6 Nisan Tarihte Bugün

27 Dakika Okuma
6 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 6 Nisan

Öldürülen Gazeteciler Günü / 1909 | Hasan Fehmi Bey öldürüldü.
6 Nisan, Türkiye’de Öldürülen Gazeteciler Günü olarak anılıyor ve bu tarihin çıkış noktası, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey’in 6 Nisan 1909 gecesi Galata Köprüsü üzerinde vurularak öldürülmesi. Hasan Fehmi, II. Meşrutiyet’in ardından oluşan sert siyasî ortamda, özellikle İttihat ve Terakki’ye yönelttiği ağır eleştirilerle tanınan genç bir gazeteciydi. Yazıları yalnız muhalif değildi; dönemin iktidar mücadelesinin tam kalbine dokunuyordu. Bu yüzden öldürülmesi hiçbir zaman sıradan bir asayiş olayı gibi görülmedi. Faili resmen ortaya çıkarılamadı, cinayet tam olarak aydınlatılamadı ve olay daha o günlerde siyasî bir suikast olarak yorumlandı. Cinayetin ardından cenazesi büyük bir kalabalıkla kaldırıldı; gazeteciler, muhalif çevreler ve çok sayıda vatandaş bu ölümü kendilerine yöneltilen açık bir gözdağı olarak gördü. Zaten son derece gergin olan İstanbul siyasetinde hava daha da sertleşti; olay, kısa süre sonra patlayacak 31 Mart Vakası öncesindeki gerilimin önemli başlıklarından biri haline geldi. Hasan Fehmi, sonraki yıllarda ilk basın şehidi olarak anılmaya başladı; 6 Nisan da yalnız Hasan Fehmi’yi değil, yazdığı, araştırdığı ya da gerçeği duyurmaya çalıştığı için öldürülen bütün gazetecileri hatırlatan bir gün haline geldi.

1326 | Orhan Bey Bursa’yı aldı.
6 Nisan 1326’da Bursa’nın alınması, Osmanlı tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu olay, Osmanlı Beyliği’nin düzenli yönetim kurabilen gerçek bir devlete dönüşmesinin de işaretiydi. Bursa kuşatması kısa sürede olup bitmiş bir harekât değildi. Osman Gazi döneminde başlayan baskı, çevredeki kalelerin ve yolların denetim altına alınmasıyla adım adım ilerledi. Osmanlılar Bursa’yı doğrudan büyük bir hücumla almak yerine, şehrin dışarıyla bağını keserek uzun bir kuşatma siyaseti izledi. Osman Gazi şehri almak istiyordu ama fetih ona değil, oğlu Orhan Bey’e nasip oldu. Osmanlı rivayetine göre Osman Gazi ölüm döşeğindeyken Bursa’nın alınış haberini aldı ve fethin hemen sonrasında da öldü; bu da fethi, baba-oğul arasında sembolik bir eşik haline getirdi. Şehrin tesliminde Bizans savunmasının artık dayanamayacak hale gelmesi etkili oldu ve Bursa, Orhan Bey’in eline geçti.

Bursa’nın alınmasının asıl önemi sonrasında ortaya çıktı. Bursa, Osmanlı’nın ilk büyük başkenti haline geldi. İlk gümüş sikkelerin burada basılması, şehrin sur dışına taşırılarak imar edilmesi, cami, medrese, imaret, hamam ve hanlarla yeni bir şehir düzeni kurulması bunun açık göstergesiydi. Orhan Gazi Külliyesi ve ticaret merkezleri etrafında yeni bir Osmanlı şehir modeli doğdu. Bursa bundan sonra devletin idaresinin, ticaretinin, mimarisinin ve hanedan hafızasının toplandığı yer oldu. Osman ve Orhan Gazi türbeleri de Bursa’da bulunmaktadır.

1453 | İstanbul kuşatıldı.
6 Nisan 1453’te II. Mehmed, Konstantiniyye kuşatmasını resmen başlattı. Osmanlı ordusu bir gün önce şehrin önüne gelmişti ama 6 Nisan’da kuşatma düzeni tam anlamıyla kuruldu, büyük toplar yerleştirildi ve surlara ilk ciddi ateş açıldı. Mehmed’in ana karargâhı, kara surlarının en hassas noktalarından biri sayılan hatta kuruldu. Düzenli birlikler sur hattına yayıldı, donanma da şehri denizden sıkıştıracak biçimde mevzilendi. Yani bu tarih, kuşatmanın planlı bir askerî makine gibi işlemeye başladığı gündür. Hazırlık zaten aylar öncesinden yapılmıştı: Rumeli Hisarı’nın inşasıyla Boğaz denetim altına alınmış, Bizans’ın Karadeniz’den yardım alma ihtimali daraltılmış, büyük toplar döktürülmüş ve kara-deniz harekâtı birlikte düşünülmüştü.

İlk gün surlarda özellikle zayıf görülen bölgelere yoğun top atışı başladı ve akşama doğru bazı bölümlerde ciddi hasar oluştu. Ancak Bizans savunması da hemen çökmüş değildi. İmparator XI. Konstantinos ve komutanlar, gece boyunca surlardaki gedikleri onarmaya çalıştı. Şehirle dış dünya arasındaki bağlantı tamamen kopmamıştı; Haliç girişindeki zincir hâlâ yerindeydi ve Osmanlı donanması ilk aşamada Haliç’e giremiyordu. Bu yüzden Konstantiniyye içeriden direniyor, dışarıdan da özellikle deniz yoluyla yardım umudunu korumaya çalışıyordu. Mehmed’in önündeki mesele yalnız şehri dövmek değil, bu direnci ve umudu adım adım kırmaktı. Nitekim sonraki günlerde kalan dış tahkimatlar düşürüldü, deniz hattı daha sıkı tutuldu ve 20 Nisan’da birkaç Hristiyan gemisinin Haliç’e girmeyi başarması Osmanlı tarafında ciddi rahatsızlık yarattı. Bu da Mehmed’i gemileri karadan yürütme gibi daha sert ve yaratıcı hamlelere itti.

6 Nisan 1453 günü kurulan kuşatma düzeni, 53 gün sonra 29 Mayıs’ta şehrin düşmesine yol açtı. Sonrasında Bizans İmparatorluğu sona erdi, Osmanlı Devleti büyük bir imparatorluk iddiasını somutlaştırdı ve İstanbul kısa süre içinde Osmanlı başkenti olarak yeniden kuruldu. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, nüfusun yeniden yerleştirilmesi, ticaret ve yönetim merkezlerinin kurulması gibi adımlar da bu kuşatmanın sonucunda geldi.

1483 / 1520 | Raphael doğdu ve 1520’de aynı gün öldü.
Rönesans’ın üç büyük ustasından biri sayılan Raphael, 6 Nisan 1483’te Urbino’da doğdu; yine 6 Nisan günü, 1520’de Roma’da öldü. Bu ayrıntı bile onu başlı başına ilginç kılıyor. Ama asıl önemi, resimde kurduğu denge, zarafet ve kusursuz kompozisyonda yatıyor. Atina Okulu, Sistina Madonnası ve Vatikan’daki freskleri, Yüksek Rönesans’ın zirve işleri arasında sayılıyor. Leonardo daha gizemli, Michelangelo daha sarsıcıydı; Raphael ise uyumun ve berraklığın ustası olarak anıldı. 37 yaşında öldü ama kısa ömrüne rağmen Avrupa sanat tarihinde kalıcı bir yer açtı.

1814 | Napolyon tahttan çekildi.
6 Nisan 1814’te Napolyon Bonapart, imparatorluk tahtından çekildi. Birkaç yıl önce Avrupa’yı baştan sona sarsan, haritaları değiştiren ve kendisini kıtanın efendisi gibi gören Napolyon için bu, büyük bir çöküş anıydı. Rusya seferinin felaketi, Leipzig yenilgisi ve Paris’in düşmesi, onu buraya kadar sürükledi. Tahttan çekilmesinin ardından Elba Adası’na sürgüne gönderildi. Ama hikâye bitmedi. Bir yıl sonra geri döndü, “Yüz Gün” dönemi başladı ve son perde Waterloo’da kapandı.

1869 | İlk plastiklerden selüloidin patenti alındı.
6 Nisan 1869’da Amerikalı mucit John Wesley Hyatt, daha sonra selüloidin ticari doğuşuna gidecek patent sürecinin önemli adımlarından birini attı. Hyatt aslında çok modern bir ihtiyacın değil, dönemin şaşırtıcı bir sorununun peşindeydi; fildişine alternatif bir malzeme bulmak. Özellikle bilardo toplarında kullanılan fildişi hem pahalıydı hem de zor bulunuyordu. Hyatt bu sorunu çözmeye çalışırken nitroselüloz temelli maddelerle deney yaptı. Selüloidin ana malzemesi de buydu. Pamuk ya da odun liflerinden elde edilen selülozun nitrik asitle işlenmesiyle oluşan nitroselüloz, buna eklenen kafur ve çözücülerle birlikte ısı ve basınç altında şekillendirilebilen sert ama işlenebilir bir maddeye dönüştürüldü. 1869’daki patent süreci, Hyatt’ın bu malzemeyi özellikle bilardo topu gibi dayanıklı eşyalarda kullanmaya yönelik arayışının parçasıydı. Ardından 1870’te John ve kardeşi Isaiah Hyatt, selüloidi daha istikrarlı ve kullanılabilir hale getiren üretim yöntemi için yeni patentler aldı.

Selüloidin asıl önemi, sanayiye yepyeni bir kapı açmasında yatıyordu. Çünkü artık pahalı doğal malzemelerin yerine fabrikada üretilebilen, kalıba sokulabilen, renklendirilebilen ve seri şekilde çoğaltılabilen yeni bir madde vardı. Taraklardan diş protezlerine, piyano tuşlarından oyuncaklara, yaka düğmelerinden bıçak saplarına kadar çok geniş bir kullanım alanı buldu. Sonraki yıllarda fotoğraf ve sinema filmi de uzun süre selüloid tabanlı malzemelerle üretildi. Ama bu maddenin bir zayıf yanı vardı; çok kolay yanıyordu. Bu yüzden bir yandan modern plastik çağını başlatırken, bir yandan da yangın tehlikesi nedeniyle özellikle sinema ve fotoğraf alanında büyük riskler yarattı. Yine de tarihsel önemi değişmedi. Selüloid, doğadan olduğu gibi alınmayan ama doğadaki hammaddelerin kimyasal dönüşümüyle üretilen ilk büyük ticari plastikti. Bu nedenle 6 Nisan 1869, plastik çağının gerçekten başladığı tarihlerden biridir.

1872 | Pertevniyal Lisesi öğretime başladı.
5 Nisan 1872’de, o günkü adıyla Mekteb-i Mahmudiye ya da Mahmudiye Rüştiyesi kapılarını açtı; bu okul daha sonra Pertevniyal Lisesi adını alarak Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan en köklü eğitim kurumlarından birine dönüştü. Okulun kuruluşunda, Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın vakfı ve adı belirleyici oldu; ilk bina da Valide Camii’nin yanına, iki yılda ve vakıf desteğiyle yaptırıldı. Açılış günü devlet erkânı ve halkın katıldığı bir tören düzenlendi, okul yaklaşık 150 öğrenciyle eğitime başladı. İki katlı, sekiz derslikli ahşap yapının alt katı sıbyan mektebi, üst katı rüştiye olarak kullanılıyordu. Bu ayrıntı önemli, çünkü okul yalnızca çocuklara ders veren bir bina değildi; Tanzimat sonrası Osmanlı’nın yeni tip, daha düzenli ve kademeli eğitim anlayışının somut örneklerinden biriydi. Rüştiyeler, klasik mahalle mektebi düzeninden daha modern müfredata ve devlet denetimine dayanan kurumlar olarak görülüyordu; Pertevniyal de bu yeni çizginin İstanbul’daki güçlü temsilcilerinden biri oldu.

Bu okulun asıl dikkat çekici yanı, yalnız açılışı değil, ayakta kalma hikâyesidir. 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bina bir süre göçmenlerin yerleştirilmesi için kullanıldı; sonraki yıllarda onarım, yol açma çalışmaları ve büyük yangınlar nedeniyle okul defalarca yer değiştirdi. Evraklarda Mekteb-i Mahmudiye, Mahmudiye Rüştiyesi, Pertevniyal Merkez Rüştiyesi gibi farklı adlarla anılması da bu hareketli geçmiş yüzündendir. Cumhuriyet döneminde vakıf kaynaklarıyla yeni bir bina için proje hazırlandı; Mimar Sırrı Arif Bey’in çizdiği yapı doğrultusunda 1929’da yeni bina süreci başladı ve okul daha sonra lise kimliğini güçlendirerek bugünkü saygın konumuna ulaştı. Pertevniyal’i önemli yapan şey, yalnız eski bir okul olması değil; kesintilere, taşınmalara ve dönüşümlere rağmen bir eğitim geleneği kurabilmiş olmasıdır. Bugün mezunlarıyla, spor ve eğitim vakfı yapılarıyla, İstanbul’un hafızasındaki yeriyle anılmasının nedeni de budur. Bir okul bazen yalnız dersliklerden ibaret olmaz; bir şehrin eğitim hafızasına dönüşür. Pertevniyal tam olarak böyle bir kurumdur.

1896 | İlk modern Olimpiyat Oyunları başladı.
6 Nisan 1896’da Atina’da ilk modern Olimpiyat Oyunları başladı. Bu tarih, antik Yunan’daki olimpiyat geleneğinin yüzyıllar sonra modern dünyaya yeniden taşındığı gün olarak kabul ediliyor. Antik Olimpiyatlar MÖ 776’dan başlayarak Olympia’da yapılmış, yüzyıllar boyunca Yunan dünyasının en önemli spor ve din şölenlerinden biri olmuştu. Ancak bu gelenek Roma döneminde sönmüş ve tamamen ortadan kalkmıştı. 19. yüzyılın sonunda Fransız eğitimci Pierre de Coubertin, sporun gençliği disipline eden ve uluslar arasında barışı teşvik eden bir güç olduğuna inanarak olimpiyat fikrini yeniden canlandırmak için çalıştı. 1894’te Paris’te toplanan kongrede modern oyunların yeniden başlatılmasına karar verildi ve ilk ev sahibi olarak Atina seçildi.

İlk oyunlar bugünün dev Olimpiyatlarına göre oldukça küçüktü ama tarihî etkisi çok büyüktü. Atina’daki oyunlara yaklaşık 280 erkek sporcu katıldı; sporcular 12 ülkeden geldi ve toplam 43 yarışmada mücadele etti. Atletizm, bisiklet, yüzme, jimnastik, güreş, halter, eskrim, atıcılık ve tenis gibi branşlar vardı. Açılış günü Panathenaik Stadyumu’nda büyük bir kalabalık toplandı; tahminen 60 binden fazla kişi oyunları izlemeye geldi. Oyunların dikkat çeken yanlarından biri, bugünkü gibi devletlerin tam anlamıyla profesyonel ekiplerle değil, daha çok varlıklı gençler, kulüp sporcuları ve öğrencilerle temsil edilmesiydi. Yine de bu organizasyon, sporun artık yalnız yerel yarışmaların değil, uluslararası prestijin ve ulusal gururun da alanı haline geldiğini gösterdi. Modern olimpiyatların en kalıcı yeniliklerinden biri olan maraton da ilk kez bu oyunlarda koşuldu; antik Maraton efsanesinden esinlenen yarışın galibi Yunan atlet Spyridon Louis oldu ve ülkesinde büyük bir kahramana dönüştü. Sonraki yıllarda olimpiyatlar büyüdü, kadın sporcular katılmaya başladı, branşlar çoğaldı ve oyunlar milyarlarca insanın izlediği küresel bir organizasyona dönüştü.

1917 | ABD, Almanya’ya savaş ilan etti.
6 Nisan 1917’de Amerika Birleşik Devletleri, Almanya’ya resmen savaş ilan ederek I. Dünya Savaşı’na girdi. Savaş 1914’te başladığında ABD tarafsız kalmıştı; Başkan Woodrow Wilson da uzun süre ülkesini Avrupa’daki büyük yıkımın dışında tutmaya çalıştı. Ancak Almanya’nın denizaltı savaşını yeniden sınırsız hale getirmesi tabloyu değiştirdi. Alman U-botları yalnızca savaş gemilerini değil, ticaret ve yolcu gemilerini de hedef almaya başladı; bu da hem Amerikan ticaretini hem Amerikan kamuoyunu doğrudan etkiledi. Üstüne bir de Zimmermann Telgrafı ortaya çıktı. Almanya’nın Meksika’ya, ABD savaşa girerse birlikte hareket etme ve Teksas, Arizona, New Mexico gibi kaybedilmiş toprakları geri verme vaadi içeren bu gizli mesajı kamuoyunda büyük öfke yarattı. Wilson 2 Nisan’da Kongre’den savaş ilanı istedi; Senato 4 Nisan’da, Temsilciler Meclisi ise 6 Nisan’da bunu onayladı. Böylece ABD, tarafsızlıktan çıkıp İtilaf Devletleri safında savaşa katıldı.

ABD’nin savaşa girmesi, cepheye yeni asker göndermekten çok daha büyük bir anlam taşıyordu. Amerika, savaş yorgunu Avrupa için devasa bir sanayi, kredi, gıda ve mühimmat kaynağı haline geldi. İlk aylarda etkisi daha çok para ve malzeme üzerinden hissedildi; 1918’e gelindiğinde ise Amerikan askerleri Batı Cephesi’nde sayıca belirgin biçimde görünmeye başladı. Bu durum, Almanya’nın son büyük taarruzunun başarısızlığa uğramasında ve savaşın dengesinin İtilaf devletleri lehine dönmesinde çok etkili oldu. ABD’nin 6 Nisan 1917 günü savaşa girmesi aslında dünya siyasetine de yeni bir ağırlıkla çıkması anlamına geliyordu. Savaş sonrası düzenin kurulmasında söz sahibi olacak büyük güçlerden biri haline gelmesinin yolu da burada açıldı.

1920 | Anadolu Ajansı kuruldu.
6 Nisan 1920’de Anadolu Ajansı’nın kurulduğu sırada İstanbul işgal altındaydı, telgraf ve basın akışı büyük ölçüde denetim altına alınmıştı, Anadolu’daki direnişin sesi ise dağınık ve zayıftı. Mustafa Kemal, Ankara’da yeni bir siyasî merkez kurarken bunun yalnız askerî ve idarî bir mesele olmadığını, doğru haberin hızla yayılmasının da hayati olduğunu görüyordu. Bu ihtiyaçtan hareketle ajansın kuruluşunda özellikle Yunus Nadi ile Halide Edip öne çıktı; adın “Anadolu Ajansı” olması da bizzat bu yeni direniş merkezini ve Anadolu’dan yükselecek sesi simgeliyordu. Kuruluş tarihi ayrıca çok anlamlıydı: TBMM’nin açılışından yalnızca 17 gün önce, yani 23 Nisan’dan önce atılmış bir adımdı. Bu da gösteriyor ki Ankara, daha Meclis açılmadan kendi haber ağını kurmak istiyordu. İlk bültenler elde çoğaltılarak, telgraf hatları üzerinden ve yerel idareciler aracılığıyla Anadolu’ya dağıtıldı; amaç hem işgale karşı direniş ruhunu beslemek hem de İstanbul basınındaki karşı propaganda ve bilgi kirliliğine karşı Ankara’nın tezlerini duyurmaktı.

Anadolu Ajansı’nın etkisi kısa sürede görüldü. Millî Mücadele’nin bildirileri, cephe haberleri, TBMM kararları ve Ankara’nın dış dünyaya vermek istediği mesajlar artık daha düzenli biçimde dolaşıma girmeye başladı. Böylece ajans, Millî Mücadele’nin iletişim omurgalarından biri haline geldi. Kurtuluş Savaşı boyunca kamuoyunun yönlendirilmesinde, Anadolu’daki dağınık direniş unsurlarının ortak bir dil etrafında toplanmasında ve yeni devletin meşruiyetini anlatmasında önemli rol oynadı. Cumhuriyet’in ilanından sonra da Türkiye’nin resmî ve yarı-resmî haber damarlarından birine dönüştü; dış temsilcilikler açtı, yabancı dillere yöneldi ve ülkenin en köklü medya kurumlarından biri haline geldi.

1927 | Karamürsel İdman Yurdu resmiyet kazandı.
6 Nisan 1927’de resmiyet kazanan Karamürsel İdman Yurdu Spor Kulübü, Kocaeli spor tarihinin erken ve önemli kurumlarından biri oldu. Karamürsel denince çoğu kişinin aklına önce güreş geliyor ama bu kulüp aynı zamanda yüzme, yelken ve voleybol gibi branşlarda da etkili oldu. Kulübün ilk yönetimini Cemil Bal, Mustafa Celal, Rıza Aslan, Mehmet Saim Gücer, Bekir Tan ve Lütfü Akkaya oluşturdu; Karamürsel Belediyesi de çarşı merkezinde küçük bir ofisi kulübe tahsis etti. O yıllar ekonomik bakımdan zorluydu ama denizle iç içe yaşayan Karamürsel gençliği spora büyük bir ilgi gösterdi. Bu nedenle kulüp kısa sürede yalnız yerel bir dernek olmaktan çıkıp kasabanın gençlik ve spor merkezi haline geldi. “Denizin Çocukları” diye anılan genç sporcuların buradan çıkması da bu yüzden anlamlıdır. Kulüp, sonraki yıllarda ulusal ve uluslararası yarışmalarda Karamürsel’i ve Kocaeli’yi temsil eden sporcular yetiştirdi. Bu isimler arasında özellikle yüzücü Muzaffer Dörtbudak dikkat çeker. Kısacası 6 Nisan 1927; Kocaeli’de su sporları kültürünün ve örgütlü spor hayatının kök saldığı tarihlerden biri olarak da önem taşır.

1928 | James Watson doğdu.
6 Nisan 1928’de doğan James Watson, DNA’nın çift sarmal yapısının çözülmesinde rol oynayan isimlerden biri olarak bilim tarihine geçti. Francis Crick ile birlikte yürüttüğü çalışma, modern genetiğin temel taşlarından biri oldu ve ikili 1962’de Nobel Tıp Ödülü aldı. Ancak Watson’ın biyografisi yalnız bilimsel zaferden ibaret değil. Rosalind Franklin’in katkılarının uzun süre gölgede bırakılması ve Watson’ın ilerleyen yıllardaki ırkçı açıklamaları, onun mirasını ağır biçimde tartışmalı hale getirdi. Watson 2025’te öldü.

1941 | Mihver devletleri Balkanlar’a girdi, Türkiye alarm durumuna geçti.
6 Nisan 1941 sabahı Almanya, İtalya, Bulgaristan ve Macaristan’ın desteğiyle hem Yugoslavya’ya hem de Yunanistan’a saldırdı. Hitler’in amacı yalnızca Balkanlar’ı denetim altına almak değildi. Bir yandan İtalya’nın Yunanistan’da sıkışan harekâtını kurtarmak, bir yandan da Belgrad’daki darbeyle Mihver çizgisinden çıkan Yugoslavya’yı hızla cezalandırmak istiyordu. Aynı gün Luftwaffe, Belgrad’ı ağır biçimde bombaladı; kara birlikleri de farklı yönlerden Yugoslavya ve Yunanistan içine girdi. Alman ilerleyişi çok hızlı oldu. Yugoslavya kısa sürede çöktü, Yunanistan cephesi de birkaç hafta içinde yarıldı. Böylece savaş, Türkiye’nin Trakya sınırlarına ve Doğu Akdeniz’e kadar dayanmış oldu. Bu gelişme Ankara’da ciddi bir endişe yarattı; çünkü Türkiye savaş dışında kalmaya çalışıyordu ama artık Alman orduları hemen yanı başındaydı.

Türkiye’nin tepkisi yalnızca diplomasiyle sınırlı kalmadı; somut askerî ve ulaştırma tedbirleri de devreye girdi. Doğu Akdeniz’in Türk deniz sınırına kadar savaş bölgesi ilan edilmesi ve Alman ilerleyişinin Trakya’ya yaklaşması üzerine Türkiye seferberlik mantığıyla hareket etti. İstanbul’da karartma ve tahliye hazırlıkları konuşulurken, Trakya hattında savunma önlemleri sertleştirildi. Bu çerçevede Edirne ve Uzunköprü çevresindeki bazı demiryolu köprüleri havaya uçuruldu ya da kullanılmaz hale getirildi. Bu tedbir, olası bir Alman ilerleyişinde demiryolu hatlarının düşman tarafından kullanılmasını önlemek ve Türkiye’nin kendi savunma derinliğini artırmak içindi. Sonraki aylarda Türkiye savaşa girmedi ama 1941 baharı Ankara’ya çok net bir ders verdi: Tarafsızlık, pasif bir bekleyiş anlamına gelmiyordu; ülke, savaş kapıya dayandığında altyapısını bile kendi eliyle tahrip etmeyi göze alacak kadar tedirgin bir savunma psikolojisi içinde yaşıyordu. Bu yüzden 6 Nisan 1941, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı boyunca neden sürekli diken üstünde durduğunu anlamak için en çarpıcı tarihlerden biridir.

1953 | Türkiye Genç Millî Futbol Takımı dünya üçüncüsü oldu.
6 Nisan 1953’te Türkiye Genç Millî Takımı, Belçika’da düzenlenen FIFA Gençler Turnuvası’nda üçüncülük maçında İspanya’yı 3-2 yenerek dünya üçüncüsü oldu. Bugünkü U18 dünya şampiyonalarının erken biçimlerinden biri sayılan bu organizasyonda Türkiye, üçüncülük maçını Brüksel’de oynadı. Aynı gün finalde de Macaristan, Yugoslavya’yı 2-0 yenerek şampiyon oldu. Bu sonuç, Türk futbolu açısından o dönem için oldukça dikkat çekiciydi. Çünkü Türkiye henüz bugünkü altyapı sistemine, geniş gözlemci ağlarına ve uluslararası organizasyon tecrübesine sahip değildi. Buna rağmen genç millî takımın dünya üçüncülüğü elde etmesi, ülke futbolunda erken yaş kategorilerinde alınmış ilk önemli derece olarak tarihe geçti.

1956 | Hayat mecmuasının ilk sayısı çıktı.
6 Nisan 1956’da Şevket Rado’nun çıkardığı Hayat mecmuası yayımlanmaya başladı. Dergi haftalık aktüalite, magazin, kültür ve fotoğraf ağırlıklı içeriğiyle Türkiye’de yeni bir yayıncılık çizgisi kurdu. Buradaki yenilik yalnız içerikte değildi. Tifdruk baskı, güçlü kapak kullanımı, büyük fotoğraflar, röportajlar, popüler kültür, dünya haberleri, moda, şehir hayatı ve gündelik yaşamı aynı çatı altında toplaması, Hayat’ı döneminin diğer yayınlarından ayırıyordu. İlk yıllarında kâğıdı ithaldi ve görsel kaliteye özel önem veriliyordu. Bu yüzden dergi kısa sürede evlerde saklanan, kesilip biriktirilen, orta sınıfın dünyaya bakışını etkileyen bir kültür nesnesine dönüştü. Bazı kaynaklarda Türkiye’nin ilk büyük magazin-aktüalite dergisi olarak anılmasının nedeni de bu. Özellikle 1950’ler ve 1960’larda çok yüksek tirajlara ulaştı; yüz binleri aşan satış rakamlarıyla döneminin en güçlü yayınlarından biri haline geldi. Ancak bu yükseliş çizgisi hep kesintisiz gitmedi. 1956’nın daha ilk aylarında kâğıt sıkıntısı nedeniyle yayına ara vermek zorunda kaldığı dönemler oldu; sonraki yıllarda da Türkiye’deki siyasî ve kültürel değişimlerle birlikte eski ağırlığını kısmen kaybetti. 1970’lerde başlayan dönüşüm ve bir grev sürecinin ardından dergi, klasik anlamdaki ilk büyük dönemini 6 Temmuz 1979’da kapattı. Sonrasında aynı ad farklı dönemlerde yeniden kullanıldı, ama asıl Hayat mecmuası, 1956’da başlayıp Türkiye’de modern magazin, aktüalite ve fotoğraf merkezli yayıncılığın dilini kuran o ilk büyük döneme aittir.

1973 / 1980 | Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçildi, yedi yıl sonra koltuğu kriz içinde bıraktı.
6 Nisan 1973’te emekli Oramiral Fahri Korutürk, TBMM’de yapılan 15. tur oylamada Türkiye’nin 6. Cumhurbaşkanı seçildi. Uzun süren seçim turları, dönemin siyasî tıkanıklığını açıkça gösteriyordu. Korutürk asker kökenliydi; donanma komutanlığı, Moskova ve Madrid büyükelçilikleri gibi görevlerden gelmişti ve denge adayı olarak öne çıkmıştı. Ama bu hikâyenin asıl ilginç tarafı, 7 yıl sonra yine 6 Nisan’da ortaya çıktı. Korutürk’ün görev süresi 6 Nisan 1980’de bitti, fakat Meclis yeni cumhurbaşkanını seçemedi. Yerine Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil vekâlet etmeye başladı. Siyasî kilitlenme aylarca sürdü ve bu kriz, 12 Eylül 1980 darbesine giden atmosferin önemli başlıklarından biri oldu.

1974 | ABBA, Eurovision’u kazandı.
6 Nisan 1974’te İsveçli grup ABBA, Brighton’da düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması’nı “Waterloo” ile kazandı. Bu, İsveç’in Eurovision tarihindeki ilk birinciliğiydi. Ayrıca ABBA için gerçek uluslararası patlamanın başlangıcı oldu. Grup bir yıl önce İsveç elemelerine “Ring Ring” ile katılmış ama kazanamamıştı; 1974’te ikinci denemelerinde sahneye bu kez çok daha güçlü bir şarkıyla çıktı. “Waterloo”, adını Napolyon’un ünlü yenilgisinden alıyordu; aşkı bir teslimiyet anı gibi anlatan sözleri, parlak kostümleri ve enerjik sahne performansıyla yarışmanın en unutulmaz anlarından birine dönüştü. Yarışmadan sonra şarkı Avrupa’da hızla yayıldı, listelere girdi ve ABBA kısa sürede pop müziğin küresel devlerinden biri haline geldi. Sonrasında gelen “Mamma Mia”, “Fernando”, “Dancing Queen” ve “The Winner Takes It All” gibi şarkılarla bu başarı tesadüf olmaktan çıktı. Yani 6 Nisan 1974, yalnız Eurovision gecesi değil; popüler müzik tarihinin en büyük gruplarından birinin dünya sahnesine çıktığı gündür. Ayrıca grubun adı da üyelerin isimlerinin baş harflerinden oluşuyordu: Agnetha, Björn, Benny, Anni-Frid. Bu küçük ayrıntı bile ABBA’yı pop tarihinin en tanınan markalarından birine dönüştürdü.

1983 | Fakihe Öymen hayatını kaybetti.
6 Nisan 1983’te ölen Fakihe Öymen, Türkiye’nin ilk kadın milletvekillerinden biriydi. Eğitimciydi, öğretmenlik ve okul yöneticiliği yaptı. Kadınlara 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmasının ardından 1935 seçimlerinde Meclis’e giren ilk kadınlar arasında yer aldı.

1992 | Isaac Asimov hayatını kaybetti.
6 Nisan 1992’de ölen Isaac Asimov, modern bilimkurgunun en kurucu yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Rusya’da doğdu, çocuk yaşta ABD’ye göç etti, biyokimya eğitimi aldı ama asıl etkisini yazarlıkla yarattı. Asimov’u büyük yapan şey yalnız çok üretken olması değildi. O, geleceği yalnız uzay gemileri ve robotlarla süsleyen bir yazar olmadı; bilimin, teknolojinin ve insan aklının nereye gidebileceğini sistemli biçimde düşündü. Vakıf serisinde imparatorlukların yükseliş ve çöküşünü veri, akıl ve öngörü üzerinden anlattı. Robot öykülerinde ise makinelerin yalnız hizmet eden araçlar değil, ahlak, mantık ve sorumluluk taşıyan varlıklar haline gelebileceğini gösterdi. Bugün hâlâ konuşulan “robot yasaları”, yapay zekâ tartışmalarının merkezinde olmayı sürdürüyor. Asimov’un asıl ilginç yanı burada: Akıllı makineler, insan benzeri robotlar, teknoloji etiği, gezegen ölçeğinde veriyle gelecek tahmini, hatta bugün algoritma ve büyük veri çağında sıkça konuşulan “toplumu modelleme” fikri gibi pek çok başlığı daha onlarca yıl önce edebiyatın içine yerleştirdi. Elbette bugünkü dünyayı bire bir tahmin etmedi; akıllı telefonları, internet kültürünü ya da bugünkü yapay zekâyı bugünkü haliyle yazmadı. Ama bugün hayatımızın tam ortasında duran birçok tartışmanın çerçevesini önceden kurdu: İnsan makineye ne kadar yetki vermeli, teknoloji ilerledikçe etik sınırlar nasıl korunmalı, bilgi birikimi toplumları nasıl yönlendirir, bilim insanının sorumluluğu nedir?

1994 | Ruanda soykırımını tetikleyen suikast gerçekleşti.
6 Nisan 1994 akşamı, Ruanda Devlet Başkanı Juvénal Habyarimana ile Burundi Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamira’yı taşıyan uçak Kigali yakınlarında vuruldu ve düştü. Uçaktaki herkes öldü. Uçağı kimin vurduğu bugün bile kesin olarak açıklığa kavuşmuş değil. Ancak bu suikastın ardından, Ruanda’da zaten planlanmış olan kitlesel katliam mekanizması harekete geçti. Hutu aşırılık yanlıları, Tutsi azınlığa ve kendilerine karşı çıkan ılımlı Hutulara yönelik sistemli bir kıyıma başladı. Yaklaşık 100 gün içinde yüz binlerce insan, çoğu kez komşuları tarafından, palalar ve ilkel silahlarla öldürüldü. Yaygın tahminler ölü sayısını 800 bin ile 1 milyon arasında veriyor. Bu yüzden 6 Nisan 1994, 20. yüzyılın en korkunç soykırımlarından birinin fitilinin ateşlendiği gün olarak hatırlanıyor.

2005 | Celal Talabani Irak Cumhurbaşkanı oldu.
6 Nisan 2005’te Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani, Irak Cumhurbaşkanlığı’na seçildi. Talabani, Irak tarihinde cumhurbaşkanlığına gelen ilk Kürt siyasetçiydi. Saddam Hüseyin sonrası yeni Irak düzeninde Kürtlerin merkezî siyasette ulaştığı ağırlığı sembolize ediyordu. Talabani uzun yıllar Irak Kürt siyasetinin en etkili isimlerinden biri olmuştu; cumhurbaşkanlığı ise onun yerel liderlikten federal devletin tepesine çıkışını simgeledi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.