Günün Tarihi / 2 Nisan
Dünya Otizm Farkındalık Günü
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2007’de aldığı kararla 2 Nisan’ı Dünya Otizm Farkındalık Günü ilan etti. Amaç, otizm konusunda toplumsal bilinci artırmak ve eğitim, sağlık, sosyal yaşam ile haklara erişim gibi alanlarda daha güçlü bir farkındalık oluşturmaktı. Otizm ya da otizm spektrum bozukluğu, doğuştan gelen ve genellikle çocukluk döneminde fark edilen nörogelişimsel bir durum olarak tanımlanıyor. Daha çok sosyal iletişim, etkileşim ve davranış örüntülerinde farklılıklarla kendini gösteriyor. Bu nedenle 2 Nisan, yalnız bir anma günü değil; otizmli bireylerin yaşamını kolaylaştıracak desteklerin, erken tanının ve kapsayıcı yaklaşımın önemini hatırlatan bir tarih olarak öne çıkıyor.
Sonraki yıllarda bu günün çerçevesi de genişledi. Vurgu yalnızca farkındalık oluşturmaktan çıkıp, otizmli bireylerin toplum içinde daha görünür, daha eşit ve daha bağımsız bir yaşam sürebilmesine yöneldi. Türkiye’de de 2 Nisan’da kamu kurumları, belediyeler ve çeşitli sivil toplum kuruluşları bu kapsamda etkinlikler düzenliyor. Kocaeli’de de son yıllarda bu gün vesilesiyle özel çocuklara ve ailelerine yönelik programlar yapılıyor. Böylece 2 Nisan, otizmi uzaktan konuşulan bir başlık olmaktan çıkarıp günlük hayatın ve kamusal sorumluluğun bir parçası haline getirmeyi amaçlıyor.
1453 | Fatih Sultan Mehmet, İstanbul kuşatması için ordusunu şehrin önüne getirdi.
2 Nisan 1453’te II. Mehmed’in ordusu İstanbul önlerinde ana konuşlanmasını tamamladı. Kuşatmanın asıl sıcak safhası ve yoğun top ateşi birkaç gün sonra başlayacaktı, ancak 2 Nisan, büyük fethe giden sürecin fiilen kurulduğu en kritik tarihlerden biriydi. Fatih Sultan Mehmet daha kuşatma başlamadan aylar süren ciddi bir hazırlık yapmıştı. Boğaz’ı denetim altına almak için Rumeli Hisarı’nı yaptırmış, Bizans’a dışarıdan yardım gelmesini zorlaştırmış, donanmayı güçlendirmiş ve dönemin en etkili toplarını hazırlatmıştı. Genç yaşına rağmen İstanbul’un alınmasının Osmanlı Devleti’nin geleceğini belirleyecek büyük bir siyasi ve askerî hamle olduğunun farkındaydı. Bu yüzden 2 Nisan’da ordunun şehrin önüne yerleşmesi, sıradan bir askerî hareket değil, dünya tarihini değiştirecek kuşatmanın sahaya tam anlamıyla kurulması demekti. Kuşatma resmen 6 Nisan’da yoğun safhaya geçti ve 29 Mayıs 1453’te şehir Osmanlıların eline geçti.
Bu tarihin önemi, sonrasında ortaya çıkan sonuçlarla daha da büyüdü. İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğu fiilen sona erdi, Osmanlı Devleti ise bölgesel bir güç olmaktan çıkıp büyük bir imparatorluk haline geldi. Fatih, şehri aldıktan sonra yalnız askerî zaferle yetinmedi; İstanbul’u başkent yaptı, nüfusu canlandırmak için iskân politikaları uyguladı, çarşıları, medreseleri ve devlet merkezini yeniden kurdu. Ayasofya da fethin hemen ardından camiye çevrildi ve yeni dönemin en güçlü sembollerinden biri haline geldi.
1805 | Masal yazarı Hans Christian Andersen doğdu.
2 Nisan 1805’te Danimarka’nın Odense kentinde doğan Hans Christian Andersen, dünya çocuk edebiyatının en etkili isimlerinden biri oldu. Yoksul bir ailede büyüdü; çocukluğu maddi sıkıntılar, dışlanma duygusu ve erken yaşta kurduğu hayal dünyasıyla geçti. Bu arka plan, daha sonra yazdığı masallara da açık biçimde yansıdı. Andersen yalnızca çocuklar için eğlenceli hikâyeler anlatan bir yazar değildi. “Çirkin Ördek Yavrusu”, “Kibritçi Kız”, “Küçük Deniz Kızı”, “İmparatorun Yeni Giysileri” ve “Karlar Kraliçesi” gibi masallarla, görünen sadeliğin içine yalnızlık, yoksulluk, dışlanma, gurur, kırgınlık ve umut gibi çok daha ağır duygular yerleştirdi. Bu yüzden onun masalları yalnız çocuk edebiyatının değil, modern anlatı dünyasının da en kalıcı metinleri arasına girdi. Sonraki yıllarda eserleri onlarca dile çevrildi, dünya çapında çocukluk hafızasının parçası haline geldi. Onun etkisi bugün de sürüyor. Çocuk edebiyatının en saygın uluslararası ödüllerinden biri olan Hans Christian Andersen Ödülü, yazarlar ve çizerler için yaşam boyu başarı niteliğinde veriliyor.
1840 | Fransız yazar Émile Zola doğdu.
2 Nisan 1840’ta Paris’te doğan Émile Zola, 19. yüzyıl Fransız edebiyatının en etkili yazarlarından biriydi. Onu farklı kılan şey, romanı toplumu inceleyen bir alan gibi kullanmasıydı. Zola, halen natüralizmin en güçlü temsilcisi olarak kabul ediliyor ve özellikle Les Rougon-Macquart başlığı altında topladığı 20 romanlık büyük dizisiyle tanınıyor. Bu dizide bir ailenin kuşakları üzerinden İkinci İmparatorluk Fransası’nı anlattı; kalıtımın, çevrenin, yoksulluğun, hırsın ve toplumsal baskının insan hayatını nasıl biçimlendirdiğini göstermeye çalıştı. Germinal ile maden işçilerinin dünyasını, Nana ile dönemin ahlak ve sınıf yapısını, L’Assommoir ile işçi sınıfının yıkımını romanın merkezine taşıdı. Bu yönüyle Zola, modern romanın kapsamını büyüten yazarlardan biri sayılıyor.
Zola’nın etkisi yalnız edebiyatla sınırlı kalmadı. 1898’de Dreyfus Olayı sırasında yayımladığı ünlü “J’accuse…!” açık mektubuyla, Fransız devletinin ve ordusunun adaletsizliğine doğrudan karşı çıktı. Bu çıkış ona dava, baskı ve sürgün getirdi ama aynı zamanda onu yalnız bir romancı değil, siyasal cesaret gösteren bir kamu figürü haline getirdi.
1872 | Telgrafın simge isimlerinden Samuel Morse hayatını kaybetti.
2 Nisan 1872’de hayatını kaybeden Samuel Morse, 19. yüzyılda haberleşme anlayışını kökten değiştiren isimlerden biriydi. İlginç olan şu ki Morse, işe mucit olarak değil ressam olarak başladı. Önce portre ressamı olarak ün kazandı, ardından 1830’lu yıllarda elektrikli telgraf üzerinde çalışmaya yöneldi. Daha sonra kendi adıyla anılan Morse alfabesinin geliştirilmesinde de belirleyici rol oynadı. 1844’te Washington ile Baltimore arasında gönderilen ünlü “What hath God wrought” mesajı, bu sistemin artık yalnız bir deney olmaktan çıkıp gerçek dünyaya girdiğini gösterdi.
Morse’un önemi, yalnız bir teknik buluş yapmış olmasından gelmiyordu. Telgraf, devlet yönetimini, savaş alanındaki haber akışını, gazeteciliği, demiryolu düzenini ve ticareti değiştirdi. Yani insanlar ilk kez uzak bir yerde olan biteni neredeyse anında öğrenebilir hale geldi. Bu da modern dünyanın hız duygusunu yaratan büyük kırılmalardan biriydi.
1891 | Ahmet Vefik Paşa hayatını kaybetti.
2 Nisan 1891’de ölen Ahmet Vefik Paşa, Tanzimat döneminin en dikkat çekici ve en çok yönlü isimlerinden biriydi. Devlet adamıydı; elçilik, valilik ve sadrazamlık yaptı. Aynı zamanda Türkiye’nin ilk Türkolog ve Türkçülerindendi, önemli bir lugat âlimi ve tiyatro edebiyatının önde gelen kurucu isimlerinden biriydi. Türkçenin zenginliğini ortaya koymaya çalışan dil çalışmaları yaptı, tarih ve kültür alanında üretken oldu, Molière’den yaptığı uyarlamalarla Türk tiyatrosunun gelişiminde önemli rol oynadı. Yani hem devlet işlerinde hem kültür hayatında iz bırakan nadir isimlerden biriydi.
Ahmet Vefik Paşa’nın önemi biraz da burada yatıyor. Tanzimat kuşağında birçok isim ya daha çok siyasetle ya da daha çok fikir ve edebiyatla anılırken, o bu iki alanı aynı kişilikte topladı. Çok sayıda dil bilmesi, geniş kütüphanesi, tarih ve sözlük çalışmalarına verdiği önem, onu yalnız bir yönetici değil, aynı zamanda devrinin büyük kültür adamlarından biri haline getirdi.
1899 | Yazar ve gazeteci Peyami Safa doğdu.
2 Nisan 1899’da İstanbul’da doğan Peyami Safa, Türk edebiyatının en üretken ve en etkili isimlerinden biriydi. Babası şair İsmail Safa’ydı. Çocuk yaşta geçirdiği kemik hastalığı, hayatını ve yazarlığını derinden etkiledi; bu deneyim daha sonra Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi en güçlü romanlarından birine de yansıdı. Düzenli bir yüksek öğrenim hayatı kuramadı, çok genç yaşta çalışmaya ve yazmaya başladı. Gazetecilik yaptı, fıkra ve makale yazdı, roman tefrikaları yayımladı. Kısacası Peyami Safa, edebiyata rahat bir aydın çevresinden değil, hayatın içinden ve geçim baskısının ortasından geldi.
O, bir yandan Fatih-Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ve Yalnızız gibi romanlarda Doğu-Batı gerilimini, kimlik krizini, ruh çözümlemelerini ve modernleşmenin yarattığı sarsıntıları işledi; bir yandan da Server Bedi imzasıyla çok daha popüler ve geniş okura hitap eden işler kaleme aldı. Bu ikili yapı onu benzerlerinden ayırdı. Çünkü aynı yazar hem edebiyat tarihinde ağır yeri olan psikolojik ve fikrî romanlar yazdı hem de popüler yayın dünyasında güçlü bir karşılık buldu.
1921 | Yunan ordusu, Denizli’nin Çivril ilçesine bağlı Cabar köyünde katliam gerçekleştirdi.
1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan gece, Yunan işgal kuvvetleri Denizli’nin Çivril ilçesine bağlı Cabar köyüne baskın düzenledi. Köyün direnişinin intikamını almak ve çevreye gözdağı vermek amacıyla gerçekleştirilen bu baskında, aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 83 sivil öldürüldü. Köyün ateşe verilmesi ve sivillerin hedef alınması, Millî Mücadele yıllarında cephe gerisindeki halkın nasıl bir şiddetle karşı karşıya kaldığını gösteren acı örneklerden biridir.
1923 | Topal Osman öldürüldü.
2 Nisan 1923’te Topal Osman, Ankara’da çıkan çatışmanın ardından öldürüldü. Giresunlu bir milis lideri olan Topal Osman, Balkan Savaşı’nda yaralanıp sakat kaldıktan sonra özellikle Doğu Karadeniz’de Pontusçu Rum çetelerine karşı yürütülen mücadelede öne çıktı; Millî Mücadele yıllarında da Ankara hükümeti adına sahada etkili görevler üstlendi ve Mustafa Kemal’in muhafız birliğinde yer aldı. Bu yönüyle, düzenli ordunun henüz her yerde tam anlamıyla kurumsallaşmadığı bir dönemde sahadaki en sert ve etkili isimlerden biriydi. Ancak adı yalnız mücadeleyle değil, sert yöntemleri ve siyasetin karanlık alanlarına uzanan etkisiyle de anıldı. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923’te ortadan kaybolmasının ardından şüpheler Topal Osman ve adamları üzerinde yoğunlaştı. Yapılan takip sonunda Osman Ağa’nın Ankara’daki Papazın Bağı denilen yerde saklandığı belirlendi. Çıkan silahlı çatışmada yaralı ele geçirildi ve kısa süre sonra öldürüldü. Cesedinin Meclis önünde teşhir edilmesi ise olayın yalnız bir güvenlik operasyonu değil, yeni kurulan devlet otoritesinin gayriresmî silahlı güçlere verdiği sert bir mesaj olduğunu da gösterdi.
1948 | Sabahattin Ali öldürüldü.
2 Nisan 1948’de Sabahattin Ali, Bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken öldürüldü. Aradan geçen yıllara rağmen dosya hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı. Geçim sıkıntısı, baskılar ve pasaport alamaması nedeniyle yurtdışına çıkmak isteyen Sabahattin Ali, sınırı kaçak yollardan geçmek için Ali Ertekin’le anlaştı. Daha sonra Ertekin cinayeti üstlendi; fakat olayın gerçek arka planı, bunun gerçekten tek başına işlenmiş bir cinayet mi yoksa daha geniş bir siyasî karanlığın parçası mı olduğu hep tartışmalı kaldı. Sabahattin Ali’nin cesedi de hemen bulunmadı; ölümünün 1 ya da 2 Nisan’da gerçekleşmiş olabileceği, cesedinin ise daha sonra bulunduğu biliniyor. Sabahattin Ali’nin ölümü, Türkiye’de edebiyat, muhalefet, devlet baskısı ve faili tam aydınlanmamış siyasal cinayetler tarihinin en karanlık başlıklarından biri olarak anılıyor. Üstelik öldürülen kişi sıradan bir yazar değildi; Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf ve öyküleriyle Türk edebiyatında kalıcı bir yer edinmiş, toplumun alt kesimlerini, yalnızlığı, baskıyı ve kırılgan insan ruhunu güçlü bir gerçekçilikle anlatmış bir isimdi.
1948 | Ankara’da Opera Binası açıldı.
2 Nisan 1948’de Ankara’daki Opera Binası, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün katıldığı törenle açıldı. Açılış gecesinde Ahmet Adnan Saygun’un Kerem operasından bir bölüm sahnelendi; orkestrayı da Saygun yönetti. Bina, aslında 1933–1934’te Şevki Balmumcu tarafından Sergi Evi olarak tasarlanmıştı; 1946’dan sonra Paul Bonatz’ın projesiyle opera yapısına dönüştürüldü ve yeni işlevine uygun biçimde yeniden düzenlendi. Böylece Cumhuriyet’in başkent Ankara’da kurmak istediği kültür hayatı, yalnız konservatuvar ve bestecilerle değil, doğrudan bir sahne ve temsil mekânıyla da görünür hale geldi. Açılışta özellikle Saygun’un seçilmesi de rastlantı değildi; devlet, Batı müziği kurumlarını kurarken aynı zamanda yerli bestecilerle millî bir opera repertuvarı oluşturmak istiyordu.
1960 | İsmet İnönü’nün Kayseri’ye giden treni durduruldu.
2 Nisan 1960’ta CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün Kayseri’ye gitmekte olan treni, valilik emriyle Himmetdede İstasyonu’nda durduruldu. O dönem Demokrat Parti iktidarı ile muhalefet arasındaki gerilim giderek sertleşmişti. İnönü’nün yolculuğunun engellenmesi, siyasal tansiyonun ne kadar yükseldiğini gösteren sembolik olaylardan biri oldu. Buna rağmen İnönü yoluna devam etti ve Kayseri’de büyük bir kalabalık tarafından karşılandı. Bu olay, 27 Mayıs’a giden sürecin gerilim işaretlerinden biri olarak hatırlanır.
1971 | Nihat Erim, reform programını TBMM’ye sundu.
12 Mart Muhtırası’nın ardından başbakan olan Nihat Erim, 2 Nisan 1971’de reform programını Meclis’e sundu. Bu dönem, Türkiye’de “partiler üstü hükümet”, teknokratik dönüşüm ve askerî gölge altında siyaset arayışının öne çıktığı bir ara dönemdi. Program reform iddiası taşıyordu; ancak sonraki süreçte siyasî baskıların, kapatmaların ve sertleşen güvenlik ortamının gölgesinde kaldı.
1971 | TÜSİAD kuruldu.
2 Nisan 1971’de Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği, dönemin önde gelen sanayici ve iş insanları tarafından kuruldu. Kurucular arasında Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Nejat Eczacıbaşı, Feyyaz Berker, Selçuk Yaşar ve İbrahim Bodur gibi isimler yer alıyordu. Kuruluş tarihi de ayrıca dikkat çekiciydi; çünkü 12 Mart Muhtırası’nın hemen ardından, siyasetin sert biçimde yeniden şekillendiği bir döneme denk geliyordu. TÜSİAD, ilk andan itibaren yalnız üyelerinin sektörel çıkarlarını savunan dar bir meslek örgütü gibi davranmadı; kurucu metinlerinde Türkiye’nin demokratik ve planlı kalkınmasına katkı sunma, özel girişim temelinde ekonomik gelişmeyi destekleme ve ülkenin Batı ile ilişkilerinde daha güçlü bir çizgi izleme hedefi öne çıktı. Sonraki yıllarda da bu çizgi genişledi. TÜSİAD, Türkiye’de büyük sermayenin en etkili kurumsal sesi haline gelirken, ekonomi politikalarından enflasyona, hukuk devleti tartışmalarından Avrupa Birliği sürecine, eğitimden vergi reformlarına kadar birçok başlıkta rapor yayımlayan, kamuoyuna yön vermeye çalışan ve zaman zaman hükümetlerle açık gerilim yaşayan güçlü bir yapı oldu.
1972 | Charlie Chaplin, 20 yıl sonra ABD’ye döndü.
2 Nisan 1972’de Charlie Chaplin, 1952’den beri adım atmadığı Amerika Birleşik Devletleri’ne geri döndü. Sessiz sinemanın en büyük yıldızlarından biri olan Chaplin, yıllar önce ABD’den ayrılmak zorunda kalmıştı. Soğuk Savaş’ın sert ikliminde, özellikle McCarthy döneminde sol görüşlere yakın olduğu düşünülmesi, özel hayatı etrafında büyütülen tartışmalar ve hakkında yaratılan siyasi baskı atmosferi onu hedef haline getirmişti. 1952’de Limelight filminin Londra galasına giderken ABD makamları ülkeye yeniden giriş iznini fiilen tartışmalı hale getirince Chaplin ülkeye dönmemeyi seçti ve ailesiyle birlikte İsviçre’ye yerleşti. Aradan geçen 20 yılın ardından 1972’de bu kez onur konuğu olarak çağrıldı; önce New York’ta ağırlandı, ardından Los Angeles’ta Akademi tarafından özel Oscar ile onurlandırıldı. Bu geri dönüşün en unutulmaz anı da Oscar gecesinde yaşandı. Chaplin sahneye çıktığında dakikalarca ayakta alkışlandı; bu alkış, Oscar tarihinin en uzun ve en duygusal anlarından biri olarak hafızaya kazındı.
1978 | Dallas dizisi ilk kez yayımlandı.
2 Nisan 1978’de Amerikan televizyonlarında ilk kez yayımlanan Dallas, başlangıçta birkaç bölümlük bir mini dizi olarak düşünülüyordu. Ancak kısa sürede gördüğü ilgi sayesinde bölüm sayıları artırıldı ve zamanla televizyon tarihinin en büyük dizilerinden birine dönüştü. Dizi, petrol zengini Ewing ailesinin para, iktidar, miras, evlilik ve ihanet etrafında dönen sert iç çatışmalarını anlatıyordu. Özellikle J.R. Ewing karakteri, hırslı, acımasız, kurnaz ve entrikacı yapısıyla yalnız dizinin değil, televizyon tarihinin de en unutulmaz kötü adamlarından biri haline geldi. “J.R.’ı kim vurdu?” sorusu etrafında kurulan büyük merak dalgası da diziyi küresel bir fenomene çevirdi. Dallas yalnız bir aile hikâyesi değildi; zenginliğin parıltısını, aile içi iktidar savaşlarını ve duygusal çöküşleri aynı potada eriten yeni bir prime time dili kurdu. Bu yüzden sonraki yıllarda dünyanın birçok ülkesinde çekilen aile entrikası dizilerinin öncülerinden biri sayıldı.
Dizinin etkisi Türkiye’de de çok güçlü hissedildi. Dallas, TRT döneminde yayımlandığında adeta memlekette toplu seyir alışkanlığının bir parçasına dönüştü. Ewing ailesi, J.R., Sue Ellen ve Bobby gibi karakterler Türkiye’de de gündelik konuşmaların içine girdi; dizi, zengin aile entrikası denince akla gelen ilk örneklerden biri oldu.
1982 | Arjantin, Falkland Adaları’nı işgal etti.
2 Nisan 1982’de Arjantin birlikleri Falkland Adaları’nı ele geçirdi ve Britanya ile savaş başladı. Arjantin açısından bu hamle iç siyasette destek toplamayı hedefleyen bir milliyetçi çıkıştı; Britanya açısından ise denizaşırı toprağı koruma meselesine dönüştü. Savaş kısa sürdü ama etkisi büyük oldu. Arjantin’de askerî yönetimin itibarını ağır biçimde sarstı, Britanya’da ise Margaret Thatcher’ın siyasî konumunu güçlendirdi.
2005 | Papa II. Jean Paul hayatını kaybetti.
2 Nisan 2005’te Papa II. Jean Paul, Vatikan’da hayatını kaybetti. Asıl adı Karol Wojtyła olan II. Jean Paul, 1978’de papa seçildiğinde 455 yıl sonra seçilen ilk İtalyan olmayan papa olmuştu. Polonya kökenliydi ve özellikle Sovyet blokunun çözülme sürecinde, Doğu Avrupa’daki Katolik topluluklar üzerindeki etkisi nedeniyle yalnız dinî değil, siyasî bir figür olarak da öne çıktı. Uzun papalığı boyunca çok sayıda ülkeye gitti, milyonlarca insanla buluştu, Katolik dünyasının küresel görünürlüğünü artırdı. Ölümü de bu yüzden yalnız Vatikan için değil, dünya siyaseti ve Katolik dünyası için büyük bir olay haline geldi. Cenazesi için Roma’ya milyonlarca kişi akın etti; dünyanın dört bir yanından devlet liderleri ve dinî temsilciler törene katıldı. Sonraki yıllarda aziz ilan edilmesi de onun Katolik dünyasındaki etkisinin ne kadar büyük görüldüğünü gösterdi.
2008 | Yakup Satar hayatını kaybetti.
2 Nisan 2008’de 110 yaşında hayatını kaybeden Yakup Satar, İstiklal Savaşı’nı yaşamış hayattaki son gaziydi. 2 Nisan 2008’de 110 yaşında hayatını kaybeden Yakup Satar, hem Osmanlı ordusunda Birinci Dünya Savaşı’nı hem de Kurtuluş Savaşı’nı yaşamıştı. Kırım’da doğdu, çocuk yaşta ailesiyle Eskişehir’e göç etti ve 1915’te askere alındı. Irak Cephesi’nde görev yaptı, 1917’de Kut civarında İngilizlere esir düştü, savaşın ardından yurda döndü ve bu kez Kurtuluş Savaşı’nda görev aldı. İstiklal Savaşı’nı yaşamış hayattaki son gaziydi. Ayrıca hayatı ve hatıraları, Kurtuluş Savaşı gazilerini anlatan Son Buluşma belgeseline de konu olmuştu.
2020 | Dünyada doğrulanmış COVID-19 vaka sayısı 1 milyonu geçti.
2 Nisan 2020’de dünya çapında doğrulanmış COVID-19 vakaları 1 milyonu aştı. Bu eşik, salgının artık bölgesel değil, tam anlamıyla küresel bir kriz haline geldiğini gösteren sembolik bir dönüm noktasıydı. O günlerde sağlık sistemleri, sınırlar, ekonomiler ve günlük hayat aynı anda sarsılıyordu. Vaka sayısı tek başına her şeyi anlatmasa da 1 milyon eşiği salgının boyutunu dünya kamuoyuna çarpıcı biçimde gösteren tarihlerden biri oldu.
2024 | İstanbul’daki gece kulübü yangınında 29 kişi hayatını kaybetti.
2 Nisan 2024’te Beşiktaş Gayrettepe’de, 16 katlı bir binanın eksi 1 ve eksi 2’nci katlarında faaliyet gösteren Masquerade adlı gece kulübünde tadilat sırasında yangın çıktı. Yangın ihbarı öğle saatlerinde yapıldı; içeride mahsur kalanlar itfaiye ekiplerince çıkarıldı, ancak 29 kişi hayatını kaybetti. Olayın hemen ardından gözler, tadilatın nasıl yürütüldüğüne, yangın önlemlerinin yeterli olup olmadığına ve işyerinin ruhsat ile güvenlik şartlarına çevrildi. Soruşturmada hazırlanan iddianamede 29 kişi “maktul”, 27 kişi “müşteki” olarak yer aldı; iş yeri sahipleri, mesul müdür ve tadilatla bağlantılı isimlerin de aralarında bulunduğu sanıklar hakkında “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçlamasıyla dava açıldı. Süreç ilerledikçe dosya genişledi ve yargılanan sanık sayısı 22’ye çıktı.
Yangın, yalnız can kaybıyla değil, sonrasında açığa çıkan ihmaller ve tartışmalar nedeniyle de uzun süre gündemde kaldı. Duruşmalarda bilirkişi raporları, çıkış kapılarının yeterliliği, tadilatın izin ve denetim boyutu, iş güvenliği önlemleri ve sorumluluğun kimlerde toplandığı tartışıldı. Mahkeme süreç içinde keşif yapılmasına karar verdi, yeni bilirkişi raporları istedi ve bazı sanıkların tutukluluğunu sürdürdü. 2025 boyunca dava devam etti; bir sanık tahliye edilirken yargılama ertelenerek sürdü. Aralık 2025’te görülen 12’nci duruşmada 4’ü tutuklu 22 sanığın yargılanmasına devam edildi ve dava 2 Mart 2026’ya bırakıldı.
2024 | Yapımcı ve yönetmen Türker İnanoğlu hayatını kaybetti.
2 Nisan 2024’te hayatını kaybeden Türker İnanoğlu, Türk sinema ve televizyon tarihinin en üretken isimlerinden biriydi. 1960’ta kurduğu Erler Film, Yeşilçam’ın en güçlü yapım şirketlerinden biri haline geldi. İnanoğlu yönetmen olarak Senden Ayrı Yaşayamam, Yumurcak, Yumurcak Köprüaltı Çocuğu, Ayrılık, Soyguncular ve Bizim Kız gibi filmlere imza attı. Özellikle Yumurcak serisi, dönemin en bilinen çocuk film dizilerinden biri oldu ve oğlu İlker İnanoğlu’nu da küçük yaşta sinemanın tanınan yüzlerinden birine dönüştürdü.
Onu asıl önemli yapan şey ise yalnız film çekmesi değil, seyirci alışkanlığını okuyup bunu büyük bir üretim gücüne çevirmesiydi. İnanoğlu’nun yapımcılığında çok sayıda Yeşilçam filmi çekildi; televizyon döneminde ise Cennet Mahallesi, Yabancı Damat, Arka Sokaklar ve Akasya Durağı gibi geniş kitlelere ulaşan diziler öne çıktı. Kariyeri boyunca yüzlerce film ve binlerce saatlik televizyon içeriği üretti.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
