15 Nisan Tarihte Bugün

34 Dakika Okuma
15 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 15 Nisan

Dünya Sanat Günü

15 Nisan bugün dünya çapında Dünya Sanat Günü olarak anılıyor. Bu günün 15 Nisan’a denk gelmesinin nedeni, sanat tarihinin en büyük figürlerinden Leonardo da Vinci’nin doğum günü olması. UNESCO’nun açıklamasına göre Dünya Sanat Günü, sanatsal üretimle toplum arasındaki bağı güçlendirmek, sanatın çeşitliliğine dikkat çekmek, sanatçıların sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal iyileşmedeki rolünü görünür kılmak ve özellikle sanat eğitiminin önemini vurgulamak amacıyla kutlanıyor. Günün ortaya çıkışında ilk olarak Uluslararası Sanat Derneği’nin girişimi vardı; UNESCO da 2019’da bunu resmî düzeyde tanıdı.

Turizm Haftası / 15–22 Nisan

Türkiye’de her yıl 15–22 Nisan tarihleri arasında kutlanan Turizm Haftası, toplumda turizm bilinci oluşturmak, iç turizmi canlandırmak, doğal, tarihî ve kültürel değerlerin önemini hatırlatmak ve halkın turizm hareketlerine daha etkin katılımını sağlamak amacıyla düzenlenir. Turizm Haftası Etkinlik Programı 26 Temmuz 1976’da yayımlanarak yürürlüğe girdi; ilk yıllarda, 1977’den itibaren mart ayının ikinci pazartesi günü esas alınarak kutlanıyordu. Ancak bu tarihin turizm sezonuna pek uymaması ve özellikle olumsuz hava şartları nedeniyle, 1983’ten itibaren 15–22 Nisan tarihleri arasında kutlanmasına karar verildi. Yani bu hafta tesadüfen seçilmiş bir tarih değil; Türkiye’de turizm sezonunun açılışına daha uygun bir döneme alınmış, bilinçli bir kamusal farkındalık haftasıdır. Bu yüzden Turizm Haftası, yalnız sektörel bir kutlama değil; Türkiye’nin kendini tanıtma, kendi değerlerini fark etme ve turizmi ekonomik olduğu kadar kültürel bir alan olarak da görme çabasının yerleşmiş bir parçasıdır.

1452 – Leonardo da Vinci doğdu.

15 Nisan 1452’de, bugünkü İtalya’nın Vinci kasabası yakınlarında doğan Leonardo da Vinci, insanlık tarihinin en sıra dışı zihinlerinden biriydi. Gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geldi; babası noterdi, annesi köylü bir kadındı ve bu yüzden klasik Latin eğitiminin tam içinden gelmedi, ama belki de tam bu yüzden dünyaya okul kalıplarıyla değil, doğrudan gözlemle yaklaşmayı öğrendi. Genç yaşta Floransa’da Andrea del Verrocchio’nun atölyesine girdi; burada resim tekniğiyle beraber, heykel, perspektif, mekanik ve tasarım alanlarında da yetişti. Onu benzersiz kılan şey, sanatla bilimi birbirinden ayırmamasıydı: Resim yaparken anatomi öğrendi, anatomi çalışırken mühendislik düşündü, kuşların kanadına bakarken uçuş makineleri tasarladı; defterlerine savaş makineleri, köprüler, su düzenekleri, şehir planları, insan iskeleti, embriyo çizimleri ve doğa gözlemleri bıraktı. İnsan bedenini daha doğru çizebilmek için kadavra inceledi, suyun akışını ve ışığın cisimlere düşüşünü çözmeye çalıştı. Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği gibi eserlerle, insan yüzündeki duygu geçişlerini, bakışı ve psikolojik gerilimi de görünür kıldı; özellikle sfumato tekniğiyle sert çizgileri eritip figürlerine canlılık verdi. Milano’da Ludovico Sforza için çalıştı, sonra Floransa ve Roma’dan geçerek hayatının son yıllarını Fransa Kralı I. François’nın himayesinde tamamladı ve 1519’da öldü. Çok az eser bitirmiş olması bile onun büyüklüğünü azaltmadı; çünkü Leonardo’yu büyük yapan şey sadece ortaya koyduğu tablolar değil, insan aklının merak ettiğinde sanatla bilimi, hayalle tekniği ve gözlemle düşünceyi nasıl aynı potada eritebileceğini göstermesiydi.

1558 – Hürrem Sultan öldü.

15 Nisan 1558’de İstanbul’da hayatını kaybeden Hürrem Sultan, Osmanlı tarihinin en tanınan kadın figürlerinden biri olmakla beraber, sarayın güç dengelerini kalıcı biçimde değiştiren en etkili isimlerinden biriydi. Doğum tarihi kesin değildir; genellikle 1502 ya da 1504 civarında, bugünkü Ukrayna sınırları içindeki Ruthenia bölgesinde doğduğu kabul edilir. Asıl adının ne olduğu da tam net değildir; Batı kaynaklarında çoğu zaman Roxelana diye anılır. Genç yaşta Kırım Tatar akınları sırasında esir düşüp Osmanlı sarayına getirildiği, ardından haremde yükselerek Kanuni Sultan Süleyman’ın gözdesi haline geldiği bilinir. Onu sıradan bir hasekiden ayıran şey, padişahla kurduğu ilişkinin siyasal ağırlığıydı: Kanuni onunla resmî nikâh yaptı; bu, Osmanlı hanedan geleneği içinde son derece istisnai ve sarsıcı bir adımdı. Hürrem Sultan böylece hanedanın merkezine yerleşmiş bir güç odağı haline geldi. Kanuni Sultan Süleyman’dan Mehmed, Selim, Bayezid, Cihangir ve Mihrimah Sultan olmak üzere beş çocuğu oldu. Bu çocuklar içinde özellikle Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid arasındaki taht rekabeti, Osmanlı saray siyasetinin en sert mücadelelerinden birine dönüştü. Hürrem Sultan’ın oğlu Selim’in daha sonra II. Selim adıyla tahta çıkması, onun saraydaki etkisinin yalnız kendi dönemiyle sınırlı kalmadığını, hanedanın geleceğine de doğrudan uzandığını gösterdi.

Hürrem Sultan’ın önemi yalnızca Kanuni’yle yaşadığı aşk hikâyesi ya da saray entrikalarıyla açıklanamaz. O, Osmanlı sarayında kadın nüfuzunun görünür biçimde arttığı dönemin en güçlü simgelerinden biriydi. Sadrazamlarla, saray görevlileriyle, dış dünya ile ve özellikle hanedan içi dengeyle kurduğu ilişki, onu imparatorluk siyasetinin dolaylı ama çok etkili aktörlerinden birine dönüştürdü. Şehzade Mustafa’nın idamı, Rüstem Paşa’nın yükselişi, Selim-Bayezid rekabeti gibi tartışmalı başlıklarda adı sık sık anılır; bu yüzden tarih yazımında kimi zaman zekâsı ve siyasî gücüyle öne çıkarılmış, kimi zaman da imparatorluğun dengesini bozan entrikacı kadın gibi sunulmuştur. Gerçek şu ki, Hürrem Sultan hem çağının hem sonraki yüzyılların hayal gücünü fazlasıyla meşgul eden bir figürdü. Üstelik sadece saray siyasetiyle değil, bıraktığı mimari ve hayır eserleriyle de kalıcı iz bıraktı; İstanbul’daki Haseki Külliyesi, hamamlar, imaretler ve çeşitli vakıf yapıları onun kamusal alandaki görünürlüğünü artırdı.

Hürrem Sultan’ın nasıl öldüğü kesin olarak bilinmez; tarihçilerin çoğu, bir süredir hasta olduğunu ve 15 Nisan 1558’de İstanbul’da bu hastalığın ardından hayatını kaybettiğini kabul eder, zehirlenme ya da suikast gibi iddialar ise daha çok sonradan büyüyen söylentilere dayanır. Ölümünün asıl sarsıcı yanı, Kanuni Sultan Süleyman üzerindeki etkisiydi; çünkü Hürrem, padişahın yalnız gözdesi değil, resmî nikâh yaptığı, mektuplaştığı, duygusal bağ kurduğu ve saray hayatında istisnai bir yere koyduğu kadındı. Bu yüzden ölümü Kanuni için sadece hanedan içi bir kayıp değil, derin bir kişisel yas anlamına geldi. Hürrem’in ardından Kanuni’nin yaptığı en önemli şey, onu Süleymaniye Külliyesi haziresine defnettirmek ve adına özel, görkemli bir türbe yaptırmak oldu; bu da Hürrem’in padişahın hayatındaki yerinin ölümünden sonra bile ne kadar ayrıcalıklı görüldüğünü açıkça gösterdi.

1865 – Abraham Lincoln öldü.

15 Nisan 1865 sabahı hayatını kaybeden Abraham Lincoln, modern Amerikan tarihinin akışını değiştiren en önemli siyasal figürlerden biriydi. 1809’da Kentucky’de, yoksul bir sınır yerleşiminde doğdu; düzenli okul eğitimi çok sınırlıydı ama kendi kendini yetiştirdi, kitap okuyarak hukuk öğrendi ve sonunda Illinois’de avukatlıktan siyasete yükseldi. ABD Temsilciler Meclisi üyeliği yaptıktan sonra, köleliğin yayılmasına karşı tavrıyla ülke çapında tanınır hale geldi ve 1860’ta başkan seçildi. Lincoln göreve gelir gelmez ülke parçalandı, Güney eyaletleri ayrıldı ve Amerikan İç Savaşı başladı. O, bu savaş boyunca bir yandan Birliği ayakta tutmaya çalıştı, bir yandan da çatışmayı kölelik düzeninin sonunu getirecek siyasî ve ahlakî bir mücadeleye dönüştürdü. 1 Ocak 1863’te yayımladığı Özgürlük Bildirgesi, isyancı eyaletlerdeki köleleştirilmiş insanların özgür olduğunu ilan ederek savaşın anlamını değiştirdi; bu adım, köleliğin tamamen kaldırılmasına giden yolu da açtı. 14 Nisan 1865 gecesi, İç Savaş fiilen Kuzey’in zaferiyle sonuçlanmışken, Washington’daki Ford Tiyatrosu’nda oyun izlerken Güney yanlısı aktör John Wilkes Booth tarafından başından vuruldu; gece boyunca tiyatronun karşısındaki Petersen Evi’nde yaşam mücadelesi verdi ve 15 Nisan sabahı öldü. Ölümü, Amerika’da sadece büyük bir yas yaratmadı; savaş sonrası dönemin, yani Güney’in yeniden inşasının ve siyahların hak mücadelesinin yönünü de derinden etkiledi. Bugün Lincoln hâlâ köleliği sona erdiren, birliği koruyan ve Amerika’nın ahlakî çelişkilerini en sert anda omuzlayan lider olarak hatırlanır.

1887 – Selim Sırrı Paşa, İzmit’te modernleşme hamlesini başlattı.

14 Nisan 1887’de İzmit mutasarrıflığına atanan Selim Sırrı Paşa, Kocaeli tarihinde sadece bir yönetici olarak değil, kentin çehresini değiştiren en etkili isimlerden biri olarak öne çıkar. Görev süresi boyunca İzmit ve çevresinde yol, köprü, telgraf, bataklık kurutma ve kamu yapıları gibi birçok alanda yoğun bir imar faaliyeti yürüttü. İzmit-Ankara yolunun 107 kilometrelik kısmını ve yüzlerce köprü, menfez ve kasisi tamamlatması, Kandıra yolunda ilerleme sağlaması, Adapazarı Hükümet Konağı ile Adapazarı-Geyve demiryolu hattında rol üstlenmesi bu dönemin en somut örnekleri arasında sayılıyor. Ayrıca, sıtma tehlikesi yaratan bataklıkları kurutturdu, telgraf hatları çektirdi ve bugün bile kentin hafızasında yer eden çınarlı yol düzenlemelerine öncülük etti. Hatta “İzmid” yazımının karışıklık yarattığını söyleyip şehrin adının “İzmit” şeklinde yazılmasını önermesi bile, onun meseleye yalnız idareci gözüyle değil, şehir kimliği açısından da baktığını gösteriyor. Bu yüzden Selim Sırrı Paşa’nın İzmit’e gelişi, sıradan bir tayin değil; Kocaeli’de geç Osmanlı döneminin en görünür modernleşme hamlelerinden birinin başlangıcıdır.

1912 – Asla batmaz denilen Titanic battı.

15 Nisan 1912 sabaha karşı, ilk seferine çıkan RMS Titanic, Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarptıktan sonra saat 02.20’de sulara gömüldü ve dünya tarihinin en ünlü deniz felaketlerinden birine dönüştü. Gemi daha birkaç gün önce Southampton’dan büyük bir ihtişamla ayrılmış, dönemin mühendislik gururunun ve lüks anlayışının sembolü gibi sunulmuştu. 14 Nisan gecesi saat 23.40’ta buzdağına çarpan Titanic’te 2.200’den fazla kişi bulunuyordu; kaynaklara göre 1.500’den fazla insan hayatını kaybetti. Olayı bu kadar sarsıcı yapan yalnızca ölü sayısı değildi. Asla batmayacağına inanılan bir geminin, daha ilk seferinde, üstelik birkaç saat içinde yok olması, filikaların yetersizliği, buz uyarılarının ciddiye alınmaması ve ilk anda birçok yolcunun tehlikenin büyüklüğünü anlayamaması, felaketi daha da çarpıcı hale getirdi. Gemide dönemin çok ünlü ve çok zengin isimleri de vardı: Amerikalı milyoner John Jacob Astor IV, sanayici Benjamin Guggenheim, Macy’s ortaklarından Isidor Straus ve eşi Ida Straus ölenler arasındaydı; sağ kurtulan en ünlü yolculardan biri ise sonradan “Batmayan Molly Brown” diye efsaneleşen Margaret Brown oldu. Gemide ayrıca Osmanlı tebaasından yolcular da bulunuyordu; ancak bunların önemli kısmı bugünün Lübnan ve Suriye hattından gelen göçmenlerdi. Titanic faciası sonrasında denizcilik kuralları da değişti; filika zorunlulukları, telsiz nöbeti ve buz devriyesi uygulamaları yeniden düzenlendi.

1920 – Sacco ve Vanzetti tutuklandı.

15 Nisan 1920’de Massachusetts’in South Braintree kasabasında bir ayakkabı fabrikasının maaş parasını taşıyan Frederick Parmenter ile onu koruyan Alessandro Berardelli silahlı saldırıda öldürüldü ve bu olay, birkaç hafta sonra Nicola Sacco ile Bartolomeo Vanzetti’nin tutuklanmasına uzanan süreci başlattı. İki İtalyan göçmen, biri ayakkabıcı, diğeri balık satıcısıydı; ama onları asıl hedef haline getiren yalnız suç şüphesi değildi. O yıllarda Amerika’da göçmen karşıtlığı, anarşizm korkusu ve kızıl tehlike paranoyası çok yüksekti; Sacco ile Vanzetti de anarşist çevrelerle bağlantılıydı. Dava zamanla bir cinayet davası olmaktan çıkıp Amerikan adalet sisteminin tarafsızlığı üzerine büyük bir sınava dönüştü. İkili, zayıf ve tartışmalı delillere rağmen suçlu bulundu; yargılama boyunca hâkimin önyargılı tavrı, balistik bulguların tartışmalı oluşu ve savunmanın işaret ettiği alternatif şüphelilerin yeterince dikkate alınmaması büyük tepki topladı. Dünya çapında protestolar yapıldı, Einstein’dan H. G. Wells’e kadar çok sayıda aydın davayı adaletsiz buldu. Buna rağmen Sacco ve Vanzetti 1927’de idam edildi. İşin en çarpıcı yanı da sonradan geldi: 1977’de Massachusetts Valisi Michael Dukakis, onların adil bir yargılama görmediğini kabul eden ve üzerlerindeki utancın kaldırılması gerektiğini söyleyen bir bildiri yayımladı.

1921 – Ahmet Anzavur öldürüldü.

15 Nisan 1921’de öldürülen Ahmet Anzavur, Osmanlı’nın son yılları ile Millî Mücadele arasındaki en tartışmalı askerî figürlerden biriydi. Çerkes kökenli bir Osmanlı subayı olan Anzavur, özellikle Kuvâ-yi Milliye’ye karşı başlattığı ayaklanmalar ve İstanbul Hükümeti çizgisinde hareket eden kuvvetlerle öne çıktı; Balıkesir, Biga, Gönen, Manyas ve çevresinde topladığı silahlı güçlerle Ankara’ya bağlı millî kuvvetler için ciddi tehdit oluşturdu. Onu önemli kılan şey, İstanbul ile Ankara arasındaki meşruiyet mücadelesinin sahadaki en görünür ve en sert isimlerinden biri haline gelmesiydi. Millî Mücadele kadroları açısından Anzavur hareketi, yeni kurulmakta olan otoriteyi içeriden boğma girişimlerinden biri olarak görülüyordu. 1921 baharına gelindiğinde etkisi iyice kırılmıştı; takip edilen Anzavur, 15 Nisan 1921’de Karabiga yakınlarındaki Adliye köyü civarında, Çiftlikköylü Mehmet Efe tarafından vurularak öldürüldü. Bu yüzden 15 Nisan 1921, Kuvâ-yi Milliye karşıtı silahlı direnişin en sembolik isimlerinden birinin sahneden çekildiği tarih olarak da önem taşır.

1922 – İnsülin, şeker hastalığını ölüm fermanı olmaktan çıkarmaya başladı.

1920’lerin başına kadar diyabet, özellikle çocuklar ve gençler için çoğu zaman yavaş ama kaçınılmaz bir ölüm anlamına geliyordu. Doktorlar hastaları ancak çok ağır diyetlerle bir süre daha yaşatmaya çalışıyor, ama hastalığı gerçekten durduramıyordu. İşte bu karanlık tabloyu değiştiren süreçte Kanadalı Doktor Frederick G. Banting ile yardımcısı Charles H. Best, 1921’de pankreastan elde ettikleri bir özütün diyabetli hayvanlarda işe yaradığını gösterdi. Ardından 1922’de bu çalışma insan tedavisine uygulanmaya başlandı ve diyabet tıbbında gerçek bir çağ değişimi yaşandı. Nobel kaynakları, 1922’de genç hasta Leonard Thompson’a yapılan uygulamanın, insülinin ölümcül görülen diyabeti tedavi edilebilir bir hastalığa dönüştürmesinde tarihî eşik olduğunu vurguluyor. Yani burada söz konusu olan şey, milyonlarca insanın hayatını uzatan, çocuk ölümlerini azaltan ve modern tıbbın en büyük kurtarıcılarından birine dönüşen bir tedavi yolunun açılmasıydı. Bu yüzden 1922, insülinin bir bilimsel başarı olmaktan çıkıp insan hayatını doğrudan değiştiren büyük bir tıbbî devrime dönüştüğü yıl olarak önem taşır.

1923 – Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Birinci Meclis son oturumunu yaptı.

15 Nisan 1923, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin fiilen tarih sahnesinden çekildiği gündü. Burada önemli bir ayrıntı var: Yeni seçimlere gidilmesi kararı 1 Nisan 1923’te alınmıştı. Ardından Meclis bir süre daha çalışmalarını sürdürdü ve 15 Nisan’daki son oturumuyla görevini tamamladı. Bu yüzden 15 Nisan, Millî Mücadele’yi yöneten Birinci Meclis’in kapanış günü olarak önem taşır. Bu Meclis sıradan bir parlamento değildi. Kurtuluş Savaşı’nı sevk ve idare eden, saltanatın kaldırılması sürecine giden yolu açan, Lozan görüşmeleri sürerken yeni devletin siyasî omurgasını kuran yapı buydu. Seçimlerin yenilenmesiyle birlikte savaş dönemi meclisi yerini artık barış, yeniden yapılanma ve Cumhuriyet’e gidecek sürecin yeni kadrolarına bırakıyordu.

1925 – Şeyh Said yakalandı.

13 Şubat 1925’te başlayan Şeyh Said İsyanı, başlangıçta dar bir bölgede patlak vermiş gibi görünse de kısa sürede Doğu ve Güneydoğu’daki geniş bir alana yayıldı; hükümet bu gelişme üzerine Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkardı, sıkıyönetim ilan etti ve Şark İstiklâl Mahkemesi’ni devreye soktu. İsyanın ilk safhasında bazı kasaba ve yollar isyancıların eline geçmiş, Diyarbakır’a kadar uzanan bir tehdit doğmuştu; fakat düzenli birliklerin sevki, demiryolu ve telgraf hatlarının korunması ve sert askerî tedbirlerle isyanın ana omurgası kırıldı. Geri çekilen Şeyh Said, 15 Nisan’da Muş-Varto hattındaki Çarınçur / Çarpuh Köprüsü çevresinde sıkıştırılarak yakalandı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü isyanı siyasi ve askerî bakımdan sürdürebilecek merkezî iradenin çöküşü, esas olarak bu anda gerçekleşti. Sonrasında Şeyh Said ve arkadaşları Diyarbakır’da Şark İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandı; 29 Haziran 1925’te idam cezaları infaz edildi. Olayın tarihî ağırlığı da burada yatar: Şeyh Said’in yakalanması sadece bir operasyon başarısı değildi, genç Cumhuriyet’in din, etnik aidiyet, merkezî otorite ve muhalefet meselesine nasıl sert bir devlet refleksiyle karşılık vereceğini belirleyen uzun bir dönemin de habercisiydi.

1933 – Ankara ile İstanbul arasında, Eskişehir bağlantılı tarifeli hava seferleri başladı.

15 Nisan 1933’te Türkiye’de sivil havacılığın gündelik hayata girmesinde önemli bir eşik aşıldı ve Ankara ile İstanbul arasında, Eskişehir bağlantılı ilk tarifeli uçuşlar başladı. Bu gelişme bir anda ortaya çıkmadı; 1933 başında önce 3 Şubat’ta deneme uçuşu yapılmış, ardından düzenli sefer aşamasına geçilmişti. Hattın bugünkü gibi doğrudan değil, Ankara–Eskişehir–İstanbul şeklinde işlemesi de dönemin teknik ve operasyonel şartlarından kaynaklanıyordu. İlk dönemde kullanılan uçaklar az yolcu kapasiteli, küçük gövdeli ve o günün ölçülerine göre modern sayılan Amerikan yapımı Curtiss Kingbird D-2 tipi uçaklardı. Bu seferlerin önemi yalnız ulaşım kolaylığı değildi; genç Cumhuriyet, başkent Ankara’yı ülkenin en büyük ticaret ve kültür merkezi İstanbul’a daha hızlı bağlamak, devlet yönetiminde ve haberleşmede yeni bir zaman duygusu yaratmak istiyordu. Üstelik bu adım, birkaç hafta sonra kurumsal karşılığını da buldu; 20 Mayıs 1933’te Hava Yolları Devlet İşletmesi kuruldu ve bu çizgi daha sonra Devlet Hava Yolları ile Türk Hava Yolları’na kadar uzandı.

1934 – Kemalettin Sami Gökçen öldü.

15 Nisan 1934’te Berlin’de geçirdiği ameliyatın ardından hayatını kaybeden Kemalettin Sami Gökçen, Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet’in ilk dönemine uzanan çizgide hem asker, hem siyasetçi, hem de diplomat kimliğiyle öne çıkan önemli isimlerden biriydi. 1884’te Sinop’ta doğdu; askerî eğitim aldı, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarında görev yaptı, ardından Millî Mücadele’de özellikle Batı Cephesindeki hizmetleriyle dikkat çekti. Atatürk Ansiklopedisi’ne göre TBMM’nin ilk döneminde Edirne milletvekili olarak da görev aldı; yani yalnız cephede değil, yeni devletin siyasî kuruluş sürecinde de etkili oldu. Cumhuriyet döneminde aktif askerî ve siyasî hayatının ardından diplomasiye geçti; 23 Haziran 1923’te II. dönem TBMM Sinop milletvekili seçildi, sonra 16 Ağustos 1924’te Berlin Büyükelçiliği’ne atandı ve Cumhuriyet’in Avrupa’daki temsil yüzlerinden biri haline geldi. 1926’da ferik rütbesine yükseldi, 1928’de askerlikten emekli oldu; 1930–1933 arasında Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi başkanlığı yapması da onun sadece askerî ve siyasî değil, kurumsal kamusal alanda da etkin olduğunu gösterir. 15 Nisan 1934’te Berlin’de bir mide ameliyatı sonrası öldüğünde, ardında yalnız savaş ve siyaset hatırası değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin farklı alanlarında görev almış çok yönlü bir kamu adamı portresi bırakmıştı.

1946 – Türkiye’nin hafızasını toplayacak Millî Kütüphane için ilk adım atıldı.

15 Nisan 1946’da kurulan Millî Kütüphane Hazırlık Bürosu, devletin kültürel hafızasını sistemli biçimde koruyacak bir merkez düşüncesinin başlangıcıydı. Bu adımın arkasındaki en önemli isimlerden biri Adnan Ötüken’di; amaç, ülkede yayımlanan eserleri bir araya getiren, araştırmacıya açık, düzenli ve millî ölçekte çalışan bir kütüphane kurmaktı. Hazırlık Bürosu’nun kurulmasıyla birlikte koleksiyon oluşturma, kataloglama ve kurumsal altyapı çalışmaları başladı; bu süreç iki yıl sonra somut sonucunu verdi ve Millî Kütüphane 16 Ağustos 1948’de Ankara Saraçoğlu Mahallesi’ndeki binasında okuyucuya açıldı. Sonraki aşamada kurumun hukuki zemini de güçlendirildi ve Millî Kütüphane, Türkiye’nin yazılı kültür mirasını toplayan en önemli merkezlerden birine dönüştü.

1949 – Kadir İnanır doğdu.

15 Nisan 1949’da Ordu’nun Fatsa ilçesinde doğan Kadir İnanır, Türk sinemasının en tanınan ve en kalıcı yüzlerinden biri haline geldi. Kadir İnanır, Yeşilçam’ın melodram döneminden toplumsal filmlerine, sert erkek rollerinden daha içe dönük karakterlere kadar geniş bir alanda iz bırakmış bir oyuncudur. İstanbul’a geldikten sonra foto-romanlar ve sinema çevresiyle görünür olmaya başladı; asıl çıkışını ise 1970’lerden itibaren yaptı. Dila Hanım, Selvi Boylum Al Yazmalım, Tatar Ramazan, Yılanların Öcü, Tomruk, Deprem, Umut Sokağı ve Med Cezir Manzaraları gibi filmler, onun hem romantik hem sert hem de toplumsal damar taşıyan oyunculuğunu gösteren örnekler arasında sayılır. Özellikle Türkan Şoray’la oluşturduğu güçlü ekran ortaklığı, onu geniş kitlelerin hafızasına yerleştirdi. Ama önemini sadece star gücünden almadı; 1970’ler ve 80’lerde Türkiye’nin değişen toplumsal havasını da taşıyan oyunculardan biri oldu. Köyden kente göçün, sınıf gerilimlerinin, delikanlılık kodlarının, haksızlığa başkaldırının ve duygusal sertliğin yüzlerinden biri haline geldi.

1952 – B-52 Stratofortress ilk uçuşunu yaptı.

15 Nisan 1952’de, ABD’nin daha sonra Soğuk Savaş’ın en güçlü askerî sembollerinden birine dönüşecek ağır bombardıman uçağı B-52 Stratofortress ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Bu tarih önemlidir; çünkü B-52 sıradan bir uçak değildi. II. Dünya Savaşı’nın ardından nükleer caydırıcılık çağında ABD, çok uzun menzilli, yüksek irtifada uçabilen ve hem nükleer hem konvansiyonel yük taşıyabilen bir bombardıman platformu arıyordu. Boeing’in geliştirdiği B-52, tam da bu ihtiyaca cevap verdi. İlk uçuş, Washington eyaletindeki Boeing Field’dan yapıldı; test pilotu Alvin M. “Tex” Johnston ile yardımcı pilot Guy M. Townsend kokpitteydi. Uçak daha ilk yıllarından itibaren, Amerikan stratejik hava gücünün omurgası haline geldi. Sonrasında Vietnam’dan Körfez Savaşı’na, Afganistan’dan daha yakın dönem operasyonlarına kadar çok farklı savaşlarda kullanıldı. 1952’de ilk kez havalanan bu dev uçak, modernize edilerek onlarca yıl görevde kaldı ve ABD Hava Kuvvetleri’nin hizmetinde kalmaya devam etti.

1955 – İlk McDonald’s açıldı.

15 Nisan 1955’te Illinois eyaletinin Des Plaines kentinde açılan ilk McDonald’s restoranı, yalnız yeni bir hamburgercinin kapılarını açması değildi; modern hızlı yemek zinciri modelinin dünyayı değiştirecek yükselişinin başlangıcıydı. Burada kritik isim Ray Kroc’tu. Aslında McDonald kardeşler, Richard ve Maurice McDonald, daha önce Kaliforniya’da kendi restoran sistemlerini kurmuş, menüyü daraltıp üretimi hızlandıran “Speedee Service System” anlayışını geliştirmişti. Kroc ise bu modeli gördü ve bunun yerel bir restoran fikri olmaktan çıkıp ülke çapında, sonra da dünya çapında çoğaltılabilecek bir iş olduğunu fark etti. Böylece Des Plaines’de açılan restoran, McDonald’s’ın gerçek zincirleşme hikâyesinin başlangıç noktası oldu. McDonald’s kurumsal tarihçesi, bu ilk günün hasılatını 366,12 dolar olarak veriyor; o gün için küçük görünen bu rakam, daha sonra milyarlarca dolarlık küresel bir gıda imparatorluğuna dönüşecek hikâyenin ilk satırıydı. Bu açılışı önemli yapan şey yalnız ticari başarı değildi. Des Plaines’deki restoran, mutfak işleyişinin standartlaştırılması, sınırlı menü, hızlı servis, düşük maliyet ve aynı deneyimin her şubede tekrarlanması fikrini kurumsallaştırdı. Yani mesele, iyi hamburger satmaktan çok daha büyüktü; modern zincir işletmeciliğin, franchise düzeninin ve kitlesel tüketim kültürünün nasıl kurulacağını gösteren bir model doğuyordu. Sonraki yıllarda Ray Kroc, McDonald kardeşlerin sistemini büyüttü, markanın tamamını kontrolüne aldı ve şirketi Amerika’nın en güçlü tüketim sembollerinden birine dönüştürdü.

1967 – New York ve San Francisco’da yüz binler Vietnam Savaşı’na karşı yürüdü.

15 Nisan 1967’de ABD’nin iki büyük kentinde düzenlenen kitlesel gösteriler, Vietnam Savaşı’na karşı muhalefetin artık marjinal bir tepki olmaktan çıkıp ülke çapında güçlü bir siyasî dalgaya dönüştüğünü gösterdi. O gün New York’ta Central Park’tan Birleşmiş Milletler binasına uzanan yürüyüşe katılım için kaynaklar 100 binden 400 bine kadar farklı sayılar verirken, San Francisco’daki eş zamanlı gösteri için de genellikle 20 bin ile 100 bin arasında değişen tahminler yapılıyor. Britannica ve dönemin hareket arşivleri, bu eylemlerin Spring Mobilization to End the War in Vietnam adıyla örgütlendiğini ve o güne kadarki en büyük savaş karşıtı gösteriler arasında yer aldığını belirtiyor. New York yürüyüşünün en dikkat çekici ayrıntılarından biri, Martin Luther King Jr.’ın burada ön safta yer almasıydı; King, savaşı yalnız dış politika değil, Amerika’daki yoksulluk ve ırk adaletsizliğiyle de bağlantılı bir mesele olarak görüyordu. Gösterilerde Benjamin Spock, Harry Belafonte, Coretta Scott King, Julian Bond ve başka tanınmış isimler de yer aldı; bazı gençler sembolik biçimde askerlik celplerini yaktı. Bu protestoların önemi, Amerikan kamuoyunda savaş karşıtı hareketin artık kalabalık, görünür ve siyaseti zorlayan bir güç haline geldiğini kanıtlamasıydı.

1980 – Jean-Paul Sartre öldü.

15 Nisan 1980’de Paris’te hayatını kaybeden Jean-Paul Sartre, sadece Fransız bir filozof değil, 20. yüzyılın düşünce, edebiyat ve siyaset dilini değiştiren en etkili isimlerden biriydi. 1905’te Paris’te doğdu, École Normale Supérieure’de eğitim gördü; burada ileride hayatının ve düşünce dünyasının en önemli eşlikçisi olacak Simone de Beauvoir ile tanıştı. Sartre’ı büyük yapan şey yalnız varoluşçuluk denince akla gelen ilk isim olması değildi; o, özgürlük, sorumluluk, seçim, bunaltı ve insanın kendi hayatının anlamını kendisinin kurması gerektiği fikrini felsefeden çıkarıp romana, tiyatroya ve kamusal tartışmaya taşıdı. Bulantı, Varlık ve Hiçlik ve Gizli Oturum gibi eserleri, savaş sonrası dünyanın insanı nasıl yalnız, özgür ve aynı zamanda sorumlu bıraktığını anlatan temel metinler haline geldi. II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsız bir yazar olarak yaşadı; Cezayir Savaşı’ndan Vietnam’a, 1968 olaylarından sömürgecilik karşıtlığına kadar birçok siyasal tartışmada açık tavır aldı. 1964’te kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmesi de bu tavrın en ünlü örneklerinden biri oldu; çünkü bir yazarın kurumsal bir ödülle “kuruma dönüşmesini” istemediğini söyledi. Sartre’ın asıl ilginç tarafı burada yatar: O, sadece düşünen bir filozof değil, düşüncesini sokağa, gazeteye ve siyasete taşıyan bir figürdü. Ölümünde on binlerce kişinin cenazesine katılması da bunu gösterdi; Sartre, yalnız kitaplarda kalan bir isim değil, bütün bir dönemin zihinsel vicdanı gibi görülen bir entelektüeldi.

1983 – Sıkıyönetim, Yılmaz Güney ve Cem Karaca’nın eserlerini yasakladı.

15 Nisan 1983’te İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın aldığı karar, sadece iki sanatçıyı değil, 12 Eylül sonrasının kültür ve ifade rejimini de özetleyen sert bir müdahaleydi. Kararla, vatandaşlıktan çıkarılmış olan Yılmaz Güney ve Cem Karaca’ya ait eserlerin basılması, yayımlanması, dağıtılması ve hatta bulundurulması yasaklandı. Bu adım bir anda ortaya çıkmadı; 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye’de sıkıyönetim altında siyasal muhalefet kadar kültür hayatı da ağır baskı altına alınmış, sürgündeki ya da sakıncalı görülen isimler sadece kamusal alandan değil, hafızadan da silinmek istenmişti. Cem Karaca 1980 darbesi sonrası yurda dönmeyince vatandaşlıktan çıkarılmış, Yılmaz Güney ise zaten sürgünde ve devletin gözünde siyaseten en tehlikeli figürlerden biri haline gelmişti.

Bu yasağın önemli tarafı, sadece yeni üretimi değil, mevcut eserlerin dolaşımını ve evde bulundurulmasını bile hedef almasıydı. Böylece devlet, yalnız sanatçıyı cezalandırmıyor; onun şarkısını dinleyeni, filmini saklayanı, eserini dolaşıma sokanı da baskı alanına alıyordu. Bu, 12 Eylül döneminin tipik mantığıydı: Siyasal muhalefet kadar kültürel hafıza da denetim altına alınmalıydı. Sonrasında bu yasak rejimi kalıcı olmadı. Yılmaz Güney 1984’te sürgünde öldü ama filmleri ve adı zamanla yeniden dolaşıma girdi; Cem Karaca ise yıllar sonra Türkiye’ye döndü, vatandaşlığını geri aldı ve yeniden sahneye çıktı.

1990 – Greta Garbo öldü.

15 Nisan 1990’da New York’ta hayatını kaybeden Greta Garbo, sinema tarihinin en büyük yıldızlarındandı. Aynı zamanda da en gizemli figürlerinden biriydi. 1905’te Stockholm’de yoksul bir işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu; genç yaşta çalışmak zorunda kaldı, ardından tiyatro ve oyunculuk eğitimine yöneldi. İsveç’te başlayan kariyeri, yönetmen Mauritz Stiller’in desteğiyle Hollywood’a uzandı ve Garbo çok kısa sürede sessiz sinemanın en büyüleyici yüzlerinden birine dönüştü. Onu özel yapan şey yalnız güzelliği değildi; kameraya bakışı, yüzündeki melankoli, ölçülü oyunculuğu ve ulaşılmazlık duygusu onu döneminin diğer yıldızlarından ayırdı. Flesh and the Devil, Anna Christie, Mata Hari, Grand Hotel, Queen Christina, Anna Karenina ve özellikle Camille gibi filmlerle büyük ün kazandı. Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişte ayakta kalabilen az sayıdaki yıldızdan biri oldu; “Garbo talks!” sloganı bile bunun ne kadar büyük olay sayıldığını gösterir. Ama onu asıl efsaneye dönüştüren şey, şöhretinin zirvesindeyken geri çekilmesiydi. 1941’de henüz 36 yaşındayken sinemayı bırakması, sadece tek bir filmin başarısızlığıyla açıklanmaz. Son filmi Two-Faced Woman kötü karşılandı, Avrupa’da savaş yüzünden sinema pazarı daraldı ve Garbo da Hollywood düzeninden iyice yorulmuştu. Başta geri dönebileceği düşünülse de dönmedi; New York’ta daha gözlerden uzak bir hayat kurdu, röportaj vermemeyi seçti ve şöhretinin zirvesinde suskunluğa çekilmesi, onun etrafındaki gizemi daha da büyüttü.

1994 – Dünya ticaret sistemini değiştiren Marakeş Anlaşması imzalandı.

15 Nisan 1994’te Fas’ın Marakeş kentinde imzalanan anlaşmalar, küresel ekonominin kurallarını baştan aşağı etkileyen büyük bir dönüşüm anlamına geliyordu. Sekiz yıl süren Uruguay Turu müzakerelerinin sonunda, 120’yi aşkın ülke tarafından imzalanan bu paket, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın dar çerçevesini aşarak çok daha geniş bir ticaret düzeni kurdu. Bu metinler, Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) kurulmasının yolunu açtı; GATT 1994 ise artık bu yeni yapının bir parçası haline geldi. İşin önemi sadece gümrük vergilerinin düşürülmesinde değildi. Tarım, tekstil, hizmetler, fikrî mülkiyet ve anlaşmazlık çözümü gibi alanlar da bu yeni düzenin içine girdi. Yani 15 Nisan 1994, devletlerin ekonomiyi nasıl yöneteceğini, şirketlerin nasıl rekabet edeceğini ve küreselleşmenin hangi hukuk diliyle ilerleyeceğini belirleyen en önemli anlaşmalardan birinin imzalandığı tarih olarak önem taşır. Ancak bu düzen daha sonra, gelişmekte olan ülkeler üzerindeki baskılar, tarım destekleri, çokuluslu şirketlerin etkisi ve küresel eşitsizlikler üzerinden de yoğun biçimde tartışıldı. Bu yüzden Marakeş Anlaşması, bir yandan küresel ticaret çağının kurucu metinlerinden biri, öte yandan bugüne kadar süren ekonomik adalet tartışmalarının da başlangıç noktalarından biri sayılır.

1995 – Yıldız Moran öldü.

15 Nisan 1995’te İstanbul’da hayatını kaybeden Yıldız Moran, Türk fotoğraf tarihinde akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçı olarak özel bir yere sahipti. 1932’de İstanbul’da, kültür ve dil çalışmalarıyla tanınan bir ailenin çocuğu olarak doğdu; Robert Kolej’de okudu, ardından dayısı Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun yönlendirmesiyle İngiltere’ye gidip Bloomsbury Technical College ve Ealing Technical College’da fotoğraf eğitimi aldı. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü Moran’ı döneminin birçok meraklı fotoğrafçısından ayıran şey, işi doğrudan meslek ve sanat eğitimi düzeyinde öğrenmiş olmasıydı. Genç yaşta Cambridge ve Londra’da sergiler açtı, sonra Türkiye’ye dönerek Anadolu’yu, insan manzaralarını, kent dokusunu ve portreleri kendine özgü siyah-beyaz bir dille fotoğrafladı; Cemal Gürsel, Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner ve Haldun Dormen gibi isimlerin portrelerini çekti. 1963’te Özdemir Asaf’la evlendikten sonra aktif fotoğrafçılığı bırakması da hayatının en ilginç taraflarından biri oldu; çünkü en verimli döneminde geri çekildi, ardından çeviri ve sözlük çalışmalarına yöneldi. Buna rağmen etkisi kaybolmadı; Pera Müzesi ve İstanbul Modern gibi kurumlarda yıllar sonra açılan kapsamlı sergiler, onun fotoğraflarının Türkiye’nin modernleşen yüzünü ve gündelik hayatını ne kadar güçlü yakaladığını yeniden gösterdi.

2017 – Dünyanın en yaşlı insanı Emma Morano öldü.

15 Nisan 2017’de İtalya’nın Verbania kentinde hayatını kaybeden Emma Morano, öldüğü güne kadar dünyanın yaşayan en yaşlı insanı olarak anılıyordu. 1899 doğumlu Morano’yu bu kadar ilginç kılan şey yalnız çok uzun yaşamış olması değildi; o, 1800’lerde doğup 2000’li yıllarda ölen son insan olarak da tarihe geçti. Yani üç ayrı yüzyıla tanıklık etmiş çok ender bir figürdü. Uzun ömrü boyunca I. Dünya Savaşı’nı, faşizmi, II. Dünya Savaşı’nı, Soğuk Savaş’ı ve dijital çağı gördü. Hakkında en çok konuşulan ayrıntılardan biri de beslenme alışkanlığıydı; yıllarca günde iki çiğ yumurta yediğini söylemesi dünya basınında sık sık yer aldı. Yalnız yaşamayı sürdürmesi, güçlü karakteri ve “hayatım boyunca istediğimi yapmaya çalıştım” türünden sözleri de onu sıradan bir yaşlılık haberinden çıkarıp popüler bir figüre dönüştürdü. Bu yüzden 15 Nisan 2017, modern tarihin neredeyse tamamına tanıklık etmiş son büyük canlı hafızalardan birinin vedası olarak da ilgi çekti.

2019 – Notre-Dame Katedrali’nde çıkan yangın Paris’in kalbini vurdu.

15 Nisan 2019 akşamı, Paris’in ve Avrupa kültür tarihinin en önemli simgelerinden biri olan Notre-Dame Katedrali’nde çıkan büyük yangın, milyonlarca insanın canlı yayınlarda izlediği bir felakete dönüştü. Yangın kısa sürede çatıyı sardı; katedralin yüzyıllık ahşap çatı iskeleti büyük ölçüde yok oldu, alevlerin ortasında yükselen ünlü ince kule çöktü ve yapı neredeyse bütünüyle kaybedilecek noktaya geldi. Notre-Dame, 12. yüzyıldan beri ayakta duran, taç giyme törenlerinden devlet cenazelerine, Victor Hugo’nun romanından modern turizme kadar Fransa’nın tarihî hafızasına kazınmış bir yapıydı. Yangın sırasında itfaiye ekipleri saatler boyunca kulelerin, ana taşıyıcı duvarların ve özellikle kutsal emanetlerle sanat eserlerinin kurtarılması için mücadele etti; sonunda ana taş yapı ile iki büyük çan kulesi kurtarıldı ama çatı bütünüyle çöktü. Sonrasında Fransa’da ve dünyada büyük bir bağış kampanyası başladı, restorasyon süreci yıllarca sürdü ve yangının çıkış sebebi olarak da restorasyon çalışmaları sırasında başlayan kaza ihtimali üzerinde duruldu.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.