Günün Tarihi / 2 Mayıs
373 – Hristiyanlık tarihinde İznik inancının en sert savunucularından İskenderiyeli Athanasios öldü.
2 Mayıs 373’te İskenderiyeli Athanasios hayatını kaybetti. Yaklaşık 296-298 yılları arasında doğduğu kabul edilen Athanasios, 4. yüzyıl Hristiyanlık tarihinin en etkili din adamlarından biri oldu. İskenderiye piskoposuydu ve özellikle Ariusçuluk tartışmalarındaki tavrıyla Hristiyan teolojisinin şekillenmesinde büyük rol oynadı.
Athanasios’u önemli kılan asıl mesele, Hz. İsa’nın tabiatı üzerine yürüyen büyük tartışmadır. 4. yüzyılda Hristiyan dünyasının en sert sorularından biri şuydu: İsa, Tanrı ile aynı özden mi geliyordu, yoksa Tanrı tarafından yaratılmış yüce ama ikincil bir varlık mıydı? Arius ve onu izleyenler, İsa’nın Baba Tanrı ile aynı özden olmadığını savunuyordu. Athanasios ise buna şiddetle karşı çıktı ve İsa’nın Baba ile aynı özden olduğunu savunan İznik çizgisinin en güçlü isimlerinden biri haline geldi.
Bu tartışma sadece soyut bir dinî mesele değildi. Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı giderek daha fazla benimsedikçe, inanç tartışmaları doğrudan imparatorluk siyasetiyle iç içe geçti. 325’te toplanan İznik Konsili, Ariusçuluğu mahkûm etti ve Hristiyanlığın temel inanç formüllerinden biri olan İznik inancının zeminini oluşturdu. Athanasios o sırada henüz genç bir diyakondu, fakat sonraki yıllarda bu kararın en kararlı savunucularından biri oldu.
Athanasios’un hayatı bu yüzden sürekli mücadeleyle geçti. İskenderiye piskoposu olduktan sonra farklı imparatorlar ve rakip dinî gruplar tarafından defalarca sürgüne gönderildi. Yaklaşık kırk beş yıllık piskoposluk döneminin önemli bir kısmını sürgünde geçirdiği söylenir. Bu durum, onun kişiliğini de efsaneleştirdi. Hatta Hristiyan gelenekte onun için kullanılan “Athanasius contra mundum”, yani “Athanasios dünyaya karşı” ifadesi, tek başına kalsa bile inancından vazgeçmeyen bir figür olarak görülmesini sağladı.
Athanasios’un yazıları da Hristiyan düşüncesi açısından büyük önem taşır. Özellikle “Tanrı Sözü’nün Beden Alması Üzerine” adlı eseri, İsa’nın insan oluşunu ve kurtuluş öğretisini açıklayan klasik metinlerden biri kabul edilir. Ayrıca Paskalya mektuplarında Hristiyan kutsal metinlerinin sınırlarıyla ilgili önemli bilgiler verdi; Yeni Ahit kitaplarının bugünkü listeye yakın biçimde anıldığı erken kaynaklardan biri olarak da dikkat çeker.
Onun etkisi ölümünden sonra daha da arttı. Doğu ve Batı kiliselerinde aziz kabul edildi; Katolik geleneğinde ise “Kilise Doktoru” unvanıyla anıldı. Bu unvan, yalnız dindarlığı değil, öğreti ve düşünce alanındaki kalıcı etkisini de gösterir.
Bu yüzden 2 Mayıs 373, yalnız bir piskoposun ölüm tarihi değildir. Hristiyanlığın İsa anlayışının, kilise öğretisinin ve Roma sonrası dinî-siyasi düzeninin şekillendiği büyük tartışmalarda belirleyici rol oynamış bir ismin tarih sahnesinden çekildiği gündür. Athanasios’un hayatı, inanç tartışmalarının bazen imparatorlukların kaderi kadar sert ve belirleyici olabileceğini gösteren güçlü örneklerden biridir.
1519 – Rönesans dehası Leonardo da Vinci hayatını kaybetti.
2 Mayıs 1519’da Leonardo da Vinci, Fransa’nın Amboise kenti yakınlarındaki Clos Lucé Şatosu’nda hayatını kaybetti. 1452’de İtalya’da doğan Leonardo; ressamlığının yanında heykeltıraş, mimar, mühendis, anatomi araştırmacısı, mucit, müzisyen ve doğa gözlemcisiydi. Bu yüzden onu tek bir meslekle anlatmak neredeyse imkânsızdır. Leonardo, Rönesans insanı denilen çok yönlü kişiliğin en parlak örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Burada küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir: Leonardo da Vinci için “Rönesans’ı başlatan” demek tam doğru değildir. Rönesans, Leonardo’dan önce İtalya’da başlamış büyük bir kültürel dönüşümdü. Ancak Leonardo, bu dönüşümün en güçlü, en yaratıcı ve en sembolik isimlerinden biri oldu. Yani Rönesans’ı başlatmadı; fakat Rönesans’ın insan aklına, gözleme, sanata, bilime ve meraka verdiği değeri neredeyse tek başına temsil eden bir figüre dönüştü.
Leonardo’nun en ünlü eserleri arasında Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği yer alır. Mona Lisa, yalnız bir portre değil, bakışı, gülümsemesi ve gizemiyle sanat tarihinin en çok konuşulan tablolarından biri haline geldi. Son Akşam Yemeği ise Hz. İsa’nın havarileriyle yediği son yemeği dramatik bir an içinde gösterir. Leonardo burada yalnız figür çizmemiş, karakterlerin şaşkınlığını, korkusunu, kuşkusunu ve duygusal tepkilerini büyük bir kompozisyon içinde anlatmıştır.
Onu diğer sanatçılardan ayıran asıl güç, gözlem yeteneğiydi. İnsan bedenini anlamak için kadavralar üzerinde anatomi çalışmaları yaptı; kasları, kemikleri, damarları, yüz ifadelerini ve hareketi inceledi. Uçan makineler, savaş araçları, köprüler, su sistemleri, şehir planları ve mekanik düzenekler üzerine çizimler hazırladı. Defterlerinde helikopteri andıran tasarımlar, paraşüt fikirleri, zırhlı araçlara benzeyen çizimler ve hidrolik mühendisliğiyle ilgili notlar bulunur. Bunların çoğu kendi çağında uygulanamadı ama onun düşünce dünyasının ne kadar çağının ötesinde olduğunu gösterdi.
Leonardo’nun hayatındaki ilginç yönlerden biri de birçok eserini tamamlamadan bırakmasıdır. Çok merak eden, sürekli yeni soruların peşine düşen bir zihni vardı. Bu yüzden bazen bir tabloya başlıyor, sonra anatomiye, ardından mühendisliğe, sonra optiğe, suyun hareketine ya da kuşların uçuşuna yöneliyordu. Bu durum onu verimsiz değil, tam tersine olağanüstü meraklı ve sınır tanımayan bir düşünür yapıyordu. Leonardo için sanat ve bilim ayrı alanlar değildi; ikisi de doğayı anlamanın farklı yollarıydı.
Yaşamının son yıllarında Fransa Kralı I. François’nın davetiyle Fransa’ya gitti. Kral ona büyük saygı gösterdi ve Clos Lucé’de yaşaması için imkân sağladı. Leonardo, burada çalışmalarını sürdürdü ve 1519’da hayata veda etti. Rivayete göre Fransa Kralı’nın kollarında öldüğü anlatılır; bu anlatının tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da Leonardo’nun döneminde bile nasıl efsaneleştiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Leonardo da Vinci’nin önemi yalnız yaptığı eserlerde değildir. O, insan zihninin ne kadar genişleyebileceğini gösteren bir simgedir. Sanatı bilime, bilimi hayal gücüne, hayal gücünü mühendisliğe bağladı. Bu yüzden 2 Mayıs 1519, yalnız büyük bir ressamın ölüm tarihi değil, insanlık tarihinin en parlak dehalarından birinin, Leonardo da Vinci adlı eşsiz zihnin dünyadan ayrıldığı gündür.
1670 – Hudson’s Bay Şirketi kuruldu; kürk ticareti üzerinden Kuzey Amerika tarihini değiştiren dev imtiyaz başladı.
2 Mayıs 1670’te İngiltere Kralı II. Charles, bir grup İngiliz tüccar ve soyluya Hudson Körfezi çevresinde ticaret yapma ayrıcalığı tanıyan kraliyet imtiyazını verdi. Bu imtiyazla kurulan Hudson’s Bay Company, özellikle kürk ticareti üzerinden Kuzey Amerika’nın ekonomik, siyasi ve yerli halklarla ilişkiler tarihini derinden etkileyen büyük bir yapıya dönüştü.
Şirketin kuruluş mantığı basitti ama sonuçları çok büyüktü. Hudson Körfezi’ne dökülen akarsuların çevresindeki geniş bölgede, özellikle kunduz kürkü başta olmak üzere değerli postların ticareti yapılacaktı. O dönemde Avrupa’da kunduz kürkü büyük ilgi görüyordu; özellikle şapka yapımında kullanılıyor ve yüksek fiyatlara alıcı buluyordu. Bu talep, Kuzey Amerika’nın iç bölgelerini Avrupa ticaret ağının parçası haline getirdi.
Hudson’s Bay Company sıradan bir ticaret şirketi değildi. Kralın verdiği imtiyazla, bugünkü Kanada’nın çok büyük bölümünü kapsayan geniş bir alanda ticaret tekeline sahip oldu. Bu bölge uzun süre Rupert’s Land adıyla anıldı. Şirket, ticaret karakolları kurdu, yerli halklarla kürk alışverişi yaptı, Avrupa mallarını bölgeye taşıdı ve zamanla neredeyse devlet gibi davranan bir ekonomik güce dönüştü.
Bu hikâyenin en dikkat çekici tarafı, şirketin yerli halklarla kurduğu ilişkidir. Hudson’s Bay Company, Cree, Ojibwe, Dene ve başka birçok yerli toplulukla ticaret yaptı. Yerli halklar kürk ve bölge bilgisi sağlıyor, şirket ise metal aletler, silahlar, kumaş, tütün ve çeşitli Avrupa malları getiriyordu. Ancak bu ilişki eşit ve masum bir ticaret hikâyesi değildi. Zamanla yerli ekonomileri Avrupa pazarına bağımlı hale geldi; av dengeleri değişti, hastalıklar yayıldı, kültürel ve siyasi yapılar büyük baskı altına girdi.
Hudson’s Bay Company’nin ilginç yanı, bugün de varlığını sürdürmesidir. Bu nedenle sık sık dünyanın en eski büyük ticari kuruluşlarından biri olarak anılır. Dünyanın en eski müessesesi demek fazla iddialı olur. Ondan daha eski kurumlar, bankalar, üniversiteler ve şirket benzeri yapılar vardır. Ama Hudson’s Bay Company, 17. yüzyıldan bugüne uzanan tarihiyle, özellikle Kuzey Amerika’daki en eski ve en etkili ticari yapılardan biri sayılır.
2 Mayıs 1670 bu yüzden yalnız bir şirketin kuruluş tarihi değildir. Avrupa sömürgeciliğinin, kürk ticaretinin, Kanada’nın oluşum sürecinin ve yerli halklarla kurulan karmaşık ilişkilerin başlangıç noktalarından biridir. Bir kraliyet imtiyazıyla başlayan bu ticaret ağı, sonraki yüzyıllarda Kuzey Amerika’nın haritasını, ekonomisini ve insan ilişkilerini değiştiren büyük bir güce dönüştü.
1729 – Osmanlı-Rus mücadelesinin en güçlü figürlerinden Çariçe II. Katerina doğdu.
2 Mayıs 1729’da, tarihe II. Katerina ya da yaygın adıyla Büyük Katerina olarak geçecek olan Rus çariçesi doğdu. Asıl adı Sophie Friederike Auguste idi. Bugünkü Almanya topraklarında küçük bir prenslik ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Rusya’ya gelin olarak gitti, Ortodoksluğa geçti, Katerina adını aldı ve zamanla yalnız Rusya sarayının değil, 18. yüzyıl Avrupa siyasetinin en güçlü figürlerinden birine dönüştü.
Katerina’nın iktidara gelişi de en az hükümdarlığı kadar çarpıcıydı. Rus veliahtı Petro ile evlendi; ancak evlilik mutsuz ve siyasi açıdan sorunluydu. Petro, 1762’de III. Petro adıyla tahta çıktıktan kısa süre sonra saray darbesiyle devrildi. Katerina, ordu ve saray çevrelerinin desteğini alarak iktidarı ele geçirdi. Böylece Rusya’da yaklaşık 34 yıl sürecek güçlü bir yönetim dönemi başladı.
- Katerina, Rusya’yı Avrupa’nın büyük güçlerinden biri haline getiren hükümdarlardan biri kabul edilir. Aydınlanma düşünürleriyle yazıştı, hukuk ve yönetim reformlarıyla ilgilendi, eğitim ve kültür alanında adımlar attı. Fakat onu yalnız “aydınlanmacı hükümdar” diye anlatmak eksik olur. Katerina aynı zamanda son derece sert, yayılmacı ve imparatorluk aklıyla hareket eden bir liderdi. Onun döneminde Rusya’nın sınırları güneye, batıya ve Karadeniz’e doğru genişledi.
Osmanlı tarihi açısından II. Katerina’nın önemi çok büyüktür. Çünkü onun hükümdarlığı, Osmanlı-Rus rekabetinin yeni ve ağır bir safhaya geçtiği dönemdir. Rusya, Katerina döneminde Karadeniz’e inme, Kırım üzerinde hâkimiyet kurma ve Osmanlı’nın Balkanlar ile Kafkasya’daki nüfuzunu kırma politikasını kararlı biçimde izledi. Bu hedefler, sonraki yüzyılda da Rus dış politikasının ana damarlarından biri olarak kalacaktı.
Katerina döneminin en önemli kırılmalarından biri 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı oldu. Osmanlı Devleti bu savaşta ağır bir yenilgi aldı ve 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Osmanlı tarihi açısından çok ağır sonuçlar doğurdu. Kırım Hanlığı kâğıt üzerinde Osmanlı’dan bağımsız hale getirildi; Rusya Karadeniz’de daha güçlü bir konum kazandı; ayrıca Ortodokslar üzerindeki himaye iddiasını kullanabileceği bir diplomatik alan elde etti. Bu durum, ilerleyen yıllarda Rusya’nın Osmanlı iç işlerine müdahale etmesinin önemli araçlarından biri oldu.
Katerina bununla da yetinmedi. 1783’te Kırım’ı ilhak ederek Osmanlı dünyası için tarihî bir kırılmaya imza attı. Kırım, yüzyıllar boyunca Osmanlı sisteminin kuzeydeki en önemli Müslüman-Tatar dayanaklarından biriydi. Kırım’ın Rusya’ya katılması, yalnız toprak kaybı değil, Osmanlı’nın Karadeniz’deki üstünlüğünün sarsılması anlamına geliyordu. Karadeniz artık yavaş yavaş bir Osmanlı iç denizi olmaktan çıkıyor, Rusya’nın güneye açıldığı stratejik bir alana dönüşüyordu.
Bu gelişmeler Osmanlı ile Rusya’yı yeniden savaşa sürükledi. 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı da Katerina döneminin bir başka büyük çatışmasıydı. Osmanlı Devleti Kırım’ı geri almak ve Rus yayılmasını durdurmak istiyordu; ancak savaş sonunda Rus üstünlüğü pekişti. 1792 Yaş Antlaşması ile Osmanlı, Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu resmen kabul etmek zorunda kaldı. Bu, Osmanlı için sadece askeri değil, psikolojik açıdan da büyük bir kayıptı.
- Katerina’nın Osmanlı’ya bakışı yalnız savaşlardan ibaret değildi. Onun döneminde Rus sarayında “Yunan Projesi” diye anılan büyük bir fikir de dolaşıma girdi. Bu projeye göre Osmanlı zayıflatılacak, İstanbul merkezli yeni bir Ortodoks düzen kurulacak, hatta Bizans mirası Rusya’nın koruması altında yeniden canlandırılacaktı. Bu plan bütünüyle gerçekleşmedi; ancak Rusya’nın İstanbul, Boğazlar, Balkanlar ve Ortodoks halklar üzerindeki uzun vadeli ilgisini göstermesi bakımından çok önemlidir.
Bu yüzden II. Katerina, Osmanlı tarihi açısından sıradan bir Avrupa hükümdarı değildir. Onun döneminde Rusya, Osmanlı’nın karşısında savunma yapan bir kuzey devleti olmaktan çıkıp, Karadeniz’e inen, Kırım’ı alan, Balkanlar ve Ortodokslar üzerinden Osmanlı’yı baskılayan büyük bir imparatorluk rakibine dönüştü. 18. yüzyılın sonunda Osmanlı-Rus dengesi artık Osmanlı aleyhine değişmişti ve bu değişimde Katerina’nın rolü belirleyiciydi.
- Katerina 1796’da öldüğünde geride büyümüş, güçlenmiş ve güneye doğru yayılmış bir Rusya bıraktı. Onun mirası Ruslar için çoğu zaman “büyük imparatoriçe” anlatısıyla hatırlanırken, Osmanlı tarihi açısından Kırım’ın kaybı, Karadeniz dengesinin bozulması ve Rus tehdidinin kalıcı hale gelmesiyle birlikte anılır. Bu nedenle 2 Mayıs 1729, yalnız bir hükümdarın doğum günü değil, Osmanlı-Rus rekabetinin seyrini değiştirecek bir figürün tarih sahnesine çıkışı olarak da önem taşır.
1802 – Kimya ve fiziği aynı laboratuvarda buluşturan Alman bilim insanı Heinrich Gustav Magnus doğdu.
2 Mayıs 1802’de Alman kimyacı ve fizikçi Heinrich Gustav Magnus doğdu. Magnus, 19. yüzyıl bilim dünyasında hem kimya hem de fizik alanında çalışan, özellikle gazlar, ısı, elektrik ve akışkanlar üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan önemli isimlerden biri oldu.
Magnus’un bilimsel kariyerini ilginç kılan şey, tek bir dar alana sıkışmamasıdır. Bugünkü bilim dünyasında kimyacı, fizikçi, mühendis ya da matematikçi ayrımı daha belirgindir; ancak 19. yüzyılda birçok büyük bilim insanı doğayı bir bütün olarak anlamaya çalışıyordu. Magnus da bu kuşağın temsilcilerindendi. Laboratuvarda kimyasal bileşikler üzerinde çalışırken aynı zamanda gazların davranışını, ısı iletimini, buhar yoğunlaşmasını ve elektriksel olayları araştırdı.
Onun adı bugün özellikle Magnus etkisi ile hatırlanır. Bu etki, dönen bir cismin hava ya da sıvı içinde ilerlerken yön değiştirmesini açıklar. Futbolda falsolu şutların, teniste topun kavis almasının, beyzbolda atışların yön değiştirmesinin arkasında bu fiziksel ilke vardır. Yani Magnus’un adı yalnız laboratuvar defterlerinde kalmamış, spor sahalarından mühendisliğe kadar gündelik hayatta karşımıza çıkan bir doğa olayına bağlanmıştır.
Magnus etkisinin özü şudur: Dönen bir cisim, çevresindeki hava akımını iki tarafta farklı hızlandırır. Bu hız farkı basınç farkı doğurur ve cisim düz gitmek yerine kavisli bir yol izler. Bugün futbol yorumcularının “top falso aldı” dediği şeyin arkasında aslında bu fizik vardır. Bu yüzden Magnus’un çalışmaları, bilimin en güzel tarafını gösterir: Soyut görünen bir fizik ilkesi, sahada atılan frikikte bile kendini gösterir.
Magnus aynı zamanda Berlin’de etkili bir öğretmendi. Laboratuvarında çok sayıda genç bilim insanı yetişti. Dersleri ve deneysel çalışmalarıyla Almanya’da modern bilim eğitiminin güçlenmesine katkı sağladı. 19. yüzyılın yükselen Alman bilim geleneğinde, üniversite laboratuvarlarının araştırma merkezi haline gelmesinde onun gibi isimlerin büyük payı vardı.
Bu yüzden 2 Mayıs 1802, yalnız bir bilim insanının doğum tarihi değildir. Heinrich Gustav Magnus’un adı, kimya ile fiziğin iç içe geçtiği, laboratuvar biliminin güçlendiği ve doğanın gündelik hayattaki görünmez kurallarının anlaşılmaya başlandığı bir dönemi hatırlatır. Onu önemli kılan da budur: Bir bilim insanı olarak yalnız teori üretmedi; bugün topun havada neden kavis aldığını açıklayan fiziksel dünyanın kapılarından birini araladı.
1808 – Madrid halkı Fransız işgaline karşı ayaklandı; Dos de Mayo İspanyol direnişinin sembolü oldu.
2 Mayıs 1808’de Madrid halkı, şehri kontrol altında tutan Fransız ordusuna karşı ayaklandı. Tarihe Dos de Mayo Ayaklanması olarak geçen bu olay, Napolyon döneminde İspanya’da Fransız işgaline karşı büyüyecek direnişin en güçlü sembollerinden biri oldu. “Dos de Mayo” İspanyolcada “2 Mayıs” anlamına gelir ve Madrid’in hafızasında sıradan bir tarih değil, işgale karşı halk öfkesinin patladığı gün olarak yaşar.
Olayın arka planında Napolyon’un İspanya üzerindeki baskısı vardı. Fransız ordusu, başlangıçta Portekiz’e karşı yürütülen harekât bahanesiyle İspanya’ya girmiş, kısa sürede ülkenin stratejik noktalarını kontrol etmeye başlamıştı. İspanyol kraliyet ailesi de büyük bir kriz içindeydi. Kral IV. Carlos ile oğlu VII. Fernando arasındaki taht kavgası, Napolyon’a müdahale fırsatı verdi. Madrid’de halk, kraliyet ailesinin kalan üyelerinin de Fransa’ya götürülmeye çalışıldığını görünce öfkelendi.
Ayaklanma kendiliğinden başladı. Silahsız ya da yetersiz silahlı Madridliler, Fransız birliklerine karşı sokaklarda direndi. Ancak karşılarında disiplinli, ağır silahlı ve savaş tecrübesi yüksek bir imparatorluk ordusu vardı. Fransız komutan Joachim Murat, isyanı çok sert biçimde bastırdı. Ertesi gün çok sayıda İspanyol direnişçi kurşuna dizildi. Bu infazlar, Francisco Goya’nın ünlü tabloları “2 Mayıs 1808” ve özellikle “3 Mayıs 1808” ile dünya sanat tarihinin en sarsıcı görüntülerinden birine dönüştü.
Dos de Mayo’nun önemi, Madrid’deki ayaklanmanın askerî açıdan başarıya ulaşmasından gelmez. Tam tersine, ayaklanma kısa sürede bastırıldı. Ama bu olay, İspanya’nın farklı bölgelerinde Fransız işgaline karşı direnişi ateşledi. Halk milisleri, yerel cuntalar ve gerilla savaşlarıyla Fransız ordusuna karşı uzun ve yıpratıcı bir mücadele başladı. Hatta “gerilla” kelimesinin modern savaş tarihindeki güçlü anlamı da büyük ölçüde bu İspanyol direnişiyle yaygınlaştı.
Bu yüzden 2 Mayıs 1808, yalnız Madrid’in değil, Avrupa tarihinin de önemli kırılma günlerinden biridir. Napolyon orduları birçok yerde düzenli devlet ordularıyla savaşırken, İspanya’da halk direnişiyle, sokak öfkesiyle ve gerilla taktikleriyle karşılaştı. Dos de Mayo, işgal altındaki bir şehirde halkın “artık yeter” dediği an olarak tarihe geçti.
1885 – Anadolu’nun ilk idadilerinden Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nin temeli atıldı.
2 Mayıs 1885’te, Anadolu’nun eğitim tarihinde önemli bir yere sahip olan Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nin temeli törenle atıldı. O dönemde okul, bugünkü anlamda lise karşılığına yakın olan idadi düzeyinde düşünülmüştü. İdadiler, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde rüştiyeden sonra gelen, memur, öğretmen, subay ve yükseköğrenime gidecek gençleri yetiştirmeyi amaçlayan önemli ortaöğretim kurumlarıydı.
Okulun kuruluşunda Kastamonu Valisi Abdurrahman Nureddin Paşa’nın büyük rolü vardı. Bu nedenle okul onun adıyla anıldı. Osmanlı’nın son döneminde birçok taşra şehrinde modern eğitim kurumları açılmaya başlanmıştı; ancak Kastamonu’daki bu girişim, Anadolu’da modern lise eğitiminin erken ve güçlü örneklerinden biri olması bakımından ayrı bir önem taşıdı. Çünkü eğitim artık yalnız İstanbul merkezli bir ayrıcalık olmaktan çıkıyor, Anadolu şehirlerinde de yeni bir kuşak yetiştirmenin aracı haline geliyordu.
Abdurrahmanpaşa Lisesi’nin önemi yalnızca “ilklerden biri” olmasından ibaret değildir. Bu okul, Kastamonu’nun kültürel hayatını derinden etkiledi. Yıllar içinde çok sayıda öğrenci yetiştirdi; öğretmenleri, mezunları ve şehirle kurduğu bağ sayesinde Kastamonu’nun modernleşme hafızasının parçası oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte eğitimli kadroların oluşmasında bu tür idadilerin büyük payı vardı.
Osmanlı modernleşmesi çoğu zaman saray, ordu ve İstanbul üzerinden anlatılır. Oysa gerçek dönüşümün önemli bir kısmı, Kastamonu gibi Anadolu şehirlerinde açılan okullarda yaşandı. Bu okullarda yetişen gençler, devletin, taşranın, basının, eğitimin ve Cumhuriyet kadrolarının insan kaynağını oluşturdu.
Bu yüzden 2 Mayıs 1885, yalnızca bir okul binasının temel atma günü değildir. Anadolu’da modern eğitimin kökleşmeye başladığı, taşra şehirlerinin yeni bir kültürel ve idari kuşak yetiştirmeye yöneldiği önemli tarihlerden biridir. Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi de bu uzun hikâyenin en saygın ve köklü kurumlarından biri olarak anılmayı hak eder.
1889 – Uccialli Antlaşması imzalandı; bir çeviri hatası Etiyopya ile İtalya’yı savaşa sürükledi.
2 Mayıs 1889’da Etiyopya İmparatoru II. Menelik ile İtalya Krallığı arasında Uccialli Antlaşması imzalandı. Antlaşma ilk bakışta iki devlet arasında sınır, diplomasi ve dostluk ilişkilerini düzenleyen sıradan bir metin gibi görünüyordu. Fakat kısa süre içinde modern diplomasi tarihinin en ünlü metin krizlerinden birine dönüştü.
Sorun, antlaşmanın Amharca ve İtalyanca metinleri arasındaki farktan doğdu. Amharca metne göre Etiyopya, dış ilişkilerinde İtalya’nın aracılığından yararlanabilirdi. Yani bu bir tercih ve imkân cümlesiydi. İtalyanca metin ise bu ifadeyi çok daha bağlayıcı şekilde yorumladı. Buna göre Etiyopya dış ilişkilerini İtalya üzerinden yürütmek zorundaymış gibi bir anlam ortaya çıkıyordu. İtalya, bu farkı kullanarak Etiyopya’yı kendi himayesi altında bir devlet gibi göstermeye çalıştı.
Bu durum II. Menelik için kabul edilemezdi. Çünkü Etiyopya, Afrika’da Avrupalı sömürgeci güçler karşısında bağımsızlığını korumaya çalışan en önemli devletlerden biriydi. 19. yüzyılın sonlarında Avrupa devletleri Afrika’yı paylaşırken, İtalya da Eritre ve Somali üzerinden Doğu Afrika’da nüfuz kurmak istiyordu. Uccialli Antlaşması, İtalya açısından Etiyopya’yı adım adım denetim altına alma aracına dönüştürülmek istendi.
Menelik ise bu yorumu reddetti. Antlaşmanın iki metni arasındaki fark büyüdükçe diplomatik kriz derinleşti. İtalya, Etiyopya üzerinde koruyucu devlet gibi davranmaya çalıştı; Etiyopya ise bağımsızlığından vazgeçmedi. Sonunda bu gerilim 1895-1896 İtalya-Etiyopya Savaşı’na yol açtı.
Savaşın sonucu ise dönemin sömürgeci Avrupa dünyası için büyük bir şok oldu. Etiyopya ordusu, 1896’da Adwa Muharebesi’nde İtalyan ordusunu ağır yenilgiye uğrattı. Bu zafer, Afrika tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Çünkü Etiyopya, bir Avrupa sömürgeci gücünü açık savaşta yenerek bağımsızlığını korudu. Adwa, yalnız Etiyopya için değil, bütün Afrika ve sömürge karşıtı hareketler için sembolik bir zafer haline geldi.
Bu yüzden 2 Mayıs 1889’da imzalanan Uccialli Antlaşması, yalnız bir diplomasi belgesi değildir. Bir kelimenin, bir çeviri farkının ve metin yorumunun nasıl büyük bir savaşa dönüşebileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Aynı zamanda Afrika’nın sömürgecilik çağındaki direniş hafızasında çok önemli bir yer tutan Adwa Zaferi’nin de başlangıç noktalarından biridir.
1890 – İzmit-Büyükderbent demiryolu hattı açıldı; İzmit’in raylarla kurulan şehir hafızası güçlendi.
2 Mayıs 1890’da İzmit-Büyükderbent demiryolu hattı işletmeye açıldı. Yaklaşık 17,5 kilometrelik bu hat, Kocaeli’nin ulaşım ve şehir tarihi açısından önemli adımlardan biriydi. Bugün sıradan bir demiryolu bağlantısı gibi görünebilir; ancak 19. yüzyılın sonlarında demiryolu, bir şehrin ticaretini, nüfus hareketini, merkezle bağını ve gelişme yönünü değiştiren en güçlü araçlardan biriydi.
İzmit, Osmanlı döneminde İstanbul ile Anadolu arasındaki geçiş hattında stratejik bir kentti. Körfezi, limanı, orman ürünleri, tarımsal çevresi ve İstanbul’a yakınlığıyla zaten önemli bir konuma sahipti. Demiryolu ise bu konumu daha da güçlendirdi. İzmit-Büyükderbent hattı, yalnız iki nokta arasında yolcu ya da yük taşımak için değil, İzmit’i Anadolu içlerine bağlayan daha geniş ulaşım ağının parçası olarak anlam kazandı.
Bu hattın açılmasıyla İzmit’in kent içi ve çevre bağlantıları yeni bir döneme girdi. Demiryolu, malların daha hızlı taşınmasını, insanların daha kolay hareket etmesini ve şehir ile çevresindeki yerleşimler arasındaki ilişkinin sıklaşmasını sağladı. Büyükderbent ve çevresi, İzmit’in yalnız kıyıdaki bir merkez olmaktan çıkıp iç bölgelere doğru açılan bir geçiş noktası haline gelmesinde rol oynadı.
Demiryolunun Kocaeli tarihi açısından bir başka önemi de şehir hafızasında bıraktığı izdir. Raylar, istasyonlar, hemzemin geçitler, tren sesleri ve demiryolu çevresinde gelişen mahalleler, İzmit’in gündelik hayatının parçası oldu. Kocaeli’nin sanayi kenti kimliği daha sonraki dönemlerde çok daha güçlü biçimde öne çıkacaktı; ama bu sanayi ve lojistik kimliğin erken temellerinden biri de ulaşım ağlarıydı. Demiryolu, şehrin hem Osmanlı’nın son döneminde hem Cumhuriyet döneminde üretim ve taşımacılık açısından değer kazanmasını kolaylaştırdı.
İzmit’in demiryolu hikâyesi aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin yerel bir yansımasıdır. 19. yüzyılda imparatorluk, telgraf, demiryolu, liman ve yeni idari yapılarla merkez-taşra bağını güçlendirmeye çalışıyordu. İzmit-Büyükderbent hattı da bu sürecin Kocaeli’deki somut izlerinden biri olarak görülebilir.
Bu yüzden 2 Mayıs 1890, Kocaeli için yalnız teknik bir ulaşım tarihi değildir. İzmit’in raylarla Anadolu’ya, İstanbul’a ve çevre yerleşimlere bağlandığı; kentin ticaret, hareketlilik ve modernleşme hafızasında yeni bir sayfanın açıldığı gündür. Bugün Kocaeli’nin lojistik, sanayi ve ulaşım kenti kimliğini anlatırken bu erken demiryolu adımlarını da hatırlamak gerekir.
1892 – I. Dünya Savaşı’nın efsane savaş pilotu “Kızıl Baron” lakaplı Manfred von Richthofen doğdu.
2 Mayıs 1892’de, tarihe “Kızıl Baron” adıyla geçecek olan Alman savaş pilotu Manfred von Richthofen doğdu. I. Dünya Savaşı sırasında gökyüzündeki hava muharebelerinin en ünlü ismi haline geldi. Kullandığı kırmızı uçağı ve kazandığı hava zaferleri nedeniyle yalnız Almanya’da değil, düşmanları arasında bile efsaneleşti.
Richthofen aslında askerî kariyerine pilot olarak başlamadı. Önce süvari sınıfında görev yaptı. Ancak I. Dünya Savaşı’nda cephe savaşları siperlere sıkışınca klasik süvarinin eski önemi azaldı. Bunun üzerine havacılığa geçti. O dönem uçaklar henüz çok yeni, kırılgan ve tehlikeli araçlardı. Pilot olmak bugünkü anlamda gelişmiş teknolojinin olmadığı, neredeyse kumaş, tahta, motor ve cesaretle gökyüzüne çıkmak demekti.
Kızıl Baron’un ünü, savaş uçaklarının henüz yeni yeni ortaya çıktığı bir dönemde hava muharebesini adeta kişisel düelloya dönüştürmesinden gelir. Resmî kayıtlara göre 80 hava zaferi kazandı ve I. Dünya Savaşı’nın en başarılı savaş pilotu kabul edildi. Bu sayı, onu dönemin en büyük “as” pilotu yaptı. “As pilot” unvanı, çok sayıda düşman uçağını düşüren seçkin savaş pilotları için kullanılıyordu.
Ona “Kızıl Baron” denmesinin nedeni, soylu bir aileden gelmesi ve uçağını kırmızıya boyatmasıydı. Kırmızı uçak, hem düşman için korkutucu bir işaret hem de propaganda açısından güçlü bir sembol haline geldi. Richthofen’in komuta ettiği filo da zamanla “Uçan Sirk” diye anıldı. Çünkü birlik, cepheden cepheye hızla taşınabiliyor ve renkli uçaklarıyla gökyüzünde dikkat çekici bir görüntü oluşturuyordu.
Ancak bu efsanenin romantik tarafı kadar karanlık tarafı da vardır. Richthofen’in ünü, savaşın giderek daha modern ve ölümcül hale geldiği bir dönemde doğdu. Uçaklar başlangıçta keşif amacıyla kullanılırken kısa sürede makineli tüfeklerle donatılmış ölüm araçlarına dönüştü. Kızıl Baron, bir yandan cesaretin ve pilotaj yeteneğinin sembolü oldu; diğer yandan savaşın gökyüzüne taşınmasının da en tanınmış yüzlerinden biri haline geldi.
Manfred von Richthofen, 21 Nisan 1918’de Fransa üzerinde vurularak öldü. Henüz 25 yaşındaydı. Onu kimin düşürdüğü uzun yıllar tartışıldı; İngiliz ve Avustralya birlikleri arasında bu konuda farklı iddialar ortaya atıldı. Ancak ölümünden sonra bile efsanesi yaşamaya devam etti. Düşman askerleri tarafından askerî törenle gömülmesi, savaşın bütün vahşetine rağmen onun “saygı duyulan rakip” imajını daha da güçlendirdi.
Bugün Kızıl Baron, yalnız bir savaş pilotu olarak değil, modern hava savaşının doğuş dönemini temsil eden sembolik bir figür olarak da hatırlanır.
1896 – Budapeşte’de kıta Avrupası’nın ilk elektrikli yeraltı demiryolu açıldı.
2 Mayıs 1896’da Budapeşte’de Millennium Underground Railway adıyla bilinen yeraltı demiryolu açıldı. Bu hat, kıta Avrupası’nın ilk elektrikli yeraltı demiryolu olarak kabul edilir. Londra metrosu daha önce açılmıştı; ancak Budapeşte hattı, Avrupa kıtasında elektrikli metro ulaşımının öncü örneklerinden biri olması bakımından özel bir yere sahiptir.
Hattın açılışı, Macaristan için sembolik bir döneme denk geliyordu. 1896 yılı, Macarların Karpat Havzası’na gelişinin bininci yılı olarak kutlanıyordu. Budapeşte, bu büyük yıl dönümünde kendisini modern, Avrupalı ve iddialı bir başkent olarak göstermek istiyordu. Yeraltı demiryolu da bu modernleşmenin vitrinlerinden biri oldu.
Budapeşte’de böyle bir hattın yapılmasının pratik nedeni de vardı. Şehir hızla büyüyor, bulvarlar, meydanlar, parklar ve yeni kamu yapılarıyla modern bir başkent görünümü kazanıyordu. Özellikle Andrássy Bulvarı çevresindeki ulaşım ihtiyacı artmıştı. Yeraltı demiryolu hem yüzey trafiğini rahatlatacak hem de şehrin prestijli bölgelerini hızlı biçimde birbirine bağlayacaktı.
Bu hattın ilginç tarafı, teknolojik cesaretidir. 19. yüzyılın sonunda elektrikli ulaşım hâlâ yeni ve heyecan verici bir alandı. Buharlı sistemlerin dumanı, gürültüsü ve zorluğu düşünüldüğünde, elektrikli yeraltı demiryolu daha temiz, daha modern ve şehir hayatına daha uygun bir çözüm sunuyordu. Budapeşte bu adımla yalnız kendi ulaşım sorununu çözmedi; Avrupa kentlerine de yeni bir model gösterdi.
Budapeşte yeraltı demiryolu, bugün hâlâ şehrin kimliğinin önemli parçalarından biridir. Tarihî istasyonları, küçük ölçekli mimarisi ve 19. yüzyıl sonu mühendislik ruhunu taşıyan yapısıyla sadece bir ulaşım hattı değil, şehir tarihinin canlı bir mirası olarak görülür. UNESCO Dünya Mirası kapsamındaki Andrássy Bulvarı çevresiyle birlikte düşünüldüğünde, bu hat Budapeşte’nin modern kent kimliğinin temel simgelerinden biridir.
1913 – Türkiye’de bilim tarihçiliğinin kurucu isimlerinden Aydın Sayılı doğdu.
2 Mayıs 1913’te Aydın Sayılı doğdu. Türk bilim dünyasında özellikle bilim tarihi alanının en önemli kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir. Onu özel kılan şey, yalnızca akademisyen olması değil, bilimin tarihini, kültürünü ve medeniyetler arasındaki dolaşımını ciddi bir araştırma alanı haline getirmesiydi.
Aydın Sayılı’nın hayatındaki en dikkat çekici ayrıntılardan biri, eğitim yolculuğunda Mustafa Kemal Atatürk’ün doğrudan etkisinin bulunmasıdır. Genç yaşta başarılı bir öğrenci olarak dikkat çekti; Atatürk’ün yönlendirmesi ve desteğiyle yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında yer aldı. Amerika Birleşik Devletleri’nde Harvard Üniversitesi’nde eğitim gördü ve bilim tarihi alanında doktora yaptı. Bu yönüyle, bilim tarihi disiplininde doktora yapan ilk isimlerden biri olarak anılır.
Sayılı’nın çalışmaları, İslam dünyasında ve Türk-İslam medeniyetinde bilimsel düşüncenin gelişimine odaklandı. Astronomi, matematik, gözlemevleri, medreseler, bilim kurumları ve bilim insanları üzerine araştırmalar yaptı. Özellikle İslam dünyasında rasathaneler ve bilim kurumları üzerine çalışmaları, yalnız Türkiye’de değil, uluslararası akademik çevrelerde de değer gördü.
Onun önemi burada biraz daha iyi anlaşılır: Aydın Sayılı, “bizim geçmişimizde bilim vardı” türünden yüzeysel bir övünme dili kurmadı. Daha ciddi bir şey yaptı. Kaynaklara, metinlere, kurumlara ve bilimsel üretimin tarihsel şartlarına bakarak, bilimin hangi ortamda geliştiğini, hangi şartlarda zayıfladığını ve medeniyetler arasında nasıl aktarıldığını incelemeye çalıştı. Bu yüzden onun çalışmaları, hamasi bir tarih anlatısından çok akademik bilim tarihi çizgisine dayanır.
Aydın Sayılı aynı zamanda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde uzun yıllar görev yaptı. Türkiye’de bilim tarihinin üniversite içinde yerleşmesine, öğrenci yetişmesine ve bu alanın bağımsız bir akademik disiplin olarak kabul görmesine büyük katkı sağladı. Daha sonra Türk Tarih Kurumu’nda da önemli çalışmalar yürüttü.
Onun adı bugün yalnız kitaplarıyla değil, Türkiye’nin bilim ve düşünce tarihindeki yeriyle de hatırlanır. Hatta portresi, bir dönem Türkiye’de 5 liralık banknotların üzerinde yer aldı. Bu da onun yalnız akademi çevresinde değil, Cumhuriyet’in bilim ve eğitim ideali içinde sembolik bir yere sahip olduğunu gösterir.
Aydın Sayılı, 1993 yılında hayatını kaybetti. Ardında, Türkiye’de bilim tarihçiliğinin ciddiye alınmasını sağlayan güçlü bir akademik miras bıraktı.
1920 – Maarif Vekâleti kuruldu; Millî Mücadele’nin eğitim cephesi açıldı.
2 Mayıs 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından kısa süre sonra çıkarılan 3 sayılı yasa ile Maarif Vekâleti kuruldu. Bugünkü Millî Eğitim Bakanlığı’nın temeli olan bu vekâlet, Ankara’da kurulan yeni millî hükümetin on bir vekâletinden biri olarak örgütlendi.
Bu tarih, yalnızca bir bakanlığın kuruluş günü değildir. Çünkü 23 Nisan 1920’de TBMM açıldığında Ankara’daki hareket henüz savaşın, işgalin ve büyük bir belirsizliğin ortasındaydı. İstanbul işgal altındaydı, Osmanlı hükümeti etkisizleşmişti, Anadolu’da düzenli ordu henüz tam anlamıyla kurulmamıştı. Böyle bir ortamda eğitim işlerini yürütecek ayrı bir vekâlet kurulması, Millî Mücadele’nin yalnız cephede değil, okulda, dilde, kültürde ve yeni insan yetiştirme fikrinde de sürdürüleceğini gösteriyordu.
Maarif Vekâleti’nin görevi kolay değildi. Anadolu’da okulların önemli kısmı yetersizdi, öğretmen sayısı azdı, eğitim sistemi dağınıktı, savaş şartları yüzünden birçok yerde düzenli eğitim aksıyordu. Buna rağmen Ankara hükümeti, daha ilk günlerinde eğitimi devletin temel meselelerinden biri olarak ele aldı. Bu, genç millî hareketin ne yapmak istediğini gösteren çok önemli bir işaretti. Sadece ülkeyi kurtarmak değil, kurtarılan ülkenin nasıl bir toplumla geleceğe taşınacağını da düşünüyordu.
Maarif Vekâleti’nin kuruluşu, ileride Cumhuriyet’in eğitim devrimlerinin de zeminini hazırladı. Tevhid-i Tedrisat, harf devrimi, millet mektepleri, köy okulları, öğretmen yetiştirme politikaları ve modern müfredat tartışmaları hep bu kurumsal hattın devamı olarak gelişti. Ankara’da 1920’de atılan bu adım, Cumhuriyet’in “yeni insan, yeni toplum, yeni eğitim” fikrinin ilk idari temeliydi.
Bu yüzden 2 Mayıs 1920, Türkiye eğitim tarihi açısından kurucu bir tarihtir. Cephede bağımsızlık savaşı verilirken, Ankara’da eğitimin ayrı bir devlet görevi olarak örgütlenmesi, Millî Mücadele’nin yalnız silahla değil, bilgiyle, öğretmenle ve okul fikriyle de kazanılacağını gösteren güçlü bir adımdı.
1921 – İstanbul’un modern mimari hafızasında iz bırakan Alexandre Vallaury hayatını kaybetti.
2 Mayıs 1921’de Alexandre Vallaury hayatını kaybetti. Fransız asıllı, İstanbul doğumlu Levanten bir mimar olan Vallaury, Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’un mimari kimliğini şekillendiren en önemli isimlerden biri oldu. Onu özel kılan taraf, Batı mimarlık eğitimiyle Osmanlı-İstanbul estetiğini aynı çizgide buluşturabilmesiydi.
Vallaury, 1850’de İstanbul’da doğdu. Eğitimini Paris’te aldıktan sonra yeniden İstanbul’a döndü ve burada hem mimar hem de eğitimci olarak önemli bir rol üstlendi. Osman Hamdi Bey’in öncülüğünde kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde mimarlık eğitiminin gelişmesine katkı sağladı. Bu yönüyle yalnız bina yapan bir mimar değil, Osmanlı’da modern mimarlık eğitiminin kurucu kuşaklarından biri olarak da görülür.
Onun adı özellikle İstanbul’daki bazı simge yapılarla birlikte anılır. Osmanlı Bankası Genel Müdürlük Binası, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bazı bölümleri, Pera Palas Oteli, Düyun-u Umumiye Binası ve Afif Paşa Yalısı gibi yapılar Vallaury’nin mimari dünyasını gösteren önemli örnekler arasında sayılır. Bu eserlerde Batı kaynaklı neoklasik ve oryantalist etkilerle Osmanlı süsleme geleneği, İstanbul’un çok kültürlü şehir dokusuna uygun biçimde birleşir.
Vallaury’nin mimarlığını ilginç kılan şey, İstanbul’un o dönemdeki ruhunu çok iyi yakalamasıdır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı İstanbul’u; imparatorluğun modernleştiği, bankaların, otellerin, müzelerin, yeni kamu binalarının ve yabancı sermaye kurumlarının görünür hale geldiği bir şehirdi. Vallaury bu yeni İstanbul’un mimarlarından biriydi. Onun binalarında hem Avrupa’ya açılan bir imparatorluk başkentinin dili hem de yerel kimliğini tamamen kaybetmek istemeyen bir şehir hafızası görülür.
Özellikle Pera Palas, bu açıdan çok semboliktir. Orient Express yolcuları için yapılan otel, İstanbul’un Avrupa’yla kurduğu lüks, diplomatik ve turistik ilişkinin en güçlü mekânlarından biri haline geldi. Osmanlı Bankası binası ise finans, ticaret ve modern kurum mimarisinin İstanbul’daki önemli örneklerinden biriydi. Arkeoloji Müzeleri ise Osman Hamdi Bey’in kültür ve müzecilik vizyonuyla Vallaury’nin mimari dili arasında kurulan verimli ilişkinin ürünüdür.
Vallaury’nin eserleri bugün hâlâ İstanbul’da ayakta duran bir geçiş dönemini anlatır. Bu yapılar, Osmanlı’nın son yüzyılındaki modernleşme sancılarını, Levanten kültürün şehirdeki etkisini, Batı mimarlık biçimlerinin yerel unsurlarla nasıl karıştığını ve İstanbul’un imparatorluk başkentinden modern metropole dönüşme sürecini görünür kılar.
Bu yüzden 2 Mayıs 1921, yalnız bir mimarın ölüm tarihi değildir. İstanbul’un pek çok sembolik yapısına imza atan; şehrin geç Osmanlı modernleşmesini mimariyle anlatan Alexandre Vallaury’nin tarih sahnesinden çekildiği gündür. Onun mirası, bugün İstanbul sokaklarında hâlâ görülebilen zarif ve çok katmanlı bir şehir hafızası olarak yaşamaya devam eder.
1926 – Atlas Okyanusu’nun iki yakası arasında ilk faks mesajı gönderildi.
2 Mayıs 1926’da iletişim tarihinde dikkat çekici bir deneme yapıldı ve Atlas Okyanusu’nun iki yakası arasında ilk kez bir çizim, faks benzeri bir sistemle gönderildi. Londra’dan New York’a ulaştırılan bu görüntü, Amerikalı diplomat Alanson Bigelow Houghton’ın ünlü ressam Augustus John tarafından yapılmış bir portre çizimiydi. Çizim, Londra’dan gönderildi ve New York’ta The New York Times ofisinde alındı.
Bugün faks denince akla telefon hattına bağlı küçük bir ofis cihazı gelir. Oysa 1926’daki sistem çok daha erken ve deneysel bir teknolojiydi. Bu tür sistemler, bir fotoğrafı ya da çizimi satır satır tarıyor, görüntüyü elektrik sinyallerine dönüştürüyor, sonra karşı tarafta yeniden kâğıt üzerinde oluşturuyordu. Yani yapılan şey, bir kâğıdı fiziksel olarak gemiye ya da uçağa koymadan, okyanusun öte yakasında yeniden üretmekti. Bu, dönemi için neredeyse sihirli bir gelişmeydi.
Gönderilen kişinin kimliği de tesadüf değildi. Alanson B. Houghton, o yıllarda ABD’nin Londra Büyükelçisi olarak görev yapan önemli bir diplomattı. Daha önce iş dünyasında da tanınmış, ardından Amerika’nın diplomatik temsilcileri arasında yer almıştı. Onun portresinin seçilmesi, bu teknolojik gösteriye diplomatik ve sembolik bir anlam da katıyordu. Bir Amerikan büyükelçisinin Londra’da çizilen portresi, birkaç dakika ya da saatler içinde New York’ta görünür hale geliyordu. Bu, yalnız teknik bir başarı değil, iki kıta arasındaki mesafenin iletişim yoluyla küçülmesiydi.
Çizimi yapan Augustus John ise dönemin en tanınmış İngiliz portre ressamlarından biriydi. Yani gönderilen görüntü sıradan bir kroki değildi; sanat değeri olan, tanınmış bir sanatçının elinden çıkmış bir portreydi. Bu da olayın gazetecilik ve teknoloji kadar kültür tarihiyle de ilişkili olduğunu gösterir. Çünkü artık yalnız kelimeler değil, çizgiler, yüzler, imzalar ve görsel malzeme de kıtalar arasında hızla aktarılabilecekti.
Bu gelişmenin gazetecilik açısından önemi büyüktü. 19. yüzyılda haberler telgrafla hızlanmıştı; ama fotoğraflar ve çizimler hâlâ büyük ölçüde fiziksel taşıma yöntemlerine bağlıydı. Bir görüntünün Avrupa’dan Amerika’ya ulaşması çoğu zaman gemiyle günler alabiliyordu. Faks ve wirephoto benzeri teknolojiler ise gazetelere bambaşka bir imkân sundu. Artık uzak ülkelerdeki bir kişi, olay, imza ya da belge, çok daha kısa sürede gazete sayfasına taşınabilecekti.
Bu yüzden 2 Mayıs 1926, yalnızca “ilk faks gönderildi” diye geçiştirilecek bir tarih değildir. Bu olay, modern görsel haberleşmenin erken adımlarından biridir. Telgrafın kelimeyi, telefonun sesi taşıdığı dünyada, faks benzeri sistemler artık görüntüyü de uzak mesafeye taşımanın mümkün olduğunu gösterdi. Bugün e-posta, tarayıcı, dijital fotoğraf ve anlık mesajlaşma bize sıradan geliyor olabilir; ama onların arkasında, Londra’dan New York’a gönderilen bu erken portre çizimi gibi unutulmuş teknik mucizeler vardır.
1927 – Buck v. Bell kararı çıktı; ABD’de zorla kısırlaştırma hukuk eliyle meşrulaştırıldı.
2 Mayıs 1927’de ABD Yüksek Mahkemesi, Amerikan hukuk tarihinin en karanlık kararlarından biri olan Buck v. Bell kararını verdi. Mahkeme, Virginia eyaletindeki zorla kısırlaştırma yasasını anayasaya aykırı bulmadı. Böylece devletin, “zihinsel yetersizlik” ya da “toplumsal uygunsuzluk” gibi gerekçelerle bazı insanları kendi rızaları dışında kısırlaştırmasının önü hukuk eliyle açıldı.
Davanın merkezinde Carrie Buck adlı genç bir kadın vardı. Carrie Buck, Virginia’da bir kurumda tutuluyordu ve “zihinsel açıdan yetersiz” olduğu iddia ediliyordu. Annesi de benzer biçimde damgalanmıştı. Kızı Vivian için de aynı iddia ortaya atıldı. Böylece üç kuşak üzerinden, ailenin “kalıtsal olarak kusurlu” olduğu savunuldu. Oysa sonraki değerlendirmeler, bu etiketlerin büyük ölçüde sınıfsal önyargı, cinsiyetçi bakış ve dönemin sahte bilim anlayışıyla ilişkili olduğunu gösterdi.
Kararın arkasında o dönemin öjeni düşüncesi vardı. Öjeni, insan toplumunun “genetik olarak iyileştirilebileceği” iddiasına dayanıyordu. Bu anlayışa göre yoksullar, engelliler, ruhsal hastalığı olduğu düşünülenler, suçlular ya da “uygunsuz” görülen gruplar çoğalmamalıydı. Bugün insan hakları açısından dehşet verici görünen bu fikirler, 20. yüzyılın başlarında ABD ve Avrupa’da bazı bilim çevrelerinde, hukukçular arasında ve siyasetçilerde ciddi destek buluyordu.
Yüksek Mahkeme’nin kararındaki en ürkütücü ifade, yargıç Oliver Wendell Holmes’un meşhur cümlesiydi: “Üç kuşak embesil yeter.” Bu cümle, yalnız Carrie Buck’ın hayatını değil, devletin insan bedeni üzerinde nasıl korkunç bir yetki kurabildiğini gösteren sembolik bir cümle olarak tarihe geçti.
Buck v. Bell kararının sonuçları ağır oldu. ABD’de on binlerce insan, çoğu zaman doğru dürüst yargı süreci işletilmeden, rızası alınmadan ya da neye maruz kaldığını tam anlamadan kısırlaştırıldı. Bu uygulamalar özellikle kadınları, yoksulları, engellileri, azınlıkları ve kurumlarda yaşayan savunmasız insanları hedef aldı. Daha da sarsıcı olan, bu tür öjeni politikalarının daha sonra Nazi Almanyası tarafından da dikkatle incelenmiş olmasıdır.
Bu karar, uzun yıllar Amerikan hukukunun utanç verici sayfalarından biri olarak kaldı. Bugün Buck v. Bell, bilim kisvesi altında üretilen önyargıların, devlet gücüyle birleştiğinde insan haklarını nasıl yok edebileceğini gösteren çok ağır bir örnek olarak anılır.
Bu yüzden 2 Mayıs 1927, yalnız bir mahkeme kararının tarihi değildir. Hukukun, bilimin ve devletin yanlış ellerde birleştiğinde insan bedenine, özgürlüğüne ve onuruna nasıl saldırabileceğini gösteren karanlık bir gündür. Buck v. Bell kararı, modern dünyaya şu sert dersi bırakmıştır: Bir toplum, “kamu yararı” ya da “bilim” adına en savunmasız insanları feda etmeye başladığında, artık hukuk da adalet olmaktan çıkabilir.
1930 – Türk sinemasının kendine özgü komedi diliyle hatırlanan ismi Öztürk Serengil doğdu.
2 Mayıs 1930’da Öztürk Serengil doğdu. Türk sinemasında özellikle 1960’lı ve 1970’li yılların en tanınan komedi oyuncularından biri oldu. Serengil, kendine has konuşma biçimi, mimikleri, abartılı tavırları ve halkın diline yerleşen sözleriyle Yeşilçam’ın en özel karakter oyuncularından birine dönüştü.
Öztürk Serengil’in sinemadaki asıl gücü, klasik yakışıklı jön ya da ağırbaşlı komedyen kalıbına sığmamasındaydı. O, çoğu zaman biraz kurnaz, biraz sakar, biraz gösteriş meraklısı, biraz da çaresiz karakterleri oynadı. Seyirci, onun karakterlerinde hem güldüren bir abartı hem de tanıdık bir insan hali buldu. Bu yüzden Serengil’in komedisi yalnız espriye değil, beden diline, ses tonuna ve karakterin kendini olduğundan büyük gösterme çabasına dayanıyordu.
Onun en meşhur yönlerinden biri de Türkçeye kattığı tuhaf, eğlenceli ve parodiye açık kelimelerdi. “Yeşşe”, “Kelaj”, “Abidik gubidik” gibi ifadeler, Serengil’in halk arasında yaygınlaşan mizah dilinin parçaları haline geldi. Bu sözler bazen anlamsız gibi görünse de onun komedisinde önemli bir işlev görüyordu. Serengil, dili bükerek, bozarak, şiveli ve absürt bir ritme sokarak seyirciyi güldürüyordu.
Sinema kariyerinde çok sayıda filmde rol aldı. Komedi filmlerinin yanı sıra farklı türlerde de göründü; ancak halk hafızasında en çok güldürü rolleriyle kaldı. Televizyonun henüz bugünkü kadar yaygın olmadığı dönemde sinema salonları, gazinolar ve sahne gösterileriyle geniş kitlelere ulaştı. Aynı zamanda sahne hayatı ve şov dünyasıyla da yakından ilişkiliydi.
Öztürk Serengil’in hayatında parıltılı taraf kadar zor dönemler de vardı. Geçirdiği sağlık sorunları, özel hayatındaki çalkantılar ve değişen eğlence dünyası, onun yaşamının hüzünlü tarafını oluşturdu. Bu da aslında birçok Yeşilçam komedyeninde görülen o tanıdık çelişkiyi hatırlatır: Perdede kahkaha yaratan insanların kendi hayatlarında ağır bedeller taşıması.
Öztürk Serengil, 1999 yılında hayatını kaybetti. Ardında yüzlerce sahne, unutulmaz replikler, taklit edilen bir konuşma biçimi ve Türk halk komedisinin kendine özgü damarlarından birini bıraktı.
1938 – Türk süvarileri Roma’da Mussolini Kupası’nı kazandı.
2 Mayıs 1938’de Türk Ordu Süvari Ekibi, Roma’da düzenlenen Milletler Kupası yarışlarında büyük bir başarı elde ederek altın Mussolini Kupası’nı kazandı. Bu başarı, Cumhuriyet’in erken döneminde Türk biniciliğinin uluslararası alanda kazandığı en parlak sonuçlardan biri olarak anıldı.
O yıllarda binicilik ve süvari geleneği, yalnızca sportif bir alan değildi. At, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan askerî kültürün en güçlü sembollerinden biriydi. Cumhuriyet’in modern ordusu kurulurken süvari birlikleri hâlâ önemini koruyor; binicilik ise disiplin, cesaret, denge ve askerî zarafetin birleştiği bir alan olarak görülüyordu. Bu nedenle Türk süvarilerinin Avrupa’da kazandığı başarı, sadece bir spor kupası değil, genç Cumhuriyet ordusunun uluslararası vitrine çıkışı anlamına da geliyordu.
Roma’daki yarışmalar, dönemin prestijli binicilik organizasyonları arasındaydı. Avrupa’nın güçlü süvari ve binicilik geleneklerine sahip ülkeleri bu tür yarışmalarda boy gösteriyor, başarılar askerî disiplinin ve ulusal temsilin parçası sayılıyordu. Türk ekibinin burada öne çıkması, Türkiye’nin yalnız diplomasi ve reformlarla değil, askerî spor ve temsil kabiliyetiyle de Avrupa sahnesinde görünür olmak istediğini gösteriyordu.
Bu başarının arkasında en çok anılan isimlerden biri Cevat Kula’dır. Türk binicilik tarihinde önemli yere sahip olan Kula, Cumhuriyet dönemi süvari geleneğinin simge sporcularından biri kabul edilir. Türk süvari ekibinin Roma’daki başarısı da uzun yıllar boyunca onun adıyla ve dönemin seçkin binicileriyle birlikte hatırlandı.
Mussolini Kupası’nın adı, dönemin İtalya’sındaki faşist rejimin lideri Benito Mussolini’den geliyordu. Bu da olaya ayrı bir tarihsel katman kazandırır. 1938 Avrupa’sı savaş öncesi gerilimlerin hızla arttığı bir dönemdi. İtalya faşist yönetim altındaydı, Almanya’da Hitler rejimi güçlenmişti ve Avrupa yeni bir büyük felakete doğru ilerliyordu. Böyle bir atmosferde Roma’da kazanılan kupa, sporun masum rekabet alanı olmasının yanında, dönemin ulusal prestij ve propaganda dünyasının da parçasıydı.
Bu yüzden 2 Mayıs 1938, Türk spor ve askerî tarihinin ilginç kesişimlerinden biridir. Türk Ordu Süvari Ekibi’nin Roma’da kazandığı Mussolini Kupası hem Cumhuriyet’in atlı askerî mirasını hem de Türkiye’nin uluslararası alanda kendini gösterme arzusunu yansıtan sembolik bir başarı olarak hatırlanır.
1945 – Nazi rejiminin son kadroları Berlin’de çöktü; Hitler’in çevresindeki birçok isim aynı gün öldü.
2 Mayıs 1945, Nazi Almanyası’nın yalnız askerî olarak değil, yönetici kadroları bakımından da çöktüğü günlerden biri oldu. Hitler’in 30 Nisan’da intihar etmesinden sonra Berlin’deki sığınak dünyası birkaç gün içinde dağıldı. Sovyet ordusu kenti ele geçirmiş, Reich’ın merkezi çökmüş, Nazi yönetiminin son halkası ya intihar etmiş ya kaçmaya çalışmış ya da teslim olmuştu.
Bu karanlık sonun içinde birçok isim aynı tarihte hayatını kaybetti. Hitler’in en yakın adamlarından Martin Bormann, Nazi Partisi’nin en güçlü bürokratlarından biriydi. Hitler’in özel sekreteri olarak Führerbunker’de son ana kadar etkili kaldı. Berlin’den kaçmaya çalışırken öldü. Uzun yıllar akıbeti tartışıldı; hatta savaştan sonra Güney Amerika’ya kaçtığına dair iddialar ortaya atıldı. Ancak daha sonra bulunan kalıntılar ve yapılan incelemeler, Bormann’ın 1945’te Berlin’de öldüğünü doğruladı.
Aynı gün ölenlerden biri de General Hans Krebs idi. Nazi Almanyası Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı olan Krebs, Hitler’in ölümünden sonra Sovyetlerle teslim koşullarını görüşmeye çalışan isimlerden biri oldu. Sovyet tarafıyla temas kurdu, ancak Almanya’nın koşulsuz teslimi dışında bir seçenek kalmadığı anlaşıldı. Bunun ardından Krebs, Führerbunker’de intihar etti. Onun ölümü, Alman ordusunun artık siyasal ve askerî olarak çıkış yolu kalmadığını gösteren simgesel anlardan biridir.
Wilhelm Burgdorf da aynı çevrenin parçasıydı. Nazi Almanyası’nda piyade orgeneral rütbesine kadar yükselmiş, Hitler’in yakın askerî kadrosunda yer almıştı. O da Berlin’deki son saatlerde intihar eden generaller arasındaydı. Bu isimlerin ölümü, Nazi rejiminin askerî elitinin son ana kadar Hitler’e bağlı kaldığını ve çöküş anında hesap vermek yerine ölümü seçtiğini gösterir.
Walther Hewel ise Nazi diplomasisinin Hitler’e yakın isimlerinden biriydi. Dışişleri çevresinden gelmesine rağmen, savaşın son günlerinde Berlin’de Hitler’in yakınında bulunuyordu. O da Reich’ın çöküşü sırasında intihar edenlerden biri oldu. Hewel’in hikâyesi, Nazi devletinde diplomasi ile lider kültünün nasıl iç içe geçtiğini gösteren örneklerden biridir.
Bu listedeki daha farklı figürlerden biri Max de Crinis’tir. Avusturyalı bir psikiyatr olan De Crinis, yalnız bir hekim değil, Nazi Almanyası’nın tıp ve psikiyatri alanındaki karanlık politikalarıyla ilişkilendirilen bir isimdi. Rejimin sağlık politikalarında ve özellikle psikiyatri çevrelerinde etkili oldu. Savaşın sonunda o da intihar etti. Onun adı, Nazi döneminde bilimin ve tıbbın insanlık dışı devlet politikalarına nasıl alet edilebildiğini hatırlatır.
Bu isimlerin aynı gün etrafında anılması, 2 Mayıs 1945’in neden önemli olduğunu daha iyi gösterir. Berlin düşerken yalnız cepheler çözülmedi; Nazi rejiminin bürokratları, generalleri, diplomatları ve ideolojik kadroları da birer birer sahneden çekildi. Kimi kaçmaya çalıştı, kimi intihar etti, kimi teslim görüşmelerinin sonuçsuz kaldığını gördü. Ortaya çıkan tablo, iktidarını şiddet, propaganda, savaş ve imha üzerine kurmuş bir rejimin sonunda kendi merkezinde çöken karanlık bir yapıydı.
Bu yüzden 2 Mayıs 1945, sadece Berlin’in teslim olduğu günlerden biri değildir. Aynı zamanda Hitler’in çevresindeki son Nazi kadrolarının dağıldığı, Führerbunker dünyasının kapandığı ve Üçüncü Reich’ın insan kadrosu bakımından da çöktüğü tarih olarak okunmalıdır.
1945 – Almanya’nın çöküşü hızlandı; İtalya’daki ve Berlin’deki Nazi birlikleri teslim olmaya başladı.
2 Mayıs 1945’te II. Dünya Savaşı’nın Avrupa cephesinde Nazi Almanyası’nın artık sonuna geldiği açık biçimde görüldü. İtalya’daki Alman işgal birlikleri Müttefik ordularına teslim olmaya başladı. Aynı gün Berlin’deki Alman kuvvetleri de Sovyet Mareşal Georgi Jukov’un komutasındaki birliklere karşı direnişi bırakma sürecine girdi. Bu gelişmeler, Almanya’nın birkaç gün sonra imzalayacağı genel teslimiyetin habercisiydi.
İtalya cephesinde savaş zaten aylar boyunca Alman ordusu için geri çekilme ve savunma savaşı haline gelmişti. Mussolini rejimi çökmüş, İtalya taraf değiştirmiş, Alman birlikleri ise kuzeyde tutunmaya çalışmıştı. 1945 baharında Müttefiklerin ilerleyişi karşısında Alman savunması çözüldü. İtalya’daki Alman kuvvetlerinin teslim olması, Akdeniz ve Güney Avrupa cephesinde savaşın fiilen bitmesi anlamına geliyordu.
Berlin’de ise durum çok daha dramatikti. Sovyet ordusu kenti kuşatmış, sokak sokak ilerlemişti. Hitler 30 Nisan’da sığınakta intihar etmiş, Nazi yönetiminin merkezi fiilen dağılmıştı. Buna rağmen şehirdeki Alman birlikleri bir süre daha direndi. 2 Mayıs’ta Berlin Savunma Komutanı General Helmuth Weidling, Sovyetlere teslim oldu ve kentteki Alman birliklerine silah bırakma emri verdi. Böylece Berlin Muharebesi sona erdi.
Berlin’in düşüşü yalnız askerî bir yenilgi değildi. Nazi rejiminin kalbi, yıllarca Avrupa’yı kana bulayan ideolojinin merkezi, Sovyet askerlerinin eline geçmişti. Reichstag’a çekilen kızıl bayrak, Hitler’in intiharı, Goebbels ailesinin ölümü ve Berlin’in teslimi sadece birkaç gün içinde yaşandı. Bu nedenle 1945’in son Nisan ve ilk Mayıs günleri, yalnız savaşın değil, 20. yüzyılın en karanlık rejimlerinden birinin çöküş sahnesi olarak hafızaya kazındı.
2 Mayıs 1945 bu yüzden II. Dünya Savaşı tarihinde büyük bir eşiktir. Avrupa’da savaş henüz resmen bitmemişti; Almanya’nın genel teslimi birkaç gün sonra gelecekti. Ama İtalya’da Alman birliklerinin silah bırakması ve Berlin’in düşmesiyle artık sonuç belliydi. Nazi Almanyası çökmüş, Avrupa savaşının son perdesi açılmıştı.
1954 – Türkiye genel seçimleri yapıldı; Demokrat Parti siyasal gücünün zirvesine çıktı.
2 Mayıs 1954’te Türkiye’de genel seçimler yapıldı. Bu seçim, Demokrat Parti’nin Türk siyasetindeki en büyük zaferlerinden biri oldu. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, dört yıllık iktidar döneminin ardından sandıktan çok daha güçlü çıktı ve Meclis’te ezici bir çoğunluk elde etti.
1954 seçimlerinin arka planında, Demokrat Parti’nin ilk iktidar yıllarında yarattığı büyük toplumsal destek vardı. 1950 sonrasında Türkiye’de tarımda makineleşme artmış, kırsal kesimde traktör kullanımı yaygınlaşmış, yollar yapılmış, kredi imkânları genişlemiş ve geniş halk kesimleri Demokrat Parti iktidarını “devletin halka yaklaşması” olarak görmüştü. Özellikle köylü, küçük esnaf ve taşra seçmeni açısından DP, tek parti döneminin mesafeli devlet anlayışına karşı daha sıcak ve ulaşılabilir bir iktidar görüntüsü veriyordu.
Seçim sistemi de Demokrat Parti’nin Meclis çoğunluğunu büyüttü. O dönemde uygulanan çoğunluk sistemi nedeniyle, oy oranı ile milletvekili sayısı arasında büyük fark oluşabiliyordu. DP, oyların çoğunu alarak Meclis’te çok daha büyük bir sandalye üstünlüğüne ulaştı. CHP ise hatırı sayılır bir oy almasına rağmen Meclis’te çok sınırlı bir temsil gücüne sıkıştı. Bu durum, Türkiye’de seçim sistemi ve temsil adaleti tartışmalarının erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
1954 seçimleri, Demokrat Parti için bir zirveydi; ama aynı zamanda sonraki gerilimlerin de başlangıç noktalarından biri oldu. Çünkü Meclis çoğunluğu, iktidarın kendisini daha güçlü ve daha az denetlenebilir hissetmesine yol açtı. Muhalefet üzerindeki baskılar, basınla gerilimler, üniversite çevreleriyle çatışmalar ve siyasal kutuplaşma ilerleyen yıllarda daha belirgin hale geldi. Yani 1954 zaferi, DP’nin en parlak anı olduğu kadar, 1960’a giden sert siyasi iklimin de ilk büyük eşiğiydi.
Bu seçimin yerel düzeyde de önemli sonuçları vardı. Kocaeli gibi sanayi, ticaret ve geçiş hattı üzerinde bulunan şehirlerde Demokrat Parti’nin taşra ve kent seçmeniyle kurduğu bağ daha görünür hale geldi. Kocaeli’de de seçimler, yerel siyasal dengelerin Demokrat Parti lehine güçlendiği bir dönemin parçası olarak okunabilir. Bu tablo, Türkiye’de çok partili siyasetin yalnız Ankara’daki liderler üzerinden değil, il il, ilçe ilçe, yerel toplumsal beklentiler üzerinden şekillendiğini gösterir.
2 Mayıs 1954 bu yüzden yalnız bir seçim günü değildir. Demokrat Parti bu seçimle halk desteğinin zirvesine çıktı; fakat aynı zafer, iktidarın sınırları, muhalefetin alanı, basın özgürlüğü ve demokratik denge meselelerini de daha yakıcı hale getirdi. Bu nedenle 1954 seçimleri, Türkiye demokrasi tarihinin hem parlak katılım hem de yaklaşan krizler bakımından dikkatle okunması gereken dönemeçlerinden biridir.
1957 – ABD’de “cadı avı” siyasetinin sembol ismi Joseph McCarthy hayatını kaybetti.
2 Mayıs 1957’de Amerikalı senatör Joseph Raymond McCarthy hayatını kaybetti. McCarthy, ABD yakın tarihinde bir siyasetçiden çok, bir dönemin adı haline gelmiş figürlerden biridir. Onun adıyla anılan McCarthycilik, özellikle 1950’lerde Amerika’da komünizm korkusu üzerinden yürütülen suçlama, fişleme, kara listeye alma ve siyasi baskı atmosferini anlatmak için kullanılır.
McCarthy’nin yükselişi Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında başladı. II. Dünya Savaşı bitmiş, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki gerilim hızla artmış, Çin’de komünist devrim gerçekleşmiş, Kore Savaşı başlamıştı. Amerika’da komünistlerin devlete, orduya, medyaya ve kültür dünyasına sızacağına dair korku büyüyordu. McCarthy tam bu korkunun üzerine sahneye çıktı. 1950’de yaptığı bir konuşmada, ABD Dışişleri Bakanlığı içinde çok sayıda komünist bulunduğunu iddia ederek ülke gündemine oturdu.
Asıl sorun, McCarthy’nin iddialarının çoğu zaman somut kanıtlara değil, şüpheye, söylentiye ve siyasi baskıya dayanmasıydı. İnsanlar yalnız fikirleri, eski bağlantıları, tanıdıkları ya da sorgulamalarda verdikleri cevaplar nedeniyle hedef haline getirilebiliyordu. Sanatçılar, akademisyenler, devlet memurları, gazeteciler ve askerî yetkililer bu atmosferden etkilendi. Hollywood’da kara listeler oluştu; birçok insan işini, itibarını ve mesleki geleceğini kaybetti.
McCarthy’nin en güçlü olduğu dönem, Senato soruşturmalarıyla kamuoyunu baskı altına aldığı yıllardı. Televizyonun yaygınlaşmaya başladığı dönemde, sorgulamalar büyük kitleler tarafından izlendi. Fakat bu görünürlük sonunda onun aleyhine döndü. 1954’teki Ordu-McCarthy duruşmaları, McCarthy’nin saldırgan üslubunu ve yöntemlerini milyonların gözünün önüne serdi. Özellikle ordu avukatı Joseph Welch’in ona yönelttiği “Hiç mi edep duygunuz kalmadı?” sözü, McCarthy’nin çöküş anlarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aynı yıl ABD Senatosu McCarthy’yi kınadı. Bu karar, onun siyasi gücünü büyük ölçüde bitirdi. Birkaç yıl önce ülkenin en korkulan siyasetçilerinden biri olan McCarthy, kısa sürede yalnızlaştı ve etkisini kaybetti. 1957’de, henüz 48 yaşındayken hayatını kaybetti.
Joseph McCarthy’nin tarihsel önemi, yalnız komünizm karşıtı bir senatör olmasından gelmez. Onu önemli yapan şey, demokrasilerde korku siyasetinin, kanıtsız suçlamaların ve iç düşman arayışının nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini göstermesidir. McCarthycilik bugün hâlâ yalnız Amerika için değil, her ülkede fikir özgürlüğünü ve hukuk güvenliğini tehdit eden siyasi atmosferleri anlatmak için kullanılan güçlü bir kavramdır.
1969 – Hitler’in iktidara giden yolunu açan muhafazakâr siyasetçilerden Franz von Papen hayatını kaybetti.
2 Mayıs 1969’da Alman devlet adamı ve diplomat Franz von Papen hayatını kaybetti. Papen, Almanya tarihinin en tartışmalı siyasetçilerinden biridir. Onu önemli kılan şey, yalnızca kısa süre Almanya şansölyeliği yapması değil, Adolf Hitler’in iktidara geliş sürecinde oynadığı kritik ve ağır sorumluluk taşıyan roldür.
Papen, aristokrat kökenli, Katolik muhafazakâr bir siyasetçiydi. 1932’de Weimar Cumhuriyeti’nin son yıllarında Almanya Şansölyesi oldu. Ancak hükümeti parlamentoda güçlü bir desteğe sahip değildi. Almanya o sırada ekonomik kriz, sokak şiddeti, komünizm korkusu, Nazi yükselişi ve siyasal istikrarsızlık içinde savruluyordu. Papen, demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek yerine, onu baypas eden otoriter çözümlere yönelen muhafazakâr elitlerin temsilcilerinden biri haline geldi.
Tarihteki asıl kırılma ise 1933’te yaşandı. Papen, Hitler’i kontrol edebileceğini düşünen muhafazakâr çevrelerin en önemli isimlerinden biriydi. Nazi Partisi’nin kitle desteğini kullanmak, ama Hitler’i devletin geleneksel elitleri içinde sınırlamak istediler. Bu hesapla Hitler’in şansölye yapılmasını desteklediler. Papen de yeni hükümette başbakan yardımcısı oldu. Meşhur ve feci yanılgı şuydu: Hitler’i çerçeve içine alabileceklerini sandılar.
Ama tam tersi oldu. Hitler, kısa süre içinde devletin bütün aygıtlarını ele geçirdi; muhalefeti tasfiye etti, özgürlükleri ortadan kaldırdı, diktatörlüğünü kurdu. Papen ve benzeri muhafazakâr siyasetçiler, Nazi hareketini kullanacaklarını sanırken, onun iktidara yürüyüşünün kapısını açmış oldular. Bu yüzden Papen’in adı, tarihte en çok “otoriter popülizmi hafife alan elit aklın büyük hatası” ile birlikte anılır.
1934’teki Uzun Bıçaklar Gecesi sırasında Papen’in çevresinden bazı isimler öldürüldü; kendisi ise siyasi olarak etkisizleştirildi. Daha sonra Nazi Almanyası adına diplomatlık yaptı. Avusturya’da büyükelçi olarak görev aldı ve Almanya’nın Avusturya üzerindeki baskı politikasında rol oynadı. Ardından Türkiye’de Alman büyükelçisi oldu. II. Dünya Savaşı yıllarında Ankara’da görev yapması, Türkiye’nin tarafsızlık politikası ve Almanya’nın Türkiye’yi kendi çizgisine çekme çabaları açısından önemlidir.
Savaş sonrasında Papen, Nürnberg’de yargılandı. Ana savaş suçluları davasında beraat etti; ancak daha sonra Almanya’daki denazifikasyon sürecinde çeşitli yaptırımlarla karşılaştı. Hayatının son döneminde anılarını yayımladı ve kendisini savunmaya çalıştı. Fakat tarihsel hüküm çok daha serttir: Papen, Hitler’in neye dönüşeceğini yeterince görmeyen ya da görmek istemeyen, iktidar hesabı uğruna demokrasinin kapılarını tehlikeli bir harekete açan siyasetçilerden biri olarak hatırlanır.
1972 – FBI’ı neredeyse yarım yüzyıl yöneten J. Edgar Hoover hayatını kaybetti.
2 Mayıs 1972’de J. Edgar Hoover hayatını kaybetti. Amerikan yakın tarihinin en etkili ve en tartışmalı kamu görevlilerinden biri olan Hoover, FBI’ın kurucu direktörü olarak kabul edilir ve kurumu 1924’ten ölümüne kadar, neredeyse 48 yıl boyunca yönetti.
Hoover’ın önemi, yalnız uzun süre görevde kalmasından gelmez. O, FBI’ı küçük ve dağınık bir federal soruşturma biriminden, modern polislik tekniklerini kullanan güçlü bir ulusal güvenlik ve istihbarat kurumuna dönüştürdü. Parmak izi arşivleri, kriminal laboratuvarlar, profesyonel ajan eğitimi, federal suç takibi ve organize suçla mücadele gibi alanlarda FBI’ın kurumsal kimliğinin oluşmasında belirleyici rol oynadı.
1930’larda Amerikan kamuoyu onu özellikle gangsterlerle mücadele üzerinden tanıdı. John Dillinger, Baby Face Nelson, Pretty Boy Floyd gibi dönemin ünlü suçluları FBI operasyonlarıyla gündeme geldi. Hoover bu dönemi çok iyi kullandı; FBI ajanları “G-Men” adıyla popüler kültürde kahramanlaştırıldı. Sinema, gazeteler ve radyo, FBI’ın disiplinli, modern ve sert yüzünü halka taşıdı. Hoover da kendisini bu yeni federal güvenlik düzeninin simge ismi haline getirdi.
Fakat Hoover’ın mirası yalnız başarı hikâyesi değildir. Asıl tartışmalı tarafı, FBI’ı siyasal gözetim ve baskı aracı gibi kullanmasıdır. Özellikle komünizm korkusu, Soğuk Savaş, sivil haklar hareketi, savaş karşıtı gruplar ve siyah özgürlük mücadelesi dönemlerinde FBI, çok sayıda kişi ve örgütü izledi, fişledi ve yıpratmaya çalıştı. Martin Luther King Jr. başta olmak üzere birçok sivil haklar savunucusu Hoover döneminde yoğun FBI takibine alındı.
Hoover’ın adı en çok COINTELPRO adlı gizli programla birlikte anılır. Bu program kapsamında FBI, tehdit olarak gördüğü siyasi örgütleri yalnız izlemekle kalmadı; bazılarını bölmeye, itibarsızlaştırmaya, içlerine ajan yerleştirmeye ve etkisiz hale getirmeye çalıştı. Bu uygulamalar, Amerikan demokrasisinde devlet güvenliği ile sivil özgürlükler arasındaki en büyük tartışmalardan birini doğurdu.
Hoover’ın gücü o kadar büyümüştü ki, birçok başkan onunla çalışmak zorunda kaldı ama onu görevden almaya cesaret edemedi. Franklin Roosevelt’ten Richard Nixon’a kadar farklı başkanlar döneminde görevini sürdürdü. Bunun arkasında yalnız kurumsal başarısı değil, siyasetçiler ve kamu figürleri hakkında tuttuğu dosyalarla yarattığı korku da vardı. Hoover, Washington’da yalnız bir bürokrat değil, başlı başına bir güç merkeziydi.
Ölümünden sonra FBI direktörlerinin görev süresine sınırlama getirilmesi de onun mirasının ne kadar tartışmalı olduğunu gösterir. Çünkü Hoover örneği, bir güvenlik bürokratının çok uzun süre denetimsiz güç kullanmasının demokrasi açısından ne kadar tehlikeli olabileceğini ortaya koymuştu.
Bu yüzden 2 Mayıs 1972, yalnız bir FBI başkanının ölüm tarihi değildir. J. Edgar Hoover’ın hayatı, modern güvenlik devletinin iki yüzünü aynı anda gösterir: Bir yanda profesyonel suçla mücadele, teknik kapasite ve kurumsallaşma; diğer yanda siyasal gözetim, korku, fişleme ve özgürlüklerin devlet eliyle aşındırılması. Hoover’ı önemli kılan da tam bu çelişkidir.
1998 – Avrupa Merkez Bankası kuruldu; euroya giden yolun en kritik kurumu doğdu.
2 Mayıs 1998’de Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği zirvesinde, Avrupa’nın ortak para politikasını yönetecek Avrupa Merkez Bankası’nın kuruluş süreci resmen tamamlandı. Banka kısa süre sonra Frankfurt merkezli olarak faaliyete geçti ve Avrupa’nın ortak para birimi euroya geçişin en önemli kurumsal ayağı haline geldi.
Bu gelişmenin arkasında, Avrupa Birliği’nin yalnızca ticaret ve ortak pazar üzerinden değil, para politikası üzerinden de bütünleşme hedefi vardı. Ülkeler kendi ulusal paralarını korurken ortak bir Avrupa ekonomisi kurmak kolay değildi. Döviz kurları dalgalanıyor, faiz politikaları farklılaşıyor, ekonomik krizlerde her ülke ayrı tepki veriyordu. Avrupa Merkez Bankası, bu dağınıklığı azaltmak ve ortak para düzenini yönetmek için kuruldu.
Bankanın temel görevi, euro bölgesinde fiyat istikrarını sağlamak olarak belirlendi. Daha sade söylersek, Avrupa Merkez Bankası’nın ana işi enflasyonu kontrol altında tutmak, para arzını ve faiz politikasını ortak bir çerçevede yönetmekti. Bu yönüyle ulusal merkez bankalarının birçok yetkisi, euroyu kullanacak ülkeler için ortak bir kuruma devredilmiş oldu.
Avrupa Merkez Bankası’nın kuruluşu, euro için son büyük hazırlıklardan biriydi. Euro, 1 Ocak 1999’da önce muhasebe ve finans piyasalarında kaydî para olarak kullanılmaya başlandı. Banknot ve madeni paralar ise 2002’de günlük hayata girdi. Yani 1998’de kurulan banka, Avrupa’nın para sistemini ulusal paralardan ortak paraya taşıyan büyük dönüşümün direksiyonuna geçti.
Bu olayın ilginç tarafı, Avrupa bütünleşmesinin artık doğrudan vatandaşın cebine kadar inecek olmasıydı. Eskiden Avrupa fikri çoğu insan için antlaşmalar, sınırlar ve diplomasi demekti. Euroyla birlikte bu fikir market kasasında, maaş bordrosunda, banka hesabında ve seyahat harcamalarında görünür hale geldi. Avrupa Merkez Bankası da bu yeni düzenin görünmeyen ama en güçlü kurumlarından biri oldu.
Bu yüzden 2 Mayıs 1998, Avrupa Birliği tarihinde Avrupa’nın ekonomik egemenliğini ortaklaştırdığı, para politikasını ulusal başkentlerden Frankfurt merkezli bir kuruma devrettiği ve euro çağının kapısını açtığı kritik tarihlerden biridir.
1999 – Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle yemin törenine katılması TBMM’de büyük krize yol açtı.
2 Mayıs 1999’da Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı, milletvekili yemin törenine başörtüsüyle katıldı. Bu olay, Türkiye siyasi tarihinin en sert laiklik, başörtüsü ve temsil tartışmalarından birine dönüştü. Kavakçı, 18 Nisan 1999 seçimlerinde milletvekili seçilmişti; ancak Genel Kurul’a başörtüsüyle gelmesi, dönemin siyasal ikliminde büyük bir kriz yarattı.
O gün TBMM’de tansiyon hızla yükseldi. Kavakçı salona girdiğinde bazı milletvekilleri sıralara vurarak ve sloganlarla protesto etti. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, kürsüden yaptığı konuşmada bu durumu “devlete meydan okuma” olarak değerlendirdi ve Genel Kurul’u tavır almaya çağırdı. Bunun üzerine Kavakçı yemin edemeden salondan ayrılmak zorunda kaldı.
Bu olayın arka planını anlamadan 2 Mayıs 1999’u kavramak mümkün değildir. Türkiye, 28 Şubat sürecinin hemen sonrasındaydı. Refah Partisi kapatılmış, siyasal İslam tartışmaları sertleşmiş, başörtüsü meselesi üniversitelerden kamu kurumlarına kadar ülkenin en gerilimli başlıklarından biri haline gelmişti. Merve Kavakçı’nın Meclis’e başörtüsüyle girmesi, bir kesim için seçilmiş bir milletvekilinin temsil hakkıydı; başka bir kesim için ise laik Cumhuriyet düzenine yönelik siyasi bir meydan okuma olarak görüldü.
Kriz Meclis’teki protestoyla sınırlı kalmadı. Kavakçı’nın milletvekilliği fiilen kullanılamaz hale geldi. Daha sonra Türk vatandaşlığından çıkarıldı ve vekilliği düştü. Bu süreç, Türkiye’de başörtüsü yasağı, kadınların siyasal temsili, seçme-seçilme hakkı ve laiklik yorumu üzerine yıllarca sürecek tartışmaların sembol olaylarından biri oldu.
Merve Kavakçı olayı, Türkiye yakın tarihinde yalnızca bir kıyafet tartışması değildir. Bu olay, devletin laiklik anlayışı ile bireysel özgürlükler arasındaki gerilimin, 28 Şubat sonrası siyasetin ve toplumdaki kültürel ayrışmanın Meclis çatısı altında patladığı andır.
2008 – Myanmar’da Nargis Kasırgası yaşandı; yüz binden fazla insan öldü.
2 Mayıs 2008’de Nargis Kasırgası, Myanmar’ın özellikle güneyindeki Irrawaddy Deltası’nı vurdu ve ülke tarihinin en yıkıcı afetlerinden birine yol açtı. Kasırga, Bengal Körfezi üzerinden güçlenerek karaya ulaştı; şiddetli rüzgârlar, sağanak yağış ve deniz suyunun iç bölgelere doğru ilerlemesiyle devasa bir yıkım yarattı.
Felaketin en ağır yaşandığı yer Irrawaddy Deltası oldu. Burası Myanmar’ın pirinç üretimi açısından en önemli bölgelerinden biriydi; çok sayıda köy, tarım alanı ve yerleşim yeri alçak deltada bulunuyordu. Kasırganın getirdiği fırtına kabarması, deniz suyunu kilometrelerce içeri taşıdı. Evler yıkıldı, köyler haritadan silindi, tarlalar tuzlu su altında kaldı. Binlerce insan, gece saatlerinde gelen su baskınına ve rüzgâra hazırlıksız yakalandı.
Nargis’in bilançosu korkunçtu. İlk aşamada 80 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği açıklandı; daha sonraki değerlendirmelerde ölü ve kayıp sayısının 130 bini aşmış olabileceği belirtildi. Milyonlarca kişi evsiz kaldı ya da temel ihtiyaçlara ulaşamaz hale geldi. Temiz su, gıda, barınma ve sağlık hizmetleri günlerce büyük sorun oldu.
Bu felaketi daha da tartışmalı hale getiren şey, Myanmar’daki askerî yönetimin afet sonrası tutumuydu. Cunta yönetimi, uluslararası yardım ekiplerinin ülkeye girişine uzun süre sınırlamalar getirdi. Yardım malzemelerinin dağıtımı gecikti, bazı bölgelerde afetzedelere ulaşmak zorlaştı. Bu nedenle Nargis Kasırgası yalnızca doğal afet olarak değil, afet yönetimi, otoriter rejimler ve insani yardım tartışmaları açısından da dünya gündemine girdi.
Nargis, modern tarihin en ölümcül tropikal kasırgalarından biri olarak anılır. Felaket, yoksulluğun, zayıf altyapının, erken uyarı eksikliğinin ve siyaseten kapalı yönetimlerin doğal afetleri nasıl büyük insani trajedilere dönüştürebileceğini gösterdi.
Bu yüzden 2 Mayıs 2008, Myanmar için yalnızca bir kasırganın vurduğu gün değildir. Irrawaddy Deltası’nda yüz binden fazla insanın hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın yaşamının altüst olduğu ve dünyanın afet karşısında siyasi engellerin ne kadar ölümcül sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha gördüğü acı bir tarihtir.
2011 – Usame bin Ladin Pakistan’da öldürüldü; 11 Eylül sonrası dönemin en sembolik operasyonu gerçekleşti.
2 Mayıs 2011’de, El Kaide lideri Usame bin Ladin, Pakistan’ın Abbottabad kentinde Amerikan özel kuvvetleri tarafından düzenlenen operasyonla öldürüldü. Operasyon, ABD donanmasına bağlı özel birlik Navy SEAL Team 6 tarafından gerçekleştirildi. Bin Ladin, 11 Eylül 2001 saldırılarının baş sorumlusu olarak görülüyor ve yaklaşık 10 yıldır dünyanın en çok aranan isimlerinin başında geliyordu.
Operasyonun yapıldığı yer başlı başına dikkat çekiciydi. Abbottabad, Pakistan’ın başkenti İslamabad’a çok uzak olmayan, askerî akademisiyle bilinen bir kentti. Bin Ladin’in, yüksek duvarlarla çevrili büyük bir yerleşkede yıllarca saklanmış olması, Pakistan istihbaratı ve devlet yapısı hakkında ciddi soru işaretleri doğurdu. ABD operasyonu Pakistan makamlarına önceden haber vermeden gerçekleştirdi. Bu da iki ülke arasında diplomatik gerilime yol açtı.
Operasyon gece saatlerinde yapıldı. Amerikan helikopterleri bin Ladin’in saklandığı eve indi; kısa süren çatışma ve arama sürecinin ardından bin Ladin öldürüldü. Operasyon sırasında evde bulunan bazı kişiler de hayatını kaybetti. ABD Başkanı Barack Obama, aynı gün Beyaz Saray’dan yaptığı açıklamayla bin Ladin’in öldürüldüğünü dünyaya duyurdu. Açıklama, ABD’de özellikle 11 Eylül saldırılarında yakınlarını kaybedenler için büyük bir dönüm noktası olarak karşılandı.
Usame bin Ladin’in öldürülmesi, 11 Eylül saldırılarından sonra başlayan “teröre karşı savaş” döneminin en sembolik anlarından biriydi. Afganistan işgali, Irak Savaşı, küresel güvenlik politikaları, havaalanı kontrolleri, istihbarat operasyonları ve İslam dünyasıyla Batı arasındaki gerilimler, büyük ölçüde 11 Eylül sonrası dönemin sonuçlarıydı.
Ancak olay, El Kaide tehdidinin tamamen bittiği anlamına gelmedi. Örgüt merkezi gücünü büyük ölçüde kaybetmiş olsa da farklı ülkelerdeki uzantıları ve benzer ideolojik yapılar aracılığıyla varlığını sürdürdü. Hatta sonraki yıllarda IŞİD gibi daha farklı ve daha vahşi örgütlerin yükselişi, küresel terör tehdidinin tek bir liderin ölümüyle ortadan kalkmadığını gösterdi.
Abbottabad operasyonu, ABD açısından 11 Eylül’ün intikamı ve büyük bir istihbarat başarısı olarak görüldü; dünya açısından ise terör, devlet egemenliği, gizli operasyonlar ve yeni savaş biçimleri üzerine uzun süre tartışılacak bir dönüm noktası oldu.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
