Günün Tarihi / 3 Mayıs
Dünya Basın Özgürlüğü Günü
3 Mayıs, bütün dünyada Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kutlanır. Bugün, gazetecilerin haber yapma hakkını, toplumun doğru bilgiye ulaşma ihtiyacını ve basının iktidar karşısında bağımsız kalmasının demokrasiler için ne kadar hayati olduğunu hatırlatır.
Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün arkasında Windhoek Bildirgesi vardır. 1991’de Afrika’dan bağımsız gazeteciler, Namibya’nın başkenti Windhoek’te bir araya geldi ve özgür, bağımsız, çoğulcu bir basın için temel ilkeleri ilan etti. Bu toplantı, özellikle baskıcı yönetimlerin, sansürün, ekonomik bağımlılığın ve devlet denetiminin medyayı nasıl zayıflattığını görünür kıldı. Bildirgenin kabul edildiği 3 Mayıs tarihi, daha sonra basın özgürlüğünün sembol günü haline geldi.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, UNESCO’nun tavsiyesiyle 1993’te 3 Mayıs’ı Dünya Basın Özgürlüğü Günü ilan etti. Böylece 3 Mayıs, yalnız gazetecilerin meslek günü değil, kamuoyunun haber alma hakkını savunan uluslararası bir gün olarak kabul edildi.
Bugünün üç temel anlamı vardır. Birincisi, basın özgürlüğünün temel ilkelerini hatırlatmak. İkincisi, dünyada basının ne kadar özgür olduğunu değerlendirmek. Üçüncüsü ise görevini yaparken öldürülen, hapse atılan, tehdit edilen ya da susturulmaya çalışılan gazetecileri anmak. Çünkü basın özgürlüğü yalnız gazetecilerin meselesi değildir; bir ülkede yurttaşların ne olup bittiğini öğrenme hakkının da temelidir.
Dünya Basın Özgürlüğü Günü, özellikle otoriterleşme, savaş, dezenformasyon, medya tekelleşmesi ve gazetecilere yönelik saldırılar arttıkça daha da önemli hale geldi. Bugün bir gazetecinin soru sorabilmesi, belge yayımlayabilmesi, iktidarı ve güçlü çevreleri denetleyebilmesi, yalnız mesleki bir özgürlük değil, toplumun kendini savunma yollarından biridir.
Bu yüzden 3 Mayıs, takvimdeki sıradan bir farkındalık günü değildir. Basının özgür olmadığı yerde halkın gerçeğe ulaşmasının da zorlaştığını hatırlatan bir gündür. Dünya Basın Özgürlüğü Günü, gazeteciliğin asıl görevinin güçlüleri memnun etmek değil, kamunun bilme hakkını savunmak olduğunu yeniden hatırlatır.
1481 – Fatih Sultan Mehmed Gebze yakınlarında hayatını kaybetti.
3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmed, çıktığı son sefer sırasında Gebze yakınlarındaki Hünkâr Çayırı civarında hayatını kaybetti. 1432’de Edirne’de doğan Fatih, Osmanlı İmparatorluğu’nun 7. padişahıydı. İki ayrı dönemde tahta çıktı; ilk saltanatı çocuk yaştaydı ve kısa sürdü, asıl büyük hükümdarlık dönemi ise 1451’de babası II. Murad’ın ölümünden sonra başladı.
Fatih Sultan Mehmed’i dünya tarihine yerleştiren en büyük olay elbette İstanbul’un fethidir. 1453’te, henüz 21 yaşındayken Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’i aldı. Bu fetih, yalnız Osmanlı tarihi için değil, Avrupa ve dünya tarihi için de büyük bir kırılmaydı. Bin yıldan uzun süre ayakta kalmış Doğu Roma İmparatorluğu sona erdi; Osmanlı Devleti ise bölgesel bir güç olmaktan çıkıp imparatorluk iddiasını çok daha açık biçimde ortaya koydu.
Ancak Fatih’i yalnız “İstanbul’u fetheden padişah” diye anlatmak eksik kalır. O, fetihçi olduğu kadar devlet kurucu bir hükümdardı. İstanbul’u aldıktan sonra şehri sadece askerî bir ganimet gibi görmedi; onu imparatorluğun merkezi haline getirmek için büyük bir imar, iskân ve teşkilatlanma politikası yürüttü. Şehre farklı dinlerden, dillerden ve mesleklerden insanlar yerleştirildi. Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve başka topluluklar İstanbul’un yeniden canlandırılmasında rol aldı. Fatih, boşalmış ve yıpranmış bir imparatorluk başkentini yeni Osmanlı başkentine dönüştürmeye çalıştı.
Fatih döneminde Osmanlı Devleti’nin idari yapısı da güçlendi. Kanunnâme-i Âl-i Osman adıyla bilinen düzenlemeler, merkezî otoriteyi, saray teşkilatını, devlet görevlilerinin konumunu ve hanedan hukukunu daha belirgin hale getirdi. Bu kanunnâme özellikle kardeş katli meselesi nedeniyle tarih boyunca çok tartışıldı. Fatih’in devlet anlayışında temel fikir şuydu: Hanedan içi kavgalar devleti parçalayacaksa, devletin bekası her şeyin üzerinde tutulmalıydı. Bugünden bakıldığında son derece sert ve acımasız görünen bu anlayış, Osmanlı siyasi düzeninin sonraki yüzyıllarını da etkiledi.
Askerî bakımdan Fatih; Sırbistan, Mora, Trabzon, Bosna, Arnavutluk, Eflak, Kırım ve Karadeniz çevresindeki seferlerle imparatorluğun hem Balkanlar’daki hem Karadeniz’deki hâkimiyetini güçlendirdi. Trabzon Rum İmparatorluğu’nun 1461’de alınması, Bizans mirasının son siyasi kalıntılarından birinin de ortadan kalkması anlamına geliyordu. Kırım Hanlığı’nın Osmanlı nüfuzu altına girmesi ise Karadeniz’i büyük ölçüde Osmanlı denetimine yaklaştırdı. Fatih’in hedefi yalnız toprak almak değildi; Osmanlı’yı hem Doğu Roma mirasının hem de İslam dünyasının büyük siyasi gücü haline getirmekti.
Fatih’in Batı’ya bakışı da dikkat çekicidir. İtalya siyasetini yakından takip etti, Venedik ve Ceneviz gibi denizci güçlerle savaştı ve diplomasi yürüttü. 1480’de Osmanlı kuvvetleri Otranto’yu ele geçirdi. Bu, Osmanlıların İtalya çizmesine doğrudan ayak basması anlamına geliyordu ve Avrupa’da büyük korku yarattı. Fatih’in son seferinin hedefi kesin biçimde tartışmalıdır; bazı anlatılar İtalya, bazıları Rodos, bazıları Memlükler üzerine bir sefer ihtimalini öne çıkarır. Fakat kesin olan şudur: Fatih öldüğünde hâlâ yeni ve büyük bir sefer hazırlığı içindeydi.
Onun kültür ve bilim tarafı da en az askerî başarıları kadar önemlidir. Fatih iyi eğitim almış, Arapça ve Farsçanın yanında Yunanca, Latince ve Slav dillerine ilgi duymuş, felsefe, tarih, coğrafya ve dinî tartışmalara meraklı bir hükümdardı. Sarayında yalnız İslam âlimlerine değil, Bizanslı bilginlere, İtalyan sanatçılara ve farklı geleneklerden entelektüellere de yer verdi. Ünlü İtalyan ressam Gentile Bellini’yi İstanbul’a davet ettirmesi ve portresini yaptırması, onun Rönesans dünyasıyla da temas kurmak isteyen bir hükümdar olduğunu gösterir.
Fatih’in kurduğu Sahn-ı Seman medreseleri, Osmanlı ilim hayatı açısından büyük önem taşır. Bu medreseler, Fatih Külliyesi’nin parçası olarak İstanbul’u yalnız siyasi değil, ilmî ve kültürel merkez haline getirme hedefinin ürünüdür. Bu yönüyle Fatih, şehir fetheden bir komutan olduğu kadar, fethettiği şehri bilgi, hukuk, mimari ve yönetim merkezi haline getirmek isteyen bir devlet aklıdır.
Kocaeli açısından bakıldığında Fatih’in vefatı, şehrin tarihî hafızasında özel bir yer tutar. Fatih Sultan Mehmed, 1481’de son seferine çıkarken ordusuyla İstanbul’dan Anadolu yakasına geçti ve Gebze yakınlarında otağını kurdu. Bugün Hünkâr Çayırı olarak bilinen alan, onun son otağını kurduğu ve hayatını kaybettiği yer olarak anılır. Fatih, 27 Nisan 1481’de sefere çıktı, Gebze civarında otağını kurdu ve 3 Mayıs 1481’de burada öldü; anısına Hünkâr Çeşmesi yapıldı. Bu yüzden Gebze, yalnız İstanbul’un fethine giden yolların çevresindeki bir geçiş noktası değil, Osmanlı’nın en büyük hükümdarlarından birinin son durağıdır. Kocaeli için Hünkâr Çayırı, yerel bir mesire alanından çok daha fazlasıdır; imparatorluk tarihinin büyük bir sahnesinin son perdesidir.
Fatih’in ölümü de tarihçiler arasında tartışmalı konulardan biridir. Bazı kaynaklar hastalıktan öldüğünü, bazıları zehirlenme ihtimalini dile getirir. “Hekimler mi ihmal etti, zehir mi verildi, taht kavgası mı etkili oldu?” gibi sorular yüzyıllardır tartışılır. Kesin olan, ölüm haberinin devlet içinde büyük bir taht mücadelesini tetiklediğidir. Oğulları II. Bayezid ile Cem Sultan arasında başlayan rekabet, Osmanlı siyasetini uzun süre meşgul etti. Cem Sultan meselesi, yalnız Osmanlı iç sorunu olarak kalmadı; Avrupa devletlerinin de içine girdiği uluslararası bir pazarlık konusuna dönüştü.
Fatih Sultan Mehmed öldüğünde henüz 49 yaşındaydı. Kısa sayılabilecek bir ömre İstanbul’un fethini, Osmanlı devlet düzeninin güçlendirilmesini, Balkanlar’dan Karadeniz’e uzanan büyük seferleri, İstanbul’un yeniden kuruluşunu ve imparatorluk fikrinin kurumsallaşmasını sığdırdı. Onu büyüten şey yalnız kazandığı savaşlar değildir. Fatih, Osmanlı’yı yeni bir çağın siyasi aktörü haline getiren, İstanbul’u merkez yapan, devleti yeniden düzenleyen ve hem Doğu’ya hem Batı’ya aynı anda bakan bir hükümdardı.
Bu yüzden 3 Mayıs 1481; bir çağı kapatıp yeni bir çağ açtığı söylenen hükümdarın, Gebze yakınlarında son sefer yolunda tarih sahnesinden çekildiği gündür. Fatih’in ölümüyle Osmanlı’da bir dönem kapandı; fakat onun kurduğu İstanbul merkezli imparatorluk düzeni, yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti.
1670 – Osmanlı diplomasisinin güçlü isimlerinden Nikolas Mavrokordatos doğdu.
3 Mayıs 1670’te Nikolas Mavrokordatos doğdu. Osmanlı tarihinde özellikle baş tercümanlık, Fenerli Rum aileleri, Eflak ve Boğdan voyvodalıkları denince akla gelen önemli isimlerden biridir. Osmanlı bürokrasisinde Müslüman olmayan seçkin ailelerin, özellikle de İstanbul’un Fener semtinde yaşayan Rum ailelerin yükselişini gösteren dikkat çekici figürlerden biri oldu.
Mavrokordatos ailesi, Osmanlı’nın diplomasi ve tercüme dünyasında etkili bir aileydi. Nikolas’ın babası Aleksandros Mavrokordatos, Osmanlı Devleti’nin önemli baş tercümanlarından biriydi ve özellikle 1699 Karlofça Antlaşması görüşmelerinde rol oynayan isimler arasında yer aldı. Bu aile çevresi, Nikolas’ın yetişmesinde belirleyici oldu. Çok iyi eğitim aldı, dil öğrendi, Avrupa diplomasisini ve Osmanlı saray bürokrasisini yakından tanıdı.
O dönemde Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle ilişkileri giderek daha karmaşık hale geliyordu. Savaşlar, antlaşmalar, elçilikler, ticaret meseleleri ve sınır pazarlıkları için güçlü tercümanlara ihtiyaç vardı. Baş tercüman, yalnızca kelimeleri çeviren bir memur değildi. Devletin dış dünyayla kurduğu ilişkilerde metinleri anlayan, pazarlıkları takip eden, diplomatik dili bilen ve zaman zaman devlet adamı gibi davranan etkili bir aracıydı. Nikolas Mavrokordatos da bu dünyanın içinden yükseldi.
Mavrokordatos daha sonra Osmanlı Devleti tarafından Boğdan ve Eflak voyvodalığına getirildi. Eflak ve Boğdan, bugünkü Romanya coğrafyasının tarihsel bölgeleridir ve Osmanlı’ya bağlı özerk prenslikler olarak yönetiliyorlardı. 18. yüzyılda bu bölgelere çoğu kez Fenerli Rum ailelerden voyvodalar atanıyordu. Bu dönem tarih yazımında Fenerli Beyler dönemi olarak anılır. Nikolas Mavrokordatos, bu sistemin erken ve etkili temsilcilerinden biri oldu.
Onun voyvodalığı, Osmanlı merkezî otoritesi ile Balkanlar’daki yerel yönetimlerin nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Eflak ve Boğdan voyvodaları vergi topluyor, yerel düzeni sağlıyor, Osmanlı’ya bağlılıklarını koruyor ama aynı zamanda bölgenin aristokrasisi ve Avrupa diplomasisiyle de ilişki kuruyordu. Bu görev, yalnız idari değil, diplomatik ve mali beceri de gerektiriyordu. Mavrokordatos’un baş tercümanlıktan voyvodalığa yükselmesi bu yüzden tesadüf değildir.
Nikolas Mavrokordatos aynı zamanda kültürlü bir devlet adamı olarak da bilinir. Yunanca ve Latince gibi klasik dillerle, Osmanlı diplomasisinin kullandığı diller arasında hareket edebilen bir entelektüel çevrenin parçasıydı. Fenerli Rum ailelerin Osmanlı yönetimindeki rolü bazen yalnız “tercümanlık” üzerinden basitçe anlatılır; oysa bu aileler diplomasi, maliye, eğitim, kültür ve Balkan yönetimi içinde çok daha geniş bir etkiye sahipti.
Bu yüzden 3 Mayıs 1670, yalnız bir Osmanlı görevlisinin doğum günü değildir. Nikolas Mavrokordatos’un hayatı, Osmanlı Devleti’nin çok dilli, çok dinli ve karmaşık yönetim yapısını anlamak için iyi bir örnektir. Bir yanda İstanbul’daki saray diplomasisi, diğer yanda Eflak ve Boğdan’daki yerel iktidar, bir yanda Avrupa siyasetinin dili, diğer yanda Osmanlı merkezinin çıkarları onun hayatında birleşir. Mavrokordatos, Osmanlı’nın yalnız kılıç ve fermanla değil, tercüme, diplomasi ve aracılık ağlarıyla da yönetilen büyük bir imparatorluk olduğunu gösteren isimlerden biridir.
1873 – Haydarpaşa-İzmit Demiryolu açıldı; Kocaeli’nin raylarla kurulan ulaşım hafızası başladı.
3 Mayıs 1873’te Haydarpaşa-İzmit Demiryolu ulaşıma açıldı. Bu hat, Osmanlı’nın Anadolu yakasındaki demiryolu serüveninde çok önemli bir adımdı. İstanbul’dan başlayan hattın İzmit’e ulaşması, yalnız iki şehir arasında tren işletilmesi anlamına gelmiyordu; Marmara’nın doğusunu İstanbul’a, limanlara, ticarete, askerî sevkiyata ve ileride Anadolu içlerine uzanacak büyük ulaşım ağına bağlıyordu.
Haydarpaşa-İzmit hattının yapımı, Osmanlı modernleşmesinin ulaşım alanındaki en somut örneklerinden biriydi. 19. yüzyılda demiryolu, yalnız yolcu taşıyan bir araç değildi. Devlet için asker sevkiyatı, vergi toplama, merkez-taşra bağlantısı ve ekonomik denetim demekti. Tüccar için malın daha hızlı taşınmasıydı. Şehirler içinse nüfus hareketliliği, yeni istasyon çevreleri, ticaretin canlanması ve gündelik hayatın değişmesi anlamına geliyordu.
İzmit açısından bu hattın değeri daha da büyüktü. İzmit zaten Osmanlı döneminde İstanbul ile Anadolu arasındaki doğal geçiş noktalarından biriydi. Körfezi, limanı, orman ürünleri, tarım alanları ve İstanbul’a yakınlığıyla stratejik bir konumdaydı. Demiryolu bu konumu daha güçlü hale getirdi. İzmit artık yalnız deniz ve kara yollarıyla değil, raylarla da İstanbul’a bağlanmıştı. Bu bağlantı, kentin ticari ve lojistik önemini artırdı.
Bu hattın açılması, Kocaeli’nin ileride kazanacağı sanayi ve ulaşım kimliğinin erken işaretlerinden biri olarak da okunabilir. Bugün Kocaeli denince akla limanlar, fabrikalar, lojistik hatlar, otoyollar ve demiryolu bağlantıları geliyor. Bu kimliğin kökleri yalnız Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı’nın son yüzyılındaki ulaşım hamlelerinde de aranmalıdır. Haydarpaşa-İzmit Demiryolu, bu uzun hikâyenin en önemli başlangıçlarından biridir.
Demiryolu aynı zamanda şehir hafızasına da iz bıraktı. İstasyonlar, ray kenarı yerleşimleri, tren sesleri, yolculuk alışkanlıkları ve kent merkezinin demiryoluyla kurduğu ilişki, İzmit’in gündelik hayatının parçası haline geldi. Kocaeli’nin modernleşme hikâyesi yalnız fabrikalarla değil, trenle de yazıldı.
Bu yüzden 3 Mayıs 1873, Kocaeli tarihi açısından sıradan bir ulaşım tarihi değildir. Haydarpaşa-İzmit Demiryolu’nun açılması, İzmit’i İstanbul’a ve Anadolu’ya daha sıkı bağlayan, kentin ticaretini, ulaşımını ve gelecek sanayi kimliğini etkileyen büyük bir adımdır. Kocaeli’nin raylarla kurulan modern hafızası bu hatta güçlü biçimde görünür hale gelmiştir.
1907 – Fenerbahçe Spor Kulübü Kadıköy’de kuruldu.
3 Mayıs 1907’de Fenerbahçe Spor Kulübü, İstanbul Kadıköy’de kuruldu. Kulübün kurucuları arasında Ziya Songülen, Ayetullah Bey ve Necip Okaner vardı. Fenerbahçe adı, kulübün doğduğu semtin en bilinen noktalarından biri olan Fenerbahçe Burnu’ndan geliyordu. Bugün Türkiye’nin en büyük spor camialarından biri olan Fenerbahçe’nin hikâyesi, Osmanlı’nın son yıllarında Kadıköy’de başladı.
Fenerbahçe’nin kurulduğu yıllarda futbol İstanbul’da yeni yeni yaygınlaşıyordu. O dönemde futbol daha çok yabancılar ve gayrimüslim topluluklar arasında oynanıyordu. Müslüman Türk gençlerinin kulüp kurması, takım oluşturması ve sahaya çıkması bugünkü kadar kolay değildi. Bu yüzden Fenerbahçe’nin kuruluşu, Türk gençlerinin modern spor dünyasında daha görünür hale gelmesi açısından da önemliydi.
Kulübün ilk renkleri bugünkü gibi sarı-lacivert değildi. Fenerbahçe’nin ilk renklerinin sarı-beyaz olduğu, daha sonra sarı-lacivert renklerin benimsendiği kabul edilir. Bu renkler zamanla kulübün en güçlü simgelerinden biri haline geldi. Fenerbahçe denince akla yalnız forma değil, Kadıköy, tribün, marşlar, büyük rekabetler ve kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir taraftarlık duygusu gelir.
Fenerbahçe tarihinin en dikkat çekici sayfalarından biri de Millî Mücadele yıllarıdır. İstanbul’un işgal altında olduğu dönemde Fenerbahçe, işgal kuvvetlerinin takımlarına karşı yaptığı maçlarla halkın moralini yükselten kulüplerden biriydi. Kulübün resmi tarih anlatısında ve çeşitli çalışmalarda, Fenerbahçelilerin yalnız sahada değil, Anadolu’daki Millî Mücadele’ye destek için gizli faaliyetlerde de yer aldığı aktarılır. Bu anlatılara göre Kurbağalıdere kıyısındaki kulüp kayıkhanesi, bir dönem silah ve cephane saklanan bir yer haline gelmiş; geceleri buradan Anadolu’ya sevkiyat yapılmasına yardım edilmiştir.
Bu bölüm önemlidir; çünkü Fenerbahçe’nin Millî Mücadele hafızasındaki yeri yalnız futbol maçlarıyla sınırlı değildir. İşgal kuvvetlerine karşı kazanılan maçlar, İstanbul halkı için moral değeri taşıyordu. Özellikle 1923’te kazanılan General Harington Kupası, Fenerbahçe tarihinin en sembolik başarılarından biri olarak kabul edilir. Bu maç, işgal döneminin sonunda bir spor karşılaşmasının nasıl millî gurur hikâyesine dönüşebileceğini gösteren güçlü örneklerden biridir.
Fenerbahçe, Cumhuriyet döneminde yalnız futbolda değil, basketbol, voleybol, atletizm, boks, kürek, yüzme ve daha birçok branşta faaliyet gösteren büyük bir spor kulübüne dönüştü. Bu yönüyle Türkiye’de çok branşlı spor kulübü kültürünün en önemli temsilcilerinden biri oldu.
Bu yüzden 3 Mayıs 1907, Kadıköy’de başlayan bir spor girişiminin, zamanla Türkiye’nin en güçlü toplumsal aidiyetlerinden birine dönüşmeye başladığı tarihtir. Fenerbahçe’nin hikâyesi; sporun, semt kültürünün, taraftarlığın ve Millî Mücadele hafızasının iç içe geçtiği uzun bir Türkiye hikâyesidir.
1915 – Arıburnu’nda Osmanlı kuvvetleri Anzak birliklerini durdurdu.
Çanakkale Savaşı’nın kara muharebelerinde, 25 Nisan 1915’te Anzak birlikleri Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapmış, hedefleri kısa sürede iç kesimlere ilerleyerek Boğaz savunmasını arkadan tehdit etmek olmuştu. Ancak çıkarma daha ilk saatlerinden itibaren bekledikleri gibi gelişmedi.
Anzaklar, Arıburnu çevresindeki sarp ve karmaşık araziye çıktılar. Dar kıyı şeridi, dik yamaçlar, fundalıklar, sırtlar ve vadiler ilerlemeyi zorlaştırıyordu. Osmanlı birlikleri ise özellikle Mustafa Kemal’in 19. Tümen’i başta olmak üzere bölgeye hızla müdahale etti. Mustafa Kemal’in Conkbayırı ve çevresindeki kritik hamlesi, Anzak ilerleyişini daha ilk gün durduran en önemli gelişmelerden biri oldu.
3 Mayıs’a gelindiğinde Arıburnu cephesi artık yalnız bir çıkarma alanı değil, çok sert bir tutunma ve karşı koyma hattı haline gelmişti. Osmanlı kuvvetleri, Anzak birliklerinin içeri doğru genişlemesini engellemek için saldırılar ve karşı taarruzlarla baskı kurdu. Arazi zordu, iletişim sınırlıydı, kayıplar ağırdı. Buna rağmen Osmanlı savunması, Anzakların hedeflediği hızlı ilerlemeyi kırmayı başardı.
Çanakkale’de savaş aylarca sürecek, taraflar büyük kayıplar verecek, siperler birbirine çok yakın mesafelerde kurulacaktı. Ancak Arıburnu’nda ilk günlerde sağlanan direnç, bütün Çanakkale kara savaşlarının kaderini etkiledi.
Arıburnu’nun tarihsel önemi bir başka açıdan da büyüktür. Bu cephe, Mustafa Kemal’in askerî liderliğinin geniş biçimde görünür hale geldiği yerlerden biri oldu. Onun inisiyatif alması, birlikleri hızla kritik noktalara yönlendirmesi ve “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözüyle sembolleşen kararlılığı hem savaşın seyrinde hem de Türk tarih anlatısında özel bir yer kazandı.
3 Mayıs 1915 bu yüzden yalnızca bir cephe başarısı değildir. Çanakkale’de düşmanın hızlı ilerleme planının kırıldığı, Osmanlı savunmasının Arıburnu’nda tutunduğu ve Gelibolu’nun kolay geçilemeyeceğinin açıkça görüldüğü günlerden biridir.
1920 – TBMM’nin ilk Bakanlar Kurulu oluşturuldu; Ankara’da yeni devlet düzeninin temeli atıldı.
3 Mayıs 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk hükümeti sayılan İcra Vekilleri Heyeti oluşturuldu ve Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ilk toplantısını yaptı. Bu tarih, Millî Mücadele’nin yalnız cephede değil, devlet örgütlenmesi bakımından da yeni bir aşamaya geçtiğini gösteren çok önemli bir dönemeçtir.
TBMM 23 Nisan 1920’de açılmıştı. Ancak Meclis’in açılması tek başına yeterli değildi. Anadolu’da süren direnişin yönetilmesi, cephelerin düzenlenmesi, iç güvenliğin sağlanması, mali kaynakların bulunması, eğitim, adalet, sağlık ve dış ilişkiler gibi konularda karar alacak bir yürütme organına ihtiyaç vardı. İşte İcra Vekilleri Heyeti, bu ihtiyacın sonucu olarak kuruldu.
Bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu’na karşılık gelen bu heyet, Ankara’daki millî hükümetin ilk yürütme organıydı. “Vekil” sözü, bakan anlamında kullanılıyordu. Maarif, adliye, hariciye, maliye, sıhhiye, müdafaa-i milliye gibi alanlarda vekiller belirlendi. Böylece Ankara, yalnız bir direniş merkezi olmaktan çıkıp, kendi kurumlarını kuran bir siyasi otorite haline gelmeye başladı.
Bu adımın anlamı büyüktü. İstanbul hâlâ işgal altındaydı ve Osmanlı hükümeti fiilen etkisiz durumdaydı. Ankara’da kurulan yapı ise egemenliği padişahtan değil, doğrudan Meclis’ten alan yeni bir yönetim anlayışına dayanıyordu. Bu nedenle 3 Mayıs 1920’de yapılan ilk toplantı, Millî Mücadele’nin idari ve siyasi omurgasının kurulması anlamına gelir.
İcra Vekilleri Heyeti’nin ilk görevi kolay değildi. Bir yanda Yunan ilerleyişi, bir yanda iç isyanlar, bir yanda parasızlık ve silah eksikliği vardı. Haberleşme zayıftı, düzenli ordu henüz tam kurulmamıştı, Anadolu’nun birçok yerinde otorite parçalıydı. Buna rağmen Ankara hükümeti, kısa sürede hem cepheyi hem de devlet işlerini yönetmeye çalıştı.
Bu yüzden 3 Mayıs 1920, Türkiye siyasi tarihi açısından kurucu bir tarihtir. O gün Ankara’da yapılan toplantı, gelecekte Cumhuriyet’e dönüşecek yeni devlet aklının ilk somut adımlarından biriydi. TBMM artık yalnız karar alan bir Meclis değil, kendi hükümetini kurmuş ve ülkeyi yönetmeye talip olmuş millî egemenlik merkeziydi.
1920 – Türk Silahlı Kuvvetleri’nin temeli sayılan düzenli millî ordu yapılanması başladı.
3 Mayıs 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından hemen sonra Ankara’da millî hükümetin kurulması ve askerî teşkilatlanmanın Meclis otoritesi altında yeniden düzenlenmesiyle ilgilidir. Daha açık söylemek gerekirse, 3 Mayıs 1920’de bugünkü anlamda bütün kurumları tamamlanmış bir ordu birdenbire ortaya çıkmadı; fakat Millî Mücadele’yi yönetecek düzenli askerî otoritenin temelleri atıldı.
23 Nisan 1920’de TBMM açılmış, 2 Mayıs’ta vekâletler yani bakanlıklar kurulmuş, 3 Mayıs’ta da ilk İcra Vekilleri Heyeti görevine başlamıştı. Bu yapı içinde Müdafaa-i Milliye Vekâleti de yer aldı. Bugünkü Millî Savunma Bakanlığı’nın öncülü sayılan bu vekâlet, Anadolu’daki askerî direnişin, cephelerin, birliklerin ve savunma hazırlıklarının Ankara’daki millî irade adına yönetilmesini sağlamak için oluşturuldu.
O sırada Anadolu’da askerî yapı oldukça dağınıktı. Bir yanda Osmanlı’dan kalan birlikler, bir yanda Kuvâ-yı Milliye müfrezeleri, bir yanda bölgesel direniş güçleri vardı. Bu güçler vatan savunması için büyük fedakârlık gösteriyordu; fakat hepsinin aynı komuta düzeni içinde hareket etmesi kolay değildi. Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması için dağınık direnişin zamanla düzenli orduya dönüşmesi gerekiyordu.
Bu nedenle 3 Mayıs 1920, Türk askerî tarihi açısından bir başlangıç işareti kabul edilir. Ankara hükümeti, savunma işlerini rastgele yerel inisiyatiflere bırakmayacağını, Meclis’e bağlı bir askerî ve siyasi yönetim kuracağını göstermiş oldu. Bu çizgi ilerleyen aylarda düzenli ordunun kurulması, Batı Cephesi’nin teşkilatlanması ve Kuvâ-yı Milliye’den merkezi komuta yapısına geçişle güçlendi.
Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Türk ordusunun tarihsel kökleri elbette çok daha eskidir; Osmanlı ordusuna, Selçuklu askerî mirasına ve daha geniş Türk askerî geleneğine kadar uzanır. Ancak modern Türkiye Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetleri bakımından 1920, Meclis’e bağlı millî ordunun doğuş sürecini temsil eder. Bu yüzden 3 Mayıs 1920, yalnız bir kurum tarihi değil, savaş içindeki yeni devletin kendi ordusunu kurma iradesinin sembolüdür.
Bu tarih, Millî Mücadele’nin temel gerçeğini de gösterir. Bağımsızlık yalnız cesaretle değil, teşkilatla kazanılır. Anadolu’da direniş ruhu vardı; fakat bu ruhun zafere dönüşmesi için komuta, lojistik, disiplin, hukukî meşruiyet ve siyasi merkez gerekiyordu. 3 Mayıs 1920’de atılan adım, işte bu ihtiyaca cevap verdi.
1931 – Türk grafik tasarımının öncü isimlerinden Sait Maden doğdu.
3 Mayıs 1931’de Sait Maden doğdu. Onu tek bir meslekle anlatmak zordur; çünkü Sait Maden şair, çevirmen, yayıncı, ressam, fotoğrafçı ve grafik tasarımcı olarak üretmiş çok yönlü bir sanat insanıdır. Fakat Türkiye’nin kültür hafızasındaki en güçlü yeri, özellikle kitap kapağı tasarımı ve grafik sanatlar alanındaki öncülüğüdür.
Sait Maden, Türkiye’de grafik tasarımın yalnız “süsleme” ya da “kapak yapma işi” olmadığını gösteren isimlerden biridir. Kitap kapağını, metnin ruhunu taşıyan ayrı bir sanat alanı gibi ele aldı. Bir romanın, şiir kitabının ya da düşünce eserinin kapağı onun elinde yalnız tanıtıcı bir yüzey olmaktan çıkar, kitabın dünyasını okura ilk anda hissettiren güçlü bir görsel dile dönüşürdü.
Yıllar boyunca binlerce kitap kapağı tasarladı. Türk edebiyatının ve dünya edebiyatından çevrilen birçok eserin okurla kurduğu ilk görsel temas onun imzasını taşıdı. Bu yüzden Sait Maden’in işi yalnız yayınevleriyle sınırlı kalmadı; Türkiye’de birkaç kuşağın kitapla kurduğu estetik ilişkiyi de etkiledi. Okur çoğu zaman farkında olmadan, bir kitabı rafta ilk kez Sait Maden’in tasarladığı kapakla tanıdı.
Onun önemli bir başka yönü de çevirmenliğidir. Dünya şiirinden önemli isimleri Türkçeye kazandırdı. Pablo Neruda, Federico García Lorca, Octavio Paz, Louis Aragon gibi şairlerin şiir dünyalarını Türkçeye taşırken yalnız kelime karşılığı aramadı; şiirin ritmini, görüntüsünü ve iç sesini de aktarmaya çalıştı. Bu yönüyle Sait Maden, Türkçenin şiir kapasitesini genişleten çevirmenlerden biri olarak da anılır.
Sait Maden’in çok yönlülüğü tesadüf değildir. Şiir, resim, fotoğraf ve grafik tasarım onun zihninde ayrı ayrı odalar gibi değil, birbirine açılan alanlar gibiydi. Bir kapak tasarlarken şair gibi düşünür, bir şiir çevirirken ressam gibi görür, bir görsel kurarken yayıncı titizliğiyle davranırdı. Bu yüzden eserlerinde hem disiplin hem sezgi vardır.
Türkiye’de grafik tasarımın kurumsallaşmasında ve saygın bir yaratıcı alan olarak görülmesinde onun büyük payı oldu. Logo, afiş, kitap kapağı, tipografi ve görsel kimlik üzerine çalışmaları, sonraki kuşak tasarımcılar için önemli bir miras bıraktı. Sait Maden’in tasarımlarında gereksiz kalabalık yoktur; yalınlık, denge, leke, renk ve harf ilişkisi özenle kuruludur. Bu da onu yalnız üretken değil, aynı zamanda güçlü bir görsel düşünür yapar.
Sait Maden 2013 yılında hayatını kaybetti. Ardında şiirler, çeviriler, kapaklar, görsel kimlikler ve Türkiye’de tasarım kültürünün gelişimine katkı sunan büyük bir emek bıraktı. Bu yüzden 3 Mayıs 1931, yalnız bir sanatçının doğum günü değildir. Türkiye’de kitabın yüzünü değiştiren, grafik tasarımı kültür hayatının ciddi bir parçası haline getiren önemli bir ismin dünyaya geldiği tarihtir.
1934 – Kayseri Uçak Fabrikası’nda üretilen avcı uçaklarından biri Ankara’ya uçtu.
3 Mayıs 1934’te, Kayseri Uçak Fabrikası’nda yapılan ilk parti altı avcı uçağından biri, deneme ve gösteri niteliğindeki yaklaşık 50 dakikalık bir uçuşla Kayseri’den Ankara’ya geldi. Bu olay, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’nin kendi uçak sanayisini kurma arayışının en sembolik anlarından biri oldu.
Kayseri’deki uçak fabrikasının hikâyesi, Cumhuriyet’in “dışarıdan hazır alan değil, kendi üreten ülke olma” idealinin erken örneklerinden biridir. Fabrikanın ilk kuruluşu TOMTAŞ, yani Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi adıyla başladı. 1920’lerin ortasında Türk Tayyare Cemiyeti, Millî Savunma Bakanlığı ve Alman Junkers firması arasında yapılan iş birliğiyle Kayseri’de uçak üretimi hedeflendi. Amaç, Türkiye’nin askerî havacılıkta bütünüyle dışa bağımlı kalmamasıydı.
Bu girişim kolay başlamadı. Kayseri o yıllarda bugünkü sanayi altyapısına sahip değildi. Fabrikanın kuruluşunda teknik personel, elektrik, ulaşım, yedek parça, malzeme ve lisans sorunları vardı. Yani mesele yalnız bir bina yapmak değildi; Anadolu’nun ortasında modern uçak üretim kültürü kurmaya çalışılıyordu. Bu yüzden Kayseri Uçak Fabrikası, Cumhuriyet’in sanayi cesaretini gösteren iddialı projelerden biriydi.
İlk dönemde Alman Junkers uçakları üzerinde çalışıldı. Daha sonra fabrika farklı aşamalardan geçti ve 1930’ların başında Millî Savunma Bakanlığı’nın kontrolü altında üretim faaliyetleri sürdürüldü. 1932’den itibaren Amerikan Curtiss-Wright firmasıyla yapılan anlaşmalar çerçevesinde Curtiss Hawk tipi avcı uçakları ve Fledgling eğitim uçakları üzerinde üretim ve montaj faaliyetleri yürütüldü. 3 Mayıs 1934’te Kayseri’den Ankara’ya gelen uçak da bu erken üretim dalgasının sembolik örneklerinden biri olarak kabul edilir.
O günkü uçuşun önemi yalnız teknik başarı değildir. Kayseri’de üretilen ya da lisans altında monte edilen bir savaş uçağının Ankara’ya uçması, genç Cumhuriyet’in “biz de yapabiliriz” iddiasını gökyüzünde görünür hale getirdi. Uçağın Kayseri’den havalanıp başkente ulaşması, fabrika emeğinin, mühendislik bilgisinin, askerî ihtiyacın ve ulusal sanayi hedefinin aynı görüntüde birleşmesi demekti.
Burada bir noktayı doğru anlatmak gerekir. Kayseri Uçak Fabrikası için zaman zaman “tamamen yerli uçak üretildi”, “motoru dahil yüzde yüz yerliydi” gibi abartılı ifadeler kullanılır. Bu, dönemin gerçekliğini tam karşılamaz. Fabrikada önemli üretim, montaj ve bakım kabiliyeti oluştu; Türk işçileri ve teknisyenleri ciddi bir tecrübe kazandı. Ama birçok uçak yabancı lisanslarla ve dışarıdan gelen teknik bilgi, parça ya da motorlarla üretildi veya monte edildi. Bu gerçeği söylemek başarıyı küçültmez; tersine, o yılların şartlarında yapılan işi daha doğru ve daha saygın hale getirir.
Kayseri Uçak Fabrikası, 1930’lar boyunca Türk havacılığı için önemli bir merkez oldu. Curtiss Hawk, Fledgling, Gotha, PZL ve başka tiplerde uçakların üretim, montaj ya da bakım süreçlerinde rol aldı. Fabrika aynı zamanda çok sayıda işçi ve teknik eleman yetiştirdi. Kayseri gibi bir Anadolu şehrinde uçak teknolojisiyle uğraşan bir sanayi kültürünün oluşması, başlı başına tarihsel değere sahiptir.
Bu hikâyenin hüzünlü tarafı da vardır. Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde attığı havacılık sanayii adımları, sonraki yıllarda aynı kararlılıkla sürdürülemedi. Kayseri’deki üretim faaliyetleri zamanla zayıfladı; fabrika daha çok bakım ve ikmal işlevine yöneldi. Bu yüzden Kayseri Uçak Fabrikası bugün sık sık “kaçırılmış bir sanayi fırsatı” olarak anılır.
3 Mayıs 1934 bu nedenle yalnız bir uçağın Kayseri’den Ankara’ya uçtuğu gün değildir. Cumhuriyet’in ilk kuşağının sanayi, savunma ve teknoloji alanında ne kadar cesur düşündüğünü gösteren bir tarihtir. O 50 dakikalık uçuş, genç Türkiye’nin gökyüzüne yalnız pilot değil, fabrika, mühendislik ve üretim hayali de göndermek istediğinin sembolüdür.
1935 – Türkkuşu Uçuş Okulu açıldı; Türkiye’de sivil havacılık eğitimi kurumsallaştı.
3 Mayıs 1935’te, Türk Hava Kurumu bünyesinde kurulan Türkkuşu Uçuş Okulu faaliyete geçti. Bu okul, Cumhuriyet’in havacılığı yalnız askerî bir alan olarak değil, gençlerin, kadınların ve sivil toplumun da içinde yer alacağı bir modernleşme meselesi olarak gördüğünü gösteren en önemli kurumlardan biri oldu.
Türk Hava Kurumu, 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti adıyla kurulmuştu. Kuruluşun arkasındaki ana fikir, Türkiye’de havacılık bilincini yaymak, uçak alınmasına ve pilot yetiştirilmesine katkı sağlamak, toplumu yeni çağın en önemli teknolojilerinden biri olan havacılıkla tanıştırmaktı. 1935’te açılan Türkkuşu ise bu hedefin eğitim ayağıydı. Artık havacılık, yalnız ordunun ya da birkaç uzman pilotun işi olmaktan çıkacak; gençlerin planör, paraşüt, model uçak ve motorlu uçuş eğitimleriyle tanıştığı daha geniş bir alana dönüşecekti.
Türkkuşu’nun kuruluşunda Mustafa Kemal Atatürk’ün doğrudan ilgisi vardı. Atatürk, havacılığı Cumhuriyet’in gelecek vizyonunun parçası olarak görüyordu. “İstikbal göklerdedir” sözü de bu anlayışın en bilinen ifadesi haline geldi. Buradaki hedef sadece uçak satın almak değildi; uçmayı bilen, tekniği anlayan, cesaret ve disiplin kazanan yeni bir kuşak yetiştirmekti.
Türkkuşu’nun ilk yıllarında eğitimler Ankara’da başladı. Kurumda planörcülük, paraşütçülük, model uçak yapımı ve motorlu uçuş gibi alanlarda çalışmalar yapıldı. Gençler önce yer eğitimleri alıyor, sonra planör ve uçuş denemeleriyle havacılığa adım atıyordu. Bu yönüyle Türkkuşu, Türkiye’de sivil havacılık kültürünün ve sportif havacılığın temel merkezlerinden biri haline geldi.
Bu okulun en dikkat çekici isimlerinden biri Sabiha Gökçen oldu. Atatürk’ün manevi kızı olan Sabiha Gökçen, Türkkuşu’nda aldığı eğitimle havacılık kariyerine başladı. Daha sonra askerî pilotluk eğitimi aldı ve dünyanın ilk kadın savaş pilotlarından biri olarak anıldı. Onun hikâyesi, Türkkuşu’nun yalnız teknik bir okul değil, Cumhuriyet’in kadınlara açtığı yeni kamusal alanların da sembollerinden biri olduğunu gösterir.
Türkkuşu’nda yalnız Sabiha Gökçen değil, çok sayıda genç pilot, paraşütçü ve havacılık meraklısı yetişti. Kurum, uçuş gösterileriyle, eğitim kamplarıyla ve havacılığı halka tanıtan faaliyetleriyle geniş bir etki yarattı. Türkiye’de birçok insan, uçağı, planörü ve paraşütü ilk kez Türkkuşu etkinlikleriyle gördü. Bu nedenle okul, havacılığı yalnız teknik bir meslek değil, toplumun hayal gücünü büyüten bir modernlik sembolü haline getirdi.
1930’ların Türkiye’si yoksul, genç ve imkânları sınırlı bir ülkeydi. Buna rağmen uçak fabrikası kurmaya, pilot yetiştirmeye, gençleri planörle tanıştırmaya ve kadınları havacılık alanına sokmaya çalışıyordu. Türkkuşu, bu cesur Cumhuriyet aklının ürünlerinden biridir.
1944 – 3 Mayıs Olayları yaşandı; bu tarih daha sonra Türkçülük Günü olarak anılmaya başladı.
3 Mayıs 1944, Türkiye yakın tarihinde 3 Mayıs Olayları olarak bilinen gelişmelerin yaşandığı gündür. Bu tarih, daha sonra Türk milliyetçiliği ve Türkçülük çevreleri tarafından Türkçülük Günü ya da Türkçülük Bayramı olarak anılmaya başladı. Fakat burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir: 3 Mayıs 1944’te resmî bir bayram ilanı yapılmadı. O gün yaşanan olaylar, sonraki yıllarda özellikle Türkçü çevreler tarafından sembolik bir gün haline getirildi.
Olayların merkezinde, yazar ve fikir adamı Hüseyin Nihal Atsız ile yazar Sabahattin Ali arasında açılan dava vardı. Atsız, 1944’te yayımladığı yazılarda dönemin bazı isimlerini komünist olmakla suçlamış, Sabahattin Ali de bu yazılar nedeniyle Atsız’a hakaret davası açmıştı. Davanın görüldüğü Ankara’da, Atsız’a destek veren çok sayıda genç ve Türkçü-milliyetçi çevre adliye önünde toplandı.
3 Mayıs 1944’te Ankara’daki duruşma günü kalabalık büyüdü. Gösteriler, yalnız bir mahkeme takibi olmaktan çıktı; dönemin hükümetine, komünizm iddialarına ve siyasi atmosfere karşı bir tepki gösterisine dönüştü. Polis müdahalesi sert oldu, çok sayıda kişi gözaltına alındı. Bu olaylar, daha sonra açılacak Irkçılık-Turancılık Davası’nın da önünü açtı.
Irkçılık-Turancılık Davası, 1944’te Türkçü ve Turancı çevrelere yönelik büyük bir yargılama süreciydi. Aralarında Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar, Orhan Şaik Gökyay gibi isimlerin bulunduğu birçok kişi gözaltına alındı, tutuklandı ve yargılandı. Sanıklar, ırkçılık ve Turancılık suçlamalarıyla mahkeme karşısına çıkarıldı. Süreç, tutuklamalar, ağır sorgulamalar ve “tabutluk” diye anılan kötü muamele iddiaları nedeniyle uzun yıllar tartışıldı.
Bu olayları anlamak için dönemin dünya şartlarını da unutmamak gerekir. 1944, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru gidilen yıldır. Türkiye savaşa girmemişti ama büyük baskı altındaydı. Almanya geriliyor, Sovyetler güçleniyor, dünya dengesi değişiyordu. Türkiye’de hükümet hem Almanya yanlısı eğilimlerden hem de Sovyetler Birliği ile ilişkileri gerebilecek Turancı söylemlerden rahatsızdı. Bu nedenle Türkçü çevrelere yönelik müdahale, yalnız iç politika değil, savaş dönemi dış dengeleriyle de ilişkiliydi.
3 Mayıs’ın Türkçü çevreler açısından sembol haline gelmesinin nedeni de budur. Onlara göre bu tarih, Türkçülük fikrinin baskı gördüğü, milliyetçi gençlerin ve aydınların devlet tarafından sert biçimde cezalandırıldığı gündür. Bu yüzden 3 Mayıs, sonraki yıllarda “Türkçülük Günü” olarak anıldı. Ancak başka siyasi çevreler açısından aynı olaylar, savaş yıllarında yükselen Turancılık ve aşırı milliyetçilik tartışmasının bir parçası olarak değerlendirilir. Yani 3 Mayıs, Türkiye’de hâlâ farklı bakışlarla okunan politik bir tarihtir.
1945 – Cap Arcona faciası yaşandı; savaşın bitmesine günler kala binlerce toplama kampı mahkûmu öldü.
3 Mayıs 1945’te, II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’da bitmesine yalnızca birkaç gün kala, tarihin en trajik deniz facialarından biri yaşandı. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar, Almanya’nın kuzeyindeki Lübeck Körfezi’nde bulunan bazı gemileri bombaladı. Hedef alınan gemiler arasında Cap Arcona, Thielbek ve Deutschland da vardı. İngilizler bu gemilerin Alman askerlerini ya da Nazi yöneticilerini taşıdığını düşünüyordu. Oysa Cap Arcona ve Thielbek’te binlerce toplama kampı mahkûmu bulunuyordu.
Cap Arcona aslında lüks bir yolcu gemisiydi. Savaş öncesinde transatlantik seferlerde kullanılan büyük ve gösterişli bir gemiydi. Ancak savaşın son günlerinde Nazi yönetimi, Neuengamme Toplama Kampı ve bağlı kamplardaki binlerce mahkûmu bu gemilere doldurdu. Mahkûmların büyük kısmı Yahudilerden, siyasi tutuklulardan, direnişçilerden ve Nazi rejiminin hedef aldığı farklı gruplardan oluşuyordu. İnsanlar günlerce kötü koşullarda, açlık, susuzluk ve belirsizlik içinde gemilerde tutuldu.
Faciayı daha da korkunç hale getiren şey, savaşın neredeyse bitmiş olmasıydı. Hitler birkaç gün önce intihar etmişti. Berlin düşmüştü. Almanya’nın teslim olması artık an meselesiydi. Fakat tam bu sırada, binlerce mahkûm Nazi düzeninin son karmaşası içinde gemilere sıkıştırılmıştı. İngiliz uçakları saldırıya geçtiğinde gemiler cehenneme döndü. Yangın çıktı, insanlar denize atladı, bazıları yanarak, bazıları boğularak, bazıları da kaçmaya çalışırken vurularak öldü.
Cap Arcona faciasında 7 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği kabul edilir. Bu sayı, olayı II. Dünya Savaşı’nın en büyük deniz facialarından biri yapar. Ancak Titanic kadar bilinmemesi dikkat çekicidir. Bunun nedeni biraz da olayın karmaşıklığıdır. Bombardımanı Müttefik uçakları yaptı; gemilerdeki mahkûmları oraya Nazi yönetimi doldurdu, savaşın son günlerindeki bilgi eksikliği, kaos ve insan hayatını hiçe sayan Nazi politikası aynı anda devreye girdi.
Bu olay, savaşın son günlerinde bile masum insanların nasıl gözden çıkarıldığını gösteren acı bir örnektir. Naziler, toplama kampı mahkûmlarını tahliye ederken onları korumayı değil, çoğu zaman ortadan kaldırmayı ya da izleri yok etmeyi düşündü. Müttefikler ise gemilerde kimlerin bulunduğunu yeterince bilmeden saldırdı. Sonuçta iki tarafın savaş mantığı arasında sıkışan binlerce savunmasız insan öldü.
Cap Arcona faciası, Holokost ve II. Dünya Savaşı hafızasında özel bir yere sahiptir. Çünkü bu facia, Nazi kamplarından kurtulmaya çok yaklaşmış insanların, özgürlüğe sadece birkaç gün kala hayatını kaybetmesidir. Savaş bittikten sonra birçok toplama kampı mahkûmu hayatta kalmayı başardı; ancak Cap Arcona’dakiler için kurtuluş birkaç gün geç geldi.
1947 – Japonya’nın savaş sonrası anayasası yürürlüğe girdi; imparatorluk düzeninden demokratik düzene geçiş başladı.
3 Mayıs 1947’de, II. Dünya Savaşı sonrasında hazırlanan yeni Japon Anayasası yürürlüğe girdi. Bu anayasa, Japonya’nın modern tarihinde en büyük kırılmalardan birini temsil eder. Çünkü ülke, savaş yenilgisinden sonra sadece hükümet değiştirmedi; devletin karakteri, imparatorun konumu, yurttaş hakları ve askerî güç anlayışı da kökten değiştirildi.
Japonya, II. Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgi yaşamıştı. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atılmış, ülke teslim olmuş, Amerikan öncülüğündeki Müttefik işgal yönetimi başlamıştı. Bu dönemde Japonya’nın yeni bir siyasal sisteme geçirilmesi hedeflendi. Anayasa da bu dönüşümün temel metni oldu. Hazırlık sürecinde Japon yetkililer vardı; ancak metnin şekillenmesinde işgal yönetiminin ve General Douglas MacArthur başkanlığındaki Müttefik karargâhının büyük etkisi oldu.
Yeni anayasanın en önemli değişikliklerinden biri, imparatorun konumu hakkındaydı. Eski düzende imparator kutsal ve egemenliğin kaynağı gibi görülüyordu. 1947 Anayasası ile imparator artık devletin ve halk birliğinin sembolü haline getirildi. Yani siyasal egemenlik imparatordan alınıp halka dayandırıldı. Bu, Japonya için çok büyük bir zihniyet değişimiydi.
Anayasanın en ünlü maddesi ise 9. Madde’dir. Bu maddeyle Japonya, savaşı uluslararası anlaşmazlıkları çözmenin aracı olarak reddetti ve savaş gücü bulundurmama ilkesini kabul etti. Daha sade söylersek, Japonya savaş sonrası dönemde kendisini saldırgan askerî güç olmaktan çıkarıp barışçı bir devlet olarak yeniden tanımladı. Bu madde, sonraki yıllarda Japon siyasetinin en çok tartışılan konularından biri oldu. Çünkü Japonya zamanla Öz Savunma Kuvvetleri kurdu; ancak bu kuvvetlerin anayasanın barışçı ruhuyla nasıl bağdaştırılacağı hep tartışıldı.
1947 Anayasası aynı zamanda temel hak ve özgürlükler bakımından da yeni bir dönem açtı. Kadınlara daha güçlü yurttaşlık hakları tanındı, demokratik seçim sistemi güçlendirildi, parlamento merkezli yönetim anlayışı benimsendi. Eğitim, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve bireysel haklar yeni anayasal çerçeve içinde daha görünür hale geldi.
Bu anayasanın ilginç tarafı, yürürlüğe girdiği günden bu yana hiç değiştirilmemiş olmasıdır. Japonya’da anayasa değişikliği tartışmaları zaman zaman çok sert biçimde gündeme gelse de 1947 Anayasası bugüne kadar aynı temel metin olarak varlığını sürdürdü. Özellikle 9. madde, Japonya’nın savaş hafızası, ABD ile güvenlik ilişkisi, Çin ve Kuzey Kore gibi bölgesel tehditler ve Japon milliyetçiliği tartışmalarının merkezinde yer almaya devam etti.
Bu yüzden 3 Mayıs 1947, Japonya’nın militarist imparatorluk döneminden çıkarak, savaş sonrası demokratik ve barışçı devlet kimliğine yöneldiği büyük dönüşümün tarihidir. Bu anayasa, yenilmiş bir ülkenin kendisini hukuk, parlamento, yurttaşlık ve barış ilkeleri üzerinden yeniden kurma çabasının en önemli belgesi oldu.
1950 – Ali Naci Karacan’ın kurduğu Milliyet gazetesi yayın hayatına başladı.
3 Mayıs 1950’de Milliyet gazetesi, gazeteci ve yayıncı Ali Naci Karacan tarafından İstanbul’da yayımlanmaya başladı. Türkiye, birkaç hafta sonra yapılacak 14 Mayıs 1950 seçimlerine hazırlanıyordu. Yani Milliyet, tek parti döneminin sona ermek üzere olduğu, çok partili hayatın güç kazandığı ve basının siyasi tartışmalarda daha etkili hale geldiği bir dönemde doğdu.
Ali Naci Karacan, Türk basın tarihinde tecrübeli ve önemli bir isimdi. Daha önce Akşam gazetesinin kurucuları arasında yer almış, gazetecilik ve yayıncılık alanında uzun yıllar çalışmıştı. Milliyet’i kurarken hedefi, dönemin yeni okur kitlesine seslenen, haber dili güçlü, şehirli, merkezde duran ve geniş kitlelere ulaşabilecek bir gazete çıkarmaktı.
Milliyet’in ilk yılları, Türkiye’de basının hızla değiştiği bir döneme denk geldi. 1950’lerle birlikte siyaset sertleşiyor, Demokrat Parti iktidarıyla muhalefet arasındaki gerilim artıyor, gazeteler yalnız haber veren yayınlar olmaktan çıkıp kamuoyunu etkileyen güçlü aktörlere dönüşüyordu. Milliyet de bu ortamda haberleri, yorumları, yazarları ve manşetleriyle kısa sürede önemli gazeteler arasına girdi.
Gazetenin sonraki tarihinde en belirleyici isimlerden biri Abdi İpekçi oldu. İpekçi, Milliyet’in yayın yönetmenliğini üstlenerek gazeteye daha dengeli, ciddi ve nitelikli bir gazetecilik çizgisi kazandırdı. Onun döneminde Milliyet, yalnız günlük siyasi haberleri takip eden bir gazete olmaktan çıkarak dış haber, kültür, toplum, diplomasi ve yorum alanlarında da etkili bir yayın haline geldi. Abdi İpekçi’nin 1979’da öldürülmesi ise hem Milliyet’in hem de Türk basınının en acı kırılmalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Milliyet’in Türk basın tarihindeki yeri yalnız siyasi haberlerle sınırlı değildir. Gazete, yıllar boyunca edebiyat, kültür-sanat, spor ve toplum haberlerinde de geniş bir etki yarattı. Milliyet Sanat gibi yayınlar, Türkiye’de kültür dünyasının önemli mecralarından biri oldu. Spor sayfaları, özellikle futbolun kitleselleşmesinde ve spor gazeteciliğinin ayrı bir alan haline gelmesinde etkiliydi.
Bu yüzden 3 Mayıs 1950; Türkiye’de çok partili hayatın eşiğinde, basının kamusal tartışmalardaki rolünün büyüdüğü bir dönemde, uzun yıllar ülkenin en etkili gazetelerinden biri olacak Milliyet’in doğduğu gündür. Milliyet’in hikâyesi, aynı zamanda Türkiye’de gazeteciliğin, siyasetin, kültürün ve kamuoyunun değişen ilişkisini anlatan önemli bir basın tarihi sayfasıdır.
1960 – Cemal Gürsel, hükümeti uyaran mektubunu Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e gönderdi.
3 Mayıs 1960’ta Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup göndererek hükümeti uyardı. Bu mektup, 27 Mayıs 1960 askerî darbesine giden sürecin en dikkat çekici belgelerinden biri olarak kabul edilir. Çünkü mektup, ordunun en üst komuta kademesinden gelen açık bir rahatsızlık işaretiydi.
Türkiye o günlerde çok sert bir siyasi krizin içindeydi. Demokrat Parti iktidarı ile CHP muhalefeti arasındaki gerilim tırmanmıştı. Üniversite olayları, basına yönelik baskı iddiaları, Tahkikat Komisyonu’nun kurulması, Meclis’teki sert tartışmalar ve sokaktaki protestolar ülkeyi giderek daha gergin bir atmosfere sokmuştu. Özellikle İstanbul ve Ankara’daki öğrenci olayları, siyasal krizin artık yalnızca Meclis’te değil, sokakta da büyüdüğünü gösteriyordu.
Cemal Gürsel’in mektubu bu ortamda yazıldı. Gürsel, mektubunda hükümete tansiyonu düşürmesi, halkla ve muhalefetle ilişkileri yumuşatması, basın ve üniversite çevreleriyle çatışmayı büyütmemesi yönünde uyarılarda bulundu. Mektubun temel fikri şuydu: Ülke tehlikeli bir noktaya gidiyordu ve hükümet bu gidişi durduracak adımlar atmalıydı.
Mektubun muhatabı olan Ethem Menderes, dönemin Millî Savunma Bakanıydı. Zaman zaman Başbakan Adnan Menderes’in kardeşi olduğu rivayet edilse de sadece bir soyadı benzerliğidir. Cemal Gürsel’in bu uyarıyı doğrudan Başbakan’a değil de Millî Savunma Bakanı üzerinden iletmesi, ordunun hiyerarşik ve kurumsal kanalını kullanma tercihi olarak görülebilir. Ancak mektubun siyasi anlamı çok açıktı: Ordu içinde hükümetin gidişatından ciddi rahatsızlık duyan bir damar vardı.
Bu olaydan kısa süre sonra Cemal Gürsel izne ayrıldı. 27 Mayıs 1960’ta ise askerî müdahale gerçekleşti. Darbeden sonra Cemal Gürsel, Millî Birlik Komitesi’nin başına geçti ve Türkiye’nin yeni yönetimindeki en önemli isim oldu. Bu nedenle 3 Mayıs mektubu, sonradan bakıldığında darbenin doğrudan habercilerinden biri gibi görülmelidir.
Ancak bu mektubu değerlendirirken dikkatli olmak gerekir. Bir yandan dönemin Demokrat Parti iktidarının otoriterleştiği, muhalefet ve basın üzerindeki baskıların arttığı, üniversite ve gençlik hareketlerinin sert biçimde bastırıldığı bir gerçeklik vardı. Diğer yandan, seçilmiş bir hükümete karşı ordunun siyasal uyarı pozisyonuna geçmesi de Türkiye demokrasisi açısından çok ağır bir kırılmanın eşiğiydi. Mektubun tarihsel önemi de bu ikili gerilimden gelir.
3 Mayıs 1960 bu yüzden; Türkiye’de sivil siyaset ile askerî bürokrasi arasındaki ilişkinin kopma noktasına geldiği, 27 Mayıs’a giden yolun artık açıkça görünür hale geldiği tarihlerden biridir. Bu mektup, Türkiye demokrasisinin en sorunlu başlıklarından biri olan asker-siyaset ilişkisinin yakın tarihteki en kritik belgelerinden biri olarak anılır.
1963 – İstanbul’un kaybolan zamanını yazan Abdülhak Şinasi Hisar hayatını kaybetti.
3 Mayıs 1963’te Abdülhak Şinasi Hisar hayatını kaybetti. 1887’de İstanbul’da doğan Hisar, Türk edebiyatında özellikle geçmiş zaman İstanbul’unu, Boğaziçi hayatını, eski konakları, aile çevrelerini, kaybolan zarafetleri ve hafızanın insan üzerindeki etkisini anlatan bir yazar olarak öne çıktı.
Abdülhak Şinasi Hisar, varlıklı ve kültürlü bir aile çevresinde yetişti. Çocukluğu ve gençliği, Osmanlı’nın son dönemindeki İstanbul hayatı içinde geçti. Bu dönem, onun edebiyatının ana kaynağı oldu. Çünkü Hisar, yazarken yalnız olay anlatmaz; bir dönemin kokusunu, sesini, ev düzenini, insan ilişkilerini, konuşma biçimlerini ve kaybolan alışkanlıklarını da taşır. Onun metinlerinde İstanbul, yalnız bir şehir değil, zamanın içinde yavaş yavaş silinen bir hatıra dünyasıdır.
En bilinen eserleri arasında Fahim Bey ve Biz, Çamlıca’daki Eniştemiz, Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği, Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları ve Geçmiş Zaman Köşkleri yer alır. Bu eserlerde eski İstanbul’un seçkin çevreleri, tuhaf kişilikleri, alafranga merakları, aile içi ritüelleri ve zamanla çözülen yaşam biçimi anlatılır. Hisar’ın karakterleri çoğu zaman büyük olayların insanları değildir; daha çok eski dünyanın içinde yaşayan, biraz tuhaf, biraz hüzünlü, biraz da zamana yenilmiş kişilerdir.
Hisar’ın edebiyatındaki en güçlü damar nostaljidir, fakat bu nostalji basit bir “eski günler güzeldi” duygusu değildir. O, geçmişi hem sever hem de onun tuhaflıklarını, zaaflarını, yapaylıklarını ve çöküşünü görür. Bu yüzden metinlerinde tatlı bir hüzünle ince bir ironi yan yana durur. Eski İstanbul’u anlatırken onu kutsallaştırmaz; ama kaybın büyüklüğünü de hissettirir.
Üslubu ağır, zarif ve yer yer eski Türkçeye yaslanan bir yapı taşır. Bugünün okuru için bazı cümleleri uzun ve süslü gelebilir; ancak bu dil, anlattığı dünyanın ritmine uygundur. Abdülhak Şinasi Hisar hızlı akan modern hayatı değil, yavaşlayan zamanı, hatırlamanın kıvrımlarını ve kaybolan mekânların iç sesini yazar. Bu nedenle onun edebiyatı, olaydan çok atmosfer, aksiyondan çok hafıza edebiyatıdır.
Hisar’ı Türk edebiyatında özel yapan şeylerden biri de Boğaziçi medeniyeti diye anılan hayat tarzını en ayrıntılı anlatan yazarlardan biri olmasıdır. Yalılar, mehtap gezileri, musikili toplantılar, eski aileler, köşkler ve semt hafızası onun metinlerinde edebî belge niteliği kazanır. Bugün Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte İstanbul’un sosyal hayatını anlamak isteyenler için Hisar’ın eserleri yalnız edebiyat değil, aynı zamanda kültürel hafıza kaynağıdır.
Abdülhak Şinasi Hisar, Cumhuriyet döneminde yaşamasına rağmen zihninin büyük bölümünü Osmanlı İstanbul’unun son zamanlarına çevirmiş bir yazardı. Bu durum onu çağından kopuk yapmaz; tam tersine, modernleşmenin neyi değiştirdiğini, neyi yok ettiğini ve insanın geçmişle nasıl yaşadığını anlamaya çalışan önemli bir gözlemci haline getirir.
Bu yüzden 3 Mayıs 1963, yalnız bir yazarın ölüm tarihi değildir. Eski İstanbul’un sesini, Boğaziçi’nin mehtabını, konakların iç dünyasını ve kaybolmuş bir hayat tarzının ince ayrıntılarını edebiyata taşıyan Abdülhak Şinasi Hisar’ın aramızdan ayrıldığı gündür. Onun metinleri, geçmişin yalnız tarihte değil, insan hafızasında da yaşadığını hatırlatan zarif ve hüzünlü bir edebiyat mirasıdır.
1968 – Paris’te Sorbonne öğrenci protestoları başladı; Mayıs 68, Fransa’yı sarsan büyük bir toplumsal harekete dönüştü.
3 Mayıs 1968’de Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde başlayan öğrenci protestoları, kısa süre içinde Fransa’nın yakın tarihindeki en büyük toplumsal hareketlerden birine dönüştü. Olayların ilk kıvılcımı, Paris’in banliyösündeki Nanterre Üniversitesi’nde yükselen öğrenci hareketiydi. Üniversite yönetimi Nanterre’deki gerginlik nedeniyle kampüsü kapatınca, Sorbonne’da toplanan öğrenciler hem bu kararı hem de disiplin soruşturmalarını protesto etmeye başladı.
Sorbonne’daki toplantıya polisin müdahale etmesi olayları büyüttü. Üniversiteye polis girmesi, Fransa’da akademik özgürlük ve üniversite özerkliği açısından büyük tepki yarattı. Çok sayıda öğrenci gözaltına alındı, sokaklarda çatışmalar çıktı. Latin Mahallesi’nde barikatlar kuruldu, kaldırım taşları söküldü, polisle öğrenciler arasında sert müdahaleler yaşandı. İlk günlerde mesele üniversite yönetimi, gençlik özgürlüğü ve eğitim sistemi gibi başlıklarda görünüyordu; fakat birkaç gün içinde çok daha büyük bir toplumsal krize dönüştü.
Mayıs 68’i önemli yapan şey, öğrenci hareketinin kısa sürede işçi hareketiyle birleşmesidir. Öğrencilerin eylemleri, Fransa’daki sendikaları ve işçileri de harekete geçirdi. Fabrikalar işgal edildi, grevler yayıldı ve sonunda yaklaşık 10 milyon işçinin katıldığı dev bir genel grev ortaya çıktı. Ülke neredeyse durma noktasına geldi. Ulaşım, üretim, kamu hizmetleri ve gündelik hayat büyük ölçüde felç oldu. Bu yönüyle Mayıs 68, modern Avrupa tarihinin en büyük işçi ve gençlik hareketlerinden biri oldu.
Hareketin simge isimlerinden biri Daniel Cohn-Bendit idi. Nanterre’de öne çıkan Cohn-Bendit, gençlik hareketinin en tanınan yüzlerinden biri haline geldi. Ancak Mayıs 68’in tek bir lideri yoktu. Öğrenciler, sol gruplar, sendikalar, işçiler, entelektüeller, sanatçılar ve farklı muhalif çevreler aynı dalganın içinde yer aldı. “Yasaklamak yasaktır”, “Hayal gücü iktidara”, “Kaldırım taşlarının altında kumsal var” gibi sloganlar, yalnız Fransa’da değil, bütün dünyada 1968 kuşağının ruhunu anlatan ifadeler haline geldi.
Olaylar boyunca ölümler yaşandıysa da Mayıs 68’in tarihsel ağırlığı, büyük can kaybından çok ülkenin tamamını sarsan grev dalgası, sokak çatışmaları, siyasal kriz ve toplumsal dönüşümden gelir. Örneğin 24 Mayıs’ta Lyon’da bir polis memuru hayatını kaybetti, Paris’te de bir kişi gösteriler sırasındaki olaylarda öldü; fakat bu, klasik anlamda çok sayıda sivil ve polisin öldüğü bir iç çatışma tablosu değildir.
Siyasi kriz büyüyünce Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle zor durumda kaldı. Başbakan Georges Pompidou, sendikalarla ve işverenlerle görüşmeler yürüttü. Grenelle Anlaşmaları olarak bilinen görüşmeler sonucunda ücret artışları ve bazı sosyal haklar gündeme geldi. Fakat sokaktaki hareket hemen durmadı. De Gaulle kısa süreliğine ortadan kayboldu, ardından geri dönerek Ulusal Meclis’i feshetti ve erken seçim kararı aldı. Haziran seçimlerinde Gaullistler büyük bir zafer kazandı; böylece devrim ihtimali sönümlendi ama Fransa artık eskisi gibi kalmadı.
Mayıs 68’in etkisi yalnız siyasetle sınırlı değildi. Üniversite sistemi, işçi hakları, sendikal mücadele, kadın hareketi, gençlik kültürü, cinsellik, aile yapısı, otoriteye bakış, sanat, sinema ve felsefe üzerinde kalıcı etkiler bıraktı. Fransa’da Michel Foucault, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Guy Debord gibi düşünürlerin tartışıldığı; sinemada, afişlerde, duvar yazılarında ve sokak dilinde yeni bir politik estetik doğduğu bir dönemdi.
Bu yüzden 3 Mayıs 1968, yalnız Sorbonne’da başlayan bir öğrenci protestosunun tarihi değildir. O gün başlayan dalga, birkaç hafta içinde Fransa’yı durduran, Avrupa’da gençlik ve işçi hareketlerini etkileyen, modern toplumda otorite, özgürlük, emek ve gündelik hayat üzerine kalıcı sorular bırakan büyük bir kırılmaya dönüştü. Mayıs 68, iktidarı devirmedi; ama Fransa’nın ve Avrupa’nın kültürel hafızasını değiştirdi.
1970 – İstanbul Futbol Ligi’nde 30 gol barajını aşan Cemil Gürgen Erlertürk hayatını kaybetti.
3 Mayıs 1970’te Cemil Gürgen Erlertürk hayatını kaybetti. 1918’de İzmir’de doğan Erlertürk, Türk futbolunun bugünkü kadar endüstrileşmediği ama semt, kulüp ve şehir aidiyetinin çok güçlü olduğu yıllarda öne çıkan golcülerden biriydi. Aynı zamanda planör pilotu olması, onu Türk spor tarihinde daha da ilginç bir yere yerleştirir.
Futbola İzmir’de başladı. Kayıtlarda ilk kulübü olarak Altay adı geçer. Daha sonra İstanbul’a ve Galatasaray’a uzanan futbol yolculuğu başladı. Rivayete göre 1931’de Galatasaray’a katılmak istemiş ama ilk denemesinde takıma alınmamıştı. Buna rağmen birkaç yıl içinde sarı-kırmızılı formanın en dikkat çekici golcülerinden biri haline geldi.
Cemil Gürgen Erlertürk’ün asıl unutulmaz başarısı 1939-40 İstanbul Futbol Ligi sezonunda geldi. Galatasaray formasıyla 16 maçta 30 gol attı. Bu sayı, dönem futbolunun şartları düşünüldüğünde çok yüksek bir ortalamaydı. Bazı kaynaklarda onun, İstanbul Ligi’nde 30 gol ve üzerine çıkan ilk ve tek futbolcu olduğu belirtilir. Bu rekor, onu yalnız Galatasaray tarihinin değil, eski İstanbul futbolunun da özel golcülerinden biri yapar.
Onun golcülüğü bir sezona sıkışmış tesadüf değildi. 1942-43 sezonunda da yüksek gol ortalamasıyla dikkat çekti; 11 maçta 22 gol attığı aktarılır. Bu da maç başına 2 gol gibi olağanüstü bir orana karşılık gelir. Bugünün futbolunda bile zor rastlanan bu istatistikler, eski İstanbul liglerinin yıldız golcülerinin ne kadar etkili olabildiğini gösterir.
Cemil Gürgen’in derbi hafızasında da özel bir yeri vardır. Fenerbahçe’ye karşı oynanan derbilerde attığı gollerle anılır. Özellikle 1939’da Fenerbahçe’ye bir maçta 4 gol atması, derbi tarihinin dikkat çekici bireysel performanslarından biri olarak aktarılır. Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinde bir oyuncunun tek maçta bu kadar öne çıkması, onun adını kulüp hafızasında daha kalıcı hale getirmiştir.
Cemil Gürgen’in lakabı da ilginçtir. Bazı anlatılara göre Galatasaray’daki takım arkadaşı Boduri lakaplı Aleksandros Nikolaos Vafiadis, ona “Katır” lakabını takmıştı. Bunun nedeni, Cemil’in güçlü, inatçı ve zor durdurulan bir santrfor görüntüsü vermesiydi. Eski futbolun lakap kültürü de burada kendini gösterir. O yıllarda futbolcular yalnız soyadlarıyla değil, oyun karakterlerini anlatan lakaplarla da hatırlanırdı.
Erlertürk’ün hayatını farklı kılan bir başka taraf ise havacılık merakıydı. Planör pilotu olarak anılması, onu yalnız futbol sahasında değil, Cumhuriyet’in erken dönem havacılık heyecanı içinde de düşünmemizi sağlar. 1930’lar ve 1940’larda havacılık Türkiye’de modernliğin, cesaretin ve teknik becerinin sembollerinden biriydi. Bir futbolcunun aynı zamanda planör pilotu olması, dönemin çok yönlü sporcu tipine güzel bir örnektir.
Bazı kayıtlarda Cemil Gürgen Erlertürk’ün 1955’te Amerika’ya giderek University of Illinois çevresinde futbol antrenörlüğü yaptığı da belirtilir. Bu ayrıntı, Türk futbolcularının yurt dışıyla ilişkilerinin bugünkü kadar yaygın olmadığı bir dönemde hayli dikkat çekicidir. Onu yalnız eski bir yerel lig golcüsü değil, futbolla farklı coğrafyalara temas etmiş erken figürlerden biri olarak da değerlendirmek gerekir.
Cemil Gürgen Erlertürk, 3 Mayıs 1970’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Bugün adı geniş kitlelerce Metin Oktay, Lefter ya da Baba Hakkı kadar bilinmeyebilir; ama eski İstanbul futbolunun gol istatistiklerine bakıldığında çok özel bir yerde durur. 16 maçta 30 gol, derbilerde güçlü performans, planör pilotluğu ve sporcu kimliğini havacılıkla birleştiren hayatı, onu Türk spor tarihinin unutulmaması gereken isimlerinden biri yapar.
1972 – THY’nin Boğaziçi uçağı Sofya’ya kaçırıldı.
3 Mayıs 1972’de, Türk Hava Yolları’na ait DC-9 tipi “Boğaziçi” adlı yolcu uçağı, Ankara-İstanbul seferini yaparken dört eylemci tarafından Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya kaçırıldı. Uçakta 61 yolcu ve 5 mürettebat bulunuyordu. Bazı anlatımlarda mürettebat sayısı 6 olarak geçse de yaygın kayıtlarda 5 mürettebat bilgisi kullanılır.
Uçağı kaçıran isimler Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz ve Yaşar Aydın olarak kayıtlara geçti. Eylemciler, dönemin en gerilimli siyasi başlıklarından biri olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarını durdurmak ve Türkiye’deki siyasal baskılara dikkat çekmek istediklerini açıkladılar. Bu nedenle olay, 1970’ler Türkiye’sinin siyasal çatışma atmosferi içinde gerçekleşen politik bir eylem olarak görüldü.
Olayın zamanlaması çok kritikti. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkındaki idam kararları Meclis ve kamuoyu gündemindeydi. Türkiye, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından sert bir baskı döneminden geçiyordu. Sol hareketler, gençlik örgütleri, sendikalar ve üniversite çevreleri yoğun biçimde takip ediliyor; tutuklamalar, yargılamalar ve idam tartışmaları ülkenin siyasi iklimini daha da ağırlaştırıyordu. Boğaziçi uçağının kaçırılması, tam da bu atmosferde gerçekleşti.
Uçağın Sofya’ya indirilmesinden sonra Türkiye, Bulgaristan ve uluslararası kamuoyu olayı yakından izledi. Yolcuların ve mürettebatın güvenliği için görüşmeler yapıldı. Uçakta bulunanlar arasında dikkat çeken isimlerden biri de İsmet İnönü’nün oğlu Ömer İnönü idi. Bu ayrıntı, olayın kamuoyundaki etkisini daha da artırdı.
Pazarlıklar sonucunda yolcular ve mürettebat serbest bırakıldı. Eylemciler ise Sofya’da kaldı ve Bulgaristan’a sığınma talebinde bulundu. Olayın ardından Türkiye’de uçak kaçırma eylemleri daha fazla gündeme gelmeye başladı. Nitekim aynı yılın ekim ayında THY’nin “Truva” adlı uçağı da yine Sofya’ya kaçırılacaktı.
1970’lerde dünyada da uçak kaçırma eylemleri artmıştı. Filistin hareketlerinden Latin Amerika’daki sol örgütlere, bireysel kaçış girişimlerinden siyasi propaganda eylemlerine kadar uçaklar, dönemin krizlerle dolu dünyasında dikkat çekmek isteyen grupların hedeflerinden biri haline gelmişti. Türkiye’deki Boğaziçi olayı da bu küresel hava korsanlığı dalgasının yerel ve siyasi bir yansımasıydı.
3 Mayıs 1972’de; 12 Mart döneminin baskı ortamı, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam süreci, gençlik hareketlerinin çaresizlik ve öfke duygusu, Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarındaki kutuplaşması ve sivil havacılığın yeni güvenlik sorunları aynı olayda birleşmiştir. Boğaziçi uçağının Sofya’ya kaçırılması, 1970’ler Türkiye’sinin sert ve yaralı siyasi hafızasının dikkat çekici olaylarından biri olarak tarihe geçti.
1978 – İnternet tarihinin ilk spam mesajı ARPANET üzerinden gönderildi.
3 Mayıs 1978’de, bilgisayar ve internet tarihinde bugün hâlâ etkisini hissettiğimiz ilginç bir olay yaşandı. O dönemde internetin atası sayılan ARPANET üzerinden, çok sayıda kullanıcıya aynı anda ticari içerikli bir reklam mesajı gönderildi. Bu olay, daha sonra “spam” adıyla anılacak toplu istenmeyen mesajların ilk örneklerinden biri kabul edilir.
Mesajı gönderen kişi, bilgisayar şirketi Digital Equipment Corporation çalışanı Gary Thuerk idi. Thuerk, şirketin yeni bilgisayar sistemleri olan DECsystem-20 makinelerini tanıtmak istiyordu. Bu amaçla ABD’nin batı yakasındaki ARPANET kullanıcılarına bir davet mesajı gönderdi. Mesajda, Los Angeles ve San Mateo’da yapılacak ürün tanıtım toplantılarına katılım çağrısı vardı.
Bugün kulağa sıradan bir reklam e-postası gibi gelebilir. Fakat 1978’de ARPANET, bugünkü gibi milyonlarca insanın kullandığı açık bir ağ değildi. Daha çok üniversiteler, araştırma merkezleri, savunma bağlantılı kurumlar ve teknoloji çevreleri tarafından kullanılan sınırlı bir ağdı. Bu nedenle insanların elektronik posta kutusuna izinsiz ticari mesaj gelmesi büyük rahatsızlık yarattı. Kullanıcılar, ağı ticari reklam için kullanmanın uygunsuz olduğunu düşündü.
İşin ilginç tarafı, bu ilk spam mesajının teknik olarak pek de kusursuz gönderilmemiş olmasıdır. O dönemin e-posta sistemlerinde alıcı sayısı sınırlıydı. Thuerk çok sayıda adresi tek mesaja eklemeye çalışınca sistem bazı adresleri kabul etmedi, bazıları mesajın içinde bozuk göründü. Yani internet tarihinin ilk spam’i bile biraz dağınık, biraz acemi ve bugünkü spam kültürüne yakışır biçimde sorunlu başladı.
Bu mesajın ticari karşılığı da oldu. Digital Equipment Corporation, bu tanıtım sayesinde bazı satış bağlantıları kurduğunu daha sonra ifade etti. Yani ilk spam mesajı kullanıcıları kızdırdı ama reklam veren açısından tamamen başarısız da sayılmadı. Bu da dijital reklamcılığın temel çelişkisini daha en başta gösterdi: Kullanıcı rahatsız olur, ama mesaj birilerine ulaşırsa gönderen bunu işe yarar sayabilir.
“Spam” kelimesinin bu tür mesajlar için yaygınlaşması ise daha sonraki yıllarda oldu. Kelime, İngiliz komedi grubu Monty Python’un bir skeçindeki sürekli tekrar edilen “spam” ifadesinden esinlenerek kullanılmaya başlandı. Nasıl o skeçte spam kelimesi her şeyi bastırıyorsa, dijital dünyada da istenmeyen toplu mesajlar kullanıcıların iletişimini bastıran bir gürültüye dönüştü.
3 Mayıs 1978 bu yüzden; bugün e-posta kutularını dolduran istenmeyen mesajların, sahte kampanyaların, dolandırıcılık postalarının ve dijital pazarlama saldırılarının atası sayılabilecek bir olayın tarihidir. ARPANET’in dar ve akademik dünyasında başlayan bu toplu mesaj, internet büyüdükçe küresel bir soruna dönüşecek spam çağının ilk işaretlerinden biri oldu.
1979 – Margaret Thatcher seçimleri kazandı; İngiltere’nin ilk kadın başbakanı oldu.
3 Mayıs 1979’da Birleşik Krallık’ta yapılan genel seçimleri Muhafazakâr Parti kazandı ve partinin lideri Margaret Thatcher, ülke tarihinin ilk kadın başbakanı oldu. Thatcher, yalnız İngiltere’de değil, Batı siyasetinde de 20. yüzyılın en etkili ve en tartışmalı liderlerinden biri haline gelecekti.
Thatcher’ın iktidara gelişinin arkasında, 1970’ler İngiltere’sinin ağır ekonomik ve toplumsal krizi vardı. Ülkede yüksek enflasyon, işsizlik, grevler, kamu harcamaları, sendika gücü ve sanayide verimlilik tartışmaları gündemin merkezindeydi. 1978-1979 kışında yaşanan büyük grev dalgası, tarihe “Winter of Discontent”, yani “Hoşnutsuzluk Kışı” olarak geçti. Çöplerin toplanmadığı, kamu hizmetlerinin aksadığı, mezarlık işçilerinden sağlık çalışanlarına kadar birçok kesimin grev yaptığı bu dönem, İşçi Partisi hükümetini ağır biçimde yıprattı.
Seçimlerde Thatcher’ın Muhafazakâr Partisi, düzeni yeniden kurma, enflasyonu düşürme, sendikaların gücünü sınırlama ve piyasa ekonomisini güçlendirme vaadiyle öne çıktı. Dönemin Başbakanı James Callaghan liderliğindeki İşçi Partisi ise ekonomik kriz ve grevler karşısında zayıf görünüyordu. Sonuçta Muhafazakârlar seçimi kazandı ve Thatcher 4 Mayıs’ta başbakanlık görevini devraldı.
Margaret Thatcher’ın önemi, yalnız ilk kadın başbakan olmasından gelmez. O, İngiltere’nin ekonomik ve siyasi yönünü kökten değiştiren bir lider oldu. Devletin ekonomideki ağırlığını azaltmayı, özelleştirmeleri, serbest piyasa politikalarını, sendikaların gücünü kırmayı ve bireysel girişimciliği öne çıkarmayı savundu. Bu politikalar zamanla “Thatcherizm” adıyla anıldı.
Thatcher’ın iktidarı boyunca İngiltere’de büyük değişimler yaşandı. Devlete ait birçok şirket özelleştirildi, madenciler sendikasıyla sert çatışmalar yaşandı, sanayi bölgelerinde işsizlik ve sosyal yıkım arttı, finans sektörü ise güç kazandı. Bir kesim Thatcher’ı İngiltere’yi eski hantallığından çıkaran güçlü bir reformcu olarak gördü. Başka bir kesim içinse o, sosyal devleti zayıflatan, işçi sınıfını ezen ve toplumdaki eşitsizlikleri büyüten sert bir liderdi.
Dış politikada da Thatcher güçlü ve keskin bir figürdü. 1982’deki Falkland Savaşı, onun liderliğini pekiştiren önemli olaylardan biri oldu. Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgal etmesinden sonra İngiltere’nin askerî harekâtla adaları geri alması, Thatcher’a büyük siyasi destek kazandırdı. Soğuk Savaş döneminde ABD Başkanı Ronald Reagan ile yakın ilişki kurdu; Sovyetler Birliği’ne karşı sert tavrı nedeniyle “Demir Leydi” lakabıyla anıldı.
3 Mayıs 1979’da Thatcher’ın seçimi kazanmasıyla birlikte İngiltere’de ekonomi, sendikalar, sosyal devlet, özelleştirme ve devlet-toplum ilişkileri bakımından yeni bir dönem başladı. Onun başbakanlığı, İngiltere’yi derinden değiştirdi; etkileri bugün bile siyaset, ekonomi ve sınıf tartışmalarında hissedilmeye devam ediyor.
1981 – Türkiye’de özellikle Avare filmiyle tanınan Hint sinemasının büyük yıldızı Nargis hayatını kaybetti.
3 Mayıs 1981’de Hint sinemasının en önemli oyuncularından Nargis hayatını kaybetti. Asıl adı Fatima Rashid olan Nargis, 1929’da dünyaya geldi ve özellikle 1940’lar ile 1950’lerde Hint sinemasının en büyük kadın yıldızlarından biri haline geldi.
Nargis’in Türkiye’de hatırlanmasının en önemli nedeni, Raj Kapoor ile birlikte oynadığı Avare’dir. 1951 yapımı film, Türkiye’de gösterildiğinde büyük ilgi gördü. Raj Kapoor’un canlandırdığı yoksul ama iyi kalpli genç adamla Nargis’in canlandırdığı Rita arasındaki aşk, yalnız Hindistan’da değil, Türkiye dahil birçok ülkede seyirciyi etkiledi. Filmin şarkısı “Awaara Hoon” da yıllarca hafızalarda kaldı. Türkiye’de Hint sinemasına duyulan eski ilginin temelinde bu film ve Raj Kapoor-Nargis ikilisinin büyük payı vardır.
Nargis yalnız Avare ile sınırlı bir yıldız değildi. Raj Kapoor’la birlikte oynadığı Barsaat, Awaara, Shree 420 gibi filmler, Hint sinemasının romantik ve toplumsal duyarlılığı yüksek döneminin simge işleri arasında yer aldı. Onların perdedeki uyumu, Hint sinemasının en meşhur oyuncu birlikteliklerinden biri olarak anıldı. Bu filmlerde aşk, yoksulluk, sınıf farkı, adalet arayışı ve modern şehir hayatı gibi temalar melodramla iç içe işlendi.
Nargis’in kariyerindeki en büyük dönüm noktalarından biri ise Mother India oldu. 1957 yapımı bu filmde, yoksulluk, fedakârlık, annelik, ahlak ve direniş temalarını taşıyan güçlü bir kadın karakteri canlandırdı. Mother India, Hint sinemasının en büyük klasiklerinden biri sayılır ve Oscar’a aday gösterilen ilk Hint filmlerinden biri oldu. Nargis’in bu filmdeki performansı, onu yalnız güzelliğiyle ya da romantik rolleriyle değil, dramatik gücüyle de sinema tarihine yerleştirdi.
Mother India seti, onun özel hayatında da önemli bir yere sahiptir. Filmde birlikte rol aldığı Sunil Dutt ile daha sonra evlendi. Anlatılanlara göre çekimler sırasında çıkan bir yangında Sunil Dutt’un Nargis’i kurtarması, ilişkilerinin başlangıcında sembolik bir olay olarak sık sık aktarılır. Evliliklerinden doğan oğulları Sanjay Dutt da ilerleyen yıllarda Bollywood’un tanınmış oyuncularından biri oldu.
Nargis, evliliğinden sonra sinemadan büyük ölçüde uzaklaştı. Daha sonra sosyal çalışmalarla ve kamu hayatıyla ilgilendi. Hindistan’da parlamentonun üst kanadı olan Rajya Sabha’ya aday gösterilen sanatçılardan biri oldu. Bu yönüyle yalnız sinema yıldızı değil, toplum önünde saygın bir kültür figürü olarak da görüldü.
1981’de kanser nedeniyle hayatını kaybettiğinde henüz 51 yaşındaydı. Ölümünden kısa süre sonra oğlu Sanjay Dutt’un ilk filmi gösterime girdi; bu da Nargis’in ölümünü Hint sinema dünyasında daha hüzünlü bir aile hikâyesine dönüştürdü.
Nargis’in önemi, yalnız Hindistan’da büyük bir yıldız olmasından gelmez. O, Hint sinemasının dünyaya açıldığı erken dönemin yüzlerinden biridir. Türkiye’de Avare sayesinde bir kuşağın hafızasına girmiş, Raj Kapoor’la birlikte Hint melodramının en tanınan imgelerinden birine dönüşmüştür.
1986 – Çernobil’in radyoaktif bulutlarının Türkiye’ye ulaştığı açıklandı.
3 Mayıs 1986’da Sovyetler Birliği’ndeki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen kazadan sonra oluşan radyoaktif bulutların Türkiye’ye de ulaştığı ve bazı bölgelerde radyasyon düzeyinin belirgin biçimde arttığı açıklandı. Bu açıklama, Türkiye’de Çernobil tartışmalarının başlangıç noktalarından biri oldu.
Çernobil kazası, 26 Nisan 1986’da bugünkü Ukrayna sınırları içinde yer alan santralin 4 numaralı reaktöründe meydana geldi. Gece yapılan bir güvenlik testi sırasında kontrol kaybedildi, reaktörde patlama oldu ve büyük miktarda radyoaktif madde atmosfere yayıldı. Sovyet yönetimi kazayı ilk anda dünyaya açıklamadı. Ancak İsveç’teki nükleer santral çalışanlarında yüksek radyasyon ölçülmesi üzerine, radyoaktif bulutların Avrupa’ya yayıldığı anlaşıldı ve Sovyetler üzerindeki baskı arttı.
Radyoaktif bulutlar rüzgârların etkisiyle birçok ülkeye ulaştı. Türkiye’de özellikle Karadeniz Bölgesi bu tartışmaların merkezine yerleşti. Çünkü bölge, yağışlı iklimi nedeniyle radyoaktif maddelerin toprağa, bitkilere ve tarım ürünlerine karışması bakımından daha hassas bir alandı. Çay, fındık, süt, otlaklar ve içme suyu gibi başlıklar kamuoyunda uzun süre tartışıldı.
O günlerde yapılan açıklamalarda bazı bölgelerde radyasyonun normalin birkaç katına çıktığı belirtildi. Ancak Türkiye’de asıl tartışma yalnız ölçümlerin ne olduğu değil, devletin bu bilgiyi nasıl yönettiği üzerine büyüdü. Kamuoyu yeterince bilgilendirildi mi, riskler küçümsendi mi, kirlenen çaylar ne oldu, halk sağlığı için gerekli tedbirler zamanında alındı mı soruları yıllarca gündemden düşmedi.
Çernobil’in Türkiye hafızasındaki en meşhur ve en tartışmalı görüntülerinden biri, dönemin yetkililerinin çay içerek kamuoyuna güven vermeye çalışmasıdır. Özellikle “radyasyonlu çay” tartışması, Türkiye’de devletin kriz iletişimi açısından en çok hatırlanan örneklerden biri haline geldi. İnsanlar, bilimsel verilerle açık biçimde bilgilendirilmek yerine, çoğu zaman “bir şey olmaz” rahatlığıyla karşı karşıya kaldıklarını düşündü.
Bu olayın etkisi yalnız 1986 ile sınırlı kalmadı. Karadeniz’de kanser vakalarının artışı, Çernobil ile ilişkilendirildi. Bu konuda kesin nedensellik tartışmaları uzun yıllar sürdü; ancak toplumsal hafızada Çernobil, özellikle Karadeniz insanı için yalnız uzak bir nükleer kaza değil, kendi bedenine, toprağına, çayına ve çocuklarının geleceğine dokunan bir felaket olarak kaldı.
3 Mayıs 1986 bu yüzden Türkiye açısından önemli bir tarihtir. Çernobil kazası artık yalnız Sovyetler Birliği’nde yaşanmış bir facia olmaktan çıkmış, Türkiye’nin çevre, sağlık, tarım ve devlet güvenilirliği tartışmalarının içine girmiştir. Bu tarih, nükleer kazaların sınır tanımadığını ve çevre felaketlerinde doğru bilgilendirmenin en az teknik önlem kadar hayati olduğunu gösteren acı bir hatırlatmadır.
1989 – Fenerbahçe, Galatasaray karşısında 3-0’dan dönerek Türk futbol tarihinin unutulmaz maçlarından birini kazandı.
3 Mayıs 1989’da Fenerbahçe ile Galatasaray, Türkiye Kupası çeyrek final rövanş maçında karşı karşıya geldi. Maç, Türk futbol tarihine “3-0’dan 4-3’e dönen derbi” olarak geçti. Galatasaray ilk yarıyı 3-0 önde kapattı; ancak Fenerbahçe ikinci yarıda olağanüstü bir geri dönüş yaparak sahadan 4-3 galip ayrıldı.
Maçın önemi yalnız skorda değildir. Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti zaten Türk futbolunun en büyük gerilim hatlarından biriydi. Ancak bu karşılaşma, derbi tarihindeki en dramatik dönüşlerden birine sahne oldu. İlk yarıda Galatasaray’ın üstünlüğü o kadar belirgindi ki, maçın fiilen bittiği düşünülüyordu. Fenerbahçe ise ikinci yarıda hem oyun hem psikoloji olarak tamamen farklı bir kimlikle sahaya çıktı.
Karşılaşmada Galatasaray’ın golleri ilk yarıda geldi ve sarı-kırmızılı ekip büyük avantaj yakaladı. Fenerbahçe ise ikinci yarıda peş peşe bulduğu gollerle maçı çevirdi. Bu geri dönüşte Fenerbahçe’nin efsane isimlerinden Aykut Kocaman ve Hasan Vezir öne çıkan oyuncular arasındaydı. Özellikle Hasan Vezir’in bu maçtaki performansı, Fenerbahçe hafızasında ayrı bir yer edindi.
Bu maçın ilginç taraflarından biri de kupadaki tabloydu. İlk maçta Galatasaray avantajlı bir skor elde etmişti. Rövanşta da ilk yarıyı 3-0 önde kapatınca tur artık neredeyse garanti görülüyordu. Fakat Fenerbahçe’nin ikinci yarıdaki geri dönüşü, yalnız maçı değil, turun ruhunu da değiştirdi. Futbolda “maç bitmeden bitmez” sözünün Türkiye’deki en güçlü örneklerinden biri bu karşılaşma oldu.
3 Mayıs 1989’daki derbi, Fenerbahçe taraftarı için büyük bir gurur hikâyesine, Galatasaray taraftarı içinse unutulması zor bir travmaya dönüştü. Derbilerin neden yalnız puan, kupa ya da skor meselesi olmadığını gösteren maçlardan biridir. Çünkü böyle karşılaşmalar, yıllar sonra bile anlatılır; çocuklara, torunlara aktarılır, tribün dilinde efsaneye dönüşür.
1997 – Flash TV’nin İstanbul stüdyosu silahlı kişiler tarafından basıldı.
3 Mayıs 1997’de Flash TV’nin İstanbul Tepebaşı’ndaki stüdyosu, silahlı bir grup tarafından basıldı. Olay, Türkiye’de televizyon yayıncılığına ve basın özgürlüğüne yönelik en sert saldırılardan biri olarak hafızaya geçti. Saldırı, kanalın ana haber bülteni sırasında gerçekleşti. Meclis tutanaklarında olayın 2 Mayıs 1997 akşamı saat 19.40’ta yaşandığı da belirtilir.
Baskın, İstanbul’un merkezinde, Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Flash TV stüdyolarında gerçekleşti. Silahlı kişiler stüdyoya girdi, çevreye ateş açtı ve büyük panik yarattı. Meclis gündemine taşınan anlatımlarda, olay sırasında çok sayıda el ateş edildiği, kurşunların bir kısmının stüdyo içinde sıkıldığı ve saldırının canlı yayın ortamında yaşandığı vurgulanır. Bu yönüyle olay yalnız bir bina baskını değil, doğrudan yayın yapan bir medya kurumunun gözdağıyla susturulmaya çalışılması olarak görüldü.
Flash TV o dönem özel televizyonculuğun dikkat çeken kanallarından biriydi. 1990’larda Türkiye’de özel televizyonlar yeni yeni güçlenmiş, medya düzeni TRT tekeli sonrasındaki çoğullaşma ve karmaşa dönemine girmişti. Flash TV de haberleri, yayın çizgisi ve politik çıkışlarıyla zaman zaman tartışma yaratan bir kanaldı. Bu nedenle stüdyo baskını, yalnız adli bir saldırı değil, dönemin medya-siyaset-mafya-güvenlik ilişkileri içindeki karanlık atmosferin parçası olarak okundu.
Olayın yaşandığı yıl da önemlidir. 1997, Türkiye’de 28 Şubat sürecinin, Susurluk sonrası devlet-mafya-siyaset tartışmalarının, medya üzerindeki baskı iddialarının ve siyasal kamplaşmanın çok sert olduğu bir yıldı. Bir televizyon stüdyosunun silahlı kişilerce basılması, bu atmosferde basın özgürlüğünün ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren çarpıcı olaylardan biri oldu.
Bu saldırı, Meclis’te de gündeme geldi. Flash TV’ye yönelik saldırı ve kanal üzerindeki baskı iddialarının araştırılması için Meclis araştırması talepleri dile getirildi. Bu da olayın yalnız kanal ölçeğinde kalmadığını, basın özgürlüğü ve medya güvenliği bakımından siyasi bir meseleye dönüştüğünü gösterir.
Bu yüzden 3 Mayıs 1997, Türkiye medya tarihinde sıradan bir asayiş olayı değildir. Canlı yayın yapan bir televizyon kanalının silahlı kişilerce basılması, gazeteciliğin ve yayıncılığın yalnız sansürle değil, doğrudan fiziki şiddet ve korkutma yöntemleriyle de hedef alınabildiğini gösteren karanlık bir örnektir. Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün hemen yanında anılması da ayrıca anlamlıdır: Aynı tarih, bir yanda basın özgürlüğünün evrensel önemini hatırlatırken, Türkiye’de basının hangi baskı ve tehditlerle karşılaşabildiğini de gösterir.
2008 – Gazetecileri Koruma Komitesi raporu yayımlandı; gazeteciler için cezasızlık tablosu ortaya kondu.
3 Mayıs 2008’de, Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi’nin yayımladığı rapor, dünyada gazetecilerin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikelerden birini bir kez daha gösterdi: Gazeteciler yalnız savaşlarda ya da çatışmalarda ölmüyor, çoğu zaman yaptıkları haberler nedeniyle hedef alınıyor ve öldürülen gazetecilerin failleri de büyük ölçüde cezasız kalıyordu.
Rapora göre 2007 yılında dünyada 65 gazeteci öldürüldü. Bu sayı, basın özgürlüğü açısından son derece ağır bir tabloya işaret ediyordu. Çünkü gazetecilerin öldürülmesi yalnız bireysel bir cinayet değildir. Bir gazeteci susturulduğunda, çoğu zaman onun araştırdığı dosya, sorduğu soru, izini sürdüğü yolsuzluk ya da tanıklık ettiği savaş suçu da susturulmak istenir.
Raporun en çarpıcı yanı, son 15 yılda öldürülen yaklaşık 500 gazeteciden yalnızca 75’inin katillerinin bulunmuş olmasıydı. Bu, gazeteciliğe yönelik saldırılarda cezasızlığın ne kadar yaygın olduğunu gösteriyordu. Fail bulunmadığında ya da yargılanmadığında, mesaj yalnız gazetecinin ailesine değil, bütün meslektaşlarına verilmiş olur: “Bu konulara girerseniz başınıza ne geleceğini bilirsiniz.”
Gazeteciler için en tehlikeli bölgeler arasında Irak, Sierra Leone ve Somali öne çıkıyordu. Irak özellikle 2003’teki Amerikan müdahalesinden sonra gazeteciler açısından dünyanın en ölümcül ülkelerinden biri haline gelmişti. Savaş, mezhep çatışmaları, bombalı saldırılar, kaçırmalar ve silahlı gruplar, haberciliği neredeyse ölüm kalım meselesine dönüştürmüştü.
Somali’de ise devlet otoritesinin zayıflığı, iç savaş, milis yapıları ve silahlı gruplar gazetecileri doğrudan hedef haline getiriyordu. Sierra Leone gibi ülkeler de iç savaşların, insan hakları ihlallerinin ve kırılgan devlet yapılarının basın üzerindeki ağır baskısını gösteren örnekler arasındaydı.
Bu raporun 3 Mayıs’ta, yani Dünya Basın Özgürlüğü Günü bağlamında anılması özellikle anlamlıdır. Çünkü basın özgürlüğü yalnız gazete çıkarabilmek ya da televizyon yayını yapabilmek değildir. Gazetecinin savaş alanında, mahkeme koridorunda, yolsuzluk dosyasında, mafya-siyaset ilişkisini araştırırken ya da otoriter bir rejimi eleştirirken hayatta kalabilmesidir.
Bu yüzden 3 Mayıs 2008’de açıklanan tablo, dünyaya sert bir gerçeği hatırlattı. Gazeteciler öldürülüyor, dosyalar kapanıyor, failler çoğu zaman bulunmuyor ve toplumlar gerçeği öğrenme hakkından mahrum bırakılıyordu. Basın özgürlüğünün en çıplak ölçüsü de tam burada ortaya çıkar: Bir ülkede gazeteciler soru sordukları için öldürülüyor ve katilleri cezasız kalıyorsa, orada yalnız gazetecilik değil, toplumun hakikate ulaşma hakkı da saldırı altındadır.
2023 – Belgrad’da okul saldırısı yaşandı; Sırbistan tarihinin en sarsıcı olaylarından biri oldu.
3 Mayıs 2023’te Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da bulunan Vladislav Ribnikar İlkokulu’nda silahlı saldırı düzenlendi. Sabah saatlerinde okula gelen 13 yaşındaki bir öğrenci, yanında getirdiği silahla güvenlik görevlisine, öğrencilere ve bir öğretmene ateş açtı. İlk açıklamalara göre saldırıda 8 öğrenci ve 1 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti; 6 öğrenci ile bir öğretmen yaralandı. Daha sonra ağır yaralı öğrencilerden birinin de yaşamını yitirmesiyle ölü sayısı 10’a yükseldi.
Saldırının gerçekleştiği okul, Belgrad’ın merkezindeki Vračar bölgesinde yer alan, ülkenin bilinen eğitim kurumlarından biriydi. Olayı daha da sarsıcı yapan şey, saldırganın da aynı okulun öğrencisi olmasıydı. Sırp yetkililer, saldırganın sınıfların krokisini çizdiğini ve hedef aldığı kişilere ilişkin bir liste hazırladığını açıkladı. Bu ayrıntı, olayın anlık bir öfke patlamasından çok önceden planlanmış bir saldırı olduğunu düşündürdü.
Sırbistan için bu olay özellikle ağırdı; çünkü ülkede bireysel silahlanma yaygın olsa da okul saldırıları çok nadir görülüyordu. 1990’lardaki Balkan savaşlarından kalan silah kültürü ve ülkedeki bireysel silahlanma tartışmaları, saldırıdan sonra yeniden gündeme geldi. Hükümet, olayın ardından silah denetimleri, ruhsat kontrolleri ve okullardaki güvenlik önlemleriyle ilgili yeni adımlar açıklamak zorunda kaldı.
Saldırganın yaşı da hukuki tartışmaları beraberinde getirdi. Sırbistan hukukuna göre 14 yaşından küçük olduğu için ceza sorumluluğu kapsamında yargılanamadı ve psikiyatrik gözetim altına alındı. Daha sonra ailesi hakkında dava süreçleri başladı; babası ve annesi, silah güvenliği ve ihmal gibi başlıklarla yargılandı.
Belgrad’daki okul saldırısı, yalnız Sırbistan’ı değil, bütün Balkanları sarstı. Ertesi gün ülkede bir başka toplu silahlı saldırının daha yaşanması, toplumsal öfkeyi daha da büyüttü. Binlerce kişi sokaklara çıkarak şiddet kültürünü, silahlanmayı, medya dilini ve devletin güvenlik politikalarını protesto etti.
Bu yüzden 3 Mayıs 2023, Sırbistan tarihinde yalnız bir adli olay olarak değil, çocukların, okulların ve toplumun güvenliği üzerine derin bir yüzleşme günü olarak hatırlanıyor. Bir okulun içinde yaşanan bu saldırı, silahın eve, aileye ve sınıfa kadar girdiği bir toplumda güvenlik meselesinin yalnız polisle değil, kültürle, eğitimle ve sorumlulukla ilgili olduğunu acı biçimde gösterdi.
2025 – Sırrı Süreyya Önder hayatını kaybetti.
3 Mayıs 2025’te Sırrı Süreyya Önder, İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. 1962’de Adıyaman’da doğan Önder; yönetmen, senarist, oyuncu, gazeteci, yazar ve siyasetçi kimlikleriyle Türkiye’nin yakın dönem kültür ve siyaset hayatında iz bırakan isimlerden biri oldu. Ölümünden önce kalp rahatsızlığı ve aort yırtılması nedeniyle ameliyat edilmiş, 18 gün yoğun bakımda kalmıştı. Hastane açıklamalarına göre çoklu organ yetmezliği nedeniyle 62 yaşında yaşamını yitirdi.
Sırrı Süreyya Önder’in hayatı, Türkiye’nin 1980 sonrası siyasi ve kültürel kırılmalarıyla iç içe geçti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciyken 12 Eylül döneminin baskı ortamıyla karşılaştı; siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve cezaevinde kaldı. Bu deneyim, onun sonraki yıllardaki dünya görüşünü, yazılarını, mizahını ve politik tavrını belirleyen temel kırılmalardan biri oldu.
Kamuoyunun geniş kesimleri onu önce sinema üzerinden tanıdı. Beynelmilel filmi, onun sanatçı kimliğinin en güçlü çıkışlarından biriydi. Senaryosunu yazdığı, yönettiği, müziklerine katkı sunduğu ve oyuncu olarak da yer aldığı film, 12 Eylül döneminin baskıcı atmosferini Adıyaman’daki yerel müzisyenler üzerinden hem hüzünlü hem mizahi bir dille anlatıyordu. Beynelmilel, Türkiye’de politik sinemanın sert bir konuyu yerel mizah, müzik ve insan sıcaklığıyla anlatabileceğini gösteren işlerden biri olarak hafızada kaldı. Film, 2007 Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ödülünü de aldı.
Önder’in sinema ve televizyon kariyeri yalnız Beynelmilel ile sınırlı değildi. O… Çocukları, F Tipi Film, Yeraltı, Düğün Dernek gibi farklı yapımlarda senarist, yönetmen ya da oyuncu olarak yer aldı. Onun perdedeki varlığı, çoğu zaman klasik oyunculuktan çok kendi kişiliğinin taşıdığı mizah, doğallık ve politik hafızayla ilişkilendirildi. Sırrı Süreyya Önder, Türkiye’de hem halk dilini hem entelektüel dili aynı cümlede buluşturabilen nadir figürlerden biriydi.
Siyasete girişiyle birlikte daha geniş ve tartışmalı bir kamusal figüre dönüştü. 2011’de milletvekili seçildi; sonraki yıllarda HDP ve DEM Parti çizgisinde siyaset yaptı. İstanbul ve Ankara’dan milletvekilliği yaptı, son döneminde DEM Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM Başkanvekili olarak görev aldı. Kürt meselesinde barış ve müzakere süreçlerinin en görünür isimlerinden biri oldu.
Sırrı Süreyya Önder’in siyasi kişiliğini belirleyen şeylerden biri, sert kutuplaşma ortamında bile diyalog kurabilen, mizahı ve dili yumuşatıcı bir araç olarak kullanabilen üslubuydu. Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmalar, esprileri, tarihsel göndermeleri ve halk deyimleriyle kurduğu dil, onu klasik siyasetçi tipinden ayırdı. Sevenleri açısından o, Türkiye’nin en ağır meselelerini bile insani bir yerden konuşabilen bir siyasetçiydi. Eleştirenleri açısından ise temsil ettiği siyasi çizgi ve özellikle Kürt meselesindeki pozisyonu tartışmalıydı. Ama şu açık: Sırrı Süreyya Önder, yalnız bir parti figürü değil, Türkiye’nin barış, kimlik, demokrasi ve temsil tartışmalarında iz bırakmış bir kamusal aktördü.
Onun hayatındaki dikkat çekici taraflardan biri de sanat ile siyaseti birbirinden ayırmamasıydı. Senaryolarında, yazılarında ve konuşmalarında aynı damar görülür: Taşranın hafızası, yoksulların dili, devlet şiddeti, mizah, türkü, ağıt ve politik itiraz. Bu yüzden Sırrı Süreyya Önder’i yalnız “siyasetçi” diye yazmak eksik olur; yalnız “sinema insanı” diye yazmak da eksik olur. O, Türkiye’de sanatın, mizahın, muhalefetin ve barış arayışının aynı kişilikte birleştiği nadir figürlerden biriydi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
