalışıyordu.
Bu nedenle 12 Mayıs 1976’daki karar, teknik bir başlıktan çok daha büyük bir siyasi anlam taşıyordu. Türkiye, Filistin meselesini yalnızca uzak bir Ortadoğu sorunu olarak değil, bölgesel diplomasi içinde doğrudan temas kurulması gereken bir başlık olarak görmeye başlamıştı. FKÖ’nün Türkiye’de temsil arayışının kabul edilmesi, ilerleyen yıllarda Ankara ile Filistin hareketi arasındaki ilişkilerin güçlenmesine giden yolun önemli adımlarından biri oldu.
1978 – Liselerdeki Ahlak dersi kaldırıldı; Türkiye’de din, ahlak ve eğitim tartışmalarının sertleştiği dönemlerden biri yaşandı.
12 Mayıs 1978’de, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından liselerde okutulan Ahlak dersi, bu derse ait müfredat programları ve ders kitapları uygulamadan kaldırıldı. Bu karar; Türkiye’de okul, ahlak eğitimi, din öğretimi, laiklik ve devletin genç kuşaklara hangi değerleri aktaracağı tartışmasının parçasıydı.
Ahlak dersi, 1970’lerin siyasi atmosferi içinde zaten tartışmalı bir alandaydı. Türkiye o yıllarda sağ-sol çatışmalarının, ideolojik kamplaşmanın, öğrenci olaylarının ve eğitim kurumlarına yansıyan politik gerilimlerin içinden geçiyordu. Okullarda hangi bilginin verileceği kadar, hangi değerlerin öğretileceği de siyasal bir mesele haline gelmişti. Bu yüzden Ahlak dersi üzerindeki karar, teknik bir müfredat düzenlemesi gibi görünse de dönemin ideolojik ikliminden bağımsız değildi.
Türkiye’de din ve ahlak öğretiminin okul programlarındaki yeri, Cumhuriyet tarihi boyunca birçok kez değişti. Din dersleri kimi dönemlerde programdan çıkarıldı, kimi dönemlerde seçmeli ya da zorunlu hale getirildi, kimi dönemlerde de ahlak dersiyle birlikte yeniden düzenlendi. 1960’lardan 1980’lere uzanan süreçte liselerde Din Bilgisi, Ahlak ve daha sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri farklı biçimlerde ele alındı.
1978’deki kaldırma kararı, Bülent Ecevit başbakanlığındaki hükümet dönemine denk geldi. O yıllarda eğitim politikası, pedagojik bir alan olmasının yanı sıra doğrudan siyasi mücadele başlığıydı. Ahlak dersinin içeriği, ders kitaplarının dili, öğrenciye nasıl bir yurttaş ve değer anlayışı kazandırılacağı gibi konular farklı çevreler tarafından farklı biçimlerde yorumlanıyordu. Bazı çevreler bu dersi dinî-muhafazakâr değer aktarımının bir aracı olarak görürken, bazıları gençlere ortak ahlaki sorumluluk, toplum bilinci ve yurttaşlık terbiyesi verilmesi gerektiğini savunuyordu.
Burada önemli olan şu: Ahlak dersi kaldırıldı diye okullarda ahlak tartışması bitmedi. Tam tersine, bu karar meselenin daha da büyüyeceğini gösterdi. Çünkü Türkiye’de ahlak eğitimi sorusu hiçbir zaman yalnız “bir ders olsun mu olmasın mı?” sorusundan ibaret kalmadı. Asıl mesele, ahlakın dinle mi, yurttaşlıkla mı, laik eğitimle mi, millî kültürle mi, aileyle mi, yoksa hepsinin birleşimiyle mi öğretileceği sorusuydu.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu alan yeniden düzenlendi. 1982 Anayasası ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu dersler arasına girdi. Yani 1978’de liselerde Ahlak dersinin kaldırılmasıyla açılan tartışma, birkaç yıl sonra bambaşka bir siyasal iklimde, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiyle yeni bir aşamaya geçti. Anayasa Mahkemesi kararlarında da Türkiye’de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin anayasal zorunluluk olduğu ve müfredat ile ders kitaplarının Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlandığı ifade edilir.
Bu olayın önemi biraz da buradadır. 1978 kararı, Türkiye’de eğitimin değerler alanının ne kadar hassas olduğunu gösterir. Matematik, fizik ya da coğrafya dersinin programdan çıkarılması başka bir tartışmadır; ahlak dersinin kaldırılması ise doğrudan “devlet nasıl insan yetiştirmek istiyor?” sorusunu gündeme getirir. Bu yüzden karar, yalnız eğitim tarihinin değil, Türkiye’nin laiklik, din eğitimi ve yurttaşlık anlayışı tartışmalarının da parçası olarak görülmelidir.
Bugünden bakıldığında 12 Mayıs 1978, liselerde bir dersin kaldırıldığı sıradan bir bürokratik gün gibi görünmez. Bu tarih, Türkiye’de okulun aynı zamanda değer aktaran bir kurum olarak görüldüğünü; bu değer aktarımının da her dönem siyasi, toplumsal ve ideolojik tartışmaların merkezinde yer aldığını hatırlatır. Ahlak dersi kaldırıldı, sonra başka biçimde geri döndü; ama Türkiye’nin “ahlakı kim, nasıl, hangi dille öğretecek?” sorusu hiçbir zaman tamamen kapanmadı.
1978 – Ankara’daki YIBA Çarşısı yandı; yangın merdiveni olmayan binada 49 kişi hayatını kaybetti.
12 Mayıs 1978’de Ankara’nın Dışkapı semtindeki YIBA Çarşısı’nda çıkan yangın, Türkiye’nin en acı iş yeri ve çarşı facialarından biri olarak tarihe geçti. Akşam saatlerinde başlayan yangında 49 kişi hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi yaralandı. Ölenler arasında çarşı esnafı, öğretmenler ve okul çıkışı alışverişe ya da gezmeye gelen öğrenciler de vardı.
YIBA, Yıldırım Bayezit Çarşısı adının kısaltmasıydı. Dışkapı’da, o dönem Ankara’nın kalabalık alışveriş noktalarından birinde yer alıyordu. Çarşıda küçük dükkânlar, atölyeler, imalathaneler ve farklı esnaf grupları bulunuyordu. Yangın çıktığında içeride yüzlerce kişinin olduğu tahmin ediliyor. Yani burası, gün içinde öğrencilerin, ailelerin ve alışverişe gelen insanların girip çıktığı yoğun bir kapalı çarşıydı.
Yangının, çantacı Veli Ünlü’ye ait dükkânda kullanılan bütan gazlı lambadan başladığı kabul edilir. İlk anda küçük görünen alevler, binadaki yanıcı malzemeler, tüpler, ahşap bölümler ve atölyelerdeki ürünler nedeniyle kısa sürede büyüdü. Çanta, deri, kumaş ve benzeri yanıcı ürünlerin bulunduğu bir çarşıda ateşin yayılması için uzun süre gerekmedi. Birkaç dakika içinde duman üst katlara doldu, merdivenler ve geçişler kullanılamaz hale geldi.
Faciayı büyüten asıl unsur, binanın yangına karşı hazırlıksız olmasıydı. Yangın merdiveni yoktu. Tahliye yolları yetersizdi. İnsanlar alevlerden ve dumandan kaçmak için üst katlara, pencerelere ve balkonlara yöneldi. Bazıları dumandan zehirlendi, bazıları yanarak öldü, bazıları da can havliyle kendini dışarı attı. Dönemin aktarımlarında, yangın sırasında çarşıda yaklaşık 500 kişinin bulunduğu, itfaiye merdiveniyle yüzlerce kişinin kurtarıldığı, ancak merdivenin daha sonra arızalanması üzerine bazı insanların yere gerilen brandalara atlamak zorunda kaldığı anlatılır.
Bu ayrıntılar, YIBA yangınını sıradan bir kaza olmaktan çıkarır. Ortada sadece patlayan bir tüp ya da devrilen bir lamba yoktur; yapı güvenliği, denetim, acil çıkış planı, yangın merdiveni, itfaiye ekipmanı ve kalabalık mekân yönetimi gibi hayati başlıklarda büyük zafiyet vardır. Bir kapalı çarşıda yangın çıkabilir; fakat yangının 49 can alması çoğu zaman yangından önce yapılan ihmallerin sonucudur.
Olaydan sonra büyük bir yas ve öfke yaşandı. Ankara, uzun süre bu yangını konuştu. Özellikle gençlerin ve öğrencilerin hayatını kaybetmesi, faciayı daha da sarsıcı hale getirdi. Dışkapı’daki sıradan bir alışveriş günü, birkaç dakika içinde ailelerin yıllarca unutamayacağı bir acıya dönüştü.
Yargılama sürecinde yangının çıkmasına neden olduğu belirtilen çantacı Veli Ünlü sorumlu tutuldu. Dönemin gazete kayıtlarına dayanan çalışmalarda, altı ay süren yargılama sonunda ihmal sonucuna varıldığı ve Ünlü’ye hapis ve para cezası verildiği aktarılır. Ancak burada asıl mesele yalnızca tek bir dükkân sahibinin kusuru değildir. YIBA yangını, bütün bir yapı ve denetim düzeninin sorgulanması gereken bir faciadır.
Bugünden bakıldığında YIBA Çarşısı yangını, Türkiye’de yangın güvenliği kültürünün ne kadar geç ve acı olaylarla öğrenildiğini gösterir. Yangın merdiveni, acil çıkış kapısı, duman tahliyesi, yangın söndürme sistemi, tüp ve yanıcı madde kullanımı gibi konular kâğıt üzerinde küçük teknik ayrıntılar gibi görünebilir. Fakat YIBA’da görüldüğü gibi, bu ayrıntıların eksikliği doğrudan bir felakete dönüşebilir.
1979 – TÜSİAD gazetelere “Gerçekçi Çıkış Yolu” ilanını verdi; iş dünyası Ecevit hükümetine açıkça karşı çıktı.
12 Mayıs 1979’da TÜSİAD, dönemin büyük gazetelerine “Gerçekçi Çıkış Yolu” başlıklı tam sayfa ilanlar verdi. Bu ilanlar, Bülent Ecevit hükümetinin ekonomi politikalarını sert biçimde eleştiriyor ve Türkiye’nin içinde bulunduğu krizden çıkması için farklı bir ekonomik yönelim öneriyordu. Olay, 1970’lerin sonunda Türkiye’de sermaye çevreleri ile hükümet arasındaki gerilimin kamuoyu önünde görünür hale geldiği önemli bir siyasi-ekonomik çıkıştı.
1979 Türkiye’si ağır bir kriz içindeydi. Döviz darboğazı yaşanıyor, temel malların ithalatı zorlaşıyor, sanayide üretim aksıyor, enerji sıkıntıları hayatı etkiliyor, enflasyon yükseliyor, kuyruklar gündelik yaşamın parçası haline geliyordu. Benzin, tüp, yağ, şeker gibi temel ürünlerde sıkıntılar yaşanıyor; fabrikalar hammadde bulmakta zorlanıyor, dış borç baskısı giderek ağırlaşıyordu. Ekonomi yalnız rakamlarda değil, sokakta da hissedilen bir buhrana dönüşmüştü.
Bülent Ecevit liderliğindeki hükümet, bir yandan siyasi şiddetin arttığı, diğer yandan ekonomik imkanların daraldığı çok zor bir dönemde görev yapıyordu. 1970’lerin sonu Türkiye için sadece ekonomik kriz değil, aynı zamanda güvenlik krizi dönemiydi. Sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler, üniversite olayları, grevler, sokak gösterileri ve devlet otoritesinin zayıfladığı duygusu toplumu derinden sarsıyordu. Böyle bir ortamda ekonomi tartışması da kaçınılmaz biçimde siyasi bir mücadele alanına dönüşmüştü.
TÜSİAD’ın ilanı bu atmosferde geldi. 1971’de kurulan Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği, büyük sermaye çevrelerinin en etkili temsilcilerinden biri haline gelmişti. 12 Mayıs 1979’daki ilanlarla TÜSİAD, hükümete kapalı kapılar ardında değil, doğrudan kamuoyu önünde seslendi. Bu açıdan ilan, Türkiye’de iş dünyasının hükümet politikalarına açık ve organize biçimde müdahale ettiği sembolik anlardan biri oldu.
“Gerçekçi Çıkış Yolu” başlığı da bilinçliydi. TÜSİAD, hükümetin mevcut ekonomi yaklaşımını gerçeklerden kopuk bulduğunu ima ediyor; fiyat kontrolleri, devletçi uygulamalar, ithalat sınırlamaları ve piyasa üzerindeki baskıların krizi çözemediğini savunuyordu. Büyük sanayi çevrelerine göre Türkiye’nin dış kaynak bulması, üretimi artırması, ihracata yönelmesi, özel sektörün önünü açması ve ekonomide daha piyasa merkezli bir çizgiye geçmesi gerekiyordu.
Bu ilanlar Ecevit cephesinde sert tepkiyle karşılandı. Çünkü hükümet açısından bu çıkış, yalnız ekonomik bir eleştiri değil, siyasi baskı anlamına geliyordu. Seçilmiş bir hükümete karşı büyük sermaye çevrelerinin gazeteler üzerinden kamuoyu oluşturması, demokraside sermayenin rolü tartışmasını da gündeme getirdi. Ecevit ve çevresi, bu ilanları hükümeti yıpratmaya yönelik bir kampanya olarak gördü.
Burada meseleyi tek taraflı okumamak gerekir. Bir yanda gerçekten ağır bir ekonomik kriz vardı ve sanayi çevrelerinin üretim, döviz, ithalat ve yatırım konularında ciddi sıkıntıları bulunuyordu. Diğer yanda ise büyük sermayenin kendi çıkarlarını “ülkenin gerçekçi çıkış yolu” gibi sunması da siyasal olarak masum değildi. TÜSİAD’ın çıkışı, ekonomi politikasının yalnız teknik bir mesele olmadığını; sınıfsal çıkarlar, iktidar mücadelesi ve kamuoyu yönlendirmesiyle iç içe geçtiğini gösterdi.
1979 ilanları, Türkiye’nin 24 Ocak 1980 kararlarına giden yolunda da önemli bir işaret olarak görülebilir. 24 Ocak kararlarıyla Türkiye ekonomisi ithal ikameci modelden daha dışa açık, ihracat ve piyasa odaklı bir çizgiye yöneldi. Bu dönüşüm, yalnız teknik bir ekonomi paketi değildi; Türkiye’de devlet, sermaye, emek ve piyasa ilişkilerinin yeniden kurulması anlamına geliyordu. TÜSİAD’ın 1979’daki ilanları da bu yeni ekonomi arayışının erken ve gür sesli çıkışlarından biri olarak okunabilir.
Ancak bu süreç 12 Eylül 1980 darbesinin gölgesinden ayrı düşünülemez. 1979’daki ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık ve toplumsal şiddet, 1980’e gelindiğinde askeri müdahaleye giden zemini besledi. 24 Ocak kararları, darbeden önce alınmış olsa da uygulama gücünü büyük ölçüde 12 Eylül sonrasındaki siyasal ortamda buldu. Bu nedenle “Gerçekçi Çıkış Yolu” ilanları, Türkiye’nin hem ekonomik model değişiminin hem de demokrasi krizinin eşiğinde durur.
Bu olay, Türkiye’de iş dünyası-medya-siyaset ilişkisinin tarihsel örneklerinden biri olarak da önemlidir. Gazetelere verilen tam sayfa ilanlar, yalnız bir metin değil, kamuoyu oluşturma aracıdır. TÜSİAD, ekonomik görüşünü halka, siyasetçilere ve bürokrasiye aynı anda duyurmak istemiştir. Bugün düşünce kuruluşlarının, meslek örgütlerinin ve sermaye çevrelerinin raporlar, ilanlar ve kampanyalarla siyaseti etkileme biçimlerinin erken ve güçlü örneklerinden biri burada görülür.
1994 – Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Namık Erdoğan ölü bulundu; 1990’ların faili meçhul dosyalarından biri daha açıldı.
12 Mayıs 1994’te, birkaç gündür kayıp olan Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Namık Erdoğan, Kırıkkale’nin Kızılırmak ilçesi yakınlarında ölü bulundu. Başından vurularak öldürülmüştü. Bu olay, 1990’lı yılların karanlık faili meçhul cinayetlerinden biri oldu ve yıllar sonra Susurluk bağlantılı iddialarla yeniden gündeme geldi.
Namık Erdoğan sıradan bir bürokrat değildi. Sağlık Bakanlığı’nda teftiş görevi yapan, yani kamudaki usulsüzlükleri, ihale ilişkilerini ve idari işleyişi inceleyen bir isimdi. Bu nedenle ölümü daha en başından itibaren basit bir adli vaka gibi görülmedi. Çünkü iddialara göre Erdoğan, bazı şaibeli ilişkiler ve sağlık alanındaki ihale bağlantıları üzerine çalışıyordu. Bu iddialar, olayın etrafındaki kuşkuları daha da büyüttü.
Erdoğan’ın kayboluşu Ankara’da başladı. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu tutanaklarında, kayboluşunun üçüncü günü olan 12 Mayıs 1994’te cesedinin Kırıkkale ili Kızılırmak ilçesi yakınlarında köylüler tarafından bulunduğu bilgisi yer alır.
Bu cinayeti önemli yapan nokta, 1990’ların Türkiye’sindeki genel atmosferdir. O yıllar; faili meçhul cinayetler, kayıplar, devlet içindeki yasadışı yapılanma iddiaları, güvenlik bürokrasisi, mafya-siyaset ilişkileri ve Susurluk skandalına giden karanlık bağlantılarla hatırlanır. Namık Erdoğan dosyası da yıllar içinde bu büyük karanlık tablonun parçası haline geldi.
Susurluk kazası 1996’da yaşanacaktı; fakat kazanın ortaya saçtığı ilişkiler ağı, geriye dönük birçok cinayeti yeniden tartışmaya açtı. Namık Erdoğan’ın adı da bu bağlamda gündeme geldi. Bianet’in 2011 tarihli haberinde, Erdoğan’ın faili meçhul bir cinayete kurban gittiği belirtilirken; ailesinin avukatı tarafından dönemin bazı siyasi ve güvenlik görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu aktarılmıştı.
Olayla ilgili anlatımlarda ayrıntılar zaman zaman farklılaşır. Bazı kaynaklar başına tek kurşun sıkıldığını, bazıları iki kurşunla öldürüldüğünü yazar. Yıllar sonra çıkan haberlerde, olay yerinde boş kovan bulunamadığı, kafatasında mermi parçaları tespit edildiği ve özel bir silah kullanılmış olabileceği gibi iddialar da yer aldı. Yeni Şafak’ın 2017 tarihli haberinde, Erdoğan’ın 9 Mayıs 1994’te Ankara’da kaçırıldığı, cesedinin üç gün sonra Kırıkkale yakınlarında bulunduğu ve olay yerinde boş kovan bulunmadığı aktarılmıştı.
Namık Erdoğan cinayeti, Türkiye’de kamu görevlilerinin bazı hassas dosyalara dokunduğunda ne kadar tehlikeli bir alanın içine girebildiğini gösteren örneklerden biri olarak da görülebilir. Eğer bir bürokrat, usulsüzlük ya da karanlık ilişki iddialarını araştırırken ortadan kayboluyor ve sonra ölü bulunuyorsa, mesele yalnız o kişinin ölümüyle sınırlı kalmaz. Devletin kendi içindeki denetim mekanizmalarının korunup korunmadığı sorusu da ortaya çıkar.
Bu olay aynı zamanda Türkiye’de faili meçhul dosyalarının neden kolay kapanmadığını gösterir. Çünkü bir cinayet aydınlatılamadığında yalnız aile için değil, toplum için de açık yara haline gelir. Kim öldürdü? Neden öldürdü? Hangi dosyayı inceliyordu? Kimler korundu? Soruşturma neden sonuçlanmadı? Bu sorular cevapsız kaldıkça, olay yalnız geçmişte yaşanmış bir cinayet değil, bugüne uzanan bir adalet meselesi olur.
Namık Erdoğan’ın ailesi de yıllar boyunca adalet arayışını sürdürdü. 2012’de TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesindeki alt komisyonda, Erdoğan’ın yakınları dinlendi.
1998 – İstanbul’da 10 trilyon liralık uyuşturucu yakalandı; deniz yoluyla Avrupa’ya gönderilmek istenen eroin ve afyon sakızı ele geçirildi.
12 Mayıs 1998’de İstanbul’da, Türk ve Hollanda polisinin ortak çalışmasıyla büyük çaplı bir uyuşturucu operasyonu yapıldı. Operasyonda, deniz yoluyla önce İtalya’ya, ardından Hollanda’ya gönderilmek istendiği belirtilen eroin ve afyon sakızı ele geçirildi. Dönemin kayıtlarında uyuşturucunun değerinin yaklaşık 10 trilyon lira olduğu yazıldı. Olay, 1990’larda Türkiye’nin uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı güzergâhları üzerindeki kritik konumunu gösteren dikkat çekici operasyonlardan biri olarak kayda geçti.
Operasyonun adının öne çıkmasının bir nedeni de dosyada Baybaşin ailesinin anılmasıydı. Dönemin haber ve tarih listelerinde ele geçirilen uyuşturucunun, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığıyla anılan Hüseyin Baybaşin’in amcasının oğlu Nizamettin Baybaşin’e ait olduğu ileri sürüldü. Bu tür dosyalarda kişi adlarını dikkatli kullanmak gerekir; çünkü 1990’ların organize suç dosyalarında iddia, yargı süreci, istihbarat bilgisi ve basın dili çoğu zaman birbirine karışmıştır. Ancak Baybaşin adı, o yıllarda Türkiye, Hollanda ve Avrupa hattındaki uyuşturucu kaçakçılığı tartışmalarının en bilinen başlıklarından biriydi.
1990’larda Türkiye, özellikle Afganistan-Pakistan-İran hattından Avrupa’ya uzanan eroin güzergâhları nedeniyle uluslararası güvenlik raporlarında sık sık anılıyordu. Uyuşturucu ham maddesi veya yarı işlenmiş maddeler doğudan batıya doğru taşınıyor; Türkiye ise coğrafi konumu nedeniyle Balkan rotası üzerinde kritik bir geçiş alanı haline geliyordu. İstanbul, limanları, depoları, kara ve deniz bağlantılarıyla bu ağların hedeflediği merkezlerden biriydi.
Bu operasyonda dikkat çeken unsur, sevkiyatın deniz yoluyla Avrupa’ya gönderilmek istenmesiydi. Uyuşturucu kaçakçılığında deniz taşımacılığı, büyük miktarların gizlenmesi açısından sık kullanılan yöntemlerden biridir. Konteynerler, gemi ambarları, sahte evraklar, transit yükler ve uluslararası liman trafiği, kaçakçılar için hem fırsat hem de iz sürmeyi zorlaştıran bir alan oluşturur. Bu nedenle İstanbul’daki operasyon, uluslararası lojistik ağların suç örgütleri tarafından nasıl kullanılmaya çalışıldığını gösteren bir örnekti.
Hollanda polisinin operasyona dahil olması da tesadüf değildi. Hollanda, Avrupa’daki liman ağı ve özellikle Rotterdam gibi büyük ticaret merkezleri nedeniyle uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede önemli ülkelerden biridir. 1990’larda Türkiye-Hollanda hattı, yalnız yasal ticaret ve göç ilişkileriyle değil, organize suç dosyalarıyla da gündeme geliyordu. Hüseyin Baybaşin de aynı dönemde Hollanda merkezli soruşturmalarda adı geçen en tartışmalı figürlerden biriydi; 1998’de Hollanda’da yakalandı ve sonraki yıllarda ağır suçlardan mahkûm edildi.
Ele geçirilen maddenin “10 trilyon lira” değerinde olduğu bilgisi, bugünün parasıyla doğrudan karşılaştırılması zor bir rakamdır. Çünkü 1998 Türkiye’si yüksek enflasyon dönemindeydi ve eski Türk lirasındaki trilyon ifadeleri bugünün okuruna olduğundan farklı görünebilir. Ancak dönemin ekonomik koşullarında bu miktar, operasyonun büyüklüğünü göstermek için kullanılan çarpıcı bir ölçüydü. Asıl önemli olan, yakalanan uyuşturucunun sadece iç piyasaya değil, Avrupa’ya uzanan daha büyük bir kaçakçılık hattına ait olduğunun belirtilmesiydi.
Bu olay, 1990’ların Türkiye’sinde organize suç, uyuşturucu trafiği, uluslararası polis iş birliği ve devletin güvenlik kapasitesi tartışmalarıyla birlikte okunmalıdır. Aynı yıllar, Susurluk skandalı sonrasında devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin tartışıldığı, kaçakçılık ağlarının yalnız kriminal değil, siyasi ve ekonomik bağlantılarıyla da gündeme geldiği bir dönemdi. Uyuşturucu operasyonları bu nedenle sadece adliye ya da emniyet haberi olarak kalmıyor; Türkiye’nin uluslararası itibarı, sınır güvenliği ve kara para ekonomisiyle ilgili daha büyük sorulara bağlanıyordu.
12 Mayıs 1998’deki İstanbul operasyonu, bu açıdan dönemin tipik ama önemli dosyalarından biridir. Bir yanda Türk ve Hollanda polisinin ortak çalışmasıyla yakalanan büyük bir sevkiyat, diğer yanda Avrupa’ya uzanan organize suç iddiaları vardı. Olay, Türkiye’nin yalnız uyuşturucu geçiş güzergâhı olarak değil, aynı zamanda uluslararası iş birliğiyle bu ağlara darbe vurmak zorunda kalan bir ülke olarak da nasıl kritik bir noktada durduğunu gösterdi.
2001 – Telekom Yasası TBMM’de kabul edildi; Türk Telekom’un özelleştirilmesinin yolu açıldı.
12 Mayıs 2001’de, TBMM’de Türk Telekom’un özelleştirilmesine olanak sağlayan Telekom Yasası kabul edildi. 209 oyla kabul edilen düzenleme, Türkiye’de iletişim altyapısının devlet tekelinden çıkarılıp özel sektör ve piyasa rekabeti ekseninde yeniden yapılandırılmasının en önemli adımlarından biriydi.
Türk Telekom, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin sabit telefon, iletişim altyapısı ve haberleşme omurgasını temsil eden stratejik bir kamu kuruluşuydu. Ev telefonundan şehirlerarası görüşmelere, internet altyapısından santral yatırımlarına kadar geniş bir alanda belirleyici konumdaydı. Dolayısıyla Türk Telekom’un özelleştirilmesi, Türkiye’de devletin ekonomideki rolü, kamu hizmeti anlayışı, stratejik altyapıların yönetimi ve vatandaşın haberleşme hakkı gibi başlıkları doğrudan ilgilendiriyordu.
2001 yılı Türkiye için olağan bir yıl değildi. Ülke, Şubat 2001 krizinin ardından ağır bir ekonomik sarsıntı yaşıyordu. Bankacılık sistemi çökmüş, döviz fırlamış, faizler yükselmiş, kamu maliyesi büyük baskı altına girmişti. IMF programı, yapısal reformlar, kamu bankalarının yeniden düzenlenmesi, bağımsız kurullar ve özelleştirme başlıkları bu dönemin temel ekonomi gündemleri arasındaydı. Telekom Yasası da bu büyük dönüşüm ikliminin içinde kabul edilir.
Yasanın temel hedeflerinden biri, telekomünikasyon sektörünü serbestleşmeye hazırlamaktı. Devletin doğrudan işletmeci olarak yer aldığı yapıdan, düzenleyici rolünün öne çıktığı yeni bir modele geçilmek isteniyordu. Bu çerçevede Türk Telekom’un özelleştirilmesinin önü açıldı; sektörde rekabet, lisanslama, düzenleme ve denetim mekanizmalarının daha piyasa odaklı kurulması amaçlandı.
Ancak bu mesele en başından beri tartışmalıydı. Özelleştirmeyi savunanlara göre Türk Telekom’un özel sektöre açılması, yatırım kapasitesini artıracak, teknolojik yenilenmeyi hızlandıracak, hizmet kalitesini yükseltecek ve kamuya önemli gelir sağlayacaktı. Karşı çıkanlara göre ise haberleşme altyapısı sıradan bir ticari varlık değildi; stratejik bir kamu hizmetiydi ve devletin kontrolünden çıkması uzun vadede ciddi sorunlar yaratabilirdi.
Bu tartışmanın haklı tarafları iki cephede de vardı. 2000’lerin başında Türkiye’nin iletişim altyapısının modernleşmeye ihtiyacı olduğu açıktı. İnternet kullanımı artıyor, mobil iletişim yaygınlaşıyor, dünya dijitalleşmeye doğru gidiyordu. Ağ yatırımları, fiber altyapı, veri hizmetleri ve yeni teknolojiler için büyük sermaye gerekiyordu. Fakat aynı zamanda iletişim altyapısının sadece kâr mantığıyla yönetilmesi, kırsal bölgeler, dar gelirli kullanıcılar, altyapı eşitliği ve ulusal güvenlik açısından soru işaretleri doğuruyordu.
Türk Telekom’un özelleştirilmesi süreci daha sonra devam etti. 2005’te şirketin yüzde 55 hissesi blok satış yöntemiyle Oger Telecom’a devredildi. Bu satış, Türkiye’nin en büyük özelleştirme işlemlerinden biri olarak tarihe geçti. Devlet, şirkette önemli bir payı bir süre daha korudu; fakat yönetim kontrolü özel sektöre geçti. Böylece 2001’de yasal zemini hazırlanan süreç, birkaç yıl sonra fiili özelleştirme ile tamamlandı.
Sonraki yıllarda Türk Telekom özelleştirmesi sık sık yeniden tartışıldı. Bir yandan sabit hat ve internet altyapısında modernleşme adımları atıldı; diğer yandan borçlanma, yönetim yapısı, kamu yararı, altyapı yatırımlarının yeterliliği ve stratejik varlıkların devri gibi konular eleştirildi. Özellikle Oger Telecom’un finansman sorunları ve bankalara olan borçları, özelleştirme modelinin uzun vadeli sağlığı konusunda ciddi tartışmalar yarattı.
2005 – “Anayurt Oteli” ve “Akrebin Yolculuğu”nun yönetmeni Ömer Kavur hayatını kaybetti.
12 Mayıs 2005’te Türk sinemasının en özgün yönetmenlerinden Ömer Kavur, İstanbul’da hayatını kaybetti. 1944’te Ankara’da doğan Kavur, özellikle yalnızlık, yabancılaşma, zaman, yolculuk, taşra, bekleyiş ve insanın iç dünyasındaki karanlık bölgeler üzerine kurduğu filmleriyle Türk sinemasında ayrı bir yer edindi.
Ömer Kavur’u Yeşilçam’ın klasik anlatı geleneği içinde düşünmek zor olur. Onun sineması, büyük melodramlardan, keskin iyi-kötü çatışmalarından ya da kolay çözülen hikâyelerden çok; atmosfer, ruh hali ve iç gerilim üzerine kuruludur. Kavur’un karakterleri çoğu zaman bir yere varmaya çalışır ama asıl yolculuk dışarıda değil, içeridedir. Bir kasabaya, bir otele, bir saate, bir kadına, bir geçmişe ya da açıklanamayan bir sırra doğru giderler; fakat filmin sonunda cevaplardan çok izler kalır.
Sinema eğitimini Fransa’da aldı. Bu da onun sinema dilini belirleyen önemli unsurlardan biridir. Avrupa sanat sinemasının, özellikle de Antonioni, Resnais, Bresson ve benzeri yönetmenlerin etkisi, Kavur’un filmlerindeki tempo, sessizlik, boşluk ve ruhsal gerilim anlayışında hissedilir. Ancak o, Batının sanat sinemasını Türkiye’ye kopyalamadı. Taşra otellerini, tren yollarını, kasaba meydanlarını, eski evleri, saat kulelerini ve Anadolu’nun donuk zamanını kendi sinemasının malzemesi yaptı.
İlk uzun metraj filmi Yatık Emine 1974’te gösterildi. Refik Halit Karay’ın eserinden uyarlanan film, toplum dışına itilmiş bir kadının hikâyesini anlatıyordu. Bu filmde bile Kavur’un daha sonra derinleştireceği temalar görülür: Dışlanmışlık, yalnızlık, insanın toplumla kuramadığı bağ ve taşranın boğucu atmosferi.
Kavur’un sinemasındaki en güçlü kırılmalardan biri Anayurt Oteli’dir. Yusuf Atılgan’ın romanından uyarlanan 1987 yapımı film, Türk sinemasının en önemli edebiyat uyarlamalarından biri kabul edilir. Zebercet karakteri üzerinden yalnızlığın, bastırılmış arzuların ve akıl sınırında dolaşan iç çürümenin hikâyesi anlatılır. Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet, Türk sinemasının en unutulmaz karakterlerinden biri haline gelmiştir.
Anayurt Oteli, yalnız iyi bir roman uyarlaması değildir; Türk sinemasında psikolojik derinliğin ve iç sıkışmanın nasıl görsel dile dönüştürülebileceğini gösteren güçlü bir örnektir. Otel, filmde basit bir mekân değildir; Zebercet’in zihni gibi çalışır. Koridorlar, odalar, boşluklar, sessizlikler ve bekleyiş, karakterin iç dünyasını anlatır. Bu yüzden film, yıllar geçtikçe değer kaybetmemiş, aksine daha da önem kazanmıştır.
Ömer Kavur’un bir diğer önemli filmi Gizli Yüz’dür. Orhan Pamuk’un senaryosundan çekilen film, fotoğraflar, kayıp yüzler, arayış ve kimlik üzerine kurulu gizemli bir anlatıdır. Kavur’un sinemasındaki “aranan ama tam bulunamayan şey” duygusu bu filmde çok belirgindir. Seyirci klasik anlamda bir hikâye çözümü beklerse zorlanabilir; çünkü Kavur’un ilgisi çoğu zaman cevaptan çok arayışın kendisinedir.
Akrebin Yolculuğu ise onun zaman, kader ve gizem duygusunu en belirgin biçimde işlediği filmlerden biridir. Saat tamircisi, durmuş zaman, kasaba, ölüm ve döngü fikri etrafında kurulan film, Kavur’un metafizik gerilim damarını gösterir. Yine burada da anlatı, düz bir olay örgüsünden çok atmosferin ağır ağır seyirciyi içine çekmesine dayanır.
Kavur’un filmografisinde Gece Yolculuğu, Amansız Yol, Kırık Bir Aşk Hikâyesi, Ah Güzel İstanbul, Karşılaşma gibi filmler de önemli yer tutar. Özellikle Gece Yolculuğu, bir yönetmenin senaryo arayışı üzerinden sanatçının kendi iç boşluğuna bakması bakımından kişisel ve güçlü bir filmdir. Kavur’un sinemasında yol çoğu zaman mekân değiştirmek değil, insanın kendi karanlığıyla karşılaşmasıdır.
Onun filmlerinde taşra özel bir yer tutar. Ancak bu taşra, folklorik ya da nostaljik bir dekor değildir. Kavur’un taşrasında zaman ağır akar, insanlar eksik konuşur, sırlar havada asılı kalır, mekânlar karakterlerin ruhuna benzer. Oteller, istasyonlar, yollar ve kasabalar, neredeyse insan gibi birer varlığa dönüşür.
Ömer Kavur’un sineması geniş kitlelerin kolay tükettiği bir sinema değildir. Bunu açık söylemek gerekir. Onun filmleri sabır ister, sessizliği dinlemeyi ister, karakterin içindeki huzursuzluğu takip etmeyi ister. Ancak tam da bu yüzden Türk sinemasında özel bir yerde durur. Kavur, seyirciyi eğlendirmekten çok rahatsız etmeyi, düşündürmeyi ve belirsizlikle baş başa bırakmayı seçen yönetmenlerdendir.
2005’te hayatını kaybettiğinde ardında Türk sinemasının ana akım dışındaki en güçlü auteur miraslarından birini bıraktı. Bugün Ömer Kavur denince akla yalnız belli başlı filmler değil, kendine özgü bir ruh hali gelir: Loş otel odaları, kapanmayan hesaplar, bekleyen insanlar, geçmişin gölgesi ve zamanın içinden çıkamayan karakterler.
2005 – Sartre’dan Marksizme uzanan düşünce dünyasını Türkçeye taşıyan Selahattin Hilav hayatını kaybetti.
12 Mayıs 2005’te Türk felsefeci, yazar, eleştirmen ve çevirmen Selahattin Hilav hayatını kaybetti. 1928’de İstanbul’da doğan Hilav, Türkiye’de özellikle felsefe, Marksizm, varoluşçuluk, edebiyat eleştirisi ve düşünce tarihi alanlarında önemli iz bırakan aydınlardan biriydi. Onu yalnız “çevirmen” diye anmak eksik kalır; Hilav, Batı düşüncesinin temel metinlerini Türkçeye taşıyan, bu metinler üzerine düşünen ve Türkiye’de felsefi okuma kültürünün gelişmesine katkı veren güçlü bir isimdi.
Selahattin Hilav’ın önemi, zor metinleri Türkçede anlaşılır kılma çabasından gelir. Felsefe çevirisi yalnız kelimenin karşılığını bulmak değildir. Bir düşünce dünyasını, kavramlarını, tartışma biçimini ve tarihsel bağlamını başka bir dile taşımaktır. Hilav, bu anlamda Türkiye’de felsefe ve sosyal bilimler alanında okur yetiştiren çevirmen-yazarlardan biri oldu.
Özellikle Jean-Paul Sartre, Karl Marx, Friedrich Engels, Georg Lukács, Henri Lefebvre gibi isimlerin Türkçede tanınmasında onun çeviri ve yazılarının payı vardır. Hilav’ın kuşağı için bu metinler sadece akademik ilgi konusu değildi; Türkiye’nin 1960’lar ve 1970’lerdeki düşünce dünyasında doğrudan politik, edebî ve entelektüel tartışmaların parçasıydı. Marksizm, varoluşçuluk, yabancılaşma, özgürlük, tarih, ideoloji ve sanat gibi kavramlar, o yıllarda yalnız üniversite sınıflarında değil, dergilerde, yayınevlerinde, gençlik çevrelerinde ve edebiyat tartışmalarında da konuşuluyordu.
Selahattin Hilav, bu kavramları kuru bir ders kitabı diliyle değil, düşünceyi takip eden bir Türkçeyle ele almaya çalıştı. Onun yazılarında ve çevirilerinde, felsefi kavramları Türkçede karşılamak için verilen özel bir emek görülür. Bu nokta önemlidir; çünkü Türkiye’de düşünce hayatının gelişmesi yalnız özgün eser yazmakla değil, dünya düşüncesini doğru, berrak ve kullanılabilir bir Türkçeyle aktarmakla da mümkün olmuştur.
Hilav’ın edebiyatla ilişkisi de güçlüydü. Felsefeyi edebiyattan, sanatı toplumsal düşünceden ayrı görmeyen bir çizgide durdu. Roman, şiir, gerçekçilik, modernizm ve sanatın toplumsal işlevi üzerine düşündü. Bu yönüyle yalnız felsefe okurlarına değil, edebiyat çevrelerine de seslenen bir isimdi. Türkiye’de eleştiri geleneğinin gelişmesinde, felsefi düşünce ile edebiyat yorumunu buluşturan aydınların özel bir yeri vardır; Hilav da bu damar içinde anılmalıdır.
Onun kuşağı, düşünce hayatının çok sert politik atmosferlerden geçtiği bir dönemde yaşadı. 1960 sonrası Türkiye’de sol düşünce yükselirken, 12 Mart ve 12 Eylül gibi askeri müdahaleler entelektüel hayatı derinden etkiledi. Kitaplar toplatıldı, yazarlar yargılandı, dergiler kapandı, düşünce dünyası baskı ve sansürle karşılaştı. Selahattin Hilav’ın üretimini bu bağlamdan ayrı düşünmek doğru olmaz. O, düşüncenin yalnız akademik bir uğraş değil, aynı zamanda kamusal ve politik bir sorumluluk olarak görüldüğü bir kuşağın temsilcisiydi.
Elbette Selahattin Hilav geniş kitlelerce tanınan popüler bir figür değildi. Onun adı daha çok kitaplarla, çevirilerle, düşünce çevreleriyle ve belli bir entelektüel okur kitlesiyle anıldı. Fakat bazı aydınların etkisi televizyon görünürlüğüyle değil, okuma alışkanlıkları ve kavram dünyası üzerindeki sessiz etkileriyle ölçülür. Hilav da bu tür isimlerdendir. Çok görünür olmadan, Türkiye’de düşünce dilinin gelişmesine katkı yaptı.
12 Mayıs 2005’te hayatını kaybettiğinde ardında çeviriler, denemeler, eleştiriler ve felsefi düşünceye açılmış yollar bıraktı. Türkiye’de felsefe ve edebiyat çevrelerinde onun adı, özellikle modern düşüncenin Türkçeye aktarılması ve kavramsal bir okuma geleneği kurulması bakımından önemini korur.
2006 – Hamas hükümetine uygulanan mali ambargo Filistin’i vurdu; maaşlar ödenemedi, yoksulluk derinleşti.
12 Mayıs 2006’ya gelindiğinde Filistin’de Hamas hükümetine karşı uygulanan uluslararası mali ambargo, artık doğrudan halkın günlük hayatını vurmaya başlamıştı. Ocak 2006’daki Filistin seçimlerini Hamas’ın kazanmasının ardından ABD, Avrupa Birliği ve İsrail, yeni hükümete yönelik siyasi ve mali baskıyı artırmıştı. Yardımlar askıya alındı, Filistin Yönetimi’ne aktarılan vergi gelirleri donduruldu, hükümetin maaş ödeme ve temel hizmetleri sürdürme kapasitesi hızla çöktü.
Hamas, seçimle iktidara gelmişti; fakat Batı dünyası ve İsrail, Hamas’tan üç temel şartı kabul etmesini istiyordu: Şiddetten vazgeçmesi, İsrail’i tanıması ve daha önce imzalanmış anlaşmalara bağlı kalması. Hamas bu koşulları kabul etmeyince, doğrudan hükümete yapılan yardımlar kesildi. İsrail de Filistin Yönetimi adına topladığı gümrük ve vergi gelirlerinin transferini durdurdu. Oysa bu gelirler, Filistin yönetiminin en önemli kaynaklarından biriydi. 2006’da hazırlanan uluslararası raporlarda, İsrail’in vergi gelirlerini dondurması ve uluslararası yardımların askıya alınması nedeniyle Filistin hükümetinin memur maaşlarını ödeyemez hale geldiği belirtiliyordu.
Bu kararların yükünü en ağır biçimde sıradan Filistinliler taşıdı. Filistin Yönetimi’nde çalışan on binlerce memur maaş alamadı. Öğretmenler, sağlık çalışanları, güvenlik görevlileri ve kamu personeli aylarca düzensiz ya da hiç ödeme almadan yaşamaya çalıştı. Bir kamu maaşı çoğu zaman yalnız bir kişiyi değil, geniş bir aileyi ayakta tuttuğu için kriz kısa sürede bütün topluma yayıldı. Piyasada alım gücü düştü, dükkânlar iş yapamaz hale geldi, borçlanma arttı, gıda ve temel ihtiyaçlara erişim zorlaştı.
Burada mesele sadece Hamas hükümetinin cezalandırılması değildi. Fiilen bütün Filistin toplumu ekonomik baskının içine sokuldu. Batılı ülkeler ve İsrail açısından ambargonun amacı Hamas’ı siyasi çizgisini değiştirmeye zorlamaktı. Fakat uygulama sahada çok daha geniş bir sonuç doğurdu: Hastaneler, okullar, belediyeler ve kamu hizmetleri aksadı. Dünya Bankası da Mayıs 2006’da Filistin Yönetimi’nin maaş yükünü karşılayamadığını, gelirlerin hızla düştüğünü ve krizin temel kamu hizmetlerini tehdit ettiğini vurguluyordu.
Bu olay, uluslararası siyasetin en sert sorularından birini gündeme getirdi: Bir halkın sandıkta yaptığı tercih nedeniyle bütün toplum ekonomik olarak cezalandırılabilir mi? Hamas’ın silahlı geçmişi ve İsrail’i tanımaması Batı açısından temel sorun olarak görülüyordu. Ancak buna verilen cevap, maaş alamayan öğretmenlerin, ilaç bulmakta zorlanan hastaların, gıda almak için borçlanan ailelerin hayatına doğrudan yansıdı. Bu nedenle ambargo, yalnız diplomatik bir yaptırım değil, insani sonuçları ağır bir toplu baskı mekanizması olarak eleştirildi.
Kriz, Filistin iç siyasetini de sarstı. Hamas ile El Fetih arasındaki gerilim büyüdü. Bir yanda seçimle gelen Hamas hükümeti, diğer yanda uluslararası toplumun daha çok muhatap almaya devam ettiği Mahmud Abbas ve El Fetih çizgisi vardı. Ekonomik ambargo, bu iç bölünmeyi daha da derinleştirdi. 2007’de Hamas’ın Gazze’de kontrolü ele geçirmesiyle Filistin siyaseti fiilen ikiye ayrılacak; Batı Şeria’da Abbas yönetimi, Gazze’de Hamas yönetimi ortaya çıkacaktı.
Bu yüzden 12 Mayıs 2006’da gündeme gelen açlık ve ekonomik çöküş haberleri, sadece o günün insani krizi değildi. Bu süreç, Gazze’nin ilerleyen yıllarda yaşayacağı daha ağır abluka dönemlerinin ve Filistin siyasetindeki büyük bölünmenin erken işaretlerinden biriydi. 2006’da başlayan mali boğma politikası, Filistin toplumunda yoksulluğu artırdı, kamu düzenini zayıflattı ve dış yardım bağımlılığını daha da görünür hale getirdi.
Bu maddeyi doğru okumak için Hamas’ın siyasi konumu ile Filistin halkının yaşadığı insani bedeli birbirinden ayırmak gerekir. Hamas’ın politikaları, silahlı geçmişi ve İsrail’le ilişkisi ayrı bir tartışmadır. Ancak 2006’daki ambargo, pratikte en çok sıradan insanları vurdu. Maaşını alamayan memur, tedaviye ulaşamayan hasta, gıda bulmakta zorlanan aile ve geleceği belirsizleşen çocuk, bu büyük siyasi hesabın görünmeyen bedelini ödedi.
2008 – Siçuan depremi Çin’i sarstı; yaklaşık 70 bin kişi hayatını kaybetti.
12 Mayıs 2008’de Çin’in güneybatısındaki Siçuan eyaletinde büyük bir deprem meydana geldi. Merkez üssü Wenchuan ilçesi yakınları olan deprem, 7,9 büyüklüğündeydi ve modern Çin tarihinin en yıkıcı afetlerinden biri olarak kayda geçti. Resmî rakamlara göre yaklaşık 69 bin kişi hayatını kaybetti, yüz binlerce kişi yaralandı, milyonlarca insan evsiz kaldı.
Deprem özellikle Siçuan’ın dağlık ve kırsal bölgelerinde ağır yıkıma yol açtı. Wenchuan, Beichuan, Dujiangyan ve çevredeki birçok yerleşim yeri büyük zarar gördü. Dağ köyleri toprak kaymalarıyla yerin altına gömüldü, yollar kapandı, köprüler yıkıldı, haberleşme çöktü. Bazı bölgelere yardım ekiplerinin ulaşması günler sürdü. Bu yüzden deprem yalnız sarsıntının büyüklüğüyle değil, coğrafyanın zorluğu nedeniyle de büyük bir felakete dönüştü.
Siçuan depreminde en çok tartışılan başlıklardan biri okul binalarının yıkılması oldu. Binlerce çocuk, ders saatinde çöken okulların enkazı altında hayatını kaybetti. Bazı aileler ve aktivistler, okul binalarının çevredeki diğer yapılara göre daha kolay yıkıldığını söyleyerek kötü inşaat, denetimsizlik ve yolsuzluk iddialarını gündeme getirdi. Çin’de bu iddialar uzun süre hassas ve siyasi açıdan riskli bir tartışma alanı olarak kaldı. Çünkü felaket, sadece doğal afet değil, yapı güvenliği ve kamu sorumluluğu meselesine de dönüşmüştü.
Deprem sonrasında Çin devleti büyük çaplı bir arama-kurtarma ve yeniden inşa operasyonu başlattı. Ordu, polis, sağlık ekipleri ve gönüllüler bölgeye sevk edildi. Televizyonlar enkazdan çıkarılan çocukları, yakınlarını arayan aileleri, yıkılmış kasabaları ve yardım konvoylarını günlerce yayımladı. Bu görüntüler, Çin toplumunda büyük bir yas ve dayanışma duygusu oluşturdu.
Siçuan depremi, Çin’in afet yönetimi kapasitesi açısından da önemli bir sınav oldu. Hızlı seferberlik ve yeniden inşa çalışmaları dikkat çekti; fakat aynı zamanda şeffaflık, yerel yönetimlerin sorumluluğu, bina standartları ve kamuoyunun bilgiye erişimi gibi konular tartışıldı. Deprem, Çin’in ekonomik olarak büyüyen ama yerel düzeyde altyapı ve denetim sorunları yaşayan bir ülke olduğunu acı biçimde gösterdi.
Felaketin çevresel etkileri de ağırdı. Deprem, dağlık bölgelerde büyük heyelanlara yol açtı. Bazı nehir yatakları kapandı ve “deprem gölleri” oluştu. Bu göllerin taşma riski, depremden sonra yeni bir tehdit yarattı. Yetkililer, su baskını ihtimaline karşı bazı bölgelerde tahliye ve kontrollü boşaltma çalışmaları yapmak zorunda kaldı. Yani afet, ilk sarsıntıdan sonra da bitmedi; artçı tehlikeler haftalarca sürdü.
Bu depremin Çin hafızasındaki yeri çok büyüktür. Bir yandan ulusal yas, büyük kayıp ve özellikle çocuk ölümleriyle hatırlanır; diğer yandan devletin yeniden inşa gücü ve toplumun dayanışmasıyla anlatılır. Ancak geride kalan aileler için en büyük soru hep aynı kaldı: Bu kadar çok bina, özellikle de okullar, neden böyle çöktü?
2010 – Türkiye ile Rusya arasında vize muafiyeti anlaşması imzalandı; iki ülke arasında seyahat kolaylaştı.
12 Mayıs 2010’da Türkiye ile Rusya arasında, iki ülke vatandaşlarının karşılıklı seyahatlerinde vize muafiyeti getiren anlaşma imzalandı. Anlaşma, Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in Türkiye ziyareti sırasında Ankara’da imzalanan önemli belgelerden biriydi. Bu adım, Türkiye-Rusya ilişkilerinde turizmden ticarete, aile bağlarından iş dünyasına kadar geniş etkileri olan pratik bir kolaylaşma anlamına geliyordu.
O dönem Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler hızla gelişiyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iki ülke arasında bavul ticareti, enerji işbirliği, inşaat sektörü, turizm ve karşılıklı yatırımlar üzerinden güçlü bir ekonomik zemin oluşmuştu. Rus turistler Türkiye’nin özellikle Antalya, Alanya, Kemer, Bodrum ve İstanbul gibi merkezlerinde önemli bir turizm kitlesi haline gelmişti. Türk müteahhitleri de Rusya’da büyük projeler üstleniyordu.
Vize muafiyeti bu nedenle iki ülke arasındaki insan trafiğini doğrudan etkileyen bir karardı. Anlaşmayla diplomatik, hizmet ve hususi pasaport sahiplerinin yanında umuma mahsus pasaport sahibi vatandaşlar için de belirli süreli seyahatlerde vize kolaylığı sağlandı. Böylece kısa süreli turistik, ticari ve özel ziyaretler için kapı daha geniş açılmış oldu.
Bu kararın en hızlı etkisi turizm alanında görüldü. Rusya, uzun süredir Türkiye’ye en çok turist gönderen ülkelerden biriydi. Vize zorunluluğunun kaldırılması, seyahati daha kolay ve cazip hale getirdi. Tatil planı yapan Rus vatandaşları için Türkiye’ye gelmek daha az bürokratik hale gelirken, Türk vatandaşları için de Rusya’ya iş, ticaret, eğitim, aile ziyareti ya da turistik amaçla gitmek kolaylaştı.
Anlaşmanın arkasında enerji diplomasisi de vardı. Türkiye ile Rusya, doğal gaz, petrol, nükleer enerji ve boru hattı projeleri üzerinden birbirine daha fazla bağlanıyordu. 2010’daki temaslarda yalnız vize değil, Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve enerji alanındaki işbirliği de öne çıkmıştı. Bu yüzden vize muafiyetini yalnız turizm başlığıyla okumak eksik olur; bu karar, iki ülkenin ekonomik ve stratejik yakınlaşma döneminin sembollerinden biriydi.
Ancak Türkiye-Rusya ilişkileri hiçbir zaman düz ve sorunsuz bir çizgi izlemedi. Tarihsel rekabet, Karadeniz dengesi, Kafkasya, Suriye, enerji bağımlılığı ve NATO bağlamı iki ülke arasındaki ilişkinin hep karmaşık olmasına yol açtı. Vize muafiyeti de ilerleyen yıllarda bu siyasi dalgalanmalardan etkilendi. Özellikle 2015’te Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesinden sonra Moskova, Türk vatandaşlarına yönelik vize muafiyetini askıya aldı. Bu gelişme, 2010’daki yakınlaşmanın ne kadar kırılgan olduğunu da gösterdi.
Yine de 12 Mayıs 2010’daki anlaşma, Türkiye-Rusya ilişkilerinde önemli bir eşikti. İki ülke arasındaki mesafe sadece diplomatik belgelerle değil, insanların daha kolay gidip gelmesiyle de azaldı. Turist, iş insanı, öğrenci, evlilik yoluyla akrabalık kuran aileler ve iki ülke arasında çalışan binlerce insan için bu karar gündelik hayatı doğrudan etkiledi.
2017 – WannaCry saldırısı başladı; dünya fidye yazılımının ne kadar yıkıcı olabileceğini gördü.
12 Mayıs 2017’de, dünya çapında büyük bir siber saldırı başladı. WannaCry adı verilen fidye yazılımı, birkaç saat içinde onlarca ülkeye yayıldı ve bilgisayarları kilitleyerek kullanıcılardan para istedi. Bu saldırı, siber güvenliğin yalnız teknoloji şirketlerini ilgilendiren teknik bir konu olmadığını; hastanelerden fabrikalara, kargo şirketlerinden kamu kurumlarına kadar bütün modern hayatı etkileyebilecek ciddi bir güvenlik meselesi olduğunu gösterdi.
WannaCry, bulaştığı bilgisayarlardaki dosyaları şifreliyordu. Kullanıcı ekranında bir mesaj beliriyor, dosyaların geri açılması için Bitcoin üzerinden fidye ödenmesi isteniyordu. Yazılımın adı da buradan geliyordu: “WannaCry”, yani kabaca “ağlamak ister misin?” Bu isim, saldırının yarattığı paniğe acımasız biçimde uygundu. Çünkü birçok kurum bir anda bilgisayarlarına, kayıtlarına, sistemlerine ulaşamaz hale geldi.
Saldırı özellikle Windows işletim sistemlerindeki bir güvenlik açığını kullanıyordu. Microsoft bu açık için daha önce güncelleme yayımlamıştı; fakat dünyada çok sayıda kurum bu güncellemeyi zamanında yapmamıştı. Eski sistemler, ihmal edilen güvenlik yamaları ve zayıf ağ yönetimi, WannaCry’ın hızla yayılmasına zemin hazırladı. Bu saldırı, “güncelleme yapmayı ertelemek” gibi sıradan görünen bir alışkanlığın küresel ölçekte ne kadar pahalıya mal olabileceğini gösterdi.
WannaCry’ın en çok konuşulan etkilerinden biri İngiltere’de yaşandı. Ulusal Sağlık Sistemi’ne bağlı birçok hastane ve sağlık kuruluşu saldırıdan etkilendi. Randevular ertelendi, bazı ameliyatlar iptal edildi, hasta kayıtlarına erişimde sorunlar yaşandı. Böylece siber saldırının yalnız ekranları değil, doğrudan insan hayatını etkileyebileceği görüldü. Bir bilgisayar virüsü, hastane koridorlarında gerçek bir krize dönüşmüştü.
Saldırıdan FedEx, Renault-Nissan, Deutsche Bahn ve farklı ülkelerdeki kamu kurumları da etkilendi. Bazı fabrikalarda üretim yavaşladı, bazı kurumlarda sistemler geçici olarak durdu. Dünya, birbirine bağlı dijital altyapının kırılganlığını çok net biçimde gördü. Bir ülkedeki açık, başka bir kıtadaki hastanenin bilgisayarını kilitleyebiliyor; bir ihmal, küresel operasyonları aksatabiliyordu.
WannaCry’ın yayılmasını yavaşlatan ilginç bir ayrıntı da vardı. Genç bir siber güvenlik araştırmacısı, zararlı yazılımın içinde bir alan adına bağlanma kontrolü olduğunu fark etti. Bu alan adını kaydettirdiğinde, yazılımın yayılması önemli ölçüde durdu. Bu olay, siber güvenlik dünyasında neredeyse tesadüfî bir fren mekanizması gibi anlatıldı. Ancak bu başarı, saldırının yarattığı büyük gerçeği değiştirmedi: Dünya böyle saldırılara hazırlıksızdı.
Saldırının arkasında kimlerin olduğu uzun süre tartışıldı. Batılı güvenlik kurumları, saldırının Kuzey Kore bağlantılı Lazarus Grubu ile ilişkili olduğunu değerlendirdi. Bu da siber saldırıların artık sadece bireysel hackerların ya da küçük suç gruplarının işi olmadığını; devlet destekli yapılarla, uluslararası güç mücadelesiyle ve ekonomik sabotajla iç içe geçtiğini gösterdi.
WannaCry’ın en önemli sonucu, fidye yazılımlarını dünya gündeminin merkezine taşıması oldu. Bundan sonra şirketler, hastaneler, belediyeler ve kamu kurumları için siber güvenlik lüks bir teknoloji harcaması değil, temel altyapı güvenliği meselesi olarak görülmeye başlandı. Yedekleme, güncelleme, ağ güvenliği, çalışan eğitimi ve kriz planı gibi konular daha fazla ciddiye alındı.
2022 – Samanyolu’nun kalbindeki kara delik ilk kez görüntülendi.
12 Mayıs 2022’de bilim insanları, Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki süper kütleli kara deliğin ilk görüntüsünü yayımladı. Sagittarius A* adı verilen bu kara delik, Dünya’dan yaklaşık 27 bin ışık yılı uzaklıkta, galaksimizin tam merkezinde yer alıyor. Bu görüntü, insanlığın kendi galaksisinin kalbindeki görünmez devi ilk kez doğrudan görmesi anlamına geliyordu.
Kara delikler, ışığın bile kaçamayacağı kadar güçlü kütle çekimine sahip kozmik cisimlerdir. Bu yüzden aslında kara deliğin kendisi doğrudan görülemez. Görüntülenen şey, kara deliğin çevresinde aşırı hızla dönen, ısınan ve ışık saçan gazların oluşturduğu parlak halkadır. Ortadaki karanlık bölge ise kara deliğin gölgesi olarak yorumlanır. Yani bilim insanları kara deliğin kendisini değil, onun çevresindeki maddeye ve ışığa yaptığı etkiyi görüntüledi.
Bu başarıyı sağlayan ekip, Event Horizon Telescope adı verilen uluslararası gözlem ağıydı. Dünyanın farklı noktalarındaki radyo teleskopları aynı anda çalıştırıldı ve Dünya büyüklüğünde sanal bir teleskop oluşturuldu. Tek bir teleskopla böyle bir görüntü elde etmek mümkün değildi. Bu nedenle çalışma, yalnız astronomi açısından değil, küresel bilimsel iş birliği açısından da büyük bir başarıydı.
Sagittarius A*, daha önce dolaylı yollarla biliniyordu. Samanyolu’nun merkezindeki yıldızların hareketleri incelendiğinde, orada görünmeyen ama muazzam çekim gücüne sahip bir kütle olduğu anlaşılmıştı. Özellikle galaksi merkezindeki yıldızların çok hızlı ve düzenli yörüngeleri, bu bölgede süper kütleli bir kara delik bulunduğunu gösteriyordu. 2020 Nobel Fizik Ödülü de bu alandaki çalışmalara verilmişti.
2022’de yayımlanan görüntü, bu dolaylı kanıtların görsel karşılığı oldu. İnsanlık, kendi galaksisinin merkezindeki kara deliğin çevresini ilk kez resim olarak gördü. Bu, 2019’da yayımlanan M87 galaksisinin merkezindeki kara delik görüntüsünden sonra ikinci büyük kara delik fotoğrafıydı. Ancak Sagittarius A* bizim için daha özel sayılır; çünkü bu kez bakılan yer başka bir galaksinin merkezi değil, bizzat içinde yaşadığımız Samanyolu’nun kalbiydi.
Bu görüntüyü elde etmek kolay olmadı. Sagittarius A*, M87’deki kara deliğe göre çok daha küçük kütleli ve daha hareketli bir yapıya sahipti. Çevresindeki gazlar çok hızlı değiştiği için net bir görüntü oluşturmak son derece zordu. Bilim insanları çok büyük miktarda veriyi işledi, farklı algoritmalarla karşılaştırdı ve sonunda kara deliğin ortak görüntüsünü ortaya çıkardı. Bir bakıma bu fotoğraf, tek bir objektifin çektiği anlık kare değil, dünyanın dört bir yanından toplanan verilerin sabırla birleştirilmesiyle kurulan bilimsel bir görüntüydü.
Sagittarius A*’ın görüntülenmesi, Einstein’ın genel görelilik kuramı için de önemli bir sınavdı. Kara deliklerin çevresinde uzay-zamanın nasıl büküldüğü, ışığın nasıl davrandığı ve kütle çekiminin aşırı koşullarda nasıl işlediği bu gözlemlerle test edilebiliyor. Şimdiye kadar elde edilen sonuçlar, Einstein’ın teorisinin bu uç koşullarda da güçlü biçimde çalıştığını gösterdi.
Bu olay aynı zamanda insan merakının ulaştığı noktayı da gösterir. Bir zamanlar gökyüzüne bakıp yıldızları isimlendiren insanlık, artık galaksisinin merkezindeki kara deliğin gölgesini görüntüleyebiliyor. Üstelik bunu tek bir ülkenin değil, dünya çapında yüzlerce bilim insanının ortak çalışmasıyla yapıyor.
2025 – PKK kendini feshettiğini duyurdu; Türkiye’nin 40 yılı aşan ağır güvenlik dosyasında yeni bir eşik açıldı.
12 Mayıs 2025’te PKK, örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı aldığını duyurdu. Açıklama, örgütün 5-7 Mayıs tarihlerinde yaptığı 12. Kongre’nin ardından geldi. Kararda, PKK’nın örgütsel varlığını sona erdirdiği ve silahlı mücadele yöntemini bıraktığı ifade edildi.
Bu karar, Türkiye açısından sıradan bir örgüt açıklaması değildi. PKK, 1984’ten itibaren Türkiye’ye karşı silahlı eylemler yürütmüş; çatışmalar on binlerce insanın ölümüne, büyük göçlere, köy boşaltmalarına, güvenlikçi politikalara, siyasal krizlere ve toplum hafızasında çok derin yaralara yol açmıştı. Türkiye, ABD, Avrupa Birliği ve birçok Batılı ülke tarafından terör örgütü olarak kabul edilen PKK’nın fesih açıklaması, bu nedenle siyaset, hukuk, bölge dengeleri ve toplumsal barış açısından da büyük bir gelişmeydi.
Sürecin arkasında Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrı vardı. İmralı’da tutuklu bulunan Öcalan, örgüte silah bırakma ve kendini feshetme çağrısında bulunmuştu. Bu çağrının ardından PKK, 1 Mart’tan itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan ettiğini duyurdu. 12 Mayıs’taki fesih açıklaması, bu çağrının örgüt tarafından kabul edildiğinin ilanı olarak görüldü.
Burada önemli ayrım şudur: Fesih açıklaması, otomatik olarak bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Silahların nasıl bırakılacağı, örgüt mensuplarının hukuki durumunun ne olacağı, Irak ve Suriye’deki yapılanmaların bu karardan nasıl etkileneceği, Türkiye’de siyasetin bu süreci hangi yasal çerçeveye oturtacağı gibi çok zor başlıklar ortada duruyordu.
PKK açıklamasında, kararın uygulanması için Abdullah Öcalan’ın süreci yönetip yönlendirmesi, demokratik siyaset hakkının tanınması ve hukuki güvence gerektiği savunuldu.
Türkiye’de devlet ve hükümet cephesi kararı ihtiyatlı bir iyimserlikle karşıladı. Ankara açısından temel mesele, açıklamanın sahada gerçek ve denetlenebilir bir silah bırakmaya dönüşüp dönüşmeyeceğiydi. Çünkü Türkiye’nin yakın tarihinde çözüm süreci gibi deneyimler yaşanmış, umut yükselmiş ama çatışmalar yeniden başlamıştı. Bu nedenle 2025’teki karar hem büyük bir fırsat hem de çok dikkatli yönetilmesi gereken kırılgan bir eşik olarak görüldü.
Bu gelişmenin bölgesel etkisi de büyüktü. PKK yalnız Türkiye içinde değil, Irak’ın kuzeyi ve Suriye sahasıyla da bağlantılı bir dosyaydı. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki askeri operasyonları, Suriye’deki Kürt yapılanmaları, ABD’nin Suriye politikasındaki tercihleri ve İran-Irak-Suriye hattındaki dengeler bu karardan etkilenebilecek başlıklardı.
Toplumsal açıdan ise bu açıklama, en çok kayıp yaşamış ailelerde karmaşık duygular yarattı. Bir yanda çatışmanın bitmesi ihtimali vardı; diğer yanda yıllardır yakınını kaybeden, çocuğu dağa giden, evinden olan ya da güvenlik görevlisi olarak çatışmalarda hayatını kaybeden ailelerin acısı vardı. Reuters’ın Diyarbakır’dan geçtiği haberde, açıklamanın ardından bazı ailelerin çocuklarının eve dönmesi umuduyla beklediği; ancak bunun sevinçten çok belirsizlik ve ağır bir geçmişle iç içe geçtiği görüldü.
Burada iki uçtan kaçınmak gerekir. Birincisi, kararı hemen “barış geldi” diye romantize etmek yanlıştır. İkincisi, bu kadar büyük bir fesih ve silah bırakma açıklamasını önemsiz görmek de gerçekçi değildir. 12 Mayıs 2025’te olan şey, Türkiye’nin en uzun ve en kanlı güvenlik sorunlarından birinde yeni bir sayfanın açılma ihtimalidir. O sayfanın gerçekten kapanışa mı, yoksa yeni bir belirsizlik dönemine mi dönüşeceğini belirleyecek olan ise açıklamanın sahadaki karşılığı, hukuki çerçeve, siyasi irade ve toplumsal onarım süreci olacaktır.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
