9 Temmuz Tarihte Bugün

42 Dakika Okuma
9 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 9 Temmuz

Halk takviminde Çarkdönümü Fırtınası başlar

Eski halk ve denizci takvimlerinde 9 Temmuz, Çarkdönümü Fırtınası’nın başlangıcı olarak kabul edilir. Geleneksel fırtına cetvellerinde bu fırtınanın yaklaşık üç gün sürdüğü, 9-12 Temmuz arasına denk geldiği belirtilir.

“Çarkdönümü” adı, halk takvimindeki birçok fırtına adı gibi doğrudan gözleme dayanır. “Çark” dönmeyi, yön değiştirmeyi; “dönüm” ise bir devrin kapanıp yenisinin başlamasını çağrıştırır. Bu yüzden Çarkdönümü Fırtınası, yaz ortasında havanın ve rüzgârın yön değiştirdiği, mevsimin daha sıcak ve sert bölümüne doğru döndüğü günleri anlatan eski bir ad olarak düşünülebilir. Bazı halk takvimi yorumlarında bu dönem, üzümlerin olgunlaşmaya başlamasıyla da ilişkilendirilir. Ancak bu adlandırma modern meteorolojiden çok, denizcilerin, çiftçilerin ve kıyı insanlarının kuşaktan kuşağa aktardığı geleneksel doğa takviminin parçasıdır.

Temmuz ayı, halk takviminde yalnız sıcakların arttığı bir dönem değildir. Sam yelleri, yaprak fırtınası, gün dönümü fırtınası, kara erik ve kızıl erik fırtınası gibi adlar, yaz ortasının da kendi içinde hareketli bir doğa ritmi olduğunu gösterir. Çarkdönümü Fırtınası da bu ritmin erken temmuzdaki işaretlerinden biri sayılır.

“Çarkdönümü” denizciler için dikkat edilmesi gereken rüzgâr demektir. Çiftçi için yazın ortasında ürününü, ağacını, bağını ve bahçesini kollama zamanıdır. Kıyı insanı içinse denizin bir anda değişebileceğini söyleyen eski bir uyarıdır.

9 Temmuz bu yüzden yalnız tarih kitaplarının değil, halk takviminin de not düştüğü günlerden biridir. Çarkdönümü Fırtınası, eski insanların göğe, rüzgâra ve denize bakarak kurduğu doğa bilgisinin bugüne kalan küçük ama anlamlı izlerinden biridir. Halk arasında, bu fırtınayla birlikte deniz suyunun aniden soğuyacağı ve rüzgârın “artık yazın kalbini kırdığı” söylenir.

1816 – Güney Amerika’da yeni bir ülke doğdu; Arjantin bağımsızlığını ilan etti

9 Temmuz 1816’da Tucumán Kongresi, İspanya’dan bağımsızlığı ilan etti. Bugün Arjantin’in Bağımsızlık Günü olarak kutlanan bu tarih, Güney Amerika’daki sömürge düzeninin çözülmesinde önemli dönemeçlerden biri oldu.

Bağımsızlık ilanı, San Miguel de Tucumán kentinde toplandı. Delegeler uzun tartışmaların ardından İspanyol Krallığı’na bağlı kalmama kararını aldı. O gün ilan edilen devlet, bugünkü adıyla Arjantin değil, “Güney Amerika Birleşik Eyaletleri” olarak anılıyordu. Ancak bu siyasi yapı, modern Arjantin’in doğuşuna giden yolun en önemli adımıydı.

Arjantin’de bağımsızlık süreci 1816’da birdenbire başlamamıştı. 1810’daki Mayıs Devrimi ile Buenos Aires’te İspanyol valisinin otoritesi sarsılmış, yerel yönetim kurulmuş ve bağımsızlık fikri güç kazanmaya başlamıştı. Fakat İspanya’dan kesin kopuşun açıkça ilan edilmesi için birkaç yıl daha geçmesi gerekti.

Tucumán’daki karar, yalnız yerel bir yönetim değişikliği değildi. İspanyol sömürge imparatorluğuna karşı Güney Amerika’da yükselen bağımsızlık dalgasının parçasıydı. Simón Bolívar ve José de San Martín gibi liderlerin mücadelesiyle kıta, 19. yüzyılın ilk yarısında siyasi haritasını baştan çizecekti.

Arjantin’in bağımsızlık ilanı, ülkenin sonraki tarihinde güçlü bir ulusal hafıza unsuru hâline geldi. 9 Temmuz, bugün Arjantin’de bayraklarla, törenlerle ve özellikle Tucumán’ın tarihî önemi vurgulanarak kutlanıyor.

9 Temmuz 1816, Güney Amerika tarihinde büyük bir dönemeçtir. Tucumán’da alınan karar, İspanya’ya bağlı eski bir sömürge düzeninden bağımsız bir ülke fikrine geçişi simgeledi; Arjantin’in ulusal kimliğinin temel taşlarından biri oldu.

1868 – ABD’de yurttaşlık ve eşit koruma ilkesi anayasaya girdi

9 Temmuz 1868’de Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nın 14. Değişikliği kabul edildi. Amerikan İç Savaşı’ndan sonra yapılan bu değişiklik, özellikle köleliğin kaldırılmasının ardından özgürleşen siyahların yurttaşlık haklarını güvence altına almak için hazırlandı.

  1. Değişiklik, Amerika’da doğan ya da sonradan vatandaşlığa kabul edilen herkesin ABD yurttaşı sayılacağını belirtti. Böylece eski kölelerin yurttaşlık hakkı anayasal güvenceye kavuştu. Bu madde, daha sonra yalnız siyahların hakları için değil, Amerika’daki pek çok temel hak ve eşitlik davası için de dayanak oldu.

Değişikliğin en önemli bölümlerinden biri “yasalar önünde eşit koruma” ilkesiydi. Devletlerin, yurttaşları hukuki süreçten yoksun bırakamayacağı ve herkese yasalar karşısında eşit koruma sağlamak zorunda olduğu kabul edildi. Bu ilke, ABD hukuk tarihinde sivil haklar mücadelesinin temel taşlarından biri hâline geldi.

  1. Değişiklik, sonraki yüzyılda ırk ayrımcılığı, eğitimde eşitlik, yurttaşlık, göçmenlik, evlilik, mahremiyet ve bireysel haklar gibi çok farklı alanlarda mahkeme kararlarının merkezinde yer aldı. Bu yüzden yalnız 19. yüzyılın değil, modern Amerikan hukukunun da en etkili anayasa değişikliklerinden biri sayılır.

9 Temmuz 1868, yurttaşlık kavramının modern hukukta yeniden tanımlandığı günlerden biridir. ABD’de 14. Anayasa Değişikliği, “kim yurttaştır?” ve “devlet herkese eşit davranmak zorunda mıdır?” sorularına verilen en önemli anayasal cevap oldu.

1877 – İlk Wimbledon Turnuvası başladı

9 Temmuz 1877’de Londra’daki All England Croquet and Lawn Tennis Club’da ilk Wimbledon Turnuvası başladı. Bugün dünyanın en prestijli tenis organizasyonlarından biri olan Wimbledon, o gün oldukça mütevazı bir spor etkinliği olarak ortaya çıktı.

İlk turnuvaya yalnız erkekler katıldı. 22 oyuncunun mücadele ettiği organizasyonda maçlar çim kortta oynandı. Tenis o yıllarda bugünkü küresel popülerliğinden çok uzaktı; daha çok İngiliz üst ve orta sınıflarının yeni yeni ilgi gösterdiği bir spor olarak görülüyordu.

Turnuvanın ilk şampiyonu Spencer Gore oldu. Finalde William Marshall’ı mağlup eden Gore, Wimbledon tarihinin ilk kazananı olarak kayıtlara geçti. O dönem seyirci sayısı da bugünün dev kalabalıklarıyla kıyaslanamayacak kadar sınırlıydı; finali birkaç yüz kişi izledi.

Wimbledon zamanla sadece bir tenis turnuvası olmaktan çıktı. Beyaz kıyafet geleneği, çim kortları, kraliyet locası, çilek-krema kültürü ve sessiz ama yoğun atmosferiyle spor tarihinin en özel sahnelerinden biri hâline geldi.

9 Temmuz 1877, modern tenis tarihinin başlangıç günlerinden biridir. Küçük bir kulüp turnuvası olarak başlayan Wimbledon, zamanla Grand Slam geleneğinin en eski ve en saygın halkalarından birine dönüştü.

1919 – İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’i görevden aldı

9 Temmuz 1919’da Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son verildiğini duyuran genelgeyi yayımladı. Bu gelişme, İstanbul Hükûmeti ile Anadolu’da yükselen Millî Mücadele arasındaki kopuşun en açık işaretlerinden biri oldu.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a 9. Ordu Müfettişi olarak çıkmıştı. Resmî görevi, bölgede asayişi sağlamak ve ordunun terhis sürecini denetlemekti. Ancak Anadolu’da gördüğü tablo, onu yalnız bir müfettiş gibi davranmaktan çıkardı. İşgallere karşı milletin kendi gücüne dayanan bir direniş örgütlenmesi gerektiğini savunmaya başladı.

Amasya Genelgesi bu düşüncenin en açık ifadesiydi. “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü, İstanbul’dan yönetilen teslimiyet siyasetine karşı Anadolu merkezli yeni bir iradenin doğduğunu gösteriyordu. Bu durum hem İstanbul Hükümeti’ni hem de işgal kuvvetlerini rahatsız etti.

İngiliz baskısı arttıkça Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a dönmesi istendi. O ise çeşitli gerekçelerle bu çağrıyı geciktirdi ve Anadolu’daki çalışmalarını sürdürdü. Erzurum’a ulaştığında artık Millî Mücadele’nin siyasi zemini hazırlanıyordu.

8/9 Temmuz gecesi telgraf başında yaşanan tarihi restleşmede, Mustafa Kemal Paşa görevden alınmayı beklemeden, çok sevdiği askerlik mesleğinden ve resmi görevinden istifa ettiğini İstanbul’a bildirdi. Ertesi gün, 9 Temmuz’da Harbiye Nezareti de onun görevine son verildiğini duyuran resmi genelgeyi yayımladı. Böylece İstanbul açısından Mustafa Kemal artık devlet adına hareket eden bir görevli değil, emir dışına çıkmış eski bir paşaydı.

Fakat bu karar Anadolu’daki mücadeleyi durdurmadı. Tam tersine, Mustafa Kemal’in “sîne-i millete” dönme kararını daha belirgin hâle getirdi. Artık dayanağı rütbe, makam ya da saray iradesi değil; milletin desteği, Müdafaa-i Hukuk örgütleri ve Anadolu’daki direniş iradesiydi.

9 Temmuz 1919, Millî Mücadele tarihinde önemli bir kopuş günüdür. Harbiye Nezareti’nin genelgesi, İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal’i resmî görevden uzaklaştırdığını tescilledi; ancak bu karar, rütbelerini bırakan Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da milletin lideri olarak devleştiği yeni bir dönemi başlattı.

1922 – Johnny Weissmuller 100 metre serbestte bir dakikanın altına indi

9 Temmuz 1922’de Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller, 100 metre serbestte 58.6 saniyelik derece yaptı. Böylece bu mesafeyi bir dakikanın altında yüzen ilk sporcu olarak tarihe geçti.

O yıllarda 100 metre serbestte bir dakikanın altına inmek, yüzme dünyasında büyük bir sınırın aşılması demekti. Weissmuller’in derecesi, insan bedeninin suda ulaşabileceği hız üzerine kurulan beklentileri de değiştiren bir başarıydı.

Weissmuller daha sonra olimpiyatlarda büyük başarılar kazandı. 1924 Paris ve 1928 Amsterdam Olimpiyatları’nda altın madalyalar aldı. Güçlü fiziği, temiz stili ve su içindeki üstünlüğü onu döneminin en ünlü sporcularından biri hâline getirdi.

Ancak Weissmuller’i geniş kitlelerin hafızasına yerleştiren şey yüzücülüğü olmadı. Sporu bıraktıktan sonra sinemaya geçti ve Tarzan karakteriyle dünya çapında tanındı. Böylece aynı kişi hem yüzme tarihinin hem de popüler sinemanın unutulmaz figürlerinden biri oldu.

9 Temmuz 1922, spor tarihinde sembolik bir eşiğin aşıldığı gündür. Johnny Weissmuller’in bir dakikanın altına inen 100 metre serbest derecesi hem modern yüzmenin gelişiminde hem de sporcu yıldızların popüler kültüre geçişinde önemli bir dönemeç olarak hatırlanır.

1937 – Fox arşiv yangını sessiz sinemanın büyük bölümünü yok etti

9 Temmuz 1937’de ABD’nin New Jersey eyaletindeki Little Ferry’de, 20th Century-Fox’a ait film arşivinde büyük bir yangın çıktı. Yangın, özellikle sessiz sinema döneminden kalma çok sayıda filmin yok olmasına yol açtı. Bu olay, sinema tarihinin en büyük kültürel kayıplarından biri olarak kabul edilir.

O dönemde filmler büyük ölçüde nitrat tabanlı malzemeye basılıyordu. Nitrat film son derece yanıcıydı; sıcaklık, kötü havalandırma ve kimyasal bozulma bir araya geldiğinde kendi kendine tutuşabilecek kadar tehlikeli hâle gelebiliyordu. Little Ferry’deki yangın da bu kırılgan arşiv koşullarının en yıkıcı örneklerinden biri oldu.

Yangında Fox Film Corporation’ın sessiz dönem filmlerinin büyük bölümü yok oldu. Yalnız film makaraları değil, oyuncuların, yönetmenlerin ve stüdyonun erken dönem sinema hafızası da kaybedildi. Bazı filmlerin sadece fragmanları, eksik kopyaları ya da başka ülkelerde kalmış parçaları hayatta kalabildi.

Bu kaybın en çarpıcı örneklerinden biri, sessiz sinemanın ilk büyük yıldızlarından Theda Bara’nın filmleriydi. Bara, 1910’ların en ünlü “vamp” karakterlerinden biri olarak Hollywood’un erken yıldız sisteminde önemli bir yere sahipti. Ancak Fox için çevirdiği filmlerin büyük bölümü bu yangınla birlikte yok oldu. Onun 1917 yapımı Cleopatra filmi bugün neredeyse tamamen kayıptır; geriye yalnız kısa parçalar, fotoğraflar ve tanıtım malzemeleri kalmıştır.

Yangın yalnız Theda Bara’nın mirasını silmedi. Dönemin başka önemli yıldızlarından Valeska Suratt’ın filmleri de büyük ölçüde kayboldu. Sessiz westernlerin ünlü ismi Tom Mix’in Fox için çevirdiği birçok film de bu arşiv felaketinde yok olan yapımlar arasındaydı. Böylece yangın, Hollywood’un ilk yıldızlarını, erken western geleneğini ve sessiz sinemanın görsel hafızasını da ortadan kaldırdı.

Bazı yapımlar tamamen kaybolmasa bile, en iyi kaynak malzemelerini bu yangında yitirdi. Örneğin D. W. Griffith’in Way Down East filminin orijinal negatifinin kaybı, arşiv yangınının sinema mirasının korunma kalitesi açısından da ne kadar yıkıcı olduğunu gösterdi.

Bu olay, sinemanın hafızasını koruyacak bir arşiv bilincinin de olması gerektiğini acı biçimde hatırlattı. Sessiz sinema zaten sesli filmlerin yükselişiyle geri plana itilmişti; Fox arşiv yangını ise bu dönemin fiziksel mirasına büyük bir darbe indirdi.

1942 – Şükrü Saracoğlu savaş yıllarında başbakan oldu

9 Temmuz 1942’de Refik Saydam’ın ölümünün ardından Şükrü Saracoğlu hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve başbakan oldu. Dönemin resmî dilindeki karşılığıyla “Başvekil” olan Saracoğlu, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’nın zor yıllarında yöneten isimlerden biri oldu.

Saracoğlu göreve geldiğinde Türkiye savaşın dışında kalmaya çalışıyordu; fakat savaşın ekonomik ve diplomatik baskısı ülkenin her alanında hissediliyordu. Gıda, ulaşım, üretim, askerî hazırlık ve dış politika dengeleri, hükümetin en temel meseleleri hâline gelmişti.

Saracoğlu dönemi, Türkiye’nin savaş dışı kalma politikasının sürdüğü ama toplumun ağır ekonomik sıkıntılar yaşadığı bir dönem olarak hatırlanır. Bu yıllarda Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi gibi uygulamalar, Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı kararları arasında yer aldı.

Saracoğlu aynı zamanda Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecinin eşiğinde başbakanlık yaptı. II. Dünya Savaşı sona ererken Türkiye’de siyasal düzen de değişmeye başladı; Demokrat Parti’nin kurulmasına giden atmosfer bu dönemde belirginleşti.

Şükrü Saracoğlu’nun adı yalnız siyasetle değil, spor tarihiyle de anılır. 1934’ten 1950’ye kadar uzun yıllar Fenerbahçe Spor Kulübü’nün başkanlığını yaptı. Kulübün Kadıköy’deki stadına adının verilmesi de onun Fenerbahçe tarihindeki önemini gösterir. Bu nedenle Saracoğlu, bir yandan savaş yıllarının başbakanı, diğer yandan Fenerbahçe hafızasında iz bırakmış bir spor yöneticisi olarak hatırlanır.

1946 – Sahnenin renkli ve enerjik ustalarından Ali Poyrazoğlu doğdu

9 Temmuz 1946’da tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu Ali Poyrazoğlu İstanbul’da doğdu. Türk sahne sanatlarının en tanınan isimlerinden biri olan Poyrazoğlu, oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik, yazarlık ve anlatıcılık yönüyle de uzun yıllar boyunca sanat hayatının içinde yer aldı.

İstanbul Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde eğitim gören Poyrazoğlu, tiyatro bilgisini İngiltere ve Fransa’daki çalışmalarıyla geliştirdi. Oyunculuğa Şehir Tiyatroları’nda başladı; ardından Dormen Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Ulvi Uraz Tiyatrosu ve Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu gibi dönemin önemli topluluklarında sahneye çıktı.

1972’de kendi tiyatrosunu kurması, Ali Poyrazoğlu’nun sanat hayatındaki önemli dönemeçlerden biri oldu. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, modern Türk ve dünya yazarlarından oyunları seyirciyle buluşturdu. Poyrazoğlu, oyunculuğunun yanı sıra oyunu kuran, yöneten, yazan ve seyirciyle doğrudan ilişki kuran bir tiyatro insanı olarak öne çıktı.

Onu geniş kitlelerin hafızasına yerleştiren özelliklerinden biri de yüksek enerjisi ve konuşma ustalığıydı. Sahnedeki temposu, mizah duygusu, doğaçlamaya açık anlatımı ve seyirciyle kurduğu sıcak ilişki, Ali Poyrazoğlu’nu yalnız tiyatro salonlarının değil, televizyon ekranlarının da tanınan yüzlerinden biri yaptı.

Sinema ve televizyon çalışmalarında da yer alan Poyrazoğlu, farklı kuşaklar tarafından farklı işlerle hatırlandı. Kimi seyirci onu sahnedeki tek kişilik performanslarıyla, kimi televizyon programlarıyla, kimi de seslendirme ve anlatıcılık çalışmalarıyla tanıdı.

9 Temmuz 1946, Türk tiyatrosunun renkli isimlerinden birinin doğum günüdür. Ali Poyrazoğlu, sahneyi yalnız oyun oynanan bir yer değil; düşüncenin, mizahın, hikâye anlatıcılığının ve seyirciyle canlı temasın alanı olarak gören sanatçılardan biri olarak Türk tiyatro hafızasında yerini aldı.

1952 – Türkiye’nin ilk televizyon yayını İTÜ’de gerçekleştirildi

9 Temmuz 1952’de Türkiye’de ilk televizyon yayınları İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından gerçekleştirildi. Bugün televizyon denince akla çoğu zaman TRT’nin 1968’deki yayınları gelse de Türkiye’nin ekranla ilk gerçek tanışması bundan yıllar önce İTÜ’de başladı.

Bu yayın, İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi Yüksek Frekans Tekniği Kürsüsü’nün çalışmalarıyla hazırlandı. Girişimin arkasındaki önemli isimlerden biri Prof. Dr. Mustafa Santur’du. Santur, televizyonun dünyadaki gelişimini yakından izlemiş, bu yeni teknolojinin Türkiye’de de öğrenilmesi ve uygulanması gerektiğini savunmuştu. Dr. Adnan Ataman’ın da içinde yer aldığı ekip, dönemin sınırlı teknik imkânlarıyla Türkiye’de televizyonculuğun ilk adımlarını attı.

İTÜ TV, bugünkü anlamda geniş kitlelere ulaşan bir kanal değildi. Daha çok bir üniversite laboratuvarı gibi çalışıyordu. Ama tam da bu yüzden tarihî önemi büyüktü. Amaç yalnızca yayın yapmak değil, televizyon teknolojisini öğrenmek, denemek, geliştirmek ve bu alanda teknik insan yetiştirmekti.

İlk yıllarda yayınları izleyebilecek televizyon alıcısı sayısı son derece azdı. İstanbul’da yalnız birkaç evde, okulda ya da kurumda televizyon bulunuyordu. Bazı vatandaşlar televizyonu mağaza vitrinlerine konan alıcılardan izleyerek bu yeni icatla tanıştı. Bir ekrana bakıp uzaktaki görüntüyü canlı görmek, o yılların insanı için neredeyse bilimkurguya benzeyen bir deneyimdi.

İTÜ TV’nin yayınları zamanla düzenli hâle geldi. Konuşmalar, skeçler, filmler, müzik programları ve canlı yayın denemeleri yapıldı. Halit Kıvanç, Fecri Ebcioğlu, Altan Erbulak gibi isimler İTÜ TV’nin yayıncılık serüveninde yer aldı. Zeki Müren, Safiye Ayla, İsmail Dümbüllü, Haldun Dormen ve Barış Manço gibi sanatçılar da bu tarihî ekranın konukları arasındaydı.

Bu yayınların en önemli sonucu, Türkiye’de televizyonculuk için teknik ve kültürel bir birikim oluşturmasıydı. TRT televizyon yayınlarına başladığında, İTÜ TV’den kalan deneyim, kadro ve teknik altyapı bu yeni dönemin zeminini hazırladı.

9 Temmuz 1952, Türkiye’de iletişim tarihinin sessiz ama büyük kırılmalarından biridir. O gün İTÜ’de yapılan yayın; Türkiye’de evlerin, kahvehanelerin, haber alma alışkanlıklarının, eğlence kültürünün ve ortak hafızanın ileride nasıl değişeceğini haber veren ilk adımdı.

1955 – Nükleer savaş tehdidine karşı Russell-Einstein Manifestosu yayımlandı

9 Temmuz 1955’te Londra’da Russell-Einstein Manifestosu açıklandı. Bertrand Russell’ın öncülüğünde yayımlanan ve Albert Einstein’ın da ölümünden kısa süre önce imzaladığı bu metin, nükleer savaş tehlikesine karşı insanlığa yapılmış en güçlü bilimsel ve ahlaki çağrılardan biri oldu.

Manifesto, Soğuk Savaş’ın en tehlikeli yıllarında yayımlandı. Hiroşima ve Nagazaki’nin üzerinden sadece on yıl geçmişti; hidrojen bombasıyla beraber insanlığın kendisini yok edebileceği çok daha büyük bir güç ortaya çıkmıştı. Bilim insanları artık yalnız keşifleri değil, keşiflerin sonuçlarının da sorumluluğunu tartışmak zorundaydı.

Russell-Einstein Manifestosu, dünya liderlerine savaş yerine barışçıl çözüm yolları aramaları çağrısında bulundu. Metnin en ünlü mesajı, insanlara ulusal, ideolojik ve askerî kimliklerin ötesinde insan olduklarını hatırlatmasıydı. Asıl soru şuydu: İnsanlık savaştan vazgeçecek miydi, yoksa kendi sonunu mu hazırlayacaktı?

Manifesto daha sonra Pugwash Konferansları’nın doğmasına ilham verdi. Bu konferanslar, bilim insanlarını nükleer silahlar, savaş ve küresel güvenlik konularında uluslararası diyaloğa çağıran önemli bir platform hâline geldi.

Russell-Einstein Manifestosu, bilimin vicdanla birleşmediğinde insanlığı kurtarmak yerine yok edebileceğini hatırlatan tarihî bir uyarı olarak bugün de önemini koruyor.

1956 – Hollywood’un Oscar’lı yıldızlarından Tom Hanks doğdu

9 Temmuz 1956’da Amerikalı oyuncu Tom Hanks, California eyaletinin Concord kentinde doğdu. Sinema tarihinin en sevilen ve en tanınan oyuncularından biri olan Hanks hem komedi hem de dram türündeki rolleriyle geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.

Tom Hanks’in kariyeri 1980’lerde televizyon ve komedi rolleriyle başladı. Onu geniş kitlelere tanıtan filmlerden biri Big (Büyük) oldu. Bu filmde çocuk ruhunu yetişkin bedeninde taşıyan karakteriyle hem komedi yeteneğini hem de seyirciyle kurduğu sıcak bağı gösterdi.

1990’lar ise Hanks’i dünya sinemasının en büyük yıldızlarından biri hâline getirdi. Philadelphia filminde AIDS nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir avukatı canlandırdı ve bu rolle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı. Ertesi yıl Forrest Gump ile aynı ödülü bir kez daha aldı. Böylece sinema tarihinde üst üste iki kez En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı kazanan az sayıdaki oyuncudan biri oldu.

Hanks’in oyunculuğundaki en güçlü taraflardan biri, olağan insanı olağanüstü bir hikâyenin merkezine taşıyabilmesidir. Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan), Yeşil Yol (The Green Mile), Yeni Hayat (Cast Away), Sıkıysa Yakala (Catch Me If You Can), Terminal (The Terminal) ve Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies) gibi filmlerde farklı türlere yayılan ama seyircide benzer bir güven duygusu bırakan karakterler yarattı.

Tom Hanks, yalnız canlı aksiyon rolleriyle değil, animasyon sinemasındaki sesiyle de kuşakların hafızasına girdi. Oyuncak Hikâyesi (Toy Story) serisinde Woody karakterini seslendirmesi, onu çocuklar ve aile izleyicisi için de unutulmaz kıldı.

Onun sinemadaki yeri başarılı bir yıldız oyuncu olmaktan ibaret değildir. Tom Hanks, Hollywood’da dürüstlük, kırılganlık, iyi niyet ve vicdan duygusunu temsil eden oyunculardan biridir. En büyük gücü, kahramanlık taslamadan kahraman gibi görünebilmesiydi.

9 Temmuz 1956, modern sinemanın en sevilen oyuncularından birinin doğum günüdür. Tom Hanks, canlandırdığı karakterlerle yalnız filmlerin değil, birkaç kuşağın ortak hafızasının da parçası hâline geldi.

1961 – 1961 Anayasası halkoyuyla kabul edildi

9 Temmuz 1961’de Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni anayasası halkoyuna sunuldu ve yüzde 61,5 “evet” oyuyla kabul edildi. Böylece 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası yürürlüğe girme yolunda en önemli aşamayı geçti.

1961 Anayasası, Türkiye tarihinde halkoyuna sunulan ilk anayasa olması bakımından ayrı bir yere sahiptir. Yeni anayasa, 1924 Anayasası’nın yerine hazırlandı. 1924 Anayasası, egemenliği büyük ölçüde Meclis’te toplayan daha sade bir metindi. 1961 Anayasası ise devlet düzenini daha ayrıntılı biçimde kurdu; yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeyi yeniden tanımladı.

Bu anayasanın en önemli yeniliklerinden biri Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı. Böylece yasaların anayasaya uygunluğunu denetleyecek yeni bir yüksek yargı organı ortaya çıktı. Bu, Türkiye’de hukuk devleti fikri açısından büyük bir adımdı. Ayrıca temel hak ve özgürlükler daha geniş biçimde güvence altına alındı; sendika hakkı, grev hakkı, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü gibi alanlarda önceki döneme göre daha geniş bir çerçeve çizildi.

1961 Anayasası, çift meclisli bir parlamento sistemi de getirdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yanında Cumhuriyet Senatosu kuruldu. Amaç, yasama sürecini tek bir çoğunluğun iradesine bırakmamak, karar alma mekanizmasına ikinci bir denge unsuru eklemekti.

Fakat 1961 Anayasası’nı yalnızca “özgürlükçü bir anayasa” diye anlatmak eksik olur. Bu anayasa, demokratik bir seçim sürecinin değil, 27 Mayıs darbesinin ardından kurulan olağanüstü siyasi ortamın ürünüdür. Yani içinde özgürlükçü hükümler taşısa da doğduğu zemin askerî müdahalenin gölgesindedir. Bu yüzden 1961 Anayasası, Türkiye siyasi tarihinde hem hukuk devleti arayışının hem de darbe sonrası düzen kurma çabasının iç içe geçtiği karmaşık bir metin olarak görülmelidir.

Halkoylamasında “evet” oylarının çoğunlukta çıkması, yeni anayasanın kabul edilmesini sağladı; ancak “hayır” oylarının da azımsanmayacak düzeyde olması, toplumda tam bir mutabakat bulunmadığını gösterdi. Türkiye, bu anayasayla daha çoğulcu ve özgürlükçü bir hukuk düzenine yöneldi; fakat aynı zamanda askerî müdahale sonrası siyasetin gölgesini de uzun süre üzerinde taşıdı.

1981 – Donkey Kong Japonya’da yayımlandı; Mario ilk kez göründü

9 Temmuz 1981’de Nintendo’nun arcade oyunu Donkey Kong Japonya’da yayımlandı. Oyun, yalnız Donkey Kong karakterinin değil, daha sonra dünyanın en ünlü video oyunu kahramanlarından biri olacak Mario’nun da ilk kez göründüğü yapım olarak kabul edilir.

Donkey Kong’da oyuncu, o dönem “Jumpman” adıyla anılan bir karakteri kontrol ediyordu. Amaç, dev gorilin kaçırdığı kadını kurtarmaktı. Basit görünen bu hikâye, video oyunlarında karakter, amaç ve dramatik gerilim kurmanın erken örneklerinden biri oldu.

Oyunun tasarımında Shigeru Miyamoto’nun yaratıcılığı belirleyici oldu. Donkey Kong, yalnız reflekslere dayalı bir oyun değildi; farklı katlar, engeller, merdivenler, variller ve kısa hikâye anlatımıyla dönemi için oldukça yenilikçi bir yapı sundu. Platform türünün gelişmesinde de önemli bir adım sayıldı.

Mario’nun doğuşu açısından oyun daha da önemlidir. Başlangıçta sıradan bir arcade kahramanı gibi görünen Jumpman, kısa süre sonra Mario adını aldı ve Nintendo’nun ana karakterine dönüştü. Ardından Super Mario serisi, video oyunu tarihinin en büyük markalarından biri hâline geldi.

9 Temmuz 1981, popüler kültür tarihinde küçük bir oyun makinesinden büyük bir evrenin doğduğu gündür. Donkey Kong, Nintendo’yu dünya çapında güçlendirdi; Mario ise bu oyundan çıkarak birkaç kuşağın ortak hafızasına yerleşti.

1982 – Pan Am 759 kazasında 153 kişi hayatını kaybetti

9 Temmuz 1982’de Pan Am 759 sefer sayılı yolcu uçağı, ABD’nin Louisiana eyaletindeki New Orleans yakınlarında düştü. Kazada uçaktaki 145 kişinin tamamı ve yerde bulunan 8 kişi hayatını kaybetti.

Boeing 727 tipi uçak, New Orleans’tan kalkışından kısa süre sonra şiddetli hava koşullarıyla karşılaştı. Uçağın düşmesinde mikroburst olarak bilinen ani ve güçlü aşağı yönlü hava akımının etkili olduğu belirlendi. Bu hava olayı, özellikle kalkış ve iniş sırasında uçaklar için büyük tehlike yaratabiliyordu.

Kaza, Kenner bölgesindeki yerleşim alanını da vurdu. Evler yıkıldı, sokaklar enkazla doldu. Hayatını kaybedenler arasında yerde bulunan sivillerin de olması, kazanın acısını daha da büyüttü.

Pan Am 759 kazası, havacılık güvenliği açısından önemli dersler doğurdu. Mikroburst ve rüzgâr kesmesi gibi hava olaylarının daha iyi tespit edilmesi için radar ve uyarı sistemleri üzerinde çalışmalar hızlandı. Böylece felaket, sonraki yıllarda uçuş güvenliğini geliştiren teknik tartışmaların parçası oldu.

9 Temmuz 1982, Amerikan havacılık tarihinin en acı günlerinden biridir. Pan Am 759 kazası, gökyüzündeki görünmez hava tehlikelerinin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterdi ve modern havacılık güvenliği açısından önemli bir dönemeç olarak hatırlandı.

1991 – Güney Afrika’nın Olimpiyatlara dönüş kapısı açıldı

9 Temmuz 1991’de Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Güney Afrika’nın Olimpiyat hareketine dönüşünün yolunu açan kararı aldı. Apartheid rejimi nedeniyle uzun yıllar spor dünyasından dışlanan Güney Afrika için bu karar, uluslararası alana dönüşün önemli sembollerinden biri oldu.

Güney Afrika, ırk ayrımcılığı politikaları nedeniyle 1960’lardan itibaren büyük spor organizasyonlarından uzaklaştırılmıştı. Olimpiyatlardan dışlanması, apartheid rejimine karşı yürütülen uluslararası baskının en görünür araçlarından biri hâline geldi. Spor, bu dönemde aynı zamanda siyasal ve ahlaki bir mücadele alanıydı.

1990’ların başında Nelson Mandela’nın serbest bırakılması ve apartheid düzeninin çözülmeye başlamasıyla birlikte Güney Afrika’nın dünyayla ilişkisi değişti. Olimpiyat hareketine dönüş kararı da bu dönüşümün parçasıydı. Ancak bu dönüş, yalnızca hukuki değişikliklere değil, spor alanında gerçek ırksal eşitlik adımlarına da bağlandı.

Güney Afrika, bu kararın ardından 1992 Barcelona Olimpiyatları’na katılabildi. Böylece ülke, 30 yılı aşkın bir aradan sonra olimpiyat sahnesine geri döndü. Bu dönüş, apartheid sonrası yeni Güney Afrika’nın dünyaya yeniden açılmasının güçlü simgelerinden biri oldu.

9 Temmuz 1991, spor tarihinin siyasetle kesiştiği önemli günlerden biridir. Güney Afrika’nın Olimpiyatlara dönüş kapısının açılması, apartheid düzeninin uluslararası alandaki çözülüşünün de işaretiydi.

1991 – Felsefe kitaplarıyla kuşaklara yol gösteren Orhan Hançerlioğlu yaşamını yitirdi

9 Temmuz 1991’de felsefeci, yazar ve araştırmacı Orhan Hançerlioğlu yaşamını yitirdi. Roman, öykü, deneme, sözlük ve ansiklopedi alanlarında eserler veren Hançerlioğlu, özellikle felsefe kavramlarını Türkçede anlaşılır kılmaya çalışan kitaplarıyla tanındı.

1916’da doğan Hançerlioğlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir dönem kaymakamlık, belediye müfettişliği, emniyet şube müdürlüğü ve İstanbul Şehir Tiyatroları Müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. Daha sonra İETT Hukuk İşleri Müdürlüğü yaptı ve 1978’de emekli oldu.

Edebiyat hayatına şiirle başlayan Hançerlioğlu, zamanla roman ve öyküye yöneldi. Ali adlı romanıyla 1956’da Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazandı. Romanlarında insan ilişkilerini, bireyin iç dünyasını ve toplumla çatışmasını işledi.

Ancak onun kalıcı etkisi daha çok düşünce alanındaki eserleriyle ortaya çıktı. Felsefe SözlüğüDüşünce TarihiFelsefe AnsiklopedisiEkonomi Sözlüğü ve İnanç Sözlüğü gibi kitapları, uzun yıllar boyunca felsefe, din, ekonomi ve düşünce tarihiyle ilgilenen okurlar için temel başvuru kaynakları arasında yer aldı.

Hançerlioğlu’nun önemi, akademik bilgiyi yalnız uzmanlara bırakmamasındaydı. Anlaşılması zor kavramları Türkçede karşılıklarıyla açıklamaya, felsefeyi daha geniş bir okur kitlesinin anlayabileceği bir dile taşımaya çalıştı. Bu yönüyle Türkiye’de düşünce kültürünün yaygınlaşmasına katkı veren isimlerden biri oldu.

1993 – Sivas Katliamı’nın bir hafta sonra aldığı can: Metin Altıok yaşamını yitirdi

9 Temmuz 1993’te şair ve ressam Metin Altıok, Ankara’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Altıok, 2 Temmuz’da Sivas’ta Madımak Oteli’nin ateşe verilmesiyle ağır yaralı olarak kurtarılmış; ancak komadan çıkamamıştı.

Metin Altıok, Sivas’a 4. Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri için giden aydın, sanatçı ve yazarlardan biriydi. 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nin önünde toplanan kalabalık, saatler süren kuşatmanın ardından oteli ateşe verdi. Türkiye tarihine Sivas Katliamı olarak geçen bu olayda şairler, yazarlar, sanatçılar, semah ekibinden gençler ve otel çalışanları yaşamını yitirdi.

Altıok yangından sağ çıkarıldı; fakat aldığı ağır yaralar nedeniyle bilincini geri kazanamadı. Ankara’ya götürülerek tedavi altına alındı. Bir hafta süren yaşam mücadelesinin ardından 9 Temmuz’da öldü. Bu yüzden Metin Altıok’un ölümü, Sivas Katliamı’nın 2 Temmuz’da bitmediğini; acısının günlerce, yıllarca ve kuşaklar boyunca sürdüğünü gösteren sarsıcı örneklerden biri oldu.

1941’de Bergama’da doğan Metin Altıok, felsefe eğitimi aldı, öğretmenlik yaptı, resimle ilgilendi ve şiirleriyle Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edindi. İlk şiir kitabı Gezgin 1976’da yayımlandı. Ardından Yerleşik YabancıKendinin AvcısıKüçük TragedyalarSüveyda ve Alaturka Şiirler gibi kitapları geldi.

Altıok’un şiirinde yalnızlık, ölüm, kırgınlık, yabancılık ve içe doğru derinleşen bir acı duygusu öne çıkar. Onun şiiri yüksek sesli sloganlardan çok, insanın içindeki çatlağa bakan bir şiirdir. Bu yüzden Metin Altıok’un ölümü, Türkiye’nin düşünce, edebiyat ve vicdan tarihinde açılmış büyük bir yaranın parçasıdır.

Sivas Katliamı, Türkiye’de laiklik, inanç özgürlüğü, Alevi kimliği, düşünce ve sanat özgürlüğü üzerine yapılan tartışmaların en acı dönemeçlerinden biri olarak hafızaya kazındı. Metin Altıok ise bu karanlık olayın içinde, şiiriyle ve ölümüyle unutulmaz bir simge hâline geldi.

1998 – Mısır Çarşısı’ndaki patlamada 7 kişi hayatını kaybetti

9 Temmuz 1998’de İstanbul Eminönü’ndeki tarihî Mısır Çarşısı’nda büyük bir patlama meydana geldi. Patlamada biri turist, 2’si çocuk 7 kişi yaşamını yitirdi; 7’si yabancı uyruklu 120 kişi de yaralandı.

Mısır Çarşısı, İstanbul’un en eski ve en kalabalık ticaret merkezlerinden biridir. Baharat kokuları, aktarları, turistleri, dar geçitleri ve alışveriş telaşıyla şehrin yaşayan hafızalarından biri sayılır. Böyle bir yerde, gün ortasında yaşanan patlama yalnız olay yerindekileri değil, bütün Türkiye’yi sarstı.

Patlamanın ardından çarşıda büyük panik yaşandı. Dükkânlar hasar gördü, çevredeki insanlar yaralılara yardım etmeye çalıştı, ambulanslar ve güvenlik ekipleri bölgeye sevk edildi. O gün Mısır Çarşısı, İstanbul’un en canlı noktalarından biri olmaktan çıkıp büyük bir acının merkezine dönüştü.

Hayatını kaybedenler arasında çocukların da bulunması, olayın toplumda yarattığı sarsıntıyı daha da artırdı. Yaralananların bir kısmı yabancı uyrukluydu; bu da patlamanın yalnız İstanbul halkını değil, kenti ziyaret eden insanları da hedef alan büyük bir felakete dönüşmesine yol açtı.

Mısır Çarşısı patlaması sonrasında olayın nedeni ve sorumluları üzerine uzun yıllar süren tartışmalı bir dava süreci yaşandı. Ancak 9 Temmuz tarihinin hafızasındaki asıl yer, bu hukuki tartışmadan önce, İstanbul’un ortasında yaşamını yitiren insanlar ve yaralanan yüzlerce kişinin acısıdır.

9 Temmuz 1998, İstanbul’un yakın tarihinde unutulmayan kara günlerden biridir. Mısır Çarşısı patlaması, tarihî bir mekânın kalbinde yaşanan can kaybı, korku ve yıkımla hafızalara kazındı.

2003 – Karayip Korsanları vizyona girdi; Kaptan Jack Sparrow küresel pop ikonuna dönüştü

9 Temmuz 2003’te Karayip Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti (Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl) ABD’de vizyona girdi. Disney’in tema parkındaki bir eğlence alanından uyarlanan film, başlangıçta riskli bir proje gibi görülüyordu; çünkü korsan filmleri uzun süredir gişede büyük başarı yakalayamıyordu.

Filmin merkezinde Johnny Depp’in canlandırdığı Kaptan Jack Sparrow vardı. Depp, korsan figürünü klasik kahraman kalıbından çıkarıp tuhaf, komik, zeki, dağınık ve karizmatik bir karaktere dönüştürdü. Jack Sparrow’un yürüyüşü, konuşma biçimi, jestleri ve beklenmedik tepkileri kısa sürede filmin önüne geçen bir popüler kültür simgesi hâline geldi.

Filmde Orlando Bloom, Will Turner karakterini; Keira Knightley ise Elizabeth Swann’ı canlandırdı. Geoffrey Rush’ın Barbossa rolü de filme güçlü bir kötü karakter enerjisi kattı. Hayalet korsanlar, lanetli altınlar, deniz savaşları ve mizahla karışık macera duygusu, filmi yalnız çocuklara ya da gençlere değil, geniş bir seyirci kitlesine ulaştırdı.

Karayip Korsanları, gişede büyük başarı kazandı ve Disney için yeni bir seri başlattı. Film, yalnız ticari olarak değil, tür açısından da dikkat çekiciydi. Uzun süre modası geçmiş sayılan korsan macerasını yeniden canlandırdı; deniz, hazine, lanet ve kılıç dövüşü gibi eski serüven unsurlarını 2000’lerin görsel efektleri ve hızlı mizah anlayışıyla birleştirdi.

Johnny Depp, Jack Sparrow rolüyle Oscar’a aday gösterildi. Bu da filmin popüler başarısının ötesinde, karakterin oyunculuk açısından da ciddiye alındığını gösterdi. Jack Sparrow daha sonra devam filmleriyle büyüyen dev bir markanın yüzü oldu.

9 Temmuz 2003, 2000’ler sinema ve popüler kültür tarihinde önemli bir gündür. Karayip Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti, bir tema parkı fikrinden küresel bir sinema markası çıkabileceğini gösterdi; Jack Sparrow ise modern sinemanın en tanınan karakterlerinden biri hâline geldi.

2006 – İtalya Dünya Kupası’nı kazandı; Zidane’ın vedası finalin hafızasına kazındı

9 Temmuz 2006’da Almanya’nın başkenti Berlin’de oynanan FIFA Dünya Kupası finalinde İtalya, Fransa’yı penaltı atışları sonunda yenerek şampiyon oldu. Normal süresi ve uzatmaları 1-1 biten maçta İtalya, penaltılarda 5-3 üstünlük sağladı ve tarihindeki dördüncü Dünya Kupası zaferine ulaştı.

Fransa, 1998’de kazandığı Dünya Kupası’nın ardından bir kez daha zirveye yürümek istiyordu. İtalya ise savunma disiplini, takım bütünlüğü ve turnuva boyunca gösterdiği soğukkanlı oyunla finale gelmişti. Maçın henüz başında Zinedine Zidane, penaltıdan attığı şık vuruşla Fransa’yı öne geçirdi. Bu gol, onun futbolculuk kariyerindeki son gol olarak tarihe geçti.

İtalya’nın cevabı gecikmedi. Marco Materazzi, kullandığı kafa vuruşuyla skoru 1-1’e getirdi. Maçın geri kalanında iki takım da kontrollü ama sert bir mücadele verdi. Gianluigi Buffon’un kalesindeki güveni, Fabio Cannavaro’nun savunmadaki liderliği ve Andrea Pirlo’nun orta sahadaki aklı, İtalya’nın oyununu ayakta tuttu.

Finalin hafızalara kazınan anı ise uzatmalarda yaşandı. Kariyerinin son maçına çıkan Zinedine Zidane, Marco Materazzi’ye kafa attığı için kırmızı kart gördü ve oyun dışında kaldı. Dünyanın en büyük futbolcularından biri, sahalara Dünya Kupası finalinde, kupaya birkaç adım kala ve kırmızı kartla veda etti. Bu sahne, futbol tarihinin en çok konuşulan anlarından biri hâline geldi.

Penaltı atışlarında İtalya büyük bir soğukkanlılık gösterdi. Andrea Pirlo, Marco Materazzi, Daniele De Rossi, Alessandro Del Piero ve Fabio Grosso penaltılarını gole çevirdi. Fransa’da David Trezeguet’nin vuruşu direkten dönünce üstünlük İtalya’ya geçti. Son penaltıyı gole çeviren Fabio Grosso, İtalya’yı dünya şampiyonu yapan isim oldu.

2006 Dünya Kupası, İtalya için yalnız bir spor başarısı değildi. Ülke futbolu o dönem Calciopoli skandalıyla sarsılmışken, millî takımın kazandığı kupa İtalyan futboluna büyük bir moral ve tarihî bir gurur getirdi. Marcello Lippi yönetimindeki takım, yıldızlardan çok kolektif direnç, savunma gücü ve turnuva karakteriyle hatırlandı.

9 Temmuz 2006, futbol tarihinin unutulmaz final gecelerinden biridir. İtalya dördüncü kez dünyanın en büyüğü oldu; ama Berlin’deki final, en az kupa kadar Zidane’ın dramatik vedasıyla da hafızalara kazındı.

2008 – ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yapılan saldırıda 3 polis hayatını kaybetti

9 Temmuz 2008’de İstanbul İstinye’deki ABD Başkonsolosluğu önünde silahlı saldırı düzenlendi. Başkonsolosluğun vize giriş kapısındaki polis noktasını hedef alan saldırıda 3 polis memuru hayatını kaybetti; saldırıyı gerçekleştiren 3 kişi de çıkan çatışmada öldü.

Saldırı, İstanbul’un diplomatik güvenlik açısından en hassas bölgelerinden birinde meydana geldi. Silahlı saldırganlar, başkonsolosluk önündeki güvenlik noktasına ateş açtı. Polislerin karşılık vermesiyle kısa süreli ama şiddetli bir çatışma yaşandı. Olay sırasında konsolosluk binası ve çevresi güvenlik çemberine alındı.

Hayatını kaybeden polis memurları Erdal Öztaş, Mehmet Önder Saçaklıoğlu ve Nedim Çalık’tı. Görev başında öldürülen polislerin cenazeleri, saldırının ardından Türk kamuoyunda derin bir üzüntü yarattı.

Yapılan soruşturmada El Kaide bağlantısı ihtimali üzerinde duruldu. Olayla ilişkili oldukları iddiasıyla bazı kişiler gözaltına alındı; Dursun Patan tutuklandı, daha sonra hazırlanan iddianamede Patan ve Servet Çınar hakkında El Kaide üyeliği suçlamasıyla hapis cezası istendi. Ancak saldırının kamuoyuna açık biçimde net bir örgüt üstlenmesiyle sonuçlandığını söylemek doğru değildir.

Türkiye ve ABD makamları saldırıyı kınadı. Dışişleri Bakanlığı, olayın ardından Türkiye’deki ABD misyonları, personeli ve çıkarlarına yönelik güvenlik önlemlerinin artırıldığını açıkladı. Saldırı, 2000’li yıllarda İstanbul’un karşı karşıya kaldığı güvenlik tehditlerinden biri olarak kayıtlara geçti.

9 Temmuz 2008, İstanbul’da diplomatik bir temsilcilik önünde yaşanan silahlı saldırı nedeniyle acı bir gün olarak hatırlanır. ABD İstanbul Başkonsolosluğu saldırısı, görev başındaki üç polis memurunun hayatını kaybetmesiyle Türkiye’nin yakın tarihindeki kanlı saldırılardan biri oldu.

2011 – Güney Sudan bağımsız oldu; dünyanın en genç devleti doğdu

9 Temmuz 2011’de Güney Sudan, Sudan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti. Böylece dünyanın en yeni devletlerinden biri doğdu ve Afrika haritasına yeni bir ülke eklendi.

Güney Sudan’ın bağımsızlığı, bir günde ortaya çıkan bir karar değildi. Sudan’ın kuzeyi ile güneyi arasında yıllarca süren iç savaş, milyonlarca insanın hayatını, evini ve geleceğini etkiledi. 2005’te imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması, Güney Sudan halkına kendi kaderini belirleme yolunu açtı.

2011’de yapılan referandumda Güney Sudan halkının büyük çoğunluğu bağımsızlıktan yana oy kullandı. Bağımsızlık günü başkent Cuba’da büyük kutlamalarla karşılandı. Uzun savaş yıllarının ardından yeni bir devletin doğuşu, milyonlarca insan için umut anlamına geliyordu.

Ancak bağımsızlık, Güney Sudan için sorunların bittiği anlamına gelmedi. Yeni devlet; yoksulluk, kurum eksikliği, petrol gelirlerinin paylaşımı, sınır sorunları ve iç siyasi gerilimlerle karşı karşıya kaldı. Kısa süre sonra ülke içinde yeni çatışmalar patlak verdi.

9 Temmuz 2011, modern dünya tarihinde önemli bir bağımsızlık günüdür. Güney Sudan’ın doğuşu, bir halkın uzun mücadelesinin sonucu olduğu kadar, devlet kurmanın yalnız bayrak çekmekten ibaret olmadığını da gösteren çetin bir tarihî deneyimdir.

2024 – Türkiye’nin ilk yerli haberleşme uydusu Türksat 6A uzaya fırlatıldı

9 Temmuz 2024’te Türkiye’nin ilk yerli ve millî haberleşme uydusu Türksat 6A uzaya fırlatıldı. Uydu, 8 Temmuz’u 9 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye saatiyle 02.30’da ABD’nin Florida eyaletindeki Cape Canaveral’dan Falcon 9 roketiyle uzaya gönderildi.

Türksat 6A, Türkiye’nin haberleşme uydusu üretiminde kendi mühendislik kapasitesini artırması açısından önemli bir adımdı. Daha önce de Türkiye’nin uyduları uzaya gönderilmişti; ancak Türksat 6A, haberleşme uydusu kategorisinde yerli katkı oranı ve millî üretim iddiasıyla ayrı bir yerde duruyordu.

Uydu projesinde TÜBİTAK UZAY, TUSAŞ, ASELSAN ve CTech gibi kurum ve şirketler görev aldı. Üretim, entegrasyon ve test süreçleri Türkiye’de yürütüldü. Bu yönüyle Türksat 6A, Türkiye’nin uzay teknolojileri alanında bilgi birikimini artıran uzun vadeli bir mühendislik projesi oldu.

Fırlatmanın ardından uydudan ilk sinyalin alınması, projenin başarıyla ilerlediğini gösterdi. Türksat 6A’nın hizmete girmesiyle Türkiye’nin uydu kapsama alanının genişlemesi ve haberleşme altyapısının güçlenmesi hedeflendi.

9 Temmuz 2024, Türkiye’nin uzay ve haberleşme teknolojileri tarihinde önemli bir gündür. Türksat 6A’nın fırlatılması, Türkiye’nin yalnız uydu kullanan değil, kendi haberleşme uydusunu geliştirme iddiası taşıyan ülkeler arasında yer alma çabasının somut adımlarından biri oldu.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.