26 Nisan Tarihte Bugün

32 Dakika Okuma
26 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 26 Nisan

1870 – Osmanlı Devleti’nde ilk kız öğretmen okulu olan Dârülmuallimât açıldı.

26 Nisan 1870’te İstanbul’da Dârülmuallimât, yani Kız Öğretmen Okulu açıldı ve Osmanlı eğitim tarihinde kadınlar için yeni bir sayfa başladı. Bu okulun açılması tesadüf değildi. Tanzimat döneminde kız çocuklarının eğitimi için adımlar atılmış, kız rüştiyeleri açılmıştı; ancak bu okullarda ders verecek kadın öğretmen ihtiyacı ciddi bir sorun haline gelmişti. 1869 tarihli Maârif-i Umûmiyye Nizamnâmesi de kız sıbyan ve rüştiye mekteplerine kadın öğretmen yetiştirilmesini öngörüyordu. İşte Dârülmuallimât bu ihtiyacın sonucu olarak kuruldu. Okul, Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın konuşmasıyla açıldı; ilk sınava giren 32 kız öğrencinin tamamı başarılı bulundu ve bu öğrencilerden 20’si 1872-1873 ders yılında mezun oldu.

Osmanlı toplumunda kadınların eğitimli bir meslek sahibi olarak kamusal alana çıkmasının en güçlü yollarından biri öğretmenlikti. Bu okuldan yetişen kadınlar, kız mekteplerinde görev almaya başladı; böylece kız çocuklarının okula gitmesi için hem ailelerin güven duyacağı bir ortam oluştu hem de kadın öğretmenlik mesleği kurumsallaştı. Zamanla Dârülmuallimât, yalnız İstanbul’un değil, Osmanlı’nın farklı bölgelerindeki kız okulları için de örnek kabul edildi. 1924-1925’te İstanbul Kız Muallim Mektebi adını alıncaya kadar faaliyetini sürdüren bu kurum, Cumhuriyet dönemindeki kadın öğretmen kuşağının da tarihsel zeminini hazırladı.

1912 – İlk Türk pilot Fesa Bey, ilk uçuşunu yaptı.

26 Nisan 1912’de Mehmet Fesa Bey, sonradan aldığı soyadıyla Fesa Evrensev, Yeşilköy’de Deperdussin model bir tayyareyle uçuş yaptı ve böylece Türk göklerinde bir Türk pilot tarafından gerçekleştirilen ilk uçuşa imza attı. Fesa Bey, Osmanlı ordusunda havacılığın yeni yeni kurumsallaştığı bir dönemde pilotluk sınavını kazanmış, eğitim için Fransa’ya gönderilmiş ve Türk Hava Kuvvetlerinin 1 numaralı pilot brövesini alan isim olmuştu. 26 Nisan’daki uçuş, bu yüzden yalnızca kişisel bir başarı değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanacak Türk havacılık tarihinin sembolik başlangıçlarından biriydi.

Aynı tarihte İngiliz pilot Gordon Bell, Fransa’dan getirilen tayyareyle Sadrazam Mahmut Şevket Paşa ve beraberindekilerin önünde bir deneme uçuşu yapmış; ardından Fesa Bey, Osmanlı tayyaresiyle havalanarak asıl tarihî anı gerçekleştirmiştir. Bu uçuş, daha sonra 26 Nisan’ın Pilotlar Günü olarak anılmasının da temelini oluşturdu. Fesa Evrensev, ilerleyen yıllarda sadece pilot olarak değil, Cumhuriyet döneminde Devlet Hava Yolları İşletmesi’nin, yani bugünkü Türk Hava Yolları’nın ilk genel müdürü olarak da Türk havacılığında iz bıraktı.

1933 – Hermann Göring, Nazi Almanyası’nın gizli polis örgütü Gestapo’yu kurdu.

26 Nisan 1933’te Nazi Almanyası’nın en karanlık kurumlarından biri olacak Gestapo, yani Gizli Devlet Polisi, Hermann Göring tarafından Prusya’da kuruldu. Adolf Hitler’in iktidara gelmesinden sadece birkaç ay sonra oluşturulan bu yapı, başlangıçta rejimin siyasi muhaliflerini izlemek, bastırmak ve sindirmek için kuruldu. Ancak kısa sürede sıradan bir polis birimi olmaktan çıktı; Nazi devletinin korku mekanizmasının en önemli araçlarından biri haline geldi.

Gestapo’nun en ürkütücü tarafı, hukukun dışına çıkabilen bir devlet gücü olarak işlemesiydi. Komünistler, sosyal demokratlar, sendikacılar, Yahudiler, direnişçiler ve rejime tehdit sayılan herkes bu örgütün hedefi haline geldi. İnsanlar çoğu zaman mahkeme kararı olmadan gözaltına alındı, sorgulandı, toplama kamplarına gönderildi. 1934’ten sonra Heinrich Himmler ve Reinhard Heydrich’in kontrolüne giren Gestapo, SS sistemiyle daha da bütünleşti ve Nazi baskı düzeninin omurgalarından biri oldu.

Bu nedenle 26 Nisan 1933, yalnızca bir polis teşkilatının kuruluş tarihi değil; modern tarihin en organize devlet terörü mekanizmalarından birinin doğduğu gündür. Gestapo, II. Dünya Savaşı boyunca işgal edilen Avrupa’da da korkunun adı haline geldi ve savaş sonrasında Nürnberg yargılamalarında suç örgütü olarak kabul edildi.

1936 – Türk edebiyatında modern hikâyeciliğin öncülerinden Samipaşazade Sezai hayatını kaybetti.

26 Nisan 1936’da İstanbul’da ölen Samipaşazade Sezai, Türk edebiyatında özellikle hikâye türünün gelişiminde önemli katkıları olan bir yazardı. 1859’da doğan Sezai, Tanzimat döneminin aydın çevreleri içinde yetişti; babası Sami Paşa’nın konağı, dönemin fikir ve edebiyat dünyasının önemli buluşma noktalarından biriydi. Bu ortam, onun hem Batı edebiyatını tanımasına hem de yeni anlatı biçimlerine yönelmesine zemin hazırladı.

Sezai’yi kalıcı kılan eserlerin başında Küçük Şeyler gelir. 1892’de yayımlanan bu kitap, Türk edebiyatında modern anlamda kısa hikâyenin ilk güçlü örneklerinden biri kabul edilir. Yazar bu eserinde büyük olaylar yerine gündelik hayatın içindeki küçük anlara, sıradan insanların duygularına ve bireysel dünyalara odaklandı. Bu yaklaşım, klasik anlatı geleneğinden farklı olarak daha içe dönük ve gözleme dayalı bir edebiyat anlayışının önünü açtı. Bir diğer önemli eseri olan Sergüzeşt ise esaret, özgürlük ve insan onuru gibi temaları işleyerek dönemine göre cesur bir toplumsal eleştiri sundu.

Hayatının bir döneminde diplomatik görevlerle Avrupa’da bulunan Sezai, Batı’daki edebî akımları yakından gözlemleme imkânı buldu ve bu birikimi eserlerine yansıttı. II. Meşrutiyet sonrasında da edebiyat çevrelerinde saygın bir isim olarak yer aldı. 26 Nisan 1936’daki ölümüyle, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan edebî dönüşümün tanıklarından biri daha hayata veda etmiş oldu. Bugün Samipaşazade Sezai, Türk hikâyeciliğinde büyük olaylardan çok küçük ayrıntıların da güçlü bir anlatı kurabileceğini gösteren öncü isimlerden biri olarak kabul edilir.

1937 – Nazi Almanyası ve İtalya, İspanya’nın Guernica kentinde sivilleri bombaladı.

26 Nisan 1937’de İspanya İç Savaşı sırasında, Bask bölgesindeki Guernica kenti, Nazi Almanyası’na bağlı Condor Lejyonu ile İtalya’nın faşist hava birlikleri tarafından bombalandı. Saldırı, General Francisco Franco’nun milliyetçi güçlerine destek amacıyla gerçekleştirildi. O gün pazar yerinin kurulu olduğu saatlerde başlayan bombardıman, sadece askerî hedefleri değil, doğrudan sivilleri hedef aldı; şehir büyük ölçüde yok edildi, yüzlerce insan hayatını kaybetti.

Bu saldırının önemi yalnızca yarattığı yıkımda değil, modern savaş anlayışını gözler önüne sermesinde yatıyordu. Guernica, savaşın cephe hattından çıkıp doğrudan şehirleri, sivilleri ve gündelik hayatı hedef alabileceğini bütün dünyaya gösterdi. Bombardımanın ardından İngiliz gazeteci George Steer’ın uluslararası basında yayımlanan haberleri, olayın dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmasını sağladı.

Guernica’nın yarattığı etki yalnızca siyasî değildi, kültürel alanda da derin bir etkisi oldu. Ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso, aynı yıl Paris Dünya Fuarı için yaptığı Guernica tablosunda bu yıkımı ve acıyı simgesel bir dille resmetti. Eser, zamanla savaş karşıtı sanatın en güçlü sembollerinden biri haline geldi.

1940 – Modern kimya sanayisinin kurucularından, Nobel ödüllü Alman kimyacı Carl Bosch hayatını kaybetti.

26 Nisan 1940’ta ölen Carl Bosch, laboratuvardaki bilgiyi sanayiye taşıyarak dünyayı değiştiren önemli isimlerden biriydi. 1874’te Almanya’da doğan Bosch, kimyager Fritz Haber ile birlikte geliştirdiği ve daha sonra kendi mühendislik çözümleriyle sanayi ölçeğine taşıdığı Haber-Bosch süreci sayesinde tarihe geçti. Bu yöntemle havadaki azot, yüksek basınç ve sıcaklık altında amonyağa dönüştürülebiliyor; bu da gübre üretiminin önünü açarak tarımsal verimi kat kat artırıyordu. Bugün dünya nüfusunun önemli bir bölümünün beslenmesinin bu süreç sayesinde mümkün olduğu sıkça vurgulanır.

Bosch’un katkısı sadece bilimsel değildi; asıl kırılma, bu kimyasal süreci dev fabrikalarda uygulanabilir hale getirmesiydi. Bu yüzden Bosch, modern kimya sanayisinin kurucularından biri sayılır. Ancak bu buluşun karanlık bir yönü de vardı. Aynı yöntemle elde edilen amonyak, patlayıcı üretiminde de kullanıldı ve özellikle I. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın mühimmat ihtiyacında kritik rol oynadı. Bu ikili etki, yani bir yandan milyonlarca insanın beslenmesine katkı sağlarken diğer yandan savaş sanayisini güçlendirmesi, Bosch’un mirasını tartışmalı hale getiren unsurlardan biri oldu.

Carl Bosch, bu çalışmaları nedeniyle 1931’de Friedrich Bergius ile birlikte Nobel Kimya Ödülü’nü aldı. Aynı zamanda uzun yıllar Alman kimya devi IG Farben’in yönetiminde yer aldı ve bilim ile sanayi arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan isimlerden biri oldu. 26 Nisan 1940’taki ölümüyle, modern dünyanın hem üretim hem de savaş kapasitesini şekillendiren bir bilim insanı tarihe karıştı.

1943 – Türk tiyatrosunun büyük ustalarından, tulûat geleneğinin simge ismi Naşit Özcan hayatını kaybetti.

26 Nisan 1943’te İstanbul’da hayatını kaybeden Naşit Özcan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tiyatro geleneğinde, özellikle tulûat (doğaçlama) tiyatrosunun en önemli temsilcilerinden biriydi. 1886’da doğan Özcan, ünlü oyuncu Komik-i Şehir Kel Hasan Efendi’nin yanında yetişti; sahne disiplinini, doğaçlama yeteneğini ve seyirciyle kurulan doğrudan ilişkiyi bu gelenekten devraldı. Zamanla kendi üslubunu kurarak dönemin en sevilen komedyenlerinden biri haline geldi.

Naşit Özcan’ı farklı kılan şey; sahnedeki doğallığı, hızlı zekâsı ve anlık doğaçlama gücüyle, yazılı metne bağlı kalmadan akıp giden bir tiyatro anlayışını ustalıkla sürdürmesiydi. Bu yönüyle, geleneksel ortaoyunu ile modern sahne tiyatrosu arasında bir köprü kuran isimlerden biri oldu. Özellikle İstanbul’da geniş halk kitlelerine ulaşan oyunları, tiyatroyu elit bir uğraş olmaktan çıkarıp daha geniş bir seyirciye taşıdı.

Onun mirası yalnızca kendi dönemiyle sınırlı kalmadı. Oğlu Selim Naşit Özcan, Türk tiyatrosunun önemli oyuncularından biri oldu; kızı Adile Naşit ise hem tiyatroda hem sinemada Türkiye’nin en sevilen yüzlerinden birine dönüştü. Bu nedenle Naşit Özcan, sadece kendi sahne başarısıyla değil, ardından gelen kuşağa taşıdığı sanat damarıyla da anılır. 26 Nisan 1943, Türk tiyatrosunun seyirciyle kurduğu o sıcak, doğrudan ve canlı bağın en önemli temsilcilerinden birinin aramızdan ayrıldığı tarih olarak hatırlanır.

1954 – Türkiye’nin sanayileşme hamlesinde önemli bir adım: Burdur Şeker Fabrikası’nın temeli atıldı.

26 Nisan 1954’te temeli atılan Burdur Şeker Fabrikası, Cumhuriyet’in tarıma dayalı sanayileşme politikalarının somut örneklerinden biri olarak hayata geçirildi. 1930’lardan itibaren başlatılan şeker fabrikası yatırımları, yalnızca üretim tesisleri kurmayı değil; aynı zamanda pancar tarımını yaygınlaştırmayı, kırsal kalkınmayı desteklemeyi ve yerli üretimi güçlendirmeyi hedefliyordu. Burdur’daki bu yatırım da özellikle Göller Bölgesi’nde çiftçiyi üretime dahil eden, tarım ile sanayiyi aynı hat üzerinde buluşturan bir modelin parçasıydı.

Fabrikanın kurulmasıyla birlikte bölgede şeker pancarı üretimi hızla arttı, çiftçi için yeni bir gelir kapısı oluştu ve taşımacılıktan istihdama kadar birçok alanda ekonomik hareketlilik sağlandı. Bu tesisler aynı zamanda Cumhuriyet’in fabrika kuran devlet anlayışının sahadaki en görünür simgelerinden biriydi. Yani 26 Nisan 1954; Türkiye’de planlı kalkınma, tarım-sanayi entegrasyonu ve bölgesel ekonomik dönüşümün önemli adımlarından biri olarak da anlam taşır.

1954 – Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray filmi Japonya’da gösterime girdi.

26 Nisan 1954’te Akira Kurosawa’nın başyapıtı Yedi Samuray, Japonya’da gösterime girdi ve zamanla dünya sinemasının en etkili filmlerinden biri haline geldi. Film, haydutların saldırısından korunmak isteyen yoksul bir köyün, kendilerini savunmaları için yedi samuray tutmasını anlatıyordu. İlk bakışta basit bir savunma hikâyesi gibi görünen bu yapı, Kurosawa’nın elinde sınıf farkı, fedakârlık, onur, yoksulluk ve savaş sonrası Japon toplumunun ruh hali üzerine büyük bir anlatıya dönüştü.

Filmin ilginç taraflarından biri, sinema dilini neredeyse yeniden kuracak kadar etkili olmasıydı. Kurosawa; yağmur altındaki savaş sahneleri, çok kameralı çekim tekniği, karakterleri tek tek tanıtan ekip yapısı ve aksiyonu dramatik gerilimle birleştiren anlatımıyla sonraki kuşak yönetmenleri derinden etkiledi. Bugün bu fikir, aksiyon ve macera sinemasının en bilinen kalıplarından biriyse, bunun en güçlü kaynaklarından biri Yedi Samuray’dır.

Filmin etkisi Japonya’yla sınırlı kalmadı. 1960’ta Hollywood’da The Magnificent Seven adıyla Western türüne uyarlandı; daha sonra savaş filmlerinden bilim kurguya, çizgi filmlerden süper kahraman ekiplerine kadar sayısız yapımda izleri görüldü.

1961 – Türkiye’de seçimlerin güvenliğini denetleyecek Yüksek Seçim Kurulu oluşturuldu.

26 Nisan 1961’de kabul edilen düzenlemeyle Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kuruldu ve Türkiye’de seçimlerin yönetimi ile denetimi bağımsız bir yapıya bağlandı. Bu adımın arka planında, 27 Mayıs sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası ile seçimlerin yargı güvencesi altında yapılmasının hedeflenmesi vardı. Daha önce seçim süreçleri büyük ölçüde yürütmenin kontrolündeyken, YSK ile birlikte sandık güvenliği, oy sayımı ve itirazların değerlendirilmesi gibi kritik başlıklar yargı organına devredildi.

YSK’nın önemi tam da burada ortaya çıkar. Kurul; seçimlerin düzen içinde yapılmasını sağlamak, sonuçları kesinleştirmek ve seçimle ilgili itirazları karara bağlamakla yetkilendirildi. Kararlarının kesin olması, onu Türkiye’nin en etkili kurullarından biri haline getirdi. Bu yapı zamanla sadece genel ve yerel seçimlerde değil, referandum süreçlerinde de belirleyici rol üstlendi.

Bu nedenle 26 Nisan 1961, Türkiye’de seçimlerin yalnızca siyasetin değil, aynı zamanda hukuk düzeninin de konusu haline geldiği bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Yüksek Seçim Kurulu’nun kurulması, seçim güvenliği ve demokratik meşruiyet tartışmalarında bugün hâlâ merkezde yer alan bir sistemin başlangıcıdır.

1966 – Sovyetler Birliği’ne bağlı Özbekistan’ın Taşkent kentinde büyük bir deprem yaşandı, şehir neredeyse tamamen yerle bir oldu.

26 Nisan 1966 sabahı, bugün Özbekistan’ın başkenti olan Taşkent’te meydana gelen deprem, Sovyet döneminin en yıkıcı şehir felaketlerinden biri olarak kayda geçti. Depremin büyüklüğü farklı kaynaklarda 7,5 olarak anılsa da modern ölçümlerde yaklaşık 5,2–5,3 olarak değerlendirilir; ancak yüzeye çok yakın gerçekleşmesi nedeniyle etkisi son derece yıkıcı oldu. Özellikle eski ve dayanıksız yapıların yoğun olduğu bölgelerde büyük hasar meydana geldi, kentin geniş bir bölümü kullanılamaz hale geldi ve yüz binlerce insan evsiz kaldı.

Bu depremi önemli kılan şey, sadece yarattığı fiziksel yıkım değil, sonrasında yaşanan büyük dönüşümdür. Taşkent, Sovyetler Birliği’nin dört bir yanından gönderilen iş gücü ve kaynaklarla adeta baştan inşa edildi. Geniş bulvarlar, daha dayanıklı konutlar ve planlı şehircilik anlayışıyla yeniden kurulan kent, kısa sürede modern bir Sovyet başkentine dönüştü.

1967 – Picasso’nun Deniz Kenarında Anne ve Çocuk tablosu, yaşayan bir sanatçı için rekor fiyata satıldı.

26 Nisan 1967’de Pablo Picasso’nun 1902 tarihli Mavi Dönem eseri Mother and Child by the Sea, Londra’daki Sotheby’s müzayedesinde 532 bin dolara satıldı ve o güne kadar yaşayan bir sanatçının eserine açık artırmada ödenen en yüksek fiyat olarak kayda geçti. Tablo, Picasso’nun gençlik yıllarındaki Mavi Dönem’ine aitti; yoksulluk, yalnızlık, annelik, keder ve insan kırılganlığı gibi temaları taşıyan bu dönem, sanatçının en duygusal ve en aranan dönemlerinden biri sayılır. Eserde deniz kıyısında çocuğunu taşıyan bir anne figürü görülür. Araştırmalar, Picasso’nun bu annelik temasını Paris’teki Saint-Lazare kadın hapishanesinde gördüğü annelerden etkilenerek geliştirdiğini belirtir.

Bu satışın ilginç tarafı, rekorun yine Picasso’nun önceki rekorunu kırmasıydı. 1962’de Death of Harlequin adlı eseri Sotheby’s’te yaklaşık 224 bin dolara satılmış ve yaşayan sanatçı rekorunu elinde tutmuştu. 1967’deki satış bu rakamı iki kattan fazla aşarak sanat piyasasında modern sanatın değerinin ne kadar hızlı yükseldiğini gösterdi. Sonraki yıllarda bu rekor birçok kez kırıldı. 1982’de Salvador Dalí’nin L’Énigme du Désir eseri yaklaşık 800 bin dolara, 1983’te Willem de Kooning’in Two Women tablosu 1,2 milyon dolara, 1988’de Jasper Johns’un White Flag tablosu 7 milyon dolara, aynı yıl yine Johns’un False Start eseri 17 milyon dolara satıldı. Yaşayan sanatçı rekoru daha sonra Jeff Koons, Gerhard Richter ve David Hockney gibi isimlerle çok daha yukarılara taşındı; bugün müzayedede yaşayan sanatçı rekoru Jeff Koons’un Rabbit adlı heykeline, yaşayan sanatçı tablosu rekoru ise David Hockney’nin Portrait of an Artist (Pool with Two Figures) eserine aittir.

1969 – Aikido’nun kurucusu Morihei Ueshiba hayatını kaybetti.

26 Nisan 1969’da ölen Morihei Ueshiba, modern Japon dövüş sanatları içinde kendine özgü bir felsefe geliştiren ve Aikido’nun kurucusu olarak kabul edilen en etkili ustalardan biridir. 1883’te Japonya’da doğan Ueshiba, gençliğinde farklı savaş sanatlarıyla ilgilendi; özellikle Daitō-ryū jujutsu eğitimi, onun teknik altyapısını belirledi. Ancak zamanla sadece rakibi yenmeye odaklanan bir anlayıştan uzaklaşıp, dövüş sanatını daha çok denge, uyum ve ruhsal gelişimle ilişkilendiren bir yaklaşım geliştirdi.

Ueshiba’nın en büyük katkısı, Aikido’yu sadece fiziksel bir mücadele sistemi olmaktan çıkarıp bir felsefe ve yaşam disiplini haline getirmesidir. Aikido’da amaç rakibi yok etmek değil, onun gücünü yönlendirerek çatışmayı en az zararla sonlandırmaktır. Bu yönüyle II. Dünya Savaşı’nın yıkımını yaşamış bir Japonya’da, şiddeti dönüştürmeye çalışan bir anlayışın simgesi haline geldi. “Gerçek zafer, kendine karşı kazanılandır” sözü, onun yaklaşımını özetleyen en bilinen ifadelerinden biridir.

Savaş sonrası dönemde Aikido hızla Japonya dışına yayıldı ve Avrupa’dan Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada uygulanmaya başladı. Ueshiba’nın öğrencileri, onun öğretilerini dünyaya taşıdı ve Aikido bugün hem bir savunma sanatı hem de bir kişisel gelişim pratiği olarak milyonlarca insan tarafından yapılır hale geldi.

1971 – 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi, hükümetten gelen açıklamalar belirsizlik yarattı.

26 Nisan 1971’de, 12 Mart Muhtırası’nın ardından artan siyasal gerilim ve güvenlik endişeleri gerekçe gösterilerek Türkiye’de 11 ilde bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edildi. Karar; Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır, Eskişehir, Hatay, Kocaeli, Sakarya, Siirt ve Zonguldak’ı kapsıyordu. Bu adım, muhtıra sonrasında devletin kamu düzenini sağlama adına sertleşen güvenlik politikalarının en somut göstergelerinden biri oldu.

Sıkıyönetim ilanının hemen ardından yapılan açıklamalar ise dikkat çekiciydi. Dönemin Adalet Bakanı İsmail Arar, gazetecilerin “Bir isyan mı var?” sorusunu cevapsız bıraktı. Bu durum, kararın gerekçesine dair kamuoyunda belirsizlik ve tartışma yarattı. O dönemde üniversitelerdeki olaylar, işçi hareketleri, sol ve sağ gruplar arasındaki çatışmalar ve silahlı eylemler, devletin sert tedbirler almasına zemin hazırlayan başlıca unsurlar olarak öne çıkıyordu.

Sıkıyönetim uygulamasıyla birlikte söz konusu illerde sivil idarenin bazı yetkileri askerî makamlara devredildi, basın ve yayın faaliyetleri üzerinde denetim arttı, toplantı ve gösteriler sınırlandırıldı. Bu süreç, Türkiye’de 1970’li yıllar boyunca devam edecek olan siyasal istikrarsızlık ve güvenlik politikalarının sertleşmesi açısından önemli bir dönemeç olarak görülür.

1977 – Bülent Ecevit’in seçim otobüsü Niksar’da kurşunlandı, 10 kişi yaralandı.

26 Nisan 1977’de Cumhuriyet Halk Partisi lideri Bülent Ecevit’in seçim çalışmaları kapsamında bulunduğu Tokat’ın Niksar ilçesinde, konvoyuna yönelik silahlı saldırı düzenlendi. Ecevit’in içinde bulunduğu seçim otobüsüne ateş açılması sonucu 10 kişi yaralandı; olay, Türkiye’nin zaten yüksek olan siyasal gerilim atmosferini daha da tırmandırdı. Ecevit saldırıdan yara almadan kurtuldu, ancak konvoyda bulunan bazı partililer ve vatandaşlar kurşunların hedefi oldu.

Saldırının gerçekleştiği dönem, Türkiye’de sağ-sol çatışmasının giderek sertleştiği, sokak olaylarının ve siyasî şiddetin arttığı bir sürece denk geliyordu. 1977 genel seçimlerine haftalar kala yaşanan bu olay, seçim güvenliği ve siyasetçilerin hedef haline gelmesi tartışmalarını da beraberinde getirdi. O dönemde benzer saldırılar ve provokasyonlar farklı şehirlerde de görülüyor, siyaset sahası ile sokak arasındaki gerilim giderek iç içe geçiyordu.

1986 – Çernobil’de nükleer reaktör patladı; radyoaktif bulut Türkiye dahil geniş bir coğrafyayı etkiledi.

26 Nisan 1986 gecesi, o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktöründe yapılan bir güvenlik testi sırasında kontrol kaybedildi ve büyük bir patlama meydana geldi. Reaktörün üst kısmı parçalandı, günlerce süren yangınla birlikte atmosfere yüksek miktarda radyoaktif madde yayıldı. Olay, tarihin en ağır nükleer kazalarından biri olarak kayda geçti. Patlamanın hemen ardından santrale en yakın yerleşim olan Pripyat boşaltıldı; yüz binlerce insan bölgeden tahliye edildi.

Felaketin etkisi sadece Sovyet topraklarıyla sınırlı kalmadı. Atmosfere karışan radyoaktif parçacıklar rüzgârlarla Avrupa’nın büyük bölümüne yayıldı ve Türkiye de bu buluttan etkilenen ülkeler arasında yer aldı. Özellikle Karadeniz bölgesinde yağışlarla birlikte radyasyonun toprağa ve tarım ürünlerine karıştığına dair tartışmalar uzun süre gündemde kaldı. Resmî açıklamalar ile kamuoyundaki kaygılar arasında ciddi bir güven sorunu oluştu; bu durum Türkiye’de çevre, gıda güvenliği ve nükleer enerji tartışmalarının temel referanslarından biri haline geldi.

Çernobil’i bu kadar önemli kılan şey yalnızca patlamanın büyüklüğü değil, sonrasında yaşananlardır. Radyasyonun etkileri yıllarca sürdü; kanser vakalarında artış, doğumsal hastalıklar ve geniş çaplı çevresel tahribat rapor edildi. Likidatör olarak anılan yüz binlerce görevli, reaktörün etkilerini sınırlamak için büyük risk altında çalıştı.

1988 – Zakkum kanseri iyileştirir mi tartışmasında Tıp Etik Kurulu kararını verdi.

26 Nisan 1988’de Tıp Etik Kurulu, Dr. Ziya Özel’in kanser hastalarının tedavisinde kullandığı zakkum ekstresinin ilaç olmadığına karar verdi. Bu karar, 1980’li yılların en çok konuşulan sağlık tartışmalarından birine dönüşen “zakkum kanseri iyileştirir mi?” sorusuna tıp çevrelerinden verilen en net yanıttı. Dr. Ziya Özel, zakkum bitkisinden elde ettiği ekstreyle özellikle ileri evre kanser hastalarında sonuç aldığını savunuyordu. Gazeteler ve televizyonlar konuyu büyüttükçe mesele sadece tıbbi bir iddia olmaktan çıktı; hasta yakınlarının umudu, hekimlerin bilimsel itirazları, politikacıların açıklamaları ve medyanın “mucize ilaç” dili aynı başlıkta çarpışmaya başladı. Türk Tabipleri Birliği çevrelerinde konu, bilimsel ilaç araştırması süreçleri izlenmeden bir maddenin tedavi gibi sunulması nedeniyle etik açıdan da tartışıldı.

Tartışmanın ilginç ve tehlikeli tarafı, zakkumun halk arasında zaten bilinen, ama çoğu zaman hafife alınan zehirli bir bitki olmasıydı. Zakkumun yaprakları ve özsuyu kalp üzerinde etkili toksik bileşikler içerir; bilinçsizce yenmesi, kaynatılıp içilmesi ya da ev yapımı ilaç gibi kullanılması ciddi zehirlenmelere yol açabilir. Bu nedenle bilim insanlarının itirazı yalnızca tedavi için herhangi bir kanıtın bulunmaması düzeyinde değildi; aynı zamanda umut arayan hastaların, kontrolsüzce bu tehliklei maddeye yönelebileceği kaygısı da vardı. Dönemin popüler gazete dili ise bu kaygıyı daha da büyüttü.

1991 – İstanbul Çavuşoğlu Lisesi, Dünya Liselerarası Basketbol Şampiyonu oldu.

26 Nisan 1991’de İstanbul Çavuşoğlu Lisesi, liseler düzeyinde düzenlenen uluslararası basketbol şampiyonasında birinciliğe ulaşarak dünya şampiyonu oldu. Bu başarı, Türk basketbolunun altyapı gücünü ve genç oyuncu potansiyelini gösteren önemli bir dönüm noktasıydı. O yıllarda profesyonel liglerin dışında, okul sporlarının bu ölçekte uluslararası başarı elde etmesi oldukça dikkat çekiciydi.

Çavuşoğlu Lisesi’nin şampiyonluğu, Türkiye’de özellikle 1990’lı yıllarda ivme kazanan basketbol kültürünün tabana yayılmasına katkı sağlayan örneklerden biri oldu. Okul takımlarının ve genç sporcuların daha fazla desteklenmesi gerektiği yönündeki görüşler bu tür başarılarla güç kazandı. Aynı dönemde Efes Pilsen’in Avrupa’daki çıkışı ve millî takımın yükselen grafiği düşünüldüğünde, bu şampiyonluk Türk basketbolunun genişleyen bir ekosisteme doğru ilerlediğinin de erken işaretlerinden biri olarak görülür.

1991 – Karabağ’da 4 Azerbaycanlı güvenlik görevlisi öldürüldü, gerilim savaşa doğru tırmandı.

26 Nisan 1991’de Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde 4 Azerbaycanlı güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayı, kaynaklarda Karabağ Savaşçıları adıyla geçen Ermeni örgütü üstlendi. Bu saldırı, Sovyetler Birliği dağılmadan hemen önce, Karabağ’da giderek sertleşen Azerbaycan-Ermenistan geriliminin kanlı örneklerinden biri oldu. 1988’den itibaren Dağlık Karabağ’ın statüsü etrafında büyüyen kriz, artık yalnızca siyasi kararlar ve gösteriler düzeyinde kalmıyor; köylere, güvenlik güçlerine ve sivillere yönelen silahlı çatışmalara dönüşüyordu. 1991 yılı bu açıdan kritik bir eşikti. Aynı yıl Sovyet otoritesi zayıfladı, Azerbaycan ve Ermenistan bağımsızlığa doğru ilerledi, Karabağ’daki çatışmalar ise kısa süre sonra açık bir savaşa evrildi. Bu nedenle 26 Nisan 1991’deki saldırı, Birinci Karabağ Savaşı’na giden süreçte bölgedeki şiddetin artık kontrol edilemez hale geldiğini gösteren olaylardan biri olarak anılır.

1994 – Çin’e ait yolcu uçağı Japonya’da düştü, 264 kişi hayatını kaybetti.

26 Nisan 1994’te China Airlines’a ait Airbus A300 tipi yolcu uçağı, Japonya’nın Nagoya kentinde inişe geçtiği sırada düştü. 264 kişinin hayatını kaybettiği kaza, o döneme kadar Japonya’da yaşanan en büyük havacılık facialarından biri olarak kayda geçti. Uçakta bulunan 271 kişiden yalnızca 7 yolcu kurtulabildi.

Kazanın en dikkat çekici yönü, teknik bir arıza ile insan faktörünün birleşmesiydi. Resmî soruşturmalara göre uçuş sırasında otomatik pilot sisteminin (autopilot) yanlış devreye girmesi ve pilotların bu durumu zamanında doğru şekilde kontrol edememesi, uçağın dengesini bozdu. İniş sırasında uçağın burnu yukarı kalktı, hız kaybı yaşandı ve kontrol tamamen kaybedildi.

Bu facia, havacılık dünyasında özellikle pilot eğitimi, otomasyon sistemlerinin kullanımı ve kokpit içi karar süreçleri üzerine önemli değişikliklere yol açtı. İnsan ile teknoloji arasındaki dengenin ne kadar kritik olduğu bu kazayla bir kez daha ortaya çıktı.

1994 – Güney Afrika’da apartheid sonrası ilk çok ırklı seçimler yapıldı, Nelson Mandela’nın partisi seçimi açık farkla kazandı.

26 Nisan 1994’te başlayan ve birkaç gün süren seçimlerle Güney Afrika Cumhuriyeti, tarihinde ilk kez tüm ırkların oy kullanabildiği bir genel seçime gitti. On yıllar boyunca süren apartheid (ırk ayrımı) rejimi nedeniyle siyah çoğunluğun siyasetten dışlandığı ülkede, bu seçimler, rejim değişiminin en somut adımıydı. Seçime katılım son derece yüksekti; milyonlarca insan hayatında ilk kez oy kullandı.

Seçimlerin galibi, Nelson Mandela liderliğindeki Afrika Ulusal Kongresi (ANC) oldu ve parti oyların yaklaşık % 62’sini aldı. Bu sonuçla Mandela, Güney Afrika’nın ilk siyah devlet başkanı olma yolunu açtı ve kısa süre sonra göreve başladı. Mandela’nın liderliği, intikam yerine uzlaşmayı öne çıkaran bir geçiş süreciyle dünya kamuoyunda büyük saygı topladı.

1995 – Türkiye’nin ilk kadın kaymakamları göreve başladı.

26 Nisan 1995’te Elif Arslan ve Özlem Bozkurt, Türkiye’nin ilk kadın kaymakamları olarak görevlerine başladı. İçişleri Bakanlığı’nın kaymakamlık mesleğine kadınları kabul etmesiyle birlikte yetişen bu ilk kuşak, uzun süren sınav ve eğitim süreçlerinin ardından sahaya çıktı. Elif Arslan Sivas’ın Ulaş ilçesine, Özlem Bozkurt ise Çankırı’nın Orta ilçesine kaymakam olarak atandı.

Kaymakamlık, devletin bir ilçedeki en üst temsilciliğidir; güvenlikten eğitime, kamu yatırımlarından sosyal yardımlara kadar çok geniş bir yetki ve sorumluluk alanı vardır. Bu nedenle bu iki ismin göreve başlaması, devlet yönetiminin en kritik kademelerinden birinde kadınların ilk kez yer alması anlamına geliyordu.

Bu adımın önemi, sadece atamayla sınırlı kalmadı. 1990’lı yıllardan itibaren kadın kaymakam sayısı yavaş da olsa artmaya başladı; bugün Türkiye’nin birçok ilçesinde kadın mülki idare amirleri görev yapıyor.

1999 – “Çernobil virüsü” (CIH) dünya çapında bilgisayarları kilitledi, yüz binlerce PC etkilendi.

26 Nisan 1999’da adını Çernobil faciasının yıl dönümünden alan ve CIH olarak bilinen bilgisayar virüsü dünya genelinde aynı anda aktive oldu. Tayvanlı bir öğrenci tarafından yazıldığı belirlenen bu zararlı yazılım, özellikle Windows 95/98 sistemlerini hedef alıyordu. Virüs yalnızca dosyaları silmekle kalmıyor, bazı bilgisayarlarda anakartın BIOS’unu bozarak cihazı tamamen çalışmaz hale getiriyordu. Bu nedenle o güne kadar görülen en yıkıcı zararlı yazılımlardan biri olarak kabul edildi.

Saldırının etkisi çok geniş oldu. Dünya genelinde yaklaşık 300 bin bilgisayarın etkilendiği, özellikle Asya, Avrupa ve Amerika’da binlerce şirketin sistemlerinde ciddi kesintiler yaşandığı bildirildi. Bazı firmalarda üretim hatları durdu, veri kayıpları yaşandı ve teknik servisler günlerce sistemleri yeniden kurmak zorunda kaldı. O dönem için oldukça yüksek bir rakam olan yaklaşık 100 milyon dolarlık ekonomik zarar hesaplandı.

Bu olayın en dikkat çekici yönlerinden biri, virüsün özellikle 26 Nisan tarihine programlanmış olmasıydı. Bu nedenle kamuoyunda “Çernobil virüsü” adıyla anıldı. 1999’daki bu saldırı, bilgisayar virüslerinin bireysel sorunlar olmaktan çıkıp küresel ölçekte ekonomik ve operasyonel krizlere yol açabileceğini gösterdi.

2002 – Yeşilçam’ın üretken yönetmenlerinden Orhan Elmas hayatını kaybetti.

26 Nisan 2002’de ölen Orhan Elmas, Türk sinemasında özellikle 1960’lı ve 70’li yıllarda çektiği filmlerle tanınan, Yeşilçam’ın üretken yönetmenlerinden biriydi. 1927’de İstanbul’da doğan Elmas, sinemaya oyunculukla adım attı; kısa süre içinde yönetmenliğe yönelerek kariyerinin asıl iz bırakan dönemini başlattı. Melodramdan maceraya, tarihî filmlerden halk hikâyelerine uzanan geniş bir yelpazede çalıştı ve dönemin popüler yıldızlarıyla birçok yapımda buluştu.

Onu farklı kılan yönlerden biri, Yeşilçam’ın hızlı üretim temposuna rağmen hikâye anlatımını sade ve akıcı tutabilmesiydi. Battal Gazi serisi, Kara Murat çizgisindeki tarihî-macera filmler ve dönemin dramatik yapımları, onun sinemasının en bilinen örnekleri arasında sayılır. Elmas, seyirciyle güçlü bağ kuran, duyguyu doğrudan veren anlatımıyla geniş kitlelere ulaşmayı başaran yönetmenlerden biri oldu. 2002’deki ölümüyle birlikte, Türk sinemasının en yoğun üretim dönemlerinden birine tanıklık etmiş bir kuşağın temsilcilerinden biri daha aramızdan ayrıldı.

2005 – Kemal Derviş, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın başına getirildi.

26 Nisan 2005’te Birleşmiş Milletler, CHP İstanbul Milletvekili ve eski ekonomi bakanı Kemal Derviş’in, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığına seçildiğini resmen açıkladı. Dünya Bankası’ndaki uzun kariyerinin ardından Türkiye’de özellikle 2001 ekonomik krizinde uygulanan reform programıyla tanınan Derviş’in bu göreve getirilmesi, uluslararası alanda da güçlü bir ekonomik ve kurumsal deneyimin takdir edilmesi olarak yorumlandı.

UNDP, Birleşmiş Milletler’in yoksullukla mücadele, sürdürülebilir kalkınma, yönetişim ve kriz yönetimi alanlarında faaliyet yürüten en önemli kuruluşlarından biridir. Derviş’in başkanlığı, Türkiye’den bir ismin küresel ölçekte en etkili kalkınma kurumlarından birinin başına geçmesi açısından da dikkat çekti. Görev süresinde özellikle kalkınma politikalarının küreselleşme ile ilişkisi, yoksullukla mücadele ve gelir dağılımı adaletsizliği gibi başlıklara odaklandı.

2007 – Pekin 2008 Olimpiyatları için olimpiyat ateşi yakıldı.

26 Nisan 2007’de, 2008 Pekin Yaz Olimpiyat Oyunları için olimpiyat meşalesi resmen yakıldı ve oyunlar başladı. Olimpiyat geleneğine uygun olarak ateş, Yunanistan’daki antik Olympia’da yakıldıktan sonra Pekin’e ulaştırıldı ve burada düzenlenen törenle dünya turuna çıkarıldı. Bu meşale yolculuğu, olimpiyat ruhunu temsil eden en önemli sembollerden biri olarak kabul edilir.

Pekin Olimpiyatları, Çin’in dünya sahnesine güçlü bir çıkış yaptığı organizasyonlardan biri olarak görülüyordu. Bu nedenle meşale turu da sıradan bir spor etkinliğinin ötesine geçti; beş kıtayı dolaşan, tarihin en uzun ve en geniş kapsamlı olimpiyat meşalesi rotalarından biri oluşturuldu. Ancak bu süreç yalnızca kutlamalarla geçmedi. Özellikle Tibet meselesi nedeniyle bazı ülkelerde meşale protestolarla karşılandı; bu da spor ile siyasetin ne kadar iç içe geçebildiğini bir kez daha gösterdi.

2022 – Olimpiyat şampiyonu milli güreşçi İsmail Ogan hayatını kaybetti.

26 Nisan 2022’de vefat eden İsmail Ogan, Türk güreş tarihinin en önemli isimlerinden biriydi. 1933’te Antalya’nın Kumluca ilçesinde doğan Ogan, serbest stilde özellikle 67 kilo kategorisinde dünya çapında başarılar elde etti. En büyük zaferi ise 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda altın madalya kazanmasıydı. Aynı zamanda 1961 Dünya Şampiyonu olan Ogan, uluslararası arenada Türkiye’yi en üst düzeyde temsil eden sporculardan biri oldu.

İsmail Ogan’ı önemli kılan sadece kazandığı madalyalar değil, Türk güreşinin “altın kuşak” olarak anılan döneminin parçası olmasıydı. O yıllarda Türkiye, olimpiyatlar ve dünya şampiyonalarında güreş branşında dünyanın en güçlü ülkelerinden biri haline gelmişti. Ogan da bu geleneğin en istikrarlı ve disiplinli temsilcilerinden biri olarak öne çıktı. Sporculuk kariyerinin ardından da güreşten kopmayan Ogan, antrenörlük ve idari görevlerle genç sporcuların yetişmesine katkı sağladı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.