Günün Tarihi / 30 Mart
- 1432 | Edirne – Fatih Sultan Mehmet doğdu.
- 1814 | Paris – Koalisyon orduları Paris’e girdi, Napolyon dönemi çökmeye başladı.
- 1842 | Georgia – Bir ameliyatta ilk kez eter kullanıldı, modern anestezi çağının yolu açıldı.
- 1853 | Zundert – Vincent van Gogh doğdu.
- 1856 | Paris – Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ile sona erdi.
- 1858 | Philadelphia – Silgili kurşun kalemin patenti alındı.
- 1863 | İstanbul – Darüşşafaka kuruldu.
- 1867 | Washington – ABD, Alaska’yı Rusya’dan satın aldı.
- 1910 | İstanbul – Ziya Osman Saba doğdu.
- 1918 | New York – Osmanlı adına casusluk yaptığı öne sürülen Despina Storch öldü.
- 1945 | Viyana – Sovyet birlikleri Avusturya başkentine girdi.
- 1951 | Philadelphia – İlk ticari bilgisayar UNIVAC I teslim edildi.
- 1956 | İstanbul – Mithat Cemal Kuntay öldü.
- 1963 | Kayseri – Celal Bayar açlık grevine başladı.
- 1971 | Ankara – Türkçe ezan için verilen yasa teklifi kabul edilmedi.
- 1972 | Tokat – Kızıldere’de Mahir Çayan ve dokuz kişi öldürüldü.
- 1981 | Washington – Ronald Reagan suikast girişiminde yaralandı.
- 1998 | Brüksel – Avrupa Birliği, Kıbrıs ile üyelik görüşmelerine başladı.
- 2014 | Türkiye – Yerel seçimlerde AK Parti birinci oldu.
1432 | Edirne – Fatih Sultan Mehmet doğdu.
30 Mart 1432’de Edirne’de doğan II. Mehmet’in babası II. Murad’dı. Küçük yaşta iyi bir eğitim aldı. Arapça ve Farsçanın yanı sıra tarih, coğrafya, din ve devlet yönetimi üzerine dersler gördü. Çocuk yaşta Manisa’ya gönderildi ve burada yöneticilik tecrübesi kazandı. İlk kez henüz genç yaşta tahta çıktı. Ancak bu ilk dönem uzun sürmedi. Devletin zor bir dönemde olması, içeride karışıklıkların ve dışarıda baskının artması üzerine babası yeniden yönetimin başına geçti. Bu tecrübe, onun için devletin nasıl ayakta tutulduğunu yakından gördüğü önemli bir hazırlık dönemi oldu.
1451’de ikinci kez tahta çıktığında hedefi açıktı. İstanbul’u almak istiyordu. Çünkü Bizans’ın elindeki bu şehir, Osmanlı topraklarının ortasında hem askerî hem siyasî bakımdan büyük bir engel olarak duruyordu. II. Mehmet bu hedef için aylar süren ciddi bir hazırlık yaptı. Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi, büyük toplar döktürdü, donanmayı güçlendirdi ve kuşatmayı yalnız bir kara savaşı olarak değil, bütün yönleriyle planlanmış büyük bir harekât olarak yürüttü. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un alınması hem Osmanlı hem de dünya tarihini değiştirdi. Doğu Roma İmparatorluğu fiilen sona erdi. Osmanlı Devleti ise artık yalnız büyümekte olan bir beylik değil, gerçek anlamda büyük bir imparatorluk olarak görülmeye başladı.
Fatih Sultan Mehmet’i önemli yapan şey yalnız İstanbul’u fethetmesi değildir. O, fethettiği şehri yeniden kurmayı da başardı. İstanbul’u başkent yaptı. Şehri boş ve harap halde bırakmadı. Farklı bölgelerden insanları buraya getirtti, çarşıları, medreseleri, imaretleri, sarayı ve devlet kurumlarını yeniden düzenledi. Böylece İstanbul kısa sürede hem siyasetin hem ticaretin hem de kültürün merkezi haline geldi. Fatih döneminde Osmanlı Devleti sadece İstanbul’da değil, Balkanlar’da ve Anadolu’da da büyüdü. Sırbistan, Mora, Trabzon Rum Devleti ve Karamanoğulları üzerine yürütülen seferlerle devlet daha geniş ve daha güçlü bir yapıya kavuştu.
Fatih yalnız savaşçı bir hükümdar değildi. Bilime, tarihe ve sanata da ilgi duyuyordu. Sarayında bilginlere, şairlere ve sanatçılara yer verdi. İtalyan ressam Gentile Bellini’ye portresini yaptırması da bu yönünün en bilinen örneklerinden biridir. Sert mizacı, yüksek hırsı ve büyük hedefleriyle tanınan bir hükümdardı. Ancak onu asıl kalıcı yapan şey, fetih ile devlet kurma işini aynı anda yürütebilmesidir. 1481’de öldüğünde geride yalnız geniş topraklar değil, başkenti İstanbul olan, idaresi güçlenmiş ve dünya siyasetinde ağırlığı artmış bir Osmanlı İmparatorluğu bıraktı.
1814 | Paris – Koalisyon orduları Paris’e girdi, Napolyon dönemi çökmeye başladı.
30 Mart 1814’te Rusya, Prusya ve Avusturya orduları Paris’e girdi. Bu olay, Napolyon savaşlarının en sarsıcı anlarından biriydi. Çünkü yıllardır Avrupa’nın haritasını değiştiren, kralları deviren ve kıtanın büyük bölümünü denetimi altına alan Napolyon ilk kez kendi başkentini kaybetme noktasına gelmişti. 1812’deki Rusya seferinin felaketle sonuçlanması, ardından 1813’te Leipzig’de alınan ağır yenilgi, Fransa’nın askerî gücünü büyük ölçüde tüketmişti. Koalisyon orduları bu zayıflığın ardından Fransa topraklarına girdi ve Paris’e kadar ilerledi. Paris alındıktan birkaç gün sonra Napolyon tahttan çekilmek zorunda kaldı ve Elba Adası’na sürgüne gönderildi. Ancak hikâye burada bitmedi. Bir yıl geçmeden Elba’dan kaçtı, yeniden iktidarı ele geçirdi ve tarihe Yüz Gün olarak geçen kısa ama çarpıcı bir dönüş yaptı. Son perde ise 1815’te Waterloo’da kapandı.
1842 | Georgia – Bir ameliyatta ilk kez eter kullanıldı, modern anestezi çağının yolu açıldı.
30 Mart 1842’de ABD’nin Georgia eyaletinde Dr. Crawford W. Long, James Venable adlı hastanın boynundaki kisti çıkarırken eter kullandı. Bu olayın önemi çok büyüktü. Çünkü o güne kadar ameliyat denince akla hız, dayanıklılık ve acı geliyordu. Cerrahlar hastayı bağlayarak ya da alkol ve afyon gibi sınırlı yöntemlerle ağrıyı azaltmaya çalışarak ameliyat yapıyordu. Bu yüzden birçok ameliyat ya hiç yapılamıyor ya da hasta dayanamadığı için çok kısa tutuluyordu. Crawford Long’un eter kullanarak yaptığı bu girişim, ağrının tıbbî olarak kontrol altına alınabileceğini gösterdi. Ancak Long bu uygulamayı hemen yayımlamadı. Bu yüzden birkaç yıl sonra Boston’da William Morton’un yaptığı gösteri daha çok ses getirdi ve anestezinin ünü önce onun adıyla yayıldı. Yine de tarihsel olarak 30 Mart 1842, modern anestezinin başlangıç noktası olarak kabul edilir. Sonrasında eter ve kloroform gibi maddeler cerrahide hızla yaygınlaştı. Böylece ameliyatlar daha uzun, daha dikkatli ve daha karmaşık hale gelebildi.
1853 | Zundert – Vincent van Gogh doğdu.
30 Mart 1853’te Hollanda’nın Zundert kasabasında doğan Vincent van Gogh, bugün dünyanın en tanınan ressamlarından biri olarak kabul ediliyor. Ama bu hayatı boyunca böyle değildi. Resme geç başladı ve yaklaşık on yıl süren, kısa sayılabilecek sanat hayatına rağmen yüzlerce tablo ve çizim üretti. İlk döneminde daha koyu renklerle çalışan Van Gogh, özellikle Patates Yiyenler gibi eserlerinde yoksul insanların hayatını anlattı. Paris’e gittikten sonra rengi çok daha cesur kullanmaya başladı. Güney Fransa’daki Arles döneminde yaptığı Ayçiçekleri, Yatak Odası, Gece Kahvesi ve daha sonra Saint Rémy’de yaptığı Yıldızlı Gece, bugün modern resmin en bilinen tabloları arasında yer alıyor. Kendi yüzünü defalarca resmetmesi de ayrı bir önem taşıyor. Çünkü o otoportreler sadece bir ressamın yüzünü değil, iç dünyasını da kayda geçiriyor.
Van Gogh’un hikâyesini ilginç ve sarsıcı yapan şey yalnız tabloları değil, hayatının kendisi. Maddi sıkıntı çekti, ruhsal sorunlarla mücadele etti, yakın çevresi çok dardı ve sanat hayatı boyunca yalnızca bir tablo satabilmesi neredeyse efsaneye dönüştü. Kulağını kesmesi, Paul Gauguin ile yaşadığı gerilim ve akıl hastanesine yatışı da popüler kültürde en çok bilinen ayrıntılar arasındadır. 1890’da henüz 37 yaşındayken öldü. Asıl ünü ölümünden sonra geldi. Kardeşi Theo’nun eşi Johanna van Gogh Bonger, tablolarını ve mektuplarını koruyup yaygınlaştırarak onun dünya çapında tanınmasında büyük rol oynadı. Bugün Van Gogh yalnız büyük bir ressam değil, sanat ile acı, yalnızlık, deha ve geç gelen ün arasındaki ilişkinin en çok anlatılan figürlerinden biri olarak görülüyor.
1856 | Paris – Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ile sona erdi.
30 Mart 1856’da imzalanan Paris Antlaşması, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında başlayan, sonra Britanya, Fransa ve Piyemonte-Sardinya’nın da katıldığı Kırım Savaşı’nı resmen bitirdi. Savaşın temel nedeni, Rusya’nın Osmanlı üzerindeki baskısını artırması ve kutsal yerler meselesini de kullanarak Balkanlar ile Boğazlar üzerinde daha güçlü bir nüfuz kurmak istemesiydi. Osmanlı Devleti tek başına bu baskıya dayanamayınca Britanya ve Fransa devreye girdi. Çünkü onlar da Rusya’nın Akdeniz’e ve sıcak denizlere inmesini Avrupa dengesi için tehlikeli görüyordu. Savaş özellikle Sivastopol kuşatması gibi kanlı cephelerle hafızaya kazındı ve yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı.
Paris Antlaşması’nın en önemli sonucu, Karadeniz’in tarafsız hale getirilmesiydi. Buna göre Rusya ve Osmanlı, Karadeniz’de savaş gemisi bulunduramayacak, yeni askerî tersaneler kuramayacaktı. Bu madde özellikle Rusya için ağır bir sınırlamaydı. Osmanlı Devleti açısından antlaşmanın bir başka önemli yönü, imparatorluğun Avrupa devletler hukukunun parçası olarak kabul edilmesiydi. Yani Osmanlı ilk kez açık biçimde Avrupa güç dengesi içinde korunması gereken bir unsur gibi ele alındı. Ancak bunun karşılığında Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine ilgisi ve baskısı da arttı. Islahat Fermanı’nın hemen bu dönemde gündeme gelmesi de tesadüf değildi. Kısacası 30 Mart 1856, Osmanlı’nın Rus baskısını geçici olarak dengelediği ama aynı zamanda Avrupa diplomasisinin daha sıkı gözetimi altına girdiği yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
1858 | Philadelphia – Silgili kurşun kalemin patenti alındı.
30 Mart 1858’de Hymen Lipman, ucunda silgi bulunan kurşun kalemin patentini aldı. İlk bakışta küçük bir icat gibi görünse de gündelik hayat ve eğitim kültürü açısından çok yaygın bir kullanım doğurdu. Ancak bu patentin hikâyesi de ilginçtir. Daha sonra mahkeme, kurşun kalem ile silgiyi birleştirmenin başlı başına yeni bir icat sayılmayacağına hükmetti ve patent geçersiz sayıldı.
1863 | İstanbul – Darüşşafaka kuruldu.
30 Mart 1863’te kurulan Darüşşafaka, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan eğitim tarihinin en önemli kurumlarından biri oldu. Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye adıyla kurulan bu yapı, babası ya da annesi hayatta olmayan ve maddi imkânı yetersiz çocuklara nitelikli eğitim vermek amacıyla ortaya çıktı. Onu özel yapan şey, yoksul ve kimsesiz çocukların eğitimini dağınık bir hayır işi olmaktan çıkarıp kalıcı bir kuruma bağlamasıydı. Darüşşafaka yıllar içinde yalnız bir okul değil, fırsat eşitliği fikrinin en güçlü sembollerinden biri haline geldi. İlk mezunlarını 1881’de verdi ve bu mezunların önemli bir bölümü Posta ve Telgraf Nezareti’nde görev aldı. Bu da okulun yalnız ders veren bir yer olmadığını, devletin modernleşen teknik ve idari kadrolarına insan yetiştirdiğini gösterdi. Darüşşafaka’dan yetişen isimler arasında matematikçi ve bilim tarihçisi Salih Zeki, yazar ve gazeteci Ahmet Rasim, şair İsmail Safa, tarihçi ve eğitimci Osman Nuri Ergin, ressam Mahmut Cûda ve şair Vasfi Mahir Kocatürk gibi önemli adlar da yer aldı.
1867 | Washington – ABD, Alaska’yı Rusya’dan satın aldı.
30 Mart 1867’de ABD, Alaska’yı Rusya’dan 7,2 milyon dolara satın aldı. O gün için birçok Amerikalı bu anlaşmayla alay etti ve buna “Seward’ın aptallığı” dendi. Çünkü bölge buz, ayılar ve soğuk hava dışında pek bir şey ifade etmiyor sanılıyordu. Ama sonraki yıllarda altın, balıkçılık, doğal kaynaklar ve stratejik konum Alaska’nın gerçek değerini gösterdi. Böylece küçümsenen bu alışveriş, Amerikan tarihinin en kârlı jeopolitik hamlelerinden biri haline geldi.
1910 | İstanbul – Ziya Osman Saba doğdu.
30 Mart 1910’da İstanbul’da doğan Ziya Osman Saba, Türk şiirinin en kendine özgü ve en içten seslerinden biri oldu. Adı Yedi Meşaleciler topluluğuyla birlikte anıldı ama şiirindeki asıl güç, edebî bildirilerden ya da gösterişli çıkışlardan değil, gündelik hayatın küçük ayrıntılarına verdiği duygusal derinlikten geldi. Onun şiirinde ev, aile, çocukluk, anne, eski İstanbul, dostluk, kayıp, özlem ve ölüm duygusu büyük laflarla değil, sakin ve sarsıcı bir sadelikle yer alır. Bu yüzden Ziya Osman Saba’yı okurken insan, bir şairin uzaktan anlattığı hayatını değil, kendi iç dünyasını yavaş yavaş açtığını hisseder.
Galatasaray Lisesi’nde okudu, ardından hukuk eğitimi aldı ama edebiyattan hiç kopmadı. Şiirin yanında hikâye de yazdı. Özellikle Sebil ve Güvercinler ile Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi gibi kitaplarında, şiirinde kurduğu duygusal iklimi düzyazıda da sürdürdü.
1918 | New York – Osmanlı adına casusluk yaptığı öne sürülen Despina Storch öldü.
30 Mart 1918’de New York’ta ölen Despina Storch, Birinci Dünya Savaşı yıllarının en tuhaf ve en çok konuşulan isimlerinden biriydi. İstanbul doğumlu bir Osmanlı Rumuydu. Hakkında Almanya ve Osmanlı lehine casusluk yaptığı iddiaları ortaya atıldı. Amerikan basını onu bir anda, “Türk güzeli”, “modern Kleopatra” ve “erkekleri etkileyerek bilgi toplayan kadın casus” gibi başlıklarla yazmaya başladı. Bu yüzden Despina Storch’un hikâyesi, gerçek bir istihbarat dosyası ile savaş dönemi magazini arasında gidip gelen bir olaya dönüştü.
Onu şüpheli hale getiren şey, tek bir olay değil, hayatının biçimiydi. Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde farklı adlarla dolaştığı, Madrid’de Alman ajanlarıyla temas kurduğu, ardından Havana üzerinden Amerika’ya geçtiği anlatıldı. New York’ta çok lüks bir hayat yaşaması, kaldığı oteller, birlikte gezdiği kişiler ve banka kasasında ele geçirildiği söylenen şifreli yazışmalar Amerikan makamlarının dikkatini çekti. 18 Mart 1918’de yanındaki birkaç kişiyle birlikte gözaltına alındı ve Ellis Island’a gönderildi. Ancak burada önemli bir ayrıntı var. Hakkındaki casusluk suçlamaları çok konuşuldu ama Amerikan makamları bunu hiçbir zaman kanıtlayamadı. Yani Despina Storch tarihe, Osmanlı ve Alman çıkarları için çalıştığı ileri sürülen ama dosyası tam çözülememiş bir şüpheli olarak geçti.
Hikâyeyi daha da ilginç yapan şey ölümü oldu. Ellis Island’dayken hastalandı ve 30 Mart 1918’de zatürre yüzünden öldüğü açıklandı. Fakat daha o günlerde bile bunun doğal ölüm olup olmadığı tartışıldı. Bazı yayınlarda zehir kapsülü taşıdığı ve yakalanınca intihar etmiş olabileceği öne sürüldü. Bu iddia hiçbir zaman kesinleşmedi. Onun ölümüyle birlikte soruşturma da sona ermiş oldu. Çünkü dosyanın merkezindeki isim artık hayatta değildi ve Amerikan hükümeti olayın bütün ayrıntılarını açıklığa kavuşturamadı. Bu yüzden Despina Storch, yalnız bir savaş dönemi şüphelisi değil, casusluk ile efsanenin birbirine karıştığı figürlerden biri olarak kaldı. Bugün hâlâ ilgi çekmesinin nedeni de bu. Ortada yalnız bir ölüm yok, İstanbul’dan Paris’e, Madrid’den New York’a uzanan, güzellik, siyaset, gizli servisler ve propaganda ile örülmüş yarım kalmış bir hikâye var.
1945 | Viyana – Sovyet birlikleri Avusturya başkentine girdi.
30 Mart 1945’te Sovyet birliklerinin Viyana’ya girmesi, Nazi Almanyası’nın artık sona yaklaştığını gösteren en önemli gelişmelerden biriydi. Sovyet ordusu 1944’ün sonlarından itibaren Doğu Avrupa’da hızla ilerlemiş, Macaristan cephesini yarmış ve Almanya’nın güneydoğu hattını çökertmeye başlamıştı. Viyana bu yüzden sıradan bir şehir değildi. Avusturya’nın başkentiydi, demiryolu ve ikmal yolları açısından önemliydi ve Orta Avrupa’daki son büyük Alman savunma merkezlerinden biri haline gelmişti. Sovyet ilerleyişi şehri doğrudan tehdit edince Nazi yönetimi burada son direnişi örgütlemeye çalıştı. Ancak savaşın genel dengesi artık değişmişti. Sovyet birlikleri Viyana’ya girdi ve şehir kısa süre içinde Alman denetiminden çıktı. Bu gelişme, Berlin’e doğru ilerleyişin son büyük askerî hamlelerinden biri oldu. Ardından Avusturya savaş sonrasında dört işgal bölgesine ayrıldı ve Viyana da yıllarca Amerikan, İngiliz, Fransız ve Sovyet denetim bölgelerine bölünmüş bir başkent olarak kaldı.
1951 | Philadelphia – İlk ticari bilgisayar UNIVAC I teslim edildi.
30 Mart 1951’de Remington Rand şirketi, UNIVAC I adlı bilgisayarı ABD Nüfus Sayım Bürosu’na teslim etti. Bu olay bilgisayar tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri sayılır. Çünkü o güne kadar bilgisayarlar daha çok laboratuvarlarda, üniversitelerde ya da askeri projelerde kullanılıyordu. UNIVAC I ise başından itibaren doğrudan veri işleme ve kurumsal kullanım için tasarlanmış bir makineydi. ENIAC, J. Presper Eckert ile John Mauchly tarafından geliştirildi. Yani burada söz konusu olan, bilgisayarın gerçek hayata ve devlet kurumlarına girmesiydi.
UNIVAC I, Nüfus Sayım Bürosu gibi büyük veriyle çalışan kurumlar için büyük hız avantajı sağladı. Delikli kart düzenine dayanan eski muhasebe ve sayım sistemlerinin yerine çok daha gelişmiş bir veri işleme mantığı getiriyordu. Manyetik bant kullanması, saklı program mantığıyla çalışması ve büyük miktarda bilgiyi daha düzenli işleyebilmesi onu döneminin en ileri teknolojilerinden biri haline getirdi. Sonraki yıllarda bankacılık, istatistik, ticari kayıt tutma, kamu yönetimi ve seçim tahmini gibi alanlarda bilgisayarların kullanılmasının yolu bu tür makinelerle açıldı. Nitekim UNIVAC adı birkaç yıl sonra 1952 ABD başkanlık seçimlerinde yaptığı doğru tahminle kamuoyunda da ün kazandı.
1956 | İstanbul – Mithat Cemal Kuntay öldü.
30 Mart 1956’da ölen Mithat Cemal Kuntay, Türk edebiyatında şiir, biyografi ve roman alanlarında iz bırakmış önemli bir isimdi. Onu bugün en çok yaşatan eser Üç İstanbul oldu. Bu roman, Abdülhamid devrinden Meşrutiyet yıllarına ve işgal altındaki İstanbul’a uzanan büyük değişimi, insanların nasıl değiştiğini de göstererek anlatır. Romanda İstanbul sadece olayların geçtiği bir yer değildir. Güç, fırsatçılık, yoksulluk, yükselme arzusu ve çöküş duygusuyla birlikte yaşayan bir şehir haline gelir. Bu yüzden Üç İstanbul, yalnız güçlü bir roman değil, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet’e uzanan zihniyeti anlamak için de önemli bir eserdir.
Mithat Cemal Kuntay’ı önemli yapan bir başka yön de biyografi yazarlığıdır. Namık Kemal, Mehmet Akif ve tarihî şahsiyetler üzerine yazdıkları, edebiyatla fikir hayatını birleştiren metinler olarak öne çıktı. Onun dili zaman zaman gösterişli, zaman zaman çok serttir ama her durumda güçlü bir tarih ve karakter duygusu taşır. Şair olarak da tanındı. Özellikle Türk’ün Şehnamesinden gibi metinleriyle millî duygunun yükseldiği dönemin güçlü seslerinden biri oldu.
1963 | Kayseri – Celal Bayar açlık grevine başladı.
30 Mart 1963’te eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Kayseri Cezaevi’nde açlık grevine başladı. 27 Mayıs sonrasında Yassıada’da idama mahkûm edilmiş, yaşı nedeniyle cezası müebbete çevrilmişti. Açlık grevi yalnız kişisel bir tepki değildi. Darbe sonrası siyasal hesaplaşmanın hâlâ sürdüğünü ve Demokrat Parti kadroları üzerindeki baskının kapanmadığını gösteren sembolik bir eylemdi. Bayar kısa süre sonra sağlık gerekçeleriyle tahliye edildi.
1971 | Ankara – Türkçe ezan için verilen yasa teklifi kabul edilmedi.
30 Mart 1971’de TBMM’ye, ezanın yeniden Türkçe okunmasını öngören bir yasa teklifi verildi ancak kabul edilmedi. Bu başlık, Cumhuriyet’in erken dönem din politikalarının toplumsal hafızada hâlâ ne kadar canlı olduğunu gösteriyordu. Arapça ezan yasağı 1950’de kaldırılmıştı. 1971’deki girişim de aslında yalnız ibadet dili tartışması değil, laiklik, devletin dine müdahalesi ve muhafazakâr kamuoyunun sınırları üzerine yeni bir yoklama niteliği taşıyordu.
1972 | Tokat – Kızıldere’de Mahir Çayan ve dokuz kişi öldürüldü.
30 Mart 1972’de Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde yaşanan olay öncesinde THKP-C ve THKO çevreleri, idamları yaklaşan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın infazını durdurmak için ses getirecek bir eylem arayışındaydı. Bu amaçla Ünye’deki NATO radar üssünde çalışan biri Kanadalı, ikisi İngiliz üç teknisyen kaçırıldı ve rehineler Tokat’ın Kızıldere köyüne götürüldü. Güvenlik güçleri köyde evi kuşattı. Olayın sonunda Mahir Çayan ile birlikte toplam on kişi öldürüldü. Rehin alınan üç yabancı teknisyen de hayatını kaybetti. Sağ kalan tek isim Ertuğrul Kürkçü oldu.
1981 | Washington – Ronald Reagan suikast girişiminde yaralandı.
30 Mart 1981’de ABD Başkanı Ronald Reagan, Washington’da uğradığı suikast girişiminde vuruldu. Reagan ağır yaralandı ama kurtuldu. Olayın ilginç yanı, saldırgan John Hinckley Jr.’ın bunu siyasi bir örgüt adına değil, oyuncu Jodie Foster’a saplantılı ilgisi nedeniyle yaptığının anlaşılmasıydı. Reagan’ın ameliyattan sonra bile soğukkanlı görünmesi, olayın popüler hafızada unutulmayan olaylar arasında yer aldı.
1998 | Brüksel – Avrupa Birliği, Kıbrıs ile üyelik görüşmelerine başladı.
30 Mart 1998’de Avrupa Birliği’nin genişleme süreci resmen açıldı ve ertesi gün Kıbrıs ile üyelik müzakereleri başladı. Bu karar, ada hâlâ fiilen bölünmüş durumdayken alındığı için, Kıbrıs sorununda yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Rum tarafı 1990’da üyelik başvurusu yapmıştı. Süreç yıllarca tartışmalı ilerledi. Çünkü adada 1974’ten beri çözülmemiş bir bölünme vardı ve Türkiye, tek taraflı bir üyelik sürecinin Kıbrıs Türklerini dışlayacağını savunuyordu. Avrupa Birliği ise üyelik sürecinin adadaki iki toplum için de teşvik edici olacağını öne sürüyordu. 1998’de masanın açılmasıyla birlikte bu tartışma daha da sertleşti. Çünkü müzakereler, çözüm beklenmeden ilerlemeye başlamış oldu. Avrupa tarafı, Kıbrıs Türklerinin de sürece katılmasını istediğini söylüyordu. Rum lider Glafkos Klerides de Türk tarafına katılım çağrısı yaptı. Ancak Kıbrıs Türk liderliği ve Ankara, adanın tek meşru hükümeti gibi yalnız Rum yönetimiyle yürütülen bir müzakereyi kabul etmedi. Bu yüzden süreç daha ilk günden siyasî bir gerilimle başladı.
Türkiye açısından bu gelişmenin anlamı çok büyüktü. Ankara, Avrupa Birliği’nin bu kararla Kıbrıs sorununda dengeyi bozduğunu ve Rum tarafını uluslararası alanda daha da güçlendirdiğini düşünüyordu. Nitekim Türkiye ile KKTC, müzakerelerin başlamasının hemen ardından ilişkilerini daha da yakınlaştıran ortak açıklamalar yaptı. Türk tarafı, adada çözüm olmadan ve Türkiye ile eşzamanlı bir çerçeve kurulmadan üyelik sürecinin kabul edilemeyeceğini açıkça ilan etti. Sonraki gelişmeler de bu kaygıyı büyüttü. 1998 sonbaharında Avrupa Birliği, Rum yönetimiyle müzakereleri daha da derinleştirdi. 2004’te Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türkleri evet, Rumlar hayır dedi ama buna rağmen Güney Kıbrıs Avrupa Birliği’ne tam üye oldu. Böylece 30 Mart 1998’de başlayan süreç, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki en sert ve en uzun süreli kriz başlıklarından birini de şekillendirmiş oldu.
2014 | Türkiye – Yerel seçimlerde AK Parti birinci oldu.
30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AK Parti yüzde 42,87 oyla birinci parti oldu. CHP ikinci, MHP üçüncü sırada yer aldı. Bu seçimler sıradan bir belediye yarışı gibi değildi. Çünkü 17-25 Aralık sürecinin hemen sonrasında yapılıyordu ve iktidar açısından bir tür güven oylaması niteliği taşıyordu. Sonuçlar, AK Parti’nin büyükşehirler ve genel oy oranı bakımından gücünü koruduğunu gösterdi. Bu da sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim sürecinin havasını belirledi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

