Günün Tarihi / 3 Haziran
Dünya Bisiklet Günü
3 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Bisiklet Günü olarak kabul edilmiştir. BM Genel Kurulu, Nisan 2018’de aldığı kararla 3 Haziran’ı bisikletin günlük yaşam, ulaşım, sağlık, çevre ve sürdürülebilir kalkınma açısından önemine dikkat çekmek için özel gün ilan etti. BM, bisikleti “basit, uygun maliyetli, güvenilir, temiz ve çevreye uyumlu sürdürülebilir bir ulaşım aracı” olarak tanımlar.
Bisikletin tarihi 19. yüzyıla uzanır. Bugünkü bisiklete benzeyen ilk araçların öncüsü, 1817’de Alman mucit Karl von Drais tarafından geliştirilen iki tekerlekli “koşu makinesi”ydi. Pedalı yoktu; kullanan kişi ayaklarıyla yeri iterek ilerliyordu. Bu araç, daha sonra “drezin” olarak anıldı ve iki tekerlek üzerinde dengeyle ilerleme fikrinin ilk önemli örneklerinden biri oldu.
1860’larda pedallar ön tekerleğe eklendi. Bu dönemin bisikletleri ağırdı, sarsıntılıydı ve kullanması kolay değildi. Ardından 1870’lerde büyük ön tekerleği ve küçük arka tekerleğiyle bilinen yüksek bisikletler ortaya çıktı. Bu bisikletler hızlıydı ama oldukça tehlikeliydi; düşen bir sürücünün ciddi biçimde yaralanması mümkündü.
Bugünkü bisiklet anlayışına asıl yaklaşan tasarım ise 1880’lerde gelişti. Zincirle arka tekerleği döndüren, iki tekerleği birbirine daha yakın boyutta olan ve daha güvenli sürüş sağlayan güvenli bisiklet modeli yaygınlaştı. 1888’de şişme lastiğin geliştirilmesiyle bisiklet daha konforlu, daha hızlı ve daha geniş kitleler için kullanılabilir bir araç haline geldi.
Böylece bisiklet yalnız teknik bir icat olarak kalmadı; günlük hayatı da değiştirdi. İnsanlara daha ucuz ve bağımsız hareket etme imkânı verdi. İşe, okula, pazara ya da komşu yerleşimlere gitmek kolaylaştı. Kadınların kamusal hayata daha fazla katılmasında da bisikletin sembolik bir yeri oldu; çünkü bisiklet, birçok ülkede kadınlar için özgür hareket edebilmenin araçlarından biri sayıldı.
Zamanla bisiklet farklı anlamlar kazandı. Bir yandan şehir içi ulaşımın pratik bir aracı oldu; bir yandan yarışları, kulüpleri ve büyük organizasyonlarıyla başlı başına bir spor alanına dönüştü. Çocuklar için ilk bağımsızlık duygusunu yaşatan araçlardan biri oldu. Günümüzde ise çevre dostu yaşamın, sağlıklı hareketin ve otomobile bağımlı olmayan şehir anlayışının güçlü sembollerinden biri olarak görülüyor.
Bisikletin önemi bugün spor veya hobiyle sınırlı değildir. Özellikle kentlerde trafik yoğunluğunu azaltan, karbon salımını düşüren, insan sağlığını destekleyen ve ulaşımı daha erişilebilir hale getiren bir araçtır. Bu nedenle Dünya Bisiklet Günü hem bireysel sağlıklı yaşam çağrısı hem de şehirlerin ulaşım politikalarına dönük bir farkındalık günüdür.
Dünya Sağlık Örgütü de bisikleti sağlıklı, çevreci ve ekonomik ulaşım alternatifi olarak öne çıkarır. Özellikle Covid-19 salgını sonrasında birçok şehir, toplu taşımaya alternatif güvenli ve açık hava ulaşımı arayışıyla bisiklet altyapısını yeniden değerlendirdi. Bu süreç, bisiklet yolları, paylaşımlı bisiklet sistemleri ve toplu taşımayla entegre bisiklet kullanımını yeniden gündeme taşıdı.
Dünya Bisiklet Günü Türkiye’de de kutlanıyor. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, 3 Haziran’ın BM tarafından Dünya Bisiklet Günü ilan edildiğini ve ülkemizde de çeşitli etkinliklerle kutlandığını belirtiyor. Türkiye’de bugün, özellikle sağlıklı yaşam, fiziksel aktivite, çevre dostu ulaşım ve trafik güvenliği başlıklarıyla gündeme geliyor.
Türkiye Bisiklet Federasyonu da Dünya Bisiklet Günü için farklı yıllarda etkinlikler düzenliyor. Federasyonun ve il temsilciliklerinin düzenlediği sürüşler, farkındalık programları ve eğitim etkinlikleriyle 3 Haziran, bisiklet kültürünü yaygınlaştırmak için kullanılan özel günlerden biri haline geldi.
Bugünün asıl mesajı basit ama güçlüdür: Bisiklet, doğru şehir planlamasıyla günlük ulaşımın parçası olabilir. Güvenli bisiklet yolları, sürücü farkındalığı, toplu taşımayla entegrasyon ve çocuklara erken yaşta bisiklet kültürü kazandırılması, bugünün öne çıkardığı temel başlıklar arasındadır.
1098 – Birinci Haçlı Seferi’nde Antakya Haçlıların eline geçti
3 Haziran 1098’de Birinci Haçlı Seferi sırasında Antakya, yaklaşık sekiz ay süren kuşatmanın ardından Haçlıların kontrolüne geçti. Kuşatma 1097 sonbaharında başlamıştı; Haçlı orduları, Anadolu’yu geçtikten sonra Kudüs yolundaki en önemli şehirlerden biri olan Antakya önlerine gelmişti.
Antakya, bugünkü Hatay’ın merkezindeki tarihî Antakya’dır. Orta Çağ’da Doğu Akdeniz’in en stratejik şehirlerinden biriydi. Suriye’ye, Anadolu’ya ve Kudüs yoluna açılan güzergâh üzerinde bulunuyordu. Güçlü surları, zengin geçmişi ve Hristiyanlık tarihi açısından taşıdığı sembolik anlam nedeniyle Haçlılar için mutlaka alınması gereken bir hedefti.
Şehir o sırada Selçuklu hâkimiyeti altındaydı. Antakya’yı savunan komutan Yağı-Sayan ya da kaynaklardaki başka yazımıyla Yağısıyan idi. Haçlı ordularının başında ise Bohemond, Raymond de Saint-Gilles, Godfrey de Bouillon, Adhemar de Le Puy ve başka Avrupa soyluları bulunuyordu. Kuşatma boyunca şehirdeki Türk garnizonu dışarıdan yardım beklerken, Haçlılar da açlık, hastalık, firar ve erzak sıkıntısıyla mücadele etti.
Antakya’nın surları çok güçlüydü. Bu nedenle Haçlılar şehri doğrudan saldırıyla alamadı. Aylar süren kuşatma sırasında hem içeridekiler hem dışarıdakiler ağır şartlarla karşılaştı. Haçlı ordusunda yiyecek sıkıntısı büyüdü, atların çoğu telef oldu, birçok kişi kuşatmadan kaçtı. Buna rağmen Antakya’nın alınması, Kudüs’e giden yolun açılması için hayati görülüyordu.
Şehrin düşüşünde içeriden gelen ihanet belirleyici oldu. Haçlı liderlerinden Bohemond, Antakya surlarında görev yapan Firuz adlı bir muhafızla gizlice anlaşma yaptı. Firuz’un kimliği ve ihanetinin nedeni kaynaklarda farklı biçimlerde anlatılır; kimi anlatılarda Ermeni, kimi anlatılarda Müslüman dönmesi ya da kişisel çıkar peşinde bir görevli olarak geçer. Ancak sonuçta onun yardımıyla Haçlılar gece vakti surlardan içeri girmeyi başardı.
Haçlılar içeri girdikten sonra Antakya’da büyük bir katliam ve yağma yaşandı. Şehirdeki Müslüman halk ve savunmacılar hedef alındı; kargaşa içinde Hristiyan yerli halktan da ölenler oldu. Yağı-Sayan şehirden kaçmaya çalıştı, ancak kısa süre sonra hayatını kaybetti. Böylece Antakya’nın Selçuklu yönetimi sona erdi.
Fakat Antakya’nın alınması, Haçlılar için hemen rahatlama anlamına gelmedi. Şehir ele geçirildiğinde kale yani iç hisar hâlâ Türk savunmacıların elindeydi. Üstelik Musul Atabeyi Kürboğa, büyük bir Müslüman ordusuyla Antakya’ya yaklaşmıştı. Böylece Haçlılar, aylarca kuşattıkları şehrin içine girdikten hemen sonra bu kez kendileri kuşatma altında kaldı.
Bu ikinci aşama, 28 Haziran 1098’deki Antakya Muharebesi’yle sonuçlandı. Haçlılar, şehirden çıkarak Kürboğa’nın ordusuyla savaştı ve beklenmedik bir zafer kazandı. Bu zafer, Birinci Haçlı Seferi’nin devam etmesini sağladı. Antakya’dan sonra Haçlılar güneye yönelerek Kudüs’e ilerledi.
Antakya’nın Haçlıların eline geçmesi, bölgede yeni bir siyasi yapının doğmasına da yol açtı. Şehirde Antakya Prinkepsliği kuruldu ve Bohemond bu yapının başına geçti. Böylece Antakya, yaklaşık iki yüzyıl boyunca Haçlı devletleri arasında önemli bir merkez olarak varlığını sürdürdü.
1492 – Martin Behaim’in dünya küresi, keşifler çağının harita merakını gösterdi
1492 yılı, dünya tarihinde genellikle Kristof Kolomb’un Amerika’ya ulaşmasıyla hatırlanır. Aynı yıl Avrupa’da, keşifler çağının zihnini gösteren çok önemli bir nesne daha ortaya çıktı: Alman denizci ve coğrafyacı Martin Behaim’in hazırladığı dünya küresi. Erdapfel, yani “yeryüzü elması” adıyla bilinen bu küre, günümüze ulaşan en eski karasal dünya küresi kabul edilir. Behaim Küresi’nin 1490-1492 arasında üretildiği ve günümüze ulaşan en eski dünya küresi olduğu aktarılır.
Martin Behaim, Nürnbergli bir tüccar ve denizciydi. Portekiz hizmetinde bulunmuş, denizcilik ve coğrafya bilgisiyle tanınmıştı. 1490’ların başında Nürnberg’e döndüğünde, dönemin harita bilgilerini küre biçiminde somutlaştıran bu çalışmaya öncülük etti. Kürenin üzerindeki harita, dönemin Avrupa bilgisini ve hayal gücünü birlikte yansıtır.
Bu küreyi bugün ilginç kılan en önemli ayrıntılardan biri, üzerinde Amerika kıtasının bulunmamasıdır. Çünkü Kolomb’un ilk yolculuğundan dönüşü 1493’tedir. Behaim’in küresi ise Kolomb’un Amerika’dan Avrupa’ya haber getirmesinden hemen önceki dünya algısını gösterir. Avrupa ile Asya arasında geniş bir okyanus vardır; ancak Amerika henüz Avrupalı haritacıların dünyasında yer almamaktadır.
Küre, bu yönüyle keşifler çağının eşiğindeki Avrupa zihnini gösteren çok değerli bir belgedir. Dünya artık düz haritalarla değil, küresel bir bütün olarak düşünülmeye başlanmıştır. Denizciler, tüccarlar, krallar ve haritacılar, yeni yollar, yeni pazarlar ve yeni coğrafyalar aramaktadır.
Behaim’in küresi bugünkü bilgilerimize göre hatalarla doludur. Asya olduğundan büyük gösterilir, Japonya’nın yeri ve boyutu yanlıştır, bazı efsanevi adalar ve hayali coğrafyalar haritada yer alır. Ancak bu hatalar bile tarih açısından değerlidir. Çünkü küre, 15. yüzyıl sonlarında Avrupalıların dünyayı nasıl sandığını, neyi bildiğini ve neyi bilmediğini gösterir.
Bu küre, denizcilik, ticaret, imparatorluk hayali ve bilimsel merakın birleştiği bir dönemin sembolüdür. 1492’de dünya gerçekten değişmek üzeredir; fakat Behaim’in küresi, bu değişimin hemen öncesindeki son eski dünya resimlerinden biridir.
1621 – Hollanda Batı Hindistan Şirketi kuruldu; Atlantik’te sömürge rekabeti büyüdü
3 Haziran 1621’de Hollanda Batı Hindistan Şirketi kuruldu. Hollandaca adıyla Geoctrooieerde Westindische Compagnie, kısa adıyla WIC, Hollanda Cumhuriyeti’nin Atlantik dünyasındaki ticaret ve sömürge faaliyetlerini yürütmek için oluşturduğu ayrıcalıklı bir şirketti. New York mahkeme tarihi arşivinde yer alan bilgiye göre Hollanda Cumhuriyeti Parlamentosu, 1621’de şirkete Newfoundland’dan Macellan Boğazı’na kadar uzanan Amerikan kıyılarında ticaret ve kolonizasyon için 24 yıllık tekel hakkı verdi.
Bu şirketin kurulması, 17. yüzyılda Avrupa devletleri arasındaki denizaşırı rekabetin ne kadar büyüdüğünü gösterir. İspanya ve Portekiz, 16. yüzyılda Amerika, Afrika ve Asya’daki sömürge faaliyetlerinde öncüydü. Hollanda ise 17. yüzyılda deniz ticareti, gemicilik ve finans gücüyle bu rekabete güçlü biçimde girdi.
Hollanda Batı Hindistan Şirketi, özel sermayeli ama devlet ayrıcalıklarıyla desteklenen bir yapıya sahipti. Savaş açma, kale kurma, anlaşma yapma, ticaret tekeli kullanma ve koloniler yönetme gibi yetkilerle donatılmıştı. Bu tür şirketler, modern anlamda sıradan ticaret şirketleri değildi; devletin sömürgeci gücünü özel sermayeyle birleştiren yarı siyasal yapılardı.
Şirketin faaliyet alanı Atlantik dünyasıydı. Karayipler, Brezilya, Batı Afrika kıyıları ve Kuzey Amerika bu alanın içindeydi. Şirket şeker, tütün, tuz, kürk, altın, gümüş ve başka ticaret mallarıyla ilgilendi. Ancak tarihsel mirasının en karanlık yanlarından biri, Atlantik köle ticaretindeki rolüdür. Şirket, Afrika’dan Amerika’ya zorla taşınan insanların ticaretinde de yer aldı.
Hollanda Batı Hindistan Şirketi’nin Kuzey Amerika tarihindeki en önemli miraslarından biri Yeni Hollanda kolonisi ve New Amsterdam yerleşimidir. New Amsterdam daha sonra İngilizlerin eline geçecek ve New York adını alacaktı. Bu nedenle şirketin tarihi, yalnız Hollanda sömürgeciliği açısından değil, bugünkü New York’un erken tarihi açısından da önemlidir.
Şirket, Brezilya’da da kısa süreli ama etkili bir Hollanda varlığı kurmaya çalıştı. Karayipler’de Curaçao gibi adalar Hollanda ticaret ağının önemli noktalarından biri haline geldi. Atlantik’teki bu faaliyetler, Avrupa’daki savaşların ve ticaret rekabetinin denizaşırı dünyaya nasıl taşındığını gösterir.
1839 – Çin, İngiliz afyonunu imha etti; modern Çin tarihini değiştiren Birinci Afyon Savaşı başladı
3 Haziran 1839’da Çin’in Guangdong bölgesindeki Humen kıyısında, İngiliz ve diğer yabancı tüccarlardan ele geçirilen büyük miktarda afyon Çinli yetkililer tarafından imha edilmeye başlandı. İmha işlemi, Qing Hanedanı’nın özel görevlisi Lin Zexu gözetiminde yürütüldü ve günlerce sürdü. Kaynaklarda miktar farklı biçimlerde verilir; Britannica, Guangzhou’da İngiliz tüccarların depolarındaki 20 binden fazla sandık, yaklaşık 1.400 ton afyonun el konularak imha edildiğini belirtir.
Bu olay, tarihe Humen’de Afyon İmhası olarak geçti. Humen, İnci Nehri Deltası’nda, Guangzhou’ya açılan deniz yolunun stratejik noktalarından biriydi. Çin yönetimi, afyonu yalnız bireysel bir bağımlılık sorunu olarak görmüyor, devletin ekonomisini, toplum düzenini ve egemenliğini tehdit eden büyük bir mesele haline geldiğini düşünüyordu.
İngiliz tüccarlar 19. yüzyıl başlarında Çin’e büyük miktarda afyon sokuyordu. Afyonun önemli bölümü Hindistan’daki İngiliz kontrolündeki bölgelerde üretiliyor, sonra Çin’e kaçak yollarla getiriliyordu. Çin ise Avrupa’ya çay, ipek ve porselen satıyor; karşılığında gümüş alıyordu. İngilizler açısından afyon ticareti, Çin’le ticaret açığını kapatmanın kârlı ve acımasız bir yoluna dönüşmüştü.
Çin’de afyon bağımlılığı hızla yayılınca Qing yönetimi daha sert önlemler almaya başladı. İmparator Daoguang, 1839’da Lin Zexu’yu Guangzhou’ya gönderdi. Lin Zexu, hem Çinli satıcılara hem yabancı tüccarlara karşı sert bir kampanya başlattı. İngiliz tüccarlardan afyon stoklarını teslim etmelerini istedi; teslim edilen afyonlar Humen’de halkın gözü önünde yok edildi. Google Arts & Culture’daki Çin kaynaklı anlatım, Lin Zexu’nun öncülüğündeki bu kampanyada 1 milyon 150 bin kilogramdan fazla afyonun Humen sahilinde imha edildiğini aktarır.
İmha işlemi sembolik olarak çok güçlüydü. Afyonlar yakılmadı; kireç ve tuzlu suyla karıştırılarak kullanılmaz hale getirildi, sonra denize akıtıldı. Amaç, Çin devletinin afyon ticaretine karşı kararlılığını dünyaya göstermekti. Çin açısından bu, halkı zehirleyen bir ticarete karşı meşru bir devlet müdahalesiydi.
İngiltere açısından ise mesele farklı yorumlandı. İngiliz tüccarlar, el konulan afyonun büyük bir ekonomik kayıp olduğunu savundu. İngiliz hükümeti de konuyu ticaret özgürlüğü, diplomatik statü ve tazminat meselesi haline getirdi. Humen’deki imha, İngiltere tarafından savaş gerekçesi, yani casus belli sayıldı. “Casus belli”, bir devletin başka bir devlete savaş açmak için ileri sürdüğü gerekçe anlamına gelir.
Gerilim kısa sürede büyüdü. 1839 sonbaharında Çin ve İngiliz güçleri arasında çatışmalar başladı; 1840’ta İngiliz donanması Çin kıyılarına büyük bir askerî sefer düzenledi. Böylece Birinci Afyon Savaşı başladı. Savaş, yalnız afyon ticaretiyle ilgili değildi; İngiltere’nin Çin pazarına daha geniş erişim, ayrıcalıklı ticaret hakları ve diplomatik üstünlük elde etme çabasıyla da bağlantılıydı.
Savaş 1842’de Çin’in yenilgisiyle sonuçlandı. Qing yönetimi, Nanking Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmayla Çin, İngiltere’ye tazminat ödedi, bazı limanlarını ticarete açtı ve Hong Kong Adası’nı İngiltere’ye bıraktı.
Bu süreç, Çin tarihinde çok derin bir kırılma yarattı. Afyon Savaşı, Çin’in dış baskılar karşısında askerî ve teknolojik olarak zayıf kaldığını gösterdi. 19. yüzyıl boyunca Batılı devletler ve daha sonra Japonya, Çin’den yeni imtiyazlar kopardı. Çin tarih yazımında bu dönem, çoğu zaman “aşağılanma yüzyılı”nın başlangıcı olarak görülür.
1844 – Son büyük alklar öldürüldü; bir kuş türü insan eliyle yok edildi
3 Haziran 1844’te İzlanda açıklarındaki Eldey Adası’nda, bilinen son üreyen büyük alk çifti insanlar tarafından öldürüldü. Büyük alk, Kuzey Atlantik’te yaşayan, uçamayan, siyah-beyaz tüyleriyle penguene benzeyen ama penguenlerle akraba olmayan bir deniz kuşuydu. Türün son bilinen iki bireyinin 3 Haziran 1844’te öldürüldüğü, bu olayın son bilinen üreme girişimini de sona erdirdiği aktarılır.
Büyük alk, eskiden Kuzey Atlantik kıyılarında geniş bir alanda yaşıyordu. Kanada, Grönland, İzlanda, Britanya Adaları, Norveç ve çevresindeki kayalık adalarda büyük koloniler oluşturuyordu. Uçamıyordu; ama çok iyi yüzüyor, denizde balık avlayarak yaşıyordu. Karaya ise yalnız üremek için çıkıyordu.
Onu yok oluşa götüren temel neden insan avcılığıydı. Büyük alklar etleri, yağları, tüyleri ve yumurtaları için avlandı. Uçamamaları onları savunmasız bırakıyordu. İnsanlar üreme kolonilerine kolayca ulaşıyor, kuşları toplu halde öldürebiliyordu. 18. ve 19. yüzyıllarda tür hızla azaldı.
Tür nadirleştikçe korunmadı; tam tersine koleksiyoncular için daha değerli hale geldi. Avrupa’daki müzeler ve özel koleksiyoncular, büyük alk derisi ve yumurtası elde etmek için yarışmaya başladı. Bu da kalan son bireyler üzerindeki baskıyı artırdı. Büyük alk, insanın “nadir olanı korumak” yerine “nadir olanı ele geçirmek” istediğinde doğanın nasıl yok olabileceğinin acı örneklerinden biri oldu.
1844’te Eldey Adası’na çıkan avcılar, son bilinen üreyen çifti öldürdü. Anlatılara göre yuvadaki yumurta da kırıldı. Böylece yalnız iki kuş değil, o türün geleceği de yok edildi. Daha sonra bazı büyük alk görüldüğü iddiaları ortaya atıldı; ancak bunlar kesin biçimde doğrulanmadı.
Büyük alkın yok oluşu, çevre tarihi açısından çok önemli bir simgedir. Dodo kuşu gibi, büyük alk da insan eliyle yok edilen türlerin hafızasında özel bir yere sahiptir. 19. yüzyılda henüz modern doğa koruma bilinci gelişmemişti; ancak büyük alkın kaybı, sonradan türlerin korunması ve yok oluşların belgelenmesi açısından sıkça hatırlanan örneklerden biri oldu.
1870 – Çağlayanlar ve Gönül Hanım’ın yazarı Ahmet Hikmet Müftüoğlu doğdu
3 Haziran 1870’te Türk edebiyatının önemli yazarlarından Ahmet Hikmet Müftüoğlu, İstanbul’un Süleymaniye semtinde doğdu. Müftüler yetiştirmiş Moralı bir aileden geliyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi, dedesi Abdülhalim Efendi’nin Tripoliçe müftüsü olduğunu, babası Yahya Sezai Efendi’nin ise şiirle ilgilenen, divançesi bulunan bir isim olduğunu aktarır.
Ahmet Hikmet, küçük yaşta babasını kaybetti. Eğitimini İstanbul’da sürdürdü. Galatasaray Sultanisi’nde okudu ve burada Batı edebiyatıyla, Fransızcayla ve dönemin modern fikirleriyle tanıştı. Daha sonra Hariciye Nezareti’nde görev aldı; yani aynı zamanda Osmanlı diplomasisi içinde yetişmiş bir devlet görevlisiydi.
Edebiyata Servet-i Fünun çevresinde başladı. Bu dönemde daha bireysel duygulara, estetik dile ve Batı etkisindeki anlatı biçimlerine yakın eserler verdi. Servet-i Fünun, 1890’ların sonunda Türk edebiyatında yeni bir dil, yeni bir zevk ve daha modern bir anlatım kurmaya çalışan topluluğun adıydı. Ahmet Hikmet de bu atmosferin içinde yazarlığını geliştirdi.
Ancak Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun edebiyat çizgisi zamanla değişti. II. Meşrutiyet sonrasında Türkçülük düşüncesine yaklaştı. Dil, tarih, millet fikri ve Türk dünyası onun yazılarında daha belirgin hale geldi. Bu yönüyle Ahmet Hikmet, Servet-i Fünun estetiğinden millî edebiyat ve Türkçülük çizgisine geçişi temsil eden isimlerden biridir.
En bilinen eserlerinden biri Çağlayanlar adlı hikâye kitabıdır. Bu kitapta millî duyarlık, tarih bilinci, vatan sevgisi ve Türk kimliği öne çıkar. Ahmet Hikmet, özellikle Balkan bozgunları ve Osmanlı’nın dağılma döneminde, edebiyatı toplumu ayakta tutacak bir hafıza ve bilinç alanı olarak da görmeye başladı.
Bir diğer önemli eseri Gönül Hanım’dır. Bu roman, Türk edebiyatında Türkçülük fikrini roman formunda işleyen dikkat çekici metinlerden biri kabul edilir. Eserde Orta Asya’ya, Türk tarihine ve ortak kültür fikrine yönelen bir arayış vardır. Bu yönüyle Gönül Hanım, yalnız bir aşk ya da macera anlatısı değil, dönemin Türk dünyası merakını ve kimlik arayışını yansıtan ideolojik tarafı güçlü bir romandır.
Ahmet Hikmet, öğretmenlik de yaptı. Galatasaray Sultanisi’nde ders verdi; öğrencileri arasında ileride Türk edebiyatı ve kültür hayatında önemli yer tutacak isimler bulundu. TDV, onun öğrencileri arasında Ahmed Hâşim, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimleri sayar.
Onun önemi, edebiyat tarihindeki geçiş konumundan gelir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Osmanlı’nın son dönemindeki estetik arayışlarla Cumhuriyet’e doğru güçlenecek millî edebiyat anlayışı arasında köprü isimlerden biridir. Bir yanda Servet-i Fünun’un süslü ve bireysel dili, diğer yanda Türkçülüğün daha açık, daha toplumsal ve daha tarihî dili onun edebiyatında izlenebilir.
1889 – Elektrik ilk kez uzak mesafeye taşındı; modern elektrik şebekelerinin yolu açıldı
3 Haziran 1889’da ABD’nin Oregon eyaletinde, Willamette Falls’taki elektrik üretim merkezinden Portland kent merkezine uzanan yaklaşık 14 millik, yani 22-23 kilometrelik güç hattı devreye alındı. Bu hat, elektrik enerjisinin uzun mesafeye taşınabileceğini gösteren ilk büyük uygulamalardan biri kabul edilir.
O güne kadar elektriğin kullanımı daha çok üretim noktasına yakın yerlerle sınırlıydı. Bir fabrika, sokak lambası ya da bina elektrik kullanacaksa, çoğu zaman elektriğin hemen yakınında üretilmesi gerekiyordu. Bu durum, şehirlerin elektrikle aydınlatılması ve sanayinin elektrik motorlarıyla çalıştırılması önünde büyük bir engel oluşturuyordu.
Willamette Falls, su gücü açısından elverişli bir yerdi. Burada kurulan hidroelektrik üretim sistemi, akan suyun gücünü elektrik enerjisine dönüştürüyordu. Asıl yenilik ise elektriğin üretildiği yerde kalmamasıydı. Elektrik, kablolarla Portland’a kadar taşındı ve kent merkezindeki sokak lambalarını besledi. Portland General Electric’in tarihçesi de 14 millik hattın 3 Haziran 1889’da Portland’daki sokak aydınlatmasını çalıştırdığını aktarır.
Bu olayın önemini anlamak için basitçe şunu söylemek gerekir: Elektrik artık üretildiği yerde kullanılacak bir güç olmaktan çıkıyordu. Su kaynağı, şelale ya da santral şehir merkezinin dışında olsa bile, üretilen enerji kablolarla kente taşınabilecekti. Bu fikir, modern elektrik şebekesinin temelini oluşturdu.
1889’daki bu ilk hat bugünkü sistemlerden farklıydı. Başlangıçta doğru akım kullanılıyordu; daha sonra uzun mesafeli elektrik iletiminde alternatif akım yaygın standart haline geldi.
Bu gelişme yalnız Portland için değil, bütün dünya için elektrik çağının nereye gideceğini gösteren bir işaretti. Kentler artık uzaktaki su kaynaklarından veya büyük santrallerden gelen elektrikle de aydınlatılabilecekti. Fabrikalar, tramvaylar, evler, sokaklar ve daha sonra bütün şehir hayatı bu mantık üzerine kurulacaktı.
Bugün çok doğal görünen elektrik şebekesi fikri, yani elektriğin bir merkezde üretilip kilometrelerce ötedeki evlere, iş yerlerine ve sokaklara ulaştırılması, 19. yüzyıl sonunda böyle denemelerle mümkün hale geldi. Willamette Falls-Portland hattı da bu dönüşümün öncü örneklerinden biri oldu.
1892 – Liverpool FC kuruldu; Anfield’da yeni bir futbol efsanesi doğdu
3 Haziran 1892’de İngiltere’nin köklü futbol kulüplerinden Liverpool Football Club kuruldu. Bugün dünya futbolunun en büyük markalarından biri olan Liverpool’un doğuşu, aslında şehirdeki başka bir kulüple yaşanan anlaşmazlığın sonucuydu.
Liverpool’un hikâyesi Anfield Stadı’yla başlar. Anfield, başlangıçta Liverpool’un değil, Everton kulübünün sahasıydı. Everton, 1880’lerde maçlarını burada oynuyordu. Ancak kulüp yönetimi ile stadın sahibi olan iş insanı John Houlding arasında kira ve yönetim konularında anlaşmazlık çıktı. Bunun üzerine Everton, Anfield’dan ayrılarak bugün hâlâ kullandığı Goodison Park’a taşındı.
John Houlding’in elinde ise büyük ama takımsız kalmış bir stat vardı. Bunun üzerine Houlding, Anfield’da oynayacak yeni bir kulüp kurmaya karar verdi. Önce kulübe Everton Athletic adını vermek istedi; ancak bu isim kabul görmeyince yeni takım Liverpool Football Club adıyla kuruldu.
Liverpool, kuruluşundan kısa süre sonra maçlara başladı. İlk yıllarında İskoç oyunculardan oluşan güçlü bir kadro kurdu ve hızla yükseldi. Kulüp, 1893’te Football League’e kabul edildi. 1901’de ise ilk İngiltere lig şampiyonluğunu kazandı. Böylece Anfield’da doğan yeni kulüp, daha ilk dönemlerinden itibaren İngiliz futbolunun önemli aktörlerinden biri haline geldi.
Liverpool’un zamanla kazandığı kimlik yalnız kupalarla açıklanamaz. Kulüp, işçi sınıfı kültürü, liman kenti Liverpool’un sert ve dayanışmacı ruhu, Anfield atmosferi ve taraftarlarının bağlılığıyla özel bir futbol geleneği oluşturdu. “You’ll Never Walk Alone” şarkısı da bu kültürün simgesi haline geldi; Liverpool taraftarı için dayanışma ve aidiyet ifadesi oldu.
Kulüp, özellikle 1960’lardan itibaren Bill Shankly ve ardından Bob Paisley dönemlerinde İngiliz ve Avrupa futbolunun zirvesine çıktı. Liverpool, lig şampiyonlukları, FA Cup zaferleri, Lig Kupaları ve Avrupa kupalarıyla dünyanın en başarılı kulüplerinden biri oldu. 1970’ler ve 1980’lerde Avrupa futboluna damga vurdu.
Liverpool tarihinin acı sayfaları da vardır. 1985’teki Heysel Faciası ve 1989’daki Hillsborough Faciası, kulübün ve İngiliz futbolunun hafızasında derin yaralar açtı. Özellikle Hillsborough’da 97 Liverpool taraftarının hayatını kaybetmesi, yıllarca süren adalet mücadelesiyle birlikte kulüp tarihinin en hassas konularından biri haline geldi.
Buna rağmen Liverpool, futbol dünyasında güçlü biçimde yaşamaya devam etti. 2005’te İstanbul’da Milan’a karşı kazanılan unutulmaz Şampiyonlar Ligi finali, kulüp tarihinin en dramatik geri dönüşlerinden biri olarak anıldı. 2019’da yeniden Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Liverpool, 2020’de de uzun aradan sonra İngiltere Premier League şampiyonluğuna ulaştı.
1924 – Dönüşüm ve Dava’nın yazarı Franz Kafka öldü
3 Haziran 1924’te 20. yüzyıl edebiyatının en etkili yazarlarından Franz Kafka, Viyana yakınlarındaki Kierling’de hayatını kaybetti. 40 yaşındaydı. Kafka, Almanca yazan Praglı bir Yahudi yazardı. Dönüşüm, Dava ve Şato gibi eserleriyle modern insanın korkularını, yalnızlığını, suçluluk duygusunu ve bürokrasi karşısındaki çaresizliğini anlatan en güçlü yazarlardan biri oldu.
Franz Kafka, 3 Temmuz 1883’te o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı olan Prag’da doğdu. Bugün Çekya’nın başkenti olan Prag, Kafka’nın hem fiziksel hem ruhsal dünyasının merkezindeydi. Almanca konuşan Yahudi bir aileden geliyordu; Çek çoğunluğun yaşadığı bir şehirde, Alman kültür çevresine bağlı ama Yahudi kimliğiyle de ayrı bir konumda büyüdü. Bu çok katmanlı aidiyet duygusu, onun edebiyatındaki yabancılık hissini besleyen unsurlardan biri oldu.
Kafka hukuk eğitimi aldı ve uzun yıllar sigorta kurumlarında memur olarak çalıştı. Gündüzleri düzenli bir büro hayatı vardı; geceleri ise yazıyordu. İş kazaları, raporlar, resmi yazışmalar, hiyerarşik kurumlar ve memuriyet dünyası onun hayal gücünde tuhaf, boğucu ve anlaşılması zor yapılara dönüştü. Kafka’nın eserlerindeki mahkemeler, kaleler, kapılar, görevliler ve bitmeyen bekleyişler bu bürokratik dünyanın karanlık bir yansıması gibidir.
En bilinen eseri Dönüşüm, 1915’te yayımlandı. Eserde Gregor Samsa adlı genç bir adam, bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Kafka, bu olağanüstü olayı sanki gündelik ve sıradan bir olaymış gibi anlatır. Asıl korkutucu olan böceğe dönüşme fikri kadar, ailenin ve toplumun bu dönüşüm karşısında gösterdiği soğukluk, dışlama ve yavaş yavaş vazgeçme halidir.
Kafka’nın romanları ise büyük ölçüde ölümünden sonra yayımlandı. Dava, hiçbir zaman tam olarak açıklanmayan bir suçlamayla yargılanan Josef K.’nın hikâyesidir. Şato, ulaşılması imkânsız görünen bir otoriteye kabul edilmeye çalışan K.’nın bitmeyen çabasını anlatır. Amerika ya da diğer adıyla Kayıp, Avrupa’dan Amerika’ya gönderilen genç Karl Rossmann’ın yabancı bir dünyada savruluşunu konu alır. Bu eserler, tamamlanmamış olmalarına rağmen modern edebiyatın temel metinleri arasına girdi.
Kafka’nın edebiyatı o kadar ayırt edicidir ki, bugün birçok dilde “Kafkaesk” kelimesi kullanılır. Bu kelime, insanın anlamını çözemediği, çıkış yolunu bulamadığı, bürokratik, baskıcı, saçma ama aynı zamanda çok gerçek görünen durumları anlatmak için kullanılır. Bir insanın neyle suçlandığını bilmeden yargılanması, kimsenin açıklama yapmadığı bir kurumda kaybolması ya da görünmez bir otorite karşısında çaresiz kalması “Kafkaesk” bir durumdur.
Kafka yaşarken büyük bir şöhret kazanmadı. Eserlerinin önemli bir bölümü yayımlanmamıştı. Hatta ölümünden önce yakın arkadaşı Max Brod’dan, elindeki yazıları, günlükleri ve taslakları yakmasını istedi. Brod bu isteğe uymadı; Kafka’nın el yazmalarını korudu ve ölümünden sonra yayımladı. Bu karar, dünya edebiyatının seyrini değiştiren en önemli “itaatsizliklerden” biri sayılabilir. Çünkü Brod Kafka’nın isteğini yerine getirseydi, Dava, Şato ve birçok metin bugün elimizde olmayacaktı.
Kafka’nın sağlığı uzun süre iyi değildi. Tüberküloz hastalığı giderek ağırlaştı. Son döneminde gırtlağını etkileyen hastalık nedeniyle yemek yemesi bile çok zorlaştı. Kafka Müzesi’nin aktardığına göre, 1924’te Viyana yakınlarındaki Kierling’deki sanatoryumda tedavi gördü ve 3 Haziran 1924’te burada öldü. Cenazesi daha sonra Prag’a götürülerek Yeni Yahudi Mezarlığı’na defnedildi.
Kafka’nın ölümünden sonra etkisi giderek büyüdü. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında onun anlattığı korku, yabancılaşma, otorite karşısında ezilme ve suçluluk duygusu, 20. yüzyıl insanının ruh halini anlatan temel edebî kaynaklardan biri olarak görüldü. Totaliter rejimler, bürokratik şiddet, modern yalnızlık ve bireyin sistem karşısındaki güçsüzlüğü Kafka’nın eserleriyle yeniden okundu.
Franz Kafka, yaşarken dar bir çevrede tanınan, içine kapanık ve kırılgan bir yazar olarak görülüyordu; ölümünden sonra ise modern çağın en büyük anlatıcılarından birine dönüştü. Bugün onun adı, insanın kendini açıklayamadığı bir dünyanın içinde sıkışıp kalmasını anlatan evrensel bir edebiyat diliyle yaşamaya devam ediyor.
1925 – Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı
3 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. Günümüz Türkçesiyle adı İlerici Cumhuriyet Partisi olarak çevrilebilecek olan parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yasal muhalefet partisiydi. Atatürk Ansiklopedisi, hükümetin “din ve dince kutsal sayılan değerlerin politikaya araç edildiği” gerekçesiyle 3 Haziran 1925’te partinin kapatılmasını kararlaştırdığını aktarır.
Parti, 17 Kasım 1924’te kurulmuştu. Kurucuları arasında Millî Mücadele’nin önde gelen komutan ve siyasetçileri vardı: Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Cebesoy Paşa, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Refet Bele ve başka isimler bu hareketin öne çıkan kadrolarıydı. Bu yönüyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, sıradan bir muhalefet girişimi değildi, Cumhuriyet’i kuran kadronun kendi içindeki ilk büyük siyasi ayrışmasıydı.
Partinin ortaya çıkışında, Cumhuriyet Halk Fırkası içindeki görüş ayrılıkları etkili oldu. Millî Mücadele’den sonra yeni devletin nasıl yönetileceği, reformların hangi hızla yapılacağı, Meclis’in rolü, yürütmenin gücü ve parti-devlet ilişkisi gibi konularda tartışmalar büyümüştü. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, daha çoğulcu, denetleyici ve Meclis ağırlıklı bir siyasal düzeni savunuyordu.
Partinin programında liberal sayılabilecek bazı ilkeler vardı. Ekonomide daha serbestçi bir çizgi, yerinden yönetim düşüncesine daha sıcak bakan bir yaklaşım ve hükümetin daha sıkı denetlenmesi gibi başlıklar öne çıkıyordu. En çok tartışma yaratan ifade ise programda yer alan “Fırka, efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârdır” cümlesiydi. Yani parti, dinî düşünce ve inançlara saygılı olduğunu söylüyordu.
Bu cümle, dönemin siyasi atmosferinde çok sert tartışıldı. İktidar çevreleri, bu ifadenin dinin siyasete alet edilmesine zemin hazırlayabileceğini savundu. Terakkiperver yöneticileri ise bunun dinî özgürlüklere saygı anlamına geldiğini, rejime karşı bir tavır taşımadığını belirtiyordu. Fakat 1925 başında yaşanan gelişmeler, bu tartışmayı daha da keskinleştirdi.
Şubat 1925’te Şeyh Sait İsyanı çıktı. İsyan, Cumhuriyet yönetimi için büyük bir güvenlik krizi yarattı. Hükümet, isyanı yeni rejime ve devrimlere yönelmiş ciddi bir tehdit olarak değerlendirdi. Bu ortamda 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Bu kanun, hükümete kamu düzenini bozduğu düşünülen yayınları, örgütleri ve siyasi faaliyetleri durdurma konusunda çok geniş yetkiler veriyordu.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, işte bu sertleşen ortamda hedef haline geldi. Bazı yerel parti mensuplarının isyanla ilişkili olduğu iddia edildi; partinin dinî hassasiyetlere vurgu yapan program maddesi de iktidar tarafından kuşkuyla değerlendirildi. Akademik çalışmalarda, Şeyh Sait İsyanı ile parti arasında doğrudan ve bütünlüklü bir bağ kurmanın zor olduğu; ancak isyanın yarattığı siyasi atmosferin partinin kapatılmasında belirleyici olduğu vurgulanır.
Sonunda Bakanlar Kurulu, 3 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bütün ülkedeki merkez ve şubelerinin kapatılmasına karar verdi. Böylece Cumhuriyet’in ilk çok partili hayat denemesi yalnız birkaç ay sürebildi. Parti, Kasım 1924’te kurulmuş, Haziran 1925’te kapatılmıştı.
Bu kapatma kararı, Türkiye’de uzun süre devam edecek tek parti döneminin önemli eşiklerinden biri oldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra muhalefet partisi kurma denemesi bir süre rafa kalktı. 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası ile yeni bir deneme yapılacak, o da kısa süre sonra sona erecekti. Türkiye’nin kalıcı çok partili siyasal hayata geçişi ise ancak 1946’dan sonra mümkün olacaktı.
1926 – Emlak ve Eytam Bankası kuruldu; Cumhuriyet’in imar ve konut bankacılığı başladı
3 Haziran 1926’da Emlak ve Eytam Bankası kuruldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşturulan bu banka, ülkenin imar faaliyetlerini desteklemek, inşaat girişimlerine kredi sağlamak ve “eytam” yani yetim mallarını korumak amacıyla tasarlandı.
“Emlak” taşınmaz malları, “eytam” ise yetimleri ifade eder. Bankanın adındaki bu iki kelime, kuruluş amacını açık biçimde gösterir. Bir yandan Cumhuriyet’in yeni şehirleşme ve imar ihtiyaçları desteklenecek, diğer yandan yetimlere ait mal ve paraların güvenli biçimde değerlendirilmesi sağlanacaktı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri imardı. Savaşlardan çıkmış ülkede şehirlerin, kamu binalarının, konutların ve altyapının yeniden kurulması gerekiyordu. Ankara başkent olmuştu; yeni devletin kurumları için binalar, memurlar için konutlar, şehirler için yeni planlama anlayışı gerekiyordu. Emlak ve Eytam Bankası, bu ihtiyaca finansman sağlayacak kurumlardan biri olarak düşünüldü.
Banka, gayrimenkul ipoteği karşılığında kredi veren bir kamu bankası niteliği taşıyordu. İlk sermayesi 20 milyon lira olarak belirlenmişti.
Emlak ve Eytam Bankası, sonraki yıllarda Türkiye’de konut finansmanının ve kamu eliyle imar desteklerinin öncülerinden biri oldu. Yeni Meclis binası, Türk Ocağı binası, Merkez Bankası binası gibi erken Cumhuriyet dönemi yapılarıyla ilişkilendirilen finansman ve uygulama süreçlerinde de bu çizginin izleri görüldü.
Banka, zamanla farklı adlar ve kurumsal yapılar altında varlığını sürdürdü. 1946’da Emlak Kredi Bankası’na, daha sonra Türkiye Emlak Bankası’na uzanan süreç, Türkiye’de konut, şehirleşme ve gayrimenkul finansmanının tarihsel damarlarından birini oluşturdu.
Erken Cumhuriyet, bir yandan siyasi ve hukuki devrimler yaparken, diğer yandan yeni başkenti, yeni kamu binalarını, modern konut alanlarını ve şehirleşme anlayışını kurmaya çalışıyordu. Emlak ve Eytam Bankası, bu inşa sürecinin finansal araçlarından biri oldu.
1933 – Sümerbank Kanunu kabul edildi; Cumhuriyet sanayileşmesinin büyük kurumu doğdu
3 Haziran 1933’te 2262 sayılı Sümerbank Kanunu TBMM’de kabul edildi. Böylece Cumhuriyet’in devlet eliyle sanayileşme hamlesinin en önemli kurumlarından biri olan Sümerbank’ın kuruluş yolu açıldı. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayımlanan çalışmada, Sümerbank’ın 3 Haziran 1933’te kabul edilen kanunla 20 milyon lira sermaye ve Ankara merkezli olarak kurulduğu, adının da Mustafa Kemal Atatürk tarafından verildiği aktarılır.
Sümerbank, sadece bir banka değildi. Sanayi yatırımı yapacak, fabrika kuracak, mevcut fabrikaları işletecek, kredi verecek, teknik eleman yetiştirecek ve Cumhuriyet’in sanayi altyapısını büyütecek bir kurum olarak tasarlanmıştı. 1930’ların Türkiye’si, Osmanlı’dan kalan sınırlı sanayi mirasıyla kendi kendine yeten bir üretim düzeni kurmaya çalışıyordu. Bu nedenle Sümerbank, genç Cumhuriyet’in “üretmeden kalkınma olmaz” anlayışının en somut kurumlarından biri oldu.
Kurumun ortaya çıkışında, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın da etkisi vardı. Kriz, serbest piyasanın tek başına kalkınma için yeterli olmadığını birçok ülkede gösterdi. Türkiye de 1930’larda devletçilik ilkesini ekonomik alanda daha belirgin biçimde uygulamaya başladı. Devlet, özellikle dokuma, şeker, demir-çelik, kâğıt, cam ve benzeri temel sanayi alanlarında doğrudan yatırımcı rolü üstlendi.
Sümerbank’ın en önemli işlevlerinden biri tekstil sanayisini geliştirmekti. Kayseri, Nazilli, Ereğli, Bakırköy, Malatya gibi merkezlerde kurulan fabrikalar yalnız üretim tesisi değildi; çevresinde işçi lojmanları, sosyal tesisler, eğitim alanları ve yeni bir çalışma kültürü oluşturan modernleşme adalarıydı. Bu fabrikalar, Anadolu’da sanayileşmenin ve kentleşmenin de motorlarından biri haline geldi.
Sümerbank’ın Kocaeli açısından özel bir bağlantısı da vardır. Sümer Holding’in tarihçesinde, Sümerbank’a devredilen tesisler arasında Hereke Fabrikası da sayılır. Hereke, Kocaeli’nin sanayi ve dokuma hafızasında çok özel bir yere sahiptir; Osmanlı döneminden beri halı ve dokuma üretimiyle tanınan bu fabrika, Cumhuriyet dönemindeki sanayi mirasının da parçası olmuştur.
Hereke Fabrikası, Türkiye’nin dokuma ve saray halıcılığı geleneği açısından da önemlidir. Bu nedenle 3 Haziran 1933’te kabul edilen Sümerbank Kanunu, Kocaeli için de dolaylı ama anlamlı bir tarihtir. Cumhuriyet’in sanayi kurumlaşması, Hereke gibi mevcut üretim merkezlerini de yeni ekonomi politikası içine almıştır.
Sümerbank ürünleri, uzun yıllar Türkiye’de gündelik hayatın parçası oldu. Kumaş, basma, pazen, ayakkabı, giysi ve ev tekstili gibi ürünler, birçok ailenin hafızasında “sağlam, yerli ve ulaşılabilir” üretimin simgesi haline geldi. Bu yönüyle Sümerbank, Cumhuriyet’in üretim kültürünün halkla temas ettiği yerlerden biriydi.
1942 – Midway Deniz Savaşı başladı; Japonya’nın Pasifik’teki ilerleyişi durduruldu
3 Haziran 1942’de, II. Dünya Savaşı’nın Pasifik Cephesi’ndeki en kritik çatışmalarından biri olan Midway Deniz Savaşı başladı. Bazı kaynaklar savaşın ana çatışma günlerini 4-7 Haziran olarak verir; ancak ilk temas 3 Haziran’da yaşandı. Bir Amerikan keşif uçağı, Midway Adası’nın batısında Japon işgal filosunun öncü unsurlarını gördü ve böylece büyük savaşın perdesi açıldı.
Midway, Pasifik Okyanusu’nun ortasında, Hawaii’nin kuzeybatısında yer alan küçük ama stratejik bir adadır. Japonya için Midway’in ele geçirilmesi, Amerikan Pasifik Filosu’nu tuzağa çekmek ve Pearl Harbor’dan sonra hayatta kalan Amerikan uçak gemilerini yok etmek anlamına geliyordu. Japon komutan Amiral Isoroku Yamamoto, bu zaferle Pasifik’teki Japon üstünlüğünü kalıcı hale getirmek istiyordu.
Japonya, Aralık 1941’de Pearl Harbor’a saldırmış, ardından Pasifik’te hızla ilerlemişti. Filipinler, Guam, Wake Adası, Malaya ve Hollanda Doğu Hint Adaları gibi birçok bölge Japonların eline geçmişti. 1942 ortasına gelindiğinde Japon İmparatorluğu, Pasifik’te yenilmez görünüyordu. Midway planı, bu ilerleyişi daha da genişletme hamlesiydi.
Ancak Japonların bilmediği çok önemli bir şey vardı: Amerikan istihbaratı, Japon donanmasının haberleşme kodlarının bir bölümünü çözmüştü. ABD’li kripto uzmanları, Japonların “AF” kod adıyla andığı hedefin Midway olduğunu anladı. Böylece Amerikan Pasifik Filosu Komutanı Amiral Chester W. Nimitz, Japon saldırısını bekleyerek savunma hazırlığı yapabildi.
Savaşın asıl kırılma anı 4 Haziran’da yaşandı. Japon uçakları sabah erken saatlerde Midway Adası’nı bombaladı. Ancak Japonlar, Amerikan uçak gemilerinin bölgede hazır beklediğini fark etmekte gecikti. Bu sırada Amerikan uçak gemileri USS Enterprise, USS Hornet ve USS Yorktown’dan kalkan uçaklar Japon filosunu aramaya başladı.
Amerikan torpido uçaklarının ilk saldırıları ağır kayıplarla sonuçlandı ve neredeyse hiç başarı getirmedi. Fakat bu saldırılar Japon savunmasını dağıttı, savaş uçaklarını alçak irtifaya çekti ve Japon uçak gemilerinin güvertelerinde yakıt ikmaliyle bomba değişimi yapılan kritik bir an yarattı. Kısa süre sonra Amerikan pike bombardıman uçakları Japon uçak gemilerini yakaladı.
Dakikalar içinde Japon donanmasının üç büyük uçak gemisi, Akagi, Kaga ve Soryu, ölümcül darbeler aldı. Daha sonra dördüncü uçak gemisi Hiryu de batırıldı. Bu kayıp, Japon donanması için telafisi çok zor bir darbe oldu. Japonlar yalnız gemilerini değil, deneyimli pilotlarını ve uçak bakım personelini de kaybetti. ABD tarafında ise en önemli kayıp, daha sonra Japon denizaltısı tarafından torpillenerek batan USS Yorktown oldu.
Midway Deniz Savaşı, deniz savaşlarının doğasını da değiştiren bir örnektir. İki filo birbirine klasik anlamda top menziline girmeden savaştı. Savaşın sonucunu zırhlılar değil, uçak gemileri ve taşıdıkları uçaklar belirledi. Bu nedenle Midway, modern deniz savaşında uçak gemisi çağının en açık göstergelerinden biri olarak kabul edilir.
Japonya için Midway bir dönüm noktasıydı. Bu savaştan sonra Japon donanması hâlâ güçlüydü, ancak stratejik üstünlüğünü kaybetmişti. Artık Pasifik’te sürekli ilerleyen taraf artık Japonya değil, yavaş yavaş inisiyatifi ele geçiren ABD olacaktı. Midway’den sonra Guadalcanal ve diğer ada savaşlarıyla Pasifik’te savaşın yönü değişti.
1955 – Elmalı Barajı açıldı; İstanbul’un Anadolu yakasına yeni su kaynağı sağlandı
3 Haziran 1955’te İstanbul’da, Göksu havzası üzerinde yapılan Elmalı Barajı açıldı. Bugün çoğu kaynakta Elmalı II Barajı ya da Elmalı Üst Barajı olarak da anılan bu yapı, özellikle İstanbul’un Anadolu yakasının artan su ihtiyacını karşılamak için inşa edildi.
Elmalı sistemi, İstanbul’un su tarihinde eski bir yere sahiptir. Anadolu yakasının su ihtiyacını karşılamak için daha önce Elmalı Bendi kullanılıyordu. Bu bent, özellikle Üsküdar, Kadıköy ve Boğaziçi’nin Anadolu yakasındaki yerleşimleri için önemliydi. Ancak İstanbul büyüdükçe ve Anadolu yakasında nüfus arttıkça mevcut su kaynakları yetersiz kalmaya başladı.
Bu nedenle 1950’li yıllarda yeni bir baraj ihtiyacı doğdu. Elmalı II Barajı, 1952-1955 yılları arasında inşa edildi. Kaynaklarda barajın Çavuşbaşı Çayı ya da Göksu Deresi sistemi üzerinde yer aldığı belirtilir. İSKİ’nin açıklamalarına yansıyan bilgilerde de Göksu Deresi üzerinde iki baraj bulunduğu, Elmalı Alt Barajı’nın 1907’de, Elmalı Üst Barajı’nın ise 1955’te işletmeye alındığı ifade edilir.
İstanbul’un su meselesi, Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar şehrin en temel sorunlarından biri olmuştur. Nüfus arttıkça, eski bentler, kemerler, maslaklar ve su yolları yeni ihtiyaçları karşılamakta zorlanmıştır. Elmalı Barajı da Cumhuriyet döneminde İstanbul’un modern su altyapısını büyütme çabasının parçalarından biridir.
1955’te açılan baraj, Anadolu yakası için yeni ve daha düzenli bir içme suyu kaynağı sağladı. Bu, özellikle Üsküdar, Kadıköy, Beykoz ve çevresindeki yerleşimlerin gelişmesi açısından önemliydi. Çünkü şehir büyüdükçe yalnız yollar, konutlar ve sanayi tesisleri değil, temiz ve sürekli su ihtiyacı da büyüyordu.
Elmalı Barajı, İstanbul’un o dönemki su politikasında “yakın havzaları değerlendirme” anlayışının örneklerinden biriydi. Şehrin hemen çevresindeki dereler, bentler ve ormanlık su toplama alanları, büyüyen metropolün ihtiyacını karşılamak için daha sistemli biçimde kullanılıyordu. Daha sonraki yıllarda Ömerli, Alibeyköy, Terkos, Darlık ve başka kaynaklarla İstanbul’un su sistemi çok daha geniş bir ağa dönüşecekti.
Bugün Elmalı Barajı, İstanbul’un büyük su kaynakları içinde hacim bakımından en büyüklerden biri değildir; ancak tarihî değeri büyüktür. Çünkü hem eski Elmalı Bendi geleneğinin devamı sayılır hem de Cumhuriyet döneminde İstanbul’un Anadolu yakasına su götürme mücadelesinin önemli aşamalarından birini temsil eder.
1955 – Messina Konferansı toplandı; Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun yolu açıldı
3 Haziran 1955’te İtalya’nın Sicilya Adası’ndaki Messina Konferansı sona erdi. 1-3 Haziran arasında yapılan toplantıya, o dönemde Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu üyesi olan altı ülkenin dışişleri bakanları katıldı: Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg. Konferansın amacı, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa bütünleşmesini yeniden canlandırmaktı.
Bu toplantının arka planında savaş sonrası Avrupa’nın yaşadığı büyük yıkım vardı. II. Dünya Savaşı, Avrupa’yı ekonomik, siyasi ve ahlaki bakımdan sarsmıştı. Özellikle Fransa ile Almanya arasındaki tarihî rekabetin yeniden savaşa dönüşmemesi için yeni bir iş birliği modeli aranıyordu. Bu düşüncenin ilk büyük adımı, 1951’de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olmuştu.
Kömür ve çelik o dönemde yalnız sanayi hammaddesi değildi; aynı zamanda savaş sanayisinin de temel girdileriydi. Bu iki stratejik alanın ortak denetime alınması, Fransa ile Almanya’nın birbirine karşı gizlice silahlanmasını zorlaştıracak ve Avrupa’da yeni bir savaş ihtimalini azaltacaktı. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bu yüzden bir barış projesi olarak da tasarlanmıştı.
Ancak 1950’lerin ortasında Avrupa bütünleşmesi duraklama noktasına gelmişti. Avrupa Savunma Topluluğu planı 1954’te başarısız olmuş, özellikle Fransa’nın bu projeyi onaylamaması siyasi birlik fikrine darbe vurmuştu. Messina Konferansı, bu tıkanıklığın ardından “Avrupa projesi nasıl yeniden ilerletilebilir?” sorusuna cevap aradı.
Toplantıda iki ana fikir öne çıktı. Birincisi, Avrupa ülkeleri arasında daha geniş bir ortak pazar kurulmasıydı. Bu, malların, hizmetlerin, sermayenin ve insanların daha serbest dolaşabildiği büyük bir ekonomik alan anlamına geliyordu. İkincisi ise nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla ortak geliştirilmesiydi. Bu fikir daha sonra Euratom yani Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun temelini oluşturacaktı.
Messina’da alınan en önemli karar, Belçikalı siyasetçi Paul-Henri Spaak başkanlığında bir komite kurulması oldu. Bu komite, Avrupa bütünleşmesinin nasıl ilerletileceğine dair ayrıntılı öneriler hazırlayacaktı.
Spaak Komitesi’nin çalışmaları, kısa sürede somut sonuç verdi. Hazırlanan rapor, ortak pazar fikrini ayrıntılandırdı ve üye ülkeler arasında ekonomik bütünleşmenin yol haritasını çizdi. Bu çalışmaların sonucunda 25 Mart 1957’de Roma Antlaşmaları imzalandı.
Avrupa Ekonomik Topluluğu, bugünkü Avrupa Birliği’nin doğrudan öncülerinden biridir. İlk hedef ekonomik iş birliğiydi; fakat zamanla bu iş birliği siyasi, hukuki ve kurumsal bir bütünleşmeye dönüştü. Gümrük birliği, ortak tarım politikası, ortak pazar, Avrupa Parlamentosu’nun güçlenmesi, Maastricht Anlaşması ve Avrupa Birliği’nin kuruluşu bu uzun sürecin sonraki aşamaları oldu.
Messina Konferansı’nın önemi de buradadır. Toplantı, tek başına Avrupa Birliği’ni kurmadı; ama Avrupa’nın hangi yoldan ilerleyeceğine karar veren kritik eşiği oluşturdu. Savaşlardan yorgun düşmüş Avrupa devletleri, rekabeti azaltmanın ve refahı artırmanın yolunu ortak kurumlar, ortak pazar ve aşamalı bütünleşmede aramaya başladı.
1957 – Türkiye serbest güreşte dünya şampiyonu oldu
3 Haziran 1957’de İstanbul’da düzenlenen Dünya Serbest Güreş Şampiyonası sona erdi ve Türkiye Güreş Millî Takımı, takım halinde dünya şampiyonu oldu. 1-3 Haziran 1957 tarihleri arasında yapılan organizasyonda Türkiye, serbest stilde büyük bir başarı kazanarak dünya güreşinin zirvesine çıktı. Türk Spor Vakfı, Türkiye’nin bu şampiyonada 4 altın, 2 gümüş ve 2 bronz madalya ile 42 puan topladığını ve takım halinde dünya şampiyonu olduğunu aktarır.
Şampiyona İstanbul’da yapıldığı için bu başarı yalnız sportif değil, aynı zamanda güçlü bir ev sahibi zaferiydi. Türkiye, kendi seyircisi önünde dünyanın en güçlü güreş ülkeleriyle yarıştı. Serbest güreşte o dönemin en zorlu rakipleri arasında Sovyetler Birliği, İran, Bulgaristan ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler vardı. Türkiye’nin bu rekabet içinde takım şampiyonluğuna ulaşması, güreşin ülkedeki yerini daha da güçlendirdi.
Türkiye’ye altın madalyaları Mehmet Kartal, Hüseyin Akbaş, Mustafa Dağıstanlı ve Hamit Kaplan kazandırdı. Mehmet Kartal 52 kiloda, Hüseyin Akbaş 57 kiloda, Mustafa Dağıstanlı 62 kiloda, Hamit Kaplan ise ağır sıklette dünya şampiyonu oldu. Bu dört altın madalya, Türkiye’nin takım klasmanında zirveye çıkmasını sağladı.
Bu isimlerin her biri Türk güreş tarihinin önemli figürleri arasındadır. Hüseyin Akbaş, uzun yıllar dünya ve olimpiyat minderlerinde Türkiye’yi temsil eden büyük şampiyonlardan biri oldu. Mustafa Dağıstanlı hem olimpiyat hem dünya şampiyonluklarıyla Türk güreşinin sembol isimleri arasına girdi. Hamit Kaplan ise ağır sıkletteki gücü, tekniği ve karizmasıyla dönemin en saygın güreşçilerinden biri olarak anıldı.
1957 zaferi, Türk güreşinin tesadüfi bir başarı değil, güçlü bir geleneğin sonucu olduğunu gösterdi. Türkiye’de güreş, yalnız modern spor dallarından biri değildi; yağlı güreşten karakucak güreşine uzanan derin bir kültürel mirasa dayanıyordu. Cumhuriyet döneminde bu gelenek, uluslararası kurallarla yapılan serbest ve grekoromen güreşe taşındı. Böylece köy meydanlarından, er meydanlarından ve yerel turnuvalardan çıkan güreşçiler dünya minderlerinde Türkiye’yi temsil etmeye başladı.
O yıllarda güreş, Türkiye’nin uluslararası sporda en güçlü olduğu alanların başında geliyordu. Olimpiyatlarda ve dünya şampiyonalarında alınan madalyalar, ülkede büyük sevinç yaratıyordu. Futbol henüz bugünkü kadar yaygın bir ulusal medya dili haline gelmeden önce, güreşçiler Türkiye’nin en çok gurur duyduğu spor kahramanları arasında yer alıyordu.
İstanbul’daki 1957 Dünya Şampiyonası, bu bakımdan Türk spor tarihinin parlak sayfalarından biridir. Türkiye, takım klasmanında 42 puanla birinci, Sovyetler Birliği ise 35 puanla ikinci oldu. Bu sonuç, dönemin güçlü spor ülkelerinden Sovyetler Birliği’ni geride bırakması açısından da ayrıca önem taşıyordu.
1963 – Türk şiirinin dünya çapındaki sesi Nâzım Hikmet öldü
3 Haziran 1963’te Türk şiirinin en büyük isimlerinden Nâzım Hikmet Ran, Moskova’da hayatını kaybetti. 61 yaşındaydı. Şair, oyun yazarı, romancı ve senarist kimliğiyle yalnız Türkiye edebiyatında değil, dünya şiirinde de güçlü bir yer edindi. Serbest ölçülü şiirin Türkçedeki en büyük kurucularından biri kabul edilen Nâzım Hikmet, şiiri hem biçim hem içerik bakımından kökten değiştiren isimlerden biri oldu.
Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu. Babası Hikmet Bey, annesi Celile Hanım’dı. Dedesi Nâzım Paşa da şiirle ilgilenen, kültürlü bir Osmanlı bürokratıydı. Bu aile çevresi, Nâzım’ın küçük yaşta edebiyat, resim, müzik ve siyasetle tanışmasını sağladı. Çocukluğu Osmanlı’nın son döneminde, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçti.
Genç yaşta şiir yazmaya başladı. İlk döneminde hece ölçüsüyle ve daha geleneksel bir dille şiirler kaleme aldı. Ancak asıl büyük dönüşümü, Sovyetler Birliği’ne gidişiyle yaşadı. Moskova’da bulunduğu yıllarda devrimci sanat anlayışıyla, fütürizmle, Mayakovski gibi şairlerle ve yeni biçim arayışlarıyla tanıştı. Bu deneyim, onun Türk şiirinde serbest ölçüyü çok güçlü ve özgün biçimde kullanmasının yolunu açtı.
Nâzım Hikmet’in şiiri, yalnız biçimsel bir yenilik değildir. O, şiirin konusunu da değiştirdi. İşçileri, köylüleri, mahpusları, grevleri, savaşları, şehirleri, makineleri, açlığı, umudu, aşkı ve insanlığın büyük dertlerini şiire taşıdı. Şiir, onun elinde hem çok kişisel hem de çok toplumsal bir ses kazandı.
1929’da yayımlanan 835 Satır, Türk şiirinde büyük bir kırılma yarattı. Ardından Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, Sesini Kaybeden Şehir, Gece Gelen Telgraf, Benerci Kendini Niçin Öldürdü? gibi eserlerle yeni bir şiir dili kurdu. Uzun dizeler, konuşma ritmi, sinematografik kurgu, ani ses değişimleri ve güçlü imgeler onun şiirinin ayırt edici özellikleri oldu.
Nâzım Hikmet’in hayatı, edebiyatı kadar siyasal mücadele ve baskılarla da iç içedir. Komünist düşünceleri nedeniyle defalarca yargılandı, tutuklandı ve uzun yıllar hapis yattı. 1938’de aldığı ağır hapis cezası, hayatının en büyük kırılmalarından biri oldu. Çankırı, Bursa ve başka cezaevlerinde yıllarını geçirdi. Bu dönemde hem en güçlü şiirlerinden bazılarını yazdı hem de genç yazarları etkiledi.
Cezaevi yılları, onun edebiyatında çok özel bir yere sahiptir. Memleketimden İnsan Manzaraları, büyük ölçüde bu yılların birikimiyle oluştu. Bu eser, yalnız bir şiir kitabı değil, Türkiye toplumunun farklı sınıflarını, şehirlerini, insanlarını, trenlerini, hapishanelerini ve tarihsel kırılmalarını içine alan büyük bir panorama gibidir.
Nâzım Hikmet’in aşk şiirleri de en az politik şiirleri kadar güçlüdür. Piraye’ye, Münevver’e, Vera’ya yazdığı şiirler, Türkçenin en çok okunan aşk şiirleri arasında yer aldı. Onun şiirinde aşk, yalnız romantik bir duygu değildir; uzaklık, özlem, ayrılık, yaşama sevinci ve insanın dünyaya tutunma isteğiyle birlikte büyür.
1950’de çıkarılan genel afla serbest kaldı. Ancak kısa süre sonra yeniden baskı göreceği ve askere alınarak hayatının tehlikeye atılacağı endişesiyle Türkiye’den ayrıldı. 1951’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Hayatının son yıllarını Sovyetler Birliği’nde ve çeşitli ülkelerde sürgünde geçirdi. Bu sürgün hali, onun şiirinde memleket özlemini daha da yakıcı hale getirdi.
Nâzım Hikmet, yurt dışında büyük saygı gördü. Eserleri çok sayıda dile çevrildi. Barış hareketlerinde, dünya edebiyat çevrelerinde ve sosyalist ülkelerde önemli bir şair olarak tanındı. Pablo Neruda, Louis Aragon ve başka birçok dünya edebiyatı figürüyle aynı dönemin büyük politik şairleri arasında anıldı.
Oyun yazarlığı da Nâzım Hikmet’in önemli yönlerinden biridir. Kafatası, Bir Ölü Evi, Ferhad ile Şirin, Yusuf ile Menofis gibi oyunlar yazdı. Ayrıca sinema senaryoları ve romanları da vardır. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, onun hayatından ve politik mücadelesinden izler taşıyan önemli metinlerinden biridir.
3 Haziran 1963’te Moskova’da, evinin kapısından gazetesini almak için çıktığı sırada geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Mezarı Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’ndadır. Ölümünden yıllar sonra, 2009’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı iade edildi. Ancak mezarının Türkiye’ye getirilmesi konusu hâlâ zaman zaman tartışılan sembolik bir başlık olarak durur.
Nâzım Hikmet, Türk şiirinde yalnız büyük bir şair değil, büyük bir kırılmadır. Ondan sonra Türkçede şiirin ritmi, sesi, konusu ve imkânları değişti. Şiiri hem halkın gündelik diline hem dünya edebiyatının büyük ufkuna açıldı.
Nâzım Hikmet, memleketinden uzakta öldü; ama Türkçenin içinde yaşamaya devam etti. Bugün onun dizeleri, yalnız edebiyat kitaplarında değil, şarkılarda, tiyatro sahnelerinde, meydanlarda, mektuplarda ve insanların hafızasında yaşamayı sürdürüyor.
1964 – Futbolun “Ordinaryüs”ü Lefter, jübile maçıyla sahalara veda etti
3 Haziran 1964’te Türk futbolunun en büyük efsanelerinden Lefter Küçükandonyadis, Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynanan jübile maçıyla futbola veda etti. İstanbul’daki Mithatpaşa Stadı’nda oynanan karşılaşma 1-1 sona erdi.
Lefter, 22 Aralık 1925’te İstanbul Büyükada’da doğdu. Rum asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı. Futbola Taksim’de başladı; asıl büyük şöhretini ise Fenerbahçe formasıyla kazandı. 1947’den itibaren sarı-lacivertli takımın en önemli hücum oyuncularından biri oldu.
Ona “Ordinaryüs” lakabının verilmesi boşuna değildi. Ordinaryüs, eskiden üniversitelerde en yüksek akademik unvanlardan biri olarak kullanılırdı. Futbolda Lefter’e bu lakabın yakıştırılması, onun oyunu sıradan bir futbolcu gibi değil, sanki futbolun profesörü gibi oynadığını anlatıyordu. Top tekniği, oyun zekâsı, gol vuruşları ve sahadaki zarafetiyle kendi döneminin çok ötesinde bir oyuncu olarak görüldü.
Lefter’in adı Fenerbahçe taraftar kültürüne de kazındı. “Ver Lefter’e, yaz deftere” sözü, onun golcülüğünü anlatan en meşhur ifadelerden biri oldu. Bu söz, top Lefter’e geldiğinde golün neredeyse kaçınılmaz görüldüğünü anlatır. Böylece Lefter, yalnız istatistikleriyle değil, tribün diline yerleşen bir futbol efsanesi olarak da hafızalarda kaldı.
Fenerbahçe formasıyla uzun yıllar başarılar yaşadı. Lefter, Fenerbahçe’de 1947-1964 yılları arasında oynadı, sarı-lacivertli formayla yüzlerce maça çıktı ve çok sayıda gol attı. Millî formayı da 50 kez giydi.
Lefter, Avrupa’da da forma giyen erken dönem Türk futbolcularından biriydi. İtalya’da Fiorentina, Fransa’da Nice forması giydi. Bu yönüyle, Türk futbolcularının Avrupa’ya açılmasının çok daha nadir olduğu bir dönemde sınırları aşan özel bir kariyer kurdu.
Millî Takım’da da önemli bir yere sahipti. Türkiye’nin 1954 Dünya Kupası kadrosunda yer aldı. Türk futbolunun uluslararası alanda henüz sınırlı görünürlüğe sahip olduğu bir dönemde, Lefter hem kulübü hem de millî formayla ülkenin en tanınan futbol yüzlerinden biri oldu.
Fenerbahçe ile Beşiktaş’ın karşı karşıya geldiği bu özel gece, Türk futbolunun bir döneminin kapanışı anlamına geliyordu. Lefter, sahadan ayrılırken ardında yalnız goller, kupalar ve anılar değil; futbolun zarafetle, sevgiyle ve sadakatle oynanabileceğine dair güçlü bir miras bıraktı.
Lefter Küçükandonyadis, 2012’de hayatını kaybettiğinde yalnız Fenerbahçeliler değil, farklı takımlardan futbolseverler de onu büyük bir saygıyla andı. Çünkü Lefter, kulüp kimliğini aşan, Türk futbolunun ortak hafızasına yerleşmiş isimlerden biriydi.
1964 – Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 3. Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay öldü
3 Haziran 1964’te Türk asker ve siyasetçi Mehmet Kâzım Orbay, Ankara’da hayatını kaybetti. Kâzım Orbay, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 3. Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptı.
Kâzım Orbay, 1886’da İzmir’de doğdu. Askerî eğitimini Osmanlı döneminin önemli kurumlarında aldı. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun’dan 1904’te teğmen olarak mezun oldu; ardından Harp Akademisi’ni bitirerek kurmay subay oldu.
Orbay’ın askerlik hayatı Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet dönemine uzanan uzun ve çalkantılı bir dönemi kapsar. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı yıllarında çeşitli görevlerde bulundu. Millî Mücadele’de 2. Kolordu’ya bağlı 3. Kafkas Tümeni Komutanı olarak görev yaptı.
Cumhuriyet döneminde de askerî görevleri sürdü. Orgeneral rütbesine kadar yükseldi. Üçüncü Ordu Müfettişliği, Askerî Şûra üyeliği ve Genelkurmay Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulundu.
Kâzım Orbay, 12 Ocak 1944’te Genelkurmay Başkanı oldu. Bu tarih, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na girmeden ama savaşın büyük baskısı altında tarafsızlığını korumaya çalıştığı çok hassas bir döneme denk gelir. Türkiye, bir yandan Alman ilerleyişini ve Sovyet tehdidini izliyor, diğer yandan İngiltere ve ABD ile ilişkilerini dengede tutmaya çalışıyordu. Böyle bir dönemde Genelkurmay Başkanlığı, stratejik ve diplomatik ağırlığı da yüksek bir görevdi.
Orbay’ın Genelkurmay Başkanlığı görevi 30 Temmuz 1946’ya kadar sürdü. Bu yıllar, Türkiye’nin savaş sonrasında yeni dünya düzenine uyum sağlamaya çalıştığı, Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve Kars-Ardahan talepleriyle baskı kurduğu, Türkiye’nin ise Batı ittifakına yaklaşmaya başladığı dönemdi. Bu yüzden Orbay’ın görevi, Türk ordusunun savaş sonrası konumlanması açısından önem taşıdı.
Ancak Kâzım Orbay’ın adı yalnız askerî görevleriyle değil, 1946’da yaşanan büyük bir skandalla da anılır. Oğlu Haşmet Orbay, Ankara’da işlenen bir cinayet davasında gündeme geldi. Kamuoyunda Ankara Cinayeti ya da Haşmet Orbay Olayı olarak bilinen bu süreç, dönemin Türkiye’sinde büyük yankı uyandırdı. Kâzım Orbay, bu olayın ardından Genelkurmay Başkanlığı’ndan ayrıldı.
Bu olay, onun uzun ve itibarlı askerî kariyerinin üzerine gölge düşüren en tartışmalı başlık oldu. Yine de Kâzım Orbay’ı tarih içinde yalnız bu skandalla sınırlamak doğru olmaz. O, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin asker kuşağından gelen, Millî Mücadele’de görev almış, Cumhuriyet ordusunun üst yönetiminde bulunmuş ve II. Dünya Savaşı’nın kritik yıllarında Genelkurmay Başkanlığı yapmış önemli bir askerî figürdü.
Kâzım Orbay daha sonra siyasette de yer aldı. Kurucu Meclis Başkanlığı yaptı. Böylece askerî kariyerinin ardından Cumhuriyet’in anayasal ve siyasal geçiş dönemlerinde de görev üstlendi. Bu yönüyle, Cumhuriyet devlet yapısının üst kademelerinde bulunmuş bir kamu figürüydü.
1965 – Edward White uzayda yürüyen ilk Amerikalı oldu
3 Haziran 1965’te Amerikalı astronot Edward Higgins White, Gemini 4 görevi sırasında uzay aracından çıkarak uzay boşluğunda yürüyen ilk Amerikalı oldu. White’ın bu tarihi yürüyüşü yaklaşık 23 dakika sürdü. Böylece ABD, Sovyet kozmonot Aleksey Leonov’un 18 Mart 1965’te gerçekleştirdiği ilk insanlı uzay yürüyüşünden sonra, uzay yarışında önemli bir eşiği daha geçmiş oldu.
Edward White, 1930’da Teksas’ta doğdu. Babası da askerî pilot olduğu için havacılıkla erken yaşta tanıştı. West Point’te eğitim gördü, ardından ABD Hava Kuvvetleri’nde pilot oldu. Daha sonra test pilotluğu yaptı ve NASA’nın ikinci astronot grubu içinde yer aldı. Bu kuşak, Mercury programından sonra insanlı uzay uçuşlarını daha ileri taşıyacak Gemini ve Apollo görevlerinde önemli roller üstlenecekti.
Gemini 4 görevi, NASA’nın Gemini programının ikinci insanlı uçuşuydu. Mürettebatta James McDivitt komutan, Edward White ise pilot olarak yer aldı. Gemini programı, Apollo’dan önce astronotların uzayda daha uzun süre kalmasını, araç manevralarını, kenetlenme denemelerini ve uzay yürüyüşlerini test etmek için hazırlanmıştı. Yani Gemini, Ay’a giden yolun laboratuvarı gibiydi.
White’ın uzay yürüyüşü, teknik olarak EVA yani “extravehicular activity” olarak adlandırılır. Bu, astronotun uzay aracının dışına çıkması anlamına gelir. O gün White, özel uzay giysisiyle Gemini kapsülünden çıktı. Elinde, küçük gaz püskürtmeleriyle yön değiştirmesini sağlayan elde taşınan bir manevra cihazı vardı. Kapsüle ise bir güvenlik bağı ve yaşam destek hattıyla bağlıydı.
Bu sahne, uzay çağının en unutulmaz görüntülerinden birine dönüştü. Dünya’nın mavi-beyaz görüntüsü önünde süzülen Edward White, insanın doğrudan uzay boşluğunda da çalışabileceğini gösterdi. Bu başarı, ileride Ay yolculukları, uzay istasyonu görevleri, uydu onarımları ve Hubble Uzay Teleskobu gibi büyük bakım operasyonları için çok önemli bir deneyim sağladı.
White, uzay yürüyüşünü sonlandırmak istemedi. NASA kayıtlarında da onun kapsüle geri dönme emri geldiğinde bu anı hayatının en hüzünlü anlarından biri olarak nitelediği aktarılır. Bu ifade, uzay yürüyüşünün astronotlar için derin ve benzersiz bir deneyim olduğunu da gösterir.
Ancak bu başarı büyük riskler taşıyordu. O yıllarda uzay giysileri, yaşam destek sistemleri ve astronotların uzay aracına geri dönme yöntemleri henüz yeni deneniyordu. En küçük teknik arıza, astronotun hayatını tehlikeye atabilirdi. White’ın güvenli biçimde dışarı çıkıp geri dönmesi, NASA’ya Apollo görevleri için büyük güven verdi.
Edward White’ın hayatı ne yazık ki kısa süre sonra trajik biçimde sona erdi. 27 Ocak 1967’de, Apollo 1 yer testi sırasında çıkan yangında astronotlar Gus Grissom ve Roger Chaffee ile birlikte hayatını kaybetti. Bu facia, NASA için ağır bir kırılma oldu; Apollo programında güvenlik sistemleri baştan değerlendirildi.
1976 – “Asrın Güreşçisi” Hamza Yerlikaya doğdu
3 Haziran 1976’da Türk güreşinin en başarılı isimlerinden Hamza Yerlikaya, İstanbul Kadıköy’de doğdu. Grekoromen stilde mindere çıkan Yerlikaya, kariyeri boyunca 2 olimpiyat, 3 dünya ve 8 Avrupa şampiyonluğu kazanarak Türk spor tarihinin en büyük güreşçilerinden biri oldu. Yerlikaya, 17 yaşında büyükler kategorisinde dünya şampiyonu oldu ve bu başarının ardından dönemin Dünya Güreş Federasyonu tarafından “Asrın Güreşçisi” unvanıyla anıldı.
Hamza Yerlikaya’nın güreşe yönelmesinde Türkiye’nin güçlü minder geleneği etkiliydi. Türkiye’de güreş, tarihî ve kültürel kökleri çok eskiye uzanan bir mücadele alanıdır. Yağlı güreş, karakucak ve minder güreşi gibi farklı damarlar, Cumhuriyet döneminde uluslararası başarılarla birleşti. Yerlikaya da bu güçlü geleneğin 1990’larda dünya sahnesine çıkan en parlak temsilcilerinden biri oldu.
Onun kariyerindeki ilk büyük kırılma 1993’te geldi. Henüz 17 yaşındayken Stockholm’de düzenlenen Dünya Güreş Şampiyonası’nda büyükler kategorisinde altın madalya kazandı. Bu başarı, yaşına göre olağanüstüydü; çünkü karşısında tecrübeli, dünya ve Avrupa düzeyinde güçlü rakipler vardı. Genç yaşta gelen bu dünya şampiyonluğu, Hamza Yerlikaya’yı yalnız Türkiye’de değil, uluslararası güreş dünyasında da dikkatle izlenen bir isim haline getirdi.
Yerlikaya, grekoromen stilde mücadele etti. Grekoromen güreşte belden aşağıya saldırı yapılamaz; teknik, denge, güç, gövde kontrolü ve üst bölüm oyunları çok önemlidir. Bu stil, güreşçiden yalnız fiziksel kuvvet değil, çok yüksek taktik disiplin de ister. Hamza Yerlikaya’nın başarısı, güçlü fiziği kadar minder zekâsı, oyun kurma becerisi ve kritik anlarda rakibini çözebilmesinden geliyordu.
1996 Atlanta Olimpiyatları, onun kariyerindeki en unutulmaz dönemeçlerden biri oldu. Hamza Yerlikaya, Atlanta’da olimpiyat altın madalyası kazanarak Türk sporuna büyük bir gurur yaşattı. Dört yıl sonra, 2000 Sidney Olimpiyatları’nda bir kez daha altın madalya aldı. United World Wrestling profili de Yerlikaya’nın 1996 ve 2000 olimpiyat altınları, ayrıca 1993, 1995 ve 2005 dünya şampiyonluklarıyla Hall of Fame’de yer aldığını gösterir.
Bu iki olimpiyat altını, onu Türk spor tarihinin en seçkin isimleri arasına yerleştirdi. Olimpiyatlarda bir kez şampiyon olmak bile çok büyük başarıyken, aynı sporcunun iki farklı olimpiyatta zirveye çıkması çok daha özel bir durumdur. Yerlikaya, bu yönüyle Türk güreşinin Yaşar Doğu, Celal Atik, Mustafa Dağıstanlı, Hamit Kaplan ve Mahmut Atalay gibi efsanelerle anılan büyük çizgisinin devamı oldu.
Kariyeri boyunca Avrupa şampiyonalarında da çok güçlü bir seri yakaladı. Gençlik ve Spor Bakanlığı, Yerlikaya’nın büyükler kategorisinde 8 Avrupa şampiyonluğu kazandığını aktarır. Bu başarı, onun yalnız birkaç büyük turnuvada parlayan bir sporcu olmadığını; uzun yıllar boyunca Avrupa minderlerinde istikrarlı biçimde zirvede kaldığını gösterir.
Hamza Yerlikaya’nın sporculuk kariyeri 2007’de sona erdi. Daha sonra spor yöneticiliği ve siyaset alanında görevler üstlendi. Ancak onu asıl önemli kılan taraf, Türk güreşinin uluslararası arenadaki en güçlü şampiyonlarından biri olmasıdır.
1986 – Toprak kortun kralı Rafael Nadal doğdu
3 Haziran 1986’da tenis tarihinin en büyük sporcularından Rafael Nadal Parera, İspanya’nın Mallorca Adası’ndaki Manacor kentinde doğdu. Nadal, kariyeri boyunca kazandığı 22 Grand Slam şampiyonluğu, özellikle de Roland Garros’taki 14 Fransa Açık zaferiyle tenis tarihine geçti.
Nadal, spora çok küçük yaşta başladı. Amcası Toni Nadal, onun tenis kariyerinde belirleyici isim oldu. Doğuştan sağ elini kullanmasına rağmen, tenis kortunda sol elle oynamaya yönlendirildi. Bu tercih, Nadal’ın özellikle forehand vuruşunda büyük avantaj sağladı. Topa verdiği yüksek falso, fizik gücü ve bitmek bilmeyen mücadele isteği, onu kısa sürede farklı bir oyuncuya dönüştürdü.
Henüz genç yaşta profesyonel tura çıktı ve 2005’te ilk büyük çıkışını yaptı. O yıl Fransa Açık’ı kazanarak Roland Garros’ta ilk şampiyonluğuna ulaştı. Bu zafer, tenis tarihinin en büyük toprak kort hâkimiyetinin başlangıcıydı. Nadal, Paris’te yıllar boyunca neredeyse yenilmez hale geldi.
Onun için “toprak kortun kralı” denmesi boşuna değildir. Roland Garros’u 14 kez kazanması, tek bir Grand Slam turnuvasında ulaşılan benzersiz bir rekor olarak kabul edilir. Toprak kortta savunmadan hücuma geçişi, uzun rallilerde rakibi yıpratma becerisi, fiziksel dayanıklılığı ve zihinsel direnci, onu bu zeminde tarihin en güçlü oyuncusu yaptı.
Nadal’ın büyüklüğü yalnız toprak kortla sınırlı kalmadı. Avustralya Açık’ı 2 kez, Wimbledon’ı 2 kez, Amerika Açık’ı 4 kez kazandı. Böylece dört Grand Slam turnuvasının tamamında şampiyonluğa ulaştı. Ayrıca 2008 Pekin Olimpiyatları’nda teklerde altın madalya, 2016 Rio Olimpiyatları’nda ise çiftlerde altın madalya kazandı.
Kariyerinin en unutulmaz maçlarından biri, 2008 Wimbledon finalidir. Nadal, ezeli rakibi Roger Federer’i uzun ve dramatik bir maç sonunda yenerek çim kortta da zirveye çıkabileceğini gösterdi. Bu maç, birçok tenis otoritesi tarafından tenis tarihinin en büyük finallerinden biri olarak kabul edilir.
Nadal, Federer ve Novak Djokovic ile birlikte erkek tenisinin “Büyük Üçlü” dönemini oluşturdu. Bu üçlü, yaklaşık yirmi yıl boyunca tenisin seviyesini olağanüstü yükseltti. Federer zarafeti ve hücum oyunuyla, Djokovic esnekliği ve zihinsel dayanıklılığıyla, Nadal ise tutkusu, fizik gücü ve vazgeçmeyen karakteriyle bu dönemin ana figürlerinden biri oldu.
Nadal’ın kariyeri aynı zamanda sakatlıklarla mücadele hikâyesidir. Diz, ayak, karın ve kalça sorunları nedeniyle defalarca turnuvalardan çekilmek zorunda kaldı. Buna rağmen her dönüşünde yeniden zirveye yaklaşmayı başardı. 2022’de Avustralya Açık’ı iki set geriden gelerek kazanması ve ardından Roland Garros’ta 14. kez şampiyon olması, onun spor tarihindeki direnç hikâyelerinden biridir.
Nadal, 2024 sezonunun sonunda profesyonel tenisi bıraktığını açıkladı. Son profesyonel turnuvası, Kasım 2024’te Malaga’daki Davis Cup Finals oldu.
1989 – Çin ordusu Tiananmen protestolarına müdahale etti; Pekin’de demokrasi talebi kanla bastırıldı
3 Haziran 1989 gecesi Çin ordusu, Pekin’de haftalardır süren Tiananmen Meydanı protestolarını bastırmak için harekete geçti. Müdahale 3 Haziran gecesi başladı, 4 Haziran sabahı Tiananmen Meydanı ve çevresinde kanlı biçimde sonuçlandı.
Protestoların başlangıcında, reform yanlısı eski Komünist Parti Genel Sekreteri Hu Yaobang’ın Nisan 1989’da ölümü vardı. Hu Yaobang, Çin’de daha açık, daha yumuşak ve reformcu bir siyaset beklentisi taşıyan kesimler için önemli bir figürdü. Onun ölümü üzerine öğrenciler Tiananmen Meydanı’nda toplanmaya başladı. Anma kısa sürede daha geniş bir siyasi harekete dönüştü.
Göstericilerin talepleri tek bir başlıkta toplanamazdı. Öğrenciler ve onlara destek veren işçiler, aydınlar ve kentliler; yolsuzluğun sona ermesini, daha fazla ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, siyasi reform ve daha hesap verebilir bir yönetim istiyordu. Çin ekonomisi 1980’lerde değişmeye başlamıştı; ancak siyasal sistem hâlâ Komünist Parti’nin sıkı kontrolü altındaydı. Bu gerilim, Tiananmen’de görünür hale geldi.
Meydan, haftalar boyunca büyük bir halk hareketinin merkezi oldu. Öğrenciler açlık grevleri yaptı, reform çağrıları yükseldi, Pekin sokaklarında yüz binlerce insan yürüdü. Dünyanın gözü de giderek Pekin’e çevrildi. 1989, Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin sarsıldığı bir yıldı; bu yüzden Tiananmen gösterileri, Soğuk Savaş’ın son dönemindeki büyük demokrasi dalgasının parçası olarak da izlendi.
Çin yönetimi ise protestoları rejim için ciddi bir tehdit olarak gördü. Parti içinde de nasıl davranılması gerektiği konusunda görüş ayrılıkları yaşandı. Daha uzlaşmacı bir tavır arayan isimler etkisizleştirildi; sertlik yanlısı çizgi öne çıktı. Mayıs sonunda sıkıyönetim ilan edildi. Buna rağmen gösteriler dağılmadı.
3 Haziran gecesi Halk Kurtuluş Ordusu birlikleri Pekin merkezine doğru ilerlemeye başladı. Tanklar, zırhlı araçlar ve askerî birlikler şehre girdi. Bazı noktalarda halk askerlerin ilerleyişini durdurmaya çalıştı. Ancak ordu gerçek mermi kullandı. En ağır ölümlerin meydana giden yollarda, Pekin’in batısındaki Muxidi ve Chang’an Caddesi çevresinde yaşandığı sıkça belirtilir.
Ölü sayısı hâlâ kesin olarak bilinmiyor. Çin yönetiminin açıkladığı rakamlar çok daha düşüktür; bağımsız insan hakları örgütleri ve araştırmacılar ise yüzlerce, hatta binlerce kişinin öldüğünü belirtir. Ayrıca ölenlerin yalnız öğrencilerden oluşmadığını, aralarında işçilerin ve Pekin halkından sivillerin de bulunduğunu belirtmek gerekir.
Tiananmen müdahalesinden sonra Çin’de büyük bir tutuklama ve baskı dalgası başladı. Gösteri liderlerinin bir bölümü hapse atıldı, bazıları ülke dışına kaçtı. Çin Komünist Partisi, olayın açık biçimde tartışılmasını engelledi. Tiananmen, Çin’de hâlâ sansürlenen, anılması ve araştırılması zor olan en hassas siyasi konulardan biridir.
Dünya kamuoyunda ise Tiananmen, devlet gücünün demokratik talep ve sivil protesto karşısında şiddete başvurmasının en çarpıcı sembollerinden biri haline geldi. Tankların önünde tek başına duran ve kimliği kesin olarak bilinmeyen “Tank Adam” görüntüsü, 20. yüzyılın en güçlü politik fotoğraflarından biri olarak hafızaya kazındı.
1998 – Almanya’daki hızlı tren faciasında 101 kişi öldü
3 Haziran 1998’de Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletindeki Eschede yakınlarında, modern Avrupa demiryolu tarihinin en ağır kazalarından biri yaşandı. Münih’ten Hamburg’a giden ICE 884 yüksek hızlı treni raydan çıktı; trenin bazı vagonları bir karayolu köprüsüne çarptı, köprü vagonların üzerine çöktü. Kazada 101 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.
Eschede kazası, yüksek hızlı trenlerin güvenliğiyle ilgili dünya çapında büyük bir tartışma başlattı. Almanya’nın ICE trenleri, Avrupa’nın en modern ve en güvenli ulaşım sistemlerinden biri olarak görülüyordu. Bu nedenle böyle bir trenin büyük bir felakete yol açması, teknolojiye duyulan güveni sarstı.
Kazanın temel nedeni, trenin tekerleklerinden birinde meydana gelen metal yorgunluğu ve kırılmaydı. Kırılan tekerlek parçası trenin altına zarar verdi, makas sistemini etkiledi ve vagonların kontrolden çıkmasına neden oldu. Tren yüksek hızla ilerlediği için raydan çıkma saniyeler içinde büyük bir yıkıma dönüştü.
Kazanın en yıkıcı anı, trenin Eschede yakınındaki köprüye çarpmasıydı. Köprü çöktü ve vagonların üzerine devrildi. Bu, büyük bir ezilme ve enkaz felaketine dönüştü. Arama-kurtarma ekipleri, enkaz altında kalan yolculara ulaşmak için saatlerce çalıştı.
Eschede faciası, yüksek hızlı tren tarihinde uzun süre “en ölümcül yüksek hızlı tren kazası” olarak anıldı. Kaza, Almanya’da demiryolu bakım standartlarının, tekerlek tasarımlarının, denetim aralıklarının ve acil müdahale sistemlerinin yeniden değerlendirilmesine yol açtı.
Bu olay, modern ulaşım sistemlerinde küçük bir teknik parçanın ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Hız arttıkça, mühendislik hatalarına ve bakım eksikliklerine karşı tolerans azalır. Bir tekerlekteki görünmez çatlak, yüzlerce yolcunun hayatını etkileyen büyük bir felakete dönüşebilir.
2001 – Türkiye’de Çağrı filmiyle sevilen Anthony Quinn öldü
3 Haziran 2001’de Amerikalı sinema oyuncusu Anthony Quinn, Boston’da hayatını kaybetti. 86 yaşındaydı. Meksika doğumlu olan Quinn, Hollywood’un en güçlü karakter oyuncularından biri olarak tanındı. Kariyeri boyunca çok farklı milletlerden, kültürlerden ve sınıflardan karakterlere hayat verdi; iki kez En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı kazandı.
Anthony Quinn, 21 Nisan 1915’te Meksika’nın Chihuahua kentinde doğdu. Asıl adı Manuel Antonio Rodolfo Quinn Oaxaca idi. Çocukluğu yoksulluk içinde geçti; ailesi daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Gençlik yıllarında farklı işlerde çalıştı, mimarlık eğitimiyle ilgilendi, ardından tiyatro ve sinemaya yöneldi.
Sinemada ilk yıllarında çoğu zaman yan rollerde, etnik kimliği belirgin karakterlerde, sert adam rollerinde ve egzotik görülen tiplerde oynadı. Hollywood’un o dönemki kalıpları içinde Meksikalı, Kızılderili, Arap, Yunan, İtalyan ya da farklı kökenlerden karakterleri canlandırdı. Ancak zamanla bu rollerin sınırını aşarak güçlü kişiliği, fiziksel enerjisi ve sahici oyunculuğuyla büyük bir yıldız haline geldi.
İlk Oscar’ını Viva Zapata! filmindeki rolüyle kazandı. Filmde Marlon Brando’nun canlandırdığı Emiliano Zapata’nın kardeşi Eufemio Zapata’yı oynadı. İkinci Oscar’ını ise Lust for Life filminde ressam Paul Gauguin rolüyle aldı. Bu iki ödül, onun güçlü bir karakter oyuncusu olarak da kabul edildiğini gösterdi.
Anthony Quinn’in dünya çapındaki en unutulmaz rollerinden biri Zorba the Greek filmindeki Alexis Zorba karakteridir. Türkiye’de genellikle Zorba adıyla bilinen filmde Quinn, hayata tutkuyla bağlı, coşkulu, acı çekmiş ama yaşama sevincini kaybetmemiş bir adamı canlandırdı. Bu rol, onun oyunculuk kimliğiyle öylesine özdeşleşti ki, Quinn birçok ülkede “Zorba” karakteriyle hatırlanır hale geldi.
Türkiye’de ise Anthony Quinn’in özel bir yeri daha vardır. O, özellikle Çağrı filminde canlandırdığı Hz. Hamza rolüyle tanındı ve sevildi. Yönetmen Mustafa Akkad’ın 1976 yapımı film, İslamiyet’in doğuşunu anlatıyordu. Filmde Hz. Muhammed doğrudan gösterilmedi; olaylar çevresindeki sahabeler ve tarihsel kişiler üzerinden aktarıldı. Anthony Quinn, Hz. Muhammed’in amcası ve İslam tarihinin önemli isimlerinden Hamza bin Abdülmuttalib’i canlandırdı.
Çağrı, Türkiye’de kuşaklar boyunca televizyonlarda tekrar tekrar gösterilen, özellikle Ramazan dönemlerinde geniş kitlelerce izlenen bir film oldu. Bu nedenle Anthony Quinn, Türkiye’de “Çağrı’daki Hamza” olarak da hatırlandı. Onun güçlü fiziği, tok sesi, vakur duruşu ve koruyucu karakter enerjisi, Hamza rolünü Türk izleyicisinin hafızasına yerleştirdi.
Quinn’in filmografisi çok geniştir. La Strada yani Sonsuz Sokaklar, The Guns of Navarone yani Navaron’un Topları, Lawrence of Arabia yani Arabistanlı Lawrence, Zorba the Greek, Viva Zapata!, Lust for Life ve The Message yani Çağrı onun en çok bilinen filmleri arasındadır. Bu çeşitlilik, onun uluslararası sinemanın da önemli oyuncularından biri olduğunu gösterir.
Anthony Quinn aynı zamanda ressam, heykeltıraş ve yazar olarak da üretim yaptı. Yalnız oyunculuğuyla değil, kişiliğiyle de dikkat çeken bir sanatçıydı. Perdeye taşıdığı karakterler çoğu zaman güçlü, tutkulu, içgüdüsel, öfkeli ama hayat dolu insanlardı. Bu yüzden Quinn’in oyunculuğu, ölçülü ve soğuk bir yıldız imajından çok, bedeniyle, sesiyle ve enerjisiyle sahneyi dolduran bir varlık hissi yaratırdı.
2001 – Türk piyanosunun özel yeteneklerinden Vedat Kosal öldü
3 Haziran 2001’de Türk piyanist, besteci ve müzik araştırmacısı Vedat Kosal, Münih’te hayatını kaybetti. Henüz 43 yaşındaydı. Klasik müzik çevrelerinde güçlü tekniği, geniş repertuvarı, araştırmacı yönü ve erken kaybıyla hatırlanan Kosal, Türkiye’nin yetiştirdiği dikkat çekici piyano virtüözlerinden biriydi.
Vedat Kosal, 25 Temmuz 1957’de İstanbul’da doğdu. Müziğe çok küçük yaşta başladı. Müzik hayatındaki ilk ve önemli adımlardan biri, Türk çağdaş müziğinin kurucu isimlerinden Cemal Reşit Rey ile çalışmasıydı. Kaynaklarda Kosal’ın 10 yaşında Cemal Reşit Rey’den piyano ve kompozisyon dersleri almaya başladığı belirtilir.
1972’de orkestra eşliğinde ilk konserini verdi. Bu, henüz genç yaşta sahneye çıkan bir piyanist için önemli bir başlangıçtı. Ardından birçok konser, radyo ve televizyon kaydında solist olarak yer aldı. 1975’te İstanbul Filarmoni Ödülü’ne değer görüldü.
Kosal, İstanbul Alman Lisesi’ni ve İstanbul Devlet Konservatuvarı’nın yüksek bölümünü bitirdikten sonra eğitimini Almanya’da sürdürdü. Münih Müzik Akademisi’nde Hugo Steurer ile çalıştı; 1982’de Ludwig Hoffmann’ın master sınıfından mezun oldu. Bu eğitim çizgisi, onun hem Türkiye’deki klasik müzik geleneğiyle hem de Avrupa piyano ekolüyle bağ kurmasını sağladı.
Vedat Kosal aynı zamanda müzik araştırmacısı ve besteci olarak da anılır. Özellikle klasik Batı müziği repertuvarına hâkimiyeti, piyano edebiyatına olan derin ilgisi ve müzik tarihiyle kurduğu bağ, onu yalnız sahne sanatçısı olmaktan çıkarıp düşünsel yönü güçlü bir müzik insanına dönüştürdü.
Onun kuşağı, Türkiye’de klasik müziğin daha dar ama çok nitelikli bir çevrede sürdürüldüğü yıllarda yetişti. Konser salonları, radyo kayıtları, konservatuvar çevreleri ve özel müzik toplulukları, bu dönemin müzisyenleri için hem üretim hem görünürlük alanıydı. Vedat Kosal da bu ortamda piyanist kimliğiyle kendine özel bir yer açtı.
Kosal’ın erken ölümü, klasik müzik çevrelerinde büyük üzüntü yarattı. Piyanist Aydın Karlıbel, onun 3 Haziran 2001’de genç yaşta kaybını “müzik yaşantımızda yeri doldurulamayacak büyük bir kayıp” olarak nitelendirir.
Bugün Vedat Kosal’ın adı, müzik kurumlarında da yaşamaya devam ediyor. Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Vedat Kosal Müzik Uygulama ve Araştırma Merkezi, onun adını taşıyan kurumlardan biridir.
2006 – Karadağ bağımsızlığını ilan etti; Yugoslavya’nın son halkası da koptu
3 Haziran 2006’da Karadağ Parlamentosu, ülkenin bağımsızlığını ilan etti. Böylece Karadağ, Sırbistan ile birlikte oluşturduğu Sırbistan-Karadağ Devlet Birliği’nden ayrıldı ve yeniden bağımsız bir devlet haline geldi.
Karadağ, Balkanlar’da Adriyatik Denizi kıyısında yer alan küçük ama tarihî önemi büyük bir ülkedir. Osmanlı, Venedik, Avusturya-Macaristan ve Sırp dünyasıyla temas halinde şekillenmiş, dağlık coğrafyası nedeniyle güçlü bir yerel kimlik geliştirmiştir. 20. yüzyılda ise Yugoslavya’nın parçalarından biri haline geldi.
Yugoslavya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Josip Broz Tito liderliğinde sosyalist federasyon olarak kuruldu. Bu federasyon içinde Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ yer alıyordu. Tito döneminde federasyon, farklı halkları bir arada tutmayı başardı; ancak 1980’de Tito’nun ölümünden sonra milliyetçilikler, ekonomik kriz ve siyasi rekabet güçlendi.
1990’larda Yugoslavya kanlı biçimde dağıldı. Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Makedonya federasyondan ayrıldı. Karadağ ise uzun süre Sırbistan’la birlikte kaldı. 1992’den sonra iki cumhuriyet, önce “Yugoslavya Federal Cumhuriyeti” adıyla, 2003’ten itibaren de daha gevşek bir yapı olan Sırbistan-Karadağ adıyla varlığını sürdürdü.
Karadağ’da bağımsızlık meselesi uzun süre tartışmalı kaldı. Halkın bir bölümü Sırbistan’la tarihî, kültürel ve dinî bağların korunmasını istiyordu. Diğer kesim ise Karadağ’ın kendi devlet kimliğiyle Avrupa’ya yönelmesi gerektiğini savunuyordu. Bu ayrım, ülke siyasetini uzun süre belirledi.
21 Mayıs 2006’da yapılan referandum bu tartışmanın sonucunu belirledi. Avrupa Birliği’nin arabuluculuğuyla referandum için özel bir eşik kondu: Bağımsızlığın kabul edilmesi için yüzde 50’yi geçmek yetmeyecek, “evet” oylarının en az yüzde 55 olması gerekecekti. Sonuç çok az farkla bu eşiği geçti. Seçmenlerin yüzde 55,5’i bağımsızlık, yüzde 44,5’i ise Sırbistan’la birliğin sürmesi yönünde oy kullandı.
Bu oran, bağımsızlığın ne kadar hassas bir dengeyle kabul edildiğini gösteriyordu. Karadağ bağımsız oldu ama toplumun önemli bir bölümü Sırbistan’la birlikten yana kalmıştı. Bu nedenle yeni devletin en önemli meselelerinden biri, bağımsızlık sonrası toplumsal dengeyi ve siyasi istikrarı korumaktı.
3 Haziran 2006’da parlamento bağımsızlık kararını resmen ilan etti. İki gün sonra Sırbistan da Karadağ’ın ayrılığını tanıdı ve kendisini Sırbistan-Karadağ devletinin hukuki devamı olarak konumlandırdı. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, bu ayrılığın önceki Yugoslavya savaşlarının kanlı geçmişi düşünüldüğünde barışçıl ve demokratik biçimde gerçekleşmesini özellikle önemli bir örnek olarak değerlendirdi.
Karadağ’ın bağımsızlığı, eski Yugoslavya’nın dağılma sürecinin son büyük aşamalarından biri oldu. 1990’larda savaşlarla parçalanan Yugoslav coğrafyasında bu kez ayrılık, referandum ve parlamento kararıyla gerçekleşti. Bu yönüyle Karadağ’ın bağımsızlığı, Balkanlar tarihinde hem bir kopuş hem de daha barışçıl bir geçiş örneği olarak görüldü.
3 Haziran 2006, bu yüzden Balkanlar ve Avrupa tarihi için de önemli bir tarihtir. Karadağ’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırbistan-Karadağ birliği sona erdi; böylece Yugoslavya’dan geriye kalan son ortak devlet yapısı da tarihe karıştı.
2016 – “Ben en büyüğüm” diyen boks efsanesi Muhammed Ali öldü
3 Haziran 2016’da boks tarihinin en büyük isimlerinden Muhammed Ali, ABD’nin Arizona eyaletindeki Scottsdale kentinde hayatını kaybetti. 74 yaşındaydı. Asıl adı Cassius Marcellus Clay Jr. olan Ali, ringde kazandığı zaferlerle birlikte ırkçılığa, savaşa ve adaletsizliğe karşı aldığı tavırla da 20. yüzyılın en etkili spor figürlerinden biri oldu.
Muhammed Ali, 17 Ocak 1942’de Kentucky eyaletinin Louisville kentinde doğdu. Boksa 12 yaşında başladı. Anlatılan meşhur hikâyeye göre bisikleti çalınınca polise gidip hırsızı dövmek istediğini söyledi; polis memuru da ona önce boks öğrenmesini tavsiye etti. Bu küçük olay, spor tarihinin en büyük kariyerlerinden birinin başlangıcı oldu.
1960 Roma Olimpiyatları’nda hafif ağır sıklette altın madalya kazandı. Profesyonel boksa geçtikten sonra kısa sürede dikkat çekti. Hızı, ayak oyunları, refleksleri ve kendine güvenen konuşmalarıyla klasik ağır sıklet boksörlerden çok farklıydı. Ağır sıklet olmasına rağmen ringde hafif sıklet gibi hareket ediyor, rakiplerini hem yumruklarıyla hem sözleriyle yıpratıyordu.
1964’te Sonny Liston’ı yenerek dünya ağır sıklet şampiyonu oldu. O sırada hâlâ Cassius Clay adıyla tanınıyordu. Kısa süre sonra İslam’ı seçtiğini açıkladı ve Muhammed Ali adını aldı. Bu isim değişikliği, onun Amerika’daki siyah kimliği, ırkçılık ve özgürlük mücadelesiyle kurduğu bağın da sembolü haline geldi.
Ali’nin en büyük kırılmalarından biri Vietnam Savaşı sırasında yaşandı. 1967’de askere gitmeyi reddetti. Dini inançlarını ve savaş karşıtı tavrını gerekçe gösterdi. Bu kararın bedeli ağır oldu: Dünya şampiyonluğu elinden alındı, boks lisansı iptal edildi, hapis cezasına çarptırıldı ve ringlerden yaklaşık üç yıl uzak kaldı.
Bu tavrıyla Muhammed Ali, özellikle siyah Amerikalılar, savaş karşıtları, gençlik hareketleri ve sivil haklar savunucuları için bir direniş sembolüne dönüştü. O dönemde birçok kişi onu vatan hainliğiyle suçladı; ancak yıllar geçtikçe Vietnam Savaşı’na karşı duruşu daha geniş bir saygı kazandı.
Ringlere döndükten sonra kariyerinin en unutulmaz maçlarına çıktı. 1971’de Joe Frazier ile yaptığı “Yüzyılın Maçı”nı kaybetti ama mücadeleyi bırakmadı. 1974’te Zaire’de, bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, George Foreman’a karşı yaptığı Rumble in the Jungle maçında büyük bir zafer kazandı. Bu maçta “rope-a-dope” diye anılan taktiğiyle Foreman’ı yordu ve nakavt ederek yeniden dünya şampiyonu oldu.
1975’te Joe Frazier ile yaptığı Thrilla in Manila maçı da boks tarihinin en sert ve en dramatik karşılaşmalarından biri sayılır. Ali ve Frazier, Amerika’daki siyasal ve kültürel bölünmelerin de sembol figürleri haline gelmişti. Bu rekabet, boks tarihinin en büyük hikâyelerinden biri olarak kaldı.
Muhammed Ali’nin ring tarzı da kişiliği kadar özeldi. “Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım” sözü, onun boks anlayışını özetliyordu. Hızlı ayakları, ani yumrukları, rakibini kışkırtan konuşmaları ve büyük maçları sahneye dönüştüren karizmasıyla sporun medya çağındaki ilk küresel yıldızlarından biri oldu.
1981’de boksa veda etti. Sonraki yıllarda Parkinson hastalığıyla mücadele etti. Buna rağmen toplum önündeki varlığını sürdürdü. 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda meşaleyi yakması, spor tarihinin en duygusal anlarından biri oldu. 2005’te ABD’nin en yüksek sivil nişanlarından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile onurlandırıldı.
Muhammed Ali, 3 Haziran 2016’da öldüğünde, sporun sınırlarını aşmış bir figürdü. Ringde şampiyondu; ring dışında ise inancı, dili, cesareti ve politik tavrıyla milyonlarca insanın hafızasında yer etmişti.
2017 – Londra Köprüsü ve Borough Market’te terör saldırısı düzenlendi
3 Haziran 2017 gecesi İngiltere’nin başkenti Londra’da, London Bridge yani Londra Köprüsü ve yakınındaki Borough Market çevresinde terör saldırısı düzenlendi. Olay, idari olarak Londra’nın Southwark bölgesiyle bağlantılı olduğu için bazı kaynaklarda “Southwark saldırısı” olarak da geçer; ancak dünyada daha çok 2017 Londra Köprüsü saldırısı adıyla bilinir.
Saldırı saat 22.00’den hemen sonra başladı. Üç saldırgan, kiraladıkları bir minibüsü Londra Köprüsü üzerindeki yayaların üzerine sürdü. Araç daha sonra köprünün güney tarafında, Borough High Street yakınlarında durdu. Saldırganlar bu kez araçtan inerek bıçaklarla Borough Market çevresindeki restoran, bar ve sokaklarda insanlara saldırdı. Resmî inceleme raporlarında olay, araçla ezme ve bıçaklı saldırının birlikte kullanıldığı bir terör eylemi olarak tanımlanır.
Saldırıda 8 sivil hayatını kaybetti, 40’tan fazla kişi yaralandı. Yaralılar arasında polisler de vardı. Saldırganlar, olay yerine gelen silahlı polisler tarafından kısa süre içinde vurularak öldürüldü. Polis müdahalesi, ilk acil çağrıdan yaklaşık sekiz dakika sonra saldırganların etkisiz hale getirilmesiyle sonuçlandı.
Saldırganların üzerlerinde patlayıcı yelek varmış gibi görünen düzenekler bulundu; ancak bunların sahte olduğu daha sonra anlaşıldı. Bu ayrıntı, saldırı sırasında paniği artırmak ve polis müdahalesini zorlaştırmak için kullanılmıştı. Saldırı, Avrupa’da 2010’lu yıllarda görülen araçla ezme ve bıçaklı saldırı modelinin Londra’daki en sarsıcı örneklerinden biri oldu.
Hayatını kaybedenler farklı ülkelerden insanlardı. Kurbanlar arasında İngiltere, Fransa, Kanada, Avustralya ve İspanya vatandaşları bulunuyordu. Bu durum, Londra gibi çok uluslu bir metropolde düzenlenen saldırının etkisini daha da genişletti. Saldırı yalnız İngiltere’yi değil, birçok ülkeyi doğrudan etkileyen bir trajediye dönüştü.
2017 yılı, İngiltere için terör saldırıları açısından çok sarsıcı bir yıldı. Mart ayında Westminster Köprüsü ve Parlamento çevresinde saldırı düzenlenmiş, Mayıs ayında Manchester Arena’da Ariana Grande konseri sonrası intihar saldırısı yaşanmıştı. Londra Köprüsü saldırısı, bu zincirin üçüncü büyük halkası olarak İngiltere’de güvenlik, radikalleşme ve kamu alanlarının korunması tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
Olaydan sonra İngiltere’de genel seçim kampanyasına kısa süre ara verildi. Dönemin Başbakanı Theresa May, saldırıyı terör eylemi olarak nitelendirdi ve radikalizmle mücadelede daha sert önlemler alınması gerektiğini savundu. Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan ise şehrin korkuya teslim olmayacağını vurguladı.
Saldırı aynı zamanda sivillerin ve güvenlik görevlilerinin cesaretiyle de hatırlandı. Bazı restoran çalışanları ve vatandaşlar insanları içeri alarak sakladı; bazıları saldırganlara sandalye, kasa ya da ellerindeki eşyalarla karşı koymaya çalıştı. Yaralıları korumaya çalışan polisler ve sağlık ekipleri, olayın daha da büyük bir felakete dönüşmesini önlemek için hızlı müdahale etti.
2018 – Guatemala’da Fuego Yanardağı patladı; köyler lav ve kül altında kaldı
3 Haziran 2018’de Guatemala’daki Fuego Yanardağı şiddetli biçimde patladı. Ülkenin en aktif yanardağlarından biri olan Fuego, başkent Guatemala City’nin yaklaşık 50 kilometre güneybatısında yer alır. Patlama sırasında kül bulutları gökyüzüne yükseldi, sıcak gaz ve volkanik malzemeden oluşan ölümcül akıntılar yamaçlardan aşağı indi.
Bu tür akıntılara piroklastik akıntı denir. Piroklastik akıntılar, lavdan farklı olarak yavaş yavaş ilerlemez; çok sıcak gaz, kül, kaya parçaları ve volkanik malzeme karışımı halinde büyük hızla aşağı iner. Bu yüzden kaçılması en zor volkanik tehlikelerden biridir. Fuego patlamasında da en büyük can kaybına bu akıntılar yol açtı.
En ağır yıkım, özellikle San Miguel Los Lotes ve El Rodeo gibi yerleşimlerde yaşandı. Köyler sıcak kül, taş ve çamurla kaplandı. Bazı evler bütünüyle gömüldü, insanlar kaçmaya fırsat bulamadan yakalandı. Resmî ve akademik özetlerde, Nisan 2019 itibarıyla 194 doğrulanmış ölüm ve 234 kayıp kaydedildiği; yerel halkın ise gerçek kayıp sayısının çok daha yüksek olabileceğini söylediği aktarılır.
Patlama yalnız çevredeki köyleri değil, ülkenin ulaşım ve günlük hayatını da etkiledi. Kül yağışı nedeniyle Guatemala City yakınlarındaki La Aurora Uluslararası Havalimanı geçici olarak kapatıldı. Binlerce kişi tahliye edildi; arama-kurtarma çalışmaları, sıcak zemin, kül tabakası, yağmur ve yeni patlama riski nedeniyle büyük güçlükle yürütüldü.
Fuego, İspanyolcada “ateş” anlamına gelir. Adı, yanardağın karakterine uygun biçimde, bölge halkı için hem bereketli volkanik toprakların hem de sürekli tehlikenin simgesidir. Guatemala’daki birçok yerleşim, verimli topraklar nedeniyle volkan yamaçlarına yakın kurulmuştur. Ancak bu yakınlık, büyük patlamalarda felaket riskini artırır.
2018 Fuego patlaması, Orta Amerika’nın yakın tarihindeki en ölümcül volkanik afetlerden biri oldu. Felaket, erken uyarı sistemleri, tahliye planları, yoksul yerleşimlerin afet riski ve devletin kriz yönetimi üzerine büyük tartışmalar yarattı. Çünkü en ağır bedeli, yanardağın eteklerinde yaşayan yoksul köy halkları ödedi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
