Günün Tarihi / 23 Nisan
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
23 Nisan, Türkiye’de yalnızca bir bayram günü değildir, yeni devletin hangi temel üzerine kurulduğunu anlatan tarihtir. Çünkü 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı ve böylece İstanbul işgal altındayken, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı dağıtılmışken, millet iradesine dayanan yeni bir siyasî merkez ortaya çıktı. Bu yüzden 23 Nisan’ın ilk ve en temel anlamı ulusal egemenliktir. Yani egemenliğin saraydan, hanedandan ya da işgal altındaki eski yönetim düzeninden değil, doğrudan milletten geldiğinin ilanıdır. Zaten bayramın adındaki “Ulusal Egemenlik” vurgusu da buradan gelir. Bu tarih, Kurtuluş Savaşı’nın sadece cephede değil, siyasette ve meşruiyet alanında da verildiğini gösterir; çünkü Ankara’da açılan Meclis, savaşın yönetildiği, bağımsızlık kararlarının alındığı ve sonunda yeni Türkiye’nin yolunun çizildiği yer oldu.
23 Nisan aynı zamanda çocuk bayramıdır ve bu tarafı onu dünyada gerçekten ayrıcalıklı kılar. Atatürk, bu günü yalnızca geçmişte kazanılmış bir egemenlik zaferi olarak bırakmadı; onu geleceğin sahipleri saydığı çocuklara armağan etti. Buradaki düşünce çok açıktır: Egemenlik milletindir ama o milletin yarını da çocuklardır. Bayramın çocuklarla özdeşleşmesi 1920’lerin sonlarından itibaren güçlendi; 1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin öncülüğünde çocuk yönü daha görünür hale geldi, sonraki yıllarda devlet törenleriyle birlikte çocuk vurgusu yerleşti ve zamanla bugünkü adıyla Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kimliğini kazandı. Yani bu gün, hem Meclis’in açılış günü hem de çocuklara adanmış ulusal bir bayram olarak iki güçlü anlamı aynı anda taşır.
Bu bayramın dünyada özel görülmesinin nedeni de tam burada yatar. Birçok ülkede çocuk günü vardır, birçok ülkede bağımsızlık ya da egemenlik günü vardır; ama ulusal egemenlik fikrini doğrudan çocuklarla birleştiren, bunu resmî devlet bayramı haline getiren örnek yoktur. 23 Nisan’ı özel yapan şey, çocukları devletin ve milletin gelecekteki gerçek sahipleri olarak görmesidir. Atatürk’ün bu bayramı çocuklara armağan etmesi bu yüzden sadece duygusal bir jest değildir; siyasî ve tarihî anlamı olan bir tercihtir. Egemenlik fikrinin kalıcı olabilmesi için yeni kuşaklara aktarılması gerektiğini söyleyen kurucu bir bakıştır. Bu nedenle 23 Nisan hem bir hatırlama hem de bir emanet günüdür.
Bayramın bugünkü kutlanma biçimi de bu iki anlamın birleşiminden doğar. Bir yanda Meclis’in açılışı, millî irade, bağımsızlık ve cumhuriyet yolunun başlangıcı anılır; öte yanda çocuk şenlikleri, okul törenleri, gösteriler, temsili makam devirleri ve uluslararası çocuk buluşmaları yapılır. Özellikle son yarım yüzyılda TRT’nin uluslararası çocuk şenlikleriyle bu günün dünya çocuklarını bir araya getiren yönü daha da görünür olmuştur. Böylece 23 Nisan sadece Türkiye içindeki bir millî bayram olmaktan çıkmış, çocuklar üzerinden barış ve dostluk mesajı veren uluslararası bir güne de dönüşmüştür.
Dünya Kitap ve Telif Hakları Günü
23 Nisan’da kutlanan Dünya Kitap Günü ve Telif Hakları Günü, kitap okuma alışkanlığını güçlendirmek, yayıncılığı desteklemek ve yazarların emek hakkını hatırlatmak için UNESCO tarafından kabul edilmiş uluslararası bir gündür. 23 Nisan, dünya edebiyatında simgesel bir gündür ve Miguel de Cervantes, William Shakespeare ile Inca Garcilaso de la Vega gibi önemli isimlerin ölüm tarihleriyle ilişkilendirilir. Bu yüzden 1995’te UNESCO Genel Konferansı, kitaplara ve yazarlara dünya çapında saygı duruşu niteliğinde bu günü resmileştirdi. Günün telif hakları tarafı da en az kitap kadar önemlidir; çünkü burada, yazanın, çevirenin, yayımlayanın ve fikrî emek üreten herkesin hakkını korumak da vurgulanır. Bugün dünyada bu tarih vesilesiyle kütüphane etkinlikleri, kitap kampanyaları, okuma saatleri, yazar buluşmaları, çocuklara yönelik okuma projeleri, yayıncılık toplantıları ve telif farkındalığı çalışmaları düzenlenir. UNESCO ayrıca her yıl bir Dünya Kitap Başkenti seçerek bu günü tek günlük bir kutlama olmaktan çıkarıp daha geniş bir kültür politikasına bağlar. Kısacası 23 Nisan, kitabın kültür hayatındaki yerini, okumanın toplum üzerindeki etkisini ve fikrî emeğin korunmasının neden gerekli olduğunu hatırlatan önemli bir uluslararası gündür.
1616 – Dünya tiyatrosunun en büyük yazarlarından William Shakespeare öldü.
23 Nisan 1616’da hayatını kaybeden William Shakespeare, dünya tiyatrosunun da temel taşlarından biri sayılır. Shakespeare, insanın iktidar hırsını, kıskançlığını, aşkını, korkusunu, ihanetini ve vicdan azabını öyle güçlü kurdu ki, aradan dört yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen oyunları hâlâ eskimedi. Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, Romeo ve Juliet, Julius Caesar, Fırtına gibi eserler bugün de dünyanın her yerinde sahneleniyor; çünkü bu metinler yalnız bir dönemin İngiltere’sini değil, insan tabiatını anlatıyor.
Shakespeare’in büyüklüğü sadece tiyatro sahnesinde kalmadı. Onun yazdığı hikâyeler ve karakterler, modern romanı, sinemayı ve televizyon anlatısını da derinden etkiledi. Bugün bir taht kavgası, büyük bir trajedi, yasak aşk, aile içi iktidar savaşı ya da suçlunun vicdanıyla boğuşması gibi birçok anlatı kalıbında Shakespeare’in izini görmek mümkün. Shakespeare oyunlarının uzun zamandır hem sahnede hem sinemada yeniden üretiliyor, bazen metne sadık uyarlamalarla, bazen de sadece olay örgüsünü ve karakter çatışmasını alıp bambaşka dünyalara taşıyan filmlerle yaşamaya devam ediyor. Yani Shakespeare, çağdaş anlatının üzerinde yükseldiği başlıca kaynaklardan biri.
Onun etkisinin bu kadar kalıcı olmasının bir nedeni de karakter yaratma gücüdür. Hamlet artık sadece bir oyun kişisi değil, kararsızlığın ve zihinsel çatışmanın simgesidir; Macbeth, hırsın insanı nasıl çürütebildiğinin; Othello, kıskançlığın; Kral Lear ise güçle yalnızlığın çarpışmasının unutulmaz örnekleridir. Shakespeare’in kişileri, edebiyat tarihinde kalmış figürler olmaktan çıkıp ortak kültürün parçalarına dönüşmüştür. Bu yüzden onun oyunları her çağda yeniden okunur, yeniden sahnelenir, yeniden filme çekilir. Shakespeare bugün yalnız bir klasik değil, yaşayan bir repertuvardır.
Bir başka önemli nokta da şudur: Shakespeare, dili de değiştiren bir yazardı. İngilizceye çok sayıda ifade kazandırdı, sözü sadece şiir gibi süslemekle kalmayıp sahnede canlı, akıcı ve vurucu hale getirdi. Oyunları masa başında okunacak metinler olarak değil, seyirci karşısında yaşayacak eserler olarak kuruldu. Belki de bu yüzden Shakespeare öldükten yüzyıllar sonra bile tiyatronun, sinemanın ve edebiyatın beslendiği en büyük kaynaklardan biri olmayı sürdürüyor.
1858 – Kuantum çağının kapısını açan Max Planck doğdu.
23 Nisan 1858’de doğan Max Planck, modern fiziğin yönünü değiştiren isimlerin başında gelir. Onu önemli yapan şey, atom ve ışık dünyasını anlamaya çalışan bilimin önüne bambaşka bir kapı açmasıdır. 1900 yılında geliştirdiği düşünceyle, enerjinin kesintisiz değil, belirli küçük paketler halinde yayıldığını ortaya koydu; bu fikir daha sonra kuantum kuramının temeli sayıldı. Bugün kuantum fiziği denince akla gelen bütün büyük gelişmelerin ilk eşiğinde Planck vardır. İlginç olan da şudur: Planck aslında fiziğin düzenli, kesin ve tamamlanmaya yakın bir alan olduğunu düşünen bir kuşağın insanıydı; ama sonunda o düzeni kökten sarsan isimlerden biri oldu. Çalışmaları Albert Einstein’dan Niels Bohr’a kadar birçok büyük bilim insanının önünü açtı. 1918’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Hayatı sadece bilimsel başarılarla da geçmedi; Nazi döneminde Almanya’da çok zor yıllar yaşadı, ailesi ağır bedeller ödedi. Buna rağmen adı bugün hâlâ bilimin en temel sabitlerinden biri olan Planck sabiti ile yaşamaya devam ediyor.
1895 – Türk mizahının ve edebiyat dergiciliğinin güçlü isimlerinden Yusuf Ziya Ortaç doğdu.
23 Nisan 1895’te doğan Yusuf Ziya Ortaç, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında sadece şair olarak değil, mizah yazarı, yayıncı ve dergici kimliğiyle de iz bırakan çok yönlü bir isimdi. İlk şiirlerinde daha çok hece ölçüsüne yaslanan, memleket ve duygu temalarını öne çıkaran bir çizgide yürüdü; zamanla asıl ağırlığını mizah, hiciv ve dergi yayıncılığı alanında hissettirdi. Onu önemli yapan şey, edebiyatı geniş okur kitlesiyle buluşturan isimlerden biri olmasıydı. Özellikle Orhan Seyfi Orhon’la birlikte çıkardığı Akbaba dergisi, uzun yıllar boyunca Türkiye’de mizah ve siyasi hicvin en etkili mecralarından biri oldu. Bu dergi sayesinde Yusuf Ziya, yalnız edebiyat çevrelerinin değil, gündelik siyasi ve toplumsal tartışmaların da tanınan kalemlerinden biri oldu. Şiir, fıkra, anı, roman ve ders kitabı gibi farklı alanlarda yazması da onun tek kulvarda yürümeyen bir edebiyat adamı olduğunu gösterir.
1920 – Hâkimiyet-i Milliye günlük yayına geçti.
23 Nisan 1920’de Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin günlük yayına geçmesi, Millî Mücadele’nin sadece cephede ve Meclis’te değil, basın alanında da kurumsallaşmaya başladığını gösteren önemli adımlardan biri oldu. Gazete aslında 10 Ocak 1920’de Ankara’da yayımlanmaya başlamıştı; ancak haftada iki gün çıkan bu yayın, TBMM’nin açıldığı gün günlük hale getirilerek yeni siyasî merkezin sesi olma işlevini daha açık biçimde üstlendi. Bu yönüyle Hâkimiyet-i Milliye, sıradan bir gazete değil, Ankara’daki millî iradenin kamuoyuna açılan yüzüydü; Meclis kararlarını, direnişin gerekçelerini ve yeni yönetim anlayışını halka duyuran başlıca yayın organlarından biri haline geldi. Sonraki yıllarda Cumhuriyet döneminin etkili gazetelerinden biri olarak yaşamını sürdürmesi de bu başlangıcın tesadüf olmadığını gösterir. Bu yüzden 23 Nisan 1920, Millî Mücadele’nin kendi basın organını güçlendirerek sözünü her gün duyurmaya başladığı tarih olarak da önem taşır.
1923 – Lozan Barış Konferansı yeniden toplandı, Türkiye’nin bağımsızlığını belirleyecek son pazarlık dönemi başladı.
23 Nisan 1923’te Lozan Barış Konferansı’nın ikinci dönemi başladı ve böylece aylar önce dağılan görüşmeler yeniden açıldı. İlk dönem, kapitülasyonlar, borçlar, Boğazlar, Musul, azınlıklar ve adlî ayrıcalıklar gibi başlıklarda sert tıkanmalar yaşandığı için Şubat 1923’te kesilmişti; taraflar birbirine geri adım attıramamıştı. İkinci dönemin önemi burada yatıyordu: Bu kez masaya artık sadece savaşın galipleri değil, Misak-ı Millî çizgisini mümkün olduğu kadar korumaya çalışan TBMM heyeti de daha hazırlıklı oturuyordu. İkinci evre 23 Nisan 1923’te başladı ve 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı.
Bu ikinci dönem, ilkine göre daha teknik ama daha belirleyici geçti. Konferansın asıl tarafları TBMM Hükûmeti, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat-Sloven Devleti idi; bazı başka devletler ve gözlemci heyetler de ilgili başlıklarda sürece katıldı. Yani mesele sadece Türkiye ile Yunanistan arasında bir barış görüşmesi değildi; Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kurulacak yeni düzenin hangi sınırlar, hangi hukuk ve hangi ekonomik çerçeveyle şekilleneceği konuşuluyordu. Özellikle kapitülasyonların kaldırılması, Osmanlı borçlarının paylaşımı, Boğazların rejimi ve Türkiye’nin tam egemenliği başlıkları, müzakerelerin en sert düğüm noktaları arasında yer aldı.
Sonunda 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Sevr’i fiilen geçersiz kıldı ve yeni Türkiye devletinin uluslararası hukuk bakımından tanınmasının önünü açtı. Bu yüzden 23 Nisan 1923; Kurtuluş Savaşı’nın cephede kazanılan sonucunun diplomasi masasında korunmaya çalışıldığı, Türkiye’nin bağımsız devlet olarak yerini belirleyecek son büyük müzakere safhasının başladığı tarih olarak da önem taşır.
1927 – Ahmed Arif doğdu, Türk şiirinin en kendine özgü seslerinden biri oldu.
23 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Güneydoğu’nun farklı şehirlerinde geçirdi; bu coğrafyanın dili, insanı, yoksulluğu, sertliği ve sıcaklığı onun şiirine doğrudan sinen temel damarlardan biri oldu. Lise öğrenimini Afyon Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu; ancak hayatı sadece edebiyatla değil, siyasî baskılar, gözaltılar ve hapis dönemleriyle de şekillendi. 1950’li yıllarda yaşadığı bu kırılmalar, onun şiirindeki hasret, acı, memleket ve direnç duygusunu daha da derinleştirdi. Ahmed Arif çok sayıda kitap yayımlayan bir şair olmadı; ama Hasretinden Prangalar Eskittim ile Türk şiirinde kalıcı bir yer edindi. Bu kitap ve içindeki şiirler, halk söyleyişini, aşkı, isyanı ve memleket duygusunu kendine özgü bir sesle birleştirdiği için kuşaklar boyunca okundu. Onu ayrı bir yere koyan şey de budur: Az yazdı ama unutulmadı; sesi hemen tanınan, dizeleri ezberlenen bir şair oldu. Ahmed Arif, 2 Haziran 1991’de Ankara’da hayatını kaybetti; ardında tek kitaba sığmış gibi görünen ama etkisi bir kitaptan çok daha büyük olan güçlü bir şiir mirası bıraktı.
1928 – Türk musikisinin en üretken bestekârlarından Avni Anıl doğdu.
23 Nisan 1928’de İstanbul’un Üsküdar-Selimiye semtinde doğan Avni Anıl, Türk sanat müziğinde hem çok sevilen hem de çok söylenen eserleriyle iz bırakan bestekârlardan biri oldu. Göçmen bir ailenin çocuğuydu; çocukluğu Üsküdar’da geçti, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı, daha sonra Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. Müziğe erken yaşta yöneldi; Üsküdar Halkevi’nde çalıştı, ardından Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Emin Ongan’dan uzun yıllar ders aldı. Asıl kırılma da burada yaşandı; klasik Türk musikisinin güçlü meşk geleneği içinde yetişti ve besteciliğe bu birikimle geçti. İlk besteleri 1950’li yıllarda ortaya çıktı; zamanla “Ağla Çeşmim Eski Lezzet Kalmamış Peymânede”, “Mihrabım Diyerek Sana Yüz Vurdum”, “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size”, “Sordular Mecnun’a Leyla’nın Saadethanesin” gibi eserleriyle geniş kitlelerin hafızasına yerleşti. Sadece beste yapan biri de değildi; polislik, gazetecilik, radyo çalışmaları, yayıncılık ve müzik yazarlığı yaptı, İstanbul Radyosu’nda görev aldı, dergiler çıkardı, müzik hafızasını yazılı hale getirmeye çalıştı. 1998’de Devlet Sanatçısı unvanı verildi. Hayatının son dönemini İzmir’de geçirdi ve 14 Haziran 2008’de İzmir’de öldü. Avni Anıl’ı önemli yapan şey, çok sayıda eser vermesi kadar, klasik Türk musikisini geniş dinleyiciye taşıyan hem okul terbiyesi hem sahne duygusu olan bir bestekâr olmasıydı; bu yüzden 23 Nisan 1928, Türk musikisinde onlarca yıl yaşamaya devam edecek güçlü bir repertuvarın sahibinin doğduğu gün olarak da önem taşır.
1934 – Fikret Hakan doğdu, Yeşilçam’ın en güçlü oyuncularından biri haline geldi.
23 Nisan 1934’te Balıkesir’de doğan Fikret Hakan, gerçek adıyla Bumin Gaffar Çıtanak, Türk sinemasında oynadığı karaktere ağırlık veren, sahne ve kamera önünde gerçek bir oyunculuk ciddiyeti taşıyan isimlerden biri oldu. Babası edebiyat öğretmeniydi, annesi hemşireydi; aile daha sonra İstanbul’a taşındı ve onun gençliği de burada geçti. Sanata tiyatroyla başladı; 1950’de Ses Tiyatrosu’nda sahneye çıktı, ardından sinemaya geçti. İlk yıllarda birçok oyuncu gibi sadece jön çizgisinde kalmadı; yüzü ve sesi kadar oyun gücüyle de öne çıktı. Bu yüzden Üç Arkadaş, Beyaz Mendil, Yılanların Öcü, Keşanlı Ali Destanı, Ölüm Tarlası gibi filmlerde sadece başrol oyuncusu değil, hikâyeyi omuzlayan asıl güçlerden biri haline geldi. 1960’lı yıllarda Türk sinemasının en saygın erkek oyuncuları arasında yer aldı; sonraki yıllarda senaryo, yönetmenlik ve yapım tarafında da çalıştı. Onu ayrı bir yere koyan şey, yıldız olmasına rağmen oyunculuğu hiçbir zaman hafife almamasıydı. Sert, mağrur, kırılgan ya da asi karakterleri aynı inandırıcılıkla oynayabiliyor; Yeşilçam’ın melodramını da toplumsal gerçekçi damarını da taşıyabiliyordu. Sonraki kuşaklar onu yalnızca eski filmlerden değil, televizyon dizilerinden ve yeniden hatırlanan güçlü yan rolleriyle de tanıdı. 11 Temmuz 2017’de İstanbul’da, akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Geride yüzlerce yapım bıraktı; ama daha önemlisi, Türk sinemasında oyuncu denince akla gelen sağlam, ciddi ve kalıcı isimlerden biri olarak hatırlanmaya devam ediyor.
1939 – İlk Türk orkestra şefi ve flüt virtüözü Saffet Atabinen öldü.
23 Nisan 1939’da İstanbul’da hayatını kaybeden Saffet Atabinen, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan müzik tarihinde adı çok sık anılmasa da öncü isimlerden biridir. 1858’de İstanbul’da doğdu; daha çocuk yaşta Muzıka-yı Hümâyun’a girdi, burada flüt ve Batı müziği eğitimi aldı. Sonraki yıllarda eğitim için Paris’e gönderildi; armoni, beste ve orkestrasyon çalıştıktan sonra İstanbul’a döndü ve saray musikisinde yükseldi. İlk Türk orkestra şefi, ilk Türk flüt virtüözü ve Muzıka-yı Hümâyun’un ilk Türk yöneticisi oldu. Bu yönüyle Atabinen, yabancı şeflerin ve hocaların egemen olduğu bir dönemde, Batı müziği alanında yönetici ve icracı olarak öne çıkan ilk yerli isim oldu.
Atabinen’i önemli yapan şey sadece iyi bir müzisyen olması değildi. II. Meşrutiyet sonrasında Muzıka-yı Hümâyun’un başına geçti, orkestraya daha düzenli Batı tarzı bir yapı kazandırdı ve ilk senfonik eserlerin icrasında etkili oldu. Ayrıca bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın temeli sayılan Makam-ı Hilâfet Filarmoni Muzikası ile de adı birlikte anılır. Yani onun hikâyesi, sadece bireysel bir müzik kariyeri değil; Türkiye’de kurumsal orkestracılığın ve Batı müziği icrasının yerli kadrolarla kurulmaya başladığı dönemin hikâyesidir.
1948 – Savaş yıllarında kapanan Topkapı Sarayı Müzesi ile İstanbul Arkeoloji Müzesi yeniden açıldı.
23 Nisan 1948’de, II. Dünya Savaşı sırasında güvenlik gerekçesiyle kapalı tutulan Topkapı Sarayı Müzesi ile İstanbul Arkeoloji Müzesi yeniden ziyarete açıldı. Bu gelişme, savaş tehdidinin gölgesinde koruma altına alınan kültür mirasının yeniden kamusal hayata dönmesi bakımından önem taşıyordu. Savaş yıllarında İstanbul doğrudan cephe yaşamamış olsa da bombardıman ve işgal ihtimalleri nedeniyle çok sayıda tarihî eser için olağanüstü koruma tedbirleri alınmış, bazı koleksiyonlar taşınmış, müzeler de uzun süre kapalı kalmıştı. 23 Nisan 1948’de bu iki büyük müzenin yeniden halka açılması, Türkiye’de kültür hayatının savaş psikolojisinden çıkıp normale dönmeye başladığını gösteren simgesel adımlardan biri oldu. Bir yanda Osmanlı hanedan tarihinin en güçlü mekânlarından Topkapı Sarayı, öte yanda antik çağdan Mezopotamya’ya uzanan çok büyük bir birikimi barındıran İstanbul Arkeoloji Müzesi yeniden ziyaretçi kabul etmeye başladı.
1960 – İzmit Petrol Rafinerisi’nin temeli atıldı, Kocaeli’nin sanayi tarihinde yeni bir dönem başladı.
23 Nisan 1960’ta İzmit’te, bugünkü Tüpraş İzmit Rafinerisi’nin ilk adımı atıldı. Bu, Türkiye’nin artan akaryakıt ihtiyacını içeride karşılamaya, dışa bağımlılığı azaltmaya ve petrol ürünlerinde daha güçlü bir sanayi altyapısı kurmaya dönük büyük hamlelerden biriydi. Rafineri 1961’de yıllık 1 milyon ton ham petrol işleme kapasitesiyle üretime başladı; yıllar içinde büyüdü, tevsii projeleriyle genişledi ve Türkiye’nin en kritik enerji tesislerinden birine dönüştü. Kocaeli açısından da bu temel atma töreni sıradan bir yatırım kararı değildi. İzmit Körfezi çevresinin sanayi kimliğini ağırlaştıran, liman, depolama, petrokimya ve yan sanayi hattını büyüten en önemli dönüm noktalarından biriydi. Bu yüzden 23 Nisan 1960, Kocaeli’nin Türkiye sanayisindeki ağırlığını belirleyecek uzun bir dönemin başladığı tarih olarak da önem taşır.
1961 – İlk TBMM binası müze olarak açıldı.
23 Nisan 1961’de, Ankara’daki ilk TBMM binası “Türkiye Büyük Millet Meclisi Müzesi” adıyla ziyarete açıldı. Bu adım, Millî Mücadele’nin siyasî merkezini doğrudan bir hafıza mekânına dönüştürme kararıydı. Çünkü bu bina, 23 Nisan 1920’de Meclis’in açıldığı, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik kararlarının alındığı ve yeni devletin temellerinin atıldığı yerdi. 1924’te ikinci meclis binasına geçildikten sonra bir süre Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi ve Hukuk Mektebi olarak kullanılan yapı, 1952’de Millî Eğitim Bakanlığı’na devredildi; 1957’de müzeye dönüştürülmesi için çalışma başlatıldı ve sonunda 23 Nisan 1961’de halka açıldı. Bu yüzden 23 Nisan 1961, Türkiye’nin kendi kuruluş hafızasını korumaya ve gelecek kuşaklara göstermeye başladığı simgesel tarihlerden biri olarak da önem taşır.
1961 – Yerli yapım 27 Mayıs Treni ilk seferini yaptı.
23 Nisan 1961’de Eskişehir Demiryolu Fabrikası’nda üretilen yerli yapım 27 Mayıs Treni’nin ilk seferi yapıldı. Bugün adı çok sık anılmasa da bu tren, Cumhuriyet döneminde demiryolu alanında kendi aracını da yapabilen ülke olma iddiasının sembollerinden biriydi. TCDD tarihçeleri, 1950’ler ve 60’larda Eskişehir atölyelerinin yerli üretim kapasitesinin arttığını, kısa süre sonra Devrim otomobilleri gibi daha iddialı projelerin de aynı sanayi ikliminden çıktığını gösteriyor. Yani bu tren sadece bir ulaşım aracı değil, demiryolu atölyelerinin bir üretim okuluna dönüştüğü dönemin işaretlerinden biriydi.
Bu maddeyi önemli yapan şey, doğrudan teknik ayrıntısından çok taşıdığı anlamdır. Türkiye Cumhuriyeti, demiryollarını önce millileştirmiş, ardından yalnız işletmecilikte değil bakım, onarım ve üretimde de yerli kadro yetiştirmeye çalışmıştı. Eskişehir’deki cer atölyeleri bu yüzden sadece tamir yapılan yerler değil, zamanla yerli sanayinin vitrini haline geldi. 27 Mayıs Treni adı ise dönemin siyasî atmosferini açıkça yansıtır; trenin teknik değeri kadar, yeni dönemin propaganda ve kalkınma dili içinde taşıdığı sembolik anlam da büyüktü.
1965 – İlk Sovyet haberleşme uydusu Molniya-1 uzaya fırlatıldı.
23 Nisan 1965’te fırlatılan Molniya-1, Sovyetler Birliği’nin ilk başarılı haberleşme uydusu olarak uzay tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Sovyetler, geniş coğrafyaları ve özellikle kuzey bölgeleri nedeniyle klasik yörüngelerde yeterli kapsama alanı elde edemiyordu; bu yüzden Molniya-1, sonradan kendi adıyla anılacak yüksek eliptik “Molniya yörüngesi” için tasarlandı. Böylece uydu, Sovyet topraklarının özellikle uzak kuzey ve doğu kesimleri üzerinde daha uzun süre kalabiliyor, telefon, telgraf ve televizyon iletimine daha uygun hale geliyordu. Serinin ilk başarılı uydusu 23 Nisan 1965’te fırlatıldı, birkaç yıl içinde bu sistem bütün Sovyetler Birliği’ne kapsama sağladı.
Bu başarıya kolay ulaşılmadı. İlk deneme 1964’te başarısız oldu; sonraki bir denemede uydu yörüngeye ulaştı ama antenleri tam açılmadığı için görevini yerine getiremedi. 23 Nisan 1965’teki başarılı fırlatma bu yüzden, Sovyet haberleşme altyapısının uzaya taşınmasında gerçek başlangıç sayıldı. Molniya-1 sayesinde Moskova’dan ülkenin en uzak bölgelerine televizyon ve haberleşme sinyalleri iletmek mümkün hale geldi; hatta bu uyduyla Uzak Doğu’daki izleyicilerin Moskova’daki 1 Mayıs törenlerini ilk kez eşzamanlı izleyebildiği aktarılıyor.
1967 – Soyuz 1 fırlatıldı, Sovyet uzay programının en acı görevlerinden biri başladı.
23 Nisan 1967’de Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatılan Soyuz 1, Sovyetler Birliği’nin Soyuz programındaki ilk insanlı görev oldu. Uzay aracında, daha önce de uzaya gitmiş deneyimli kozmonot Vladimir Komarov vardı; Britannica ve NASA kayıtları, bunun onun ikinci uzay uçuşu olduğunu ve görevin Sovyetlerin yeni nesil insanlı uzay aracını denemek için yapıldığını belirtiyor. Bu yüzden Soyuz 1, sıradan bir fırlatma değil, Sovyet uzay programının geleceğini belirleyecek büyük bir eşik olarak görülüyordu.
Ancak görev daha ilk saatlerden itibaren ciddi sorunlarla karşılaştı. Britannica’nın Soyuz kronolojisi ile Soyuz 1 görev kayıtlarında, uzay aracının bir güneş panelinin tam açılmadığı, bunun enerji ve yönlendirme sistemlerini etkilediği, ayrıca çeşitli denge ve kontrol problemlerinin çıktığı görülüyor. Başlangıçta görev planı daha iddialıydı; ikinci bir Soyuz aracının da fırlatılması, yörüngede buluşma yapılması ve karmaşık bir görev dizisinin denenmesi düşünülüyordu. Fakat Soyuz 1’de yaşanan arızalar yüzünden bu plan sürdürülemedi. Görev kısa tutuldu ve Komarov’un geri dönmesine karar verildi.
Trajedi dönüşte yaşandı. 24 Nisan’da kapsül atmosfere girdi, ancak iniş sırasında paraşüt sistemi düzgün çalışmadı ve Soyuz 1 yere çakıldı. Komarov hayatını kaybetti. Bu, bir uzay uçuşu sırasında yaşanan ilk ölüm olarak tarihe geçti. Bu olay, Sovyetler için sadece bir kayıp değil, uzay yarışında hız baskısının ve teknik eksiklerin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösteren büyük bir kırılmaydı. Sonraki yıllarda Soyuz programı geliştirildi, eksikler giderildi ve bu araç zamanla dünyanın en uzun ömürlü insanlı uzay sistemlerinden birine dönüştü. Ama bütün bu başarıların başlangıcında, 23 Nisan 1967’de başlayan ve bir gün sonra trajediye dönüşen Soyuz 1 görevi vardır.
1979 – İlk uydu yer istasyonu hizmete girdi, Türkiye uluslararası haberleşmede yeni döneme geçti.
23 Nisan 1979’da Ankara’daki ilk uydu yer istasyonunun, yani AKA-1 (Ankara-1)’in hizmete girmesiyle Türkiye haberleşmede önemli bir eşiği aştı. Türksat’ın tarihçesine göre istasyon ilk olarak Birleşik Krallık ile 11 telefon kanalı kurularak devreye alındı; ardından Türkiye, Intelsat’ın Atlantik bölgesi uyduları üzerinden 13 ülkeyle haberleşme imkânına kavuştu. Yani bu gelişme, sadece birkaç yeni telefon hattı açılması değildi, Türkiye’nin uluslararası ses ve veri trafiğini daha doğrudan, daha hızlı ve daha güvenli biçimde uydu üzerinden yürütmeye başladığı anlardan biriydi. 1960’ların sonundan beri İran ve Yugoslavya’daki yer istasyonları üzerinden dolaylı bağlantılar kullanılıyordu; 23 Nisan 1979’daki açılışla Türkiye bu işi ilk kez kendi toprağındaki bir istasyonla yapar hale geldi. Bu yüzden 23 Nisan 1979, Türkiye’nin dış dünyayla telefon ve haberleşme bağını yeni teknolojiyle güçlendirdiği, telekomünikasyonda modern döneme geçtiği tarih olarak da önem taşır.
1979 – 23 Nisan, TRT’nin çocuk şenliğiyle ilk kez uluslararası boyut kazandı.
23 Nisan 1979’da Birleşmiş Milletler’in ilan ettiği Uluslararası Çocuk Yılı kapsamında TRT öncülüğünde düzenlenen ilk TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği, bayrama yeni bir kimlik kazandırdı. O güne kadar 23 Nisan Türkiye’de çocuklara adanmış millî bayram olarak kutlanıyordu; 1979’daki bu adımla birlikte ilk kez farklı ülkelerden çocuklar da kutlamalara davet edildi ve bayram uluslararası bir buluşmaya dönüştü. 23 Nisan böylece, Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bayram olmanın yanında, dünya çocuklarını Türkiye’de buluşturan bir gün haline geldi. Sonraki yıllarda bu şenlik büyüdü; onlarca ülkeden çocukların katıldığı kortejler, gösteriler, halk oyunları, konserler ve temsili makam devirleriyle 23 Nisan’ın en tanınan geleneklerinden birine dönüştü. Bu yüzden 23 Nisan 1979; Türkiye’nin çocuk bayramını dünyaya açtığı ve “barış, dostluk, kardeşlik” vurgusunu uluslararası düzeye taşıdığı tarih olarak da önem taşır.
1982 – TRT, haftada iki gün renkli televizyon yayınına başladı.
23 Nisan 1982, Türkiye’de televizyon izleme alışkanlığını değiştiren tarihlerden biri oldu. TRT bu tarihte haftada iki gün düzenli renkli yayına geçti; böylece yıllardır siyah beyaz ekrana alışmış seyirci için yeni bir dönem başladı. Aslında bundan önce de sınırlı renkli denemeler yapılmıştı; özellikle yılbaşı gecesi yayınları bu geçişin ilk işaretleri arasında sayılır. Ancak 23 Nisan 1982’yi önemli yapan şey, renkli yayının bir deneme olmaktan çıkıp belirli bir takvime bağlanmasıydı. İlk dönemde bütün yayın akışı bir anda renklenmedi; uygulama haftanın belli günleriyle sınırlıydı ve zamanla genişletildi. O yıllarda renkli televizyon alıcısı her evde yoktu, bu yüzden bazı aileler bu yeniliği komşuda, kahvede ya da vitrinlerdeki televizyonlarda izledi. Dönemin hafızasında kalan ilk renkli yapımlardan biri de Martı Adası dizisiydi. Bu yüzden 23 Nisan 1982; Türkiye’de televizyonun daha çekici, daha etkili ve gündelik hayatın merkezinde daha güçlü bir araç haline gelmeye başladığı günlerden biri olarak da önem taşır.
1984 – AIDS’e yol açan virüs açıklandı, tıp tarihinde yeni bir dönem başladı.
23 Nisan 1984’te ABD Sağlık Bakanı Margaret Heckler’ın Washington’daki açıklamasıyla, AIDS’in nedeninin bir retrovirüs olduğu kamuoyuna duyuruldu. O gün kullanılan ad HTLV-III idi; sonraki yıllarda bu virüs HIV adını aldı. Buradaki önemli ayrım şu: Virüsün izleri ve ilk izolasyonu daha önce Fransız bilim insanları tarafından görülmüştü; 1984’teki dönüm noktası, bu virüsün AIDS’in nedeni olduğunun daha güçlü biçimde ortaya konması ve bunun resmî düzeyde ilan edilmesiydi. Böylece AIDS, sadece gizemli ve ölümcül bir sendrom olarak değil, belirli bir etkenle ilişkilendirilen tıbbi bir hastalık olarak ele alınmaya başladı.
Bu gelişmenin etkisi çok büyüktü. Çünkü 1980’lerin başında AIDS hızla yayılıyor, ama hastalığın nasıl bulaştığı ve neyin yol açtığı tam olarak bilinemiyordu. Virüsün belirlenmesiyle birlikte kan testleri, tarama yöntemleri, bulaş yollarının daha net anlaşılması ve daha sonra geliştirilecek ilaçların temeli atıldı. Ancak bu tarih aynı zamanda büyük bir bilim tartışmasının da başlangıcı oldu; Fransız Pasteur Enstitüsü ile ABD’deki ekipler arasında keşfin önceliği konusunda uzun süre sert bir çekişme yaşandı.
1992 – ABD’de sağlık kontrolünden geçen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a prostat kanseri teşhisi konuldu.
23 Nisan 1992’de ABD’de bulunan Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a prostat kanseri teşhisi konulduğu açıklandı. Özal hem aktif görevdeki cumhurbaşkanıydı hem de kamuoyunda zaten kalp ameliyatı, kilo sorunu ve yoğun çalışma temposuyla bilinen bir liderdi. Ertesi gün gazetelere yansıyan haberlere göre doktorlar Özal’ın prostatında habis tümör belirlemişti ve ameliyat planlanıyordu; nitekim 2 Mayıs 1992’de Houston Methodist Hastanesi’nde ameliyat oldu.
Bu olayın sonrasında yaşananlar, bu tarihin ağırlığını daha da artırdı. Özal ameliyat sonrası görevine döndü; ancak sağlık durumu ve genel yaşam tarzı üzerindeki tartışmalar hiç bitmedi. Zaten bu teşhisten yaklaşık bir yıl sonra, 17 Nisan 1993’te cumhurbaşkanlığı görevi sürerken hayatını kaybetti. Ölümünün ardından da hem hastalığı hem tedavi süreci hem de ölüm nedeni uzun yıllar boyunca kamuoyunda tartışılmaya devam etti.
1997 – Cezayir’de Ömeriye katliamı yaşandı.
23 Nisan 1997’de Cezayir’in Medea bölgesindeki Ömeriye (El Omaria)köyüne düzenlenen saldırıda 42 kişi öldürüldü. Olay, 1990’larda Cezayir’i kana bulayan iç savaşın sivilleri hedef alan en karanlık saldırılarından biri olarak kayda geçti. Gece saatlerinde köye giren silahlı saldırganlar, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sivilleri öldürdü; katliam, bir gün önce yaşanan başka toplu saldırıların hemen ardından geldiği için ülkedeki korku havasını daha da büyüttü. Bu dönemde Cezayir’de devlet ile radikal İslamcı silahlı gruplar arasındaki çatışma, sadece cephede değil, doğrudan köylerde ve sivil yerleşimlerde de yürüyordu. Bu yüzden 23 Nisan 1997; Cezayir iç savaşında sıradan insanların nasıl toplu kıyımların hedefi haline geldiğini gösteren en acı günlerden biri olarak da önem taşır.
2001 – Intel, Pentium 4’ün 1.7 GHz’lik yeni modelini piyasaya sürdü.
23 Nisan 2001’de Intel, o tarihte şirketin en hızlı masaüstü işlemcisi olan 1.7 GHz’lik Pentium 4 modelini tanıttı. Aslında Pentium 4 ailesi ilk kez 2000’in sonunda piyasaya çıkmıştı; ancak 2001’de gelen bu model, serinin performans yarışında daha iddialı hale geldiği dönemin önemli adımlarından biri oldu. Pentium 4, Intel’in NetBurst mimarisine dayanıyordu ve özellikle yüksek saat hızlarıyla öne çıkarılıyordu. Bu işlemci ailesi, 2000’lerin başında bilgisayar dünyasındaki megahertz yarışının simge ürünlerinden biri haline geldi; Intel ile AMD arasındaki rekabeti daha da sertleştirdi, ev kullanıcılarının bilgisayar alırken işlemci hızına daha fazla dikkat ettiği bir dönemi güçlendirdi.
2003 – SARS salgını nedeniyle Pekin’de okullar kapatıldı.
23 Nisan 2003’te SARS salgınının hızla büyümesi üzerine Çin’in başkenti Pekin’de tüm ilk ve orta dereceli okullar iki hafta süreyle kapatıldı. Karar, yaklaşık 1,7 milyon öğrenciyi etkiledi ve salgının ciddiyetini halka açık biçimde gösteren en sert adımlardan biri oldu. Burada önemli ayrıntı şu: Bu karar bütün Çin için değil, öncelikle salgının merkezlerinden biri haline gelen Pekin için alındı. Aynı gün Dünya Sağlık Örgütü de Pekin ve Shanxi için zorunlu olmayan seyahatlerin ertelenmesini tavsiye etti; Çin makamları ise ülkedeki olası SARS vaka sayısının 2305, ölü sayısının 106, bunların 693’ünün de Pekin’de bulunduğunu bildirdi. Yani 23 Nisan 2003, SARS’ın artık sadece bir sağlık haberi olmaktan çıkıp gündelik hayatı, eğitimi ve şehir düzenini doğrudan değiştirdiği günlerden biri oldu. Salgın ilerledikçe hastaneler kapatıldı, karantinalar genişledi ve Pekin, 2003 baharında dünyadaki en ağır SARS merkezlerinden biri haline geldi.
2003 – Kıbrıs’ta yıllar sonra kuzey ve güney arasında serbest geçişler başladı.
23 Nisan 2003’te, KKTC Bakanlar Kurulu’nun kararıyla KKTC ile Güney Kıbrıs arasında serbest geçişler başladı ve adada yaklaşık otuz yıllık kapalı dönem fiilen kırıldı. Bu adım, sadece idarî bir kolaylık değildi; 1974’ten sonra ilk kez Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar birbirlerinin yaşadığı bölgelere toplu ve düzenli biçimde geçme imkânı buldu. İlk açılan kapıların başında Lefkoşa’daki Ledra Palace hattı geldi ve kararın duyulmasının ardından çok sayıda insan yıllardır görmediği mahallelere, evlere, mezarlıklara ve köylere gitmek için sınıra yöneldi.
Ada 1974’ten sonra fiziken bölünmüş ve iki toplum yıllarca birbirinden büyük ölçüde kopuk yaşamıştı. Reuters da 2003’te kapıların açılmasının, Rum ve Türk taraflarının yaklaşık otuz yıl sonra ilk kez birbirini doğrudan görmesini sağladığını vurguluyor. İlk dönemde Rum liderliği bu karara temkinli hatta mesafeli yaklaştı; buna rağmen kısa sürede büyük bir insan hareketliliği doğdu. 23 Nisan 2003’te başlayan serbest geçişlerin ardından ilk bir yılda 3 milyonu aşkın karşılıklı geçiş gerçekleşti. Bu rakam bile kararın sembolik değil, doğrudan günlük hayata etki eden bir kırılma olduğunu gösteriyor.
Sonraki yıllarda bu karar, Kıbrıs meselesinin çözümünü tek başına getirmedi; ada yine bölünmüş kaldı, siyasî müzakereler ise inişli çıkışlı devam etti. Ama 23 Nisan 2003 yine de çok önemli bir eşik olarak hafızada yerini aldı. Çünkü bu tarih, Kıbrıs’ta sınırın sadece askerî ve siyasî bir çizgi olmadığını, aynı zamanda insanların aile, mülk, hafıza ve gündelik hayat meselesi olduğunu görünür hale getirdi.
2005 – Sunay Akın’ın kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi açıldı.
23 Nisan 2005’te kapılarını açan İstanbul Oyuncak Müzesi, Türkiye’de oyuncağı yalnız çocukluğun eğlenceli bir eşyası olarak değil, kültür ve tarih taşıyan bir nesne olarak ele alan en dikkat çekici müzelerden biri oldu. Müze, Belgin Akın ile Sunay Akın tarafından Göztepe’deki tarihî bir köşkte kuruldu. Kuruluş tarihi de özellikle 23 Nisan olarak seçildi; çünkü bu müze çocukluk hafızasını, oyuncağı ve öğrenmeyi doğrudan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile aynı güne bağlamak istiyordu. Müzenin kendi anlatımına göre Sunay Akın, yaklaşık 20 yıl boyunca 40’tan fazla ülkedeki antikacılardan, açık artırmalardan ve koleksiyonculardan topladığı oyuncaklarla bu yapıyı kurdu. Bu yüzden İstanbul Oyuncak Müzesi, dünya tarihini; oyuncak trenlerle sanayi devrimi, uzay oyuncaklarıyla Ay yarışı, bebeklerle toplumsal hayat gibi başlıklar üzerinden anlatmaya çalışan özel bir hafıza mekânı haline geldi. Sonraki yıllarda da Türkiye’nin en özgün tematik müzelerinden biri olarak anıldı, başka şehirlerde açılacak oyuncak müzelerine örnek oldu ve 23 Nisan’ın kültürel hafızasında kendine kalıcı bir yer edindi.
2025 – Marmara Denizi’nde 6,2 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
23 Nisan 2025’te saat 12.49’da merkez üssü Marmara Denizi’nde Silivri açıkları olan 6,2 büyüklüğündeki deprem, İstanbul başta olmak üzere bütün Marmara Bölgesi’nde güçlübir şekilde hissedildi. AFAD raporunda depremin büyüklüğü Mw 6.2, derinliği ise yaklaşık 6,9 kilometre olarak verildi. Ana şokun ardından çok sayıda artçı sarsıntı yaşandı; bunların en büyüğü 5,9 olarak bildirildi.
İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı ve uzun süredir büyük Marmara depremi riskiyle anılan bir kentte meydana geldiği için, sarsıntı çok büyük korku yarattı; insanlar evlerinden ve işyerlerinden çıkarak parklara, meydanlara ve açık alanlara yöneldi. Depremde 236 kişi yaralandı; yaralanmaların önemli bölümü panik, düşme ya da yüksekten atlama gibi nedenlerden kaynaklanıyordu. İlk belirlemelerde büyük bir yıkım görülmedi, ancak çok sayıda hasar ihbarı yapıldı; yetkililer bazı binaları tedbiren boşalttı ve İstanbul’da okullar kısa süreli olarak tatil edildi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
