Günün Tarihi / 11 Nisan
Dünya Parkinson Günü / 1755 | James Parkinson doğdu.
11 Nisan, her yıl Dünya Parkinson Günü olarak anılıyor; çünkü hastalığa adını veren İngiliz Doktor James Parkinson bu tarihte, 11 Nisan 1755’te doğdu. James Parkinson, 1817’de yayımladığı An Essay on the Shaking Palsy adlı çalışmayla bugün kendi adıyla bildiğimiz hastalığı ilk kez sistemli biçimde tarif eden hekim olarak tıp tarihine geçti. Parkinson hastalığı, en basit anlatımla, beyinde hareketlerin kontrolünde önemli rol oynayan dopamin üreten sinir hücrelerinin zamanla kaybıyla ilişkili, ilerleyici bir nörolojik hastalık. En bilinen belirtileri titreme, hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve denge bozukluğu; ama mesele sadece bunlarla sınırlı değil. Uyku bozuklukları, depresyon, kabızlık, koku kaybı, yorgunluk ve dikkat sorunları gibi hareket dışı belirtiler de hastalığın önemli parçaları arasında yer alıyor. Bugün gelinen noktada tıp, Parkinson’u tamamen ortadan kaldıran bir tedaviye henüz ulaşmış değil; yani hastalığı kökten bitiren bir çare yok. Buna karşılık tedavide artık çok daha ileri bir aşamadayız. Levodopa başta olmak üzere ilaçlar, birçok hastada belirtileri belirgin biçimde hafifletebiliyor; fizik tedavi, egzersiz, konuşma ve yutma terapileri yaşam kalitesini korumada önemli rol oynuyor; bazı hastalarda ise derin beyin stimülasyonu denen, halk arasında beyin pili olarak bilinen yöntem motor belirtileri azaltabiliyor. Son yıllarda araştırmalar erken tanı, hastalığın seyrini yavaşlatabilecek yöntemler ve hücre temelli tedaviler üzerinde yoğunlaşıyor; ama bugünkü gerçek şu: Parkinson artık çaresizce izlenen bir hastalık değil, fakat hâlâ tam tedaviye ulaşılamamış, uzun soluklu ve dikkatli takip gerektiren bir hastalık.
1890 | Fil Adam olarak bilinen Joseph Merrick öldü.
11 Nisan 1890’da ölen Joseph Merrick, tarihe uzun yıllar Fil Adam adıyla bilinen, ama bugün giderek daha çok kendi adıyla anılmaya çalışılan sıra dışı ve hüzünlü bir figürdü. 1862’de İngiltere’nin Leicester kentinde doğan Merrick, ağır bedensel deformasyonları nedeniyle Viktorya dönemi İngiltere’sinde önce merakın, sonra da acımasız bir teşhir kültürünün konusu haline geldi; bir dönem panayırlarda ve insan tuhaflıkları gösterilerinde sergilendi. Daha sonra cerrah Frederick Treves ile tanışması sayesinde Londra Hastanesi’nde korunma ve bakım imkânı buldu; burada yalnız bir vaka olarak değil, duyguları, zekâsı ve inceliği olan bir insan olarak da görülmeye başlandı. London Museum’un aktardığı gibi Merrick’in hikâyesi zamanla toplumun engellilere, dış görünüşe ve insan onuruna bakışını tartışan simgesel örneklerden birine dönüştü. Ölümü de en az hayatı kadar çarpıcıydı: Yıllarca başının ağırlığı nedeniyle oturarak uyumak zorunda kalan Merrick, büyük olasılıkla bir gece normal insanlar gibi uzanarak uyumayı denedi ve 27 yaşında hayatını kaybetti. Onun hikâyesi daha sonra Bernard Pomerance’ın 1977 tarihli The Elephant Man oyununa ve David Lynch’in 1980 yapımı aynı adlı filmine ilham verdi
1920 | Fransız birlikleri Şanlıurfa’dan çekildi.
11 Nisan 1920, yalnızca Urfa’nın işgalden kurtulduğu gün olarak değil, Millî Mücadele’de yerel direnişin düzenli ve kararlı bir mücadeleyle sonuç alabildiğini gösteren en çarpıcı tarihlerden biri olması açısından da önemlidir. Mondros Mütarekesi’nden sonra şehir önce İngilizler tarafından işgal edildi; ancak bölgenin paylaşım planları gereği İngilizler çekildi ve 30-31 Ekim 1919 gecesi Urfa bu kez Fransızların kontrolüne geçti. Bu değişim, şehirde tepkiyi daha da büyüttü. İstanbul hükümetinin pasif kalması üzerine Urfa’da Müdafaa-i Hukuk çizgisinde yerel bir örgütlenme oluştu; Yüzbaşı Ali Saib Bey öncülüğünde silahlı direniş hazırlığı yapıldı ve 8-9 Şubat 1920 gecesi şehirde Fransız işgaline karşı fiilî mücadele başladı. Takip eden haftalarda sokak çatışmaları, kuşatma, ikmal hatlarının kesilmesi ve Fransız birliklerinin şehir içinde giderek yalnızlaşması, işgali sürdürülemez hale getirdi. Sonunda Fransızlar çekilmeyi kabul etti ve 11 Nisan 1920’de Urfa’yı boşalttı. Ancak hikâye orada da bitmedi; şehirden çıkan birlikler Şebeke mevkisinde aşiret kuvvetleriyle yeniden çatıştı. Bu olay, Antep ve Maraş’la birlikte Güney Cephesi’nde Fransız işgaline karşı gelişen yerel direnişlerin sadece savunma değil, işgalci gücü geri çekilmeye zorlayabilecek kadar etkili olduğunu gösterdi. Bugün Şanlıurfa’da 11 Nisan’ın kurtuluş günü olarak anılmasının nedeni de budur.
1919 | Uluslararası Çalışma Örgütü kuruldu.
11 Nisan 1919’da kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), sanıldığı gibi sıradan bir bürokratik kurum değil, sanayi çağının sert çalışma koşullarıyla I. Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkımın ardından doğan tarihî bir yapıdır. ILO’nun resmi tarihine göre örgüt, Versailles Antlaşması’nın bir parçası olarak kuruldu; çünkü savaş sonrası dönemde kalıcı barışın ancak sosyal adalet üzerine kurulabileceği düşünülüyordu. Başka bir deyişle mesele yalnız işçi hakları değildi; kötü çalışma koşullarının, düşük ücretlerin, uzun mesailerin ve güvencesizliğin toplumları daha da istikrarsızlaştırdığı görülmüş, bunun uluslararası düzeyde ele alınması gerektiği anlaşılmıştı.
ILO’ya giden yol da bir anda açılmadı. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında sanayileşme hızlanırken, birçok ülkede işçiler çok ağır şartlarda çalışıyor, çocuk emeği yaygın biçimde kullanılıyor, iş güvenliği son derece zayıf kalıyordu. Savaşın ardından bu sorunların artık yalnız tek tek devletlerin iç meselesi olmadığı düşünüldü. 1919’da toplanan barış konferansında hazırlanan raporun 11 Nisan’da kabul edilmesiyle ILO’nun anayasal temeli atıldı; daha sonra bu metin Versailles düzeninin çalışma hayatına ilişkin bölümünü oluşturdu. ILO’nun resmi kaynaklarında, bu yapının arkasındaki ana fikrin “evrensel ve kalıcı barış, ancak sosyal adalet temelinde kurulabilir” ilkesi olduğu açıkça vurgulanıyor.
Örgütün asıl önemi şurada yatıyor: ILO, çalışma hayatını yalnız patronlar ya da yalnız devletler üzerinden tanımlayan bir yapı kurmadı. Daha başından itibaren hükümetler, işverenler ve işçilerin birlikte temsil edildiği üçlü yapı anlayışını benimsedi. Bu model, uluslararası kurumlar içinde oldukça sıra dışıydı. Sonraki yıllarda çalışma saatleri, çocuk işçiliği, kadın emeği, iş güvenliği, sendikal haklar ve insana yakışır çalışma koşulları gibi pek çok başlıkta uluslararası sözleşmeler ve standartlar geliştirdi. Britannica, ILO’nun 1919’da kurulduğunu, 1946’da ise Birleşmiş Milletler’in ilk uzmanlaşmış kuruluşu haline geldiğini; 1969’da da Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğünü hatırlatıyor.
Bu yüzden 11 Nisan 1919, yalnız bir kurumun doğum tarihi değildir. O gün, modern dünyada çalışma hayatının sadece ekonomik verimlilik meselesi değil, aynı zamanda adalet, insan onuru ve toplumsal barış meselesi olduğunun uluslararası düzeyde kabul edildiği tarihlerden biri olarak öne çıkar. Bugün çocuk işçiliğinden iş güvenliğine, sendika hakkından eşit işe eşit ücrete kadar konuşulan birçok temel başlığın arkasında da bu tarihî başlangıcın izi vardır.
1920 | Meclis-i Mebûsan kapatıldı.
11 Nisan 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebûsanı resmen kapatıldı. Bu karar, tek başına alınmış sıradan bir idarî işlem değildi; İstanbul ile Anadolu’daki Millî Mücadele hareketi arasındaki kopuşun açık biçimde ortaya çıktığı kritik eşiklerden biriydi. Aslında süreç biraz daha önce başlamıştı. Son Osmanlı Meclis-i Mebûsanı 12 Ocak 1920’de açılmış, kısa süre sonra da Misak-ı Millî kararlarını kabul ederek işgallere karşı milli iradeyi ortaya koymuştu. Bu tavır, başta İngiltere olmak üzere İtilaf Devletleri açısından doğrudan bir meydan okuma anlamına geldi. Ardından 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi, bazı mebuslar tutuklandı ve Malta’ya sürüldü; böylece meclis fiilen çalışamaz hale geldi. 11 Nisan’daki padişah iradesi ise bu fiilî durumu hukuken kesinleştirdi ve Osmanlı’nın son meclisini resmen tarihe karıştırdı.
Bu gelişme, aynı gün yayımlanan Damat Ferid hükümetinin Kuvâ-yi Milliye aleyhindeki beyannamesi ve Dürrizâde Abdullah Efendi’nin fetvası ile doğrudan bağlantılıydı. Yani bunlar birbirinden kopuk olaylar değildi. Damat Ferid Paşa, 5 Nisan 1920’de yeniden sadrazam olduktan sonra Anadolu’daki milli direnişi bastırmayı temel hedef haline getirmişti. 11 Nisan’da bir yandan Millî Mücadele kadroları “asi” ve “kanunsuz” ilan ediliyor, öte yandan İstanbul’da bu harekete siyasal meşruiyet sağlayabilecek son anayasal temsil kurumu ortadan kaldırılıyordu. Kısacası aynı gün içinde hem propaganda cephesinde hem de devlet yapısı içinde Ankara’ya karşı sert bir tasfiye hamlesi işletildi. Bu yüzden Meclis-i Mebûsan’ın kapatılması, yalnız bir meclisin sonu değil; İstanbul hükümetinin artık milli iradeyi temsil etme iddiasını büyük ölçüde kaybettiğinin de göstergesi oldu.
Bu kararın sonrası daha da önemlidir. İstanbul’daki meclisin kapanması, Anadolu’daki kadrolar için artık yeni bir merkez kurulmasının zorunlu olduğunu açık biçimde gösterdi. Nitekim Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, millet iradesinin yeni adresi olarak Ankara’da bir meclis toplama fikrini hızlandırdı ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Bu nedenle 11 Nisan 1920, sadece Osmanlı parlamentosunun kapandığı gün değil, aynı zamanda egemenliğin İstanbul’dan Ankara’ya doğru siyasal ve tarihsel olarak kaymaya başladığı en belirgin dönüm noktalarından biri sayılır. Meclis-i Mebûsan’ın kapanışı bir sondu; ama aynı zamanda TBMM’nin doğumuna giden yolu açan büyük kırılmaydı.
1930 | Sultanahmet’te büyük kadın mitingi yapıldı.
11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen büyük kadın mitingi, Türkiye’de kadınların siyasal hak mücadelesinin en görünür anlarından biri oldu. Bu mitingin arka planında, 3 Nisan 1930’da kabul edilen Belediye Kanunu ile kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının tanınması vardı. Yani meydanda kutlanan şey henüz milletvekilliği düzeyinde de temsiliyet sağlanan tam anlamıyla kazanılmış siyasi haklar değildi, kadınların ilk kez resmen yerel siyasete adım atmasıydı. Ama mitingin asıl önemi, bununla yetinmeyen bir itiraz taşımasındaydı. Kadınlar yalnız verilmiş bir hakkı kutlamıyor, daha geniş siyasal temsil talebini de görünür hale getiriyordu. Meydandaki en dikkat çekici isim ise dönemin Türk Kadınlar Birliği Başkanı Latife Bekir’di. Bu yüzden 11 Nisan 1930 mitingi, yalnız büyük bir kadın buluşması değil, erken Cumhuriyet döneminde kadın hareketinin kurumsal yüzlerinden Latife Bekir’in öne çıktığı sembolik bir an olarak da önem taşıyor. Bu tarih ayrıca 1933’te kadınlara köy ihtiyar heyetleri ve muhtarlık seçimlerine katılma, 1934’te ise milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmesine uzanan sürecin erken ve güçlü bir basamağıydı. Kısacası Sultanahmet’teki o kalabalık, sadece bir meydanı doldurmadı; Türkiye’de kadınların kamusal ve siyasal hayatta daha görünür olacağı yeni dönemin de işaretini verdi.
1939 | İngiltere’den alınacak 58 lokomotif için sözleşme imzalandı.
11 Nisan 1939’daki bu sözleşme, ilk bakışta teknik bir ulaştırma haberi gibi görünse de aslında Cumhuriyet’in demiryolunu büyütme ve modernleştirme politikasının önemli adımlarından biriydi. Türkiye o yıllarda hem yeni hatlar açıyor hem de bu ağı işletecek çekiş gücünü artırmaya çalışıyordu; bu yüzden İngiltere’ye verilen 58 lokomotif siparişi, demiryolunu ekonomik kalkınmanın omurgası sayan anlayışın somut bir hamlesiydi. Ancak gelişmeler planlandığı gibi gitmedi. TBMM tutanakları ve döneme ilişkin çalışmalar, savaş öncesinde sipariş edilen bu lokomotiflerin II. Dünya Savaşı yüzünden zamanında teslim edilemediğini, bazı partilerin ancak savaş sonrasında tamamlanabildiğini gösteriyor. Yani 11 Nisan 1939, bir yandan Türkiye’nin altyapı ve ulaşım kapasitesini büyütme iradesini yansıtırken, öte yandan yaklaşan dünya savaşının daha imza aşamasındaki projeleri bile nasıl etkilediğini gösteren öğretici bir tarih olarak öne çıkıyor.
1939 | Kurtdereli Mehmet Pehlivan öldü.
11 Nisan 1939’da hayatını kaybeden Kurtdereli Mehmet Pehlivan, yalnızca eski bir başpehlivan değil, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet yıllarına uzanan güreş geleneğinin en büyük sembollerinden biriydi. 1864’te bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Tırnova bölgesinde doğdu, 93 Harbi sonrasındaki göç dalgasıyla Balıkesir’in Kurtdere köyüne yerleşti ve Kurtdereli adını da buradan aldı. Olağanüstü cüssesi, kuvveti ve meydanlardaki şöhretiyle kısa sürede dönemin en tanınan pehlivanları arasına girdi; yalnız Anadolu’da değil, Avrupa’da da güreşti. 1899’da Paris’te düzenlenen turnuvalarda adından söz ettirdi, sonraki yıllarda İngiltere ve başka Avrupa ülkelerinde de müsabakalara çıktı.
Kurtdereli, Türk güreşinin uluslararası alanda tanınan ilk büyük isimleri arasında yer aldı ve bu yüzden bir sporcu olmaktan çıkıp milli bir sembole dönüştü. Cumhuriyet döneminde de saygı görmeye devam etti. Mustafa Kemal Atatürk’ün, onun “Güreşirken arkamda bütün Türk milletini hissederdim” sözüne büyük değer verdiği ve bu söz üzerine kendisine övgü dolu bir mektup ile para armağanı gönderdiği anlatılıyor. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Kurtdereli Mehmet, yalnız bir spor ustası olarak değil, Türk milletinin şerefini temsil eden bir pehlivan tipi olarak görülüyordu.
Kurtdereli’nin hikâyesi aynı zamanda eski yağlı güreş kültürünün de hafızasıdır. Koca Yusuf, Kara Ahmed, Adalı Halil gibi efsane isimlerle aynı çağın pehlivanıydı; Kırkpınar geleneğinin en güçlü halkalarından biriydi. Bugün adının hâlâ güreş organizasyonlarında, özellikle de Balıkesir’de düzenlenen Kurtdereli Yağlı Güreşleri’nde yaşatılması da bundan gelir. 11 Nisan 1939’daki ölümü bu yüzden yalnız bir sporcunun vefatı değil, meydan güreşlerinin destansı çağını temsil eden bir kuşağın vedası anlamına geliyordu. Kurtdereli Mehmet, Türk spor tarihinde sadece kazandığı müsabakalarla değil, güreşi bir milli gurur ve karakter meselesi haline getiren simge isimlerden biri olarak yaşamayı sürdürdü.
1949 | İzmit Lisesi yeni binasında eğitime başladı.
11 Nisan 1949’da İzmit Lisesi yeni binasında eğitime başladı. Bu, Kocaeli için sıradan bir okul açılışı değildi. Çünkü İzmit Lisesi’nin kökü 1887’de açılan eski Mekteb-i İdadiye kadar uzanıyordu; okul uzun yıllar bugünkü İnönü Caddesi ile Alemdar Caddesi’nin kesiştiği noktadaki tarihî binada eğitim verdi. 1945’te lise kimliğini yeniden güçlendiren kurum, artan ihtiyaç nedeniyle bu kez eski binanın tam karşısındaki Ambar Bahçe denilen alana yapılan yeni yapıya geçti. Okulun kendi tarihçesine göre bu alan eskiden bayram yeri ve boş bahçe olarak kullanılıyordu; yeni bina burada yükseldi. Kocaeli Ansiklopedisi de lisenin 11 Nisan 1949’da Vali Münir Güleç’in açılış konuşması yaptığı törenle hizmete girdiğini yazıyor. Aynı kaynak, yeni lise binasının açılmasından sonra valinin burada konferans bile verdiğini belirtiyor; bu da yapının sadece derslik değil, dönemin kamusal hayatında da önem taşıdığını gösteriyor. Sonraki yıllarda okul büyümeye devam etti; 1956-59 arasında bina genişletildi, 1968-69’da 12 derslikli ek bina yapıldı. 1965-66’da lise ile ortaokul tamamen ayrıldı; lise yeni binada kalırken, eski idadi binası ortaokula bırakıldı. O eski bina bugün Gazi Lisesi olarak bilinen tarihî yapıdır. İzmit Lisesi ise bugün de eğitimini sürdürür; ancak artık 1949’da açılan ilk haliyle değil, zaman içinde genişletilmiş ve dönüştürülmüş kampüs yapısı içinde faaliyet gösterir. Okulun kendi kayıtlarında, 1999 depreminde hasar aldığı, bir süre başka binada eğitim yaptıktan sonra yeniden kendi yerine döndüğü de belirtiliyor.
1963 | TZDK Adapazarı Traktör Fabrikası kuruldu.
11 Nisan 1963’te Türkiye Zirai Donatım Kurumu bünyesinde Adapazarı’nda traktör üretimine dönük fabrikanın kurulması, Türkiye tarımının makineleşme hikâyesinde önemli bir eşikti. Bunun öncesi de vardı. Zirai Donatım Kurumu, Adapazarı’nda daha 1944’ten itibaren Ziraat Alet ve Makineleri Fabrikası üzerinden pulluk, tırmık, araba, mibzer ve benzeri ekipmanlar üretiyor; yani çiftçinin tarım aleti ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. 1960’lara gelindiğinde yalnız tarım aleti yapmak değil, doğrudan traktör üretimine geçmek zorunluluğu doğmuştu. Atatürk Ansiklopedisi ile tarım tarihine ilişkin akademik çalışmalar, TZDK’nin Türkiye’de tarımsal makineleşmenin başlıca taşıyıcı kurumlarından biri olduğunu; Adapazarı’ndaki üretim altyapısının da bu çizginin önemli halkalarından birini oluşturduğunu gösteriyor. Bu yüzden 1963’teki adım, Türkiye’nin sadece traktör kullanan değil, onu üretmeye çalışan bir ülke olma iddiasını temsil ediyordu. Sonraki yıllarda bu hat, yerli traktör üretimi ve tarım sanayisinin gelişmesi açısından daha görünür hale geldi. Kısacası 11 Nisan 1963, sadece bir fabrikanın kuruluş tarihi değil, Cumhuriyet’in tarımda verimi artırmak için sanayi gücüne daha fazla yaslanmaya başladığı dönemin simgelerinden biri olarak önem taşıyor.
1970 | Apollo 13 uzaya fırlatıldı.
11 Nisan 1970’te fırlatılan Apollo 13, aslında insanlığın Ay’a yapacağı üçüncü inişi çin yola çıkmıştı. Kennedy Uzay Merkezi’nden bir Saturn V roketiyle havalanan görevde Jim Lovell, Jack Swigert ve Fred Haise bulunuyordu; hedef, Ay’daki Fra Mauro bölgesine inmekti. Daha kalkışta bile küçük bir teknik sorun yaşandı. NASA’nın kayıtlarına göre ikinci kademedeki motorlardan biri erken durdu, ancak kalan motorların ve üçüncü kademenin daha uzun çalıştırılmasıyla görev rotası korundu. O anda bu durum aşılmış bir teknik pürüz gibi görünüyordu.
Apollo 13’ü tarihe geçiren şey ise başarılı bir Ay yolculuğu değil, tam tersine bir felaketin eşiğinden dönüş hikâyesi oldu. Fırlatmadan iki gün sonra uzay aracındaki oksijen tanklarından biri patladı; bu patlama, komuta modülünün elektrik ve yaşam destek sistemlerini ağır biçimde devre dışı bıraktı. Ay’a iniş iptal edildi ve görev bir anda bilimsel keşif yolculuğundan hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Mürettebat Ay modülü Aquarius’u adeta bir cankurtaran sandalı gibi kullanarak Ay’ın çevresinden dolanıp Dünya’ya dönmeyi başardı. Bu yüzden Apollo 13, uzay tarihine çoğu zaman “başarılı başarısızlık” olarak geçti.
Bu görevin önemi yalnız dramatik hikâyesinden gelmiyor. Apollo 13, uzay uçuşlarında mühendislik, kriz yönetimi ve soğukkanlılığın ne kadar hayati olduğunu gösteren en güçlü örneklerden biri haline geldi. Ay’a inemedi, ama mürettebatın 17 Nisan 1970’te sağ salim Dünya’ya dönmesi, NASA için teknik olduğu kadar insani bir zafer sayıldı. Bu yüzden 11 Nisan 1970, birkaç gün sonra bütün dünyanın nefesini tutarak izleyeceği en ünlü kurtuluş hikâyelerinden birinin ilk günü olarak hatırlanır.
1975 | Türk-Irak petrol boru hattının Irak ayağının yapımına başlandı.
Türkiye ile Irak arasında Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması 27 Ağustos 1973’te imzalandı, anlaşma 1975’te yürürlüğe girdi, BOTAŞ da bu proje çerçevesinde 15 Ağustos 1974’te kuruldu. Ama asıl kritik nokta şu: Bu hat, Irak petrolünü Türkiye üzerinden Akdeniz’e, yani dünya pazarlarına ulaştıracak stratejik bir enerji koridoru kuruyordu. Sonraki süreçte boru hattı 1976’da işletmeye alındı, ilk tanker yüklemesi ise 1977’de yapıldı. Yani 11 Nisan 1975’te başlayan inşaat, yalnız teknik bir altyapı işi değil; Türkiye’nin enerjide transit ülke rolünü büyüten, Ceyhan’ı stratejik bir çıkış noktası haline getiren ve bölgedeki petrol jeopolitiğinde Türkiye’ye kalıcı yer açan büyük projenin sahadaki en somut aşamalarından biriydi.
1975 | Dört yeni üniversite için çıkarılan kanun yürürlüğe girdi.
11 Nisan 1975’te Resmî Gazete’de yayımlanan 1873 sayılı “Dört Üniversite Kurulması Hakkında Kanun” ile Elazığ’da Fırat Üniversitesi, Samsun’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Bursa’da o günkü adıyla Bursa Üniversitesi ve Konya’da Selçuk Üniversitesi kuruldu. Kanun metni, bu üniversitelerin yalnız isimlerini ilan etmekle kalmıyor; mevcut bazı fakülte ve yüksekokulların da bu yeni üniversitelere bağlanmasını düzenliyordu. Bu yüzden 11 Nisan 1975, yükseköğretimin İstanbul, Ankara ve İzmir dışına daha güçlü biçimde yayılmasının önemli eşiklerinden biriydi. Türkiye, 1970’lerde üniversiteyi büyük şehirlerle sınırlı tutmamaya, Anadolu’nun farklı merkezlerinde de kalıcı akademik yapılar kurmaya yöneliyordu; bu adım da o politikanın en somut örneklerinden biri oldu. Bugün bu dört üniversitenin de bulundukları şehirlerin eğitim, sağlık, ekonomi ve kültür hayatında belirleyici kurumlara dönüşmüş olması, 11 Nisan 1975 tarihli bu kanunun uzun vadeli etkisini daha net gösteriyor.
1983 | Kozlu İhsaniye ocağındaki patlamada 10 madenci öldü.
Zonguldak’ın Kozlu bölgesindeki İhsaniye Ocağı’nda, onarım ve baraj kapatma çalışmaları sırasında meydana gelen patlama, Türkiye’nin kömür havzasındaki ağır iş güvenliği tablosunu bir kez daha gözler önüne serdi. Olay, EKİ Kozlu Bölgesi İhsaniye Bölümü’nde -360 ile -425 kotları arasında üretim yapan 5. ocakta yaşandı; biri mühendis 10 madencinin öldü ve 9 kişi yaralandı. Bu facia, Zonguldak’ta aynı yıl yaşanan daha büyük Armutçuk felaketinden hemen sonra gelmesi bakımından da sarsıcıydı; ayrıca 1992’de yine Kozlu’da yaşanacak çok daha büyük patlamanın öncesinde, havzadaki riskin ne kadar derin olduğunu gösteren acı örneklerden biri olarak hafızaya kazındı. Bu yüzden bu tarih, Türkiye’de maden emekçilerinin ne kadar ağır ve tehlikeli şartlarda çalıştığını hatırlatan kara günlerden biri olarak anılır.
1989 | Orhon Murat Arıburnu öldü.
11 Nisan 1989’da hayatını kaybeden Orhon Murat Arıburnu, Türk kültür hayatında yalnız şair olarak değil, aynı zamanda yönetmen, senarist, oyuncu, yapımcı, oyun yazarı, fotoğrafçı ve ressam olarak iz bırakmış çok yönlü bir isimdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü kayıtlarına göre şiire genç yaşta başladı; Kovan ile adını duyurdu, daha sonra Bu Yürek Sizin, Buruk Dünya ve Yaşadıkça gibi şiir kitapları yayımlandı. Sinemada ise 1947’de Seven Ne Yapmaz filminde başrol oynayarak oyunculuğa adım attı; 1950’de Yüzbaşı Tahsin ile yönetmenliğe geçti. Ardından Sürgün, Beklenen Şarkı, Kanlı Para, Sihirli Boru, Lejyon Dönüşü, Tütün Zamanı, Prangasız Mahkûmlar, İçimizdeki Boşluk, Ümit Kurbanları, Sarı Çizmeli ve Anter gibi filmlerde yönetmen, senarist ya da yapımcı olarak çalıştı; oyuncu olarak da İstiklâl Madalyası, Ateşten Damla, Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan gibi yapımlarda yer aldı. 1947’de “Resimlendirilmiş Şiirler” adlı bir sergi açması da onun yalnız edebiyat ve sinemayla sınırlı kalmayan üretim alanını gösterir. Bu yüzden Arıburnu, tek bir sanat dalına sığmayan, 1940 kuşağından başlayarak Türk şiiri ile Yeşilçam arasında gidip gelen üretken bir kültür insanı olarak anılır.
1995 | Harran Ovası’na ilk su verildi.
11 Nisan 1995’te GAP kapsamında Harran Ovası’na ilk kez su verildi. Bu tarih, Güneydoğu’da tarımı değiştiren en önemli eşiklerden biridir. Çünkü Harran Ovası uzun yıllar büyük ölçüde kuru tarımla üretim yapıyordu. Fırat suyunun ovaya ulaşmasıyla birlikte sulama başladı, verim arttı, ürün deseni değişti ve özellikle pamuk üretimi büyüdü. GAP da zaten bunun için kuruldu. Güneydoğu Anadolu Projesi, Fırat ve Dicle havzasındaki su ve toprak kaynaklarını değerlendirmek için önce baraj, hidroelektrik ve sulama projesi olarak başladı; zamanla bölgenin tarım, sanayi, ulaşım, eğitim ve sosyal hayatını birlikte dönüştürmeyi amaçlayan büyük bir bölgesel kalkınma programına dönüştü. GAP İdaresi’nin verdiği bilgilere göre Harran’a su verilmesi, bu dev projenin sahada halkın doğrudan gördüğü en somut sonuçlardan biriydi. 1995 uygulamalarına ilişkin resmi değerlendirmelerde de ilk aşamada yaklaşık 30 bin hektarlık alanın sulamaya açıldığı belirtiliyor. Kısacası 11 Nisan 1995, sadece tarlaya suyun ulaştığı gün değil, GAP’ın kâğıt üzerindeki büyük vaatlerden çıkıp bölgenin günlük hayatını gerçekten değiştirmeye başladığı tarih olarak önem taşıyor.
1997 | Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nün Bosna’daki Türk Barış Gücü’ne verilmesi kararlaştırıldı.
11 Nisan 1997’de Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nün, Bosna-Hersek Türk Barış Gücü Görev Kuvveti’ne verilmesi kararlaştırıldı. Bu kararın anlamı, yalnız bir askerî birliğin ödüllendirilmesi değildi. Bosna Savaşı 1995’te Dayton Anlaşması ile sona ermiş, ardından NATO öncülüğünde önce IFOR, sonra SFOR gücü bölgede barışı korumak için görevlendirilmişti. Türk birliği de bu dönemde Bosna’da güvenliğin sağlanması, ateşkes düzeninin korunması ve savaş sonrası istikrarın yerleşmesi için görev yaptı. Bu güç Bosna sorununa çözüm için emniyetli bölgelerin kurulması ve korunmasında görev aldı. Bu yüzden 11 Nisan 1997 kararı, Türkiye’nin Bosna’daki askerî varlığının sadece güvenlik değil, barışı koruma ve uluslararası sorumluluk çerçevesinde de takdir edildiğini gösteren sembolik bir adım olarak önem taşıyor.
2001 | Güney Afrika’da tribün faciası yaşandı.
11 Nisan 2001’de Johannesburg’daki Ellis Park Stadyumu’nda oynanan Kaizer Chiefs–Orlando Pirates maçında yaşanan izdihamda 43 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Facianın nedeni taraftarlar arasındaki sıradan bir kavga değildi. Maç, ülkenin en büyük rekabetlerinden biri olan Soweto derbisi olduğu için zaten olağanüstü ilgi görüyordu. Ellis Park’ın kapasitesi yaklaşık 60 bin kişiydi; ancak dışarıda binlerce taraftar daha vardı ve aşırı kalabalık nedeniyle giriş-çıkış düzeni çöktü. Resmî soruşturma raporları ve olay özetleri, kötü kalabalık yönetimi, yetersiz güvenlik ve kapasitenin aşılması gibi etkenlerin felaketi büyüttüğünü gösteriyor.
Olay bu yüzden Güney Afrika spor tarihinin en ağır facialarından biri olarak anılıyor. Maç durduruldu, sahaya ve tribün çevresine yaralılar taşındı, ölenlerin kimlik tespiti için cesetler stadyum içinde yan yana dizildi. Sonraki soruşturmalar, güvenlik zafiyetleri ve bilet-giriş denetimindeki ciddi sorunlara dikkat çekti.
2001 | Avustralya, Amerikan Samoası’nı 31-0 yendi.
11 Nisan 2001’de oynanan 2002 Dünya Kupası Okyanusya eleme maçında Avustralya, Amerikan Samoası’nı 31-0 yenerek uluslararası futbol tarihinin en farklı skorlarından birine imza attı. Maçın en çarpıcı ayrıntısı, Avustralyalı Archie Thompson’ın 13 gol atarak tek bir uluslararası maçta en çok gol atan oyuncu rekorunu kırmasıydı. Bu kadar farklı bir sonucun nedeni sadece takımlar arasındaki seviye farkı değildi. Amerikan Samoası, maç öncesinde pasaport sorunları ve okul sınavları yüzünden as kadrosunun büyük bölümünden yoksundu; sahaya çıkan ekipte çok sayıda tecrübesiz ve genç oyuncu vardı.
2006 | İran, uranyum zenginleştirdiğini açıkladı.
11 Nisan 2006’da İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin ilk kez uranyum zenginleştirdiğini duyurdu. Açıklama, Natanz tesisindeki çalışmalar üzerinden yapıldı ve İran bunu nükleer enerji alanında büyük bir teknolojik atılım olarak sundu. IAEA kayıtlarında da İran’ın birkaç gün sonra Ajans’a yaklaşık yüzde 3,6 düzeyinde zenginleştirme sağlandığını bildirdiği görülüyor. Bu oran nükleer silah için değil, düşük düzeyli zenginleştirilmiş uranyum kategorisindeydi; ama asıl mesele zaten miktardan çok, İran’ın bu teknolojik eşiği geçmiş olmasıydı. Çünkü uranyum zenginleştirme, sivil nükleer yakıt üretimi için de kullanılabilir, nükleer silaha giden yolun kritik aşamalarından biri olarak da görülebilir. Bu yüzden açıklama dünyada büyük tepki çekti, İran’ın nükleer programı üzerindeki baskıyı artırdı ve sonraki yıllarda BM yaptırımları ile uzun diplomatik krizlerin önünü açtı.
2010 | Üniversiteye girişte yeni dönem başladı: Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ilk kez yapıldı.
11 Nisan 2010’da Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ilk kez uygulandı ve Türkiye’de üniversiteye giriş sistemi önemli ölçüde değişti. YGS’den önce adaylar tek aşamalı ÖSS, yani Öğrenci Seçme Sınavı ile üniversiteye girmeye çalışıyordu. 2010’la birlikte bu yapı bırakıldı; yerine iki basamaklı sistem geldi. Buna göre adaylar önce YGS’ye girdi, burada yeterli puanı alanlar daha sonra alanlara göre yapılan LYS, yani Lisans Yerleştirme Sınavlarına katıldı. Bu değişikliğin gerekçesi, tek sınava yüklenen baskıyı azaltmak ve adayların başarılarını daha ayrıntılı ölçmekti. YGS daha çok temel yeterlilikleri ölçen ilk eleme sınavı olarak kurgulandı; Türkçe, sosyal bilimler, temel matematik ve fen bilimlerinden oluşuyordu. LYS ise öğrencinin alan bilgisini daha ayrıntılı ölçüyordu.
2019 | Can Bartu hayatını kaybetti.
11 Nisan 2019’da ölen Can Bartu, Türk spor tarihinin en özel isimlerinden biriydi. Basketbol ve futbolda A Milli Takım forması giyen ilk ve tek Türk sporcuydu. Spor hayatına Fenerbahçe’de basketbolla başladı, ardından futbolda da yükseldi ve iki branşta birden üst düzeyde oynadı. Can Bartu’nun ne kadar sıra dışı bir sporcu olduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri, aynı gün içinde iki ayrı branşta üst düzey performans sergilemesiydi: Önce Mithatpaşa Stadı’nda Beşiktaş’a karşı oynanan futbol maçında 2 gol attı, ardından Spor ve Sergi Sarayı’na geçip Galatasaray’la oynanan basketbol maçında 32 sayı kaydetti. Fenerbahçe formasıyla büyük başarılar kazandıktan sonra İtalya’ya transfer oldu; Fiorentina, Venezia ve Lazio takımlarında oynayarak Avrupa’da iz bırakan ilk Türk futbolculardan biri haline geldi. Bu yüzden ona İtalya’da “Sinyor Bartu” dendi. Can Bartu, Türkiye A Milli Futbol Takımı formasını 28 kez giydi. Orta saha oyuncusu olarak tanındı ama bir milli maçta kaleye geçmesiyle de hafızalarda yer etti. Onu ayrıcalıklı yapan şey sadece iyi bir futbolcu olması değildi; aynı zamanda Türk sporunda iki büyük branşta birden zirveye çıkabilmiş çok ender bir isim olmasıydı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
