10 Mayıs Tarihte Bugün

107 Dakika Okuma
10 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 10 Mayıs

10 Mayıs | Anneler Günü – Bir çiçekten fazlası, bir hayat borcunun hatırlanması

Anneler Günü, bugün dünyanın birçok ülkesinde mayıs ayının ikinci pazar günü kutlanıyor. 2026 yılında ise 10 Mayıs’a denk geliyor. Takvimde bir kutlama günü gibi görünse de Anneler Günü’nün arkasında yalnızca çiçekler, hediyeler ve güzel sözler yok; anneliğin aile, toplum, emek, fedakârlık ve hafıza içindeki yerini hatırlatan uzun bir tarih var.

Modern Anneler Günü’nün çıkış noktası Amerika Birleşik Devletleri’ne dayanır. Anna Jarvis adlı bir kadın, annesi Ann Reeves Jarvis’in anısını yaşatmak ve annelerin toplumdaki yerini görünür kılmak için büyük bir çaba başlattı. İlk anlamlı kutlama 10 Mayıs 1908’de, Batı Virginia’daki Grafton kentinde bir kilisede yapıldı. Bu tarih, Anneler Günü’nün sembolik başlangıcı kabul edilir. Anna Jarvis’in seçtiği beyaz karanfil de bugünün ilk simgelerinden biri oldu.

Bu girişim kısa sürede karşılık buldu. 1914 yılında ABD Başkanı Woodrow Wilson, mayıs ayının ikinci pazar gününü Anneler Günü olarak ilan etti. Böylece kişisel bir yas ve vefa duygusundan doğan bugün, zamanla dünyaya yayılan bir kutlama haline geldi. Ancak işin ironik tarafı şuydu: Anneler Günü’nün kurucusu sayılan Anna Jarvis, ilerleyen yıllarda bugünün ticarileşmesine sert biçimde karşı çıktı. Ona göre mesele pahalı hediyeler değil, annenin emeğini ve sevgisini samimi biçimde hatırlamaktı.

Türkiye’de Anneler Günü’nün kutlanması ise 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği’nin girişimiyle başladı. 5 Mayıs 1955’te, her yıl mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasına karar verildi. Aynı yıl, Erzurum savunmasının sembol isimlerinden Nene Hatun “yılın annesi” seçildi. Bu tercih, Türkiye’de Anneler Günü’nün yalnızca aile içi bir sevgi günü olarak değil, fedakârlık, direniş ve toplumsal hafıza ile birlikte düşünüldüğünü de gösteriyordu.

Bugün Anneler Günü bazen fazla kolay tüketilen bir güne dönüşüyor. Bir mesaj, bir çiçek, bir fotoğraf, bir sosyal medya paylaşımıyla geçiştiriliyor. Oysa annelik çoğu zaman görünmeyen bir emeğin adı. Uykusuz gecelerin, ertelenen hayatların, susularak taşınan yüklerin, evin içinde kendiliğinden var sanılan düzenin arkasındaki büyük çabanın adı. Bu yüzden Anneler Günü, yalnızca “annelerimizin günü kutlu olsun” cümlesiyle sınırlanamayacak kadar derin bir anlam taşıyor.

10 Mayıs’a denk gelen Anneler Günü, bize basit ama ağır bir soruyu da hatırlatıyor: Anneleri gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa yalnızca takvim hatırlattığında mı sevgi gösteriyoruz? Çünkü bugünün asıl anlamı, hediyeden çok vefada; gösterişten çok hatırlamada; bir günlüğüne değil, hayatın tamamına yayılan bir minnet duygusunda saklı.

10 Mayıs – Engelliler Haftası başlıyor; mesele yardım değil, erişilebilir bir hayat.

Her yıl 10-16 Mayıs tarihleri arasında Engelliler Haftası kutlanır. Bu hafta, engelli bireylerin yaşadığı sorunlara dikkat çekmek, toplumda farkındalık oluşturmak ve engelliliği yalnız bireysel bir sağlık meselesi gibi değil, doğrudan hak, erişilebilirlik ve eşit yurttaşlık meselesi olarak ele almak için önemlidir.

Bu haftayı yanlış yerden okumamak gerekir. Mesele engelli bireylere acımak, yılda bir kez güzel sözler söylemek ya da sembolik etkinliklerle günü geçirmek değildir. Asıl mesele şudur: Bir şehir, engelli yurttaşların bağımsız biçimde yaşayabileceği şekilde düzenlenmiş mi? Kaldırımlar, otobüsler, duraklar, üst geçitler, kamu binaları, okullar, hastaneler, parklar ve işyerleri herkes için erişilebilir mi?

Engellilik çoğu zaman bedenin ya da zihnin bireysel sınırı gibi anlatılır. Oysa modern hak yaklaşımı şunu söyler: Bir insanı hayattan dışlayan şey yalnız bedensel farklılığı değildir; asıl dışlayıcı olan çoğu zaman kötü tasarlanmış şehir, erişilemeyen ulaşım, duyarsız kurumlar, ayrımcı iş piyasası ve yetersiz eğitim imkânlarıdır. Tekerlekli sandalye kullanan biri için sorun yalnız yürüyememek değil, rampasız kaldırımdır. Görme engelli biri için sorun yalnız görmemek değil, sesli uyarı sistemi olmayan kavşaktır.

Bu yüzden Engelliler Haftası, özellikle Kocaeli gibi sanayi, ulaşım ve yoğun kentleşme baskısı altındaki şehirler için somut bir şehir gündemi olmalıdır. İzmit’ten Gebze’ye, Derince’den Çayırova’ya kadar her ilçede erişilebilirlik ayrı ayrı ölçülmelidir. Engelli yurttaşların işe, okula, hastaneye, sahile, parka ve belediye hizmetlerine gerçekten ulaşabiliyor olması gerekir. Aksi halde “farkındalık” kelimesi boş bir törenden ibaret kalır.

Engelli bireylerin aileleri de bu meselenin görünmeyen tarafıdır. Bakım emeği çoğu zaman annelerin, eşlerin ve yakınların omuzlarına yüklenir. Eğitim, istihdam, sosyal destek ve gündüz bakım hizmetleri yeterli değilse, yalnızca engelli birey değil, bütün aile eve kapanır. Bu nedenle engellilik politikası sosyal yardım başlığına sıkıştırılamaz; ulaşım, imar, eğitim, istihdam, sağlık ve kültür politikalarının tamamını ilgilendirir.

1482 – Kolomb’un batıya yolculuk fikrini etkileyen haritacı Toscanelli hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1482’de İtalyan matematikçi, gök bilimci ve haritacı Paolo dal Pozzo Toscanelli hayatını kaybetti. Toscanelli, bugün geniş kitleler tarafından çok tanınmasa da Avrupa’nın 15. yüzyıldaki coğrafya hayalini ve Atlas Okyanusu’na bakışını etkileyen önemli isimlerden biridir.

Toscanelli, 1397’de Floransa’da doğdu. Matematik, astronomi, tıp ve haritacılıkla ilgilendi. Rönesans İtalya’sının çok yönlü bilgin tiplerinden biriydi. O dönemde gök bilim, coğrafya ve denizcilik bilgisi birbirinden kopuk alanlar değildi. Bir haritacının yıldızları bilmesi, bir denizcinin astronomiden yararlanması, bir matematikçinin dünya ölçüleriyle ilgilenmesi doğaldı. Toscanelli de bu kesişim noktasında duran isimlerden biriydi.

Onun adını asıl önemli kılan konu, batıya giderek Asya’ya ulaşma fikri üzerindeki etkisidir. Toscanelli, Portekizli çevrelere gönderdiği mektup ve harita taslağında, Avrupa’dan batıya doğru yelken açarak Asya’ya ulaşmanın mümkün olabileceğini savunuyordu. Ona göre Atlas Okyanusu, sanılandan daha aşılabilir bir mesafeydi. Bu düşünce, daha sonra Kristof Kolomb’un zihnindeki batı yolculuğu fikrini besleyen kaynaklardan biri oldu.

Burada kritik nokta şudur: Toscanelli’nin hesabı doğru değildi. Dünya’nın çevresini ve Avrupa ile Asya arasındaki okyanus mesafesini olduğundan küçük kabul ediyordu. Yani Kolomb’u cesaretlendiren fikir, aslında yanlış bir mesafe hesabına dayanıyordu. Ama tarih bazen böyle işler. Yanlış bir hesap, doğru olmayan bir varsayım ya da eksik bilgi, yine de büyük bir tarihsel hareketi başlatabilir.

Kolomb 1492’de batıya açıldığında Asya’ya ulaşacağını sanıyordu. Arada Avrupa’nın bilmediği büyük kıtalar olduğunu bilmiyordu. Toscanelli’nin harita ve mesafe anlayışı da bu yanılgının arka planında yer aldı. Bu yüzden Toscanelli, Amerika’nın “keşfi” diye anlatılan sürecin, o yolculuğu mümkün kılan zihinsel haritanın hazırlayıcılarından biridir.

Toscanelli aynı zamanda Floransa’daki bilim ve sanat çevreleriyle de ilişkiliydi. Floransa Katedrali’nde güneşin hareketini izlemek için kullanılan astronomik düzeneklerle ilgilendiği bilinir. Bu da onun sadece kâğıt üzerinde harita çizen biri değil, gökyüzünü ölçmeye, zamanı ve konumu anlamaya çalışan bir Rönesans bilgini olduğunu gösterir.

Onun hikâyesi, coğrafya tarihinin önemli bir gerçeğini hatırlatır. Yeni deniz yolları yalnız cesur kaptanlarla bulunmadı. Masalarda çizilen haritalar, yapılan hesaplar, yazılan mektuplar, eski Yunan coğrafyasından kalan bilgiler, Arap coğrafyacılardan aktarılan veriler, denizci söylentileri ve ticaret hayalleri bu süreçte birlikte rol oynadı. Toscanelli bu entelektüel ağın önemli halkalarından biriydi.

1497 – Amerigo Vespucci, Yeni Dünya’ya doğru ilk yolculuğu için Cádiz’den ayrıldı.

10 Mayıs 1497’de Floransalı denizci ve kâşif Amerigo Vespucci, Yeni Dünya’ya doğru yapacağı ilk yolculuk için İspanya’nın Cádiz kentinden ayrıldı. Vespucci’nin adı, Kristof Kolomb kadar popüler bir keşif kahramanı olarak bilinmese de dünya haritasının zihnimizdeki biçimini değiştiren önemli isimlerden biridir. Çünkü bugünkü Amerika kıtası, adını ondan alır.

O dönem, Avrupa’nın denizler üzerinden dünyayı yeniden tanımlamaya başladığı dönemdi. Portekizliler Afrika kıyıları boyunca ilerliyor, İspanyollar batıya açılıyor, Akdeniz merkezli eski ticaret dengesi Atlas Okyanusu’na kayıyordu. 1492’de Kristof Kolomb batıya giderek Asya’ya ulaştığını sanmıştı. Onun gördüğü toprakların yeni ve ayrı bir kıta olduğu fikri henüz tam olarak yerleşmemişti.

Amerigo Vespucci’nin önemi burada başlar. Vespucci, yaptığı yolculuklar ve bu yolculuklara dair yazdığı mektuplarla, Kolomb’un ulaştığı toprakların Asya’nın doğu kıyıları değil, Avrupa için bilinmeyen yeni bir kıta olabileceği fikrinin yayılmasında etkili oldu. Bu nedenle onun adı, coğrafya tarihinde, “Yeni Dünya” fikrinin Avrupa’da anlaşılmasına katkı veren kişi olarak öne çıkar.

Vespucci’nin 1497 yolculuğu konusunda tarihçiler arasında bazı tartışmalar vardır. Hangi seferlere gerçekten katıldığı, bazı mektupların ona ait olup olmadığı ve yolculuk tarihlerinin ne kadar kesin olduğu uzun süre tartışılmıştır. Fakat genel tarih anlatısında Vespucci, 1497’den itibaren Atlas Okyanusu’nu aşan seferlerle Yeni Dünya kıyılarını tanıyan ve bu kıyıların Asya’dan ayrı bir kara parçası olduğunu kavramaya çalışan isimlerden biri olarak kabul edilir.

Onu dünya tarihine asıl yerleştiren gelişme ise 1507’de oldu. Alman haritacı Martin Waldseemüller, yayımladığı dünya haritasında Yeni Dünya’nın güney bölümünü America adıyla gösterdi. Bu ad, Amerigo Vespucci’nin Latinceleştirilmiş adı olan Americus’tan türetilmişti. Zamanla bu isim kıtanın tamamı için kullanılmaya başlandı. Böylece bir denizcinin adı, dünya coğrafyasının en büyük adlarından birine dönüştü.

Bu noktada şunu da açık söylemek gerekir: Keşif kelimesi bugün dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü Avrupalılar için “Yeni Dünya” olan bu topraklarda zaten binlerce yıldır yaşayan yerli halklar, büyük medeniyetler, şehirler, ticaret yolları, diller ve kültürler vardı. Vespucci, Kolomb ya da diğer Avrupalı denizciler boş bir dünyayı keşfetmedi; Avrupa’nın bilmediği ama kendi halkları için zaten yurt olan kıtalarla karşılaştı. Bu karşılaşma daha sonra sömürgecilik, salgın hastalıklar, kölelik, işgal ve büyük yıkımlarla devam edecekti.

Amerigo Vespucci’nin hikâyesi bu yüzden iki yönlü okunmalıdır. Bir yandan coğrafya bilgisinin genişlemesi, haritacılığın değişmesi ve Avrupa’nın dünya algısının kırılması vardır. Diğer yanda ise bu yeni bilgi, kısa süre sonra sömürge imparatorluklarının, yerli halkların felaketinin ve küresel güç dengesinin Avrupa lehine değişmesinin aracı haline gelmiştir.

1556 – Marmara Denizi depremi İstanbul’u sarstı; Ayasofya ve Fatih Camii hasar gördü.

10 Mayıs 1556’da Marmara Denizi’nin doğusunda büyük bir deprem meydana geldi. Deprem, başta İstanbul olmak üzere Marmara çevresinde hissedildi; İstanbul ve Bursa’da camiler, evler ve sur duvarlarında hasara yol açtı. Ayasofya ve Fatih Camii’nde çatlaklar oluştuğu, bazı büyük yapılarda ciddi zararlar meydana geldiği aktarılır. Modern araştırmalarda depremin büyüklüğü için yaklaşık 7,1 ile 7,25 arası tahminler yapılır; merkezinin Marmara Denizi içindeki fay parçalarından biriyle ilişkili olabileceği değerlendirilir.

Bu deprem için en önemli ayrıntılardan biri, o sırada Osmanlı topraklarında bulunan Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq’in tanıklığıdır. Busbecq, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Habsburg elçisi olarak Osmanlı sarayına gelmiş, gözlemlerini daha sonra ünlü Türk Mektupları’nda toplamıştı. Onun anlatımı, 16. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unu dışarıdan gözlemleyen en dikkat çekici kaynaklardan biri kabul edilir. Busbecq’in mektupları 1555, 1556, 1560 ve 1562 tarihli dört ana mektuptan oluşur; Osmanlı sarayı, ordu düzeni, gündelik hayat ve dönemin siyasi atmosferi hakkında önemli bilgiler verir.

Busbecq’in depremle ilgili aktardığı en çarpıcı nokta, sarsıntının tek bir anlık felaket gibi değil, birkaç gün boyunca devam eden artçılarla yaşanmasıdır. Depremin ardından insanların korku içinde kaldığını, büyük binaların duvarlarında çatlaklar oluştuğunu, Ayasofya gibi anıtsal yapıların bile zarar gördüğünü aktarır. Bu bilgi önemlidir; çünkü modern cihazların olmadığı bir çağda depremi anlamamızı sağlayan şey tam da bu tür diplomatik ve kronik tanıklıklardır.

Ölü sayısı konusunda ise dikkatli olmak gerekir. Bazı popüler kaynaklarda “binlerce kişi öldü” gibi ifadeler geçse de 1556 depremi için 1509 veya 1766 İstanbul depremleri kadar sağlam bir can kaybı rakamı vermek zordur. 1509 “Küçük Kıyamet” depremi için 4 bin ile 5 bin arasında ölümden söz edilir; 1766 depremi için de birkaç bin can kaybı aktarılır. Fakat 1556 depreminde ölü sayısı konusunda kaynaklar daha belirsizdir.

Depremin Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşanması da önemli. 1556’da Osmanlı hâlâ siyasi ve askerî gücünün zirvesindeydi. Kanuni yaşlanmıştı ama imparatorluk Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya uzanan büyük bir güçtü. İstanbul ise bu gücün başkentiydi. Böyle bir dönemde Ayasofya, Fatih Camii, surlar ve saray çevresinde hasar meydana gelmesi, yalnız şehir hayatı için değil, imparatorluğun temsil gücü açısından da önemliydi. Çünkü Osmanlı başkentinin büyük yapıları, aynı zamanda devletin kudretinin taş ve kubbe halindeki simgeleriydi.

1556 depremi Avrupa’da da dikkat çekti. Aynı yıl İstanbul’daki depremi ve o yıl görülen kuyruklu yıldızı konu alan renkli bir ahşap baskı Almanya’da basıldı. Bu tür görseller, Osmanlı başkentinde yaşanan afetlerin Avrupa kamuoyunda da merak uyandırdığını gösterir. Deprem, yalnız yerel bir felaket değil, dönemin haber ve söylenti ağları içinde dolaşan büyük bir olaydı.

Bu depremi 1509 depremiyle birlikte düşünmek gerekir. 1509’daki büyük deprem halk arasında “Küçük Kıyamet” diye anılmıştı. 1556 depremi onun kadar meşhur değildir, fakat İstanbul’un deprem hafızasında önemli bir halkadır. Marmara Denizi çevresindeki fay sistemi, Osmanlı başkentini yüzyıllar boyunca tekrar tekrar sarsmıştır. 1556, 1766, 1894 ve 1999 depremleri, bu coğrafyanın temel gerçeğini aynı sertlikle hatırlatır.

Kanuni devrinin güçlü İstanbul’u bile Marmara’nın jeolojik gerçeği karşısında kırılgandı. Ayasofya’nın, Fatih Camii’nin, surların ve büyük yapıların zarar görmesi; Busbecq gibi bir yabancı elçinin günlerce süren sarsıntıları kayda geçirmesi; Avrupa’da bu felaketi konu alan baskıların dolaşıma girmesi, 1556 depremini İstanbul’un uzun deprem tarihindeki önemli eşiklerden biri haline getirir.

1566 – Fuşya çiçeğine adını veren botanikçi Leonhart Fuchs hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1566’da Alman tıp doktoru ve botanikçi Leonhart Fuchs hayatını kaybetti. Fuchs, Rönesans döneminde bitkilerin bilimsel olarak tanımlanması ve resimlenmesi alanında iz bırakan önemli isimlerden biridir. Bugün adı en çok, onun onuruna adlandırılan fuşya çiçeğiyle yaşamaya devam eder.

Fuchs, 1501’de Almanya’da doğdu. Tıp eğitimi aldı ve hekim olarak çalıştı. Fakat onu kalıcı yapan asıl alan, tıpla botaniğin kesiştiği noktadaydı. 16. yüzyılda bitkiler sadece doğa merakıyla incelenmiyordu; aynı zamanda ilaç, tedavi ve şifa kaynağı olarak görülüyordu. Bu yüzden iyi bir hekimin bitkileri tanıması, hangi bitkinin nasıl kullanılacağını bilmesi büyük önem taşıyordu.

Fuchs’un en ünlü eseri, 1542’de yayımlanan De Historia Stirpium Commentarii Insignes adlı büyük botanik kitabıdır. Bu eser, Rönesans botanik tarihinin en önemli yayınlarından biri kabul edilir. Kitapta yüzlerce bitki ayrıntılı biçimde tanıtıldı ve dönemi için olağanüstü nitelikte çizimlerle gösterildi. Bitkilerin yalnızca adlarını saymakla kalmadı; biçimlerini, kullanım alanlarını ve ayırt edici özelliklerini de aktardı.

Bu kitabın önemi, çizimlerinin kalitesinde de yatar. Matbaanın yaygınlaştığı bir dönemde, bitkilerin doğru resimlenmesi bilimsel bilginin aktarımı için çok değerliydi. Çünkü yanlış çizilmiş bir bitki, yanlış teşhis ve yanlış tedavi anlamına gelebilirdi. Fuchs’un kitabındaki ahşap baskı bitki görselleri hem bilimsel doğruluk hem de estetik açıdan dönemin en başarılı örnekleri arasında sayılır.

Fuchs’un çalışmaları, eski bitki bilgisiyle modern botanik arasındaki geçişi temsil eder. O hâlâ bitkilere büyük ölçüde tıbbi yarar açısından bakıyordu; fakat bitkileri gözleme, sınıflandırmaya, çizimle belgelemeye ve sistemli biçimde tanıtmaya çalışması, modern botaniğin gelişmesine katkı sağladı.

Adının bugün en çok fuşya ile anılması da ilginçtir. Fuşya bitkisi, 17. yüzyılın sonlarında Fransız botanikçi Charles Plumier tarafından tanımlandı ve Leonhart Fuchs’un onuruna Fuchsia adı verildi. Böylece Fuchs’un adı, parlak pembe-mor renkleriyle bilinen bir çiçek türünde kalıcı hale geldi. Bugün “fuşya” dediğimiz renk adı da buradan gelir.

Leonhart Fuchs, bitkilerin doğru gözlemlenmesi, çizilmesi ve tıp bilgisinin parçası olarak sınıflandırılması konusunda önemli bir Rönesans bilginidir. Onun çalışmaları, doğanın gözlem ve sistemli bilgiyle anlaşılması gerektiği fikrini güçlendirdi.

1788 – Denizcilerin hayatını kurtaran merceğin mucidi Fresnel doğdu.

10 Mayıs 1788’de Fransız fizikçi ve mühendis Augustin-Jean Fresnel doğdu. Fresnel, özellikle ışığın dalga kuramına yaptığı katkılar ve kendi adıyla anılan Fresnel merceği ile bilim ve teknoloji tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Onun çalışmaları; deniz fenerlerinden optik sistemlere kadar doğrudan insan hayatını etkileyen sonuçlar doğurdu.

Fresnel’in yaşadığı dönemde ışığın doğası büyük bir tartışma konusuydu. Isaac Newton’un etkisiyle ışığın küçük parçacıklardan oluştuğunu savunan görüş uzun süredir güçlüydü. Buna karşılık, ışığın dalga gibi yayıldığını savunan bilim insanları da vardı. Fresnel, yaptığı matematiksel çalışmalar ve deneylerle ışığın dalga kuramını güçlendiren en önemli isimlerden biri oldu.

Onun çalışmaları özellikle kırınım ve girişim olaylarını açıklamada belirleyiciydi. Kırınım, ışığın bir engelin kenarından geçerken bükülmesi ya da yayılmasıdır. Girişim ise iki ışık dalgasının karşılaşarak birbirini güçlendirmesi ya da zayıflatmasıdır. Bu olaylar, ışığın yalnız düz çizgiler halinde giden parçacıklardan ibaret olmadığını, dalga davranışı gösterdiğini ortaya koyuyordu. Fresnel, bu alanlarda yaptığı hesaplarla modern optiğin kurucularından biri haline geldi.

Fakat Fresnel’i genel okur için asıl ilginç kılan buluşu Fresnel merceğidir. 19. yüzyılda deniz fenerleri gemiler için hayati önemdeydi. Kıyıya yaklaşan gemiler, kayalıkları, liman girişlerini ve tehlikeli bölgeleri ancak güçlü ışıklarla fark edebiliyordu. Ancak klasik mercekler büyük, ağır ve ışık kaybı yüksek sistemlerdi. Çok güçlü bir ışığı uzağa göndermek için devasa cam mercekler gerekiyordu; bu da hem pahalı hem kullanışsızdı.

Fresnel bu soruna parlak bir çözüm buldu. Klasik kalın merceği tek parça ağır cam kütlesi olarak yapmak yerine, onu halkalar halinde kademeli bir yapıya böldü. Böylece mercek çok daha ince ve hafif hale geldi; buna rağmen ışığı güçlü biçimde odaklayabiliyordu. Bu tasarım, deniz fenerlerinin ışığını çok daha uzak mesafelere ulaştırdı.

Bu buluşun etkisi çok büyüktü. Fresnel merceği sayesinde deniz fenerleri daha güçlü, daha etkili ve daha güvenilir hale geldi. Deniz kazalarının azalmasında, gece seyrinin güvenli hale gelmesinde ve kıyı navigasyonunun gelişmesinde bu merceklerin büyük payı oldu. Bugün bile birçok tarihî deniz fenerinde Fresnel mercekleri hayranlık uyandıran optik düzenekler olarak korunur.

Fresnel merceği sadece deniz fenerlerinde kalmadı. Daha sonra projektörlerde, fotoğrafçılıkta, sinemada, trafik lambalarında, güneş enerjisi sistemlerinde ve çeşitli optik aygıtlarda farklı biçimlerde kullanıldı. Yani Fresnel’in fikri, ışığı daha verimli yönlendirme meselesinde kalıcı bir mühendislik çözümüne dönüştü.

Fresnel’in hayatı uzun sürmedi. 1827’de henüz 39 yaşındayken verem nedeniyle hayatını kaybetti. Kısa ömrüne rağmen fizik ve mühendislik tarihinde derin bir iz bıraktı. Onun adı bugün hem optik teorisinde hem de pratik aydınlatma teknolojilerinde yaşamaya devam eder.

1799 – Cezzar Ahmed Paşa, Akka’da Napolyon’u durdurdu.

10 Mayıs 1799’da Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Akka Kuşatması’nda Napolyon Bonapart’ın ordusunu geri püskürttü. Bu yenilgi, Napolyon’un Doğu Akdeniz ve Osmanlı toprakları üzerinden Hindistan’a uzanma hayalini boşa çıkaran en önemli kırılmalardan biri oldu.

Napolyon, 1798’de Mısır’ı işgal etmişti. Fransa, İngiltere’nin Hindistan yolunu tehdit etmek, Doğu Akdeniz’de güç kazanmak ve Osmanlı’nın zayıflığından yararlanarak bölgede yeni bir Fransız nüfuz alanı kurmak istiyordu. Mısır’dan sonra ordusuyla Suriye-Filistin hattına yöneldi. El-Ariş, Gazze ve Yafa gibi yerleri aldı. Özellikle Yafa’da yaşanan katliam ve veba salgını, Fransız seferinin karanlık yüzünü gösterdi.

Napolyon’un önündeki kritik hedef Akka’ydı. Akka düşerse, Fransız ordusunun Şam’a ve daha kuzeye ilerlemesi mümkün olabilirdi. Ancak şehir, Osmanlı adına bölgenin en sert ve en tecrübeli yöneticilerinden biri olan Cezzar Ahmed Paşa tarafından savunuluyordu. “Cezzar” lakabı, sertliği ve acımasızlığı nedeniyle verilmişti. Bugünün ölçüleriyle bakıldığında hayranlıkla anılacak temiz bir figür değildir; ama askerî ve siyasi açıdan son derece dirençli, kurnaz ve kararlı bir Osmanlı paşasıydı.

Akka savunmasının önemli taraflarından biri, yalnız Osmanlı direnişiyle sınırlı olmamasıdır. İngiliz donanmasından Sir Sidney Smith de Osmanlı savunmasına destek verdi. Fransızların kuşatma toplarının bir bölümü denizde ele geçirildi ve Akka savunmasında kullanıldı. Bu, Napolyon için büyük bir dezavantajdı. Çünkü güçlü topçu desteği olmadan surlarla çevrili bir şehri almak çok daha zor hale geldi.

Kuşatma yaklaşık iki ay sürdü. Fransızlar defalarca saldırdı; ancak Akka surlarını aşamadı. Şehirde Osmanlı askerleri, yerel kuvvetler ve İngiliz desteğiyle güçlü bir savunma hattı kuruldu. Fransız ordusu ise hem direnişle hem hastalıkla hem de ikmal sorunlarıyla boğuştu. Napolyon’un askerî dehası burada duvara çarptı. Akka, onun Doğu seferinde alamadığı şehir olarak tarihe geçti.

Bu yenilginin sembolik anlamı çok büyüktür. Napolyon, Avrupa’da orduları peş peşe yenen, devrimden sonraki Fransa’nın yükselen askerî yıldızıydı. Akka’da ise Osmanlı’nın yerel gücü, İngiliz deniz desteği ve şehrin inatçı savunması karşısında durduruldu. Napolyon’un daha sonra “Akka’da durdurulmasaydım, Doğu’nun kaderi değişirdi” anlamına gelen sözler söylediği aktarılır. Bu sözün söylenip söylenmediği tartışılabilir; fakat Akka’nın onun Doğu hayallerini kırdığı açıktır.

Cezzar Ahmed Paşa açısından bakıldığında Akka savunması, onun tarih sahnesindeki en büyük askerî başarısıdır. Osmanlı Devleti’nin merkezî gücünün zayıfladığı bir dönemde, taşradaki güçlü bir paşa, imparatorluk adına büyük bir Avrupa ordusunu durdurdu. Bu, Osmanlı’nın 18. yüzyıl sonundaki karmaşık yapısını da gösterir. Devlet zayıflamıştı; ama bazı eyalet yöneticileri hâlâ ciddi askerî ve siyasi güç sahibiydi.

Akka yenilgisi sonrasında Napolyon, Suriye seferini sürdürme umudunu kaybetti ve Mısır’a geri dönmek zorunda kaldı. Bir süre sonra da Fransa’ya döndü. Onun asıl büyük yükselişi Avrupa’da devam edecekti; fakat Doğu’da kurmak istediği büyük stratejik hat Akka surlarında kırıldı.

1824 – Londra’daki National Gallery halkın ziyaretine açıldı.

10 Mayıs 1824’te Londra’nın en önemli sanat kurumlarından The National Gallery, halkın ziyaretine açıldı. Bugün Trafalgar Meydanı’yla özdeşleşen bu büyük müze, başlangıçta görkemli bir saray binasında değil, daha mütevazı bir koleksiyon ve daha sınırlı bir mekânla doğdu. Ama zamanla dünyanın en saygın resim müzelerinden birine dönüştü.

National Gallery’nin kuruluşunda, İngiliz hükümetinin banker ve koleksiyoncu John Julius Angerstein’ın resim koleksiyonunu satın alması belirleyici oldu. Angerstein’ın koleksiyonu 38 tablodan oluşuyordu. Bu eserler arasında Raphael, Rembrandt, Rubens, Claude Lorrain, Hogarth ve Van Dyck gibi büyük ustalara ait tablolar vardı. Devletin bu koleksiyonu satın almasıyla, İngiltere’de halkın erişimine açık ulusal bir resim koleksiyonu oluşturma fikri somutlaştı.

Bu adımın önemi büyüktü. Çünkü sanat uzun süre aristokratların, kralların, kiliselerin ve zengin koleksiyonerlerin özel alanı olarak görülmüştü. Bir ulusal galerinin kurulması, resmin yalnız seçkinlerin duvarlarında değil, halkın görebileceği kamusal bir alanda yer alması anlamına geliyordu. National Gallery bu yönüyle, sanatın demokratikleşmesi tarihinde önemli kurumlardan biridir.

Müze ilk yıllarında Angerstein’ın Londra’daki Pall Mall’daki evinde ziyaretçileri kabul etti. Bugün bildiğimiz Trafalgar Meydanı’ndaki binaya ise daha sonra taşındı. Trafalgar Meydanı’nın seçilmesi de sembolikti. Londra’nın merkezinde, geniş halk kitlelerinin ulaşabileceği bir noktada yer alan müze, sanatın şehir hayatının parçası haline gelmesini sağladı.

National Gallery’nin koleksiyonu zamanla büyüdü. Orta Çağ sonlarından 20. yüzyıl başlarına kadar Avrupa resminin en önemli örnekleri burada toplandı. Leonardo da Vinci, Botticelli, Titian, Caravaggio, Velázquez, Vermeer, Turner, Constable, Monet, Van Gogh ve Cézanne gibi büyük sanatçıların eserleri müzenin hafızasına katıldı. Böylece National Gallery yalnız İngiltere’nin değil, Avrupa resim tarihinin de en önemli vitrinlerinden biri haline geldi.

Bu müzenin farkı, yalnız eser sayısında değil, koleksiyon anlayışındadır. National Gallery, Avrupa resminin gelişimini kronolojik ve sanatsal bağlam içinde izleme imkânı verir. Rönesans’tan Barok’a, Hollanda Altın Çağı’ndan İngiliz manzara resmine, izlenimciliğe ve modern resmin başlangıcına kadar uzanan bir çizgi, ziyaretçiye resim tarihinin nasıl değiştiğini gösterir.

National Gallery, aynı zamanda Londra’nın kültürel kimliğinin de güçlü bir parçasıdır. Trafalgar Meydanı’na bakan cephesi, merdivenleri, sergi salonları ve ücretsiz giriş geleneğiyle, müze yalnız turistlerin değil, öğrencilerin, sanatçıların ve sıradan kent sakinlerinin de uğrak noktasıdır. Bir şehrin sanatla kurduğu ilişkinin en güçlü örneklerinden biridir.

1829 – Işığın dalga olduğunu gösteren ve hiyerogliflerin çözümüne katkı yapan Thomas Young hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1829’da İngiliz bilim insanı ve dilbilimci Thomas Young hayatını kaybetti. Young, tek bir alana sığmayan büyük zihinlerden biriydi. Fizik, tıp, optik, dilbilim ve Mısır hiyeroglifleri üzerine çalıştı. Onu özel yapan şey hem ışığın doğasını anlamamızda hem de Eski Mısır yazısının çözülmesinde iz bırakmış olmasıdır.

Thomas Young’ın bilim tarihindeki en ünlü katkılarından biri, çift yarık deneyidir. Bu deney, ışığın yalnız parçacık gibi değil, dalga gibi davrandığını gösteren en güçlü kanıtlardan biri oldu. Young, ışığı iki dar aralıktan geçirerek ekranda aydınlık ve karanlık şeritler oluştuğunu gösterdi. Bu şeritler, iki ışık dalgasının birbirini güçlendirmesi ya da zayıflatmasıyla açıklanabiliyordu. Yani ışık, su dalgaları gibi girişim yapıyordu.

Bu deneyin önemi çok büyüktür. Newton’dan sonra uzun süre ışığın parçacıklardan oluştuğu fikri güçlüydü. Young’ın çalışmaları ise ışığın dalga kuramını yeniden ciddi hale getirdi. Daha sonra Fresnel gibi bilim insanları bu kuramı geliştirdi. 20. yüzyılda kuantum fiziği ortaya çıktığında ışığın hem dalga hem parçacık özelliği taşıdığı anlaşılacaktı. Bu açıdan Young’ın çift yarık deneyi, modern fiziğin en temel sorularından birine giden yolun erken ve parlak adımlarından biridir.

Young aynı zamanda insan gözünün renkleri nasıl algıladığı üzerine de önemli fikirler geliştirdi. Bugün Young-Helmholtz renk kuramı diye bilinen yaklaşımın temelinde, gözde farklı renk duyarlılıklarına sahip algılayıcıların bulunduğu fikri vardır. Basitçe söylersek, renk görmemiz kırmızı, yeşil ve maviye duyarlı sistemlerin birlikte çalışmasıyla açıklanabilir. Bu düşünce, modern renk biliminin ve ekran teknolojilerinin arkasındaki temel mantıklardan birine uzanır.

Thomas Young’ın bir başka dikkat çekici yönü, Rosetta Taşı ve Mısır hiyeroglifleri üzerine yaptığı çalışmalardır. Rosetta Taşı’nda aynı metin üç farklı yazıyla yazılmıştı: hiyeroglif, demotik ve Antik Yunanca. Young, bu metinleri karşılaştırarak özellikle kraliyet adlarının kartuşlar içinde yazıldığını fark etti ve bazı hiyeroglif işaretlerinin ses değeri taşıyabileceğini gösterdi. Hiyerogliflerin tamamen resimsel semboller olmadığı, bazı işaretlerin sesleri de temsil ettiği fikrinin güçlenmesine katkı verdi.

Hiyerogliflerin tam çözümü daha sonra Jean-François Champollion tarafından gerçekleştirildi. Ama Young’ın katkısı göz ardı edilemez. O, çözümün kapısını aralayan isimlerden biriydi. Burada da yine aynı zekâ biçimi görülür: Young ister ışık dalgaları olsun ister eski yazılar, görünmeyen düzeni işaretlerden ve izlerden yakalamaya çalışan bir bilim insanıydı.

Young’ın tıp ve fizyoloji alanındaki çalışmaları da vardır. “Enerji” kelimesinin bilimsel kullanımının yaygınlaşmasında etkili olmuş, malzemelerin esnekliğini tanımlayan Young modülü ile mühendislikte de kalıcı iz bırakmıştır. Bir malzemenin gerilme karşısında ne kadar şekil değiştirdiğini anlamak için kullanılan bu kavram, bugün hâlâ mühendislik ve malzeme biliminde temel bilgilerden biridir.

Thomas Young, 19. yüzyılın başındaki o büyük çok yönlü bilim insanı tipinin güçlü örneklerindendir. Bugünün uzmanlaşmış dünyasında bir kişinin hem fizik deneyleri yapması hem gözün renk algısını incelemesi hem tıbba katkı vermesi hem de hiyeroglif çözümüne uğraşması neredeyse imkânsız görünür. Young’ın büyüklüğü, farklı alanlar arasında bağ kurabilmesindedir.

1868 – Bugünkü Danıştay’ın temeli olan Şûrâ-yı Devlet kuruldu.

10 Mayıs 1868’de, bugünkü Danıştay’ın tarihsel temeli kabul edilen Şûrâ-yı Devlet kuruldu. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat döneminin en önemli kurumlarından biri olan Şûrâ-yı Devlet, devlet yönetimini daha düzenli, daha hukuka bağlı ve daha kurumsal hale getirme çabasının ürünüdür.

Tanzimat’la birlikte Osmanlı yönetimi büyük bir dönüşüm arayışına girmişti. Devlet artık yalnız padişah iradesi, saray çevresi ve geleneksel bürokrasiyle yönetilemeyecek kadar karmaşık hale gelmişti. Yeni kanunlar hazırlanıyor, vilayet idaresi değişiyor, maliye, eğitim, ticaret, mahkemeler ve vatandaş-devlet ilişkileri yeniden düzenleniyordu. Böyle bir ortamda kanun taslaklarını inceleyecek, idari uyuşmazlıkları değerlendirecek ve devlet işlerinde danışma görevi görecek yeni bir kuruma ihtiyaç vardı.

Şûrâ-yı Devlet işte bu ihtiyaçtan doğdu. Kurumun ilk başkanlığına Mithat Paşa getirildi. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Mithat Paşa, Osmanlı modernleşmesinin en güçlü ve en yenilikçi devlet adamlarından biriydi. Vilayet yönetimi, anayasal düzen, meşrutiyet ve idari reformlar gibi konularda merkezî rol oynadı. Şûrâ-yı Devlet’in kuruluşunda onun bulunması, kurumun reformcu karakterini de gösterir.

Şûrâ-yı Devlet’in görevleri arasında kanun ve nizamname tasarılarını incelemek, idareyle ilgili konularda görüş bildirmek ve bazı idari davalara bakmak vardı. Yani kurum hem danışma organı hem de idari yargının erken biçimlerinden biri olarak çalışıyordu. Bugünkü Danıştay’ın hem yüksek idare mahkemesi hem de kamu yönetimine hukuki görüş veren bir kurum olmasının kökleri burada aranır.

Bu kurumun kurulması, Osmanlı’da yönetimin kişisel kararlardan kurallı idareye doğru evrilmesi bakımından önemliydi. Elbette Şûrâ-yı Devlet modern anlamda tam bağımsız bir yargı organı değildi. Osmanlı siyasal düzeni içinde padişah ve merkezî iktidar belirleyici olmaya devam ediyordu. Fakat buna rağmen, idarenin işlemlerinin belirli bir hukuki değerlendirmeye tabi tutulması fikri açısından büyük bir adımdı.

Şûrâ-yı Devlet’in açılışında Sultan Abdülaziz de hazır bulundu. Bu durum, kurumun yalnız teknik bir bürokrasi düzenlemesi olarak değil, devletin modernleşme iradesini gösteren önemli bir adım olarak sunulduğunu gösterir. Osmanlı yönetimi, Avrupa’daki idare hukuku ve danışma meclisi modellerinden de etkileniyordu. Özellikle Fransız Conseil d’État, yani Devlet Şurası modeli, Osmanlı’daki bu kurumsal arayış için önemli bir örnekti.

Şûrâ-yı Devlet’in tarihi daha sonra kesintiler, değişimler ve yeniden yapılanmalarla devam etti. Osmanlı’nın son dönemindeki anayasal gelişmeler, Meşrutiyet yılları ve Cumhuriyet’in kuruluşu, bu kurumun işlevini de dönüştürdü. Cumhuriyet döneminde ise Danıştay, Türkiye’de idari yargının en yüksek organı olarak yeniden yapılandırıldı.

Bugünkü Danıştay, vatandaş ile idare arasındaki uyuşmazlıklarda hukuki denetim yapan en önemli kurumlardan biridir. Devletin işlem ve eylemlerinin hukukla sınırlanması, yalnız teknik bir hukuk meselesi değildir; doğrudan hukuk devleti fikrinin temelidir. Bir devletin güçlü olması, idarenin keyfî davranabilmesi demek değildir. Tam tersine, gerçek hukuk devletinde idare de yargı denetimine tabidir.

1869 – Altın çivi çakıldı; Amerika’yı baştan başa bağlayan demiryolu tamamlandı.

10 Mayıs 1869’da ABD’de ilk kıtalararası demiryolu tamamlandı. Utah’taki Promontory Summit bölgesinde Central Pacific ve Union Pacific demiryolları birleşti; tören sırasında “altın çivi” olarak bilinen sembolik son çivi çakıldı. Bu olay, 19. yüzyılın en büyük ulaşım ve mühendislik başarılarından biri olarak kabul edilir. ABD Ulusal Park Servisi de Golden Spike bölgesini, ülkenin ilk kıtalararası demiryolunun tamamlandığı yer olarak tanımlar.

Bu demiryolu, Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusu ile batısı arasındaki mesafeyi fiilen kısalttı. Daha önce aylar süren, tehlikeli ve pahalı yolculuklar artık çok daha kısa sürede yapılabilir hale geldi. İnsanlar, mallar, gazeteler, telgraf haberleri, askerî birlikler ve sermaye ülkenin iki yakası arasında daha hızlı hareket etmeye başladı. Bu nedenle kıtalararası demiryolu, Amerika’nın ekonomik ve siyasi bütünleşmesinin de hızlanması anlamına geliyordu.

Fakat bu büyük başarı, sadece bir ilerleme ve mühendislik hikâyesi olarak anlatılamaz. Demiryolunun inşasında binlerce işçi çalıştı. Özellikle Çinli göçmen işçiler, Sierra Nevada gibi son derece zorlu bölgelerde ağır koşullarda ray döşedi. Patlayıcılar, uçurumlar, kış şartları, düşük ücretler ve ayrımcılık bu işçilerin günlük gerçeğiydi. Amerikan tarihinin uzun süre gölgede bıraktığı bu emek, bugün kıtalararası demiryolu anlatısının vazgeçilmez parçası olarak görülüyor.

Demiryolu aynı zamanda Batı’ya yayılmayı hızlandırdı. Bu, yerleşimciler ve sermaye için yeni imkânlar anlamına gelirken, Amerika yerlileri için toprak kaybı, av alanlarının yok edilmesi, bizon sürülerinin azalması ve yaşam biçimlerinin ağır biçimde tahrip edilmesi demekti. Yani altın çivi bir yandan modern ulaşım çağını, diğer yandan yerli halkların tarihindeki büyük kırılmalardan birini simgeler.

1872 – Victoria Woodhull, ABD Başkanlığı’na aday olan ilk kadın oldu.

10 Mayıs 1872’de Victoria Woodhull, ABD Başkanlığı’na aday gösterildi. Böylece Amerikan siyasi tarihinde başkanlığa aday olan ilk kadın olarak kayıtlara geçti. Bu olay, kadınların ABD’de oy hakkına bile sahip olmadığı bir dönemde gerçekleştiği için hem sıra dışıydı hem de doğrudan meydan okuyucu bir siyasi hamleydi.

Victoria Woodhull, dönemin alışılmış kadın profiline hiç uymayan bir figürdü. Yoksul bir aileden gelmiş, medyumluk ve sahne gösterileriyle geçinmiş, daha sonra kız kardeşi Tennessee Claflin ile birlikte Wall Street’te aracılık şirketi kurmuştu. Bu yönüyle ABD’de finans dünyasına giren ilk kadınlardan biri sayılır. Ardından gazete çıkardı, kadın hakları, işçi hakları, cinsel özgürlük, evlilik hukuku ve toplumsal eşitlik üzerine çok sert fikirler savundu.

Woodhull’un başkanlık adaylığı, Equal Rights Party yani Eşit Haklar Partisi tarafından ilan edildi. Adaylığı başlı başına çarpıcıydı; çünkü ABD’de kadınlar federal düzeyde oy kullanma hakkını ancak 1920’de, 19. Anayasa Değişikliği ile elde edecekti. Yani Woodhull, kendisi gibi kadınların oy kullanamadığı bir ülkede başkanlığa aday oluyordu. Bu çelişki, adaylığın sembolik gücünü daha da artırdı.

Onun adaylığı etrafında en çok konuşulan ayrıntılardan biri, başkan yardımcısı adayı olarak Frederick Douglass’ın adının öne sürülmesiydi. Douglass, kölelik karşıtı hareketin en büyük isimlerinden biri, eski bir köle, yazar ve insan hakları savunucusuydu. Ancak Douglass’ın bu adaylığı aktif biçimde kabul edip etmediği tartışmalıdır. Yine de Woodhull’un kampanyası, kadın hakları ile siyahların özgürlük mücadelesi arasında radikal bir bağ kurmaya çalışması bakımından dikkat çekiciydi.

Woodhull, sadece oy hakkı talep eden ılımlı bir reformcu değildi. Evlilik kurumunu, kadınların ekonomik bağımlılığını, erkeklerin cinsel çifte standardını ve kilisenin ahlak baskısını açıkça hedef aldı. “Özgür aşk” fikrini savunması, bugün kulağa romantik gelebilir; ama o dönemde bu ifade, kadının istemediği bir evlilikte kalmak zorunda olmaması, boşanabilmesi ve kendi bedeni üzerinde söz sahibi olması anlamına geliyordu. Bu da 19. yüzyıl Amerika’sı için son derece sarsıcıydı.

Bu kadar radikal olması, onu aynı zamanda yoğun saldırıların hedefi haline getirdi. Gazetelerde ahlaksızlıkla suçlandı, karikatürlere konu oldu, dini çevreler tarafından şeytanlaştırıldı. Hatta 1872 seçimlerinden hemen önce yayımladığı bir haber nedeniyle tutuklandı. Seçim günü hapisteydi. Bu durum, onun adaylığının ne kadar sert bir toplumsal dirençle karşılaştığını gösterir.

Woodhull seçimi kazanamadı; zaten kazanma ihtimali yoktu. Ama asıl önemi de burada değildir. O, kadınların kamusal hayatta, ekonomide, basında ve siyasette yer almasına dair sınırları zorladı. Bugün ABD’de kadın başkan adayları konuşulabiliyorsa, bu yolun en erken ve en kavgacı figürlerinden biri Victoria Woodhull’dur.

1876 – Osmanlı’da basına ilk genel sansür uygulaması başlatıldı.

10 Mayıs 1876’da Osmanlı Devleti’nde basına yönelik ilk genel sansür uygulaması başlatıldı. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa döneminde çıkarılan Sansür Hakkında Âli Kararname, gazetelerin yayımlanmadan önce denetlenmesini öngörüyordu. Böylece Osmanlı basınında daha önce kapatma, toplatma ve cezalandırma yoluyla yürütülen baskı, ilk kez sistemli bir ön denetim mekanizmasına dönüştü.

Bu karar, Osmanlı siyasi hayatının en gergin dönemlerinden birinde alındı. 1876 yılı, imparatorluk için büyük bir kırılma yılıydı. Mali kriz büyümüş, dış borçlar ağırlaşmış, Balkanlar’da isyanlar yayılmış, saray ve bürokrasi içinde iktidar mücadelesi sertleşmişti. Kısa süre sonra Sultan Abdülaziz tahttan indirilecek, V. Murad’ın kısa saltanatı başlayacak, ardından II. Abdülhamid tahta çıkacak ve aynı yıl Kanûn-ı Esâsî ilan edilecekti. Yani sansür kararı, Osmanlı’nın anayasal düzene doğru giderken aynı zamanda basını kontrol altına almaya çalıştığı çelişkili bir dönemin ürünüdür.

Osmanlı’da gazete, 19. yüzyıl boyunca giderek daha etkili bir siyasi araç haline gelmişti. İlk gazeteler daha çok devletin duyurularını halka aktaran yayınlardı. Fakat zamanla özel gazeteler çıktı, fikir yazıları çoğaldı, hükümet politikaları eleştirilmeye başlandı. Tasvir-i EfkârTercüman-ı Ahvâlİbret gibi gazeteler, kamuoyu oluşturan siyasi metinler haline geldi. Bu durum, yönetimin basına bakışını değiştirdi.

Mahmud Nedim Paşa yönetimi açısından sorun şuydu: Gazeteler artık yalnız olayları aktarmıyor, hükümeti eleştiriyor, reform taleplerini dillendiriyor, bürokrasi içi çekişmeleri görünür kılıyor ve halkın siyasi meselelerle ilgilenmesini sağlıyordu. Devlet, bunu bir modernleşme imkânı olarak değil, büyük ölçüde düzeni bozacak bir tehdit olarak gördü. Bu nedenle gazetelerin basılmadan önce Matbuat Dairesi ya da ilgili yerel makamlar tarafından denetlenmesi kararlaştırıldı.

Kararnamenin kapsamı sadece yazılarla sınırlı değildi. Resim ve karikatürlere de denetim getirildi; yurt dışından gelen yayınlar daha sıkı kontrol altına alındı. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Osmanlı yönetimi, yalnız metinden değil, görsel hicivden ve dış basından da çekiniyordu. Karikatür, 19. yüzyılda siyaseti halka anlatmanın en etkili yollarından biriydi. Okuma yazması sınırlı kitleler için bile bir karikatür, uzun bir makaleden daha sarsıcı olabiliyordu.

Basın bu karara tepki gösterdi. Çünkü ön denetim, gazetenin ruhunu doğrudan yok eden bir uygulamaydı. Bir yazının yayımlandıktan sonra cezalandırılması başka şeydir; daha basılmadan devlet memurunun kaleminden geçmesi başka şey. Bu, gazetecinin kendi cümlesine daha yazarken sansür memurunun gölgesini düşürür. En tehlikeli sansür biçimi de çoğu zaman budur: Yazıyı yalnız devlet değil, yazarın kendi korkusu da kesmeye başlar.

Kararname uzun ömürlü olmadı. Kaynaklarda, basının tepkisi ve siyasi gelişmeler üzerine Mahmud Nedim Paşa’nın görevden ayrıldığı; yerine gelen Mütercim Rüştü Paşa döneminde bu ağır sansür kararının kısa süre içinde kaldırıldığı aktarılır. Bazı kaynaklar uygulamanın yalnız iki gün sürdüğünü belirtir. Fakat kısa sürmesi, önemini azaltmaz. Çünkü 10 Mayıs 1876, Osmanlı basın tarihinde sansürün devlet eliyle genel bir ön denetim düzeni olarak ortaya çıktığı sembolik tarihlerden biri haline geldi.

Bu olayın devamı da önemlidir. 1876’da Kanûn-ı Esâsî ilan edildiğinde basın hürriyeti fikri anayasal düzeyde konuşulmaya başlandı. Fakat II. Abdülhamid döneminde, özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında basın üzerindeki kontrol yeniden ağırlaştı. Gazeteler kapatıldı, yazılar sansürlendi, bazı kelimeler ve konular sakıncalı sayıldı. Yani 1876’daki kısa süreli uygulama, Osmanlı’da basın özgürlüğü ile devletin denetim arzusu arasındaki uzun gerilimin erken ve açık bir işaretiydi.

Bu yüzden 10 Mayıs 1876’daki kararname, Osmanlı’da gazetenin artık devleti rahatsız edecek kadar etkili hale geldiğini, kamuoyu fikrinin güçlendiğini ve modern siyasal hayatın en temel çatışmalarından birinin doğduğunu gösterir: Devlet, halkın neyi bilip neyi tartışacağına karar verecek midir; yoksa basın, iktidarı rahatsız etme hakkına sahip olacak mıdır?

10 Mayıs 1876’nın asıl önemi burada yatar. Osmanlı modernleşmesi bir yandan anayasa, meclis ve hukuk arayışına giderken, diğer yandan basının sesini kısmaya çalışıyordu. Bu çelişki, yalnız Osmanlı’ya ait eski bir mesele değildir. Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmasının uzun ve sancılı tarihinin başlangıç noktalarından biridir.

1904 – “Dr. Livingstone, sanırım?” sözüyle tarihe geçen kâşif Henry Morton Stanley hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1904’te gazeteci, kâşif ve sömürgecilik tarihinin tartışmalı figürlerinden Henry Morton Stanley hayatını kaybetti. Stanley, en çok Afrika içlerinde kaybolduğu düşünülen İskoç misyoner ve kâşif David Livingstone’u bulmasıyla tanınır. Ona atfedilen “Dr. Livingstone, sanırım?” sözü, keşif tarihinin en meşhur cümlelerinden biri haline gelmiştir.

Burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir: Stanley çoğu zaman Amerikalı gazeteci olarak anılsa da aslında Galler doğumludur. Asıl adı John Rowlands’tı. Zorlu bir çocukluk geçirdi, genç yaşta Amerika’ya gitti ve burada Henry Morton Stanley adını aldı. Amerikan İç Savaşı’nda farklı saflarda askerlik yaptıktan sonra gazeteciliğe yöneldi.

Stanley’i dünya çapında meşhur eden olay, New York Herald gazetesi adına çıktığı Livingstone seferiydi. David Livingstone, Afrika’da uzun süredir haber alınamayan bir figürdü. Stanley, 1871’de bugünkü Tanzanya sınırları içindeki Ujiji kasabasında Livingstone’u buldu. Bu karşılaşma, Batı basınında büyük olay oldu. Stanley bir anda yalnız gazeteci değil, “Afrika’yı bulan adamlar” anlatısının merkezindeki isimlerden biri haline geldi.

Fakat Stanley’in hikâyesi yalnız macera ve cesaret üzerinden anlatılamaz. O, Afrika’nın Avrupalılar tarafından haritalanması, keşif adı altında bölgelere girilmesi ve sömürgeleştirme sürecinin hızlanmasında önemli rol oynadı. Özellikle Kongo bölgesindeki çalışmaları, Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo üzerindeki egemenlik planlarına zemin hazırladı. Stanley, Kongo Nehri havzasında keşifler yaptı, yerel liderlerle anlaşmalar imzaladı ve bölgenin Avrupa sömürge düzenine açılmasında etkili oldu.

Bu nedenle Stanley bugün çok tartışmalı bir isimdir. 19. yüzyıl Avrupa’sında kahraman kâşif olarak övülürken, bugünden bakıldığında onun faaliyetleri Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, yerel halkların baskı altına alınması ve Kongo’da daha sonra yaşanacak büyük insanlık suçlarıyla ilişkili bir sürecin parçası olarak değerlendirilir. Kongo Özgür Devleti döneminde yaşanan zorla çalıştırma, şiddet ve kitlesel ölümler doğrudan Stanley’in tek başına yaptığı şeyler değildir; ama onun açtığı yol, Leopold’un korkunç sömürge düzeninin kurulmasını kolaylaştırmıştır.

Stanley’nin seferleri aynı zamanda gazetecilik tarihinde de önemli bir dönemi temsil eder. 19. yüzyılın sonlarında gazeteler artık yalnız haber aktarmıyor, büyük maceralar finanse ediyor, okurlarına kahramanlık hikâyeleri sunuyor ve imparatorluk hayallerini besliyordu. Stanley’nin Livingstone’u bulması, gazeteciliğin keşif, reklam, şöhret ve emperyal güçle nasıl iç içe geçtiğini gösteren erken örneklerden biridir.

Onu değerlendirirken iki uç yaklaşımdan kaçınmak gerekir. Stanley ne sadece romantik bir maceracıydı ne de tek başına bütün sömürgeci felaketlerin faili. Ama kesin olan şu: Onun adı, Avrupa’nın Afrika’yı tanıma merakının masum bir coğrafya ilgisi olmaktan çıkıp ticaret, güç, sömürge ve şiddet düzenine bağlandığı çağın simgesel isimlerinden biridir.

1919 – Paris’te İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesine karar verildi.

10 Mayıs 1919’da Paris Barış Konferansı’nda bulunan İtilaf Devletleri temsilcileri, İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesi yönünde karar aldı. Bu karar, yalnız Batı Anadolu’nun kaderini değil, Türk Millî Mücadelesi’nin seyrini de değiştiren en kritik gelişmelerden biri oldu. Çünkü İzmir’in işgali, Osmanlı Devleti’nin yenilgiden sonra içine düştüğü çaresizliği, İtilaf Devletleri’nin paylaşım siyasetini ve Anadolu’da doğacak direniş ruhunu aynı anda görünür hale getirdi.

  1. Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı. Mütareke, Osmanlı ordusunun terhis edilmesini, stratejik noktaların İtilaf Devletleri tarafından işgal edilebilmesini ve devletin fiilen denetim altına alınmasını mümkün kılıyordu. İstanbul işgal baskısı altındaydı, hükümet zayıftı, saray ise İtilaf Devletleriyle çatışmadan ayakta kalmaya çalışıyordu.

Bu ortamda Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos, Paris’te yoğun bir diplomasi yürüttü. Yunanistan, “Megali İdea” doğrultusunda Batı Anadolu’da hak iddia ediyor; İzmir ve çevresindeki Rum nüfusu gerekçe göstererek bölgenin Yunanistan’a bağlanmasını istiyordu. Venizelos, İzmir’deki Rumların tehlikede olduğu iddiasını da kullanarak işgali bir “koruma” hareketi gibi göstermeye çalıştı.

İtilaf Devletleri içinde bu konuda farklı hesaplar vardı. İngiltere Başbakanı David Lloyd George, Yunanistan’ı destekleyen en güçlü isimlerden biriydi. İtalya ise İzmir ve çevresinde kendi payını bekliyordu. Çünkü savaş sırasında yapılan gizli anlaşmalarda Batı Anadolu’nun bazı bölgeleri İtalya’ya vaat edilmişti. Yunanistan’a İzmir yolunun açılması, İtalya’nın hesaplarını bozdu. Bu da İtilaf Devletleri arasındaki çıkar çatışmasını ortaya koydu.

10 Mayıs 1919’da alınan kararın ardından süreç hızla ilerledi. Yunan ordusu, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı. İşgalin ilk saatlerinden itibaren şehirde büyük bir kırılma yaşandı. Gazeteci Hasan Tahsin’in ilk kurşunu, Millî Mücadele hafızasında sembolik bir yer edindi. İzmir’de yaşanan öldürmeler, yağmalar, tutuklamalar ve aşağılayıcı uygulamalar, işgalin sadece askerî değil, psikolojik ve toplumsal bir yıkım olduğunu gösterdi.

İzmir’in işgali Anadolu’da derin bir öfke yarattı. Daha önce birçok kişi Osmanlı’nın yenilgisini kabullenmiş, işgallere karşı ne yapılabileceğini bilemez haldeydi. Fakat İzmir’in Yunan ordusuna bırakılması, meseleyi soyut bir diplomasi başlığı olmaktan çıkardı. Artık halkın gözünde Anadolu’nun parçalanması açık bir gerçek haline gelmişti. Bu işgal, mitingleri, protestoları, yerel direniş örgütlenmelerini ve Kuvâ-yı Milliye ruhunu hızlandırdı.

Bu kararın en önemli sonucu şudur: İzmir’in işgali, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından hemen önce Anadolu’daki siyasi iklimi değiştirdi. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, zaten büyüyen bu öfke ve direnme ihtiyacının içine doğdu. İzmir’in işgali olmasaydı Millî Mücadele yine başlayabilir miydi? Muhtemelen evet. Ama İzmir’in Yunanistan’a işgal ettirilmesi, direnişi çok daha geniş kitleler için acil, somut ve meşru hale getirdi.

10 Mayıs kararı, savaş sonrası Osmanlı topraklarının masa başında paylaşılmasının, yerel halkın iradesinin yok sayılmasının ve büyük devletlerin çıkar hesaplarının sonucuydu. Batı Anadolu’nun kaderi, İzmir’de yaşayan insanların değil, Paris’te oturan devlet adamlarının masasında belirlenmeye çalışıldı.

1921 – Mustafa Kemal Paşa, TBMM’de Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdu.

10 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdu. Bu adım, Millî Mücadele’nin yalnız cephede değil, Meclis içinde de daha örgütlü ve disiplinli biçimde yürütülmesi açısından önemliydi.

TBMM, 23 Nisan 1920’de açıldığında çok farklı eğilimlerden gelen milletvekillerini bir araya getirmişti. Meclis’te asker kökenliler, din adamları, eski İttihatçılar, yerel eşraf, hukukçular, bürokratlar, farklı dünya görüşlerine sahip milliyetçiler ve daha ihtiyatlı isimler vardı. Ortak hedef işgale karşı direnmekti; fakat bu direnişin nasıl yürütüleceği, Mustafa Kemal Paşa’nın yetkileri, düzenli orduya geçiş, diplomasi, iç isyanlar ve Meclis’in çalışma biçimi gibi konularda ciddi görüş ayrılıkları yaşanıyordu.

1921 yılı, Millî Mücadele açısından son derece kritik bir yıldı. Bir yandan Yunan ordusu Batı Anadolu’da ilerliyor, diğer yandan Ankara Hükümeti içeride ve dışarıda meşruiyetini sağlamlaştırmaya çalışıyordu. Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi kazanılmış, ardından 1921 Anayasası kabul edilmişti. Fakat savaşın ağırlığı arttıkça Meclis içinde daha uyumlu bir siyasi hat kurulması ihtiyacı belirginleşti.

Müdafaa-i Hukuk Grubu işte bu ihtiyaçtan doğdu. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Millî Mücadele’deki siyasal mirasını Meclis içinde bir grup yapısına dönüştürdü. Amaç, Meclis’te dağınık halde bulunan Millî Mücadele yanlısı milletvekillerini ortak bir siyasi disiplin altında toplamak, karar alma süreçlerini hızlandırmak ve savaşın yönetiminde daha net bir çoğunluk sağlamaktı.

Bu grubun kurulması, bugünkü anlamda bir siyasi parti kuruluşu değildi; ama Türkiye’de modern parti siyasetinin erken adımlarından biri olarak görülebilir. Çünkü Meclis içinde ortak program, liderlik, grup disiplini ve siyasi hedef etrafında örgütlenen bir yapı oluşuyordu. Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na uzanacak çizginin ilk önemli kurumsal halkalarından biri de burasıdır.

Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun karşısında zamanla İkinci Grup olarak bilinen muhalif eğilim şekillendi. Bu grup, Mustafa Kemal Paşa’nın yetkilerinin artmasından, Meclis iradesinin liderlik etrafında yoğunlaşmasından ve hükümet uygulamalarından rahatsız olan milletvekillerini bir araya getirdi. Yani 10 Mayıs 1921’de kurulan yapı, aynı zamanda Birinci Meclis içindeki iktidar-muhalefet dengesinin daha görünür hale gelmesini sağladı.

Bu noktada meseleyi romantikleştirmemek gerekir. Millî Mücadele Meclisi, tamamen tek sesli ve sorunsuz bir kahramanlar topluluğu değildi. Sert tartışmaların, derin güvensizliklerin, siyasi hesapların, yerel kaygıların ve liderlik mücadelelerinin yaşandığı gerçek bir Meclis’ti. Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması da bu gerçeğin sonucuydu. Savaş yürütülüyordu; ama savaşın siyasi yönetimi için Meclis içinde güç örgütlenmesi gerekiyordu.

Bu adım, Mustafa Kemal Paşa’nın aynı zamanda çok güçlü bir siyasi örgütleyici olduğunu da gösterir. Cephede orduyu, Ankara’da Meclis’i, Anadolu’da yerel direniş ağlarını ve dışarıda diplomatik temasları aynı stratejik bütünlük içinde düşünüyordu. Müdafaa-i Hukuk Grubu, bu bütünlüğün Meclis ayağıydı.

1924 – J. Edgar Hoover FBI’ın başına geçti; Amerika’nın en tartışmalı güvenlik dönemi başladı.

10 Mayıs 1924’te, henüz 29 yaşındaki J. Edgar Hoover, ABD Adalet Bakanı Harlan Fiske Stone tarafından Bureau of Investigation’ın başına vekâleten getirildi. Bu kurum daha sonra FBI’a dönüşecekti. Hoover yıl sonuna doğru kalıcı direktör oldu ve 1972’deki ölümüne kadar neredeyse yarım yüzyıl boyunca Amerikan federal güvenlik bürokrasisinin en güçlü figürü olarak kaldı.

Hoover göreve geldiğinde kurumun itibarı sarsılmıştı. Önceki yıllarda siyasi takipler, ahlak polisliği, Teapot Dome skandalı çevresindeki tartışmalar ve dağınık bürokratik yapı ciddi eleştiriler yaratmıştı. Hoover başlangıçta kurumu daha profesyonel, daha disiplinli ve daha teknik çalışan bir yapıya dönüştürme iddiasıyla öne çıktı. Parmak izi arşivleri, kriminal laboratuvarlar, merkezi kayıt sistemleri ve ajan eğitiminde standartlaşma gibi adımlar FBI’ın modern polislik imajını güçlendirdi.

Ancak Hoover’ın asıl mirası sadece suçla mücadele değildir. O, zamanla Amerikan devletinin en korkulan ve en tartışmalı bürokratlarından birine dönüştü. Komünistler, sendikacılar, sivil haklar aktivistleri, savaş karşıtları, sanatçılar, siyasetçiler ve hatta başkanlar hakkında dosyalar tutulduğu iddiaları Hoover döneminin karanlık tarafını oluşturdu. FBI, özellikle Soğuk Savaş yıllarında iç güvenlik ve antikomünizm adına çok geniş bir izleme alanı kurdu.

Hoover’ın uzun iktidarı, güvenlik bürokrasisinin demokratik denetim dışında büyüdüğünde ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteren klasik örneklerden biridir. Bir yandan organize suçla, casuslukla ve federal suçlarla mücadele eden güçlü bir kurum inşa etti; diğer yandan siyasi muhalefeti bastırmak, özel hayatları izlemek ve devlet gücünü korku aracına dönüştürmekle suçlandı. Martin Luther King Jr. gibi isimlere yönelik FBI faaliyetleri, Hoover döneminin en çok tartışılan başlıkları arasında yer aldı.

1925 – Olimpiyat minderinde “Korkunç Türk” diye anılan Nasuh Akar doğdu.

10 Mayıs 1925’te Türk güreşinin büyük isimlerinden Nasuh Akar doğdu. Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı Yiğitler köyünden çıkan Akar, minder güreşinde Türkiye’ye olimpiyat, Avrupa ve dünya şampiyonlukları kazandıran özel sporculardan biri oldu.

Nasuh Akar’ın hikâyesi, Türk güreşinin klasik damarını iyi anlatır. Anadolu’da karakucakla, köy güreşleriyle, doğal kuvvet ve beden disipliniyle başlayan yol, Cumhuriyet döneminde kulüp ve millî takım sistemiyle uluslararası minderlere taşınmıştır. Akar da bu çizginin güçlü temsilcilerindendir. Güreşe Eskişehir’de başladı, Demirspor Kulübü’nde yetişti ve kısa sürede millî takım seviyesine çıktı.

Uluslararası alandaki ilk büyük derecesini 1946’da Stockholm’de yapılan Avrupa Şampiyonası’nda aldı. Serbest stil 57 kiloda Avrupa ikincisi oldu. Bu derece, savaş sonrası dönemde Türk güreşinin uluslararası minderde ne kadar iddialı hale geldiğini gösteren işaretlerden biriydi.

Asıl büyük çıkışını ise 1948 Londra Olimpiyatları’nda yaptı. Nasuh Akar, serbest stil 57 kiloda altın madalya kazandı. Türkiye, 1948 Londra’da güreşte olağanüstü bir başarı elde etmişti; Yaşar Doğu, Gazanfer Bilge, Celal Atik, Ahmet Kireççi, Mehmet Oktav ve Nasuh Akar gibi isimler, Türk güreşini dünyanın zirvesine taşıyan kuşağın parçalarıydı. Akar’ın Londra’daki etkili güreşleri ona yabancı basında “The Terrible Turk”, yani “Korkunç Türk” yakıştırmasını getirdi.

Akar’ın başarısı olimpiyatla sınırlı kalmadı. 1949’da İstanbul’da Avrupa şampiyonu oldu. 1951’de Helsinki’de Dünya Şampiyonası’nda yine serbest stil 57 kiloda altın madalya kazandı. Böylece olimpiyat, Avrupa ve dünya şampiyonluğu yaşamış seçkin Türk güreşçilerinden biri haline geldi.

Nasuh Akar’ı farklı kılan taraf, düşük kiloda çok hızlı, teknik ve baskılı güreşebilmesiydi. Türk güreşinin o dönemki büyük isimleri gibi o da rakibi sürekli rahatsız eden, minder hâkimiyetini kolay bırakmayan, fizik gücünü teknikle birleştiren bir stile sahipti. 57 kiloda kazandığı başarılar, onun yalnız güçlü değil, aynı zamanda akıllı ve disiplinli bir güreşçi olduğunu gösterir.

Aktif sporculuk döneminden sonra antrenörlük yaptı ve millî takıma hizmet etti. Bu da önemlidir; çünkü büyük spor gelenekleri yalnız madalya kazanan sporcularla değil, o sporcuların bilgi ve tecrübelerini sonraki kuşaklara aktarmasıyla yaşar. Nasuh Akar, Türk güreşinde bu aktarım zincirinin de parçası oldu.

1984’te hayatını kaybettiğinde ardında Türk güreşinin altın kuşağına ait güçlü bir miras bıraktı. Bugün adı, Türkiye’nin olimpiyat tarihindeki en değerli sayfalardan birinde yer alır.

1933 – Diego Rivera’nın Rockefeller Center’daki Lenin’li duvar resmi krize yol açtı.

10 Mayıs 1933’te, New York’taki Rockefeller Center için duvar resmi yapan Meksikalı ressam Diego Riveranın çalışması durduruldu. Rivera, RCA Building’in giriş holü için Man at the Crossroads adlı büyük bir fresk hazırlıyordu. Eser, modern dünyanın bilim, teknoloji, kapitalizm ve sosyalizm arasında bir kavşakta durduğunu anlatan iddialı bir kompozisyondu. Fakat duvar resmine Vladimir Leninin portresinin eklenmesi, Rockefeller ailesiyle sanatçı arasında büyük bir krize yol açtı.

Rivera, yalnız Meksika’nın değil, 20. yüzyılın en önemli duvar ressamlarından biriydi. Sanatı, müze duvarlarına kapanan seçkinci bir resim anlayışından çok, kamusal mekânda halka seslenen büyük duvar resimleri üzerine kuruluydu. Meksika Devrimi sonrası oluşan muralizm geleneğinin en güçlü temsilcilerinden biri olarak işçileri, köylüleri, devrimi, sınıf mücadelesini ve modern sanayiyi resmin merkezine taşıdı.

Rockefeller Center projesi bu yüzden baştan itibaren büyük bir çelişki taşıyordu. Dünyanın en zengin kapitalist ailelerinden biri, açıkça solcu ve komünist fikirleriyle bilinen Diego Rivera’ya, modern kapitalizmin simgelerinden biri olacak bir binada dev bir duvar resmi yaptırıyordu. Rivera’nın eşi Frida Kahlo ile birlikte Amerika’da bulunduğu bu dönem hem sanat hem siyaset açısından son derece gergindi.

Başlangıçta Rockefeller ailesi, resmin kapitalizm ile sosyalizm arasındaki karşıtlığı göstermesini kabul etmiş görünüyordu. Ancak Rivera’nın Lenin portresini eklemesiyle iş değişti. Nelson Rockefeller, Rivera’dan Lenin’in yüzünü kaldırmasını ve yerine sıradan, bilinmeyen bir işçi figürü koymasını istedi. Rivera bunu reddetti. Hatta bazı anlatımlara göre, Lenin çıkarılacaksa Abraham Lincoln gibi başka tarihsel figürlerin de eklenmesini teklif etti; fakat özünde geri adım atmadı.

10 Mayıs 1933’te Rivera’nın çalışması durduruldu. Kendisine ödeme yapıldı, fakat freskin üzeri kapatıldı ve eser tamamlanmadan bırakıldı. New York sanat çevrelerinde büyük tepki doğdu. Birçok sanatçı ve yazar, Rockefeller yönetimini sansürle ve sanatçının ifade özgürlüğünü yok etmekle suçladı. Ancak Rockefeller Center yönetimi açısından mesele basitti: Kendi binasına, kendi parasıyla yaptırdığı bir eserde Lenin’in propaganda figürü olarak yer almasını istemiyordu.

Bu tartışma, sanat tarihinde hâlâ çok önemli bir soruyu gündeme getirir: Sanatçının özgürlüğü nereye kadar uzanır, eserin parasını veren kişi ya da kurum ne kadar müdahale edebilir? Rivera açısından duvar resmi, çağının politik gerçeğini anlatan kamusal bir sanat eseriydi. Rockefeller açısından ise özel mülkiyetindeki bir binada kabul edilemeyecek siyasi bir simgeye dönüşmüştü.

Eser 1933’te kapatıldı; 1934’te ise tamamen yok edildi. Rockefeller Center görevlileri freski duvardan kazıdı. Bugün orijinal eser artık yoktur. Ancak Rivera, fotoğraflardan yararlanarak kompozisyonu Meksika’da yeniden yaptı. Bu versiyon, Man, Controller of the Universe adıyla Mexico City’deki Palacio de Bellas Artes’te görülebilir. Orada Lenin figürü de yerini korur.

1933 – Naziler Almanya’da “sakıncalı” gördükleri kitapları yakmaya başladı.

10 Mayıs 1933’te Almanya’da Naziler, üniversite öğrencilerinin ve propaganda örgütlerinin öncülüğünde büyük kitap yakma törenleri düzenledi. Berlin başta olmak üzere birçok şehirde meydanlara taşınan kitaplar ateşe verildi. Yakılan kitaplar arasında Heinrich MannErich Maria RemarqueUpton SinclairKarl MarxSigmund FreudBertolt BrechtStefan ZweigJack LondonHelen Keller ve daha pek çok yazarın eserleri vardı.

Bu olay, Nazi rejiminin iktidara geldikten sonra kültür hayatına nasıl saldırdığını gösteren en açık sembollerden biridir. Hitler Ocak 1933’te iktidara gelmişti. Kısa süre içinde siyasi muhalefet, sendikalar, basın, üniversiteler ve sanat çevreleri baskı altına alındı. Rejim yalnız devleti ele geçirmekle yetinmiyor, insanların ne okuyacağını, nasıl düşüneceğini ve hangi fikirlerle temas kuracağını da belirlemek istiyordu.

Kitap yakma eylemleri, “Alman olmayan ruha karşı” yürütülen bir kampanyanın parçasıydı. Naziler, Yahudi yazarları, Marksistleri, sosyal demokratları, pasifistleri, liberal düşünürleri, savaş karşıtlarını ve modernist sanatçıları Alman kültürüne tehdit olarak gösterdi. Bu yüzden kitaplar yalnız kâğıt yığınları gibi değil, düşman fikirlerin taşıyıcıları gibi hedef alındı.

Yakılan kitapların listesi aslında Nazi zihniyetinin haritasını çıkarır. Erich Maria Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanı savaş karşıtı olduğu için hedefteydi. Çünkü Naziler, I. Dünya Savaşı’nı kahramanlık destanı gibi anlatmak istiyor, cephedeki anlamsız ölümü ve askerlerin yıkımını gösteren eserlerden nefret ediyordu. Heinrich Mann, otoriterliğe ve militarizme karşı duran siyasal tavrı nedeniyle hedefteydi. Upton Sinclair ise kapitalizm eleştirisi, sosyalist duyarlılığı ve işçi sınıfını anlatan eserleriyle Nazi ideolojisine aykırı görülüyordu.

Bu yakma törenlerinin en meşhuru Berlin’de, bugünkü Bebelplatz’da yapıldı. Öğrenciler, profesörler, Nazi yetkilileri ve kalabalıklar eşliğinde binlerce kitap ateşe atıldı. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels de törende konuşma yaptı. Rejim, bu görüntüleri bir korku gösterisine dönüştürdü. Mesaj açıktı: Yeni Almanya’da yalnız insanlar değil, fikirler de tasfiye edilecekti.

Bu olayın en çok hatırlanan cümlelerinden biri, 19. yüzyıl Alman yazarı Heinrich Heine’ye aittir: “Kitapların yakıldığı yerde, sonunda insanlar da yakılır.” Heine bu sözü 1821’de başka bir bağlamda yazmıştı; fakat 1933’te ürkütücü biçimde bir kehanete dönüştü. Nazi rejimi önce kitapları, sonra insanları hedef aldı. Birkaç yıl içinde Yahudilere, muhaliflere, Romanlara, engellilere, eşcinsellere ve rejimin düşman saydığı milyonlara yönelik sistemli yok etme politikaları başladı.

Kitap yakma törenleri, kültür tarihinin en karanlık sembollerinden biridir. Çünkü bir kitabı yakmak, yalnız bir nesneyi yok etmek değildir. Bir düşünceyi, bir hafızayı, bir ihtimali, bir karşı sesi susturma girişimidir. Totaliter rejimler kitaplardan korkar; çünkü kitap, insanın kendi başına düşünmesini sağlar. Düşünen insan ise itaat eden kitle düzeni için tehlikelidir.

1939 – Türkiye, radyo dalgalarının uluslararası düzenlenmesine ilişkin antlaşmaya katıldı.

10 Mayıs 1939’da Türkiye, radyo dalgalarının uluslararası kullanımına ilişkin düzenlemeleri içeren antlaşmaya taraf oldu. Bu madde ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünebilir; fakat aslında 20. yüzyılın en önemli meselelerinden birine işaret eder: Haberleşme artık yalnız telgraf telleriyle, postayla ya da devlet sınırları içinde kalan araçlarla yürümüyordu. Radyo dalgaları sınır tanımıyor, bir ülkeden yapılan yayın başka ülkelerde de dinlenebiliyordu.

1930’larda radyo, dünyanın en güçlü kitle iletişim araçlarından biri haline gelmişti. Devletler radyoyu haber vermek, kültür yaymak, eğitim yapmak, propaganda yürütmek ve savaş dönemlerinde halkı yönlendirmek için kullanıyordu. Fakat radyo yayınlarının sağlıklı yapılabilmesi için frekansların düzenlenmesi gerekiyordu. Aksi halde bir ülkenin yayını başka bir ülkenin yayınına karışabilir, askeri ve sivil haberleşme aksayabilir, denizcilik ve havacılık haberleşmesinde tehlikeli karışıklıklar yaşanabilirdi.

Bu yüzden radyo dalgaları, erken dönemde uluslararası hukuk ve diplomasi konusu haline geldi. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği’nin geçmişinde Berlin 1906, Londra 1912, Washington 1927, Madrid 1932 ve Kahire 1938 gibi radyo konferansları yer alır. Kahire’de 1938’de yapılan düzenlemeler, Madrid 1932 Uluslararası Telekomünikasyon Sözleşmesi’ne ekli hizmet kurallarının yenilenmesi bakımından önemlidir.

Türkiye açısından bu katılım, Cumhuriyet’in haberleşme altyapısını modern dünyaya bağlama çabasının parçasıydı. Türkiye’de radyo yayıncılığı 1927’de başlamış, 1930’larda Ankara ve İstanbul radyoları giderek daha düzenli bir kamusal iletişim aracına dönüşmüştü. Radyo, genç Cumhuriyet için yalnız müzik ve haber aracı değildi; dil, kültür, eğitim, devlet mesajı ve ulusal kimlik inşası açısından da önemliydi. Bu nedenle Türkiye’nin uluslararası radyo ve telekomünikasyon düzenlemelerine katılması, teknik olduğu kadar siyasi bir adımdı.

1939 tarihi ayrıca özel bir anlam taşır. Avrupa adım adım II. Dünya Savaşı’na gidiyordu. Radyolar, savaş öncesi propaganda mücadelesinin en etkili araçlarından biri haline gelmişti. Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi güçler, radyoyu yalnız kendi halklarına değil, sınır ötesindeki kitlelere seslenmek için de kullanıyordu. Böyle bir ortamda radyo dalgalarının düzenlenmesi, sadece yayın kalitesi meselesi değildi; devlet güvenliği, diplomasi ve kamuoyu mücadelesiyle de ilgiliydi.

Türkiye’nin 10 Mayıs 1939’daki imzası, tek başına dünyayı değiştiren bir olay değildir. Fakat haberleşmenin artık uluslararası kurallara bağlandığı, radyo frekanslarının devletler arasında paylaşılması gereken sınırlı bir kaynak olarak görüldüğü ve Türkiye’nin bu yeni iletişim düzeninin dışında kalmadığı anlamına gelir.

1940 – Churchill başbakan oldu; aynı gün Almanya Batı Avrupa’ya saldırdı.

10 Mayıs 1940, II. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren en kritik günlerden biridir. Aynı gün içinde iki büyük gelişme yaşandı: Winston Churchill, Birleşik Krallık Başbakanı olarak görevlendirildi; Almanya ise Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’a saldırarak Batı Avrupa cephesini açtı. Bu saldırı, kısa süre sonra Fransa Muharebesi’ne dönüşecek ve Avrupa’nın kaderini birkaç hafta içinde altüst edecekti.

O güne kadar savaş Batı Cephesi’nde tuhaf bir bekleyiş içindeydi. Almanya 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmiş, İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etmişti. Fakat aylar boyunca Batı’da büyük bir çatışma yaşanmamıştı. Bu döneme İngilizcede “Phoney War”, yani “Sahte Savaş” denir. Herkes savaşın geleceğini biliyor, ama büyük darbenin nereden ve ne zaman ineceğini kestiremiyordu.

10 Mayıs sabahı Almanya bu bekleyişi bitirdi. Nazi orduları Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’a saldırdı. Bu ülkeler tarafsızdı; fakat Hitler için tarafsızlık hiçbir anlam taşımıyordu. Asıl hedef Fransa’yı çökertmekti. Alman planı, Müttefikleri kuzeyde Belçika üzerinden bekledikleri cepheye çekerken, esas darbeyi Ardenler üzerinden indirmekti. Fransızlar Ardenler’i tanklar için zor geçilir bir bölge sayıyordu. Almanlar ise tam da bu zayıf kabul edilen yerden hızlı zırhlı birliklerle geçerek Müttefik savunmasını yardı.

Bu saldırı, modern savaş tarihindeki en çarpıcı manevralardan birine dönüştü. Alman Blitskrieg, yani yıldırım savaşı taktiği; tanklar, uçaklar, motorize birlikler ve hızlı karar alma gücüyle Müttefik ordularını şaşkına çevirdi. Hollanda birkaç gün içinde teslim oldu. Belçika çöktü. Fransa, I. Dünya Savaşı’nın galibi ve Avrupa’nın büyük kara gücü olmasına rağmen, birkaç hafta içinde ağır yenilgiye uğradı. Haziran 1940’ta Paris düştü ve Fransa ateşkes istemek zorunda kaldı.

Aynı gün Londra’da da siyasi deprem yaşanıyordu. Başbakan Neville Chamberlain, Almanya’ya karşı izlediği yatıştırma politikası ve savaşın yönetimindeki zayıflık nedeniyle ciddi biçimde yıpranmıştı. Norveç harekâtındaki başarısızlık, onun liderliğini daha da tartışmalı hale getirdi. 10 Mayıs 1940’ta Chamberlain istifa etti ve Kral VI. George, Winston Churchill’i başbakan olarak görevlendirdi.

Churchill’in gelişi, İngiltere açısından sadece bir hükümet değişikliği değildi. Bu, savaşın ruhunun değişmesiydi. Churchill daha önce Hitler tehdidini hafife almayan az sayıdaki İngiliz siyasetçiden biriydi. 1930’larda Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve Chamberlain’in Münih politikasına karşı uyarılarda bulunmuştu. Başbakan olduğunda ise ülkesine kolay zafer vaat etmedi. Aksine, birkaç gün sonra Avam Kamarası’nda yaptığı ünlü konuşmada halka “kan, zahmet, gözyaşı ve ter”den başka verecek bir şeyi olmadığını söyledi.

Bu sözler, Churchill’in liderliğini özetler. O, savaşın en karanlık anında İngiltere’ye sahte umut değil, sert gerçeklik sundu. Fransa’nın düşüşüyle İngiltere Avrupa’da neredeyse yalnız kalacaktı. Dunkerque tahliyesi, Britanya Muharebesi ve Londra bombardımanları sıradaydı. Ama Churchill’in başbakan olmasıyla İngiltere’nin teslimiyet ihtimali büyük ölçüde kapandı. Hitler’le uzlaşma arayışları artık devletin ana çizgisi olmaktan çıktı.

10 Mayıs 1940’ın dünya tarihi açısından ağırlığı buradadır. Bir yanda Nazi Almanyası Batı Avrupa’yı ezip geçecek saldırıyı başlatıyor; diğer yanda İngiltere’nin başına, bu saldırganlığa sonuna kadar direnecek lider geçiyordu. Aynı gün hem Avrupa’nın çöküş kapısı açıldı hem de Nazi Almanyası’na karşı direnişin en güçlü siyasi sesi iktidara geldi.

1941 – Rudolf Hess barış umuduyla İskoçya’ya uçtu; aynı gece Londra savaşın en ağır bombardımanlarından birini yaşadı.

10 Mayıs 1941, II. Dünya Savaşı’nın en tuhaf ve en karanlık gecelerinden biridir. Aynı gün iki ayrı olay yaşandı: Nazi Almanyası’nın en üst düzey isimlerinden Rudolf Hess, İngiltere ile Almanya arasında barış ihtimali yaratabileceğini düşünerek tek başına İskoçya’ya uçtu; aynı gece Alman hava kuvvetleri Londra’ya büyük bir bombardıman düzenledi ve yaklaşık 1400 sivil hayatını kaybetti.

Rudolf Hess, Nazi Partisi’nin eski ve önemli figürlerinden biriydi. Hitler’in yakın çevresindeydi, bir dönem Führer’in yardımcısı konumundaydı. Ancak 1941’e gelindiğinde Nazi yönetimi içindeki etkisi azalmıştı. Martin Bormann gibi isimler yükselirken Hess daha geri planda kalmıştı. Buna rağmen kendisini hâlâ tarihî bir rol oynayabilecek biri olarak görüyordu.

10 Mayıs 1941’de Hess, Almanya’dan tek başına havalandı. Bir Messerschmitt Bf 110 uçağıyla Kuzey Denizi’ni geçti ve İskoçya’ya ulaştı. Amacı, İngiltere’de bazı aristokrat ve siyasi çevrelerle temas kurarak Almanya ile Birleşik Krallık arasında barış görüşmelerinin yolunu açmaktı. Hess’e göre iki ülke birbirini yok etmeye çalışmak yerine anlaşmalı, Almanya doğuya yönelirken İngiltere ile savaş sona ermeliydi.

Bu fikir, baştan sona gerçeklikten kopuktu. İngiltere artık Churchill liderliğinde Nazi Almanyası’yla uzlaşma çizgisinden uzaklaşmıştı. 1940’ta Fransa düşmüş, Britanya Muharebesi yaşanmış, Londra aylarca bombalanmıştı. Churchill hükümeti için Hitler’le barış, teslimiyet ya da en azından ahlaki çöküş anlamına geliyordu. Hess’in beklediği gibi onu gizlice karşılayacak güçlü bir barış lobisi çıkmadı.

Hess İskoçya’da paraşütle atladıktan sonra yakalandı. Kendini önemli bir elçi gibi sunmaya çalıştı; ancak İngilizler onu ciddiye alınacak bir barış temsilcisinden çok, Nazi rejiminden kopup gelen tuhaf ve tehlikeli bir figür olarak gördü. Hitler ise Hess’in bu uçuşunu ihanet ya da akıl sağlığı bozukluğu olarak nitelendirdi. Nazi propagandası, olayın rejime zarar vermemesi için Hess’i dengesiz biri gibi göstermeye çalıştı.

Bu olay hâlâ II. Dünya Savaşı tarihinin en tartışmalı başlıklarından biridir. Hess gerçekten kendi başına mı hareket etti, yoksa Nazi yönetiminde bazı isimlerin bilgisi var mıydı? İngiltere’de kimlerle temas kurmayı umuyordu? Hitler bu plandan bütünüyle habersiz miydi? Bu sorular uzun yıllar boyunca komplo teorilerini, arşiv tartışmalarını ve tarihçilerin ilgisini besledi. Ama kesin olan şudur: Hess’in uçuşu, savaşın gidişatını değiştirmedi. İngiltere Almanya’yla barış görüşmesine oturmadı.

Aynı gece Londra’da bambaşka bir gerçek yaşanıyordu. Alman hava kuvvetleri, yaklaşık 550 uçakla Londra’yı bombaladı. Bu saldırı, Blitz döneminin en ağır bombardımanlarından biri oldu. Şehirde büyük yangınlar çıktı, binalar yıkıldı, ulaşım ve altyapı zarar gördü. Yaklaşık 1400 sivil öldü, binlerce kişi yaralandı. Londralılar bir kez daha savaşın doğrudan hedefi haline geldi.

Bu iki olayın aynı güne denk gelmesi tarih açısından son derece çarpıcıdır. Bir yanda Rudolf Hess, İngiltere ile Almanya arasında barış ihtimali kurabileceğini sanarak İskoçya’ya iniyor; diğer yanda aynı Almanya, Londra’yı yüzlerce uçakla bombalayıp sivilleri öldürüyordu. Bu çelişki, Nazi siyasetinin gerçek yüzünü açıkça gösterir. Barış arayışı gibi sunulan girişim, bombalar altında inandırıcılığını tamamen kaybediyordu.

Londra bombardımanı, İngiliz halkının direncini kırmak için yürütülen hava savaşı stratejisinin parçasıydı. Ama Blitz, beklenenin aksine İngiliz toplumunda teslimiyet duygusunu değil, dayanma iradesini güçlendirdi. Metro istasyonlarına sığınan insanlar, yıkılan mahalleler, yangınla mücadele eden ekipler ve her sabah yeniden işe giden siviller, İngiltere’nin savaş hafızasında güçlü bir yer edindi.

Rudolf Hess’in sonraki kaderi de ağır oldu. Savaş sonunda Nürnberg’de yargılandı, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ve uzun yıllar Berlin’deki Spandau Hapishanesi’nde tutuldu. 1987’de hapishanede öldü. Onun İskoçya uçuşu, Nazi rejimi içindeki akıl dışılığı, kişisel hırsı ve savaşın son derece tuhaf yanlarını gösteren olaylardan biri olarak kaldı.

1946 – Bugün İzmit’te müze olan TCG Gayret’in denizlerdeki hikâyesi başladı.

10 Mayıs 1946’da bugün İzmit’te müze gemi olarak ziyaret edilen TCG Gayret’in denizlerdeki hikâyesi başladı. Gemi, ABD Donanması’nda USS Eversole DD-789 adıyla hizmete alındı. Daha sonra Türkiye’ye devredildi, TCG Gayret adını aldı ve uzun yıllar Türk Deniz Kuvvetleri’nde görev yaptı.

USS Eversole, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından hizmete giren Gearing sınıfı bir muhripti. ABD Donanması’nda Pasifik Filosu’nda görev yaptı; Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı dönemlerinde kullanıldı. Bu nedenle TCG Gayret’in hikâyesi yalnız Türkiye’ye ait değildir. Gemi, Soğuk Savaş’ın denizlerdeki askeri tarihinden geçerek Kocaeli kıyılarına ulaşan bir savaş teknolojisi mirasıdır.

1973’te Türk Donanması’na katılan gemi, TCG Gayret D-352 adıyla 20 yılı aşkın süre hizmet verdi. Muhripler, donanmaların çok amaçlı savaş gemileridir. Denizaltı savunması, hava savunması, refakat görevi, deniz harekâtı ve filo güvenliği gibi birçok işlev üstlenebilirler. TCG Gayret de Türk Deniz Kuvvetleri içinde bu görevleri yerine getiren önemli gemilerden biri oldu.

1995’te hizmet dışı bırakılan gemi daha sonra müze gemiye dönüştürüldü. Bugün İzmit’teki İzmit Gayret Gemi Müzesi, Kocaeli’nin denizle kurduğu ilişkinin en dikkat çekici hafıza mekânlarından biridir. Sanayi kenti olarak bilinen Kocaeli’nin aynı zamanda güçlü bir denizcilik, tersane, liman ve donanma çevresiyle ilişkili olduğu çoğu zaman yeterince vurgulanmaz. TCG Gayret bu hafızayı görünür kılar.

Bir savaş gemisinin müze haline gelmesi, sadece eski bir askeri aracın sergilenmesi değildir. Ziyaretçi, geminin dar koridorlarında, kamaralarında, güvertesinde ve makine bölümlerinde denizciliğin disiplinini, kapalı mekân yaşamını, askeri teknolojiyi ve mürettebatın gündelik hayatını hisseder. Böyle müzeler, tarih kitaplarının soğuk cümlelerini somut bir mekâna dönüştürür.

1953 – Keloğlan filmlerinin “Bicirik”i Aydın Babaoğlu doğdu.

10 Mayıs 1953’te Türk sinema oyuncusu Aydın Babaoğlu doğdu. Yeşilçam hafızasında özellikle Keloğlan filmlerindeki “Bicirik” karakteriyle yer eden Babaoğlu, fiziksel farklılığı nedeniyle sinemada çoğunlukla “cüce” rolleriyle tanındı. Onu sıradan bir yan oyuncu gibi değil, Yeşilçam’ın masalsı ve fantastik tarafında akılda kalan yüzlerden biri olarak görmek gerekir.

Aydın Babaoğlu, Zonguldak’ın Karadeniz Ereğli ilçesinde dünyaya geldi. 1970’li yıllarda çekilen Keloğlan filmlerinde, Rüştü Asyalı’nın canlandırdığı Keloğlan’ın yanında görünen küçük ama hemen hatırlanan karakterlerden biri oldu. Özellikle “Bicirik” rolü, onu dönemin çocuk seyircisinin hafızasına yerleştirdi.

Yeşilçam’da fiziksel farklılığı olan oyuncular çoğu zaman dar kalıplara sıkıştırıldı. Cüce oyuncular genellikle masal, komedi, fantastik ya da yan karakter rollerinde kullanıldı. Bu durum bir yandan onları görünür kıldı; ama diğer yandan oyunculuk alanlarını sınırladı. Aydın Babaoğlu’nun kariyeri de bu açıdan Yeşilçam’ın hem sıcak hem sorunlu tarafını gösterir.

Keloğlan filmleri, Türk sinemasında halk masalı geleneğini beyazperdeye taşıyan önemli örneklerdendir. Saf ama kurnaz Keloğlan, devler, padişahlar, prensesler, sihirli dünyalar ve tuhaf yardımcı karakterlerle birlikte çocukların ve ailelerin ilgisini çeken bir masal evreni kuruyordu. Aydın Babaoğlu gibi oyuncular bu evrenin inandırıcılığını ve renkli yanını güçlendiren yüzlerdi.

Onun adı büyük başrol yıldızları kadar sık anılmayabilir; ama Yeşilçam hafızası yalnız başrollerden oluşmaz. Bazen küçük bir karakter, birkaç sahne, bir yüz ya da bir lakap seyircinin zihninde yıllarca kalır. Aydın Babaoğlu da bu anlamda Yeşilçam’ın “hatırlanınca gülümseten ama ardında hüzün de taşıyan” isimlerinden biridir.

Aydın Babaoğlu 2009’da hayatını kaybetti. Geride, belli bir kuşağın hafızasına kazınmış bir Yeşilçam yüzü bıraktı.

1960 – USS Triton, dünyayı su altından dolaşan ilk denizaltı oldu.

10 Mayıs 1960’ta ABD Donanması’na ait nükleer denizaltı USS Triton, dünya çevresini tamamen su altından dolaştığı tarihî seferini tamamladı. Bu görev denizcilik tarihinde, Soğuk Savaş döneminde nükleer denizaltı teknolojisinin ulaştığı gücü gösteren büyük bir askerî ve teknolojik gösteriydi.

USS Triton’un seferi, Operation Sandblast adıyla yürütüldü. Denizaltı, 24 Şubat 1960’ta yola çıktı ve yaklaşık 60 gün boyunca yüzeye çıkmadan, dünya çevresinde tam bir rota izledi. Bu yolculuk, 16. yüzyılda Macellan seferinin izlediği dünya çevresi rotasına sembolik bir gönderme taşıyordu. Fakat bu kez yolculuk yelkenlerle değil, nükleer güçle ve denizin altında yapılıyordu.

Bu başarıyı mümkün kılan şey, nükleer tahrik sistemiydi. Klasik dizel-elektrikli denizaltılar uzun süre su altında kalamaz; belirli aralıklarla yüzeye çıkmak ya da şnorkel kullanmak zorunda kalırdı. Nükleer denizaltılar ise yakıt ikmali yapmadan çok uzun süre görevde kalabilir, su altında yüksek hızla ilerleyebilir ve düşman tarafından tespit edilmeden okyanusları aşabilirdi. USS Triton’un seferi, bu yeni çağın ilanı gibiydi.

Triton aynı zamanda döneminin en büyük ve en dikkat çekici denizaltılarından biriydi. İki nükleer reaktöre sahipti ve başlangıçta radar gözetleme denizaltısı olarak tasarlanmıştı. Görevi yalnız saldırı ya da devriye değildi; okyanuslarda geniş alan gözetleme, uzun menzilli takip ve stratejik hareket kabiliyeti gibi amaçlar taşıyordu. Bu yönüyle Triton, denizaltı savaşının II. Dünya Savaşı sonrasındaki dönüşümünü temsil ediyordu.

Seferin zamanlaması da önemlidir. 1960 yılı Soğuk Savaş’ın çok gergin bir dönemiydi. ABD ile Sovyetler Birliği arasında nükleer silahlanma, füze teknolojisi, uzay yarışı ve istihbarat faaliyetleri hızla tırmanıyordu. Aynı yıl mayıs ayında U-2 casus uçağı krizi yaşanmış, ABD-Sovyet ilişkileri yeniden sertleşmişti. Böyle bir ortamda Triton’un dünya çevresini su altından dolaşması, ABD’nin yalnız uzayda ya da havada değil, okyanusların derinliklerinde de teknolojik üstünlük iddiasını gösteriyordu.

Bu sefer, denizaltıların artık yalnız kıyılara yakın gizli saldırı araçları olmadığını da ortaya koydu. Nükleer denizaltılar, dünya okyanuslarında haftalarca görünmeden dolaşabilen stratejik platformlara dönüşüyordu. Bu durum, Soğuk Savaş’ın denizlerdeki dengesini değiştirdi. Denizaltılar, nükleer caydırıcılığın, istihbaratın ve küresel askerî erişimin en kritik unsurlarından biri haline geldi.

USS Triton’un yolculuğu aynı zamanda insan dayanıklılığı açısından da önemliydi. Mürettebat haftalarca kapalı bir metal gövdenin içinde, güneş görmeden, sürekli teknik dikkat ve disiplin gerektiren bir ortamda yaşadı. Bu tür seferler, yalnız makine gücünün değil, denizaltı personelinin psikolojik ve fiziksel dayanıklılığının da sınandığı görevlerdir.

1961 – TBMM, nispi temsil seçim sistemini kabul etti.

10 Mayıs 1961’de TBMM, nispi temsil seçim sistemini kabul etti. Bu karar, Türkiye’de seçim sisteminin ve parlamenter temsil anlayışının değişmesi bakımından önemli bir dönemeçti. Çünkü nispi temsil, oyların Meclis’e daha dengeli yansımasını hedefleyen bir sistemdi ve özellikle çok partili siyasal hayatın daha gerçekçi biçimde temsil edilmesi için tercih edildi.

Türkiye, 1950’li yıllarda çoğunluk sistemi ile seçimlere gitmişti. Bu sistemde bir seçim çevresinde en çok oyu alan parti, o bölgedeki milletvekilliklerinin tamamını ya da çok büyük kısmını kazanabiliyordu. Bu da oy oranı ile milletvekili sayısı arasında büyük farklar doğuruyordu. Örneğin bir parti yüzde 55 oyla Meclis’te çok daha ezici bir çoğunluk elde edebiliyor, muhalefet ise aldığı oya rağmen Meclis’te zayıf kalabiliyordu.

1950 seçimlerinde Demokrat Parti büyük bir zafer kazanmış, CHP ise aldığı oyun çok altında milletvekiliyle temsil edilmişti. 1954 ve 1957 seçimlerinde de benzer temsil adaletsizlikleri tartışma konusu oldu. Bu durum, iktidar ile muhalefet arasındaki gerilimi artıran unsurlardan biriydi. Çoğunluk sistemi, güçlü hükümet çıkarmayı kolaylaştırıyordu; ama muhalefetin Meclis’teki ağırlığını zayıflattığı için siyasal tansiyonu da yükseltebiliyordu.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye’de anayasal ve siyasal düzen yeniden kurulurken, seçim sistemi de tartışmaya açıldı. Yeni dönemde amaç, Meclis’te farklı siyasi eğilimlerin daha adil temsil edilmesini sağlamaktı. Nispi temsil sistemi bu nedenle kabul edildi. Bu sistemde partiler, aldıkları oy oranına daha yakın sayıda milletvekili çıkarabiliyordu. Yani bir partinin küçük farkla birinci olduğu yerde bütün sandalyeleri almasının önüne geçilmek isteniyordu.

Bu kararın 1961 Anayasası’nın ruhuyla da bağı vardı. 1961 düzeni, yalnız güçlü iktidar değil; denge, denetim, çoğulculuk, anayasal kurumlar ve temsil adaleti fikri üzerine kuruluyordu. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Senatosu, daha geniş hak ve özgürlükler, üniversite ve TRT özerkliği gibi kurum ve ilkelerle birlikte nispi temsil de bu çoğulcu anlayışın seçim sistemindeki karşılığıydı.

Nispi temsilin Türkiye siyaseti üzerindeki etkisi büyük oldu. 1961 seçimlerinden itibaren Meclis daha parçalı bir yapıya kavuştu. Bu durum farklı siyasi görüşlerin temsilini artırdı; ancak koalisyon ihtimalini de güçlendirdi. 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye, tek parti çoğunluklarından çok koalisyonlar, azınlık hükümetleri ve siyasi pazarlıklarla yönetilen bir döneme girdi.

Bu sistemin avantajı temsil adaletiydi; dezavantajı ise yönetimde istikrarı zorlaştırabilmesiydi. Türkiye’nin sonraki yıllardaki seçim sistemi tartışmaları da büyük ölçüde bu iki kavram etrafında döndü: temsilde adalet ve yönetimde istikrar. Nispi temsil, birincisini güçlendirirken, ikincisini her zaman garanti etmiyordu.

1962 – The Incredible Hulk’ın ilk sayısı yayımlandı.

1962’de Marvel Comics, The Incredible Hulk serisinin ilk sayısını yayımladı. Marvel’ın resmi sayfasında ilk sayının yayın tarihi Mayıs 1962 olarak verilir; karakterin yaratıcıları Stan Lee ve Jack Kirbydir. Hulk, kısa sürede Marvel evreninin en tanınan karakterlerinden birine dönüştü.

Hulk’ın hikâyesi basit ama çok güçlü bir fikir üzerine kuruludur. Bilim insanı Bruce Banner, gamma ışınlarına maruz kaldıktan sonra öfkelendiğinde dev, yeşil ve yıkıcı bir varlığa dönüşür. İlk bakışta bu, klasik bir canavar hikâyesi gibi görünür. Fakat Hulk’ı kalıcı yapan şey, onun dışarıdan gelen bir canavar olmamasıdır. Canavar, insanın içindedir.

Bu yönüyle Hulk, modern çağın korkularını taşır. Nükleer çağın radyasyon kaygısı, bilimsel deneylerin kontrol edilemeyen sonuçları, bastırılmış öfke, erkeklik krizi, yalnızlık ve toplumdan dışlanma fikri Hulk karakterinde birleşir. Bruce Banner akıl, bilim ve kontrolü temsil ederken; Hulk beden, öfke ve yıkıcı gücü temsil eder. İkisi aynı kişidir. Bu da karakteri sıradan bir süper kahramandan daha trajik hale getirir.

Hulk’ın doğuşu, Marvel’ın 1960’lardaki büyük dönüşümünün parçasıdır. Fantastic Four, Spider-Man, X-Men, Iron Man ve Thor gibi karakterlerle Marvel, kusursuz kahramanlar yerine sorunlu, zaaflı, iç çatışmaları olan karakterler yaratıyordu. Hulk bu çizginin en sert örneklerinden biri oldu. O hem kahraman hem tehdit hem kurban hem yıkıcı güçtü.

Karakter zamanla çizgi romanlardan televizyona, animasyona ve sinemaya taşındı. Özellikle “Beni kızdırma” çizgisindeki popüler kültür imajı, Hulk’ı çizgi roman okurlarının ötesinde geniş kitlelerin tanıdığı bir figür haline getirdi. Marvel Sinematik Evreni ile de yeni kuşakların hafızasına yerleşti.

1971 – Sıkıyönetim yasası değiştirildi; gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı.

10 Mayıs 1971’de sıkıyönetim yasasında değişiklik yapıldı ve gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı. Bu karar, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Türkiye’de güvenlikçi devlet anlayışının sertleştiğini gösteren en önemli adımlardan biriydi.

12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete muhtıra vermiş, Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümet istifa etmişti. Ardından Nihat Erim başkanlığında “partiler üstü” olarak sunulan yeni bir hükümet kuruldu. Ancak bu dönem, demokratik siyaset alanının daraldığı bir dönem oldu. Üniversiteler, sendikalar, sol örgütler, gençlik hareketleri, basın ve aydın çevreler yoğun baskı altına alındı.

Sıkıyönetim, devletin olağan hukuk düzeni yerine güvenlik gerekçesiyle olağanüstü yetkilere başvurduğu bir rejimdi. Sıkıyönetim komutanlıkları geniş yetkiler kazanıyor; toplantılar yasaklanabiliyor, yayınlar durdurulabiliyor, kişiler uzun süre gözaltında tutulabiliyor, davalar askerî mahkemelerde görülebiliyordu. 10 Mayıs 1971’de gözaltı süresinin 30 güne çıkarılması da bu sertleşmenin en somut göstergelerinden biriydi.

Bugünün hukuk anlayışıyla bakıldığında 30 günlük gözaltı süresi son derece ağırdır. Bir insanın hâkim önüne çıkarılmadan, avukata ve dış dünyaya erişimi sınırlı biçimde uzun süre tutulması, işkence ve kötü muamele riskini büyütür. 12 Mart dönemi de zaten bu yönüyle hatırlandı. Ziverbey Köşkü gibi yerlerde yapılan sorgular, işkence iddiaları, askerî mahkemeler ve ağır cezalar, dönemin karanlık hafızasının parçalarıdır.

Bu düzenleme sadece silahlı eylemlere karışan kişileri hedef almakla kalmadı. Dönemin geniş güvenlik anlayışı içinde öğrenciler, sendikacılar, gazeteciler, akademisyenler, yazarlar ve sol düşünce çevreleri de baskının konusu haline geldi. Türkiye İşçi Partisi kapatıldı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamına giden süreç bu siyasal atmosferde şekillendi. Aydınlar, üniversite hocaları ve gençlik önderleri üzerinde ağır bir devlet baskısı kuruldu.

Burada meseleyi tek taraflı sloganla geçiştirmemek gerekir. 1970’lerin başında Türkiye’de gerçekten ciddi bir şiddet, örgütlü silahlı eylemler, banka soygunları, adam kaçırmalar ve devlet otoritesini sarsan güvenlik sorunları vardı. Fakat devletin bu sorunlara verdiği cevap, hukuk devletini güçlendirmekten çok olağanüstü yetkilerle alanı bastırmak oldu. Gözaltı süresinin 30 güne çıkarılması da bu tercihin açık örneklerinden biridir.

Bu kararın uzun vadeli etkisi büyüktür. Türkiye’de güvenlik krizi yaşandığında özgürlüklerin kolayca askıya alınması, gözaltı sürelerinin uzatılması, askerî ya da olağanüstü yönetim mekanizmalarına başvurulması sonraki dönemlerde de tekrar eden bir refleks haline geldi. 12 Mart, bu refleksin modern Türkiye’deki en sert laboratuvarlarından biridir.

1975 – Sony Betamax’ı tanıttı; evde video çağının büyük format savaşı başladı.

10 Mayıs 1975’te Sony, Japonya’da Betamax video kaset formatını tanıttı. Betamax, ev kullanıcılarının televizyon yayınlarını kaydedebilmesini ve kasetten görüntü izleyebilmesini sağlayan erken dönem video teknolojilerinden biriydi. Daha sonra JVC’nin VHS formatıyla girişeceği büyük rekabet, teknoloji tarihine format savaşlarının en ünlü örneklerinden biri olarak geçti.

Bugünün dijital dünyasında bunu anlamak biraz zor olabilir. Artık insanlar istedikleri filmi, diziyi ya da programı internetten birkaç saniyede açabiliyor. Oysa 1970’lerde televizyon yayını kaçırıldıysa, kaçırılmış sayılırdı. Evde kayıt yapabilmek devrim niteliğindeydi. Betamax, izleyiciye ilk kez “televizyonun saatine mahkûm olmama” duygusu verdi.

Betamax teknik olarak güçlü bir formattı. Görüntü kalitesi birçok kişi tarafından VHS’den daha iyi kabul edildi. Ancak teknoloji tarihinde en iyi teknik çözüm her zaman kazanan çözüm olmaz. VHS daha uzun kayıt süresi, daha yaygın lisanslama, daha ucuz cihazlar ve daha geniş pazar desteğiyle öne geçti. Sonunda ev video pazarının standart formatı VHS oldu.

Bu rekabetten çıkan ders çok nettir: Teknoloji yalnız kaliteyle kazanmaz. Kullanıcı alışkanlığı, fiyat, içerik desteği, dağıtım ağı, lisans politikası ve pratik kullanım bazen teknik üstünlüğün önüne geçer. Betamax daha iyi görüntü sunmuş olabilir; ama tüketici için uzun süre kayıt yapabilmek, filmi tek kasete sığdırmak ve daha uygun cihaz bulmak daha belirleyici oldu.

Betamax’ın bir başka tarihsel önemi, telif ve kayıt hakkı tartışmasında ortaya çıktı. Film ve televizyon endüstrisi, insanların evde yayın kaydetmesini büyük bir tehdit olarak gördü. Sony’ye karşı açılan davalar sonunda ABD’de tüketicinin kişisel kullanım için yayın kaydetmesinin hukuki sınırları tartışıldı. Bu süreç, daha sonra video kayıt, kopyalama, DVR ve dijital medya tartışmalarının erken habercisi oldu.

Sony Betamax üretimini yıllar içinde azalttı; format VHS karşısında yenildi. Ama yenilmiş olması önemsiz olduğu anlamına gelmez. Betamax, evde video izleme ve kayıt kültürünü başlatan öncü teknolojilerden biriydi. Bugün dijital kayıt, yayın tekrarları, çevrimiçi arşivler ve isteğe bağlı izleme alışkanlıklarının köklerinde o ilk ev video devrimi vardır.

1975 – Yeşilçam’ın unutulmaz “babacan” yüzü Necdet Tosun hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1975’te Türk sinemasının sevilen karakter oyuncularından Necdet Tosun hayatını kaybetti. Yeşilçam’ın en tanıdık yüzlerinden biri olan Tosun, iri cüssesi, sıcak bakışı, güler yüzü ve doğal oyunculuğuyla özellikle komedi ve aile filmlerinde izleyicinin hemen benimsediği isimlerden biri oldu.

Necdet Tosun, 1926’da Balıkesir’in Burhaniye ilçesinde doğdu. Sinemaya geçmeden önce farklı işlerde çalıştı. Onun fiziksel görünümü, Yeşilçam’da kendisine özel bir alan açtı. Kilolu, sevimli, iyi kalpli, bazen saf, bazen kurnaz, bazen esnaf, bazen mahalleli karakterleri büyük bir doğallıkla oynadı. Bu tip roller kolay görünür ama aslında zordur; çünkü oyuncu abartıya kaçarsa karakter karikatüre dönüşür. Necdet Tosun’un gücü, abartılı bir fiziksel komediye yaslansa bile seyircide sahici bir sıcaklık bırakabilmesindeydi.

Yeşilçam’ın altın döneminde çok sayıda filmde rol aldı. Hababam SınıfıNeşeli GünlerGülen GözlerBizim AileAile ŞerefiAh Nerede gibi filmlerle aynı dönemin sıcak aile ve mahalle sineması içinde hatırlanan oyuncular arasında yer aldı. Onu izleyen seyirci çoğu zaman karakterin adını değil, yüzünü hatırlar. Bu da Yeşilçam karakter oyunculuğunun temel gücüdür: Bazen bir bakış, bir yürüyüş, bir replik ya da kısa bir sahne, başrol kadar kalıcı olabilir.

Necdet Tosun’un sinemadaki yeri, yalnız kendi oyunculuğuyla sınırlı değildir. O, Yeşilçam’ın yan karakterler evreninin çok önemli parçalarından biridir. Türk sinemasının o dönemki sıcaklığı, yalnız başrol yıldızlarından gelmez. Hulusi Kentmen, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, İhsan Yüce, Ali Şen, Erdal Özyağcılar, Tuncay Akça, Necdet Tosun gibi oyuncuların kurduğu yan karakterler dünyası, filmlere mahalle, aile, paylaşılan kalabalık sofralar ve insan olma duygusu verir. Necdet Tosun da bu dünyanın en sevimli yüzlerinden biridir.

Onun karakterlerinde çoğu zaman bir iyilik hali vardır. Kötü adam oynasa bile seyirciyi bütünüyle kendinden uzaklaştırmaz; çünkü yüzünde komediye açık, yumuşak ve tanıdık bir taraf bulunur. Yeşilçam’ın halkla kurduğu bağ biraz da bu oyuncular sayesinde güçlenmiştir. Seyirci perdede sadece yıldızları değil, kendi mahallesinden çıkmış gibi duran insanları da görmek isterdi. Necdet Tosun bu duyguyu başarıyla taşıyan isimlerdendi.

Necdet Tosun’un erken ölümü, Yeşilçam için önemli bir kayıptı. Henüz 49 yaşındayken hayatını kaybetti. Ardında çok sayıda film, akılda kalan sahneler ve Türk sinemasının sıcak karakter oyunculuğu geleneğinde özel bir yer bıraktı. Oğulları Gürdal Tosun ve Erdal Tosun da oyunculuk yaparak bu aileden gelen sahne ve kamera mirasını sürdürdüler.

1978 – Beyoğlu’nun simgelerinden Çiçek Pasajı çöktü; 12 kişi hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1978’de İstanbul Beyoğlu’ndaki tarihî Çiçek Pasajı çöktü. Enkaz altında kalan 12 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi yaralandı.

Çiçek Pasajı’nın geçmişi 19. yüzyıla uzanır. Bugünkü pasajın bulunduğu yerde daha önce Naum Tiyatrosu vardı. Bu tiyatro, Tanzimat döneminde İstanbul’un en önemli kültür mekânlarından biriydi. Opera, tiyatro ve sahne sanatları açısından Beyoğlu’nun Avrupai kültür hayatının merkezlerinden biri sayılırdı. Ancak 1870’teki büyük Beyoğlu yangınında Naum Tiyatrosu da yok oldu.

Yangından sonra arazide yeni bir yapı yükseldi. Banker Hristaki Zografos Efendi tarafından yaptırılan bina, Cité de Péra adıyla anıldı. Alt katında dükkânlar, üst katlarında konutlar bulunan bu yapı, dönemin Beyoğlu hayatını yansıtan gösterişli pasajlarından biriydi. Daha sonra burası, özellikle çiçek satıcılarının yerleşmesiyle Çiçek Pasajı adıyla tanındı.

Cumhuriyet döneminde pasajın kimliği değişti. Çiçekçiler zamanla azaldı; yerlerini meyhaneler, lokantalar ve eğlence mekânları aldı. Çiçek Pasajı, Beyoğlu gecelerinin, rakı sofralarının, fasıl seslerinin, kalabalık masaların ve İstanbul’un kent kültürünün simgelerinden biri haline geldi. Burada mesele yalnız yemek içmek değildi; pasaj, İstanbul’un kozmopolit geçmişinden Cumhuriyet dönemi eğlence hayatına uzanan canlı bir hafıza mekânıydı.

1978’deki olay, işte bu tarihî yapının uzun süre bakımsız kalmasının ve yapısal sorunlarının acı sonucuydu. İstanbul’un birçok eski binasında olduğu gibi, Çiçek Pasajı da yıllar içinde ağır kullanıma, yetersiz onarıma, nem ve taşıyıcı sistem sorunlarına maruz kalmıştı. Tarihî yapıların ciddi bir mühendislik, bakım ve denetimle korunması gerektiği bu felaketle bir kez daha görüldü.

Beyoğlu’nun en bilinen mekânlarından birinde yaşanan bu facia, İstanbul’da büyük üzüntü yarattı. Çünkü şehrin belleğinde yer etmiş bir mekân bir anda ölüm alanına dönüşmüştü.

Olaydan sonra Çiçek Pasajı uzun süre kapalı kaldı. Yapı daha sonra restore edildi ve yeniden açıldı. Ancak 1978 faciası, pasajın tarihindeki en karanlık sayfa olarak kaldı. Bugün Çiçek Pasajı hâlâ Beyoğlu’nun tanınan simgelerinden biri olarak varlığını sürdürse de geçmişindeki bu olay, İstanbul’un tarihî yapılarını koruma konusundaki ihmal geleneğini hatırlatan acı bir örnektir.

1981 – Mitterrand kazandı; Fransa’da sol ilk kez Beşinci Cumhuriyet’in zirvesine çıktı.

10 Mayıs 1981’de François Mitterrand, Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda görevdeki Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’i yenerek Fransa Cumhurbaşkanı seçildi. Bu zafer, Beşinci Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sosyalistin cumhurbaşkanlığına gelmesi anlamına geliyordu. Seçim sonuçlarına göre Mitterrand yüzde 51,76 oy alırken Giscard d’Estaing yüzde 48,24’te kaldı.

Bu sonuç Fransa için sıradan bir iktidar değişimi değildi. 1958’de Charles de Gaulle tarafından kurulan Beşinci Cumhuriyet’in siyasi mimarisi uzun süre merkez sağ ve Gaullist gelenek tarafından şekillendirilmişti. Mitterrand’ın gelişi, solun yalnız muhalefet eden değil, devleti yöneten güç haline gelmesi demekti. Fransa’da işçiler, sendikalar, sosyalistler ve komünistlerle ittifak kuran geniş sol seçmen kitlesi için bu zafer büyük bir tarihsel anlam taşıdı.

Mitterrand deneyimli ve karmaşık bir siyasetçiydi. II. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak Fransız siyasetinin farklı dönemlerinden geçmiş, sağdan sola uzanan tartışmalı bir biyografiye sahip olmuştu. 1965 ve 1974 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına aday olmuş ama kazanamamıştı. 1981’deki zaferi, uzun bir siyasi bekleyişin ve solun kurumsal sabrının sonucu olarak geldi.

İktidarının ilk döneminde kamulaştırmalar, sosyal hakların genişletilmesi, çalışma süresinin azaltılması, ölüm cezasının kaldırılması ve kültür politikalarında yeni açılımlar gibi önemli adımlar atıldı. Ancak ekonomik gerçekler kısa sürede sol programı zorladı. Enflasyon, bütçe açıkları, sermaye çıkışı ve Avrupa para sistemi baskısı, Mitterrand yönetimini 1983’ten itibaren daha sıkı ekonomik politikalara yöneltti. Bu da Fransa solunun idealizm ile yönetme gerçekliği arasındaki en büyük sınavlarından biri oldu.

Mitterrand’ın önemi yalnızca iç politika ile sınırlı değildir. Avrupa bütünleşmesinde de önemli rol oynadı. Almanya Başbakanı Helmut Kohl ile birlikte Fransa-Almanya eksenini güçlendirdi; Avrupa Birliği’ne giden süreçte belirleyici liderlerden biri oldu. Aynı zamanda Paris’in kültürel ve mimari dönüşümüne de damga vurdu. Louvre Piramidi, Bastille Operası ve Grande Arche gibi büyük projeler onun döneminin simgeleri arasına girdi.

1993 – Tayland’da, Kader Oyuncak Fabrikası yangınında 188 işçi hayatını kaybetti.

10 Mayıs 1993’te Tayland’da bulunan Kader Oyuncak Fabrikası’nda çıkan yangın, modern sanayi tarihinin en ağır işçi facialarından birine dönüştü. Yangında çoğu genç kadın işçilerden oluşan 188 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Fabrikada üretilen oyuncaklar dünyanın çocuklarına giderken, o oyuncakları yapan genç işçiler kilitli kapılar ardında, yetersiz güvenlik önlemleri ve denetimsizlik yüzünden can verdi.

Kader Fabrikası, Bangkok yakınlarındaki Nakhon Pathom bölgesinde yer alıyordu. Burada Batılı markalar için peluş oyuncaklar ve plastik bebekler üretiliyordu. İşçilerin büyük bölümü genç kadınlardı; bazıları henüz çocuk yaşta denecek kadar küçüktü. Düşük ücretle, yoğun tempoda, kalabalık üretim alanlarında çalışıyorlardı. O dönem Güneydoğu Asya’daki birçok ihracat fabrikası gibi Kader de küresel tüketim zincirinin görünmeyen ucunda yer alıyordu.

Yangın, fabrikanın bir bölümünde başladı ve kısa sürede yayıldı. Oyuncak üretiminde kullanılan kumaşlar, elyaf, plastik, kimyasal maddeler ve ambalaj malzemeleri alevlerin hızla büyümesine yol açtı. Duman birkaç dakika içinde üretim alanlarını kapladı. İşçilerin kaçması gerekiyordu; fakat çıkış yolları yetersizdi, bazı kapıların kilitli olduğu, acil çıkış düzeninin işlemediği ve yangın alarmı ile tahliye sistemlerinin yetersiz kaldığı aktarıldı.

Facianın en korkunç tarafı, birçok işçinin yangından değil, kaçamadığı için ölmesiydi. Bazıları üst katlardan atlamak zorunda kaldı, bazıları duman içinde yönünü bulamadı, bazıları ise kalabalığın içinde sıkıştı. Yangın merdivenleri, güvenli tahliye planı, sprinkler sistemi ve açık acil çıkış kapıları olsaydı, can kaybı bu kadar büyük olmayabilirdi. Bu nedenle Kader yangını, açık bir iş güvenliği felaketi olarak tarihe geçti.

Bu olay, sık sık 1911’de New York’ta yaşanan Triangle Shirtwaist Fabrikası yangını ile karşılaştırılır. Orada da çoğu genç kadın işçi kilitli kapılar ve kötü çalışma koşulları yüzünden ölmüştü. Aradan 82 yıl geçmişti; fakat küresel üretimin başka bir ucunda benzer bir trajedi tekrar yaşandı. Bu benzerlik, işçi güvenliği tarihinin acı gerçeğini gösterir: Denetim yoksa, işçinin canı çoğu zaman maliyet hesabının gerisinde kalır.

Kader yangını, yalnız Tayland’ın değil, küresel ekonominin de ayıbıydı. Çünkü fabrikada üretilen oyuncaklar uluslararası pazarlara gidiyordu. Ucuz ürün, hızlı üretim ve düşük maliyet baskısı, genellikle tüketicinin göremediği ülkelerdeki işçilerin omuzlarına yükleniyordu. Bir oyuncak mağazasında sevimli görünen ürünün arkasında, kötü havalandırılmış, kalabalık, güvensiz ve düşük ücretli bir üretim düzeni olabiliyordu.

Faciadan sonra Tayland’da iş güvenliği, fabrika denetimleri ve uluslararası markaların tedarik zinciri sorumluluğu tartışıldı. Ancak bu tür felaketlerde asıl soru hep aynıdır: İşçiler öldükten sonra yapılan düzenlemeler, neden onlar ölmeden önce yapılmaz? Kader yangını bu soruyu bütün çıplaklığıyla dünyaya sordu.

1996 – Everest’te zirve tutkusu felakete dönüştü; 8 dağcı öldü.

10 Mayıs 1996’da Everest’te çıkan büyük fırtına, modern dağcılık tarihinin en çok konuşulan facialarından birine yol açtı. Zirveye ulaşmaya çalışan ya da zirveden inmeye çalışan dağcılar fırtınaya yakalandı; 10-11 Mayıs 1996’da 8 dağcı hayatını kaybetti.

Everest, 1990’larda artık sadece profesyonel dağcıların değil, yüksek ücret ödeyen amatör müşterilerin de çıkmaya çalıştığı ticari bir dağa dönüşmeye başlamıştı. Rehberlik şirketleri, deneyimli dağcıların liderliğinde müşterileri zirveye taşıma vaadiyle seferler düzenliyordu. 1996 felaketi, bu ticari tırmanış düzeninin risklerini bütün dünyaya gösterdi.

O gün Adventure Consultants ve Mountain Madness gibi ekipler zirve hamlesi yaptı. Hava koşulları kötüleşirken bazı dağcılar planlanan geri dönüş saatini aştı. Everest’te bu çok tehlikelidir. Çünkü yüksek irtifada oksijen azalır, karar verme yeteneği bozulur, soğuk hızla öldürücü hale gelir ve iniş çoğu zaman çıkıştan daha zor olur. Zirveye ulaşmak başarı gibi görünse de dağcılıkta asıl başarı sağ salim aşağı inmektir.

Felaketin en bilinen isimleri arasında rehberler Rob Hall ve Scott Fischer vardı. Gazeteci ve dağcı Jon Krakauer de o sezon Everest’teydi ve daha sonra yaşadıklarını Into Thin Air adlı kitabında anlattı. Kitap, 1996 felaketini dünya çapında bilinir hale getirdi ve Everest’in ticarileşmesi üzerine büyük bir tartışma başlattı.

Bu olayda asıl mesele sadece kötü hava değildi. Karar alma, ekip disiplini, müşteri baskısı, zirve hırsı, rehber sorumluluğu, oksijen kullanımı, rota yoğunluğu ve yüksek irtifada insan psikolojisi gibi birçok unsur birbirine bağlandı. Everest, insanın doğaya karşı en büyük meydan okumalarından biri gibi sunulur; ama 1996 felaketi, doğanın insanın kibirli takvimlerine ve ticari programlarına uymadığını sert biçimde gösterdi.

2008 – “La Diva Turca” Leyla Gencer hayatını kaybetti.

10 Mayıs 2008’de Türk opera sanatçısı Leyla Gencer hayatını kaybetti. Dünya opera tarihinde “La Diva Turca”, yani “Türk Diva” olarak anılan Gencer, Türkiye’den çıkıp Avrupa’nın en büyük sahnelerinde gerçek bir yıldız haline gelen en önemli sanatçılardan biridir.

Leyla Gencer, 1928’de İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarı çevresinde yetişti; sesini ve sahne disiplinini Türkiye’de aldıktan sonra kariyerini hızla Avrupa’ya taşıdı. 1950’lerden itibaren özellikle İtalya’da dikkat çekti. La Scala başta olmak üzere dünyanın en saygın opera sahnelerinde söyledi. Milano, Roma, Napoli, Venedik, Londra, Paris, Viyana, San Francisco ve Buenos Aires gibi merkezlerde sahneye çıktı.

Gencer, özellikle bel canto repertuvarındaki hâkimiyetiyle öne çıktı. Donizetti, Bellini, Rossini ve Verdi operalarında büyük yorumlar yaptı. Sesi kadar dramatik zekâsı, sahne kişiliği, rolün duygusunu taşıma biçimi ve müzikal cümle kurma gücüyle de hayranlık uyandırdı.

Leyla Gencer’in kariyerindeki en dikkat çekici taraflardan biri, unutulmuş ya da az sahnelenen operaları yeniden gündeme taşımasıdır. Özellikle Donizetti’nin tarihî operalarında gösterdiği başarı, onu opera arkeolojisi denebilecek daha derin bir repertuvarın da yıldızı yaptı. Bu yüzden Gencer, repertuvar bilinci olan büyük bir yorumcuydu.

Onun için sık sık Maria Callas ile aynı dönemde anılmasından söz edilir. Bu karşılaştırma kolay ama eksik bir yoldur. Callas daha büyük bir küresel popüler ikon haline geldi; Leyla Gencer ise özellikle canlı kayıtları, sahne yorumları ve opera çevrelerindeki saygınlığıyla ayrı bir efsane oldu. Gencer’in diskografisi stüdyo albümlerinden çok canlı kayıtlarla yaşar. Bu da onun sanatının asıl gücünün sahne anında ortaya çıktığını gösterir.

Türkiye açısından Leyla Gencer’in önemi daha da büyüktür. Cumhuriyet’in modern sanat iddiasının dünyadaki en parlak örneklerinden biridir. Türkiye’de yetişmiş bir kadın sanatçının, Avrupa operasının kalbinde kendi adıyla var olması, yalnız kişisel başarı değil, kültürel temsil bakımından da değerliydi. Gencer, Türk sanatçılarının dünya sahnelerinde evrensel sanat kalitesiyle yer alabileceğini gösterdi.

Sahneyi bıraktıktan sonra da opera dünyasından kopmadı. Genç şarkıcıların yetişmesine katkı verdi, ustalık sınıfları yaptı, yarışmalarda görev aldı ve opera kültürünün aktarılmasına emek verdi. İstanbul’da düzenlenen Leyla Gencer Şan Yarışması, onun adını yeni kuşak opera sanatçılarıyla buluşturan önemli bir miras haline geldi.

Leyla Gencer 2008’de Milano’da hayatını kaybetti. Vasiyeti üzerine külleri İstanbul Boğazı’na bırakıldı. Bu ayrıntı, hayatı Avrupa sahnelerinde geçmiş bir sanatçının İstanbul’la bağını da zarif biçimde tamamlar.

2010 – Deniz Baykal, kaset komplosu sonrası CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etti.

10 Mayıs 2010’da Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettiğini açıkladı. Bu istifa; Türkiye siyasetinde özel hayat, kaset siyaseti, komplo iddiaları, liderlik krizi ve CHP’nin yön değişimi açısından büyük bir kırılma anıydı.

Deniz Baykal, CHP’nin uzun süre etkili olmuş liderlerinden biriydi. 1990’lardan itibaren partinin ana figürü haline geldi; laiklik, Cumhuriyet değerleri, merkez-sol kimlik, devletçi hassasiyetler ve sert muhalefet çizgisiyle tanındı. Sevenleri için deneyimli, birikimli ve devleti bilen bir siyasetçiydi. Eleştirenleri içinse CHP’yi dar bir hatta sıkıştıran, partiyi geniş kitlelere açmakta zorlanan, güçlü ama kapalı bir liderlik tarzını temsil ediyordu.

2010’daki istifaya giden süreç, internete düşen gizli kamera görüntüleriyle başladı. Baykal, bunun kişisel bir mesele değil, siyasi bir komplo olduğunu söyledi. Açıklamasında, kendisine yönelik operasyonun sadece özel hayatına değil, CHP’ye ve siyasete yapılmış bir müdahale olduğunu savundu. İstifa ederken de kendisini suçlu gibi değil, komploya uğramış bir siyasi aktör olarak konumlandırdı.

Bu olay, Türkiye’de “kaset siyaseti” denilen kirli yöntemin en görünür örneklerinden biri oldu. Siyasi rakipleri fikirle, programla, seçimle değil; özel hayat üzerinden, mahremiyet ihlaliyle ve itibarsızlaştırma operasyonlarıyla tasfiye etme pratiği, demokratik siyasetin en zehirli alanlarından biridir. Baykal’a yönelik olay da bu nedenle yalnız CHP içi bir krizden ziyade, Türkiye’de siyasetin ahlaki zemini bakımından karanlık bir eşikti.

Fakat Baykal’ın istifası, aynı zamanda CHP içinde yıllardır biriken değişim beklentisini de açığa çıkardı. Baykal sonrası genel başkanlık için Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı öne çıktı. Kılıçdaroğlu kısa süre içinde CHP Genel Başkanı oldu ve parti yeni bir döneme girdi. Daha sosyal politika vurgusu yapan, yolsuzlukla mücadele söylemini öne çıkaran, farklı toplumsal kesimlere açılmaya çalışan bir CHP çizgisi oluşmaya başladı.

Bu değişim kendiliğinden ve sorunsuz olmadı. Baykal dönemi CHP’si güçlü bir kurumsal hafıza, sert muhalefet dili ve laiklik eksenli kimlik siyaseti bırakmıştı. Kılıçdaroğlu dönemi ise partiyi daha geniş bir seçmen tabanına açmaya çalıştı; ancak bu süreçte CHP’nin kimliği, ittifak politikaları, merkez-sol iddiası ve devletçi refleksleri uzun süre tartışıldı. Yani Baykal’ın istifası, CHP’de sadece bir lider değiştirmedi; partinin siyasi yön tartışmasını da başlattı.

Deniz Baykal’ın hakkını teslim etmek gerekir. Türk siyasetinde parlamento kültürünü bilen, hitabet gücü yüksek, devlet tecrübesi olan ve çok uzun süre ana muhalefetin merkezinde kalmış önemli bir figürdü. Ama aynı zamanda CHP’nin yıllarca seçim kazanamayan, toplumun bazı kesimleriyle bağ kurmakta zorlanan ve lider değişimine kapalı görünen yapısının da sembolüydü. Bu ikisini birlikte söylemek gerekir.

2022 – Türkiye’nin müzik hafızasını yazıya döken Ahmet Say hayatını kaybetti.

Müzik yazarı, eleştirmen, yayıncı ve edebiyatçı kimliğiyle tanınan Ahmet Say, Türkiye’de özellikle klasik müzik bilgisinin yaygınlaşmasına, müzik kültürünün anlaşılır biçimde aktarılmasına ve müzik yayıncılığının gelişmesine önemli katkılar verdi.

Ahmet Say, 1935’te İstanbul’da doğdu. Gençlik yıllarında edebiyatla ve müzikle yakından ilgilendi. Bir süre Almanya’da eğitim gördü. Türkiye’ye döndükten sonra öğretmenlik yaptı, edebiyatla uğraştı, öyküler yazdı ve kültür-sanat alanında üretmeye başladı. Onun hayat çizgisi sadece müzik eleştirmenliğiyle sınırlı değildir; edebiyat, eğitim, yayıncılık ve düşünce dünyası iç içe geçer.

Türkiye’de geniş okur kitlesi onu özellikle müzik kitapları ve ansiklopedik çalışmaları ile tanıdı. Müzik AnsiklopedisiMüzik TarihiMüziğin Kitabı gibi çalışmaları, klasik müziği meraklı okura da açan temel kaynaklar arasında yer aldı. Türkiye’de müzik eğitimi alan birçok öğrenci, öğretmen, amatör müziksever ve sanat yazarı onun kitaplarından yararlandı.

Ahmet Say’ın önemli tarafı, müzik bilgisini ağır ve kapalı bir dille değil, öğretici ve anlaşılır bir üslupla aktarmasıydı. Klasik müzik çoğu zaman Türkiye’de seçkinci, uzak ve zor bir alan gibi algılandı. Say’ın yazıları ve kitapları bu mesafeyi azaltmaya çalıştı. Bestecileri, dönemleri, müzik türlerini, çalgıları ve temel kavramları sistemli biçimde anlattı. Bu yönüyle güçlü bir müzik eğitimcisi gibi de çalıştı.

Eleştirmenliği de önemlidir. Müzik eleştirisi; icrayı, repertuvarı, yorum geleneğini, sahne kültürünü ve kurumların durumunu bilen bir göz ister. Ahmet Say, Türkiye’de bu alanın ciddiye alınmasına katkı veren isimlerden biri oldu. Konserleri, sanatçıları ve müzik kurumlarını değerlendirirken hem bilgi hem ölçü duygusu taşıyan bir çizgi kurdu.

Ahmet Say aynı zamanda piyanist ve besteci Fazıl Say’ın babasıdır. Elbette Fazıl Say’ın yetiştiği evdeki kültürel ortamda Ahmet Say’ın müzik bilgisi, entelektüel birikimi ve sanat disiplini etkiliydi. Fakat Ahmet Say, kendi başına Türkiye’nin müzik yazarlığı ve müzik yayıncılığı tarihinde önemli bir figürdür.

Onun çalışmaları, Türkiye’de sanat kurumlarının, konservatuvarların, orkestraların, müzik eğitiminin ve dinleyici kültürünün gelişmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bir ülkede müziğin, onu sahnede icra edenlerle beraber; onun üzerine yazan, anlatan, arşivleyen, kavramlarını açıklayan ve hafızasını tutan insanlara da ihtiyaç vardır. Ahmet Say bu hafıza işçiliğini uzun yıllar boyunca yaptı.

Edebiyat alanında da eserler verdi. Kocakurt adlı romanı ve öyküleri, onun anlatı ve insan hikâyeleriyle de ilgilendiğini gösterir. Bu yönüyle Ahmet Say, Türkiye’de sanatın farklı alanları arasında dolaşabilen, müzik ile edebiyat arasında bağ kurabilen kültür insanlarından biridir.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.