Günün Tarihi / 29 Haziran
1613 – Shakespeare’in Globe Tiyatrosu yandı; modern tiyatro tarihinin en ünlü sahnelerinden biri yok oldu
29 Haziran 1613’te Londra’daki Globe Tiyatrosu yandı. Globe, William Shakespeare’in oyunlarının sahnelendiği en ünlü tiyatrolardan biriydi. Bu yüzden yangın, dünya tiyatro tarihinin en sembolik mekânlarından birinin kül olması anlamına geliyordu.
Yangın, VIII. Henry oyunu sahnelenirken çıktı. Oyunda kullanılan top efekti sırasında çıkan kıvılcımlar, tiyatronun sazdan yapılmış çatısını tutuşturdu. Kısa süre içinde alevler bütün yapıyı sardı ve Globe Tiyatrosu bir saatten kısa sürede yandı. Olayın ilginç tarafı, büyük yangına rağmen can kaybı yaşanmamasıydı. Kayıtlara göre sadece bir seyircinin pantolonu tutuşmuş, o da üzerine içki dökülerek söndürülmüştü.
Globe Tiyatrosu, Shakespeare’in dünyasıyla neredeyse özdeşleşmiş bir mekândı. Hamlet, Othello, Kral Lear, Macbeth gibi oyunların hafızası bu tür sahnelerde de yaşıyordu. Elizabeth dönemi tiyatrosu, bugünkü anlamda kapalı ve konforlu salonlardan çok farklıydı; seyircinin sahneye çok yakın olduğu, kalabalık, gürültülü, canlı ve halkla iç içe bir tiyatro kültürü vardı.
Yangından sonra Globe tamamen ortadan kalkmadı. Tiyatro kısa süre içinde yeniden inşa edildi; ancak 1640’larda Püriten yönetimin tiyatrolara karşı tavrı nedeniyle sahne kültürü büyük darbe aldı ve yapı daha sonra yıkıldı. Bugün Londra’da bulunan Shakespeare’s Globe ise, o tarihî mekânın modern bir yeniden kurulumudur.
29 Haziran 1613 bu yüzden tiyatro tarihi açısından önemli bir gündür. Shakespeare’in oyunlarının dünyaya yayıldığı sahnelerden biri alevler içinde kaldı; ama o yangın, Globe’un efsanesini söndürmedi. Tam tersine, tiyatronun kendisi de Shakespeare külliyatının ayrılmaz parçası haline geldi.
1839 – Osmanlı müziğinde kendi adıyla anılan nota sistemini geliştiren Hamparsum Limonciyan öldü
29 Haziran 1839’da Osmanlı Ermenisi bestekâr, müzik hocası ve nazariyatçı Hamparsum Limonciyan İstanbul’da öldü. “Baba Hamparsum” adıyla da anılan Limonciyan, yalnız beste yapan bir sanatçı değildi; geliştirdiği Hamparsum notası ile Osmanlı-Türk musikisinin yüzlerce eserinin bugüne ulaşmasında büyük rol oynadı.
Hamparsum Limonciyan 1768’de İstanbul’da doğdu. Ermeni kilise müziğiyle yetişti; fakat müzik dünyası kiliseyle sınırlı kalmadı. Mevlevî çevreleriyle, Osmanlı saray musikisiyle ve dönemin büyük bestekârlarıyla temas kurdu. Bu yönüyle Limonciyan, İstanbul’un çok kültürlü müzik ikliminin en güçlü örneklerinden biridir: Kilise musikisini, klasik Osmanlı musikisini, Ermeni müzik geleneğini ve saray çevresinin incelikli zevkini aynı hayat içinde birleştirdi.
Onu asıl tarihî yapan şey, kendi adıyla anılan nota sistemidir. Bugün “Hamparsum notası” dediğimiz bu yazı, 19. yüzyıl boyunca Osmanlı musikisinde yaygın biçimde kullanıldı. Corpus Musicae Ottomanicae projesi de Hamparsum notasının Osmanlı müziğinin makam ve usul yapısına iyi uyduğunu; 19. ve 20. yüzyıl başlarında hem Ermeni hem Müslüman-Türk müzisyenler tarafından kullanıldığını aktarır.
Bu nokta çok önemlidir. Çünkü klasik musikide eserler uzun süre meşk yoluyla, yani ustadan çırağa aktarılarak yaşadı. Bu çok güçlü bir gelenekti; ama aynı zamanda kırılgandı. Bir hocanın unutması, bir zincirin kopması, bir dönemin değişmesiyle pek çok eser kaybolabilirdi. Hamparsum notası, bu sözlü/meşkî hafızaya yazılı bir destek sağladı. Eserlerin defterlere geçirilmesi, musikinin yalnız kulaktan kulağa değil, sayfadan sayfaya da taşınmasını mümkün kıldı.
Bu yüzden Limonciyan’ın önemini yalnız “bestekâr” kelimesiyle sınırlamak haksızlık olur. O, Osmanlı müziğinin arşivlenmesine yardım eden isimlerden biridir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi maddesi de onun 18. yüzyıl ve öncesine ait Türk klasik repertuvarının bir bölümünü defterlere geçirdiğini ve icat ettiği notanın, Batı notasından sonra musikimizde en çok kullanılan nota yazısı olduğunu aktarır.
Limonciyan aynı zamanda iyi bir hânende, tamburî ve kemanî olarak da biliniyordu. Hem Türk musikisi formlarında eserler verdi hem Ermenice ilahiler ve şarkılar besteledi. Bu tarafıyla da Osmanlı İstanbul’unun müzik hayatındaki geçişkenliği gösterir. Aynı kişi hem kilisede hem mecliste hem Ermeni cemaatinde hem klasik Osmanlı musikisi çevrelerinde karşılık bulabiliyordu.
29 Haziran 1839 bu yüzden yalnız bir bestekârın ölüm günü değildir. Hamparsum Limonciyan’ın adı, Osmanlı müziğinin hafızasını koruyan en önemli nota sistemlerinden biriyle birlikte yaşadı. O, sesi kâğıda bağlayan insanlardan biriydi. Bugün pek çok eski eseri okuyabiliyor ve yeniden icra edebiliyorsak, bunda “Baba Hamparsum”un payı büyüktür.
1860 – Thomas Addison öldü; Addison hastalığını tanımlayarak modern endokrinolojinin öncülerinden biri oldu
29 Haziran 1860’ta İngiliz hekim Thomas Addison öldü. Addison’ı tarihe geçiren şey, bugün hâlâ adıyla bilinen Addison hastalığını tanımlamasıydı. 1855’te yayımladığı çalışmada halsizlik, kilo kaybı, deride koyulaşma ve ağır bitkinlikle seyreden tabloyu böbrek üstü bezlerindeki hastalıkla ilişkilendirdi. Bu, modern tıbbın ve özellikle endokrinolojinin gelişimi açısından çok önemli bir adımdı; çünkü hastalık belirtilerinin kaynağını belirsiz “zayıflık” ya da “kötü kan” gibi açıklamalarda değil, belirli bir iç salgı organındaki bozuklukta arıyordu.
Addison 1793’te İngiltere’de doğdu, Edinburgh’da tıp eğitimi aldı ve uzun yıllar Londra’daki Guy’s Hospital’da çalıştı. Onu çağdaşlarından ayıran şey, hastayı yalnız şikâyetleriyle değil, ölüm sonrası bulgularla birlikte anlamaya çalışan dikkatli klinik gözlemiydi. Yani bugün modern tıbbın temel yöntemlerinden biri sayılan “belirti ile organ bozukluğu arasındaki bağlantıyı kurma” işini erken ve etkili biçimde yapan hekimlerden biriydi.
1855’te yayımladığı çalışmada, halsizlik, kilo kaybı, deride koyulaşma, düşük tansiyon ve ağır bitkinlik gibi belirtilerle seyreden bir tabloyu böbrek üstü bezlerinin hastalığıyla ilişkilendirdi. Bu tablo daha sonra Addison hastalığı adıyla anıldı.
Addison’ın adı yalnız bu hastalıkla sınırlı kalmadı. 1849’da bugün pernisiyöz anemi olarak bilinen ağır kansızlık tablosunu da tarif eden isimler arasında yer aldı. Tıp literatüründe bu hastalık bir dönem “Addison-Biermer hastalığı” diye de anıldı. Canadian Medical Association Journal’daki tarihsel makale, Addison’ın 1849’da pernisiyöz anemiyi, 1855’te ise adrenal yetmezlik vakalarını tanımladığını belirtir.
Addşson; bugün bir hastalığa adını veren, modern endokrinolojinin erken taşlarını döşeyen hekimlerden biri. Onun gözlemleri sayesinde tıp, bazı ağır ve ölümcül belirtilerin kaynağını yalnız “genel zayıflık” ya da “kötü kan” gibi belirsiz açıklamalarda değil, belirli organlardaki bozukluklarda aramaya başladı.
29 Haziran 1860 bu nedenle tıp tarihi açısından küçük ama anlamlı bir tarihtir. Thomas Addison’ın adı, bugün hâlâ hastanelerde, tıp kitaplarında ve tanı süreçlerinde yaşamaya devam eder.
1868 – Hürriyet gazetesi Londra’da çıktı, Osmanlı muhalefeti Avrupa’dan ses vermeye başladı
29 Haziran 1868’de, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın öncülüğünde çıkarılan Hürriyet gazetesi Londra’da yayımlanmaya başladı. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin fikirlerini duyurmak için düşünülmüş en önemli yayın organlarından biriydi.
Bu gazetenin Londra’da çıkması tesadüf değildi. Osmanlı’da basın üzerindeki baskı artmış, devletin yönetim biçimini eleştiren yazılar İstanbul’da kolayca yayımlanamaz hale gelmişti. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve arkadaşları gibi Yeni Osmanlı aydınları, düşüncelerini daha serbest ifade edebilmek için Avrupa’ya gitmişti. Böylece Osmanlı muhalefeti ilk kez kendi sesini İstanbul’dan değil, Avrupa’dan duyurmaya başladı.
Hürriyet’in adı bile başlı başına bir programdı. Gazete yalnız haber vermek için çıkarılmadı; hürriyet, meşveret, kanun, adalet, millet ve anayasal yönetim gibi kavramları Osmanlı siyasi hayatının merkezine taşımak için çıkarıldı. Bugün bu kelimeler bize sıradan gelebilir. Fakat 1860’ların Osmanlı dünyasında bu kavramlar, padişahın mutlak otoritesiyle, Babıâli bürokrasisiyle ve devletin eski yönetim alışkanlıklarıyla açık bir hesaplaşma anlamına geliyordu.
Yeni Osmanlılar bütünüyle Batıcı bir taklit hareketi değildi. Onlar Avrupa’daki anayasal düzenlerden etkileniyor, ama bunu Osmanlı ve İslam siyaset geleneğiyle bağdaştırmaya çalışıyorlardı. Padişahın yetkilerinin kanunla sınırlanmasını, halkın temsil edildiği bir meclisin kurulmasını ve devlet yönetiminin keyfilikten çıkarılmasını savunuyorlardı. Bu yönüyle Hürriyet, Osmanlı’da anayasal düşüncenin en gür seslerinden biri oldu.
Namık Kemal’in gazetede öne çıkan tarafı, siyasi fikri ateşli ve anlaşılır bir dille halka yaklaştırmasıydı. O, soyut hukuk tartışmalarını kuru bir devlet meselesi olmaktan çıkarıp vatan, millet ve hürriyet duygusuyla birleştirdi. Ziya Paşa ise özellikle devlet düzeni, maliye, yönetim bozuklukları ve bürokrasinin çürümüş tarafları üzerine güçlü eleştiriler yazdı.
Gazetenin etkisi yalnız yayımlandığı yıllarla sınırlı kalmadı. Hürriyet, 1876’da ilan edilecek I. Meşrutiyet’e giden düşünsel yolun taşlarını döşeyen yayınlardan biri oldu. Osmanlı’da ilk anayasa olan Kanun-ı Esasi, elbette doğrudan tek bir gazetenin eseri değildi; fakat Hürriyet’in savunduğu meclis, kanun ve temsil fikri, o dönemin siyasi atmosferini hazırlayan temel kaynaklardan biri haline geldi.
Hürriyet’in kendi serüveni de kolay olmadı. Gazete önce Londra’da yayımlandı, daha sonra Cenevre’de çıkmaya devam etti. Namık Kemal ile Ziya Paşa arasında zamanla görüş ayrılıkları yaşandı; Namık Kemal 63. sayıdan sonra gazeteden ayrıldı ve yayını Ziya Paşa sürdürdü.
29 Haziran 1868 bu yüzden Türk basın ve fikir tarihi açısından önemli bir gündür. Hürriyet gazetesi, Osmanlı’da muhalif basının, anayasa fikrinin ve modern siyasi dilin sürgünde kurduğu büyük kürsülerden biri oldu. Londra’da basılan o gazete, İstanbul’daki iktidara uzaktan sesleniyor; ama aslında geleceğin Türkiye’sinde çok uzun süre tartışılacak bir soruyu ortaya koyuyordu: Devlet mi önce gelir, hürriyet mi?
1871 – Modern sendikacılığın ilk büyük yasalarından biri Britanya’da kabul edildi
29 Haziran 1871’de, Birleşik Krallık Parlamentosu’nun kabul ettiği Trade Union Act, yani Sendikalar Yasası yürürlüğe girdi. Bu yasa, modern işçi hakları tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Çünkü sendikalar dünyada ilk kez açık biçimde yasal kuruluşlar olarak tanındı; işçilerin bir araya gelip çalışma koşulları, ücretler ve haklar için örgütlenmesi suç gibi görülmekten çıkarıldı.
19. yüzyıl Britanyası, sanayi devriminin en sert yüzünü yaşayan ülkelerden biriydi. Fabrikalar büyümüş, şehirler kalabalıklaşmış, işçi sınıfı modern dünyanın yeni gücü haline gelmişti. Ama bu gücün hayatı çoğu zaman ağır çalışma saatleri, düşük ücretler, güvencesizlik, çocuk işçiliği ve işveren karşısında büyük bir çaresizlik içinde geçiyordu. İşçiler tek başlarına pazarlık edemiyor, bir araya geldiklerinde ise uzun süre “düzeni bozan birlikler” gibi görülüyordu.
Sendikalar aslında bu yasadan çok önce de vardı. İşçiler, ustalar, zanaatkârlar ve fabrika çalışanları kendi aralarında dayanışma örgütleri kuruyor, ücretleri korumaya ve çalışma koşullarını iyileştirmeye çalışıyordu. Fakat hukuk sistemi, bu örgütlenmelere uzun süre kuşkuyla baktı. “Ticaretin serbestliğini kısıtlama”, “komplo”, “baskı” ve “düzeni bozma” gibi gerekçelerle sendikal faaliyetler kolayca cezalandırılabiliyordu.
1871 yasasının önemi burada ortaya çıkar. Yasa, sendikaların varlığını meşru kabul etti. İşçilerin yalnızca sendika üyesi oldukları için cezai kovuşturmaya uğramalarının önünü kapattı. Sendikaların kayıt yaptırabilmesine, mallarını ve fonlarını koruyabilmesine imkân verdi. Bir başka deyişle işçi örgütlenmesini karanlık ve şüpheli bir alan olmaktan çıkarıp hukuk düzeninin içine aldı.
Fakat bu gelişmeyi fazla pembe anlatmamak gerekir. Aynı yıl çıkarılan Criminal Law Amendment Act, grev gözcülüğü ve işveren üzerinde baskı sayılabilecek bazı eylemleri cezalandırmaya devam etti. İngiliz Sendikalar Kongresi’nin tarihçesinde de 1871 paketinin çelişkili olduğu; bir yandan sendikaların yasal statü kazandığı, diğer yandan grev ve piket faaliyetlerinin cezai baskı altında kaldığı vurgulanır.
Bu yüzden 1871 yasası işçilere bütün haklarını veren son nokta değildi. Daha çok uzun bir mücadelenin büyük eşiğiydi. Sendikalar artık var olabiliyor, para toplayabiliyor, örgütlerini koruyabiliyordu; ama grev hakkının, toplu pazarlığın ve işçi eylemlerinin gerçek anlamda güvenceye kavuşması için mücadele devam edecekti. 1875’te çıkarılacak yeni düzenlemeler, bu eksiklerin bir kısmını gidermeye çalışacaktı.
Yine de 29 Haziran 1871, dünya emek tarihi açısından özel bir gündür. Sanayi devriminin doğduğu ülkede işçiler, ilk kez örgütlü varlıklarını açıkça hukuka kabul ettirdi. Bu adım, yalnız Britanya işçileri için değil, modern sendikacılık, toplu pazarlık ve çalışma hakkı fikrinin gelişimi için de kalıcı bir dönüm noktası oldu. Sendikalar o gün bütün sorunlarını çözmedi; ama artık yalnız değillerdi, görünmez değillerdi, yasa dışı değillerdi.
1900 – Küçük Prens’in yazarı Saint-Exupéry doğdu
29 Haziran 1900’de Antoine de Saint-Exupéry, Fransa’nın Lyon kentinde doğdu. Saint-Exupéry aynı zamanda pilottu, savaş muhabiriydi, havacılık öncülerindendi ve bütün bu deneyimleri edebiyata taşıyan özel bir anlatıcıydı.
Saint-Exupéry’nin hayatı, uçakların hâlâ büyük cesaret ve delilik isteyen makineler olduğu bir çağda şekillendi. Askerlik hizmetini hava kuvvetlerinde yaptı, sonra posta uçaklarıyla çalıştı. Sahra Çölü, Güney Amerika hatları, gece uçuşları, arızalar, kaybolmalar, ölümle burun buruna gelişler onun dünyasının parçasıydı. Bu yüzden kitaplarında gökyüzü yalnız manzara değildir; insanın yalnızlığını, sorumluluğunu, dostluğunu ve korkusunu gösteren büyük bir aynadır.
1929’da Güney Postası, 1931’de Gece Uçuşu, 1939’da İnsanların Dünyası yayımlandı. Bu kitaplarda pilotluk macerası, kuru bir serüven anlatısı olmaktan çıkar; insanın tehlike karşısında kim olduğunu anlamaya çalıştığı felsefi bir yolculuğa dönüşür.
Fakat onu asıl ölümsüzleştiren eser, 1943’te New York’ta yayımlanan Küçük Prens oldu. Kitap görünüşte bir çocuk masalıdır; ama aslında büyümek, sevmek, evcilleştirmek, kaybetmek, dostluk kurmak ve insanın dünyayı yanlış yerlerden anlamaya çalışması üzerine yazılmış derin bir metindir. Bu yüzden hem çocuklara hem yetişkinlere aynı anda seslenir.
Saint-Exupéry’nin edebiyatını güçlü kılan şey, büyük laflar etmeden büyük sorular sormasıdır. Bir pilotun çöle düşmesi, bir çocuğun gezegenler arasında dolaşması, bir tilkinin dostluğu anlatması onun metinlerinde aynı yere çıkar: İnsan, ancak bağ kurduğu şeylerden sorumludur. Bu cümle, onun bütün hayatını ve edebiyatını özetleyen ana damarlardan biri gibidir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden uçmak istedi. Yaşı ve sağlık durumu buna pek uygun görülmese de keşif uçuşlarına katıldı. 31 Temmuz 1944’te Akdeniz üzerinde yaptığı görev uçuşundan dönmedi. National WWII Museum, Saint-Exupéry’nin II. Dünya Savaşı sırasında keşif uçuşunda hayatını kaybettiğini ve ölümünün uzun süre gizemini koruduğunu aktarır.
29 Haziran 1900 bu yüzden yalnız bir yazarın doğum günü değildir. O gün doğan çocuk, ileride gökyüzünü edebiyatın en insani mekânlarından birine çevirdi. Saint-Exupéry, uçağın kokpitinden dünyaya baktı; ama anlattığı şey makineler değil, insanın kalbiydi. Küçük Prens ise onun ardından kalan en sade ve en derin iz oldu: Büyüklerin unuttuğu hakikatleri bir çocuğun sesiyle hatırlatan modern bir klasik.
1921 – Bahçecik/Başiskele işgalden kurtuldu; Servetiye Cephesi Kocaeli direnişinin simgesi oldu
29 Haziran 1921’de Bahçecik ve Başiskele çevresi, Yunan işgalinden kurtuldu. Bu tarih, Kocaeli yerel hafızası için çok önemlidir. Çünkü İzmit’in 28 Haziran’daki kurtuluşunun hemen ardından, Kocaeli’nin güney hattında Bahçecik-Başiskele bölgesi de işgalden temizlendi.
Bu olayın merkezinde Servetiye Cephesi vardır. Başiskele’nin güneyinde, Bahçecik’ten Servetiye Karşı Köyü’ne uzanan hat, Millî Mücadele sırasında Kocaeli’deki yerel direnişin önemli noktalarından biri oldu. Bölgedeki millî müfrezeler, Yunan kuvvetlerine karşı yıpratma savaşı yürüttü; yolları, geçitleri, tepeleri ve köy hatlarını savunarak İzmit Körfezi çevresindeki direnişin parçası haline geldi.
Servetiye Cephesi, düzenli ordunun büyük cephe savaşlarından farklı bir direnişi temsil eder. Burada köylüler, yerel milisler, gönüllüler ve bölgeyi iyi bilen insanlar öne çıktı. Coğrafyayı tanımak, ormanlık alanları kullanmak, geçitleri tutmak ve küçük birliklerle baskınlar yapmak bu mücadelenin temel özellikleriydi. Bugün Başiskele’deki Servetiye Cephesi Kurtuluş Siperleri’nin hatırlatılmasının sebebi de budur: Orası yalnız eski bir siper hattı değil, Kocaeli’nin işgale karşı yerel direniş hafızasıdır.
29 Haziran 1921’i yalnız “bir ilçenin kurtuluş günü” gibi görmemek gerekir. Bu tarih, Kocaeli’nin Millî Mücadele içindeki yerini gösterir. İzmit ve çevresi, İstanbul’a yakınlığı, demiryolu ve deniz bağlantıları nedeniyle stratejik öneme sahipti. Bu bölgenin kurtuluşu, yalnız yerel bir başarı değil, Marmara hattındaki işgal düzeninin çözülmesi açısından da anlamlıydı.
1923 – Fenerbahçe, işgal kuvvetlerini yendi ve General Harington Kupası’nı kazandı
29 Haziran 1923’te Fenerbahçe, İstanbul’daki İngiliz işgal birliklerinden oluşan karma takımı Taksim Stadyumu’nda 2-1 yenerek General Harington Kupası’nı kazandı.
Bu maçın önemi yalnız skorunda değildir. İstanbul, Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal edilmişti. Şehrin limanlarında, caddelerinde, karakollarında ve gündelik hayatında yabancı askerlerin varlığı hissediliyordu. Anadolu’da Millî Mücadele kazanılmış, Mudanya Mütarekesi imzalanmış, Lozan görüşmeleri sürüyordu; fakat İstanbul resmen hâlâ işgalin gölgesindeydi. Böyle bir ortamda Fenerbahçe’nin İngiliz işgal kuvvetleri karmasını yenmesi, halk için sıradan bir futbol galibiyeti değil, moral ve itibar meselesiydi.
Kupaya adını veren General Charles Harington, İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetlerinin komutanıydı. İstanbul’dan ayrılma sürecinde kendi adına bir futbol organizasyonu düzenlendi.
Fenerbahçe bu maça yalnız bir kulüp takımı olarak çıkmadı; en azından dönemin seyircisinin gözünde durum buydu. İşgal yıllarında İstanbul kulüplerinin işgal kuvvetleri takımlarıyla yaptığı maçlar, şehir halkı için baskı altındaki millî duyguların açığa çıktığı alanlardan biri haline gelmişti. Tribünde atılan her tezahürat, yalnız futbolculara değil, işgal altındaki şehrin kendi onuruna da söylenmiş gibiydi.
Maçta Fenerbahçe’nin gollerini Zeki Rıza Sporel attı. İngiliz karması öne geçse de Fenerbahçe pes etmedi ve karşılaşmayı 2-1 kazandı. Böylece kupa, onu düzenleyen işgal komutanının değil, İstanbul halkının büyük sevgi gösterileriyle bağrına bastığı Fenerbahçe’nin oldu.
Bu galibiyet, Fenerbahçe tarihinde özel bir yere sahiptir. Kulüp hafızasında General Harington Kupası, işgal İstanbul’unda sahada verilen sembolik bir cevap olarak anlatılır. Elbette bu maçı askerî ya da siyasi bir zafer gibi abartmak doğru olmaz; savaş sahada değil Anadolu’da kazanılmıştı. Fakat futbol bazen bir şehrin duygusunu taşır. 29 Haziran 1923’te Taksim Stadyumu’nda yaşanan da buydu.
Maçtan birkaç ay sonra, 6 Ekim 1923’te Türk ordusu İstanbul’a girdi ve işgal resmen sona erdi. Fenerbahçe’nin General Harington Kupası zaferi bu yüzden İstanbul’un işgalden kurtuluşuna giden son dönemin en unutulmaz spor hatıralarından biri olarak kaldı. O gün kazanılan şey yalnız bir kupa değildi; işgal altında incinmiş bir şehrin, sahada yeniden başını kaldırma duygusuydu.
1925 – Şeyh Said idam edildi, Cumhuriyet’in en sert iç kırılmalarından biri kapandı
29 Haziran 1925’te, Şeyh Said ve beraberindeki isimler Diyarbakır’da idam edildi. Şeyh Said, 1925’in Şubat ayında Doğu Anadolu’da başlayan ve kısa sürede Cumhuriyet’in ilk büyük iç güvenlik krizlerinden birine dönüşen ayaklanmanın lideriydi.
Şeyh Said Ayaklanması, yalnız askerî bir isyan olarak anlatılamaz. Olayın içinde dinî tepki, Kürt kimliği, aşiret ilişkileri, Cumhuriyet’in merkezîleşme politikası, hilafetin kaldırılmasının yarattığı sarsıntı ve yeni rejimin kendini koruma refleksi iç içe geçti. Bu yüzden mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki en karmaşık ve en hassas başlıklardan biridir.
Ayaklanma, 1925 Şubat’ında Genç, Palu, Lice, Ergani ve Diyarbakır çevresinde yayıldı. Hükümet olayı ciddi bir tehdit olarak gördü. 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı; hükümete olağanüstü yetkiler verildi ve Şark İstiklal Mahkemesi kuruldu. Böylece ayaklanmanın bastırılması yalnız askeri tedbirlerle değil, çok sert bir olağanüstü hukuk düzeniyle de yürütüldü.
Şeyh Said kısa süre içinde yakalandı ve Diyarbakır’daki Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Kaynaklarda idam edilenlerin sayısı küçük farklarla verilir; TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İstiklal Mahkemeleri maddesinde, Şeyh Said ve kırk beş arkadaşı hakkında idam kararı verildiği ve cezaların 29 Haziran sabahı infaz edildiği belirtilir. Atatürk Ansiklopedisi ise “Şeyh Sait’le birlikte kırk altı kişi” ifadesini kullanır.
İdamlar, ayaklanmanın fiilen bastırılmasından sonra geldi; fakat olayın siyasi sonuçları uzun süre devam etti. Takrir-i Sükûn dönemi, yalnız isyana katılanları değil, muhalefeti ve basını da etkiledi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı, birçok gazeteci ve muhalif tutuklandı.
Bu nedenle 29 Haziran 1925, yalnız Şeyh Said’in idam tarihi değildir. Cumhuriyet’in yeni rejimi korumak adına ne kadar sertleşebileceğini gösteren bir dönüm noktasıdır. Devlet açısından ayaklanma, genç Cumhuriyet’e yönelmiş büyük bir tehditti. Kürt hafızasında ve muhafazakâr çevrelerde ise Şeyh Said’in idamı, bastırılmış bir itirazın ve ağır bir devlet müdahalesinin sembollerinden biri olarak kaldı.
Bugün bu olayı tek cümlelik bir hükme sıkıştırmak doğru olmaz. Şeyh Said Ayaklanması da idamlar da Türkiye’de hâlâ tartışılan din, kimlik, merkezî devlet, isyan, hukuk ve hafıza meselelerinin kesiştiği yerde durur. 29 Haziran 1925, Cumhuriyet tarihinin erken döneminde açılan ve etkileri sonraki kuşaklara da uzanan en derin yaralardan biridir.
1933 – Sivas-Erzurum Demiryolu için imzalar atıldı, Cumhuriyet doğuya demir yoluyla uzanmaya başladı
29 Haziran 1933’te, Cumhuriyet döneminin en büyük ulaşım projelerinden biri olan Sivas-Erzurum Demiryolu için önemli bir adım atıldı. Bu tarihte hükümet ile hattın yapımını üstlenen SİMERYOL şirketi arasında sözleşme imzalandı. Ancak burada küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir: 29 Haziran, hattın inşaat sözleşmesinin imzalandığı tarihtir; fiilî inşaatın başlaması ise Sivas Kongresi’nin yıl dönümü olan 4 Eylül 1933’te ilk kazmanın vurulmasıyla gerçekleşti.
Sivas-Erzurum Demiryolu, yalnız bir ulaşım hattı değildi. Cumhuriyet’in doğuya doğru kurduğu en büyük bağlardan biriydi. Ankara merkezli yeni devlet, ülkenin uzak bölgelerini yollarla, demiryollarıyla, istasyonlarla ve ticaret hatlarıyla birbirine bağlamak istiyordu. Demiryolu, genç Cumhuriyet için kalkınma, güvenlik, bütünleşme ve modernleşme meselesiydi.
Bu hattın geçtiği coğrafya kolay değildi. Sivas’tan Erzincan’a, oradan Erzurum’a uzanan güzergâh sarp arazilerden, dağlık bölgelerden ve sert iklim koşullarından geçiyordu. Bu yüzden Sivas-Erzurum hattı, Cumhuriyet döneminde yapılan en zor ve en maliyetli demiryolu projelerinden biri oldu.
İhale 12 Haziran 1933’te yapıldı ve iş, Mühürdarzade Nuri Bey ile ortaklarına verildi. Bu da ayrıca önemlidir. Çünkü böyle büyük bir demiryolu projesinin Türk müteahhitlere verilmesi, Cumhuriyet’in yerli sermaye ve yerli mühendislik kabiliyetine duyduğu güvenin göstergesi olarak görüldü. Dönemin anlatılarında, yabancı şirketlerin bu zorlu güzergâhta demiryolu yapımına kuşkuyla baktığı, buna karşılık işin bir Türk şirketine verildiği özellikle vurgulanır.
Sözleşmeye göre hattın ihale bedeli 52,1 milyon lira olarak belirlenmişti. Bu, 1930’ların Türkiye’si için çok büyük bir rakamdı. Güzergâhın zorluğu maliyetleri artırınca hükümet, hattın tamamlanabilmesi için iç borçlanmaya da başvurdu. 1934’te çıkarılan kanunla, geliri Erzurum-Sivas hattına harcanmak üzere tahvil çıkarılması kararlaştırıldı.
Hat, kademeli olarak ilerledi. Sivas-Tecer bölümü 1935’te, Tecer-Çetinkaya 1936’da, Çetinkaya-Divriği 1937’de, Divriği-İliç ve İliç-Kemah bölümleri 1938’de açıldı. Erzincan’a 1938’de, Aşkale ve Erzurum’a ise 1939’da ulaşıldı. Tüm hattın Erzurum’a kadar açılması 20 Ekim 1939’da gerçekleşti.
Sivas-Erzurum Demiryolu’nun önemi yalnız rayların döşenmesinde değildi. Bu hat, Doğu Anadolu’nun ülkenin merkezine bağlanması, askerî sevkiyatın kolaylaşması, tarım ve maden ürünlerinin pazarlara ulaştırılması, şehirlerin ekonomik hayata daha güçlü katılması ve Cumhuriyet’in “memleketi demir ağlarla örme” hedefinin doğudaki en büyük karşılıklarından biri olması bakımından büyük anlam taşıdı.
29 Haziran 1933 bu yüzden doğru ifadeyle, Sivas-Erzurum Demiryolu inşaat sözleşmesinin imzalandığı gün olarak anılmalıdır. O gün atılan imza, birkaç yıl içinde dağları, vadileri ve sert iklimi aşacak büyük bir Cumhuriyet projesine dönüştü. Sivas’tan Erzurum’a uzanan demiryolu, genç Türkiye’nin doğuyla kurduğu en güçlü bağlardan biri oldu.
1934 – Zaro Ağa öldü; 157 yaşında olduğu iddiasıyla dünyanın merak ettiği adama dönüştü
29 Haziran 1934’te, Bitlis’in Mutki yöresinde doğduğu kabul edilen Zaro Ağa İstanbul’da hayatını kaybetti. Ölüm belgesine göre 157 yaşındaydı; bazı kaynaklarda bu yaş 160’a kadar çıkarıldı. Fakat bu iddia hiçbir zaman modern bilimsel ölçütlerle kesin biçimde doğrulanamadı.
Zaro Ağa’nın 1770’lerde doğduğu ileri sürülür. Eğer bu doğruysa, Osmanlı’nın son iki yüzyılına neredeyse baştan sona tanıklık etmiş demektir. Kendi anlatılarına göre gençliğinde inşaatlarda çalıştı, İstanbul’a geldi, hamallık yaptı, uzun süre İstanbul Hamallar Kethüdası olarak tanındı. Selimiye Kışlası, Ortaköy Camii ve Tophane çevresindeki inşaatlarda çalıştığına dair anlatılar da onun etrafında oluşan efsanenin parçalarıdır.
Asıl şöhreti ise yaşlılığında geldi. 1920’ler ve 1930’larda dünya basını onu “dünyanın en yaşlı adamı” diye tanıttı. Fotoğrafları gazetelerde yayımlandı, Avrupa’ya ve Amerika’ya götürüldü, haber filmlerine konu oldu. Getty Images arşivinde de 1930’da İstanbul’da ailesiyle birlikte görüntülenen Zaro Ağa için “dünyanın muhtemelen en yaşlı adamı” ifadesi kullanılır ve onun 156 yaşında olduğunu iddia ettiği belirtilir.
Zaro Ağa, yalnız uzun yaşadığı iddiasıyla değil, anlattığı hikâyelerle de ilgi çekti. Onun Napolyon’u gördüğünü, Plevne Savaşı’na katıldığını, birçok padişah devrini yaşadığını, çok sayıda evlilik yaptığını anlatan haberler yayımlandı. Bunların bir kısmı tarihî gerçek olmaktan çok, Zaro Ağa’nın etrafında büyüyen popüler efsanenin parçalarıydı. Ama zaten onu ilginç kılan da buydu: Zaro Ağa, bir insan olmaktan çıkıp “yaşayan tarih” diye pazarlanan bir figüre dönüşmüştü.
Ölümünden sonra da merak bitmedi. Zaro Ağa’nın bedenine otopsi yapıldı; uzun ömür iddiasını anlamak için organları ve özellikle beyni incelemeye konu edildi. Bazı anlatılarda iç organlarının bilimsel inceleme amacıyla alındığı aktarılır. Daha sonraki yazılarda, otopside tüberküloz, kalp büyümesi, beyin damarlarında tıkanıklık ve üç böbreklilik gibi bulgulara rastlandığı belirtilir. Bu ayrıntılar, Zaro Ağa’yı yalnız gazetelerin değil, dönemin tıp merakının da konusu haline getirdi.
Fakat yaş meselesi baştan beri tartışmalıdır. 2015’te International Journal on Disability and Human Development dergisinde yayımlanan akademik yazı, Zaro Ağa’nın 1774 doğumlu kabul edildiğini ve 1934’te 157 yaşında öldüğünün iddia edildiğini aktarır; ancak belgelerin bir kısmının resmî olmadığını ve gerçek yaşın kesin biçimde doğrulanamadığını da belirtir. Aynı çalışmada, 1918’de 90 yaşında bir oğlunun bulunduğuna dair kayıt iddiasından hareketle, Zaro Ağa’nın en azından çok ileri bir yaşta ölmüş olabileceği, fakat bunun kesin kanıtlanamadığı ifade edilir.
Daha sonra yapılan bazı değerlendirmeler ise çok daha kuşkucudur. 1939’da Walter Bowerman tarafından yayımlanan bir araştırma, Zaro Ağa’nın 157 değil, yaklaşık 97 yaşında olabileceğini ileri sürdü. Bu görüş kabul edilirse Zaro Ağa yine uzun yaşamış bir insan olur; ama “dünyanın en yaşlı adamı” efsanesi çöker. Başka yorumlar ise onun 97’den çok daha yaşlı olabileceğini, fakat 157 yaş iddiasının kanıtlanamadığını savunur. Kürt tarihi üzerine yayımlanan bir değerlendirme de ölüm belgesinde 157, mezar taşında 160 yaş iddiası bulunduğunu; fakat modern standartlarla bunun doğrulanamadığını belirtir.
Zaro Ağa’nın ölümü, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan büyük dönüşümün, gazetelerin sansasyon merakının, tıbbın uzun yaşam sırrını arama hevesinin ve halkın “yaşayan tarih” figürlerine duyduğu ilginin birleştiği tuhaf bir popüler tarih sahnesidir. Gerçek yaşı ne olursa olsun, Zaro Ağa geride şunu bıraktı: Bazen bir insanın efsanesi, nüfus kaydından daha uzun yaşar.
1938 – Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu, spor devlet çatısı altına alındı
29 Haziran 1938’de kabul edilen 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu ile Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu. Bu kurum, bugünkü Gençlik ve Spor yapılanmasının tarihsel köklerinden biridir. Bu adım, sporun ve beden eğitiminin devlet eliyle düzenlenecek bir kamu meselesi haline getirilmesiydi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında spor, yalnız yarışma ya da eğlence olarak görülmüyordu. Yeni devlet için beden eğitimi, sağlıklı kuşaklar yetiştirme, gençliği disipline etme, toplumu modernleştirme ve gerektiğinde ülke savunmasına hazırlama düşüncesiyle iç içeydi. 1930’ların dünyasında beden, gençlik ve spor politikaları birçok ülkede devletlerin yakından ilgilendiği alanlardı. Türkiye de bu atmosferin dışında değildi.
3530 sayılı kanunun amacı da bu bakışı açıkça gösterir. Kanunun ilk maddesinde, yurttaşların “fizik ve moral kabiliyetlerinin” ulusal ve inkılapçı amaçlara göre gelişmesini sağlayan oyun, jimnastik ve spor faaliyetlerini sevk ve idare etmekten söz edilir. TBMM’deki kanun metni, sporun yalnız bireysel bir uğraş değil, doğrudan devletin yöneteceği bir toplumsal eğitim alanı olarak tasarlandığını gösterir.
Bu düzenlemeyle spor teşkilatı Başbakanlığa bağlı bir devlet kuruluşu statüsüne kavuştu. Böylece kulüpler, federasyonlar, spor faaliyetleri ve beden eğitimi daha merkezî bir yapı içinde ele alınmaya başladı.
1938 düzenlemesi, dönemin devletçi ve disiplinci modernleşme anlayışını da yansıtıyordu. Spor, gençlerin serbest zaman etkinliği olmaktan çok, devletin şekillendirmek istediği yurttaş tipinin parçasıydı. Bu yönüyle Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, erken Cumhuriyet’in beden, gençlik ve toplum mühendisliği anlayışını da gösteren kurumlardan biri oldu.
29 Haziran 1938 bu yüzden Türkiye spor tarihi açısından önemli bir gündür. Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün kurulmasıyla spor, kulüplerin ve gönüllü birliklerin alanından çıkarak doğrudan devletin düzenlediği bir kamu faaliyetine dönüştü. Bugünkü Gençlik ve Spor kurumlarının gerisinde, 1938’de atılan bu merkeziyetçi ve kurucu adım vardır.
1938 – Cumhuriyet’in eski hesaplaşmalarına af çıktı, 150’liklerin dönüş yolu açıldı
29 Haziran 1938’de TBMM, İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla mahkûm edilenler ve “150’likler” diye bilinen kişiler hakkında önemli bir Af Kanunu kabul etti. 3527 sayılı bu kanun, 16 Temmuz 1938’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
“150’likler” ifadesi, Cumhuriyet tarihinin erken döneminde çok ağır bir anlam taşıyordu. Lozan sonrasında, Millî Mücadele’ye karşı faaliyet gösterdikleri, işgal güçleriyle iş birliği yaptıkları ya da yeni rejim açısından sakıncalı görüldükleri gerekçesiyle 150 kişi Türkiye dışında bırakılmıştı. Bu kişiler vatandaşlıktan çıkarılmış, yurda dönmeleri yasaklanmıştı. Listede eski Osmanlı yöneticileri, Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar, gazeteciler, Çerkes Ethem çevresinden isimler ve Millî Mücadele karşıtı kabul edilen çeşitli kişiler vardı.
Af Kanunu yalnız 150’likleri ilgilendirmiyordu. İstiklal Mahkemeleri tarafından mahkûm edilenleri de kapsıyordu. Bu yönüyle 1938 affı, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki olağanüstü yargı ve siyasi tasfiye süreçleriyle hesaplaşan bir düzenlemeydi.
Bu af, Cumhuriyet’in kuruluşundan yaklaşık on beş yıl sonra geldi. Yeni rejim artık kendisini daha sağlam görüyordu. Muhaliflerin, sürgünlerin ve eski hesaplaşmaların önemli bir bölümü yaşlanmış, etkisini kaybetmişti. Bu nedenle af, yalnız hukuki bir işlem değil, aynı zamanda devletin “artık bu dosyayı kapatabiliriz” demesiydi.
Ama bu maddeyi fazla yumuşak da okumamak gerekir. 150’likler meselesi, Cumhuriyet’in kuruluş hafızasındaki en sert ayrımlardan biridir. Bir taraf için bu kişiler “Millî Mücadele’ye ihanet edenler”di. Diğer taraftan bakıldığında ise bu liste, savaş ve rejim değişikliği sonrasında siyaseten tasfiye edilen, vatandaşlıktan çıkarılan ve memleketsiz bırakılan insanların listesiydi. Bu yüzden 1938 affı, sadece bağışlama değil; kuruluş döneminin keskin cepheleşmesinin artık taşınamayacak kadar eski bir yük haline geldiğini gösteren bir adımdı.
Af sonrasında bazı isimler Türkiye’ye döndü. Refik Halit Karay, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Ref’i Cevat Ulunay gibi tanınmış kişiler, bu sürecin en çok hatırlanan figürleri arasında yer aldı. Ancak birçok kişi dönmedi; bazıları ölmüş, bazıları yurtdışında yeni bir hayat kurmuş, bazıları da Türkiye’ye dönmenin artık kendileri için anlamını yitirdiğini düşünmüştü.
29 Haziran 1938 bu yüzden Cumhuriyet tarihi açısından önemli bir gündür. TBMM’nin kabul ettiği Af Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve 150’likler üzerinden yürüyen eski hesaplaşmaların bir kısmını kapattı. Bu af, genç Cumhuriyet’in kendi düşmanlarını affedecek kadar güçlendiğini gösteren bir işaret olarak da okunabilir; aynı zamanda kuruluş yıllarının ne kadar sert, dışlayıcı ve ağır bedellerle yaşandığını hatırlatan tarihî bir belgedir.
1939 – Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararı aldı, Hatay Devleti tarihe karıştı
29 Haziran 1939’da Hatay Devleti Millet Meclisi olağanüstü toplandı ve Türkiye’ye katılma kararını oy birliğiyle aldı. Böylece 2 Eylül 1938’de kurulan Hatay Devleti, yaklaşık on ay süren kısa varlığının ardından kendi meclis kararıyla sona erdi. Türk Dünyası Ansiklopedisi, 29 Haziran 1939’da Hatay Devleti Millet Meclisi’nin Türkiye’ye ilhak kararı alarak devlete son verdiğini ve yönetimin Türkiye Fevkalade Komiseri Cevat Açıkalın’a devredildiğini aktarır.
Hatay meselesi, Cumhuriyet tarihinin en önemli diplomatik başarılarından biridir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız mandası altındaki Suriye sınırları içinde kalan İskenderun Sancağı, Türkiye için Misak-ı Millî hafızasının en hassas başlıklarından biriydi. Atatürk’ün “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz” sözüyle sembolleşen Hatay davası, savaşla değil, uzun diplomatik mücadeleyle çözüldü.
Süreç 1930’ların ikinci yarısında hızlandı. Fransa’nın Suriye’ye bağımsızlık verme hazırlığı, İskenderun Sancağı’nın geleceğini yeniden gündeme getirdi. Türkiye, bölgenin doğrudan Suriye’ye bırakılmasına karşı çıktı. Mesele Milletler Cemiyeti’ne taşındı. 1937’de Sancak’a özel bir statü verildi; ardından seçimler yapıldı ve 1938’de Hatay Devleti kuruldu. Bu devlet, bağımsız görünse de siyasi yönü açık biçimde Türkiye’ye dönüktü.
Hatay Devleti’nin ömrü kısa sürdü; fakat bu kısa dönem, Türkiye’ye katılım sürecinin hukuki ve diplomatik basamağı oldu. 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının önünü açan antlaşma imzalandı. Bu antlaşmadan birkaç gün sonra, 29 Haziran’da Hatay Meclisi son kararını verdi.
Bu kararın sembolik gücü büyüktü. Çünkü Hatay’ın Türkiye’ye katılması, yalnız sınır değişikliği değildi. Genç Cumhuriyet, savaşsız biçimde, diplomasiyle, uluslararası dengeleri kullanarak bir toprak meselesini kendi lehine çözmüştü. Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulurken Türkiye, Fransa ile çatışmaya girmeden Hatay sorununu sonuçlandırmayı başardı.
Kararın ardından süreç hızla tamamlandı. 7 Temmuz 1939’da TBMM, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul eden kanunu çıkardı. 23 Temmuz 1939’da ise Hatay’da yapılan törenle Fransız bayrağı indirildi, Türk bayrağı çekildi.
Bu olayın Atatürk açısından da özel bir yeri vardır. Hatay meselesi, Atatürk’ün son yıllarında sağlığı ağır biçimde bozulmuşken bizzat takip ettiği dış politika dosyalarından biriydi. Atatürk, Hatay’ın Türkiye’ye katılışını göremedi; 10 Kasım 1938’de hayatını kaybetti. Fakat 1939’daki karar, onun son büyük siyasi hedeflerinden birinin gerçekleşmesi anlamına geliyordu.
29 Haziran 1939 bu yüzden Türkiye tarihi açısından sıradan bir meclis kararı değildir. Hatay Devleti Meclisi’nin oy birliğiyle aldığı karar, Cumhuriyet’in diplomasiyle kazandığı en önemli sonuçlardan birini doğurdu. Hatay, savaşsız bir sınır değişikliğiyle Türkiye’ye katıldı; genç Cumhuriyet’in güney sınırındaki en hassas meselelerden biri böylece kapanmış oldu.
1956 – Marilyn Monroe ile Arthur Miller evlendi; Hollywood yıldızıyla büyük oyun yazarının evliliği dünya magazinine damga vurdu
29 Haziran 1956’da Marilyn Monroe ile Amerikalı oyun yazarı Arthur Miller evlendi. Nikâh, New York eyaletindeki Westchester County Courthouse’da sade bir törenle yapıldı. LIFE arşivi, çiftin 29 Haziran 1956’da iki tanıkla ve foto muhabirleri olmadan evlendiğini aktarır.
Bu evlilik, dönemin magazin dünyası için büyük olaydı. Çünkü bir tarafta Hollywood’un en ünlü yıldızlarından Marilyn Monroe vardı; diğer tarafta Satıcının Ölümü (Death of a Salesman) ve Cadı Kazanı (The Crucible) gibi oyunlarıyla Amerikan tiyatrosunun en güçlü yazarlarından biri kabul edilen Arthur Miller. Popüler kültürle yüksek edebiyat, kırılgan yıldız imajıyla ciddi entelektüel bir kimlik aynı evlilikte buluşmuş gibiydi.
Monroe o sırada yalnız güzelliğiyle değil, kendi kariyerini kontrol etmeye çalışan bir yıldız olarak da konuşuluyordu. Yaz Bekarı (The Seven Year Itch) gibi filmlerle dünya çapında tanınıyor; ama “sarışın bomba” kalıbına hapsedilmekten rahatsızlık duyuyordu. Arthur Miller ise Amerikan toplumunun ahlakını, aile yapısını, ikiyüzlülüğünü ve başarı baskısını sert biçimde eleştiren bir yazardı.
Bu yüzden evlilik daha ilk günden sembolik anlamlarla yüklendi. Kamuoyu bir yandan “Hollywood yıldızı ile büyük yazar” masalına ilgi duydu; diğer yandan bu iki dünyanın gerçekten bir arada yürüyüp yürüyemeyeceğini merak etti. Nitekim evlilik beş yıl sürdü ve çift 1961’de ayrıldı.
Bu evlilik, 1950’ler Amerika’sında şöhretin, edebiyatın, sinemanın, kadın imajının ve özel hayatın nasıl kamusal bir gösteriye dönüştüğünü anlatır. Monroe ile Miller’ın birlikteliği, aşk kadar dönemin kültürel meraklarını da temsil eden bir popüler tarih olayıdır.
1967 – Jayne Mansfield trafik kazasında öldü; Hollywood’un en çok konuşulan yıldızlarından biri trajik biçimde hayatını kaybetti
29 Haziran 1967’de Amerikalı oyuncu Jayne Mansfield, Louisiana’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Mansfield, 1950’ler ve 1960’larda Hollywood’un en çok konuşulan yıldızlarından biriydi. Güzelliği, sansasyonel basın ilgisi, sahne şovları ve magazinle iç içe geçmiş yıldız imajıyla dönemin popüler kültür figürlerinden biri haline gelmişti.
Mansfield çoğu zaman Marilyn Monroe ile aynı yıldız tipinin içinde anılır: Sarışın, gösterişli, basının peşinden koştuğu, Hollywood’un cinsellik ve şöhret algısını taşıyan kadın yıldız. Fakat Mansfield yalnız bu imajdan ibaret değildi. Komedi yeteneği, sahne performansları ve kendisini sürekli gündemde tutmayı bilen tavrıyla Amerikan eğlence dünyasının dikkat çekici isimlerinden biri oldu.
Kaza, 29 Haziran 1967 sabaha karşı meydana geldi. Mansfield’ın içinde bulunduğu otomobil, bir kamyona çarptı. Araçtaki Jayne Mansfield, şoför ve avukatı Sam Brody hayatını kaybetti; arabada bulunan üç çocuk ise kazadan sağ kurtuldu.
Bu ölüm, Hollywood magazin tarihinin en trajik olaylarından biri olarak hafızaya kazındı. Çünkü Mansfield’ın hayatı da ölümü de gazetelerin manşet diline çok uygundu: Şöhret, güzellik, skandal, hızlı yaşam ve ani son. Kazadan sonra anlatılan pek çok şehir efsanesi de onun ölümünü daha sansasyonel hale getirdi. Bu tür abartılı anlatılara temkinli yaklaşmak gerekir; fakat kesin olan, Mansfield’ın ölümünün dönemin basınında çok büyük yer tuttuğudur.
29 Haziran 1967 bu yüzden popüler kültür tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. Jayne Mansfield’ın ölümü, Hollywood’un yıldız üretme ve tüketme biçimini de hatırlatır. Bir dönem ışıkların, kameraların ve magazin sayfalarının merkezinde duran bir isim, genç yaşta trajik bir kazayla hayatını kaybetti.
1969 – Galatasaray Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazandı, Metin Oktay son resmî maçını oynadı
29 Haziran 1969’da Galatasaray, Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda oynanan Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında Göztepe’yi 2-0 yenerek kupayı kazandı. Karşılaşma, 1968-69 sezonunu lig şampiyonu olarak tamamlayan Galatasaray ile Türkiye Kupası’nı kazanan Göztepe arasında oynandı. Galatasaray’a kupayı getiren golleri Gökmen Özdenak ve Ahmet Celović attı.
Bu maçın Galatasaray tarihi açısından asıl duygusal tarafı, Metin Oktay’ın son resmî maçı olmasıdır. “Taçsız Kral” lakabıyla Türk futbolunun en büyük golcülerinden biri haline gelen Metin Oktay, Galatasaray formasını resmî bir karşılaşmada son kez bu finalde giydi. Daha sonra 23 Ağustos 1969’da Fenerbahçe ile Galatasaray arasında onun için özel bir jübile maçı düzenlendi; yani 29 Haziran’daki Göztepe maçı resmî veda, 23 Ağustos’taki Fenerbahçe maçı ise törensel veda olarak düşünülmelidir.
1968-69 sezonu Galatasaray için özel bir sezondu. Takım ligi şampiyon bitirmiş, sezonun sonuna bir de Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı eklemişti. Göztepe ise o yıllarda Türk futbolunun en güçlü Anadolu takımlarından biriydi. Adnan Süvari yönetimindeki İzmir temsilcisi, Türkiye Kupası’nı kazanmış, Avrupa’da da ses getiren sonuçlar almış bir ekipti. Bu yüzden final, dönemin iki güçlü takımını karşı karşıya getiren ciddi bir kupa mücadelesiydi.
Metin Oktay’ın sahada oluşu ise maça bambaşka bir anlam kattı. O, Galatasaray için kulüp sadakatinin, taraftarla duygusal bağ kurmanın ve futbolda romantik kahramanlık çağının simgesiydi. Fenerbahçe’den gelen büyük transfer teklifini geri çevirirken söylediği rivayet edilen “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” sözü, onun etrafındaki efsanenin en bilinen parçalarından biri oldu.
Bu yüzden 29 Haziran 1969’daki Cumhurbaşkanlığı Kupası, yalnız bir kupa finali değildir. Bir dönem kapanırken, Galatasaray en büyük efsanelerinden birini resmî sahneden kupayla uğurlamıştır. Metin Oktay’ın ardından gelen Gökmen Özdenak gibi genç golcüler, Galatasaray’ın yeni dönemine işaret ederken; sahadaki 10 numara, eski dönemin duygusal ağırlığını taşımaya devam ediyordu.
Elbette Metin Oktay’ın asıl vedası birkaç hafta sonra, 23 Ağustos 1969’daki jübile maçında yaşandı. O maçta Galatasaray ile Fenerbahçe karşı karşıya geldi; Metin Oktay ve Can Bartu’nun kısa süreliğine forma değiştirmesi, Türk futbol tarihinin en unutulmaz centilmenlik sahnelerinden biri olarak kaldı. Ama resmî defter açısından bakıldığında, Taçsız Kral’ın son sayfası 29 Haziran’da, Galatasaray’ın Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazandığı finalle kapandı.
29 Haziran 1969 bu yüzden Türk futbolu için nostaljik ve sembolik bir gündür. Galatasaray bir kupa daha kazanmış, Göztepe dönemin güçlü rakibi olarak finalde yer almış, Metin Oktay ise resmî maçlara bir kupayla veda etmiştir. Bazen bir maçın skoru kadar, o maçta kimlerin son kez sahaya çıktığı da tarihe kalır. Bu finalin hafızadaki asıl yeri de buradadır.
1971 – Türkiye haşhaş ekimini yasakladı, Ankara ile Washington arasında büyük kriz başladı
29 Haziran 1971’de Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararla, Türkiye’de haşhaş ekiminin yasaklanması süreci başladı. Bu karar, yalnız bir tarım düzenlemesi değildi; Türkiye-ABD ilişkilerinin en sert başlıklarından birine dönüşecek haşhaş krizinin dönüm noktasıydı. Burada tarih konusunda küçük bir not düşmek gerekir: Bazı kaynaklar kararı 29 Haziran’a, bazıları ise kararın ilanını ya da yayımlanmasını 30 Haziran 1971’e verir.
Haşhaş, Anadolu’da yüzyıllardır ekilen bir üründü. Afyonkarahisar’dan Uşak’a, Kütahya’dan Denizli’ye kadar birçok bölgede çiftçiler için önemli bir gelir kaynağıydı. Haşhaşın tohumu mutfakta, yağı gıdada, kapsülü ise tıbbi amaçlı afyon üretiminde kullanılıyordu. Yani mesele yalnız uyuşturucu kaçakçılığı değildi; köy ekonomisini, geleneksel tarımı ve binlerce ailenin geçimini ilgilendiren büyük bir konuydu.
Fakat 1960’ların sonuna gelindiğinde, Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye ağır baskı yapmaya başladı. Washington’a göre Türkiye’de yasal olarak üretilen afyonun bir bölümü kaçak yollardan dışarı çıkıyor, işlenerek eroine dönüşüyor ve ABD’deki uyuşturucu krizini besliyordu. ABD Dışişleri belgelerinde, Türkiye’nin 1971’de afyon haşhaşı ekimini tamamen yasaklama kararının Amerikan hükümetinin güçlü ısrarı ve Başkan Nixon’ın kişisel girişimleriyle alındığı açıkça belirtilir.
Türkiye açısından tablo daha karmaşıktı. Evet, kaçakçılık sorunu vardı; ama bütün üretimi yasaklamak, kaçakçılar kadar yasal üretici köylüyü de cezalandırıyordu. Üstelik karar, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra kurulan Nihat Erim hükümeti döneminde alındı. Bu da haşhaş yasağının Türkiye’nin askerî müdahale sonrası iç siyasi iklimiyle de ilişkili olduğunu gösterir.
Yasaklama kararı çiftçiler arasında büyük tepki yarattı. Çünkü devlet, yıllardır izin verdiği ve kontrol altında tuttuğu bir ürünü, dış baskılarla tümüyle yasaklamış görünüyordu.
Bu karar, Türkiye’de anti-Amerikan duyguları da besledi. Çünkü kamuoyunun bir bölümü için mesele artık haşhaş değil, egemenlik meselesiydi. Bir tarım ürününün nerede ve nasıl ekileceğine Ankara mı karar verecekti, Washington mu? Bu soru, 1970’lerin Türkiye’sinde sol, milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerde farklı gerekçelerle ama benzer bir öfkeyle karşılık buldu.
Yasak uzun sürmedi. 1974’te Bülent Ecevit başbakanlığındaki hükümet, haşhaş ekimi yasağını kaldırdı; ancak eski yönteme dönülmedi. Haşhaş üretimi kontrollü, lisanslı ve çizilmemiş kapsül sistemiyle yapılmaya başlandı. Böylece afyon sakızının kaçak yollara sapmasını önlemeyi amaçlayan yeni bir model kuruldu.
Yasağın kaldırılması ise bu kez ABD’de tepki yarattı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye uygulanan Amerikan ambargosunda Kıbrıs başlığı öne çıksa da haşhaş krizinin de Washington’daki Türkiye karşıtı havayı güçlendiren unsurlardan biri olduğu sık sık vurgulanır.
29 Haziran 1971 bu yüzden Türkiye yakın tarihi açısından önemli bir gündür. Haşhaş ekimi yasağı, bir tarım ürününün yasaklanmasından çok daha fazlasıydı. Köylünün geçimi, devletin egemenliği, ABD baskısı, uyuşturucu kaçakçılığı, 12 Mart rejimi ve 1970’lerin anti-Amerikan dalgası bu kararda birleşti. Türkiye’nin haşhaş meselesi, tarladan başlayıp diplomasi masasına, oradan da ambargo tartışmalarına uzanan büyük bir krize dönüştü.
1974 – Mikhail Baryshnikov Kanada’da iltica etti; Sovyet balesinin büyük yıldızlarından biri Batı’da yeni bir hayata başladı
29 Haziran 1974’te Sovyet balet Mikhail Baryshnikov, Kanada’nın Toronto kentinde Sovyetler Birliği’ne dönmeme kararı aldı ve Batı’ya iltica etti. Baryshnikov o sırada henüz 26 yaşındaydı; ama çoktan dünyanın en parlak bale yıldızlarından biri kabul ediliyordu. History.com, Baryshnikov’un 29 Haziran 1974’te Toronto’da, Kanada turnesi sırasında KGB gözetiminden sıyrılarak kendisini bekleyen araca bindiğini ve daha sonra Kanada’da siyasi sığınma aldığını aktarır.
Baryshnikov’un ilticası kişisel bir kaçış değildi. Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği, bale, klasik müzik, satranç ve uzay programı gibi alanları ideolojik üstünlük göstergesi olarak da görüyordu. Bolşoy ve Kirov gibi büyük bale toplulukları dünyaya Sovyet kültürünün vitrini olarak sunuluyordu. Bu yüzden Baryshnikov gibi bir yıldızın Batı’ya geçmesi, Moskova için sadece sanatsal değil, siyasi bir prestij kaybıydı.
Burada küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir. Baryshnikov çoğu zaman “Bolşoy Balesi’yle Kanada’dayken iltica etti” diye anılır; fakat kendisi esasen Leningrad merkezli Kirov Balesi’nin yıldızıydı. History.com da onun Toronto’daki gösteriden sonra Kirov Balesi turnesi sırasında kaçtığını belirtir.
Baryshnikov’un ayrılma nedeni yalnız siyasi değildi; hatta kendisi bunu daha çok sanatsal özgürlük meselesi olarak anlattı. Sovyet bale sistemi ona büyük bir teknik disiplin ve klasik repertuvar vermişti; ama Batı’daki modern koreograflarla, farklı dans dilleriyle ve daha özgür bir sahne anlayışıyla çalışmak istiyordu.
İlticadan sonra kariyeri Batı’da hızla büyüdü. Önce Kanada’da sahneye çıktı, ardından American Ballet Theatre ve New York City Ballet gibi dünyanın en önemli kurumlarında dans etti.
Baryshnikov zamanla yalnız klasik balenin değil, modern dansın da büyük isimlerinden biri haline geldi. Twyla Tharp, Jerome Robbins ve George Balanchine gibi koreograflarla çalıştı; daha sonra oyunculuk ve sahne sanatlarının farklı alanlarına da geçti. Bu nedenle 29 Haziran 1974, 20. yüzyıl sahne sanatlarında büyük bir yön değişiminin başlangıcıdır.
1982 – İsrail’in Lübnan işgalinde Beyrut kuşatması ağırlaştı, FKÖ’nün şehirden çıkarılması pazarlığı başladı
29 Haziran 1982’de İsrail’in Lübnan işgali artık Beyrut çevresinde düğümlenmişti. Burada tarih açısından önemli bir düzeltme yapmak gerekir: İsrail Lübnan’ı 29 Haziran’da işgal etmedi; İsrail ordusu “Galile İçin Barış Harekâtı” adıyla Lübnan’a 6 Haziran 1982’de girdi. 29 Haziran’a denk gelen asıl gelişme, Beyrut’ta kuşatılmış durumdaki Filistin Kurtuluş Örgütü güçlerinin şehirden ayrılması için yürütülen pazarlıkların kritik bir aşamaya gelmesiydi.
İsrail’in 1982 Lübnan işgalinin görünen gerekçesi, Lübnan’daki FKÖ varlığını ve kuzey İsrail’e yönelik saldırıları sona erdirmekti. Fakat operasyon kısa sürede sınır güvenliği meselesi olmaktan çıktı. İsrail ordusu güney Lübnan’dan ilerleyerek Beyrut’a kadar dayandı. Savunma Bakanı Ariel Şaron’un çizgisi, FKÖ’yü yalnız sınırdan uzaklaştırmak değil, Lübnan’daki askerî ve siyasi varlığını bütünüyle kırmak yönündeydi.
Beyrut, Haziran sonunda büyük bir kuşatma atmosferine girmişti. Batı Beyrut’ta FKÖ güçleri, Lübnanlı sol ve Müslüman gruplarla birlikte sıkışmıştı. İsrail ise şehre baskıyı artırıyor, havadan bildiriler atarak sivillerin bölgeyi terk etmesini istiyor, bir yandan da FKÖ’nün silahsız biçimde şehirden çıkmasını talep ediyordu. Washington Post’un 29 Haziran 1982 tarihli haberine göre FKÖ ve Lübnanlı yetkililer, FKÖ liderliği ve binlerce gerillanın Beyrut’tan ayrılması konusunda “ilke olarak” anlaşmış; ancak güzergâh, silahlar ve güvenlik garantileri gibi kritik konular hâlâ çözülmemişti.
Bu pazarlığın en sert tarafı, FKÖ’nün şehirden nasıl çıkacağıydı. İsrail, Filistinli savaşçıların silahlarını Lübnan ordusuna bırakmasını ve liderleriyle birlikte Beyrut’u terk etmesini istiyordu. FKÖ ise en azından hafif silahlarla ayrılmayı, güvenli geçiş garantisi almayı ve bunun yalnız İsrail’in insafına bırakılmamasını talep ediyordu. UPI’nin 29 Haziran 1982 tarihli haberinde de Beyrut’a yönelik son bir İsrail saldırısını önleme çabalarının sürdüğü, ancak Lübnanlı Hristiyan milislerin FKÖ’nün “onurlu teslim” planına karşı çıkmasıyla sürecin zorlaştığı aktarılır.
Bu noktada ABD devreye girdi. Başkan Ronald Reagan’ın özel temsilcisi Philip Habib, taraflar arasında arabuluculuk yürüttü. Ama müzakere son derece zor ilerliyordu. İsrail, FKÖ’yü askerî olarak ezmek istiyor; Lübnan hükümeti şehirdeki yıkımın daha da büyümesini önlemeye çalışıyor; FKÖ ise Beyrut’tan çıkmayı kabul etse bile bunu mutlak bir teslimiyet görüntüsüne dönüştürmek istemiyordu.
29 Haziran’daki gelişmeler, nihai çözüm değildi; daha çok uzun ve kanlı bir kuşatmanın diplomatik başlangıç noktalarından biriydi. FKÖ güçlerinin Beyrut’tan fiilen çıkışı ancak 21 Ağustos 1982’de başladı.
FKÖ’nün Beyrut’tan ayrılması, Filistin hareketi açısından büyük bir kırılmaydı. Arafat ve kadroları Lübnan’dan çıktı; FKÖ’nün merkezi daha sonra Tunus’a taşındı. Bu, Filistin mücadelesinin coğrafyasını değiştirdi. FKÖ artık İsrail sınırına yakın güçlü bir askerî üs bölgesinden değil, daha uzak bir sürgün merkezinden hareket etmek zorunda kalacaktı.
Fakat İsrail açısından da savaş beklenen güvenliği getirmedi. Lübnan’da işgal ve yıkım, yeni direniş dinamiklerini doğurdu. FKÖ’nün Lübnan’daki ağırlığı kırılırken, ilerleyen yıllarda Hizbullah’ın yükselişine zemin hazırlayan koşullar oluştu.
1984 – Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ekonomik protokol imzalandı, doğal gaz ortaklığının yolu açıldı
29 Haziran 1984’te Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında karma ekonomik protokol imzalandı. Bu protokol, ilk bakışta teknik bir ticaret ve ekonomi belgesi gibi görünür. Fakat birkaç ay sonra imzalanacak doğal gaz anlaşmasına giden yolu hazırladığı için Türkiye’nin enerji ve dış ticaret tarihinde önemli bir eşiği temsil eder.
1980’lerin ortasında dünya hâlâ Soğuk Savaş düzeni içinde yaşıyordu. Türkiye NATO üyesiydi; Sovyetler Birliği ise Batı bloğunun karşısındaki büyük güçtü. Buna rağmen Ankara ile Moskova arasında ekonomik ilişkiler tümüyle kopuk değildi. 1960’lardan itibaren Sovyet kredileriyle Türkiye’de bazı sanayi tesisleri kurulmuş, iki ülke arasında sanayi, enerji ve ticaret alanlarında dönem dönem iş birliği yapılmıştı. EDAM’ın Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri raporu da 1960’lardan itibaren Sovyet desteğiyle Türkiye’de demir-çelik, alüminyum, rafineri ve enerji yatırımlarına katkı sağlandığını aktarır.
1984’teki protokolü önemli kılan şey, ilişkileri klasik mal takasının ve sınırlı sanayi iş birliğinin ötesine taşıyan yeni bir dönemin habercisi olmasıydı. Türkiye döviz sıkıntısı yaşayan, enerji ihtiyacı büyüyen bir ülkeydi. Sovyetler Birliği ise doğal gazını satmak ve karşılığında Türk malları almak istiyordu. Böylece taraflar, ideolojik ve askerî kamplaşmaya rağmen ekonomi üzerinden yeni bir ortak alan kurmaya başladı.
Bu süreç birkaç ay sonra daha somut hale geldi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın tarihçesine göre, Türkiye ile eski Sovyetler Birliği arasında doğal gaz sevkiyatına dair hükümetlerarası anlaşma 18 Eylül 1984’te imzalandı. Bu anlaşma, Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye doğal gaz alımının temelini attı. Dışişleri Bakanlığı’nın 1984 tarihçesinde de aynı tarihte Ankara’da “SSCB’den Türkiye Cumhuriyeti’ne Doğal Gaz Sevkiyatına Dair Anlaşma”nın ve 1985 yılı mal mübadele protokolünün imzalandığı görülür.
Doğal gaz anlaşmasının modeli de dikkat çekiciydi. Türkiye doğal gaz alacak, ödemelerin bir bölümü ise Türk malları ve hizmetleriyle karşılanacaktı. Yeni Şafak’ın tarih arşivinde de 1984’teki karma ekonomik protokolden sonra yapılan doğal gaz anlaşmasıyla Sovyet tarafının 1987’den başlayarak 25 yıl süreyle Türkiye’ye doğal gaz sevk etmeyi garanti ettiği, Türkiye’nin de bu gazı ithal etmeyi taahhüt ettiği belirtilir.
Bu model, Türk sanayicileri ve müteahhitleri için Sovyet pazarına açılma fırsatı yarattı. EDAM raporu, 1984 doğal gaz anlaşmasının Türk özel sektörüne Sovyet piyasasına girme alanı açtığını ve özellikle Türk müteahhitlerinin daha sonra Rusya ve eski Sovyet coğrafyasında güçlenmesinin zeminlerinden birini oluşturduğunu vurgular.
1984 protokolünün uzun vadeli etkisi büyüktü. 1987’den itibaren Sovyet doğal gazı Türkiye’ye akmaya başladı. Bu hat, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin enerji politikasını, sanayi üretimini, şehirlerin ısınma düzenini ve Rusya ile kurduğu ekonomik bağı doğrudan etkiledi. Başta teknik ve ekonomik görünen bu adım, zamanla Türkiye-Rusya ilişkilerinin en kalıcı başlıklarından biri olan enerji bağımlılığı meselesine dönüştü.
29 Haziran 1984 bu yüzden yalnız iki ülke arasında imzalanmış sıradan bir protokol tarihi değildir. Soğuk Savaş’ın iki ayrı kampında duran Türkiye ile Sovyetler Birliği, ideolojik gerilimi bir kenara bırakıp ekonomi üzerinden yeni bir hat açtı. Bu hat, birkaç ay sonra doğal gaz anlaşmasına, birkaç yıl sonra Sovyet gazının Türkiye’ye akmasına ve sonraki on yıllarda Türkiye-Rusya ilişkilerinin merkezine yerleşecek enerji ortaklığına uzandı.
1986 – Maradona’nın Arjantin’i Batı Almanya’yı yendi, Dünya Kupası’nı kazandı
29 Haziran 1986’da Arjantin, Meksika’daki Azteca Stadı’nda oynanan Dünya Kupası finalinde Batı Almanya’yı 3-2 yenerek dünya şampiyonu oldu. Bu final, aynı zamanda Diego Armando Maradona’nın futbol tarihindeki en büyük turnuvasını taçlandırdığı maçtı.
1986 Dünya Kupası denince akla ilk olarak Maradona gelir. Çeyrek finalde İngiltere’ye attığı biri tartışmalı “Tanrı’nın Eli”, diğeri ise “Yüzyılın Golü” diye anılan iki gol, turnuvanın hafızasını belirlemişti. Ama Arjantin’in kupayı kazanması için yalnız Maradona’nın büyüsü yetmezdi. Finalde karşılarında disiplinli, dirençli ve geri dönmeyi bilen bir Batı Almanya vardı.
Maç Arjantin için iyi başladı. José Luis Brown, 23. dakikada attığı golle takımını 1-0 öne geçirdi. İkinci yarıda Jorge Valdano farkı ikiye çıkardı. Skor 2-0 olduğunda Arjantin kupaya çok yaklaşmış görünüyordu.
Batı Almanya tam da beklenen şeyi yaptı: Pes etmedi. Önce Rummenigge, ardından Völler sahneye çıktı ve skor 2-2’ye geldi. Bir anda final yeniden başladı. Arjantin’in rahat görünen üstünlüğü erimiş, Azteca’daki maç son dakikalara büyük gerilimle taşınmıştı.
Son sözü yine Maradona söyledi; ama bu kez gol atarak değil. 84. dakikada orta sahadan savunmanın arkasına olağanüstü bir pas gönderdi. Jorge Burruchaga boşluğa koştu, kaleci Schumacher’i geçti ve topu ağlara yolladı. Arjantin 3-2 öne geçti.
Bu gol, 1986 finalinin ve Maradona efsanesinin en önemli anlarından biri oldu. Çünkü Maradona o turnuvada sadece gol atan bir yıldız değildi; oyunu gören, rakibi çeken, arkadaşlarını büyüten ve bütün takımın kaderini sırtında taşıyan bir liderdi. Finalde Lothar Matthäus onu sıkı biçimde marke etti; buna rağmen Maradona, tek bir pasla maçın kilidini açmayı başardı.
Arjantin kupayı kazandığında, dünya futbolu da büyük bir hikâyenin tamamlandığını gördü. 1978’de kendi evinde şampiyon olan Arjantin, 1986’da bu kez Maradona’nın liderliğinde zirveye çıktı. Batı Almanya ise 1982’den sonra bir kez daha final kaybetti; ama dört yıl sonra, 1990’da yine Arjantin’in karşısına çıkacak ve bu kez kupayı alacaktı.
29 Haziran 1986 bu yüzden futbol tarihinin en unutulmaz günlerinden biridir. Arjantin Dünya Kupası’nı kazandı; ama asıl hafızaya kazınan şey, Maradona’nın bir turnuvayı neredeyse tek başına mitolojiye dönüştürmesiydi. O gün Azteca’da yalnız bir final oynanmadı; futbolun bir insanın ayaklarında nasıl efsaneye dönüşebileceği görüldü.
1992 – Cezayir Devlet Başkanı Muhammed Budiaf öldürüldü, ülke iç savaşın karanlığına sürüklendi
29 Haziran 1992’de Cezayir Devlet Başkanı Muhammed Budiaf, Annaba kentinde yaptığı konuşma sırasında suikasta uğrayarak öldürüldü. Daha doğru unvanla Budiaf, o sırada Cezayir’i yöneten Yüksek Devlet Konseyi’nin başkanıydı; fakat fiilen ülkenin devlet başkanı konumundaydı.
Muhammed Budiaf sıradan bir siyasetçi değildi. Cezayir’in Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşını yürüten Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin, yani FLN’nin kurucu isimlerinden biriydi. Ancak bağımsızlıktan sonra iktidarı ele geçiren kadrolarla anlaşamadı, Ahmed Ben Bella yönetimine karşı çıktı ve uzun yıllar sürgünde yaşadı. 1960’ların ortasından 1992’ye kadar Fas’ta, ülkesinden uzakta kaldı. Tam da bu yüzden geri çağrılması, Cezayir için “temiz, eski kuşaktan, yıpranmamış bir kurucu baba” arayışıydı.
Cezayir o sırada büyük bir siyasi krizin içindeydi. 1991’de yapılan çok partili parlamento seçimlerinin ilk turunu İslami Selamet Cephesi, yani FIS açık farkla kazanmıştı. Human Rights Watch’un 1992 raporuna göre FIS, ilk turda sonuçlanan 231 sandalyenin 189’unu aldı ve ikinci turda çoğunluğu kazanması bekleniyordu. Ancak ordu müdahale etti, seçim süreci durduruldu, Cumhurbaşkanı Şadli Bencedid istifa etmek zorunda kaldı ve ülke olağanüstü bir yönetim modeline geçti.
Budiaf işte bu ortamda, Ocak 1992’de sürgünden döndürülerek devletin başına getirildi. Ona yüklenen anlam büyüktü: Ordu destekli yeni yönetimin meşruiyet yüzü olacak, yolsuzlukla mücadele edecek, devleti toparlayacak ve İslamcı hareketle ordu arasına sıkışan ülkeye yeni bir yön verecekti. Fakat bu görev neredeyse imkânsızdı. Çünkü Cezayir’de seçimlerin iptali, yıllarca sürecek kanlı bir iç savaşın kapısını açmıştı.
29 Haziran günü Budiaf, Annaba’da bir kültür merkezinin açılışında konuşuyordu. Konuşma televizyondan da yayımlanıyordu. Korumalarından Lambarek Boumaarafi adlı bir subay, resmi anlatıma göre Budiaf’a ateş açtı. Bazı kaynaklarda saldırı öncesinde patlama yaşandığı, ardından Budiaf’ın vurulduğu aktarılır. Suikastın faili resmi olarak yakalandı ve tek başına hareket ettiği açıklandı; fakat Budiaf ailesi ve Cezayir kamuoyunun bir bölümü bu açıklamaya hiçbir zaman tam olarak ikna olmadı.
Bu suikast, Cezayir’in kaderini değiştiren anlardan biridir. Çünkü Budiaf, sadece birkaç ayda geniş bir halk sempatisi toplamıştı. Yolsuzlukla mücadele edeceğini söylüyor, eski rejimin kirlenmiş ilişkilerine dokunabileceği izlenimi veriyordu. Bu nedenle ölümü, “İslamcı şiddetin bir sonucu” olarak da okundu; “devlet içindeki karanlık çıkarların önünü kestiği bir liderin tasfiyesi” olarak da. Kesin olan şudur: Budiaf’ın öldürülmesi, Cezayir’de güven duygusunu paramparça etti.
Suikasttan sonra ülke hızla “Kara On Yıl” diye anılacak şiddet dönemine girdi. Ordu, devlet güvenliği adına sertleşti; silahlı İslamcı gruplar sivilleri, aydınları, gazetecileri, devlet görevlilerini hedef aldı.
29 Haziran 1992 bu yüzden Cezayir’de seçim sandığının, askerî müdahalenin, siyasal İslamın, eski devrimci kuşağın ve devlet içi güç mücadelelerinin kanlı biçimde birbirine girdiği bir kırılma anıdır. Muhammed Budiaf ülkeye “kurtarıcı” gibi çağrılmıştı; ama daha beş ay dolmadan, milyonların gözleri önünde öldürüldü. Onun ölümüyle Cezayir, umuttan çok korkunun konuşulduğu uzun ve karanlık bir döneme girdi.
1995 – Atlantis, Mir’e kenetlendi; Soğuk Savaş sonrası uzay iş birliğinin simgesi oldu
29 Haziran 1995’te Amerikan uzay mekiği Atlantis, Rusya’nın Mir uzay istasyonuna kenetlendi. Bu, Amerikan uzay mekiği programı ile Rus uzay istasyonu Mir arasındaki ilk kenetlenmeydi.
Bu olayın önemi yalnız teknik başarı olmasında değildi. Daha birkaç yıl önce Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği uzay yarışının iki büyük rakibiydi. Ay’a iniş, yörünge yarışları, casus uydular, roket teknolojisi ve prestij mücadelesi Soğuk Savaş’ın en görünür alanlarından birini oluşturmuştu. 1995’te ise Amerikan Atlantis mekiği, Rus Mir istasyonuna kenetleniyor; iki eski rakip uzayda ortak çalışıyordu.
STS-71 görevi bu nedenle Soğuk Savaş sonrası dönemin sembolik anlarından biri oldu. Atlantis, Mir’e mürettebat ve malzeme taşıdı; astronotlar ve kozmonotlar birlikte çalıştı. Görev aynı zamanda daha sonra kurulacak Uluslararası Uzay İstasyonu için de önemli bir hazırlık deneyimiydi. Çünkü farklı ülkelerin uzay araçlarının, sistemlerinin ve ekiplerinin birlikte çalışabilmesi gerekiyordu.
Mir, Sovyet uzay programının en önemli miraslarından biriydi. Uzun süreli uzay yaşamı, yörüngede bakım, bilimsel deneyler ve insan bedeninin uzaydaki dayanıklılığı konusunda büyük deneyim sağlamıştı. Amerikan uzay mekiği programı ise taşıma kapasitesi, mürettebat değişimi ve karmaşık görev kabiliyetiyle öne çıkıyordu. Atlantis-Mir kenetlenmesi, bu iki birikimin birleştiği andı.
29 Haziran 1995 bu yüzden uzay tarihi açısından önemli bir gündür. Dünya’da ideolojik cepheleşme bitmiş, ama uzaydaki rekabet bütünüyle ortadan kalkmamıştı; yine de bu kez yarışın yanına iş birliği eklenmişti. Atlantis’in Mir’e kenetlenmesi, Soğuk Savaş’ın ardından bilimin ve teknolojinin eski düşmanları aynı istasyonda buluşturabileceğini gösterdi.
1999 – Abdullah Öcalan’a idam cezası verildi, Türkiye idam tartışmasının eşiğine geldi
29 Haziran 1999’da Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı idam cezasına çarptırdı. Dava, İmralı Adası’nda görülmüş; Öcalan, eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında “vatana ihanet ve bölücülük” suçlamalarıyla yargılanmıştı.
Bu karar, Türkiye’nin yakın tarihinde bir mahkeme hükmü olarak kalmadı. Öcalan, 15 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmişti. Yakalanması, Türkiye’de yıllardır süren PKK şiddeti nedeniyle büyük bir toplumsal öfke ve aynı zamanda “artık ne olacak?” sorusu yaratmıştı. 1984’ten beri süren çatışmalarda on binlerce insan hayatını kaybetmişti; bu nedenle dava, hukukî olduğu kadar toplumsal ve siyasal bir hesaplaşma anlamı da taşıyordu.
İdam kararı açıklandığında Türkiye iki ağır duygu arasında sıkıştı. Bir tarafta, PKK saldırılarında yakınlarını kaybedenlerin ve geniş bir kamuoyunun “ceza infaz edilsin” talebi vardı. Diğer tarafta, Avrupa Birliği süreci, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, idam cezasının kaldırılması tartışması ve Türkiye’nin demokratik hukuk düzeni iddiası bulunuyordu. Yani Öcalan davası, yalnız bir sanığın kaderi değil; Türkiye’nin idam cezasıyla devam edip etmeyeceği meselesi haline geldi.
Karar daha sonra Yargıtay tarafından onandı; ancak infaz edilmedi. İdam cezasının uygulanabilmesi için TBMM’nin de sürece girmesi gerekiyordu. 2000’de hükümet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecini bekleme yönünde hareket etti. Böylece Türkiye’de hem büyük bir siyasi gerilim doğdu hem de idam cezasının geleceği fiilen askıya alınmış oldu.
2002’de Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında Türkiye, barış zamanında idam cezasını kaldırdı. Ardından Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, 3 Ekim 2002’de Öcalan’ın idam cezasını müebbet hapse çevirdi.
Davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi boyutu da ayrıca önemlidir. AİHM Büyük Dairesi, 12 Mayıs 2005’te Öcalan/Türkiye kararında yargılamanın adil olmadığına ve adil olmayan yargılama sonucunda ölüm cezası verilmesinin insanlık dışı muamele yasağı bakımından ihlal oluşturduğuna hükmetti. Dışişleri Bakanlığı’nın karar açıklamasında da AİHM’nin, adil olmayan yargılama sonucunda ölüm cezası verilmesi nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiği aktarılır.
Bu yüzden 29 Haziran 1999’da verilen karar, Türkiye’de idam cezasının son büyük sınavlarından birini başlattı. Karar, PKK’nın yol açtığı büyük acılarla, Kürt meselesinin çözümsüzlüğüyle, devletin güvenlik refleksiyle, Avrupa hukuk düzeniyle ve Türkiye’nin AB yönelimiyle aynı anda kesişti.
29 Haziran 1999 bu nedenle Türkiye yakın tarihinin en kritik günlerinden biridir. Abdullah Öcalan’a verilen idam cezası infaz edilmedi; birkaç yıl sonra ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi. Ama o karar, Türkiye’de idam cezasının kaldırılmasına giden sürecin en sert, en duygusal ve en tartışmalı kavşağı olarak hafızada kaldı.
2000 – Endonezya’da mültecileri taşıyan Cahaya Bahari feribotu battı, yüzlerce kişi öldü
29 Haziran 2000’de Endonezya’da Cahaya Bahari adlı feribot, Kuzey Maluku’dan Kuzey Sulawesi’deki Manado’ya giderken fırtınalı denizde battı. JICA destekli STRAMINDO raporu, teknede 476 yolcu ve 16 mürettebat bulunduğunu, 29 Haziran 2000’de Siau Adası’nın yaklaşık 60 kilometre doğusunda battığını, 10 kişinin kurtarıldığını ve diğerlerinin öldüğünü ya da kaybolduğunu aktarır.
Bu olay sıradan bir deniz kazası değildi. Cahaya Bahari’deki insanların önemli bölümü, Maluku Adaları’ndaki Müslüman-Hristiyan çatışmalarından kaçan mültecilerdi. Tekne, Halmahera’daki Tobelo’dan yola çıkmıştı. Yolcuların bir kısmı, kısa süre önce saldırıya uğrayan Duma köyünden kaçıyordu.
Kazanın arkasında iki büyük felaket üst üste bindi. Birincisi, Maluku’daki mezhep çatışmalarıydı. 1999’dan itibaren bölgede binlerce insan hayatını kaybetmiş, köyler yakılmış, insanlar adadan adaya kaçmaya başlamıştı. İkincisi ise Endonezya’nın deniz ulaşımındaki yapısal sorunuydu: Çok adalı bir ülkede tekne ve feribotlar hayatî ulaşım aracıydı; fakat denetimsizlik, kapasite aşımı, bakımsız gemiler ve yetersiz can güvenliği büyük kazaları neredeyse kaçınılmaz hale getiriyordu.
Cahaya Bahari’nin kapasitesi de bu sorunu açık biçimde gösteriyordu. CBS haberine göre tekne 250 kişi taşıma iznine sahipti; buna rağmen yolcu ve mürettebat sayısı 492’ye ulaşmıştı. STRAMINDO raporu da kazanın aşırı yolcu alınması nedeniyle meydana geldiğini, kapasitenin yaklaşık yüzde 200 aşıldığını ve teknenin kötü hava koşullarında alabora olduğunu belirtir.
İç çatışmadan kaçan yüzlerce insan, güvenliğe ulaşmaya çalışırken bu kez denizde öldü. Bir katliamdan ya da mezhep savaşından kurtulmuş insanlar, aşırı dolu ve güvenliksiz bir tekneye binmek zorunda kaldılar. Felaket, tam da bu çaresizlik içinde yaşandı.
29 Haziran 2000 bu yüzden yakın dünya tarihinin acı ama az hatırlanan günlerinden biridir. Cahaya Bahari faciası, hem Endonezya’daki Maluku çatışmalarının siviller üzerindeki yıkıcı etkisini hem de deniz güvenliği ihmalinin nasıl yüzlerce cana mal olabileceğini gösterdi.
2002 – Türkiye Dünya Kupası üçüncüsü oldu, futbol tarihimizin en büyük derecesini aldı
29 Haziran 2002’de Türkiye, Japonya ve Güney Kore’nin ev sahipliğinde düzenlenen 2002 FIFA Dünya Kupası’nda, üçüncülük maçında ev sahibi Güney Kore’yi 3-2 yenerek dünya üçüncüsü oldu. Karşılaşma Daegu Dünya Kupası Stadyumu’nda oynandı ve 63 bin 483 seyirci tarafından izlendi.
Bu sonuç, Türk futbol tarihinin en büyük millî takım başarısıydı. Türkiye, Dünya Kupası’na 1954’ten sonra ilk kez katılmıştı. Yani aradan neredeyse yarım yüzyıl geçmiş, millî takım dünya sahnesine uzun bir bekleyişin ardından dönmüştü. Kimse Türkiye’den yarı final beklemiyordu; ama takım turnuva boyunca dirençli, hızlı, inatçı ve özgüvenli bir oyun ortaya koydu.
2002 Dünya Kupası’ndaki yolculuk kolay başlamadı. Türkiye grupta Brezilya’ya yenildi, Kosta Rika ile berabere kaldı, Çin’i yenerek son 16’ya kaldı. Ardından ev sahibi Japonya’yı eledi. Çeyrek finalde Senegal karşısında uzatmalarda gelen altın golle yarı finale çıktı. Yarı finalde yine Brezilya’ya kaybetti; ama turnuvayı bırakmadı. Son maçta Güney Kore karşısına çıktı ve bu kez üçüncülüğü aldı.
Bu başarıyı özel kılan şey, yalnız skorlar değildi. 2002 takımı, Türkiye’de futbol izleyen kuşağın hafızasında ayrı bir yer edindi. Sabah saatlerinde oynanan maçlar, sokaklara taşan sevinç, balkonlara asılan bayraklar, okullarda ve işyerlerinde birlikte izlenen karşılaşmalar, bu turnuvayı sadece sportif bir başarı olmaktan çıkardı. Türkiye, birkaç hafta boyunca kendisini dünyanın en büyük futbol sahnesinde güçlü, görünür ve saygın hissetti.
Üçüncülük maçı da bu duygunun final sahnesi gibiydi. Ev sahibi Güney Kore, turnuvanın büyük sürprizlerinden biriydi; İtalya ve İspanya’yı eleyerek yarı finale kadar gelmişti. Türkiye ise yarı final hayalinin ardından hayal kırıklığına kapılmadan sahaya çıktı.
29 Haziran 2002 bu yüzden Türkiye spor tarihinde özel bir gündür. O gün kazanılan üçüncülük, bir kupadan ya da madalyadan daha fazlasıydı. Türkiye, futbolda dünya ölçeğinde en büyük derecesini elde etti; 2002 yazı, millî takımın bir ülkeye ortak sevinç yaşattığı unutulmaz bir hatıra olarak kaldı.
2003 – Dört Oscar kazanan ve Hollywood’un kadın yıldız kalıbını değiştiren Katharine Hepburn öldü
29 Haziran 2003’te Amerikalı oyuncu Katharine Hepburn, Connecticut’ta hayatını kaybetti. Onu bu listeye almamızın sebebi yalnız “ünlü bir Hollywood yıldızı” olması değil: Hepburn, En İyi Kadın Oyuncu dalında dört Oscar kazanarak oyunculuk kategorilerinde hâlâ ayrıcalıklı bir rekorun sahibi olan ve sinemada güçlü, bağımsız, zeki kadın karakter imajını değiştiren isimlerden biriydi.
Hepburn 1930’larda Hollywood’a girdiğinde, dönemin kadın yıldızlarından beklenen kalıplara pek uymuyordu. Fazla bağımsızdı, sertti, inatçıydı; özel hayatını koruyor, pantolon giymekten taviz vermiyor, basının ve stüdyo sisteminin kendisini şekillendirmesine kolay kolay izin vermiyordu. Bu yüzden bir dönem “gişe zehri” ilan edildi; ama sonra kendi kariyerini yeniden kurmayı başardı.
Hepburn’ün kariyerindeki en önemli dönüşlerden biri Philadelphia Hikâyesi (The Philadelphia Story) oldu. Hepburn önce oyunun sahne haklarını aldı, sonra film uyarlamasıyla Hollywood’a güçlü biçimde döndü. Ardından Afrika Kraliçesi (The African Queen), Beklenmeyen Misafir (Guess Who’s Coming to Dinner), Kış Aslanı (The Lion in Winter) ve Altın Göl (On Golden Pond) gibi filmlerle çok uzun bir kariyeri farklı kuşaklara taşıdı.
Broadway’den sinemaya uzanan kariyerinde Morning Glory, Küçük Kadınlar (Little Women), Tehlikeli Bebek (Bringing Up Baby) ve Philadelphia Hikâyesi (The Philadelphia Story) gibi yapımlarla öne çıktı.
Hepburn’ün Oscar başarısı da sıradan değildir. İlk Oscar’ını 1933 tarihli Morning Glory ile aldı; sonra Beklenmeyen Misafir (Guess Who’s Coming to Dinner), Kış Aslanı (The Lion in Winter) ve Altın Göl (On Golden Pond) ile üç kez daha En İyi Kadın Oyuncu seçildi.
Onu kalıcı yapan şey yalnız ödülleri değildi. Hepburn, ekranda kırılgan süs kadını değil; konuşan, direnen, zekâsıyla karşısındakini zorlayan kadın karakterleri inandırıcı kıldı. Romantik komedide de dramada da “kendi kararını veren kadın” imajını güçlendirdi. Bu nedenle American Film Institute, 1999’da hazırladığı “en büyük Amerikan sinema efsaneleri” listesinde kadın oyuncular arasında Katharine Hepburn’ü ilk sıraya koydu.
29 Haziran 2003 bu yüzden sinema tarihinde önemli bir gündür. Katharine Hepburn yalnız bir yıldız değildi; Hollywood’da kadın oyuncunun nasıl görüneceğine, nasıl konuşacağına, nasıl yaşlanacağına ve nasıl güçlü kalacağına dair kalıpları değiştiren isimlerden biriydi.
2007 – İlk iPhone satışa çıktı; akıllı telefon çağı kitlesel hale geldi
29 Haziran 2007’de ilk iPhone Amerika Birleşik Devletleri’nde satışa çıktı. Apple, iPhone’un 29 Haziran 2007 saat 18.00’de Apple mağazalarında ve AT&T satış noktalarında tüketicilerle buluşacağını duyurmuştu. İlk modelin 4 GB’lık versiyonu 499 dolar, 8 GB’lık versiyonu ise 599 dolar fiyatla satışa sunuldu.
Bu olay, yalnız yeni bir telefonun piyasaya çıkması değildi. iPhone; cep telefonu, müzik çalar ve internet cihazı fikrini tek bir dokunmatik ekranda birleştirerek gündelik hayatı değiştiren ürünlerden biri oldu. O güne kadar akıllı telefonlar vardı; fakat çoğu daha çok iş dünyasına, e-postaya ve fiziksel klavyeye odaklanıyordu. iPhone ise telefonu herkes için taşınabilir bir internet, fotoğraf, müzik, harita, oyun ve iletişim merkezine dönüştürdü.
İlk iPhone bugün kullandığımız akıllı telefonlara göre birçok açıdan eksikti. App Store henüz yoktu; 3G bağlantı desteklemiyordu, kamerası sınırlıydı. Ama dokunmatik ekran deneyimi, parmakla gezinme mantığı, sade arayüzü ve telefonun bilgisayar gibi kullanılabileceği fikri çok güçlüydü. Apple, Eylül 2007’de yaptığı açıklamada iPhone’un satışa çıkışından yalnız 74 gün sonra bir milyonuncu cihazın satıldığını duyurdu.
iPhone’un etkisi birkaç yıl içinde daha da büyüdü. Uygulama ekonomisi, mobil internet, sosyal medya kullanımı, fotoğraf ve video paylaşımı, haber tüketimi, taksi çağırma, bankacılık, alışveriş ve hatta insanların boş zaman alışkanlıkları değişti. Bugün dünyanın büyük bölümü haberleri, ilişkileri, işlerini ve eğlencesini cebindeki ekran üzerinden yönetiyorsa, 29 Haziran 2007 bu dönüşümün en görünür başlangıç tarihlerinden biridir.
Bu yüzden 29 Haziran 2007 teknoloji tarihi açısından özel bir gündür. İlk iPhone, yalnız telefon sektörünü değil; medya düzenini, reklamcılığı, fotoğrafçılığı, müzik dinleme biçimini, sosyal ilişkileri ve dikkat ekonomisini değiştirdi. Akıllı telefon çağı o gün bir mağaza kuyruğuyla başladı; ama kısa sürede bütün dünyanın gündelik hayatına yayıldı.
2007 – Barış Akarsu doğum gününde kaza geçirdi; genç kuşağın sevdiği rockçı beş gün sonra hayatını kaybetti
29 Haziran 2007’de rock müzisyeni ve oyuncu Barış Akarsu, 28. doğum gününü kutladıktan sonra Bodrum’da trafik kazası geçirdi. Ağır yaralanan Akarsu, beş gün yoğun bakımda kaldıktan sonra 4 Temmuz 2007’de hayatını kaybetti.
Barış Akarsu, 29 Haziran 1979’da doğmuştu. Yani kaza, onun doğum gününde meydana geldi. Bu ayrıntı, ölümünü Türkiye’de daha da sarsıcı hale getirdi. Akarsu, Akademi Türkiye yarışmasıyla tanınmış, ardından rock ve Anadolu rock çizgisinde geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştı. Genç yaşına rağmen sahnedeki enerjisi, sıcak tavrı ve özellikle gençler arasında kurduğu bağla sevilen bir isim olmuştu.
Müzik kariyeri çok uzun sürmedi; ama kısa sürede iz bıraktı. Islak Islak, Kimdir O, Amasra, Mavi gibi şarkılarla hatırlandı. Daha sonra Yalancı Yarim dizisinde rol alarak televizyon izleyicisinin de tanıdığı bir yüze dönüştü. Bu yüzden kazası yalnız müzik çevrelerinde değil, geniş izleyici kitlesinde de büyük üzüntü yarattı.
Barış Akarsu’nun ölümü, Türkiye’de 2000’li yılların en çok hatırlanan popüler kültür kayıplarından biridir. Onu sevenler için mesele yalnız genç bir şarkıcının ölümü değildi; daha yolun başında, yükselirken, hayatının en umutlu döneminde kesilen bir hikâyeydi. Doğum gününde yaşanan kaza, bu hikâyeye trajik bir anlam kattı.
2008 – İspanya Avrupa şampiyonu oldu, modern futbolun en baskın dönemlerinden biri başladı
29 Haziran 2008’de İspanya, Viyana’daki Ernst Happel Stadyumu’nda oynanan 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde Almanya’yı 1-0 yenerek Avrupa şampiyonu oldu. Finalin tek golünü 33. dakikada Fernando Torres attı.
Bu final, İspanya için 44 yıllık büyük bekleyişin sonuydu. İspanya daha önce 1964’te Avrupa şampiyonu olmuş, sonra uzun yıllar boyunca büyük turnuvalarda yetenekli ama kırılgan bir takım olarak anılmıştı. 2008’de ise bu algı değişti.
Maçın hikâyesi yalnız skorla anlatılamaz. İspanya, topa sahip olan, oyunu kontrol eden, kısa paslarla rakibi yoran ve sabırla boşluk arayan bir takımdı. Xavi, Iniesta, Senna, David Silva, Cesc Fàbregas ve Torres gibi oyuncularla kurulan bu yapı, yeni bir futbol anlayışının sahneye çıkışıydı. UEFA’nın Euro 2008 dosyasında da İspanya’nın finalde Almanya karşısında oyunu büyük ölçüde domine ettiği, Almanya’nın yalnız bir isabetli şut bulabildiği belirtilir.
O geceki gol de bu dönemin sembollerinden biri oldu. Torres, Alman savunmasının arkasına sarktı, Philipp Lahm’la girdiği koşuda topa yetişti ve kaleci Jens Lehmann’ın üzerinden aşırtarak ağlara gönderdi. Bu gol, İspanya’nın yıllardır eksik kalan final soğukkanlılığını bulduğu andı.
İspanya’nın başında tecrübeli teknik direktör Luis Aragonés vardı. Aragonés, büyük yıldız isimlere bağımlı olmayan, orta sahadaki pas kalitesini merkeze alan, takım bütünlüğünü önceleyen bir yapı kurmuştu. Onun 2008’de kurduğu temel, daha sonra Vicente del Bosque döneminde devam etti. İspanya 2010’da Dünya Kupası’nı, 2012’de yeniden Avrupa Şampiyonası’nı kazanarak futbol tarihinde çok az takımın ulaşabildiği bir egemenlik dönemi yaşadı.
Bu finalin Türkiye açısından da özel bir arka planı vardı. 2008 Avrupa Şampiyonası, Türkiye’nin unutulmaz geri dönüşleriyle yarı finale kadar yürüdüğü turnuvaydı. Millî takım, Almanya’ya yarı finalde son dakikalarda elenmişti. Bu yüzden finalde Almanya’nın karşısında İspanya’nın oluşu, Türkiye’de de ayrı bir ilgiyle izlenmişti.
29 Haziran 2008 bu nedenle yalnız İspanya’nın Avrupa şampiyonluğu değildir. O gece, “turnuvalarda hep bir yerde takılan” İspanya imajı yıkıldı; yerine oyunu kontrol eden, pasla hükmeden, sabırla kazanan büyük bir takım doğdu. 2008 finali, İspanya futbolunun altın çağının başlangıç noktalarından biri olarak tarihe geçti.
2014 – IŞİD “hilafet” ilan etti; Ortadoğu’daki savaş ve küresel terör tehdidi yeni boyut kazandı
29 Haziran 2014’te IŞİD, Irak ve Suriye’de ele geçirdiği bölgeler üzerinde kendi kendine “hilafet” ilan ettiğini duyurdu. Örgüt, adını “İslam Devleti” olarak kullanmaya başladı ve lideri Ebubekir el-Bağdadi’yi “halife” ilan etti.
IŞİD’in ilan ettiği yapı meşru bir devlet ya da İslam dünyasının kabul ettiği bir hilafet değildi. Bu, Irak ve Suriye’deki savaş, otorite boşluğu, mezhep gerilimi ve bölgesel çöküş içinde güçlenen radikal bir terör örgütünün propaganda hamlesiydi.
IŞİD, 2014 yazında özellikle Musul’u ele geçirmesiyle dünya gündemine oturdu. Irak ordusunun bazı bölgelerde hızla çözülmesi, Suriye iç savaşının yarattığı boşluk ve örgütün sosyal medyayı çok etkili kullanması, IŞİD’i yalnız bölgesel değil küresel tehdit haline getirdi.
Bu ilan, örgütün hedefini de değiştirdi. IŞİD artık yalnız Irak ve Suriye’de savaşan bir silahlı yapı gibi görünmek istemiyor; kendisini bütün dünyadaki radikal unsurlar için merkez ilan ediyordu. Bu, El Kaide’ye de meydan okumaydı. IŞİD, kendisini daha vahşi, daha gösterişli, daha hızlı yayılan ve sosyal medya çağının terör örgütü olarak konumlandırdı.
İlanın ardından örgüt, kontrol ettiği bölgelerde ağır insan hakları ihlallerine, toplu infazlara, köleliğe, mezhep temizliğine, kültürel miras yıkımına ve dünya çapında terör saldırılarına imza attı. Özellikle Ezidilere yönelik saldırılar, Musul ve Rakka’daki baskı düzeni, yabancı savaşçı akışı ve propaganda videoları, IŞİD’i 21. yüzyılın en karanlık güvenlik tehditlerinden biri haline getirdi.
29 Haziran 2014 bu yüzden yakın dünya tarihi açısından kritik bir gündür. IŞİD’in kendi kendine ilan ettiği “hilafet”, Ortadoğu’daki savaşların, devlet çöküşlerinin, radikalleşmenin ve küresel terör tehdidinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösterdi. Bu tarih, yalnız Irak ve Suriye için değil, Türkiye dâhil bütün bölge ve dünya güvenliği için sarsıcı sonuçlar doğuran bir kırılma noktasıdır.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

