28 Haziran Tarihte Bugün

100 Dakika Okuma
28 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 28 Haziran

1389 – I. Kosova Savaşı kazanıldı, Osmanlı Balkanlar’da kalıcı güç haline geldi

28 Haziran 1389’da, Osmanlı tarihinin ve Balkan hafızasının en önemli savaşlarından biri Kosova Ovası’nda yaşandı. I. Murad’ın komutasındaki Osmanlı ordusu ile Sırp Prensi Lazar Hrebelyanoviç etrafında toplanan Balkan kuvvetleri karşı karşıya geldi. Savaş, Osmanlı zaferiyle sonuçlandı; fakat iki taraf için de ağır bedeller doğurdu.

Bu savaşın tarihi kaynaklarda bazen 15 Haziran, bazen 28 Haziran olarak geçer. Bunun nedeni takvim farkıdır. Balkan ve Sırp hafızasında savaş, Aziz Vitus Günü anlamına gelen Vidovdan ile birlikte 28 Haziran’da anılır. Bu yüzden Kosova Savaşı, yüzyıllar boyunca tarih, din, milliyetçilik ve hafıza etrafında yeniden yorumlanan büyük bir sembole dönüşmüştür.

Savaşın arka planında Osmanlıların Balkanlar’daki hızlı ilerleyişi vardı. Orhan Gazi döneminde Rumeli’ye geçen Osmanlılar, I. Murad zamanında Edirne’yi merkez haline getirmiş, Sırp, Bulgar ve Bizans dünyası üzerinde büyük bir baskı kurmuştu. Balkan beyleri ve prensleri için Osmanlı artık geçici bir akıncı gücü değil, bölgede kalıcı olmaya başlayan yeni bir imparatorluktu.

Kosova Ovası’nda karşı karşıya gelen kuvvetler yalnız iki hükümdarın ordusu değildi. Osmanlı tarafında Anadolu ve Rumeli kuvvetleri, akıncılar, sipahiler ve padişahın oğulları Bayezid ile Yakub Çelebi’nin komutasındaki birlikler vardı. Karşı tarafta ise Lazar’ın etrafında Sırp soyluları ve Osmanlı ilerleyişinden kaygı duyan Balkan unsurları bulunuyordu.

Savaş kolay olmadı. Osmanlı ordusu başlangıçta zorlandı; özellikle sol kanatta sarsılmalar yaşandı. Ancak Bayezid’in komutasındaki sağ kanadın direnci ve karşı hücumu savaşın sonucunu belirledi. Osmanlı ordusu ağır kayıplar verse de muharebeyi kazandı. Bu zafer, Osmanlıların Balkanlar’daki ilerleyişini durdurmak isteyen güçlere büyük bir darbe vurdu.

Fakat savaşın en çarpıcı yanı, zaferin hemen ardından I. Murad’ın öldürülmesidir. Osmanlı ve Balkan kaynaklarında farklı ayrıntılarla anlatılan bu olaya göre, Miloş Obiliç adlı Sırp savaşçısı savaş alanında I. Murad’a yaklaşarak onu hançerledi. Böylece I. Murad, savaş meydanında öldürülen tek Osmanlı padişahı olarak tarihe geçti.

Sırp Prensi Lazar da savaşın sonunda öldürüldü. Böylece Kosova, iki tarafın da hükümdarını kaybettiği çok ağır bir muharebe oldu. Osmanlılar için bu savaş zaferle, Sırp tarihi için ise kahramanlık, yenilgi, fedakârlık ve millî hafıza anlatısıyla anılır. Lazar, Sırp Ortodoks geleneğinde kutsal bir figüre dönüştü; Kosova ise Sırp kimliğinin en derin sembollerinden biri haline geldi.

Osmanlı tarafında ise savaşın hemen ardından taht meselesi ortaya çıktı. I. Murad’ın ölümünden sonra Bayezid hızla padişah ilan edildi. Kardeşi Yakub Çelebi’nin öldürülmesi, Osmanlı hanedan tarihinde taht mücadelesinin ne kadar sertleşebileceğini gösteren erken ve acı örneklerden biri oldu. Bu olay, ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı’da kardeş katli tartışmalarının tarihî arka planı içinde de anılacaktı.

  1. Kosova Savaşı’nın sonucu, Balkanlar için belirleyici oldu. Osmanlılar bu zaferle Sırp prensliklerini ve bölgedeki diğer güçleri giderek Osmanlı nüfuzu altına aldı. Bizans ise artık neredeyse tamamen Osmanlı baskısıyla çevrili bir devlet haline geldi. İstanbul’un 1453’teki fethine giden uzun yolun Balkan ayağı, bu zaferle daha da güçlendi.

Bu savaşın hafızası yüzyıllar boyunca canlı kaldı. Osmanlılar için I. Murad “Hüdavendigâr” ve savaş meydanında şehit düşen gazi padişah olarak anılır. Sırplar için Kosova, kaybedilmiş ama kutsallaştırılmış bir savaşın adı oldu. 19. ve 20. yüzyıllarda Balkan milliyetçilikleri yükselirken Kosova anlatısı yeniden canlandı; 20. yüzyılın sonunda yaşanan Kosova krizlerinde bile 1389’un hatırası siyasal söylemlerde yer buldu.

1389 – Osmanlı’yı Balkan gücüne dönüştüren padişah I. Murad öldü

28 Haziran 1389’da, Osmanlı Devleti’nin üçüncü padişahı I. Murad hayatını kaybetti. “Hüdavendigâr” unvanıyla da anılan I. Murad, Osmanlı tarihinin en kritik hükümdarlarından biridir. Çünkü onun döneminde Osmanlı, Anadolu’nun batısında büyüyen bir beylik olmaktan çıktı; Rumeli’ye yerleşen, Balkan devletlerini kendisine bağlayan ve Avrupa siyasetinde kalıcı güç haline gelen bir devlete dönüştü.

  1. Murad, Orhan Gazi’nin oğluydu. Babasının ölümünden sonra tahta geçtiğinde Osmanlı artık Bursa merkezli güçlü bir beylikti; fakat henüz imparatorluk çapında bir siyasi yapı değildi. I. Murad’ın hükümdarlığı boyunca asıl yön Balkanlar oldu. Edirne, Filibe, Serez, Sofya, Niş ve çevresindeki gelişmeler, Osmanlı’nın Rumeli’de, yerleşen ve düzen kuran bir devlet haline geldiğini gösterdi.

Edirne’nin Osmanlı dünyasındaki yükselişi de I. Murad döneminin en önemli sonuçlarından biridir. Devletin asıl merkezi Bursa olsa da I. Murad, Edirne’de saray yaptırarak burayı Rumeli fetihlerinin idari ve askerî merkezi haline getirdi. Böylece Osmanlı’nın yüzü kalıcı biçimde Balkanlara döndü. Edirne, daha sonra uzun süre Osmanlı siyasetinin ve seferlerinin en önemli merkezlerinden biri olacaktı.

  1. Murad’ın döneminde Osmanlı yalnız toprak kazanmadı; yönetim biçimi de güçlendi. Rumeli’de fethedilen bölgelerde timar düzeni yerleştirildi, yerli askerî unsurların bir kısmı Osmanlı sistemine dahil edildi. Bu politika, Balkanlarda direnci kırarken Osmanlı ordusunu ve idaresini de bölgeye daha kalıcı biçimde bağladı.

Bu dönemde Osmanlı diplomasisi de genişledi. I. Murad, Anadolu beylikleriyle yalnız savaş yoluyla değil, evlilik, ittifak ve bağlılık ilişkileriyle de mücadele etti. Germiyanoğulları ve Karamanoğullarıyla kurulan akrabalık ilişkileri, Hamidili bölgesinin Osmanlı nüfuzuna girmesi ve Karaman üzerine yapılan seferler, onun Anadolu’da da üstünlük kurmaya çalıştığını gösterir.

  1. Murad’ın hükümdarlığı, Osmanlı ordusunun daha düzenli bir yapıya kavuştuğu dönemlerden biri olarak da önem taşır. Kapıkulu sistemi, timarlı sipahiler, uç beyleri ve merkezî otorite arasındaki denge bu dönemde daha belirgin hale geldi. Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa gibi devlet adamları hem askerî hem idarî yapılanmada etkili oldu. Bu kadrolar, Osmanlı’nın fetih gücünü kalıcı devlet düzenine dönüştüren isimlerdi.

Onun döneminde Bizans da Osmanlı karşısında eski gücünü büyük ölçüde kaybetti. Bizans imparatorları, kimi zaman Osmanlı desteğine ihtiyaç duyan, kimi zaman Osmanlı’ya bağlılık gösteren bir konuma düştü. Balkan prenslikleri de benzer biçimde haraç ödeyen, seferlerde asker gönderen ya da Osmanlı üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan yapılar haline geldi.

  1. Murad’ın padişahlığı, sertlik ve devlet aklı bakımından da erken Osmanlı tarihinin dikkat çekici örneklerinden biridir. Oğlu Savcı Bey’in isyanı, hanedan içinde iktidar mücadelesinin ne kadar acımasız olabileceğini gösterdi. I. Murad, devletin devamı ve tahtın güvenliği söz konusu olduğunda çok sert tedbirler almaktan çekinmeyen bir hükümdardı.

Bugün I. Murad daha çok Kosova Savaşı’ndaki ölümüyle hatırlanır. Fakat onu yalnız savaş meydanındaki sonuyla anmak eksik olur. O, Osmanlı tarihinin yönünü değiştiren padişahtır. Bursa’dan Edirne’ye uzanan hattı kurmuş, Rumeli’yi Osmanlı siyasetinin merkezine taşımış, Balkan devletleri üzerinde üstünlük sağlamış ve Osmanlı’yı bir beylikten bölgesel imparatorluk adayına dönüştürmüştür.

28 Haziran 1389’da I. Murad’ın ölümü, Osmanlı’da fetih, devletleşme, hanedan disiplini ve Balkan hâkimiyeti bakımından yeni bir dönemin kapandığı gündü. Tahta geçen oğlu Yıldırım Bayezid, babasından artık çok daha geniş, daha iddialı ve Avrupa ile Anadolu arasında büyük güç olmaya yürüyen bir devlet devraldı.

1598 – İlk modern atlası hazırlayan Abraham Ortelius öldü

28 Haziran 1598’de, Flaman haritacı ve coğrafyacı Abraham Ortelius hayatını kaybetti. Ortelius, modern anlamda atlas fikrinin kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir. Onun 1570’te yayımladığı Theatrum Orbis Terrarum, yani Dünya Sahnesi, farklı bölgelerin haritalarını aynı kitap içinde, benzer ölçü ve düzende bir araya getiren ilk büyük modern atlas oldu.

Ortelius 1527’de Antwerp’te doğdu. O yıllarda Antwerp, Avrupa ticaretinin ve matbaacılığının en canlı merkezlerinden biriydi. Yeni kıtaların keşfi, deniz ticareti, sömürge yolları ve bilimsel merak, haritalara büyük bir değer kazandırmıştı. Bir harita yalnız yol göstermek için değil, dünyanın nasıl kavrandığını göstermek için de önemliydi.

Ortelius önce harita renklendirme, kitap ve harita ticaretiyle uğraştı. Zamanla dönemin ünlü coğrafyacıları, matbaacıları ve haritacılarıyla ilişki kurdu. Gerardus Mercator gibi büyük isimlerle tanışması, onun coğrafyaya daha sistemli bir gözle bakmasını sağladı. Ortelius’un asıl dehası, farklı kaynaklardan gelen haritaları düzenli, karşılaştırılabilir ve okunabilir bir bütün haline getirmesindeydi.

1570’te Antwerp’te basılan Theatrum Orbis Terrarum, bu yüzden haritacılık tarihinde büyük bir dönüm noktası sayılır. Kongre Kütüphanesi, Ortelius’un bu eserini modern anlamda ilk gerçek atlas olarak niteler: Aynı biçimde hazırlanmış harita sayfaları ve açıklayıcı metinler tek bir kitapta toplanmıştı. Böylece dünya, ilk kez okurun önüne düzenli bir “haritalar kitabı” olarak çıkıyordu.

Bugün atlas fikri bize çok sıradan gelir. Okulda, evde ya da dijital ekranlarda haritaya bakmak olağandır. Fakat 16. yüzyılda bu büyük bir yenilikti. Ortelius’tan önce haritalar çoğu zaman dağınık, farklı boyutlarda, farklı ölçeklerde ve ayrı ayrı dolaşımdaydı. Ortelius onları bir kitap düzenine soktu. Haritayı yalnız uzmanların değil, meraklı okurların, tüccarların, yöneticilerin ve eğitimli insanların kullanabileceği bir bilgi nesnesine dönüştürdü.

Ortelius’un atlası yalnız kendi çizimlerinden oluşmuyordu. Dönemin pek çok haritacısının çalışmalarından yararlandı ve kaynaklarını belirtmeye önem verdi. Bu da onu aynı zamanda coğrafi bilgiyi toplayan, düzenleyen ve yayımlayan bir editör gibi gösterir. Kongre Kütüphanesi, atlasın 1570’teki ilk baskısından sonra Ortelius’un eseri ölümüne kadar düzenli biçimde genişlettiğini ve yeniden bastığını aktarır.

Ortelius’un ilginç yönlerinden biri de kıtaların bir zamanlar birbirine bitişik olabileceği fikrini erken bir sezgi olarak dile getirmesidir. 1596’da yayımlanan çalışmasında, Amerika, Avrupa ve Afrika kıyılarının biçimsel benzerliklerine dikkat çekerek kıtaların geçmişte birleşik olabileceğini düşündü. Bu fikir, modern levha tektoniği teorisinden yüzyıllar önce ortaya atılmış dikkat çekici bir gözlemdi.

Elbette Ortelius bugünkü anlamda bilimsel bir kıta kayması teorisi kurmuş değildi. Ama haritaya dikkatle bakan bir gözün, yalnız sınırları ve şehirleri değil, dünyanın yapısına dair büyük soruları da fark edebileceğini gösterdi. Bu yüzden onun mirası eski güzel haritalardan ibaret değildir; dünyayı bütün olarak düşünme biçimidir.

Ortelius 1598’de Antwerp’te öldüğünde, Avrupa’da haritacılık artık yeni bir çağa girmişti. Hollanda ve Flaman haritacılığı, 17. yüzyılda altın dönemini yaşayacaktı. Deniz ticareti, keşifler, imparatorluklar, savaşlar ve bilimsel merak, haritaları çağın en değerli bilgi araçlarından biri haline getirecekti.

Abraham Ortelius’un ardından kalan atlas fikri, dünyayı tek tek parçalar halinde değil, bir bütün olarak görme alışkanlığının başlangıcı oldu. Bugün elimizdeki atlasların, okul haritalarının ve hatta dijital harita kültürünün uzak köklerinde onun açtığı bu yol vardır.

1712 – Halk egemenliği fikrini değiştiren Rousseau doğdu

28 Haziran 1712’de, modern siyaset düşüncesinin en etkili isimlerinden Jean-Jacques Rousseau Cenevre’de doğdu. Rousseau, sadece bir filozof değildi; halk egemenliği, yurttaşlık, özgürlük, eğitim ve toplum sözleşmesi üzerine düşünceleriyle modern dünyanın siyasi dilini değiştiren büyük isimlerden biriydi.

Rousseau’nun yaşadığı 18. yüzyıl, Avrupa’da aklın, bilimin, eşitlik fikrinin ve eski düzen eleştirisinin güçlendiği Aydınlanma çağıydı. Fakat Rousseau, Aydınlanma’nın her ilerleme fikrine de kolayca teslim olmadı. Ona göre insanı yalnız akıl ve uygarlık kurtarmıyordu; toplumun kurduğu eşitsizlikler, mülkiyet ilişkileri ve sahte saygınlık düzeni insanı bozabiliyordu.

En ünlü eserlerinden Toplum Sözleşmesi, modern siyaset tarihinin en çok tartışılan kitaplarından biri oldu. Rousseau bu eserde egemenliğin kralda, soylularda ya da ayrıcalıklı bir sınıfta değil, halkta olması gerektiğini savundu. “Genel irade” kavramıyla, meşru siyasal düzenin ancak yurttaşların ortak iradesine dayanabileceğini anlattı.

Bu düşünce, sonraki yıllarda Fransız Devrimi’nin ve modern cumhuriyet fikrinin en güçlü kaynaklarından biri haline geldi. Rousseau doğrudan bir devrim lideri değildi; ama onun yazdıkları, “halk”, “yurttaş”, “egemenlik”, “özgürlük” ve “eşitlik” kelimelerinin siyasi anlamını derinden etkiledi.

Rousseau’nun etkisi yalnız siyasetle sınırlı kalmadı. Emile adlı eseriyle eğitim üzerine de çok etkili fikirler ortaya koydu. Çocuğun doğasına, deneyimle öğrenmesine ve baskıcı eğitim anlayışına karşı geliştirdiği düşünceler, modern eğitim tartışmalarının da erken kaynaklarından biri sayılır.

Elbette Rousseau’nun mirası tartışmasız değildir. Genel irade fikri, bir yandan halk egemenliğinin kapısını açarken, diğer yandan çoğunluk adına bireyin bastırılması tehlikesi açısından da yüzyıllardır tartışılır. Bu yüzden Rousseau, yalnız “özgürlük filozofu” değil, modern siyasetin en verimli ama en problemli düşünürlerinden biri olarak da okunur.

28 Haziran 1712 bu yüzden fikir tarihi açısından önemli bir gündür. Rousseau’nun doğumu, kralların ve aristokrasinin dünyasından halk egemenliği, yurttaşlık ve modern demokrasi tartışmalarına uzanan büyük düşünsel dönüşümün başlangıç noktalarından biridir.

1838 – Kraliçe Victoria taç giydi, bir çağa adını verecek hükümdarlık başladı

28 Haziran 1838’de, Birleşik Krallık Kraliçesi Victoria, Londra’daki Westminster Abbey’de düzenlenen törenle taç giydi. Victoria aslında bir yıl önce, 20 Haziran 1837’de tahta çıkmıştı; o sırada 18 yaşındaydı. Taç giyme töreni yapıldığında ise 19 yaşına basmış genç bir kraliçeydi.

Victoria’nın taç giyme töreni büyük bir halk gösterisine dönüştü. Londra sokakları kalabalıklarla doldu; insanlar genç kraliçeyi görmek için saatlerce bekledi. Tören Westminster Abbey’de yapıldı ve yaklaşık beş saat sürdü. Bugünün ölçüleriyle bile uzun sayılacak bu tören, dönemin bütün ihtişamını, protokol karmaşasını ve monarşinin halka kendini yeniden gösterme arzusunu taşıyordu.

Victoria tahta çıktığında İngiliz monarşisinin itibarı çok güçlü değildi. Önceki hükümdarların özel hayatları, siyasi krizler ve saray çevresindeki skandallar kraliyete olan güveni sarsmıştı. Genç Victoria, bu yıpranmış imajın üzerine geldi. Taç giyme töreni, yalnız yeni bir hükümdarın kutsanması değil, monarşinin kendini gençlik, ahlak, sadelik ve süreklilik fikriyle yenileme fırsatıydı.

Victoria’nın hükümdarlığı, kısa sürede bir kraliçenin kişisel iktidarı olmaktan çıktı ve bütün bir çağa adını verdi. “Viktorya Çağı” diye anılan dönem, sanayileşmenin hızlandığı, demiryollarının yayıldığı, Britanya İmparatorluğu’nun dünya ölçeğinde büyüdüğü, orta sınıf ahlakının ve aile fikrinin güçlendiği bir dönem oldu.

Ama bu çağ yalnızca bir ilerleme ve ihtişam hikâyesi değildir. Victoria döneminde İngiltere büyük bir sanayi ve imparatorluk gücüne dönüşürken, işçi sınıfının kötü çalışma koşulları, sömürgecilik, yoksulluk, çocuk emeği ve sınıf eşitsizliği de dönemin karanlık yüzünü oluşturdu. Bir yanda buhar makineleri, demiryolları, sergiler ve imparatorluk gururu; diğer yanda madenlerde, fabrikalarda, yoksul mahallelerde ağır bir hayat vardı.

Kraliçe Victoria’nın özel hayatı da kamu imajının önemli bir parçası oldu. Prens Albert ile evliliği, aile hayatı ve çocukları, kraliyetin “aile kurumu” etrafında yeniden saygınlık kazanmasına katkı sağladı. Albert’in 1861’deki ölümünden sonra Victoria uzun süre yas tuttu; siyah giysileri ve kamusal hayattan çekilişi de kraliçenin imajını derinden etkiledi.

1862 – Şinasi Tasvîr-i Efkâr’ı çıkardı, Osmanlı basınında fikir gazeteciliği güç kazandı

28 Haziran 1862’de, Tanzimat edebiyatının ve Osmanlı basın tarihinin öncü isimlerinden Şinasi, Tasvîr-i Efkâr gazetesini yayımlamaya başladı. Gazetenin ilk sayı tarihi bazı kaynaklarda 27 Haziran olarak da geçer; ancak 28 Haziran kaydı da edebiyat ve basın tarihi kaynaklarında kullanılmaktadır. Tarih tartışması bir yana, Tasvîr-i Efkâr’ın Osmanlı basınındaki yeri tartışmasızdır.

Tasvîr-i Efkâr, Osmanlı ülkesinde yayımlanan ilk Türkçe gazetelerden biriydi. Takvîm-i Vekâyi, Cerîde-i Havâdis ve Tercümân-ı Ahvâl’den sonra gelen bu gazete, yalnız haber vermekle yetinmedi; fikir üretmeyi, kamuoyu oluşturmayı ve okura dünyaya başka bir gözle bakmayı öğretmeyi amaçladı.

Şinasi daha önce Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl’i çıkarmıştı. Bu gazete, ilk özel Türkçe gazete olarak büyük bir adım olmuştu. Ancak Şinasi bir süre sonra oradan ayrıldı ve kendi gazetesi Tasvîr-i Efkâr’ı kurdu. Bu yeni gazete, onun dil, toplum, hukuk, kamuoyu ve modernleşme konusundaki düşüncelerini daha güçlü biçimde yansıttı.

Gazetenin adı bile önemlidir: “Tasvîr-i Efkâr”, yani fikirlerin tasviri, düşüncelerin görünür kılınması. Bu ad, Şinasi’nin gazeteyi nasıl gördüğünü anlatır. Ona göre gazete, devlet duyurularını yayımlayan ya da günlük haber aktaran bir kâğıt değildi; halkın ne düşündüğünü, neye ihtiyaç duyduğunu, hangi meseleler üzerinde durması gerektiğini gösteren bir araçtı.

Şinasi’nin en büyük yeniliklerinden biri dildi. Tasvîr-i Efkâr’da mümkün olduğunca sade, anlaşılır bir Türkçe kullanmaya çalıştı. Bu, o dönem için çok önemliydi. Çünkü gazete yalnız seçkinlerin değil, okuma yazma bilen daha geniş bir kesimin anlayabileceği bir dil kurmak zorundaydı. Şinasi, modern Türkçe nesrin ve düşünce dilinin oluşumunda bu nedenle özel bir yere sahiptir.

Tasvîr-i Efkâr, kısa sürede genç aydınlar için bir okul gibi çalıştı. Namık Kemal, Ahmed Vefik Paşa, Sâmipaşazâde Suphi gibi isimler gazetenin çevresinde yer aldı. Şinasi’nin 1865’te Paris’e gitmesinden sonra gazeteyi Namık Kemal yönetti. Böylece gazete, Yeni Osmanlılar kuşağının fikir dünyasına da zemin hazırladı.

Gazetenin sayfalarında yalnız siyasi yazılar değil, eğitim, dil, tarih, bilim, dış dünya, şehir hayatı ve toplumsal meseleler de yer aldı. Bazı yazılar önce gazetede tefrika edildi, daha sonra kitap haline getirildi. Bu yönüyle Tasvîr-i Efkâr, gazetenin modern edebiyat ve düşünce hayatı için nasıl bir merkez olabileceğini gösterdi.

Elbette Tasvîr-i Efkâr’ı bugünkü anlamda sınırsız özgür bir gazete gibi düşünmemek gerekir. Osmanlı basını, devlet denetimi, sansür ve siyasi baskı altında gelişiyordu. Şinasi de bu sınırların içinden konuşmak zorundaydı. Fakat onun yaptığı şey yine de önemlidir: Gazeteyi, halk ile devlet arasında fikir taşıyan, okuru eğiten, dili sadeleştiren ve kamuoyu fikrini güçlendiren bir mecraya dönüştürdü.

28 Haziran 1862 bu yüzden Türk basın ve edebiyat tarihi açısından önemli bir gündür. Şinasi’nin Tasvîr-i Efkâr’ı, yalnız bir gazete değil, Tanzimat kuşağının modern düşünce, sade dil ve kamuoyu arayışının en güçlü yayın organlarından biri oldu.

1880 – Demir zırhlı kanun kaçağı Ned Kelly yakalandı

28 Haziran 1880’de, Avustralya tarihinin en ünlü kanun kaçaklarından Ned Kelly, Victoria eyaletindeki Glenrowan’da polisle yaşanan uzun kuşatmanın ardından yakalandı. Kelly ve çetesi, yalnız işledikleri suçlarla değil, kendilerini yoksul halkın yanında gösteren anlatıları, polisle girdikleri çatışmalar ve en sonunda üzerlerine giydikleri demir zırhlarla popüler tarihin en tuhaf figürlerinden biri haline geldi.

Ned Kelly’nin hikâyesi, bugünün ölçüleriyle bakıldığında hem suç hem efsane hem de halk anlatısıdır. Kelly çetesi, 1878’de Stringybark Creek’te üç polis memurunun öldürülmesi nedeniyle aranıyordu. Ardından banka soygunları, rehin alma olayları ve polise karşı açık meydan okumalar geldi. Avustralya kırsalındaki yoksul İrlandalı yerleşimcilerle İngiliz kökenli otorite arasındaki gerilim, Kelly’nin halkın bir bölümünde “isyancı kahraman” gibi görülmesine yol açtı. Ama bu romantik anlatı, onun aynı zamanda kanlı suçlara karışmış bir figür olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Glenrowan’daki son çatışma, Kelly efsanesinin en sinematografik bölümüdür. Çete, polis trenini raydan çıkarmayı planladı; kasabada insanları rehin aldı ve kendisini son hesaplaşmaya hazırladı. Fakat plan bozuldu. Polis bölgeyi sardı. Sabaha karşı başlayan çatışmada Kelly çetesinin üyeleri Dan Kelly, Steve Hart ve Joe Byrne öldü. Ned Kelly ise kurşun geçirmeyen metal zırhıyla polislerin karşısına çıktı.

Bu zırh, onu neredeyse bir halk masalı yaratığına çevirdi. Başında metal miğfer, gövdesinde ağır demir levhalar vardı. Polis kurşunları zırha çarpıyor, Kelly bir süre ayakta kalmayı başarıyordu. Fakat zırh bacaklarını korumuyordu. Sonunda bacaklarından vuruldu ve yere düştü. Böylece Avustralya tarihinin en meşhur kanun kaçağı canlı yakalandı.

Ned Kelly, Ekim 1880’de Melbourne’da yargılandı. Mahkeme onu polis memuru Thomas Lonigan’ı öldürmekten suçlu buldu. On binlerce kişinin af dilekçesi imzalamasına rağmen karar değişmedi. 11 Kasım 1880’de Melbourne Gaol’de idam edildi.

Ned Kelly’nin ardından kalan miras hâlâ tartışmalıdır. Kimileri onu sömürge düzenine başkaldıran yoksul halk kahramanı olarak görür; kimileri ise polis öldüren bir suçlu olduğunu hatırlatır. Ama tartışmasız olan şudur: Demir zırhıyla son kez polislerin karşısına çıkan Ned Kelly, yalnız Avustralya tarihine değil, dünya popüler kültürüne de kazınmış en tuhaf kanun kaçağı imgelerinden birini bıraktı.

1885 – Türk musikisinin büyük bestekârı Hacı Arif Bey öldü

28 Haziran 1885’te, klasik Türk musikisinin en önemli bestekârlarından Hacı Arif Bey İstanbul’da hayatını kaybetti. Asıl adı Mehmed Arif olan sanatçı, özellikle şarkı formundaki eserleriyle Türk musikisinin 19. yüzyıldaki en güçlü ve en sevilen isimlerinden biri oldu.

Hacı Arif Bey, 1831’de İstanbul Eyüp’te doğdu. Daha çocuk yaşta sesiyle dikkat çekti. Musikideki yeteneği fark edilince dönemin önemli hocalarından ders aldı; zamanla saray çevresine girdi. Sultan Abdülmecid döneminde Muzıka-yı Hümâyun’a alındı ve Harem-i Hümâyun’da meşk hocalığı yaptı. Bu görevler, onun hem besteci hem de icracı olarak saray musikisi içinde yetişmesini sağladı.

Onu Türk musikisinde özel kılan şey, şarkı formuna getirdiği canlılık ve yaygınlıktır. 19. yüzyılda şehir hayatı, aşk, ayrılık, hüzün, özlem ve gündelik duygular musikide daha görünür hale gelirken, Hacı Arif Bey bu duyguları kısa, akılda kalıcı, derin ve etkileyici şarkılarla anlattı. Bu yüzden onun eserleri yalnız saray çevresinde değil, zamanla geniş halk kesimlerinin hafızasında da yer buldu.

Hacı Arif Bey’in bestelerinde güçlü bir melodik akış, sade ama etkili bir duygu dili ve söyleyenin sesini öne çıkaran bir yapı vardır. O, yalnız nota üzerinde eser yazan bir besteci değil, aynı zamanda büyük bir hanendeydi. Sesinin güzelliği, hafızasının kuvveti ve icradaki tavrı, onu döneminin en seçkin musikişinasları arasına yerleştirdi.

Hacı Arif Bey’in özel hayatı da bestelerine yansıyan fırtınalı duygularla anılır. Saray çevresiyle ilişkileri, aşkları, kırgınlıkları, zaman zaman gözden düşmesi ve yeniden saraya alınması, onun etrafında romantik ve dramatik bir sanatçı imgesi oluşturdu. Fakat bu hikâyelerden bağımsız olarak, geride bıraktığı eserler Türk musikisinin en kalıcı repertuvarlarından birini meydana getirdi.

Kürdilihicazkâr makamının gelişiminde de onun adı özellikle anılır. “Gurûb etti güneş dünya karardı” mısrasıyla başlayan şarkısı hem sanatçının son dönemine hem de musikideki hüzünlü üslubuna dair sembolik eserlerden biri olarak hatırlanır. Eyüpsultan Belediyesi’nin biyografisinde, Hacı Arif Bey’in 4 Ramazan 1301, yani 28 Haziran 1885 günü vefat ettiği ve Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı hazîresine defnedildiği aktarılır.

Bugün Hacı Arif Bey denince akla yalnız eski bir saray bestekârı gelmez. Onun şarkıları, klasik Türk musikisinin duygusal damarını bugüne taşıyan eserlerdir. Aşkı, ayrılığı, gururu, kırgınlığı ve içli şehir hayatını müzikle anlatan büyük bir geleneğin en parlak temsilcilerinden biri olarak yaşamaya devam eder.

28 Haziran 1885 bu yüzden Türk musikisi için önemli bir gündür. Hacı Arif Bey’in ölümü, 19. yüzyıl Osmanlı müzik dünyasının en güçlü seslerinden birinin susmasıydı; fakat besteleri, Türk musikisinin en sevilen şarkıları arasında varlığını sürdürdü.

1914 – Saraybosna’da iki kurşun sıkıldı, dünya savaşa sürüklendi

28 Haziran 1914’te, Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek, Saraybosna’da Gavrilo Princip adlı Bosnalı Sırp genç tarafından öldürüldü. İlk bakışta Balkanlar’daki bir suikast gibi görünen bu olay, birkaç hafta içinde Avrupa’yı, ardından dünyayı I. Dünya Savaşı’na sürükleyen büyük zincirin ilk halkasına dönüştü.

Franz Ferdinand, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tahtının varisiydi. Saraybosna ziyareti, imparatorluğun 1908’de ilhak ettiği Bosna-Hersek’teki askerî manevraları denetlemek ve bölgedeki otoriteyi göstermek amacı taşıyordu. Fakat ziyaretin tarihi son derece hassastı: 28 Haziran, Sırp tarihinde büyük anlam taşıyan Vidovdan, yani Kosova Günü’ydü. 1389 I. Kosova Savaşı’nın hatırası, Sırp milliyetçiliği için çok güçlü bir semboldü. Avusturya veliahdının tam o gün Saraybosna’da bulunması, Balkanlardaki gerilimi daha da yüklü hale getiriyordu.

Saraybosna sokaklarında Franz Ferdinand’a karşı birden fazla suikastçı hazırlanmıştı. Genç Bosna çevresinden gelen bu kişiler, Avusturya-Macaristan yönetimine karşı Güney Slav halklarının özgürlüğünü savunduklarını düşünüyorlardı. Sırbistan’daki Kara El örgütüyle bağlantılar da suikastın arka planındaki en tartışmalı başlıklardan biri oldu. Ancak olay yalnız bir örgütün eylemiyle açıklanamayacak kadar karmaşıktı; Balkan milliyetçilikleri, imparatorluk rekabeti, Sırbistan-Avusturya gerilimi ve Avrupa ittifak sistemi zaten patlamaya hazır durumdaydı.

O sabah ilk saldırı başarısız oldu. Nedeljko Çabrinoviç adlı suikastçı, Franz Ferdinand’ın konvoyuna bomba attı; fakat bomba hedef aracı değil, arkadaki araçlardan birini etkiledi. Arşidük ve eşi saldırıdan kurtuldu. Buna rağmen program iptal edilmedi. Franz Ferdinand belediye binasına gitti; daha sonra yaralıları ziyaret etmek üzere hastaneye gitmek istedi.

Tam bu noktada tarihin en meşhur rastlantılarından biri yaşandı. Konvoyun güzergâhında karışıklık oldu. Araç yanlış yola girdi, durdu ve geri manevra yapmaya çalıştı. O sırada Gavrilo Princip, neredeyse tesadüfen çok yakın mesafedeydi. Silahını çekti ve ateş etti. Kurşunlardan biri Franz Ferdinand’a, diğeri eşi Sophie’ye isabet etti. İkisi de kısa süre içinde hayatını kaybetti.

Suikast, Avrupa’da büyük bir diplomatik krizi başlattı. Avusturya-Macaristan, saldırıdan Sırbistan’ı sorumlu tuttu. Almanya’nın desteğini aldıktan sonra Sırbistan’a çok ağır bir ültimatom verdi. Sırbistan bazı şartları kabul etti, bazılarını reddetti. 28 Temmuz 1914’te Avusturya-Macaristan Sırbistan’a savaş ilan etti. Ardından ittifak sistemi devreye girdi: Rusya Sırbistan’ın yanında harekete geçti, Almanya Rusya’ya ve Fransa’ya savaş açtı, İngiltere de Almanya’nın Belçika üzerinden ilerlemesi üzerine savaşa girdi.

Bu yüzden Franz Ferdinand suikastını “I. Dünya Savaşı’nın tek nedeni” gibi anlatmak doğru olmaz. Savaşın arkasında emperyal rekabet, silahlanma yarışı, sömürge çekişmeleri, milliyetçilik, Balkan krizleri ve büyük devletler arasındaki güvensizlik vardı. Ama Saraybosna’daki suikast, bütün bu gerilimin patlamasına yol açan kıvılcım oldu. Avrupa zaten barut fıçısıydı; 28 Haziran’da o fıçı ateş aldı.

Savaşın sonuçları dünyayı değiştirdi. Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Rusya ve Almanya imparatorlukları çöktü. Milyonlarca insan öldü. Haritalar yeniden çizildi. Ortadoğu’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Avrupa içlerine kadar birçok coğrafyanın kaderi değişti. I. Dünya Savaşı’nın bıraktığı siyasi, ekonomik ve psikolojik yıkım ise II. Dünya Savaşı’na giden yolu da hazırladı.

Franz Ferdinand ve Sophie’nin ölümü, popüler tarih anlatılarında çoğu zaman “bir yanlış dönüş dünyanın kaderini değiştirdi” cümlesiyle hatırlanır. Bu anlatı biraz basit olsa da olayın dramatik yönünü iyi gösterir. Bir imparatorluk veliahdının şehir turu, başarısız bir bombalama, yanlış rota, bir köşede bekleyen genç suikastçı ve birkaç hafta içinde seferber olan milyonlarca asker…

28 Haziran 1914 bu yüzden modern dünya tarihinin en sarsıcı günlerinden biridir. Saraybosna’da sıkılan iki kurşun yalnız iki insanı öldürmedi; imparatorlukların, sınırların, halkların ve 20. yüzyılın kaderini değiştiren büyük savaşın kapısını açtı.

1919 – Versailles Antlaşması imzalandı, I. Dünya Savaşı bitti ama yeni bir öfkenin tohumu atıldı

28 Haziran 1919’da, I. Dünya Savaşı’nın galipleri ile Almanya arasında Versailles Barış Antlaşması imzalandı. İmza töreni, Paris yakınlarındaki Versailles Sarayı’nın ünlü Aynalı Galeri’sinde yapıldı. Tarihin ironisi büyüktü: Bundan tam beş yıl önce, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya Veliahdı Franz Ferdinand öldürülmüş ve dünya savaşa sürüklenmişti. Beş yıl sonra aynı gün, savaş resmen sona erdirilmeye çalışılıyordu.

Versailles Antlaşması, Paris Barış Konferansı’nın en önemli ürünüdür. Masada başlıca galip devletler vardı: Fransa, İngiltere, ABD ve İtalya. Almanya ise görüşmelerde gerçek anlamda söz sahibi değildi. Antlaşma taslağı Alman delegasyonuna sunuldu; ağır şartlar karşısında Berlin’de büyük tepki doğdu. Fakat galip devletler, Almanya imzalamazsa savaşın yeniden başlayabileceğini hissettirdi. Sonunda Alman temsilciler antlaşmayı imzalamak zorunda kaldı.

Antlaşmanın Almanya’ya yüklediği şartlar çok ağırdı. Almanya Alsace-Lorraine’i Fransa’ya geri verdi, Polonya’ya toprak kaybetti, denizaşırı sömürgelerini yitirdi. Ren bölgesi askerden arındırıldı. Alman ordusunun sayısı sınırlandı; ağır silahlar, deniz gücü ve hava kuvvetleri ciddi biçimde kısıtlandı.

Versailles’ın en tartışmalı maddelerinden biri savaş suçu ve tazminat meselesiydi. Almanya, savaşın yol açtığı zararların sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakıldı. Bu madde, Alman kamuoyunda büyük bir aşağılanma duygusu yarattı. Almanya’nın ödeyeceği tazminatlar sonraki yıllarda ekonomik ve siyasi krizin en yakıcı başlıklarından biri haline geldi.

Galip devletler açısından Versailles, savaşın yaralarını kapatma ve Almanya’nın bir daha Avrupa’yı tehdit etmesini önleme girişimiydi. Özellikle Fransa, 1871’de Almanya karşısında yaşadığı yenilginin ve I. Dünya Savaşı’nda uğradığı büyük yıkımın ardından güvenlik istiyordu. İngiltere Almanya’nın çok fazla ezilmesini istemese de denge arıyordu. ABD Başkanı Woodrow Wilson ise Milletler Cemiyeti ve uluslararası iş birliği fikriyle daha idealist bir barış düzeni kurmak istiyordu.

Nitekim Versailles Antlaşması’nın içinde Milletler Cemiyeti Sözleşmesi de yer aldı. Ama bu yeni uluslararası düzen daha baştan zayıf doğdu. ABD Senatosu antlaşmayı onaylamadı ve Amerika Birleşik Devletleri, Milletler Cemiyeti’ne katılmadı. Böylece Wilson’ın hayal ettiği barış sistemi, en güçlü destekçilerinden biri olmadan yola çıkmış oldu.

Almanya’da ise Versailles, “barış”tan çok “dayatma” olarak algılandı. Alman milliyetçileri antlaşmayı “Diktat” diye niteledi. Weimar Cumhuriyeti, daha doğarken bu ağır mirasla karşı karşıya kaldı. Ekonomik krizler, hiperenflasyon, işsizlik, siyasi şiddet ve Versailles’a duyulan öfke, ilerleyen yıllarda Adolf Hitler ve Nazi hareketi tarafından ustaca kullanıldı.

Bu yüzden Versailles Antlaşması’nı yalnız I. Dünya Savaşı’nı bitiren belge olarak görmek eksik olur. Antlaşma, savaşı hukukî olarak sonlandırdı; fakat Avrupa’da kalıcı ve adil bir barış düzeni kurmakta başarısız oldu. Almanya’yı zayıflatmak istedi ama Alman toplumunda intikam, aşağılanma ve revizyon arzusunu büyüttü. Yeni sınırlar çizdi ama birçok bölgede azınlık sorunlarını çözemedi.

Osmanlı Devleti açısından da Versailles doğrudan imzalanan bir antlaşma değildi; fakat aynı barış düzeninin parçasıydı. Almanya’ya Versailles, Avusturya’ya Saint-Germain, Bulgaristan’a Neuilly, Macaristan’a Trianon, Osmanlı’ya ise Sevr dayatılacaktı. Bu nedenle Versailles sistemi, yalnız Almanya’nın değil, bütün eski imparatorluklar dünyasının yeniden paylaşılması anlamına geliyordu.

28 Haziran 1919 bu yüzden modern dünya tarihinin en önemli günlerinden biridir. Versailles Sarayı’nda imzalanan antlaşma, I. Dünya Savaşı’nı resmen bitirdi; ama Avrupa’ya gerçek bir barış getiremedi. Aynalı Galeri’de atılan imzalar, bir savaşın sonunu ilan ederken, yirmi yıl sonra patlayacak çok daha büyük bir savaşın gölgesini de taşıyordu.

1921 – İzmit kurtuldu, Kocaeli’de işgalin en ağır perdesi kapandı

28 Haziran 1921’de İzmit, İngiliz ve Yunan işgalinin ardından Türk kuvvetlerinin denetimine geçti. Millî Mücadele’nin Kocaeli bölgesindeki en önemli dönüm noktalarından biri olan bugün, İzmit’in düşman işgalinden kurtuluş tarihi olarak anılır.

İzmit, Millî Mücadele yıllarında sıradan bir şehir değildi. İstanbul’un hemen yanı başında, Anadolu’ya açılan yolların üzerinde, demiryolu ve körfez hattıyla stratejik öneme sahipti. İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan geçiş bölgesinde yer aldığı için hem İngilizlerin hem Yunan kuvvetlerinin dikkatle kontrol etmek istediği yerlerden biriydi.

Mondros Mütarekesi’nden sonra bölgede işgal baskısı giderek arttı. İzmit ve çevresi önce İngilizlerin, daha sonra Yunan birliklerinin denetimine girdi. İşgal yalnız askerî bir varlık anlamına gelmiyordu; köylerde baskı, korku, göç, çatışma ve yerel halkın günlük hayatını altüst eden ağır bir dönem yaşandı.

Kocaeli bölgesinde bu işgale karşı yerel direniş de güçlüydü. Yahya Kaptan, İpsiz Recep, Kara Fatma, Ahmet Fuat Bey ve bölgedeki Kuvâ-yı Milliye unsurları, İstanbul’a bu kadar yakın bir hatta Millî Mücadele’nin tutunması için önemli roller üstlendi. Servetiye Cephesi, Bahçecik çevresindeki direniş ve köylerdeki örgütlenme, Kocaeli’nin aynı zamanda direnen bir bölge olduğunu gösterdi.

1921 Haziranı’na gelindiğinde Yunan kuvvetleri İzmit’te tutunmakta zorlanıyordu. Türk kuvvetlerinin baskısı artmış, Yunan birlikleri çekilme hazırlıklarına başlamıştı. Yunanlılar çekilirken kendileriyle birlikte hareket eden yerli Rumları ve bazı grupları da gemilere bindirerek İzmit’ten çıkardılar.

27 Haziran’da Mürettep Kolordu Komutanlığı, birliklerine ileri keşif taarruzu yapma; Yunan kuvvetlerinin zayıf bulunması halinde harekâtı ciddi bir taarruza dönüştürerek Seymen İskelesi ile İzmit’i ele geçirme emri verdi. Ardından 28 Haziran 1921 sabahı Sakarya Bölge Komutanlığı emrindeki süvari birliği İzmit’e girdi.

Şehir büyük bir direnişle karşılaşmadan kurtarıldı. Bu durum, Yunan birliklerinin şehirde artık kalamayacağını anlayarak çekilmiş olmasının sonucuydu. Fakat bu, kurtuluşun önemini azaltmaz. İzmit’in geri alınması hem askerî hem siyasi bakımdan çok değerliydi. Çünkü Ankara’daki Millî Mücadele hareketi, İstanbul’un yanı başındaki stratejik bir kapıyı yeniden denetimi altına almış oldu.

İzmit’in kurtuluşu, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde Anadolu’daki mücadele açısından moral değeri de taşıyordu. Yunan ordusu henüz büyük taarruz gücünü koruyordu; birkaç ay sonra Sakarya hattına kadar ilerleyecekti. Böyle bir dönemde İzmit’in kurtarılması, Millî Mücadele’nin yalnız iç Anadolu’da değil, Marmara’nın kıyısında da varlık gösterdiğini ortaya koydu.

Kurtuluşun ardından İzmit yeniden Türk idaresine geçti. İşgalin yaraları hemen sarılamadı; şehir ve çevresi savaşın, göçlerin, çatışmaların ve yıkımın izlerini uzun süre taşıdı. Ancak 28 Haziran, Kocaeli hafızasında işgal günlerinin kapandığı ve şehrin yeniden kendi kaderine sahip çıktığı gün olarak yer etti.

Bugün 28 Haziran, İzmit için yalnız resmî bir kurtuluş yıldönümü değildir. Aynı zamanda Kocaeli’nin Millî Mücadele’deki yerini, İstanbul’a yakın bir bölgede verilen direnişi, yerel kahramanları ve bağımsızlık fikrinin şehir hafızasındaki karşılığını hatırlatan özel bir gündür.

1933 – Cumhuriyet, eski eserleri korumak için özel bir komisyon kurdu

28 Haziran 1933’te, Türkiye’de eski eserlerin korunması için Bakanlar Kurulu kararıyla özel bir komisyon kuruldu. Bu gelişme, bugünkü anlamıyla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun kuruluşu değildir; fakat Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarihî mirasın korunması yolunda atılan önemli kurumsal adımlardan biridir.

Cumhuriyet’in ilk döneminde yeni devlet bir yandan modern şehirler, yollar, okullar ve kamu binaları kurmaya çalışıyor; bir yandan da Osmanlı’dan ve daha eski Anadolu uygarlıklarından kalan tarihî mirasla nasıl ilişki kuracağını belirliyordu. Eski eserler artık yeni Türkiye’nin kültür ve kimlik politikasının da parçasıydı.

1930’larda tarih, arkeoloji, müzecilik ve eski eserlerin korunması devletin daha yakından ilgilendiği alanlar haline geldi. Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu, kazılar, müzelerin geliştirilmesi ve Anadolu uygarlıklarına verilen önem, bu dönemin kültür politikasını gösteriyordu. 28 Haziran 1933’te kurulan komisyon da bu geniş çerçevenin içinde değerlendirilmelidir.

Bu komisyon, eski eserlerin korunması konusunda uzman görüşü oluşturmayı ve koruma tedbirlerini belirlemeyi amaçlıyordu. Kaynaklarda komisyonun üyeleri arasında arkeoloji, mimarlık, müzecilik, fotoğraf ve tescil alanlarından uzmanların yer aldığı görülür. Bu bile, eski eser koruma meselesinin belgelemek, tespit etmek, onarmak, şehir planlamasıyla ilişkilendirmek ve bilimsel bilgiye dayandırmak gerektiğini gösterir.

Türkiye’de kültürel mirası koruma düşüncesi elbette 1933’te başlamadı. Osmanlı döneminde Asar-ı Atika nizamnameleriyle eski eserlerin korunmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştı. Cumhuriyet döneminde ise bu birikim yeni devletin kurumları içinde yeniden şekillendi. 1931’de eski eserlerin korunma önlemlerini belirlemek için bir komisyon kurulmuş, 1933’te ise koruma meselesi daha somut uzmanlık çalışmalarıyla desteklenmişti.

Daha sonraki yıllarda bu alan daha da kurumsallaşacaktı. 1951’de Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu kuruldu. 1983’te çıkarılan 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile koruma sistemi yeni bir yapıya kavuştu; taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının tespiti, tescili, korunması ve denetlenmesi için bugünkü kurullara uzanan zemin oluştu.

Bu yüzden 28 Haziran 1933’ü doğru adla anmak önemlidir. O gün “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu” kurulmadı; fakat Cumhuriyet, eski eserlerin korunmasını uzmanlık gerektiren bir devlet meselesi olarak ele alan önemli bir komisyon kurdu. Bu adım, Türkiye’de kültürel mirasın korunmasına giden uzun kurumsallaşma yolunun erken halkalarından biri oldu.

1936 – Yeşilçam’ın “Küçük Hanımefendi”si Belgin Doruk doğdu

28 Haziran 1936’da, Türk sinemasının unutulmaz yıldızlarından Belgin Doruk dünyaya geldi. Zarafeti, duru güzelliği, yüzündeki meşhur beni ve romantik melodramlardaki kırılgan ama güçlü kadın karakterleriyle 1950’ler ve 1960’ların en sevilen Yeşilçam yüzlerinden biri oldu.

Belgin Doruk’un sinemaya girişi, dönemin klasik yıldız keşif hikâyelerinden birini taşır. Henüz çok gençken, 1952’de Yıldız dergisi ile İstanbul Film’in düzenlediği yarışmaya katıldı ve birinci seçildi. Aynı yarışmada erkeklerde Ayhan Işık da öne çıkmıştı. Böylece Yeşilçam’ın ileride çok sevilecek iki ismi, neredeyse aynı kapıdan sinemaya adım attı.

Doruk, kısa sürede yapımcıların ve seyircinin dikkatini çekti. İlk filmlerinden sonra özellikle romantik dramalar ve salon melodramlarıyla geniş bir hayran kitlesi kazandı. Onun perdedeki görüntüsü, Yeşilçam’ın “temiz, zarif, iyi aile kızı” imgesinin en güçlü örneklerinden birine dönüştü.

Belgin Doruk denince akla ilk gelen yapımlardan biri Küçük Hanımefendi serisidir. Bu filmler, yalnız onun lakabını belirlemekle kalmadı; aynı zamanda 1960’lar Türk sinemasının duygusal, naif ve seyirciyle kolay bağ kuran dünyasını da temsil etti. Ayhan Işık’la kurduğu ikili, Yeşilçam’ın en sevilen romantik eşleşmelerinden biri olarak hafızaya kazındı.

Doruk, Zeki Müren’le birlikte rol aldığı filmlerle de büyük ilgi gördü. O dönemin sinemasında müzik, melodram ve yıldız cazibesi birbirinden ayrı düşünülemezdi. Belgin Doruk da bu dünyanın hem zarif hem hüzünlü yüzlerinden biri oldu.

Ancak onun hikâyesi yalnız parlak bir yıldızlık hikâyesi değildir. Yeşilçam’ın çok hızlı tüketen düzeni, özel hayatındaki dalgalanmalar, sağlık sorunları ve zamanla sinemadan uzaklaşması, Belgin Doruk’un hayatına hüzünlü bir gölge düşürdü. Seyircinin belleğinde ise daima genç, zarif, kırılgan ve ışıklı haliyle kaldı.

Belgin Doruk, 26 Mart 1995’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında onlarca film, Yeşilçam’ın altın dönemine ait unutulmaz sahneler ve “Küçük Hanımefendi” adıyla yaşayan bir sinema imgesi bıraktı.

1945 – Türk sinemasının “Sultan”ı Türkân Şoray doğdu

28 Haziran 1945’te, Türk sinemasının en büyük yıldızlarından Türkân Şoray İstanbul’da doğdu. Oyuncu, senarist, yönetmen ve yazar kimliğiyle yalnız Yeşilçam’ın değil, Türkiye’nin popüler kültür hafızasının en güçlü isimlerinden biri haline geldi.

Türkân Şoray’ın sinemaya girişi genç yaşta oldu. Komşusu Emel Yıldız aracılığıyla film setlerine gitti; kısa süre sonra Yeşilçam’ın dikkatini çekti. 1960 yapımı Köyde Bir Kız Sevdim filmiyle sinemaya adım attı. Henüz çok gençti ama kamera karşısındaki duruşu, bakışları ve doğal oyunculuğu onu kısa sürede fark edilir kıldı.

1960’lardan itibaren Türkân Şoray, Yeşilçam’ın en çok sevilen kadın yıldızlarından biri oldu. Fatma Girik, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın’la birlikte Türk sinemasının “dört yapraklı yonca”sı içinde anıldı. Ancak Şoray’ın seyirciyle kurduğu bağ çok özel bir yere oturdu. Ona “Sultan” denmesi, yalnız güzelliğinden ya da ününden değil; seyircinin gözünde temsil ettiği duygusal güçten, asaletten ve kalıcılıktan geldi.

Türkân Şoray’ın filmleri, Türkiye’nin değişen toplumsal hayatını da yansıttı. Kimi zaman yoksul ama onurlu bir genç kadın, kimi zaman aşkı için direnen bir sevgili, kimi zaman aile baskısıyla, sınıf farkıyla, namus anlayışıyla, erkek egemen düzenle mücadele eden bir karakter olarak perdeye çıktı. Onun yüzünde Yeşilçam melodramının hem masumiyeti hem öfkesi hem de acısı vardı.

Acı HayatVesikalı YarimSelvi Boylum Al YazmalımDönüşSultanBodrum Hâkimi, Cemo, Baraj ve daha pek çok film, Türkân Şoray’ın sinemadaki yerini belirleyen yapımlar arasında sayılır. Özellikle Selvi Boylum Al Yazmalım, “Sevgi neydi? Sevgi emekti” cümlesiyle kuşaklar boyunca hatırlanan bir aşk ve vicdan hikâyesine dönüştü.

Şoray, yalnız oyuncu olarak değil, yönetmen olarak da Türk sinemasında iz bıraktı. 1972 yapımı Dönüş filmiyle yönetmenliğe geçti. Bu, dönemin erkek egemen sinema ortamında önemli bir adımdı. Kadın karakterlerin iç dünyasını, acısını ve direncini anlatma biçimi, onun yönetmenlik denemelerine de yansıdı.

Türkân Şoray denince akla gelen bir başka başlık da “Şoray Kanunları”dır. Bu ifade, onun sinemada hangi sahnelerde yer alacağına, öpüşme ve yakınlaşma sahnelerine dair koyduğu sınırlarla popülerleşti. Bu kurallar zaman zaman tartışılsa da bir kadın yıldızın kendi imajı ve kariyeri üzerinde söz sahibi olma çabası olarak da okunabilir.

Şoray’ın kariyeri, Yeşilçam’ın yükselişi, dönüşümü ve gerilemesiyle birlikte ilerledi. Siyah beyaz filmlerden renkli melodramlara, salon filmlerinden toplumsal gerçekçi tonlara, televizyon dönemine ve nostalji kültürüne kadar uzanan geniş bir zaman diliminde varlığını korudu.

28 Haziran, Türk sineması için bu yüzden özel bir gündür. Türkân Şoray’ın doğumu, Türkiye’de sinema seyircisinin belleğine yerleşmiş büyük bir yıldızın, bir dönemin ve “Sultan” diye anılan benzersiz bir sinema figürünün başlangıcıdır.

1945 – Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu öldü

28 Haziran 1945’te, gazeteci, yazar ve siyasetçi Yunus Nadi Abalıoğlu hayatını kaybetti. Cumhuriyet gazetesinin kurucusu ve ilk başyazarı olan Yunus Nadi, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına uzanan süreçte kalemiyle ve siyasi faaliyetleriyle etkili olmuş önemli basın figürlerinden biriydi.

Yunus Nadi, 1879’da bugün Muğla’nın Fethiye ilçesi olan Mekri’de doğdu. Genç yaşta gazeteciliğe ilgi duydu; II. Abdülhamit döneminde muhalif fikirleri nedeniyle tutuklandı ve Midilli’ye sürgüne gönderildi. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü ve gazeteciliğe daha etkin biçimde devam etti.

Onun asıl tarihî ağırlığı, Millî Mücadele yıllarında ortaya çıktı. İstanbul basınının önemli bir bölümünün işgal koşullarında baskı altında kaldığı dönemde Yunus Nadi, Anadolu’daki direnişi destekleyen gazeteciler arasında yer aldı. Mustafa Kemal Paşa’nın mücadelesini kamuoyuna anlatan, Ankara merkezli yeni siyasetin sesini duyurmaya çalışan isimlerden biri oldu.

Yunus Nadi, Anadolu Ajansı’nın kuruluşunda da rol aldı. 6 Nisan 1920’de kurulan Anadolu Ajansı, Millî Mücadele’nin sesini duyurmak, doğru haber akışını sağlamak ve işgal altındaki İstanbul merkezli bilgi tekelini kırmak için büyük önem taşıyordu. Yunus Nadi’nin bu süreçteki yeri, onu Millî Mücadele’nin haber ve propaganda cephesinde çalışan önemli aktörlerden biri haline getirdi.

Siyasetle ilişkisi de güçlüydü. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda ve ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev yaptı. Böylece hem gazeteci hem siyasetçi kimliğiyle, imparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş döneminin içinde doğrudan yer aldı.

1924’te Cumhuriyet gazetesini kurması ise Yunus Nadi’nin adını Türk basın tarihine kalıcı biçimde yazdırdı. Gazete, 7 Mayıs 1924’te yayın hayatına başladı. Cumhuriyet Vakfı tarihçesinde de gazetenin Yunus Nadi tarafından kurulduğu ve ilk sayının 7 Mayıs 1924’te yayımlandığı belirtilir.

Cumhuriyet gazetesi, adından da anlaşılacağı gibi yeni rejimin fikrî atmosferi içinde doğdu. Yunus Nadi’nin kaleminde gazete, Cumhuriyet devrimlerini savunan, laiklik, modernleşme ve yeni devletin ilkeleri etrafında konumlanan bir yayın organı olarak şekillendi. Bu yönüyle gazete, erken Cumhuriyet’in fikir mücadelesinin de parçası oldu.

Yunus Nadi, 1936’ya kadar Cumhuriyet’in başyazarlığını sürdürdü; daha sonra gazetenin tek sahibi haline geldi. Anadolu Ajansı’nın anma haberinde, onun 66 yıllık ömrünün 46 yılını gazetecilikle geçirdiği ve uzun süren hastalığının tedavisi için gittiği Cenevre’de 28 Haziran 1945’te öldüğü aktarılır.

Elbette Yunus Nadi’nin mirası yalnız övgüyle anlatılacak bir kişisel başarı hikâyesi değildir. O, basınla siyasetin iç içe geçtiği, gazeteciliğin çoğu zaman açıkça taraf tuttuğu bir dönemin insanıydı. Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisine yakınlığı, iktidarla ilişkisi ve gazetecilik anlayışı farklı dönemlerde tartışılmıştır. Fakat bu tartışmalar, onun Türk basın tarihindeki yerini küçültmez; tam tersine, basının modern Türkiye’nin kuruluş sürecindeki rolünü anlamak için Yunus Nadi’yi önemli kılar.

28 Haziran 1945 bu yüzden Türk basını açısından önemli bir gündür. Yunus Nadi’nin ölümü, Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan gazetecilik kuşağının en belirgin temsilcilerinden birinin sahneden çekilişiydi. Ardında ise Türkiye’nin en uzun soluklu gazetelerinden biri olan Cumhuriyet’i ve erken Cumhuriyet basın tarihinin tartışmalı ama etkili bir mirasını bıraktı.

1948 – Tito Stalin’e başkaldırdı, Yugoslavya Sovyet çizgisinden koptu

28 Haziran 1948’de Yugoslavya, Komünist Partisi Cominform’dan çıkarıldı. Bu karar, Soğuk Savaş tarihinin en önemli kırılmalarından biriydi. Çünkü ilk kez iktidardaki bir komünist lider, Stalin’in Doğu Avrupa üzerindeki mutlak otoritesine açık biçimde direnmiş oldu.

Yugoslavya lideri Josip Broz Tito, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı partizan direnişinin lideri olarak büyük bir meşruiyet kazanmıştı. Savaştan sonra Yugoslavya’da sosyalist bir yönetim kurdu; ancak ülkesini Moskova’nın sıradan bir uydusu haline getirmek istemedi. Stalin ise Doğu Avrupa’daki bütün komünist partilerin Sovyet çizgisine tam bağlı kalmasını istiyordu.

Gerginlik kısa sürede büyüdü. Moskova, Tito’yu milliyetçilikle, ideolojik sapmayla ve Sovyet çizgisinden uzaklaşmakla suçladı. Yugoslav liderliği ise kendi devrimci meşruiyetine, savaş deneyimine ve bağımsız politika hakkına dayanıyordu.

Bu kopuş, komünist dünyanın tek merkezden yönetilen yekpare bir blok olmadığını gösterdi. Tito sosyalist kalmaya devam etti; fakat Stalin’in emrine girmedi. Bu, Doğu Avrupa’daki diğer rejimler için de ürkütücü bir örnekti. Moskova açısından tehlike yalnız Yugoslavya’nın ayrılması değildi; başka ülkelerde de benzer bağımsızlık arayışlarının doğabileceği korkusuydu.

Yugoslavya bu kopuşun ardından zor bir dönem yaşadı. Sovyet desteğini kaybetti, ekonomik baskıyla ve siyasi yalnızlıkla karşı karşıya kaldı. Fakat Tito yönetimi ayakta kaldı. Zamanla Batı’dan yardım aldı, kendi sosyalist modelini kurmaya çalıştı ve Sovyetler Birliği ile Batı arasında bağımsız bir çizgi izledi.

Bu bağımsız çizgi, daha sonra Bağlantısızlar Hareketi’nin de zeminlerinden biri olacaktı. Tito, Nehru ve Nasır gibi liderlerle birlikte Soğuk Savaş’ın iki kutbu dışında üçüncü bir yol arayan ülkelerin simge isimlerinden biri haline geldi.

28 Haziran 1948 bu yüzden yalnız Yugoslavya tarihi için değil, bütün Soğuk Savaş dengesi için önemlidir. Tito’nun Stalin’e boyun eğmemesi, Sovyet bloğunun mutlak bir bütün olmadığını gösterdi. Komünist dünyanın içinde de ulusal çıkar, bağımsızlık ve merkezî otoriteye direnme arayışlarının var olabileceğini kanıtladı.

1950 – Seul, Kuzey Kore birliklerinin eline geçti

28 Haziran 1950’de, Kore Savaşı’nın başlamasından yalnız üç gün sonra Güney Kore’nin başkenti Seul, Kuzey Kore birlikleri tarafından ele geçirildi. Bu gelişme, savaşın ilk günlerinde Güney Kore açısından büyük bir çöküş işaretiydi. Kuzey Kore ordusu, 25 Haziran’da 38. paraleli geçerek saldırıya başlamış; kısa sürede güneye doğru ilerlemişti.

Kore Yarımadası, II. Dünya Savaşı’nın ardından 38. paralel boyunca ikiye bölünmüştü. Kuzeyde Sovyetler Birliği’nin desteklediği komünist yönetim, güneyde ise ABD’nin desteklediği Kore Cumhuriyeti vardı. Bu bölünme başlangıçta geçici gibi düşünülse de kısa sürede Soğuk Savaş’ın en sert sınırlarından birine dönüştü.

Kuzey Kore ordusu saldırıya geçtiğinde Güney Kore hazırlıksız yakalandı. Kuzey’in elinde Sovyet yapımı tanklar, daha güçlü topçu desteği ve daha iyi örgütlenmiş birlikler vardı. Güney Kore ordusu ise ağır silah ve zırhlı birlik bakımından yetersizdi. Bu dengesizlik, savaşın ilk günlerinde kendini hemen gösterdi.

Seul’ün düşüşü psikolojik olarak da bir darbe oldu. Başkent, devletin kalbi demekti. Hükümet güneye çekildi, binlerce sivil panik içinde kaçmaya çalıştı. Han Nehri üzerindeki köprülerin havaya uçurulması, hem Kuzey Kore ilerleyişini durdurma çabası hem de savaşın ilk günlerindeki kaosun en trajik sahnelerinden biri olarak hafızada kaldı. Köprülerin patlatılması sırasında sivillerin ve bazı Güney Kore birliklerinin kuzey yakada mahsur kaldığı anlatılır.

Kuzey Kore ordusu Seul’e girdiğinde asıl hedef, Güney Kore hükümetini hızla teslim olmaya zorlamak ve savaşı kısa sürede bitirmekti. Ancak bu hedef gerçekleşmedi. Güney Kore ordusunun kalan birlikleri Han Nehri’nin güneyinde savunma hatları oluşturmaya çalıştı. ABD’nin hava ve deniz desteği, ardından kara birlikleri ve Birleşmiş Milletler şemsiyesi altındaki müdahale, savaşın seyrini değiştirecek yeni bir dönemi başlattı.

Seul, Kore Savaşı boyunca birkaç kez el değiştirdi. 1950 sonbaharında Inchon çıkarması sonrasında Birleşmiş Milletler kuvvetleri tarafından geri alındı; daha sonra Çin’in savaşa girmesiyle yeniden tehdit altına girdi. Bu durum, Kore Savaşı’nın ne kadar dalgalı ve yıkıcı bir cephe savaşı olduğunu gösterir.

28 Haziran 1950 bu yüzden Kore Savaşı’nın ilk büyük kırılma günlerinden biridir. Seul’ün düşmesi, Güney Kore’nin neredeyse tamamen çökebileceğini gösterdi; aynı zamanda savaşın yerel bir çatışma olmaktan çıkıp Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler, Çin ve Sovyetler Birliği gölgesinde büyük bir Soğuk Savaş cephesine dönüşeceğinin işaretini verdi.

1956 – Poznan işçileri ayaklandı, Doğu Bloğu’nda ilk büyük çatlaklardan biri açıldı

28 Haziran 1956’da, Polonya’nın Poznan kentinde işçiler komünist yönetime karşı büyük bir ayaklanma başlattı. İlk bakışta ücretler, çalışma koşulları ve hayat pahalılığı nedeniyle başlayan protesto, kısa sürede özgürlük, adalet ve Sovyet baskısından kurtulma taleplerinin duyulduğu büyük bir toplumsal patlamaya dönüştü.

Poznan, savaş sonrası Polonya’nın önemli sanayi merkezlerinden biriydi. İşçiler uzun süredir düşük ücretlerden, ağır çalışma koşullarından ve üretim kotalarından şikâyetçiydi. 1956’da Stalin’in ölümünden sonra Doğu Bloğu’nda belli bir yumuşama beklentisi doğmuştu; ama günlük hayat hâlâ yoksulluk, baskı ve bürokratik keyfîlik içinde sürüyordu.

28 Haziran sabahı Cegielski fabrikası işçileri yürüyüşe geçti. Onlara kısa sürede başka fabrikalardan işçiler, öğrenciler ve kent sakinleri katıldı. Kalabalık şehir merkezine yöneldi. Talepler yalnız ekonomik değildi; “ekmek” isteyen işçiler aynı zamanda insan onuru, siyasal özgürlük ve daha adil bir düzen istiyordu.

Komünist yönetim protestoları sert biçimde bastırdı. Şehre askerî birlikler, tanklar ve güvenlik güçleri gönderildi. Çatışmalar sonunda onlarca kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Polonya Ulusal Hafıza Enstitüsü’nün İngilizce duyurusunda son araştırmaların ölü sayısını 57, kurumun soruşturma biriminin ise 58 olarak verdiği; yaklaşık 650 kişinin yaralandığı belirtilir.

Poznan Ayaklanması, Doğu Bloğu için sarsıcı bir uyarıydı. Komünist rejimler kendilerini işçi sınıfı adına yönetiyor gibi gösteriyordu; fakat burada bizzat işçiler rejime karşı sokağa çıkmıştı. Bu çelişki, sistemin meşruiyetini derinden sarstı.

Olaylar bastırıldı ama etkisi kaybolmadı. Poznan, aynı yıl yaşanacak Polonya Ekim’i ve Władysław Gomułka’nın iktidara dönüşü için zemin hazırladı. Daha önemlisi, birkaç ay sonra Macaristan’da patlayacak 1956 Ayaklanması’nın da habercilerinden biri oldu.

1966 – Modern Türk edebiyat tarihçiliğinin kurucularından Fuad Köprülü öldü

28 Haziran 1966’da, Türk tarihçiliği, edebiyat araştırmaları ve siyaset hayatının en önemli isimlerinden Fuad Köprülü İstanbul’da hayatını kaybetti. Tam adı Mehmed Fuad Köprülü olan bilim insanı, yalnız bir tarih profesörü ya da eski dışişleri bakanı değildi; Türkiye’de modern edebiyat tarihçiliğinin, Türkoloji çalışmalarının ve Osmanlı-Türk kültür tarihine bilimsel yöntemle bakma çabasının kurucu isimlerinden biriydi.

Fuad Köprülü, 1890’da İstanbul’da doğdu. Genç yaşta edebiyatla ilgilendi; şiirler, yazılar ve eleştiriler kaleme aldı. Fakat zamanla asıl yönünü tarih, edebiyat tarihi ve kültür araştırmalarına çevirdi. 1913’te yayımladığı “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” makalesi, Türk edebiyatını büyük şairler ve eserler listesi olarak kısıtlamaktan çıkararak toplum, tarih, din, kurumlar ve kültür çevresiyle birlikte inceleme çağrısıydı.

Köprülü’nün asıl büyük eseri, 1918’de yayımlanan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar oldu. Ahmed Yesevî ve Yunus Emre gibi isimler üzerinden Türk edebiyatının İslamiyet sonrası gelişimini, halk kültürüyle tasavvuf arasındaki ilişkileri ve Anadolu’daki edebî-dinî damarları bilimsel bir bütünlük içinde ele aldı. Bu eser, yalnız edebiyat tarihi için değil, Türk kültür tarihinin yazılış biçimi için de dönüm noktası sayılır.

Onu önemli kılan şey, Osmanlı ve Türk tarihini kopuk dönemler halinde değil, süreklilik içinde düşünmesiydi. Köprülü, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu sadece hanedan hikâyeleriyle ya da dışarıdan alınmış kurumlarla açıklamak yerine, Anadolu’daki sosyal, dinî, askerî ve iktisadî yapılarla ilişkilendirdi. Bu yaklaşım, Osmanlı tarihçiliğinde uzun süre etkili olacak “Köprülü ekolü”nün temelini oluşturdu.

TDV İslam Ansiklopedisi, Köprülü’yü “Türk edebiyatı tarihçiliğinin ilmî kurucusu” ve Türkoloji’de yeni ufuklar açmış bir ilim otoritesi olarak niteler. Bu ifade abartılı değildir; çünkü Köprülü, edebiyat, tarih, halkbilimi, tasavvuf tarihi, kurumlar tarihi ve dil araştırmaları arasında geçişler kurabilen geniş ufuklu bir bilim insanıydı.

Köprülü’nün etkisi Türkiye sınırlarını da aştı. Avrupa’daki şarkiyat ve Türkoloji çevrelerinde tanındı; uluslararası kongrelere katıldı, yabancı akademilerle ilişki kurdu. Türk tarihi ve edebiyatına dair konuları dünya bilim çevrelerinde tartışılabilecek akademik alanlar haline getirdi.

Bilim insanlığı kadar siyasetçi kimliği de önemlidir. 1935’te milletvekili oldu. 1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes ve Refik Koraltan’la birlikte Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelince dışişleri bakanı oldu.

Köprülü’nün dışişleri bakanlığı dönemi, Türkiye’nin Soğuk Savaş içindeki yerini belirleyen yıllara denk geldi. Türkiye, 1952’de NATO’ya üye oldu. Akademik çalışmalarda, Köprülü’nün 1950-1956 arasında dışişleri bakanı olduğu ve Türkiye’nin onun bakanlığı sırasında NATO’ya katıldığı belirtilir. Bu dönem, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunun güçlendiği ama aynı zamanda dış politikanın yeni bağımlılık ve güvenlik tartışmalarına açıldığı bir dönemdi.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Demokrat Parti yöneticileriyle birlikte o da Yassıada sürecinin içine çekildi. Daha sonra serbest bırakıldı; 1961’de Hür Demokrat Parti’yi kurdu, ancak siyasette eski etkisini yeniden kuramadı. Atatürk Ansiklopedisi, Köprülü’nün 1965’te siyasi hayattan çekildiğini ve 28 Haziran 1966’da İstanbul Baltalimanı Hastanesi’nde öldüğünü kaydeder.

Fuad Köprülü’nün mirası iki ayrı alanda yaşamaya devam eder. Bilim dünyasında, Türk edebiyatı ve Osmanlı tarihini sosyal tarih yöntemiyle ele alan kurucu bir akademisyen olarak; siyasette ise Demokrat Parti’nin kurucularından ve Türkiye’nin NATO üyeliği döneminin dışişleri bakanı olarak hatırlanır.

28 Haziran 1966 bu yüzden Türkiye’nin fikir, bilim ve siyaset tarihinde önemli bir gündür. Fuad Köprülü’nün ölümü, Türkiye’de modern tarih ve edebiyat araştırmalarına yön veren büyük bir kuşağın en etkili isimlerinden birinin sahneden çekilişiydi.

1967 – İsrail Doğu Kudüs’ü ilhak etti, Kudüs sorunu daha da derinleşti

28 Haziran 1967’de İsrail, Altı Gün Savaşı’ndan sonra Doğu Kudüs’ün statüsünü değiştiren en kritik adımlardan birini attı. Doğu Kudüs, savaş sırasında 7 Haziran’da İsrail kuvvetlerinin eline geçmişti. 28 Haziran’da ise İsrail, Doğu Kudüs’ü ve çevresindeki bazı Batı Şeria topraklarını Kudüs belediye sınırlarına dahil eden düzenlemeyi yürürlüğe koydu.

Bu ayrım önemlidir: 28 Haziran, Doğu Kudüs’ün askerî olarak ele geçirildiği gün değildir; İsrail’in savaşta ele geçirdiği bölgeyi kendi hukukî ve idarî düzenine bağlama sürecinin en önemli günlerinden biridir. Bu adım, İsrail’in Kudüs’ü “birleşik başkent” olarak görme politikasının temel taşlarından biri oldu. Filistinliler ve uluslararası toplumun büyük bölümü ise Doğu Kudüs’ü işgal altındaki Filistin toprağı olarak değerlendirmeye devam etti.

Doğu Kudüs, dünyanın en hassas kutsal mekânlarının bulunduğu yerdir. Eski Şehir’de Müslümanlar için Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra, Yahudiler için Ağlama Duvarı, Hristiyanlar için Kutsal Kabir Kilisesi yer alır. Bu nedenle Kudüs’ün statüsü, sıradan bir belediye sınırı ya da idari düzenleme meselesi olmaktan çok daha büyük bir anlam taşır.

1967’deki Altı Gün Savaşı, Ortadoğu’nun haritasını ve psikolojisini değiştirdi. İsrail, Mısır’dan Sina’yı ve Gazze’yi, Ürdün’den Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü, Suriye’den Golan Tepeleri’ni ele geçirdi. Bu kısa savaş, İsrail açısından büyük bir askerî zaferdi; fakat aynı zamanda bugün hâlâ süren işgal, yerleşimler, sınırlar, mülteciler ve Kudüs meselesinin de merkezine yerleşti.

Doğu Kudüs’ün İsrail belediye sınırlarına dahil edilmesi, Filistinliler açısından büyük bir kayıp ve kopuş anlamına geldi. Kentin Arap doğusu, İsrail idaresi altına girdi; zamanla yeni yerleşim alanları, kimlik ve oturum meseleleri, mülkiyet tartışmaları, ev yıkımları ve şehir planlaması üzerindeki gerilimler Kudüs sorununu daha da derinleştirdi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, daha sonra aldığı kararlarla İsrail’in Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik yasama ve idari tedbirlerini geçersiz saydı. 1968 tarihli 252 sayılı karar, toprak kazanımının askerî fetihle kabul edilemeyeceğini vurguladı ve İsrail’in Kudüs’ün hukukî statüsünü değiştirmeye yönelik adımlarının geçerli olmadığını belirtti.

Kudüs meselesi sonraki yıllarda daha da büyüdü. İsrail 1980’de kabul ettiği Temel Yasa ile “tam ve birleşik Kudüs”ü başkent ilan etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bu adımı da tanımadı. Buna karşılık İsrail için Kudüs, devletin tarihî ve siyasî merkezi olarak görüldü; Filistinliler için ise Doğu Kudüs, kurulacak bağımsız Filistin devletinin başkenti olma hedefini korudu.

Bugün Kudüs sorunu hâlâ İsrail-Filistin çatışmasının en karmaşık başlıklarından biridir. 2024’te Uluslararası Adalet Divanı da Doğu Kudüs dahil işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrail uygulamalarını uluslararası hukuk bakımından değerlendirdi; Doğu Kudüs’te İsrail iç hukukunun 1967’den bu yana uygulandığını ve İsrail’in Doğu Kudüs’ü kendi toprağı gibi ele aldığını kaydetti.

28 Haziran 1967 bu yüzden Ortadoğu yakın tarihi açısından çok önemli bir gündür. İsrail o gün Doğu Kudüs’ü kendi belediye ve hukuk düzenine dahil ederek, bugün hâlâ çözülmeyen Kudüs meselesini çok daha derin ve karmaşık hale getirdi.

1969 – Kocaeli Fuar Merkezi açıldı, İzmit’in fuar hafızası başladı

28 Haziran 1969’da, Kocaeli Fuar Merkezi yeni yerinde açıldı. Bu tarih, İzmit’in sanayi ve ticaret hayatıyla birlikte, sosyal hayatı ve kent hafızası için de önemli bir dönüm noktasıdır. İzmit Körfezi’nin bitimindeki bataklık alanın doldurulmasıyla oluşturulan fuar alanı 28 Haziran 1969’da 35 bin metrekarelik alanda 3. Kocaeli Sanayi Sergisi adıyla açıldı.

Kocaeli, Türkiye’nin önemli sanayi şehirlerinden biri haline gelirken, bu kimliğini görünür kılacak alanlara da ihtiyaç duyuyordu. Fuar fikri, yalnız fabrikaların ve ürünlerin sergilendiği bir ticaret alanı değildi; aynı zamanda şehrin kendini tanıtması, üretim gücünü göstermesi ve modernleşme iddiasını ortaya koyması anlamına geliyordu.

Bu süreçte dönemin İzmit Belediye Başkanı Leyla Atakan’ın öncülüğü özellikle önemlidir. İzmit Belediyesi ile İzmit Sanayi ve Ticaret Odası’nın iş birliğiyle bataklık ve çamur halindeki alan hızla dolduruldu.

Kocaeli Fuarı zamanla bir sanayi sergisi olmaktan çıktı. Yaz akşamları, konserler, gazinolar, aile gezmeleri, lunapark, çay bahçeleri, fuar gölü ve şehir dışından gelen ziyaretçilerle İzmit’in en canlı sosyal mekânlarından birine dönüştü. Birçok Kocaelili için fuar, çocukluk, gençlik, yaz, kalabalık, ışıklar ve müzikle birleşen ortak bir hatıradır.

1970’lerden itibaren fuar alanı büyüdü, etkinliklerin niteliği değişti, Kocaeli Sanayi Fuarı ve daha sonra kültür-sanat-eğlence fuarı kimliği güçlendi. Türkiye Turizm Ansiklopedisi de fuarın 1970’ten itibaren Kocaeli Sanayi Sergisi adıyla sürdüğünü, dolgu alanın genişletilmesiyle bugünkü büyük alana ulaştığını ve 1974’ten itibaren Kocaeli Sanayi Fuarı adıyla devam ettiğini belirtir.

Kocaeli Fuar Merkezi’nin önemi, sanayi kenti İzmit’in yalnız çalışılan ve üretilen bir yer olmadığını göstermesindedir. Fuar, şehrin eğlenme, buluşma, gezme, dinleme, izleme ve kendini dışarıya gösterme alanı oldu. Kocaeli’nin sanayi kimliğiyle kent kültürü burada aynı mekânda buluştu.

1971 – Çağımızın en tartışmalı teknoloji figürlerinden Elon Musk doğdu

28 Haziran 1971’de, girişimci Elon Musk Güney Afrika’nın Pretoria kentinde doğdu. SpaceX’in kurucusu, Tesla’nın en bilinen yüzü ve son yıllarda X, Starlink, Neuralink ve yapay zekâ girişimleriyle de gündemde olan Musk, 21. yüzyıl teknoloji dünyasının hem en etkili hem de en tartışmalı isimlerinden biri haline geldi.

Musk’ın hikâyesi bilgisayar ve girişimcilikle çok erken yaşta başladı. Çocuk yaşta yazılıma ilgi duydu; 12 yaşındayken kendi yaptığı bir bilgisayar oyununu sattığı anlatılır. Daha sonra Kanada’ya, ardından ABD’ye gitti. 1990’larda internet girişimleriyle iş dünyasına adım attı. Zip2 ve daha sonra X.com üzerinden gelişen PayPal süreci, ona büyük teknoloji yatırımlarına geçebileceği sermayeyi sağladı.

2002’de SpaceX’i kurması, Musk’ın adını teknoloji tarihine asıl yazdıran dönüm noktası oldu. SpaceX, roket fırlatma maliyetlerini azaltmayı ve uzay teknolojisini daha erişilebilir hale getirmeyi hedefliyordu. İlk yıllarda şirket birçok başarısız deneme yaşadı; ancak Falcon 1’in başarılı uçuşu, ardından Falcon 9 ve Dragon kapsülü, SpaceX’i özel sektör uzaycılığının öncüsü haline getirdi.

SpaceX’in en büyük devrimi, yeniden kullanılabilir roket fikrini pratikte başarıya ulaştırması oldu. Roketin ilk kademesinin iniş yapıp tekrar kullanılabilmesi, uzay ekonomisinin maliyet mantığını değiştirdi. Bu adım, daha önce büyük ölçüde devletlerin ve dev bütçelerin alanı olan uzay yarışına özel şirketlerin çok daha güçlü biçimde girmesinin önünü açtı.

Musk’ın bir diğer büyük etkisi Tesla üzerinden görüldü. Elektrikli otomobiller uzun süre dar bir çevrenin çevreci tercihi gibi görülürken Tesla, elektrikli aracı teknoloji, performans ve statü ürünü haline getirdi. Bu dönüşüm, otomotiv sektörünün neredeyse tamamını elektrikli araçlara yatırım yapmaya zorladı. Bugün dünyadaki büyük otomobil üreticilerinin elektrikli araç yarışına girmesinde Tesla’nın ve Musk’ın etkisi büyüktür.

Starlink ise Musk’ın etkisini yeryüzünün iletişim altyapısına taşıdı. SpaceX’in uydu internet ağı, özellikle kırsal bölgeler, afet alanları ve savaş koşullarında internet erişimi tartışmalarının merkezine yerleşti. Ancak binlerce uydudan oluşan bu sistem, uzay trafiği, gökyüzü gözlemleri, astronomi ve özel şirketlerin kritik altyapılar üzerindeki etkisi gibi yeni soruları da beraberinde getirdi.

Elon Musk yalnız başarılarıyla değil, tartışmalarıyla da sürekli gündemde kaldı. Çalışma koşulları, sendika tartışmaları, sosyal medya paylaşımları, piyasalara etkisi, siyasi çıkışları, X’i satın aldıktan sonra platformun dönüşümü ve kamuoyuyla kurduğu sert ilişki, onu klasik bir teknoloji patronundan çok daha görünür ve kutuplaştırıcı bir figüre dönüştürdü.

Bu yüzden Musk’ı yalnız “dâhi girişimci” ya da “problemli milyarder” diye anlatmak eksik olur. O, aynı anda hem uzay teknolojisinin ve elektrikli araç dönüşümünün hızlanmasında büyük rol oynamış bir iş insanı, hem de modern teknolojinin güç, servet, medya ve siyasetle kurduğu karmaşık ilişkiyi görünür kılan bir çağ figürüdür.

1971 – Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı mahkûmiyeti bozuldu

28 Haziran 1971’de ABD Yüksek Mahkemesi, Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı sırasında askere gitmeyi reddettiği için aldığı mahkûmiyeti bozdu. Bu karar; spor tarihinin en büyük figürlerinden birinin savaş, inanç, ırkçılık ve vicdan konularında verdiği mücadelenin dönüm noktasıydı.

Ali, 1967’de ABD ordusuna katılmayı reddetmişti. Gerekçesi açıktı: Vietnam Savaşı’na karşıydı ve dini inançları nedeniyle vicdani ret hakkı olduğunu savunuyordu. O dönemde bu tavır Amerika’da büyük tepki topladı. Henüz Vietnam Savaşı karşıtlığı bugünkü kadar yaygın ve meşru görülmüyordu. Ali, dünya ağır sıklet şampiyonuydu; ama devletin savaş çağrısına karşı çıkınca bir anda “kahraman” olmaktan çıkarılıp “vatan haini” gibi gösterildi.

Bedeli ağır oldu. Boks lisansı elinden alındı, şampiyonluk unvanları geri alındı, ringlerden uzaklaştırıldı. Spor kariyerinin en parlak yıllarını mahkeme koridorlarında ve kamuoyu baskısı altında geçirdi. Üstelik hapis cezası tehdidi de devam ediyordu. Ringde rakiplerini yumruklarıyla yenen Ali, bu kez devletin, medyanın ve savaş yanlısı kamuoyunun karşısında tek başına duruyordu.

Yüksek Mahkeme’nin kararı teknik gibi görünen ama sonucu çok büyük olan bir gerekçeye dayanıyordu. Clay v. United States davasında mahkeme, Ali’nin vicdani ret başvurusunun neden reddedildiğinin ilgili kurul tarafından açıkça belirtilmediğini; bu yüzden mahkûmiyetin sürdürülemeyeceğini söyledi.

Bu karar, Ali’nin kaybettiği yılları geri getirmedi. Fakat onu yalnız büyük bir sporcu olmaktan çıkarıp 20. yüzyılın en güçlü vicdan figürlerinden birine dönüştürdü. Ali, “Benim Vietkonglarla bir derdim yok” sözleriyle savaş karşıtı hareketin hafızasına girdi. Siyahların Amerika’da eşit yurttaşlık mücadelesi verdiği bir dönemde, başka bir halkı öldürmeye gönderilmeyi reddetmesi, onun tavrını daha da güçlü kıldı.

Ali daha sonra ringlere döndü, Joe Frazier, George Foreman ve başka büyük rakiplerle boks tarihinin en unutulmaz maçlarına çıktı. Ama 28 Haziran 1971’de kazandığı zafer, ringde kazandıklarından farklıydı. O gün yumruklarıyla değil, geri adım atmayan karakteriyle kazandı. Muhammed Ali’nin büyüklüğü biraz da burada yatar: Sadece dünyanın en iyi boksörü olmakla yetinmedi; bedel ödemeyi göze alan bir insan olarak da tarihe geçti.

1975 – Alacakaranlık Kuşağı’nın yaratıcısı Rod Serling öldü

28 Haziran 1975’te, Amerikan televizyon tarihinin en etkili yazarlarından Rod Serling hayatını kaybetti. Serling, en çok yaratıcısı, yazarı ve anlatıcısı olduğu The Twilight Zone, Türkiye’de bilinen adıyla Alacakaranlık Kuşağı ile hatırlanır.

Alacakaranlık Kuşağı, dışarıdan bakıldığında bilimkurgu, korku ve fantastik hikâyelerden oluşan bir televizyon dizisiydi. Fakat dizinin asıl gücü, uzaylıları, robotları, tuhaf kasabaları ve zaman kırılmalarını kullanarak insanın karanlık tarafını anlatmasındaydı. Serling, televizyon ekranına yalnız “tuhaf hikâye” getirmedi; önyargı, savaş korkusu, nükleer panik, linç kültürü, iktidar hırsı ve insanın kendi kendini kandırma biçimleri üzerine sert ahlaki masallar kurdu.

Serling’in bu yolu seçmesinin nedeni biraz da sansürdü. 1950’lerin Amerikan televizyonunda ırkçılığı, savaş karşıtlığını, siyasal baskıyı ya da toplumsal ikiyüzlülüğü doğrudan anlatmak kolay değildi. Reklam verenler, kanallar ve dönemin siyasi iklimi yazarlara sınırlar çiziyordu. Smithsonian Magazine, Serling’in sansürle yaşadığı gerilimlerin onu Alacakaranlık Kuşağı’na götüren yollardan biri olduğunu ve dizinin dönemin toplumsal sorunlarını fantastik bir kılıf içinde ele aldığını belirtir.

Bu yüzden Serling’in dehası sadece iyi final yazmasında değildi. O, sansürün kapısından geçebilmek için gerçeği maskeledi. Irkçılığı uzaylı hikâyesi gibi anlattı. Sürü psikolojisini küçük kasaba paniğine çevirdi. Savaş korkusunu uzak gezegenlere taşıdı. İnsan açgözlülüğünü bir dilek makinesine, yalnızlığı terk edilmiş şehirlere, adalet duygusunu beklenmedik sonlara sakladı.

Alacakaranlık Kuşağı’nın etkisi zamanla daha da büyüdü. Bugün Black Mirror gibi dizilerden modern korku antolojilerine kadar pek çok yapımda Serling’in izi görülür. Bir bölüm sonunda seyirciyi ters köşeye yatıran, ama bunu sadece şaşırtmak için değil, ahlaki bir soru sormak için yapan televizyon dili büyük ölçüde onun açtığı yoldan ilerledi.

Rod Serling yalnızca ekranda sigarasıyla görünen karizmatik bir anlatıcı değildi. Televizyonun kitleleri oyalayan hafif bir eğlence aracı olmak zorunda olmadığını gösterdi. Ona göre iyi hikâye, seyirciyi hem ürkütmeli hem de aynaya baktırmalıydı. 28 Haziran 1975’te öldüğünde geride, televizyonun vicdan sahibi olabileceğini kanıtlayan kalıcı bir anlatı biçimi bıraktı.

1981 – Tahran’da İslami Cumhuriyet Partisi bombalandı, İran yönetimi ağır darbe aldı

28 Haziran 1981’de, Tahran’da İslami Cumhuriyet Partisi’nin merkezinde büyük bir bomba patladı. Parti yöneticilerinin toplantısı sırasında meydana gelen patlamada, İran İslam Cumhuriyeti’nin en güçlü isimlerinden Ayetullah Muhammed Hüseyni Beheşti de dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey siyasetçi, milletvekili ve görevli hayatını kaybetti.

Türkiye’de ve İran kaynaklarında olay genellikle “72 şehit” ya da “72 kişi öldü” diye anılır. Bazı Batılı kaynaklarda sayı 73 ya da 74 olarak da geçer. Ancak sayıdaki küçük farklılıklar, olayın büyüklüğünü değiştirmez: Bu saldırı, 1979 Devrimi’nden sonra kurulan yeni İran rejiminin merkez kadrosunu hedef alan en büyük ve en sarsıcı eylemlerden biriydi.

Saldırının en önemli kurbanı Ayetullah Beheşti’ydi. Beheşti, yalnız bir din adamı değil, İslam Cumhuriyeti’nin kurucu mimarlarından biriydi. Yargı sisteminin başındaydı, İslami Cumhuriyet Partisi’nin en etkili isimlerindendi ve Humeyni’den sonra rejimin en güçlü figürlerinden biri olarak görülüyordu. Onun ölümü, yeni rejimin beyin takımında büyük bir boşluk yarattı.

Olayın arka planında devrim sonrası İran’daki sert iktidar mücadelesi vardı. Şah rejimi yıkılmıştı ama yeni düzen henüz oturmamıştı. İslamcı devrimciler, sol örgütler, liberal çevreler, milliyetçiler, Mücahidin-i Halk ve başka gruplar arasında büyük bir hesaplaşma yaşanıyordu. Devrim, kısa sürede çoğulcu bir özgürlük alanı olmaktan çıkıp iktidar için ölümcül bir mücadele alanına dönüşmüştü.

1981 yılı bu açıdan İran için özellikle kanlı bir yıldı. Cumhurbaşkanı Ebulhasan Beni Sadr, Humeyni çizgisiyle çatışmış ve görevden uzaklaştırılmıştı. Mücahidin-i Halk ile rejim arasındaki gerilim hızla silahlı çatışmaya dönüşüyordu. Sokak gösterileri, tutuklamalar, infazlar ve bombalı saldırılar ülkeyi sarsıyordu.

İran yönetimi, Tahran’daki 28 Haziran patlamasından Mücahidin-i Halk örgütünü sorumlu tuttu. Örgüt ise farklı dönemlerde sorumluluk konusunda doğrudan ve net bir kabul vermedi; olayın failleri ve ayrıntıları yıllar boyunca tartışılmaya devam etti. Buna rağmen saldırı, İran resmî hafızasında Mücahidin-i Halk’ın rejime karşı yürüttüğü şiddet kampanyasının en büyük eylemlerinden biri olarak anılır.

Patlamanın siyasi sonucu çok sert oldu. Rejim, saldırıyı devrime karşı varoluşsal bir tehdit olarak yorumladı. Muhalif gruplara yönelik baskılar arttı, tutuklamalar ve infazlar hızlandı. İran İslam Cumhuriyeti, devrim sonrası ilk yıllardaki iç mücadelelerden geçerek daha kapalı, daha güvenlikçi ve daha merkezî bir yapıya yöneldi.

Bu saldırıdan iki ay sonra, 30 Ağustos 1981’de İran bu kez Başbakanlık binasındaki başka bir bombalı saldırıyla sarsıldı. Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahonar öldürüldü. Böylece 1981, İran yönetici kadrolarının bombalı saldırılarla peş peşe hedef alındığı bir yıl olarak tarihe geçti.

28 Haziran 1981 bu yüzden İran yakın tarihi açısından büyük bir kırılma günüdür. Tahran’daki İslami Cumhuriyet Partisi merkezinde patlayan bomba, devrim sonrası İran’da muhalefetle rejim arasındaki mücadelenin ne kadar kanlı ve geri dönüşsüz bir noktaya geldiğini de gösterdi.

1981 – Kanser hastaları için tek bacağıyla Kanada’yı koşan Terry Fox öldü, umut koşusu dünyaya yayıldı

28 Haziran 1981’de, Kanadalı atlet ve kanser araştırmaları gönüllüsü Terry Fox, henüz 22 yaşındayken hayatını kaybetti. Terry Fox’un hikâyesi, yalnız spor tarihinin değil, modern insanlık hafızasının en dokunaklı hikâyelerinden biridir. Çünkü o, bir bacağını kansere kaybettikten sonra, kanser araştırmalarına dikkat çekmek için Kanada’yı baştan başa koşmaya kalkıştı.

Terry Fox’a 18 yaşındayken kemik kanseri teşhisi kondu. Sağ bacağı dizinin üstünden kesildi. Tedavi sürecinde hastanelerde başka kanser hastalarını, özellikle çocukları gördü. Kendi acısını kişisel bir felaket olarak yaşamamaya karar verdi. Yapacağı şey çılgınca görünüyordu: Protez bacakla Kanada’nın bir ucundan diğer ucuna koşacak, her Kanadalıdan kanser araştırmaları için bir dolar bağış isteyecekti.

1980’de “Marathon of Hope”, yani “Umut Maratonu” başladı. Terry Fox her gün neredeyse bir maraton mesafesi koşuyordu. Yağmurda, rüzgârda, ağrı içinde, çoğu zaman yol kenarlarında ve küçük kasabalarda ilerledi. Başta çok az kişi onu tanıyordu. Fakat günler geçtikçe Kanada onun ne yapmaya çalıştığını gördü. Artık tek bacağıyla koşan genç bir adam değil, bir ülkenin vicdanını ayağa kaldıran bir semboldü.

Koşu, 143 gün sürdü. Terry Fox 5.373 kilometre yol aldı. Fakat kanser bu kez akciğerlerine yayılmıştı. Thunder Bay yakınlarında koşuyu bırakmak zorunda kaldı. Terry Fox Research Institute, onun 143 gün ve 5.373 kilometrenin ardından kanserin akciğerlerine yayılması nedeniyle koşuyu durdurduğunu ve 28 Haziran 1981’de 22 yaşında öldüğünü aktarır.

Terry Fox’un ölümü, koşusunun sonu olmadı. Tam tersine, asıl başlangıç oldu. Onun adına düzenlenen Terry Fox Run etkinlikleri Kanada’dan dünyaya yayıldı. Terry Fox Foundation, bugüne kadar Terry Fox adına kanser araştırmaları için 1 milyar doların üzerinde kaynak toplandığını belirtir.

Terry Fox’un hikâyesi abartılı kahramanlık cümlelerine ihtiyaç duymaz. Çünkü çıplak hali zaten yeterince güçlüdür: Kanserden bir bacağını kaybetmiş 22 yaşında bir genç, ölmeden önce kendi acısını başkalarının umuduna dönüştürdü. Koşusunu tamamlayamadı; ama yarım kalan o koşu, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan tarafından sürdürülmeye devam etti.

1984 – Türkiye sıkıyönetimden olağanüstü hâl rejimine geçmeye başladı

28 Haziran 1984’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, 12 Eylül darbesinden sonra ülke genelinde sürdürülen sıkıyönetim uygulamasının bazı illerde kaldırılması, bazı illerde uzatılması ve bazı illerde olağanüstü hâl uygulanmasıyla ilgili kararları onayladı. Bu kararlar, 12 Eylül döneminin askerî yönetim düzeninden sivil görünümlü ama yine de olağanüstü yetkiler içeren yeni bir güvenlik rejimine geçişin önemli adımlarından biriydi.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye, uzun süre sıkıyönetim altında yönetildi. Sıkıyönetim, askerî makamların sivil hayat, yargı, güvenlik, basın, toplantı ve örgütlenme üzerinde geniş yetkiler kullandığı olağanüstü bir yönetim biçimiydi. Darbe yönetimi, bu sistemi yalnız güvenlik gerekçesiyle değil, siyaseti ve toplumu yeniden düzenlemek için de kullandı.

1983 seçimleriyle sivil hükümete geçilmişti; Turgut Özal başbakanlığındaki ANAP iktidarı işbaşındaydı. Ancak sivil hükümetin gelmesi, sıkıyönetimin hemen sona erdiği anlamına gelmedi. 1984’te Türkiye hâlâ darbe döneminin hukukî ve idarî mirasıyla yaşıyordu. Birçok ilde sıkıyönetim sürüyor, bazı bölgelerde ise olağanüstü hâl uygulaması gündeme geliyordu.

28 Haziran kararları bu nedenle çift anlamlıydı. Bir yandan bazı illerde sıkıyönetimin kaldırılması, darbe döneminden çıkış ve normalleşme işareti olarak görülebilirdi. Diğer yandan, kaldırılan sıkıyönetimin yerini bazı illerde olağanüstü hâlin alması, devletin olağanüstü yetkilerden bütünüyle vazgeçmediğini gösteriyordu.

Olağanüstü hâl, sıkıyönetimden farklı olarak doğrudan askerî yönetim anlamına gelmez; ancak valilere ve idareye geniş yetkiler verir. Toplantılar, gösteriler, yayınlar, seyahat, arama, gözaltı ve kamu düzeni konularında olağan döneme göre çok daha sert tedbirler uygulanabilir. Bu yüzden 1984’te yaşanan değişim, “sıkıyönetim kalktı” diye okunamaz; bazı alanlarda baskı rejiminin biçim değiştirmesi olarak da değerlendirilmelidir.

Bu geçişin tarihsel önemi, birkaç ay sonra daha da belirginleşti. 15 Ağustos 1984’te PKK’nın Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla silahlı mücadeleyi başlatması, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da güvenlik politikalarının daha da sertleşeceği yeni bir dönemi açtı. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren olağanüstü hâl, Türkiye’nin Kürt meselesi ve güvenlik siyasetiyle birlikte anılan en ağır yönetim biçimlerinden biri haline gelecekti.

28 Haziran 1984 bu yüzden yakın Türkiye tarihi açısından önemli bir gündür. O gün alınan kararlar, darbe sonrası sıkıyönetimin yavaş yavaş geriye çekildiğini gösterdi; fakat aynı zamanda Türkiye’nin olağan yönetim düzenine bütünüyle dönemediğini, askerî darbenin mirasının olağanüstü hâl uygulamalarıyla yeni bir biçim altında sürdüğünü de ortaya koydu.

1995 – Sezen Aksu Işık Doğudan Yükselir albümüyle pop müzikte yüzünü doğuya döndü

28 Haziran 1995’te Sezen Aksu’nun Işık Doğudan Yükselir albümü yayımlandı. Albüm, Sezen Aksu’nun kariyerinde, 1990’lar Türk pop müziğinin ortasında yapılmış cesur bir yön değişikliğiydi.

1990’lar, Türkiye’de pop müziğin büyük patlama yıllarıydı. Televizyon kanalları çoğalmış, klip kültürü yayılmış, yıldızlar arka arkaya çıkmıştı. Gençlik, dans, parlak aranjmanlar ve kolay ezberlenen nakaratlar dönemin ruhunu belirliyordu. Sezen Aksu ise zaten bu dünyanın merkezindeki isimlerden biriydi. Ama Işık Doğudan Yükselir, tam da bu parlak pop ikliminde dinleyiciyi daha eski, daha derin ve daha doğulu bir hafızaya çağırdı.

Albümde yalnız pop şarkılar yoktu; halk müziği, tasavvufî çağrışımlar, Anadolu sesleri, klasik müzik etkileri ve etnik tınılar yan yana geldi. Davet, Son Sardunyalar, Alâturka, Yaktılar Halim’imi, Onu Alma Beni Al, Yeniliğe Doğru, Ne Ağlarsın, Ben Annemi İsterim, Var Git Turnam ve Lâ İlahe İllallah gibi parçalar, albümün sıradan bir pop çalışması olmadığını gösteriyordu.

Sezen Aksu bu albümde, dinleyiciye yalnız aşk acısı ya da ayrılık anlatmadı. Doğu-Batı meselesine, gelenekle modernlik arasındaki gerilime, inanç duygusuna, anneliğe, memleket hafızasına ve insanın içindeki eski sese dokundu. Albümün adı bile bunu söylüyordu: Işık Doğudan Yükselir. Bu ifade, Türkiye’nin uzun zamandır tartıştığı bir meseleyi müziğin içine taşıyordu. Batıya bakarak modernleşen bir ülkede, doğunun sesi ne olacaktı? Halk müziği, tasavvuf, eski diller, eski acılar pop müziğin içinde kendine yer bulabilecek miydi?

Bu yüzden albüm çıktığında herkeste aynı etkiyi yaratmadı. Kimileri için fazla ağır, fazla iddialı, fazla “konsept”ti. Kimileri içinse Sezen Aksu’nun en özel işlerinden biriydi. Çünkü albüm kolay tüketilecek bir yaz albümü gibi davranmıyordu. Dinleyiciden dikkat istiyor, hafıza istiyor, sabır istiyordu. 90’ların hızlı pop dünyasında bu tavır riskliydi.

Ama Sezen Aksu’nun büyüklüğü biraz da burada ortaya çıktı. O, yalnız piyasanın istediği şarkıları yazan bir yıldız değildi; piyasanın yönünü de değiştirebilen bir sanatçıydı. Işık Doğudan Yükselir, Türkçe popun sınırlarını genişletti. Pop müziğin yalnız dans ettiren, eğlendiren, aşkı tüketen bir alan olmadığını; isterse gelenekle, inançla, ağıtla, halk sesiyle ve büyük kültürel meselelerle de konuşabileceğini gösterdi.

Albümün etkisi hemen tek bir hit şarkıyla ölçülecek türden değildi. Daha çok zamanla büyüyen, tartışılan, dönüp yeniden dinlenen albümlerden biri oldu. Sezen Aksu’nun kariyerinde de ayrı bir yerde durdu. Çünkü burada “Minik Serçe” yalnız şarkıcı ve söz yazarı olarak değil, Türkiye’nin kültürel yönünü sezebilen bir sanatçı olarak konuşuyordu.

28 Haziran 1995 bu yüzden Türk pop müziği için önemli bir tarihtir. Işık Doğudan Yükselir, Sezen Aksu’nun popüler müziğin güvenli alanından çıkıp daha geniş, daha tartışmalı ve daha köklü bir ses aradığı albümdü. Aradan geçen yıllar, bu albümün yalnız dönemlik bir deneme olmadığını gösterdi. Bugün hâlâ Sezen Aksu diskografisinin en farklı, en cesur ve en çok konuşulan duraklarından biri olarak hatırlanıyor.

1996 – Refahyol Hükümeti kuruldu, Türkiye 28 Şubat’a giden yola girdi

28 Haziran 1996’da, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti göreve başladı. Başbakan Necmettin Erbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı ise Tansu Çiller oldu.

Bu tarih, Türkiye yakın siyasi tarihinin en kritik dönemeçlerinden biridir. 1995 seçimlerinden Refah Partisi birinci parti olarak çıkmış, ancak hükümet kurma süreci uzun ve çalkantılı geçmişti. Önce ANAP-DYP ortaklığıyla kısa ömürlü Anayol Hükümeti kurulmuş, ardından siyasi denge RP-DYP koalisyonuna, yani kamuoyunda bilinen adıyla Refahyol’a dönmüştü.

Refahyol’un kuruluşu, Türkiye’de İslamcı siyasi hareketin ilk kez başbakanlık düzeyinde iktidara gelişi anlamına geliyordu. Necmettin Erbakan, Millî Görüş çizgisinin kurucu lideri olarak uzun yıllar muhalefette kalmıştı. 28 Haziran 1996’da başbakan olması, devlet, ordu, medya, sermaye çevreleri ve laiklik tartışmaları açısından yeni bir siyasi gerilim döneminin başlangıcıydı.

Hükümetin güvenoyu tarihi ise 8 Temmuz 1996’dır. Meclis Haber Dergisi’nde Erbakan başkanlığındaki 54. Hükümet’in 8 Temmuz’da yapılan oylamada 265 ret oyuna karşılık 278 oyla güvenoyu aldığı aktarılır. Bu ayrım önemlidir: 28 Haziran hükümetin kurulma, 8 Temmuz ise Meclis’ten güvenoyu alma tarihidir.

Refahyol Hükümeti kısa sürdü; fakat etkisi uzun yıllar devam etti. Hükümet döneminde dış politika tercihleri, İran ve Libya ziyaretleri, D-8 girişimi, tarikatlar ve laiklik tartışmaları, Susurluk skandalının yarattığı devlet-mafya-siyaset gündemi ve orduyla yaşanan gerilimler Türkiye siyasetini sert biçimde etkiledi.

28 Şubat 1997’de toplanan Millî Güvenlik Kurulu, bu sürecin kırılma noktası oldu. “İrtica” başlığı altında alınan kararlar, hükümet üzerindeki baskıyı artırdı. Süreç sonunda Erbakan istifa etti ve Refahyol dönemi kapandı. Bu nedenle 28 Haziran 1996, doğrudan 28 Şubat sürecine giden siyasi hattın başlangıç tarihleri arasında yer alır.

Refahyol’u yalnız “mağdur edilen hükümet” ya da yalnız “rejim krizi” diye anlatmak eksik olur. O dönem, seçimle gelen bir hükümetin askerî-bürokratik baskıyla karşı karşıya kaldığı; aynı zamanda Türkiye’de laiklik, din-siyaset ilişkisi, medya gücü, sermaye baskısı ve demokrasi tartışmalarının sertleştiği karmaşık bir süreçti.

28 Haziran 1996 bu yüzden Türkiye yakın tarihi açısından önemli bir gündür. Refahyol Hükümeti’nin kurulması, sandıktan çıkan siyasi irade ile devletin yerleşik güçleri arasındaki gerilimi görünür kıldı ve Türkiye’yi 28 Şubat adıyla anılacak büyük siyasi kırılmaya taşıdı.

1997 – Mike Tyson, Holyfield’ın kulağını ısırdı; boks tarihinin en skandal gecesi yaşandı

28 Haziran 1997’de, Las Vegas’taki MGM Grand Garden Arena’da boks tarihinin en unutulmaz ve tuhaf olaylarından biri yaşandı. Eski ağır sıklet dünya şampiyonu Mike Tyson, WBA ağır sıklet unvan maçında Evander Holyfield’la karşılaştı. Mücadele, normal bir rövanş maçı olarak başlamıştı; ancak üçüncü rauntta Tyson’ın Holyfield’ın kulağını ısırmasıyla spor tarihinin en büyük skandallarından birine dönüştü.

Tyson ile Holyfield arasındaki rekabet zaten çok gergindi. İki boksör ilk kez 1996’da karşılaşmış, büyük favori olarak görülen Tyson, Holyfield’a teknik nakavtla yenilmişti. Bu sonuç boks dünyasında büyük sürpriz sayılmıştı. 1997’deki rövanş bu yüzden Tyson için itibarını geri alma savaşıydı.

Fakat maç Tyson’ın istediği gibi gitmedi. Holyfield güçlü, kontrollü ve dayanıklıydı. Tyson ise giderek sinirleniyordu. Holyfield’ın kafa darbeleri yaptığını düşünüyordu ve hakemin kendisini yeterince korumadığını savunuyordu. Üçüncü raundda Tyson kontrolünü tamamen kaybetti.

Tyson önce Holyfield’ın sağ kulağını ısırdı ve kulağından bir parça kopardı. Maç kısa süre durdu, ringde büyük şaşkınlık yaşandı. Hakem Mills Lane, Tyson’dan puan sildi ama mücadeleyi devam ettirdi. Ancak çok geçmeden Tyson bu kez Holyfield’ın diğer kulağını ısırdı. Bunun üzerine maç durduruldu ve Tyson diskalifiye edildi.

O gece yaşananlar yalnız boks salonunda değil, bütün dünyada büyük yankı uyandırdı. Televizyon başındaki milyonlarca kişi, belki de spor tarihinin en akıl almaz anlarından birine tanık oldu. Tyson’ın öfkesi, Holyfield’ın şaşkınlığı, ringdeki karmaşa ve seyircilerin tepkisi, maçı bir anda spor karşılaşmasından çok küresel bir olaya dönüştürdü.

Tyson daha sonra ağır biçimde cezalandırıldı. Nevada Atletizm Komisyonu boks lisansını iptal etti; para cezası aldı ve kariyeri büyük darbe gördü. Bir zamanların yenilmez korku figürü, artık ringdeki kontrolsüzlüğüyle de anılır hale geldi.

Bu olay, Mike Tyson’ın kariyerindeki kırılma anlarından biri olarak kabul edilir. Tyson genç yaşta ağır sıkletin en korkulan şampiyonu olmuş, ringe çıktığında rakiplerine neredeyse psikolojik üstünlük kuran bir figüre dönüşmüştü. Ama özel hayatındaki sorunlar, hapis cezası, dönüş sürecindeki dalgalanmalar ve Holyfield karşısındaki bu skandal, onun imajını geri dönüşü zor biçimde değiştirdi.

Evander Holyfield ise bu geceden yalnız galip değil, aynı zamanda olağanüstü soğukkanlılığıyla çıkan isim oldu. Tyson gibi yıkıcı bir figüre karşı iki kez ringe çıkmış, ilk maçta onu yenmiş, ikinci maçta da skandalın mağduru olmasına rağmen unvanını korumuştu.

Yıllar içinde Tyson ve Holyfield ilişkilerini yumuşattı; hatta bu olay popüler kültürde reklamlara, belgesellere, esprilere ve spor tarihinin “inanılmaz ama gerçek” listelerine konu oldu. Ancak 28 Haziran 1997 gecesi hâlâ boksun en tartışmalı anlarından biri olarak hatırlanır.

2004 – NATO Zirvesi İstanbul’da başladı, dünya liderleri Türkiye’de buluştu

28 Haziran 2004’te, 17. NATO Zirvesi İstanbul’da başladı. İki gün süren zirve, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlendi. Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli güvenlik toplantılarından birine ev sahipliği yaptı.

Zirve, NATO açısından önemli bir dönemeçte toplandı. 11 Eylül saldırılarının ardından ittifak artık yalnız Avrupa’nın savunmasını değil, Afganistan, Irak, terörizm, Ortadoğu, Balkanlar ve yeni güvenlik tehditlerini de konuşuyordu. Soğuk Savaş’ın eski dünyası geride kalmış, NATO kendisini 21. yüzyılın krizlerine göre yeniden tanımlamaya çalışıyordu.

İstanbul Zirvesi’nin bir başka önemi de NATO’nun genişleme süreciyle ilgiliydi. 2004’te Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya, Estonya, Letonya ve Litvanya’nın katılımıyla ittifak 26 üyeye çıkmıştı. İstanbul, bu yeni üyelerle yapılan ilk büyük liderler zirvesiydi. Böylece Karadeniz’den Baltık ülkelerine uzanan genişleme, Türkiye’nin ev sahipliğinde sembolik olarak da görünür hale geldi.

Zirvenin ana başlıklarından biri Afganistan’dı. NATO, Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün Afganistan’daki rolünü genişletme kararları aldı. Bu, ittifakın Avrupa dışındaki en önemli askerî angajmanlarından biriydi. Türkiye açısından da Afganistan dosyası önemliydi; Ankara, NATO içinde hem askerî katkı hem diplomatik denge arayışıyla öne çıkıyordu.

Irak konusu ise zirvenin en hassas başlıklarından biriydi. ABD’nin 2003 Irak işgali NATO içinde derin görüş ayrılıkları yaratmıştı. İstanbul’da Irak güvenlik güçlerinin eğitimi için destek verilmesi yönünde karar alındı; ancak bu destek, NATO üyeleri arasında tartışmasız ve tam uyumlu bir politika anlamına gelmiyordu. Türkiye için Irak meselesi ayrıca sınır güvenliği, Kürt meselesi ve bölgesel istikrar bakımından doğrudan hayatiydi.

Zirvede ayrıca “İstanbul İşbirliği Girişimi” kabul edildi. Bu girişim, NATO’nun Körfez bölgesindeki bazı ülkelerle güvenlik alanında daha yakın ilişki kurmasını hedefliyordu. Böylece İstanbul’un adı, NATO’nun Ortadoğu ve Körfez’e açılma politikalarından birinin adı olarak da kayıtlara geçti.

Türkiye açısından zirvenin sembolik değeri büyüktü. İstanbul, ABD Başkanı George W. Bush’tan Avrupa liderlerine kadar birçok devlet ve hükümet başkanını ağırladı. Zirve, Türkiye’nin NATO içindeki yerini ve jeopolitik önemini görünür kıldı. Aynı zamanda İstanbul’da geniş güvenlik önlemleri alındı; zirve karşıtı protestolar ve küreselleşme karşıtı gösteriler de dönemin atmosferini yansıttı.

28 Haziran 2004 bu yüzden yalnız bir diplomasi takvimi maddesi değildir. İstanbul Zirvesi, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası kimlik arayışını, 11 Eylül sonrası güvenlik anlayışını, Afganistan ve Irak dosyalarını, Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik konumunu ve İstanbul’un küresel diplomasi sahnesindeki yerini aynı anda gösteren önemli bir gündür.

2011 – Meclis yeni döneme yemin kriziyle başladı

28 Haziran 2011’de, 12 Haziran seçimlerinin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 24. Dönemi yemin töreniyle başladı. Ancak yeni dönem, daha ilk gününden büyük bir siyasi krizle açıldı. CHP’li milletvekillerinin büyük bölümü ve BDP destekli bağımsız milletvekilleri yemin etmedi.

Krizin arka planında tutuklu milletvekilleri ve Hatip Dicle kararı vardı. CHP, Ergenekon davasından tutuklu seçilen Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın tahliye edilmemesini protesto ediyordu. BDP destekli bağımsızlar ise Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine ve KCK davalarından tutuklu seçilen isimlerin serbest bırakılmamasına tepki gösteriyordu.

TBMM’nin kendi haberinde, 28 Haziran 2011’deki yemin töreninde CHP’li 134 milletvekili ile BDP destekli 35 bağımsız milletvekilinin yemin etmediği belirtilir. Aynı haberde AKPM Başkanı ve AK Parti Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun da Meclis’e gelmediği için yemin etmeyenler arasında yer aldığı aktarılır.

Bu tablo, Türkiye’de temsil, yargı ve siyaset ilişkisinin ne kadar sorunlu hale geldiğini gösteriyordu. Seçmen bir adayı milletvekili seçmişti; ancak tutukluluk, tahliye kararları, mahkeme süreçleri ve YSK kararları, Meclis’in daha ilk gününde büyük bir meşruiyet tartışması doğurmuştu. CHP açısından mesele hukuk ve tutuklu vekillerdi; BDP çizgisi açısından ise Kürt siyasi temsilinin engellendiği görüşü öne çıkıyordu.

Kriz haftalarca sürdü. SETA’nın 2011 yılı değerlendirmesinde, CHP’nin 11 Temmuz 2011’de Meclis boykotunu sona erdirdiği, BDP grubunun ise 1 Ekim 2011’de yemin ettiği aktarılır. Böylece 24. Dönem, daha başında uzun süren bir temsil krizinin gölgesinde çalışmaya başladı.

2013 – Trabzon Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açıldı

28 Haziran 2013’te, Trabzon’un en önemli tarihî yapılarından Ayasofya, uzun yıllar müze olarak kullanıldıktan sonra yeniden cami statüsüyle ibadete açıldı. Böylece yapı, 1964’te müzeye dönüştürülmesinden yaklaşık yarım yüzyıl sonra yeniden namaz kılınan bir mekân haline geldi.

Trabzon Ayasofya, İstanbul’daki Ayasofya ile karıştırılmamalıdır. Karadeniz kıyısındaki bu yapı, 13. yüzyılda Trabzon Rum İmparatorluğu döneminde kilise olarak inşa edildi. Mimari yapısı, taş süslemeleri ve özellikle iç mekândaki freskleriyle geç Bizans sanatının Anadolu’daki dikkat çekici örneklerinden biri kabul edilir.

Trabzon’un Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra yapı zaman içinde camiye çevrildi. Cumhuriyet döneminde ise Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Edinburgh Üniversitesi’nin katkılarıyla yapılan restorasyon çalışmalarının ardından 1964’te müze olarak ziyarete açıldı. Bu dönemde yapının içindeki freskler ortaya çıkarıldı ve Ayasofya, Trabzon’un en bilinen kültür-turizm duraklarından biri haline geldi.

2010’lu yıllarda yapının statüsü yeniden tartışma konusu oldu. Vakıf mülkiyeti, mahkeme kararları ve dinî kullanım talepleri sonucunda Ayasofya’nın müze işlevi sona erdirildi. 2013’te Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilen yapı, aynı yıl yeniden cami olarak kullanılmaya başlandı.

Bu karar, Türkiye’de tarihî ibadet yapılarının nasıl korunacağı ve nasıl kullanılacağı tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Bir kesim, Ayasofya’nın tarihî vakıf kaydı ve cami geçmişi nedeniyle yeniden ibadete açılmasını doğru buldu. Başka bir kesim ise yapının freskleri, sanat tarihi değeri ve müze kimliği nedeniyle bu dönüşüme itiraz etti.

Trabzon Ayasofya’nın hikâyesi bu yüzden yalnız bir ibadete açılma haberi değildir. Yapı, Anadolu’nun çok katmanlı tarihini taşır: Bizans kilisesi, Osmanlı camisi, Cumhuriyet müzesi ve yeniden cami… Her dönem ona kendi anlamını yüklemiştir.

2016 – Atatürk Havalimanı’nda IŞİD saldırısı: Türkiye’nin en kanlı terör gecelerinden biri yaşandı

28 Haziran 2016 gecesi İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali, silahlı ve bombalı intihar saldırısına hedef oldu. Üç saldırgan, uzun namlulu silahlarla terminal girişinde insanlara ateş açtıktan sonra üzerlerindeki patlayıcıları infilak ettirdi. Saldırıda 45 kişi hayatını kaybetti, 230’dan fazla kişi yaralandı. Saldırganlarla birlikte toplam ölü sayısı 48’e ulaştı.

Atatürk Havalimanı o yıllarda yalnız Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da en yoğun hava trafiğine sahip merkezlerinden biriydi. İstanbul’un dünyaya açılan ana kapısıydı. Bu nedenle saldırı Türkiye’nin uluslararası dolaşımına, turizmine, güvenlik algısına ve şehir hafızasına yönelmiş büyük bir terör eylemiydi.

Saldırı akşam saatlerinde, yolcu yoğunluğunun hâlâ yüksek olduğu bir anda gerçekleşti. Saldırganlar önce terminal çevresinde ateş açtı. Güvenlik güçlerinin müdahalesi üzerine patlamalar yaşandı. O anlarda havalimanında büyük panik çıktı; yolcular, çalışanlar ve yakınlarını bekleyen insanlar terminal içinde ve dışında kaçmaya çalıştı. Yaralıların bir kısmı taksilerle hastanelere taşındı. Gece boyunca İstanbul’dan gelen görüntüler, Türkiye’yi ve dünyayı sarstı.

Olayın ardından Türkiye’de bir günlük millî yas ilan edildi; bayraklar yarıya indirildi. Saldırıda hayatını kaybedenler arasında havalimanı çalışanları, yolcular, yabancı uyruklu kişiler ve Türkiye’ye çeşitli nedenlerle gelmiş insanlar vardı. Bu da saldırının ne kadar rastgele ve sivil hedefli olduğunu gösteriyordu.

Saldırıdan IŞİD/DEAŞ sorumlu tutuldu. Türk makamları ve sonraki yargı süreci, eylemi IŞİD bağlantılı bir terör saldırısı olarak değerlendirdi. Saldırganların Rusya, Özbekistan ve Kırgızistan bağlantılı kişiler olduğu yönünde bilgiler basına yansıdı. Bu tablo, IŞİD’in o dönemde yalnız Suriye ve Irak’ta değil, Türkiye içinde ve Türkiye üzerinden uluslararası bağlantıları olan hücrelerle de tehdit oluşturduğunu gösteriyordu.

2016 yılı Türkiye için zaten çok ağır bir yıldı. Sultanahmet, Ankara, İstiklal Caddesi, Vezneciler ve başka saldırılarla ülke peş peşe terör eylemlerine maruz kalmıştı. Atatürk Havalimanı saldırısı ise bu zincirin en kanlı halkalarından biri oldu. Birkaç hafta sonra da Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimiyle sarsılacaktı. Bu nedenle 2016, yakın tarihin en travmatik yıllarından biri olarak hafızaya kazındı.

Atatürk Havalimanı saldırısı, yalnız can kaybıyla değil, hedef seçimiyle de büyük anlam taşıdı. Havalimanları modern dünyanın geçiş noktalarıdır; farklı ülkelerden, dillerden, kültürlerden insanlar aynı mekânda buluşur. Böyle bir mekâna yapılan saldırı, korkuyu sınırların ötesine taşımayı amaçlayan klasik bir terör stratejisiydi.

Saldırıyla ilgili dava sonraki yıllarda sürdü. 2018’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi bazı sanıkları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına mahkûm etti. Daha sonraki yargı aşamalarında ise kararlar tartışmalı biçimde yeniden gündeme geldi; 2024’te Yargıtay’ın bazı sanıklar hakkında verdiği tahliye kararı kamuoyunda tepki yarattı. Böylece saldırı, yalnız yaşandığı geceyle değil, adalet süreciyle de Türkiye gündeminde kalmaya devam etti.

28 Haziran 2016 bu yüzden İstanbul’un ve Türkiye’nin yakın tarihindeki en acı günlerden biridir. Atatürk Havalimanı’nda patlayan bombalar, yalnız terminali değil, bir ülkenin güvenlik duygusunu da hedef aldı. O gece hayatını kaybedenler, Türkiye’nin terörle geçen karanlık yıllarının en ağır hatıralarından biri olarak hafızalarda kaldı.

2022 – Yeşilçam’ın unutulmaz kahramanı Cüneyt Arkın öldü

28 Haziran 2022’de, Türk sinemasının en sevilen ve en üretken oyuncularından Cüneyt Arkın İstanbul’da hayatını kaybetti. Gerçek adı Fahrettin Cüreklibatır olan Arkın, yalnız bir oyuncu değil; doktor, senarist, yapımcı ve yönetmen kimliğiyle de sinema tarihimizin en özel figürlerinden biriydi.

Cüneyt Arkın, 1937’de Eskişehir’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve bir süre doktorluk yaptı. Fakat kaderi onu bambaşka bir yere, Yeşilçam’a taşıdı. 1960’lardan itibaren sinemaya adım attı ve kısa sürede hem yakışıklı jön rolleriyle hem de hareketli macera filmleriyle geniş bir seyirci kitlesinin sevgisini kazandı.

Onu diğer Yeşilçam yıldızlarından ayıran şey, yalnız yüzü ya da karizması değildi. Cüneyt Arkın, Türkiye’de aksiyon sinemasının bedenini kuran oyunculardan biri oldu. At bindi, kılıç kullandı, dövüştü, yüksekten atladı, çoğu kez dublör kullanmadan tehlikeli sahnelerde yer aldı. Bu yüzden onun filmleri, yalnız hikâyeleriyle değil, bedensel cesaretiyle de hatırlandı.

MalkoçoğluBattal GaziKara MuratKöroğlu ve benzeri karakterlerle Türk tarihî macera sinemasının en tanınan yüzü haline geldi. Bu filmler bugünün teknik ölçüleriyle naif ya da abartılı görünebilir; ama kendi döneminde seyirciye kahramanlık, adalet, cesaret ve halktan yana durma duygusu veren büyük popüler anlatılardı.

Cüneyt Arkın’ın kariyeri yalnız kılıçlı, atlı kahramanlık filmlerinden ibaret değildi. Yaralı KurtMadenVatandaş RızaKırık Bir Aşk HikâyesiDeli Yusufİnsan Avcısı gibi filmlerde toplumsal damar taşıyan, daha sert ve dramatik rollerde de oynadı. Böylece hem halk sinemasının kahramanı hem de dönem dönem toplumsal gerçekçi filmlerin güçlü oyuncusu olabildi.

Onun sinemasında “halk çocuğu” duygusu çok belirgindi. Cüneyt Arkın çoğu zaman haksızlığa uğrayanın yanında duran, zalime karşı çıkan, zayıfı koruyan, gerektiğinde tek başına mücadele eden karakterleri canlandırdı. Bu yüzden seyirci onu yalnız perde yıldızı olarak değil, adalet duygusunun temsilcisi gibi de sevdi.

Cüneyt Arkın’ın filmleri zamanla televizyon kuşaklarıyla yeniden keşfedildi. Özellikle tarihî macera filmleri, fantastik sahneleri, unutulmaz replikleri ve abartılı aksiyonlarıyla popüler kültürde yeni bir hayat kazandı. Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmler, yıllar sonra kült yapımlara dönüştü; Cüneyt Arkın da hem ciddi bir Yeşilçam efsanesi hem de mizah, nostalji ve internet kültürünün sevdiği bir figür olarak yaşamaya devam etti.

2022’deki ölümü, Türkiye’de büyük bir ortak hafıza kaybı gibi karşılandı. Çünkü Cüneyt Arkın yalnız sinema salonlarının yıldızı değildi; televizyon ekranlarında büyüyen kuşakların da kahramanıydı. Onun ölümüyle birlikte Yeşilçam’ın halkla doğrudan bağ kuran yüzlerinden biri daha sahneden çekildi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.