27 Haziran Tarihte Bugün

115 Dakika Okuma
27 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 27 Haziran

Fırtına: Kızıl Erik Fırtınası

27 Haziran, eski halk takvimlerinde ve denizcilerin fırtına cetvellerinde Kızıl Erik Fırtınası ile anılır. Bu tür fırtına adları, modern meteorolojinin günlük tahminleri gibi kesin hava durumu bilgisi vermez; ama yüzyıllar boyunca denizcilerin, balıkçıların, çiftçilerin ve kıyı insanlarının mevsim geçişlerini gözleyerek oluşturduğu kültürel bir doğa takvimini yansıtır.

Fırtına takvimleri, halk arasında bazen “kocakarı takvimi” diye de anılır. Buradaki “kocakarı” sözü küçültücü anlamından çok, eski kuşakların deneyimle biriktirdiği hava bilgisine işaret eder. Deniz kıyısında yaşayan insanlar için rüzgârın yönü, bulutun rengi, denizin kabarması, yıldızların görünüşü, kuşların geçişi, çiçeğin açması ya da meyvenin olgunlaşması yalnız doğa manzarası değildi; geçim, yolculuk, balıkçılık ve güvenlik meselesiydi.

Bu yüzden fırtına adlarının çoğu doğayla doğrudan bağlantılıdır: Çiçek Fırtınası, Filizkıran Fırtınası, Ülker Doğumu Fırtınası, Kızıl Erik Fırtınası, Yaprak Fırtınası, Bağ Bozumu Fırtınası, Balık Fırtınası… Her biri yılın belli bir döneminde doğada görülen değişimlerle havadaki sertleşmeyi bir araya getirir.

Kızıl Erik Fırtınası da yaz başındaki bu geçişlerden biridir. Haziran sonunda artık yaz başlamıştır; ama atmosfer tamamen durulmuş değildir. Kara ve deniz farklı hızlarda ısınır, gündüz-gece sıcaklık farkları rüzgârı artırabilir, kuzeyli ya da yerel sert rüzgârlar kısa süreli fırtına etkisi yaratabilir. Özellikle denizciler için bu dönem, “yaz geldi, artık tehlike bitti” denemeyecek bir aralıktır.

Fırtına takvimlerinin bilimsel tarafı, tam da bu uzun gözleme dayanır. Bu takvimler bugünkü anlamda meteorolojik model değildir; uydu verisi, radar, basınç haritası ya da sayısal tahmin kullanmaz. Ama yıllar boyunca tekrarlayan hava davranışlarının halk hafızasında adlandırılmış halidir. Nitekim “Türkiye Sahilleri Fırtına Takvimi” için hazırlanan notlarda, bu takvimin uzun yılların gözlemlerine dayandığı, özellikle denizciler ve balıkçılar tarafından başvuru kaynağı olarak kullanıldığı; ancak seyir planlamasında esas alınması gereken bilginin güncel meteorolojik raporlar olduğu özellikle vurgulanır.

Bu ayrım önemlidir: Kızıl Erik Fırtınası her yıl aynı gün ve aynı şiddette kopacak diye bir kural yoktur. Bazen birkaç gün sapar, bazen çok hafif geçer, bazen hiç hissedilmez. Ama halk takviminde bu adın yaşaması, insanların doğayı yalnız bugünün hava durumu olarak değil, mevsimlerin dili olarak okuduğunu gösterir.

MÖ 209 – Mete Han Hun tahtına çıktı, Türk tarihinin ilk büyük imparatorluk düzeni doğdu

MÖ 209’da, Türk ve Orta Asya tarihinin en büyük hükümdarlarından Mete Han, Büyük Hun Devleti’nin başına geçti. Çin kaynaklarında Motun ya da Modu Chanyu adıyla geçen Mete Han, yalnız Hunların değil, bozkır tarihinin de en etkili siyasi ve askerî liderlerinden biri oldu.

Mete Han’ın tahta çıkışı, sıradan bir hükümdar değişikliği değildi. Babası Teoman döneminde Hunlar güçlenmiş ama tam anlamıyla merkezî bir imparatorluk düzenine kavuşmamıştı. Mete, iktidara geldikten sonra boyları daha disiplinli bir yapı altında topladı, orduyu yeniden düzenledi ve Hunları Orta Asya’nın en büyük gücü haline getirdi.

Mete Han’ın tarihsel öneminin en güçlü taraflarından biri, askerî teşkilatlanmadır. Türk tarih anlatısında ona özellikle “onlu sistem”in kurucusu olarak büyük önem verilir. Orduyu on, yüz, bin ve on bin kişilik birliklere ayıran bu düzen, yalnız savaş meydanında değil, devletin örgütlenmesinde de disiplin ve komuta zinciri sağladı.

Mete Han, kısa sürede yalnız iç düzeni sağlamadı; Hunların çevresindeki büyük güçlerle de mücadele etti. Doğuda Tung-hulara, batıda Yüeçilere karşı üstünlük kurdu. Böylece Hun Devleti, Moğolistan bozkırlarından Orta Asya içlerine uzanan geniş bir güç haline geldi. Britannica, Xiongnu yani Hunların MÖ 3. yüzyıl sonunda büyük bir bozkır birliği kurduğunu, Çin’in kuzey sınırları için uzun süre büyük tehdit oluşturduğunu ve Orta Asya’nın geniş bölümünde etkili olduğunu yazar.

Mete Han’ın Çin’le ilişkileri de dünya tarihi açısından önemlidir. Han Hanedanı’nın kurucusu Liu Bang, MÖ 200’de Baideng’de Hunlar karşısında zor durumda kaldı. Bu olaydan sonra Çin, Hunlarla barışı korumak için evlilik ittifakları, hediyeler ve vergiye benzeyen düzenlemeler içeren bir siyaset izledi. Bu, bozkır imparatorluklarının Çin karşısındaki gücünü gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.

Mete Han’ın çevresinde zamanla efsanevi bir anlatı da oluştu. Islıklı ok, babası Teoman’ı öldürerek iktidara gelişi, itaat etmeyen askerleri cezalandırması ve ordusunu mutlak disipline alması gibi hikâyeler, tarih ile destan arasında duran güçlü motiflerdir. Bu anlatıların ayrıntılarını bire bir tarihsel gerçeklik gibi değil, Çin kaynaklarının Hun gücünü açıklamak için aktardığı sert bozkır hükümdarı portresi olarak okumak daha doğru olur.

Onun asıl büyüklüğü, dağınık boyları güçlü bir siyasî merkez etrafında toplayabilmesindedir. Mete Han döneminde Hunlar, akıncı topluluklar toplamı olmaktan çıkıp diplomasi kuran, vergi alan, askerî düzen geliştiren ve komşu devletlere kendi varlığını kabul ettiren büyük bir imparatorluk haline geldi.

Bu yüzden MÖ 209, Türk tarihi açısından sembolik değeri çok yüksek bir tarihtir. Mete Han’ın tahta çıkışıyla birlikte Büyük Hun Devleti, bozkır dünyasının en güçlü siyasi yapılarından birine dönüştü. Onun adı, Türk askerî teşkilatının kökenleri, Orta Asya’da devlet kurma geleneği ve imparatorluk fikrinin erken örnekleriyle birlikte anılmaya devam etti.

1743 – Son kez bir İngiliz kralı savaşta ordusunun başında yer aldı

27 Haziran 1743’te, bugünkü Almanya sınırları içinde kalan Dettingen yakınlarında yapılan savaşta İngiltere Kralı II. George bizzat ordusunun başında yer aldı. Avusturya Veraset Savaşı’nın bir parçası olan Dettingen Muharebesi, İngiltere ve Avrupa monarşi tarihi açısından ilginç bir unvan taşır: Bir İngiliz kralının savaş meydanında ordusuna bizzat komuta ettiği son büyük çatışma olarak kabul edilir.

Savaşın arka planında 18. yüzyıl Avrupa’sının karmaşık güç dengesi vardı. Avusturya tahtı, Prusya, Fransa, İngiltere, Hanover ve başka güçlerin içine çekildiği büyük bir mücadeleye dönüşmüştü. İngiltere Kralı II. George aynı zamanda Hanover Elektörü olduğu için kıta Avrupası’ndaki bu savaş onu doğrudan ilgilendiriyordu. İngiliz, Hanoverli ve Avusturyalı birliklerden oluşan müttefik ordu, Fransız kuvvetleriyle Dettingen’de karşı karşıya geldi.

Dettingen’in askerî sonucu kadar sembolik anlamı da önemlidir. Orta Çağ’da ya da erken modern dönemde kralların savaş alanında görünmesi doğal karşılanabilirdi. Ancak 18. yüzyıla gelindiğinde devletler büyümüş, ordular profesyonelleşmiş, komuta giderek generallerin ve askerî bürokrasinin işi haline gelmişti. Bir kralın savaş meydanında bizzat bulunması artık eski dünyanın son görüntülerinden biri gibiydi.

  1. George o gün savaş alanında ordusunun başındaydı; fakat ondan sonra İngiltere’de hükümdarlar savaşları saraydan, kabineden, diplomasi masasından ya da genelkurmay raporlarından izleyen figürlere dönüştü. Savaş, kralların kılıç salladığı bir alan olmaktan çıkıp devlet aygıtlarının, ittifakların, ekonomilerin ve profesyonel orduların meselesi haline geldi.

Bu yüzden 27 Haziran 1743 yalnız bir muharebe tarihi değildir. Dettingen, Avrupa’da hükümdarlığın eski askerî görüntüsünün yavaş yavaş sahneden çekildiğini gösteren sembolik bir gündür. O gün İngiltere Kralı II. George savaş meydanındaydı; ama ondan sonra İngiliz kralları artık ordularının önünde değil, devletin tepesinde sembolik ve anayasal bir konumda duracaktı.

1831 – Kadınlara kapalı bilim dünyasında kendi yolunu açan Sophie Germain öldü

27 Haziran 1831’de, Fransız matematikçi Sophie Germain Paris’te hayatını kaybetti. Kadınların bilim kurumlarına kabul edilmediği, üniversitelerin ve akademilerin neredeyse bütünüyle erkeklere ait görüldüğü bir çağda Germain, matematikte ve fiziksel bilimlerde kendi yolunu açan öncü kadınlardan biri oldu.

Sophie Germain çocuk yaşta matematiğe büyük ilgi duydu. Ailesi başlangıçta bu ilgiyi desteklemedi; çünkü o dönemde bir genç kızın yüksek matematikle uğraşması alışılmış bir şey değildi. Buna rağmen Germain gizlice çalıştı, kendi kendine Latince ve matematik öğrendi, dönemin büyük matematikçilerinin eserlerini inceledi. Paris’teki Ecole Polytechnique’e kadın olduğu için kabul edilmedi; ama ders notlarına ulaşarak çalışmalarını sürdürdü.

Onun hayatındaki en çarpıcı ayrıntılardan biri, bazı yazışmalarında erkek adı kullanmasıdır. Germain, matematik dünyasında ciddiye alınabilmek için “Monsieur LeBlanc” adıyla yazdı. Büyük matematikçi Gauss, onun aslında bir kadın olduğunu öğrendiğinde yeteneğine duyduğu saygıyı açıkça dile getirdi. Bu hikâye, bilim tarihindeki cinsiyet engellerini gösteren en güçlü örneklerden biri olarak anılır.

Sophie Germain özellikle sayı teorisi, Fermat’nın Son Teoremi üzerine çalışmaları, elastisite ve titreşim problemleriyle tanındı. Paris Bilimler Akademisi’nin açtığı elastisite yarışmasına katıldı ve sonunda ödül kazandı. Bu başarı, kadınların bilimsel üretim yapamayacağına dair önyargıların hüküm sürdüğü bir dönemde büyük bir kırılmaydı.

Bugün Sophie Germain’in adı matematikte “Sophie Germain asal sayıları”yla da yaşar. Ama asıl mirası bir teorem ya da teknik katkı değildir. O, bilimin kapıları kadınlara kapalıyken o kapının önünde beklememiş; başka yollar bulmuş, takma adla yazmış, kendi kendini eğitmiş ve erkek egemen akademik dünyanın içine sızarak kalıcı bir iz bırakmıştır.

1844 – Mormon hareketinin kurucusu Joseph Smith öldürüldü

27 Haziran 1844’te, Son Gün Azizleri hareketinin kurucusu Joseph Smith ve kardeşi Hyrum Smith, ABD’nin Illinois eyaletindeki Carthage Hapishanesi’nde silahlı bir kalabalık tarafından öldürüldü. Bu olay, bugün dünyada “Mormonlar” diye bilinen dinî hareketin tarihinde en büyük kırılmalardan biri oldu.

Joseph Smith, 19. yüzyıl Amerika’sının dinî hareketlilik ortamında ortaya çıktı. 1830’da yayımladığı Mormon Kitabı ile yeni bir vahiy ve kutsal tarih anlatısı sundu. Kendisini peygamber olarak gören Smith’in çevresinde kısa sürede bir topluluk oluştu. Bu topluluk hem inançları hem örgütlenme biçimi hem de hızla büyümesi nedeniyle çevresindeki toplumlarla sık sık çatışmaya girdi.

Mormon hareketinin erken tarihi, göçler, baskılar, yerel düşmanlıklar ve şiddetle iç içe geçti. Missouri’den Illinois’e uzanan süreçte Smith ve takipçileri hem dinî bir cemaat hem de kendi siyasi ve ekonomik yapısını kurmaya çalışan güçlü bir topluluk olarak görüldü. Nauvoo kenti bu açıdan hareketin merkezi haline geldi. Fakat Smith’in liderliği, çok eşlilik iddiaları, yerel siyasi güç mücadelesi ve muhalif bir gazetenin kapatılması gibi olaylar gerilimi büyüttü.

Smith ve kardeşi Hyrum, Carthage’da tutuklu bulundukları sırada hapishane saldırıya uğradı. Yüzleri karartılmış silahlı kişiler binaya girdi ve iki kardeşi öldürdü. Joseph Smith’in ölümü, hareketin dağılmasına yol açmadı; aksine onu bir şehit figürüne dönüştürdü. Kısa süre sonra Brigham Young liderliğindeki büyük Mormon göçü başladı ve topluluk batıya, Utah’a doğru ilerledi.

Bugün Mormonluk yalnız bir dinî hareket olarak değil, Amerikan kültürünün ve popüler kültürün de dikkat çekici konularından biridir. Utah, Salt Lake City, misyoner gençler, kapı kapı dolaşan beyaz gömlekli Mormonlar, çok eşlilik tartışmaları, aile merkezli yaşam biçimi ve kapalı cemaat algısı sinema, televizyon ve tiyatroda defalarca işlendi. Broadway müzikali The Book of Mormon, HBO dizisi Big Love ve Under the Banner of Heaven gibi yapımlar, Mormon kültürünü farklı tonlarda popüler kültürün gündemine taşıdı.

Bu popüler temsiller bazen mizah, bazen eleştiri, bazen merak, bazen de önyargıyla doludur. Fakat hepsi aynı şeyi gösterir: Joseph Smith’in 19. yüzyılda başlattığı hareket, Amerika’nın dinî ve kültürel hafızasında hâlâ çok güçlü bir yer tutar.

1871 – Japon yeni resmî para birimi oldu

27 Haziran 1871’de Japonya, modernleşme tarihinin en önemli adımlarından birini attı ve yeni para birimi olarak “yen”i kabul etti. Bu karar, Meiji Restorasyonu sonrasında Japonya’nın feodal düzenden merkezi ve modern bir devlete dönüşme sürecinin parçasıydı.

Japonya’da Meiji dönemine kadar para sistemi oldukça karmaşıktı. Farklı bölgelerde farklı sikkeler, hanların bastığı kâğıt paralar ve eski Tokugawa düzeninden kalan çeşitli ödeme araçları kullanılıyordu. Bu durum, ülkenin ekonomik bütünleşmesini zorlaştırıyordu. Modern bir devlet kurmak isteyen Meiji yönetimi için ortak para sistemi, ortak ordu, ortak vergi ve ortak hukuk kadar önemliydi.

1871’de çıkarılan Yeni Para Yasası ile yen, Japonya’nın resmî para birimi haline geldi. Yeni sistem, para birimini ondalık düzene bağladı; yen, sen ve rin gibi alt birimlerle modern bir ölçü standardı kuruldu. Bu yalnız teknik bir düzenleme değildi; Japonya’nın dünya ekonomisine modern bir devlet olarak katılma iradesini gösteriyordu.

Yen sözcüğü, “yuvarlak” anlamıyla da ilişkilendirilir. Yeni paralar, modern sikke düzenine uygun olarak basıldı. Japonya böylece hem iç ticarette karmaşayı azaltmayı hem de dış dünyayla ekonomik ilişkilerinde daha güvenilir ve anlaşılır bir para sistemine geçmeyi hedefledi.

Bu kararın uzun vadeli önemi büyüktür. Japonya, 19. yüzyılın ikinci yarısında yalnız askerî ve idari reformlar yapmadı; ekonomi, sanayi, bankacılık ve maliye alanında da hızla modernleşti. Yen, bu dönüşümün en görünür sembollerinden biri oldu. Bugün dünyanın en önemli para birimlerinden biri olan Japon yeni, köklerini bu Meiji reformuna borçludur.

1878 – Ahmet Mithat Efendi Tercüman-ı Hakikat’i çıkarmaya başladı

27 Haziran 1878’de, Osmanlı basın ve edebiyat tarihinin en uzun ömürlü gazetelerinden Tercümân-ı Hakîkat yayımlanmaya başladı. Gazetenin arkasındaki asıl isim, “Hâce-i Evvel” yani “ilk öğretmen” diye anılan Ahmet Mithat Efendi’ydi.

Tercümân-ı Hakîkat yalnız günlük haber veren bir gazete değildi. Ahmet Mithat’ın elinde gazete, halka okuma alışkanlığı kazandıran, yeni fikirleri anlatan, romanı, hikâyeyi, bilimi, ahlakı, eğitimi, dış dünyayı ve gündelik hayatı aynı sayfalarda buluşturan büyük bir okul gibiydi. Bu yüzden Ahmet Mithat’ın gazeteciliği, okur yetiştirmek anlamına da geliyordu.

  1. yüzyıl Osmanlı dünyasında gazete, bugünkü gibi sıradan bir iletişim aracı değildi. Romanın, tiyatronun, eleştirinin, bilim yazısının ve siyasi tartışmanın halka açıldığı önemli mecralardan biriydi. Birçok eser önce gazetelerde tefrika ediliyor, okur yeni edebî türleri gazete sayfalarından tanıyordu.

Ahmet Mithat Efendi’nin farkı, okurla yukarıdan konuşmamasındaydı. O, karmaşık konuları sadeleştirerek anlatmayı severdi. Tarihten coğrafyaya, Batı edebiyatından günlük ahlaka, romandan fen bilgisine kadar pek çok konuda yazdı. Bazen öğretici, bazen sohbet eder gibi, bazen de fazlasıyla müdahaleci bir üslubu vardı. Ama amacı açıktı: Osmanlı okurunu dünyadan haberdar etmek ve okumaya alıştırmak.

Tercümân-ı Hakîkat, bu yüzden Tanzimat sonrası Osmanlı kültür hayatının en önemli yayın merkezlerinden biri oldu. Gazetenin sayfalarında edebî tartışmalar yürütüldü, roman ve hikâyeler yayımlandı, yeni yazarlar kendilerine yer buldu. 2025 tarihli akademik bir makale de gazetenin edebiyat ortamına canlılık kazandırdığını, sayfalarında çeşitli edebî türlerin örneklerine ve eleştirilere yer verdiğini belirtir.

Gazetenin etkisi uzun sürdü, 34 yıl kesintisiz yayımlandı. Ahmet Mithat’ın 1912’deki ölümünden sonra da çıkmaya devam etti ve tespit edilebilen son sayısı 12 Ocak 1924 tarihini taşıdı. Bu süre, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan büyük dönüşüm çağında gazetenin ne kadar kalıcı bir kurum haline geldiğini gösterir.

Elbette Tercümân-ı Hakîkat’i yalnız özgür basın idealiyle anlatmak eksik olur. Gazete, II. Abdülhamid döneminin siyasal sınırları içinde yayın yaptı; iktidarla ilişkileri, sansür ortamı ve Ahmet Mithat’ın zaman zaman muhafazakâr/devletçi çizgisi tartışma konusudur. Ama bütün bu sınırlara rağmen Tercümân-ı Hakîkat’in okur, yazar ve edebiyat dünyası üzerindeki etkisi büyüktür.

1905 – Potemkin Zırhlısı’nda kurtlu yemek isyanı Rusya’nın Çarlık düzenine başkaldırıya dönüştü

27 Haziran 1905’te, Rus İmparatorluğu’nun Karadeniz Filosu’na bağlı Potemkin Zırhlısı’nda başlayan isyan, kısa sürede Çarlık rejimine karşı büyük bir sembole dönüştü. Olayın kıvılcımı çok basit görünüyordu: Gemideki denizcilere kurtlanmış etten yemek verilmek istenmişti. Ama o et, yıllardır biriken aşağılanmanın, kötü muamelenin, sert disiplinin ve devrimci huzursuzluğun üstüne düşen son damla oldu.

Potemkin mürettebatı zaten subayların kötü davranışlarından ve ağır yaşam koşullarından şikâyetçiydi. Britannica’ya göre gemide 700’den fazla denizci vardı ve mürettebat, topçu manevraları sırasında kendilerine verilen etin kalitesine karşı çıktı. Gemi doktoru eti yenilebilir ilan edince öfke büyüdü; denizcilerin yemeği reddetmesi açık itaatsizlik sayıldı.

Gerilim güvertede patladı. Subaylar itaatsiz denizcileri cezalandırmak istedi; ateş emri verildi, fakat askerler arkadaşlarına ateş etmeyi reddetti. Ardından çatışma çıktı. Britannica, bu sırada Kaptan Evgenii Golikov ve birinci zabit Ippolit Gilyarovsky dahil bazı üst rütbeli subayların öldürüldüğünü ya da denize atıldığını, geminin komutasının torpido astsubayı Afanasy Matyushenko’ya geçtiğini aktarır.

ABD Dışişleri Bakanlığı arşivindeki 1905 tarihli diplomatik rapor da olayın ayrıntılarını çarpıcı biçimde kaydeder. Rapora göre 27 Haziran Salı günü mürettebat, Odessa’dan getirilen etin kötü olduğu gerekçesiyle yemeği reddetti; subayların bastırma girişimi üzerine denizciler silahlara el koydu ve gemideki ayaklanma başladı. Aynı rapor, Potemkin’in daha sonra Odessa açıklarına geldiğini ve şehirdeki devrimci hareketliliği daha da büyüttüğünü yazar.

Potemkin’in Odessa’ya yönelmesi, olayı bir gemi isyanı olmaktan çıkardı. Odessa zaten işçi hareketleri, grevler ve Çarlık karşıtı gösterilerle çalkalanıyordu. Potemkin’in limana gelişi, şehirdeki öfkeyi büyüttü. Öldürülen denizcinin cesedinin kıyıya çıkarılması ve halkın onun etrafında toplanması, isyanı bir tür devrimci yas törenine çevirdi.

Çarlık kuvvetleri ise bu dayanışmaya sert karşılık verdi. Odessa’da askerler kalabalıklara ateş açtı, liman bölgesi yağma ve yangınlarla kaosa sürüklendi. Potemkin’in topları şehir üzerinde tehdit gibi duruyor, şehirdeki kalabalıklar ise gemideki denizcileri Çarlık düzenine başkaldıran kahramanlar gibi görüyordu.

Ayaklanma sonunda başarılı olmadı. Potemkin Karadeniz’de bir süre dolaştı; diğer savaş gemilerini kendi yanına çekmeye çalıştı ama donanma genelinde beklenen büyük isyan gerçekleşmedi. Gemi sonunda Romanya’nın Köstence limanına gitti. Romanya makamları erzak vermeyi reddetti; daha sonra denizciler gemiyi teslim etti. Britannica’ya göre Potemkin mürettebatının bir bölümü daha sonra Rus makamlarınca yakalandı; bazıları idam edildi ya da Sibirya’ya sürgüne gönderildi.

Potemkin Ayaklanması’nın tarihsel ağırlığı, başarısından değil, sembolik gücünden gelir. Bu olay, Çarlık Rusyası’nda yalnız işçilerin ve köylülerin değil, ordunun ve donanmanın içinde de rejime karşı öfke biriktiğini gösterdi. 1905 Devrimi sonuçta Çarlığı yıkamadı; ama Rusya’da Duma’nın açılmasına, anayasal vaatlere ve daha büyük bir siyasal çözülmenin başlamasına yol açtı. 1917 Devrimi’ne giden yolda Potemkin, unutulmayan erken işaretlerden biri oldu.

Olayın dünya hafızasındaki yerini büyüten bir başka neden de sinemadır. Sovyet yönetmeni Sergey Eisenstein, 1925’te çektiği Potemkin Zırhlısı filmiyle bu ayaklanmayı sinema tarihinin en ünlü politik anlatılarından birine dönüştürdü. Özellikle “Odessa Merdivenleri” sekansı, sinema tarihinin en meşhur sahnelerinden biri haline geldi.

Bu yüzden 27 Haziran 1905, yalnız bir savaş gemisinde çıkan yemek isyanının tarihi değildir. Potemkin’de kurtlu ete karşı başlayan başkaldırı, Çarlık düzeninin çürümüşlüğünü görünür kılan büyük bir siyasal sembole dönüştü. Bir tabak kötü yemek, bir imparatorluğun içinde biriken öfkenin patlama anlarından biri oldu.

1916 – Şerif Hüseyin Osmanlı’ya başkaldırdı, Hicaz bağımsızlık yoluna girdi

27 Haziran 1916’da, Mekke Emiri Şerif Hüseyin bin Ali’nin Osmanlı yönetiminden ayrılışını ve Arap bağımsızlığı iddiasını duyuran bildirisi, I. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu cephesinde büyük bir kırılmanın sembollerinden biri oldu. Bu gelişme, yalnız Hicaz’ın kaderini değil, Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarındaki son dönemini ve savaş sonrası Ortadoğu haritasını da derinden etkiledi.

Burada tarihleri doğru ayırmak gerekir. Arap İsyanı fiilen 10 Haziran 1916’da Mekke’de başladı. Şerif Hüseyin’in kuvvetleri Osmanlı garnizonlarına karşı harekete geçti; kısa süre içinde Hicaz Cephesi, Osmanlı ordusunun kendi tebaasıyla savaşmak zorunda kaldığı en zor cephelerden biri haline geldi.

27 Haziran ise bu isyanın siyasal ilanı açısından önemlidir. Şerif Hüseyin, yayımladığı bildiride Osmanlı yönetimini, özellikle İttihat ve Terakki iktidarını hedef aldı; Hicaz’ın tarihî haklarının çiğnendiğini, İslam’ın kutsal beldelerinin baskı altına alındığını savundu. Hüseyin isyanı, modern bir Arap milliyetçiliği hareketinden çok, Hicaz’ın tarihî haklarını ve kendi emirliğini koruma diliyle meşrulaştırdı.

Bu isyanın arkasında yalnız yerel huzursuzluk yoktu. I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere, Osmanlı Devleti’ni içeriden zayıflatmak istiyordu. Şerif Hüseyin ile İngilizlerin Mısır Yüksek Komiseri Henry McMahon arasında yapılan yazışmalar, savaş sonrasında Araplara bağımsızlık vaatleri içeren belirsiz ama etkili bir diplomatik zemin oluşturdu. Bu vaatler, Hüseyin’i Osmanlı’ya karşı harekete geçiren en önemli unsurlardan biri oldu.

Hicaz İsyanı, Osmanlı açısından ağır sonuçlar doğurdu. Cidde 16 Haziran 1916’da düştü; Mekke’deki Osmanlı birlikleri Temmuz başına kadar direndi. Medine ise Fahreddin Paşa’nın efsanevi savunmasıyla savaş sonrasına kadar Osmanlı elinde kaldı. Bu yönüyle Hicaz Cephesi, Osmanlı askerî hafızasının en dramatik sayfalarından biri oldu.

Şerif Hüseyin’in hedefi, Hicaz’da küçük bir emirlik kurmak değildi. İngilizlerle yaptığı yazışmalardan, Arap nüfusun yaşadığı geniş topraklarda kendi liderliğinde büyük bir Arap krallığı hayal ettiği anlaşılır. Ancak savaş sonrasında bu hayal bütünüyle gerçekleşmedi. 1916’da İngiltere ve Fransa arasında yapılan Sykes-Picot düzeni, Araplara vaat edilen geniş bağımsızlık fikrini büyük ölçüde boşa düşürdü. Hüseyin’in oğulları Faysal ve Abdullah daha sonra Irak ve Ürdün krallıklarında rol oynayacak, fakat Hicaz Krallığı da uzun ömürlü olmayacaktı.

Hicaz, Osmanlı ve İslam tarihi açısından sıradan bir bölge değildi. Mekke ve Medine’nin burada bulunması, meseleyi yalnız siyasi değil, dinî ve sembolik bakımdan da çok ağır hale getiriyordu. Osmanlı padişahı aynı zamanda halife sıfatı taşıyordu; bu yüzden Hicaz’da başlayan isyan, İstanbul için kutsal beldeler üzerindeki tarihî otoritenin sarsılması anlamına geliyordu.

27 Haziran 1916 bu yüzden Ortadoğu tarihi açısından önemli bir gündür. Şerif Hüseyin’in bağımsızlık bildirisi, Osmanlı’dan kopuşun siyasal ifadesi oldu; Hicaz İsyanı ise savaş sonrasında Ortadoğu’nun yeniden çizilecek haritasının ilk büyük işaretlerinden biri haline geldi. Bu olay, Osmanlı’nın çözülüşünü, İngiliz savaş diplomasisini, Arap bağımsızlık arayışını ve modern Ortadoğu’nun sancılı doğumunu aynı anda anlatan kırılma noktalarından biridir.

1917 – Yunanistan İtilaf Devletleri safında I. Dünya Savaşı’na girdi

27 Haziran 1917’de Yunanistan, I. Dünya Savaşı’nda uzun süren tarafsızlık ve iç siyasi kriz döneminin ardından İtilaf Devletleri safında savaşa katıldı. Bu gelişme, yalnız Yunanistan’ın dış politikasını değil, Balkan cephesinin dengesini ve savaş sonrası bölge haritasını da etkiledi.

Yunanistan’ın savaşa girişi basit bir “taraf seçme” meselesi değildi. Ülke savaşın başından beri ikiye bölünmüştü. Başbakan Eleftherios Venizelos, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri yanında savaşa girilmesini savunuyordu. Kral I. Konstantin ise Almanya’ya yakın bir çizgide duruyor ve Yunanistan’ın tarafsız kalmasını istiyordu. Bu çatışma, Yunan tarihinde Ulusal Bölünme olarak bilinen derin bir siyasi yarılmaya dönüştü.

Venizelos’a göre Yunanistan, İtilaf Devletleri yanında savaşa girerse savaş sonunda toprak kazanabilir ve “Megali İdea” diye bilinen büyük Yunanistan hedeflerine yaklaşabilirdi. Kral Konstantin ise Almanya’nın askerî gücünü hafife almıyor, ayrıca ülkenin savaşa girmesinin büyük felaket getireceğini düşünüyordu. Böylece Yunanistan, savaşın ortasında kendi içinde de parçalanmış bir ülke haline geldi.

Bu krizin merkezi Selanik oldu. 1915’te İtilaf kuvvetleri Selanik’e asker çıkardı ve burası Balkan cephesinin önemli üslerinden biri haline geldi. Venizelos, 1916’da Selanik’te ayrı bir hükümet kurarak fiilen kralın Atina’daki yönetimine meydan okudu. Böylece Yunanistan’da aynı anda iki siyasi merkez oluştu: Atina’da kralcı yönetim, Selanik’te İtilaf yanlısı Venizelos hükümeti.

1917’de İtilaf Devletleri artık Yunanistan’daki belirsizliğe son vermek istedi. Kral Konstantin, müttefik baskısıyla 11 Haziran 1917’de tahttan çekilmek zorunda kaldı; yerine oğlu Aleksandros geçti. Venizelos Atina’ya döndü ve Yunanistan kısa süre içinde İtilaf Devletleri safında savaşa girdi.

Yunanistan’ın savaşa girmesi Balkan cephesi açısından önemliydi. Selanik Cephesi’nde zaten Fransız, İngiliz, Sırp, İtalyan ve Rus birlikleri bulunuyordu. Yunan ordusunun İtilaf safına katılması, özellikle Bulgaristan’a karşı savaşta müttefiklerin elini güçlendirdi. Savaşın son yılında Balkan cephesinde İtilaf ilerleyişi hızlanacak, Bulgaristan 1918’de savaştan çekilen ilk İttifak Devleti olacaktı.

Ancak bu karar Yunanistan içindeki yaraları hemen kapatmadı. Venizelosçular ile kralcılar arasındaki bölünme, savaş sonrasında da ülkenin siyasetini zehirlemeye devam etti. Yunanistan, savaşın sonunda galipler arasında yer aldı; fakat birkaç yıl sonra Anadolu macerasına sürüklenecek, 1922’de büyük bir yenilgi ve mübadeleyle sonuçlanacak çok daha ağır bir tarihsel sürecin içine girecekti.

Bu yüzden 27 Haziran 1917, Balkanlar ve Osmanlı sonrası Ortadoğu-Ege düzeni açısından da önemli bir eşik olarak okunmalıdır. Yunanistan o gün İtilaf Devletleri safına geçti; ama bu karar, ülkenin iç bölünmesini bitirmedi, aksine savaş sonrası büyük hesaplaşmaların kapısını da araladı.

1918 – Azerbaycan’da Türk dili devlet dili ilan edildi

27 Haziran 1918’de, yeni kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti hükümeti, Türk dilini devlet dili ilan etti. Bugünkü ifadeyle Azerbaycan dilinin resmî devlet dili olarak kabul edilmesi anlamına gelen bu karar, yalnız idarî bir düzenleme değil, genç cumhuriyetin kimlik ve bağımsızlık anlayışını gösteren sembolik bir adımdı.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, 28 Mayıs 1918’de bağımsızlığını ilan etmişti. Kafkasya’da imparatorlukların çözüldüğü, Rusya’da devrim ve iç savaşın sürdüğü, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nın son yılında Kafkasya’ya yöneldiği çok çalkantılı bir dönemde doğdu. Bu yeni devletin önündeki temel meselelerden biri, kendi resmî dilini, eğitimini, ordusunu ve kamu yönetimini de oluşturmaktı.

27 Haziran kararı bu yüzden önemliydi. Devlet, halkın konuştuğu dili resmî idare dili haline getirerek Rusça merkezli eski imparatorluk düzeninden kopuş mesajı veriyordu. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi, kararın bağımsızlıktan sadece bir ay sonra alındığını ve bunun 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında gelişen millî ideolojinin doğrudan etkisi olduğunu vurgular.

Bu kararın arkasında uzun bir kültürel birikim vardı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Azerbaycan aydınları dil, eğitim, basın ve millî kimlik konularını yoğun biçimde tartışıyordu. Mirza Fetali Ahundzade’den Hasan Bey Zerdabi’ye, Celil Memmedkuluzade’den Ali Bey Hüseyinzade’ye uzanan çizgide dil meselesi, yalnız konuşma aracı değil, milletleşme ve modernleşme meselesi olarak görülüyordu.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin resmî dili belirleme adımı, eğitim politikasıyla da bağlantılıydı. Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’nin eğitim bölümünde, 27 Haziran 1918 tarihli hükümet kararına göre Türk dilinin devlet dili ilan edildiği; 28 Ağustos 1918 tarihli kararla da ilköğretimde eğitimin öğrencilerin ana dilinde yapılmasının ve devlet dili olarak ana dilinin öğretilmesinin zorunlu kılındığı belirtilir.

Bu gelişme, Azerbaycan’ın devletleşme sürecinde dilin ne kadar merkezi bir yere sahip olduğunu gösterir. Çünkü dil, yalnız resmî yazışma aracı değildir; mahkemede, okulda, orduda, mecliste ve gazetede devletin halka hangi sesle konuşacağını belirler. Halkın dili devletin dili haline geldiğinde, devlet ile toplum arasındaki mesafe azalır.

Kararın bir başka önemi de Türk dünyası içindeki yeridir. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Müslüman ve Türk dünyasında modern cumhuriyet fikrinin en erken örneklerinden biriydi. Bu devletin kuruluşundan hemen sonra dil meselesini ele alması, millî egemenlik ile millî dil arasında kurulan bağı açıkça gösterir.

Elbette sonraki yıllarda Azerbaycan’ın dil tarihi yeni kırılmalar yaşayacaktı. 1920’de Sovyet işgaliyle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti sona erdi. Sovyet döneminde alfabe birkaç kez değişti; Arap alfabesinden Latin alfabesine, ardından Kiril alfabesine geçildi. Dilin adı ve statüsü de farklı dönemlerde farklı biçimlerde tartışıldı. Fakat 27 Haziran 1918 kararı, bağımsız Azerbaycan devlet fikrinin ilk ve en güçlü kültürel kararlarından biri olarak kaldı.

1921 – Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nin yazarı Yusuf Atılgan doğdu

27 Haziran 1921’de, Türk romanının en içe dönük ve en sarsıcı yazarlarından Yusuf Atılgan Manisa’da doğdu. Tam adı Yusuf Ziya Atılgan’dı. Edebiyat tarihine az sayıda ama derin iz bırakan eserle girdi; özellikle Aylak Adam ve Anayurt Oteli, Türkçede yalnızlık, yabancılaşma ve insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi denince ilk akla gelen romanlar arasına yerleşti.

Atılgan’ın hayatı da romanları kadar dikkat çekicidir. Manisa’da doğdu, ailesi Kurtuluş Savaşı yıllarındaki büyük yıkımın ardından Manisa yakınlarındaki Hacırahmanlı köyüne yerleşti. İlk ve orta öğrenimini Manisa’da, lise eğitimini Balıkesir Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu; Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edib Adıvar ve Ali Nihat Tarlan gibi isimlerin öğrencisi oldu.

Mezun olduktan sonra kısa süre öğretmenlik yaptı; fakat siyasi nedenlerle tutuklandı, cezaevinde kaldı ve öğretmenlik hakkını kaybetti. Daha sonra Manisa’nın Hacırahmanlı köyüne döndü, uzun yıllar çiftçilik yaptı. Türk edebiyatının en şehirli ve en yalnız kahramanlarından bazılarını, büyük edebiyat çevrelerinden uzakta, bir köy hayatının içinden yazması bu yüzden ayrıca ilginçtir.

Yusuf Atılgan edebiyata önce öyküyle girdi. 1954’te Tercüman gazetesinin hikâye yarışmasına iki ayrı takma adla katıldı; “Evdeki” adlı öyküsü birinci oldu, “Kümesin Ötesi” ise dereceye girdi. Daha sonra Aylak Adam romanıyla Yunus Nadi Roman Armağanı’nda ikincilik kazandı ve roman 1959’da yayımlandı.

Aylak Adam, Türk romanında alışılmış kahraman tipini değiştiren eserlerden biri oldu. Romanın başkişisi C., geçim derdi olmayan ama hayatın anlamını, sevgiyi ve kendine ait bir varoluşu bulamayan kentli bir yalnızdır. Atılgan, bu karakter üzerinden modern insanın sıkıntısını, boşluk duygusunu ve toplumla arasındaki uyumsuzluğu anlattı.

1973’te yayımlanan Anayurt Oteli ise Atılgan’ın adını daha da ayrı bir yere taşıdı. Romanın başkişisi Zebercet, küçük bir kasaba otelinde çalışan, giderek iç dünyasına kapanan, saplantılarıyla karanlığa sürüklenen unutulmaz bir karakterdir.

Anayurt Oteli, 1987’de Ömer Kavur tarafından sinemaya uyarlandı ve Türk sinemasının en önemli edebiyat uyarlamalarından biri haline geldi. Böylece Zebercet yalnız roman okurlarının değil, sinema izleyicisinin de hafızasına kazındı.

Yusuf Atılgan çok üretken bir yazar değildi; ama az yazıp derin iz bırakan yazarlardandı. Bodur Minareden Öte adlı öykü kitabı, çocuk kitabı Ekmek Elden Süt Memeden ve ölümünden sonra yayımlanan yarım romanı Canistan, onun edebiyat dünyasının diğer önemli parçalarıdır.

1923 – İki uçak arasında ilk başarılı havada yakıt ikmali yapıldı

27 Haziran 1923’te, havacılık tarihinde geleceği değiştirecek denemelerden biri yapıldı. ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki San Diego yakınlarında, Rockwell Field üzerinde iki DH-4B çift kanatlı uçak arasında ilk başarılı havada yakıt ikmali gerçekleştirildi.

Bugün savaş uçaklarının, nakliye uçaklarının ya da keşif uçaklarının havada yakıt alması çok gelişmiş bir teknoloji gibi görünür. Dev tanker uçaklar, özel bağlantı sistemleri ve karmaşık uçuş prosedürleri kullanılır. Ama 1923’teki ilk deneme neredeyse el yordamıyla yapılmıştı: Bir uçaktan aşağıya hortum sarkıtıldı, diğer uçak onun altında uçtu ve benzin yerçekimiyle aktarıldı.

Denemenin amacı basitti ama çok büyüktü: Uçağın menzil sınırını aşmak. O yıllarda uçaklar havada kalma süresi ve menzil bakımından çok sınırlıydı. Yakıt bitince inmek zorundaydılar. Rockwell Field’daki havacılar, bir uçağa havadayken yakıt verilebilirse uçuş süresinin uzatılabileceğini göstermek istiyordu.

İlk başarılı denemede üstteki yakıt veren uçakta Teğmen Virgil Hine ve Teğmen Frank W. Seifert bulunuyordu. Alttaki yakıt alan uçakta ise Yüzbaşı Lowell H. Smith ve Teğmen John P. Richter vardı. DVIDS’in ABD Hava Kuvvetleri kaynaklı 100. yıl yazısına göre sistem, iki ucunda elle kontrol edilen vana bulunan 50 feet uzunluğunda kauçuk bir hortumdan oluşuyordu; Hine tankeri uçuruyor, Seifert hortumu yönetiyor, Smith alıcı uçağı kullanıyor, Richter ise arka kokpitten yakıt alma işlemini gerçekleştiriyordu.

O gün aktarılan yakıt miktarı bugünün ölçüleriyle çok büyük değildi: Yaklaşık 75 galon. Ama önemli olan miktar değil, fikrin çalıştığının görülmesiydi. DVIDS kaydı, bu ilk denemede iki uçağın yaklaşık 500 feet irtifada hortumla birbirine bağlandığını ve bir uçağın diğerine yakıt verdiğini aktarır.

Bu deneme hemen büyük bir askerî devrime dönüşmedi. Hatta uzun süre biraz “gösteri numarası” gibi görüldü. Ama fikir çok güçlüydü. Aynı yılın Ağustos ayında Smith ve Richter, havada yapılan çok sayıda yakıt ikmaliyle 37 saatten fazla havada kalmayı başardı ve yeni rekorlar kırdı. ABD Hava Kuvvetleri Müzesi, 27-28 Ağustos 1923’te yapılan bu dayanıklılık uçuşunda 16 yakıt temasıyla 37 saat 15 dakika havada kalındığını ve mesafe, hız, süre alanlarında 16 dünya rekoru kırıldığını belirtir.

Havada yakıt ikmali, sonraki yıllarda özellikle askerî havacılığın en stratejik teknolojilerinden biri haline geldi. Uçakların üslerine dönmeden çok daha uzak mesafelere gitmesini, uzun süre havada kalmasını, kıtalar arası operasyon yapmasını ve küresel ölçekte görev üstlenmesini mümkün kıldı. Bugün modern hava gücünün arkasındaki en önemli görünmez sistemlerden biri budur.

1931 – Sikorsky modern helikoptere giden tasarım için patent başvurusu yaptı

27 Haziran 1931’de, havacılık tarihinin en önemli isimlerinden Igor Sikorsky, modern helikoptere giden yolu açacak “direct lift aircraft” yani doğrudan kaldırmalı hava aracı için patent başvurusu yaptı. Bu başvuru, tek ana rotor ve tork dengeleyici düzen fikriyle, sonraki helikopter tasarımlarının temel taşlarından biri oldu.

Burada dikkatli olmak gerekir: Sikorsky o gün “helikopterin patentini aldı” denemez. Çünkü dikey uçuş fikri çok daha eskiydi; Leonardo da Vinci’nin çizimlerinden 20. yüzyıl başındaki Paul Cornu, Juan de la Cierva, Focke-Wulf ve başka mucitlere kadar uzanan uzun bir deneme tarihi vardı. Ayrıca Sikorsky’nin başvurusu 1931’de yapıldı, patent ise 19 Mart 1935’te onaylandı. Guinness World Records da Sikorsky’nin 27 Haziran 1931’de yaptığı 1,994,488 numaralı patent başvurusunu, üretim helikopterine giden ilk tasarım açısından kritik kırılma olarak niteler.

Sikorsky’nin asıl önemi, helikopter fikrini uygulanabilir bir mühendislik düzenine yaklaştırmasındaydı. Helikopterlerin en büyük sorunlarından biri, ana rotor döndüğünde gövdenin ters yönde dönme eğilimi göstermesiydi. Bu tork etkisini dengelemek, aracı yalnız havalandırmak değil, kontrol edilebilir kılmak gerekiyordu. Sikorsky’nin patentinde doğrudan kaldırma, tork dengeleme, yönlendirme ve uçuş kontrolü gibi temel sorunlara çözüm aranıyordu. Patent metni de buluşun amacını, tork dengeleme, yönsel kontrol ve dikey kaldırma problemlerini çözmek olarak açıklar.

Bu başvurunun etkisi birkaç yıl sonra daha görünür hale geldi. Sikorsky, 1939’da VS-300 adlı deneysel helikopterini uçurdu. Sikorsky arşivleri, 1931’deki patent başvurusunun VS-300’de yer alacak neredeyse bütün ana özellikleri içerdiğini; 1938’de ise United Aircraft yönetiminin Sikorsky’ye helikopter prototipi geliştirmesi için izin ve bütçe verdiğini aktarır.

VS-300, Amerika’nın ilk pratik helikopteri oldu. Tek ana rotor ve kuyrukta tork dengeleyici rotor düzeni, daha sonraki helikopterlerde en yaygın kullanılan tasarım haline geldi. Sikorsky’nin çalışmaları ayrıca II. Dünya Savaşı yıllarında geliştirilen R-4’e uzandı; R-4, seri üretime giren ilk gerçek helikopter olarak kabul edilir.

Bu yüzden 27 Haziran 1931, havacılık tarihi açısından önemli bir gündür. Igor Sikorsky o gün modern helikoptere giden kritik patent başvurusunu yaptı; dikey uçuş hayalinin, kontrol edilebilir ve üretilebilir bir hava aracına dönüşmesinde büyük rol oynayan tasarım çizgisini başlattı.

1941 – II. Dünya Savaşı: Bialystok’ta Büyük Sinagog yakıldı, yüzlerce Yahudi diri diri öldürüldü

27 Haziran 1941’de, bugünkü Polonya sınırları içinde yer alan Bialystok kentinde Holokost’un en korkunç erken katliamlarından biri yaşandı. Nazi birlikleri kente girdikten sonra Yahudi halka yönelik büyük bir şiddet dalgası başlattı. O gün Bialystok Büyük Sinagogu ateşe verildi; içerideki yüzlerce Yahudi diri diri yakılarak öldürüldü.

Bialystok, savaş öncesinde önemli bir Yahudi nüfusa sahipti. Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırdığı Barbarossa Harekâtı’nın hemen ardından kent Almanların eline geçti. Alman birlikleri ve onlara bağlı güvenlik güçleri, kente girer girmez Yahudileri hedef aldı. Evler basıldı, insanlar sokaklarda dövüldü, kurşuna dizildi, ibadet yerleri yakıldı.

Büyük Sinagog katliamı, bu şiddetin en sarsıcı sahnesiydi. Yüzlerce Yahudi erkek ve çocuk sinagoga dolduruldu; bina ateşe verildi. Dışarı çıkmaya çalışanlar vuruldu. Alevler içinde kalan insanlar içeride can verdi. Bu olay, Holokost’un yalnız toplama kamplarında değil, şehirlerin ortasında, ibadet yerlerinde, mahallelerde ve insanların gözleri önünde de başladığını gösteren korkunç örneklerden biridir.

Bialystok’taki katliam, Nazi imha siyasetinin erken ve sistematik işaretlerinden biriydi. 1941 yazı boyunca Doğu Avrupa’da Yahudi toplulukları toplu infazlara, gettolaştırmaya ve yok etme politikalarına maruz kaldı. Bialystok Büyük Sinagogu’nun yakılması, bu sürecin en acı sembollerinden biri oldu.

Bugün bu olay, Bialystok Yahudilerinin yok edilen dünyasını hatırlatır. Sinagog yalnız bir ibadet binası değildi; bir topluluğun hafızası, sesi, duası ve birlikte yaşama mekânıydı. Onun insanlarla birlikte yakılması, Nazi şiddetinin yalnız bedenleri değil, hafızayı ve kültürü de hedef aldığını gösterir.

1946 – On İki Ada’nın Yunanistan’a verilmesi kararlaştırıldı

27 Haziran 1946’da, II. Dünya Savaşı sonrasında İtalya ile yapılacak barış antlaşmasının hazırlıkları sırasında, Rodos ve On İki Ada’nın Yunanistan’a bırakılması yönündeki karar belirginleşti. Paris’te yürütülen görüşmelerde Sovyet temsilcisi Vyaçeslav Molotov’un, adaların Yunanistan’a verilmesine karşı çıkmayacağını açıklaması, sürecin önünü açtı. Akademik bir çalışmada, ABD Dışişleri Bakanı James Byrnes’ın Molotov’un bu çıkışı karşısında şaşırdığı ve kendine gelebilmek için birkaç dakikaya ihtiyaç duyduğunu söylediği aktarılır.

On İki Ada meselesi, Türkiye, İtalya ve Yunanistan açısından uzun bir geçmişe sahipti. Rodos ve çevresindeki adalar, Osmanlı egemenliğinden 1912’deki Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya’nın kontrolüne geçti. Türkiye, 1923 Lozan Antlaşması’yla bu adalar üzerindeki haklarından İtalya lehine vazgeçmişti. Böylece adalar, II. Dünya Savaşı sonuna kadar İtalyan yönetiminde kaldı.

Savaşın sonuna gelindiğinde İtalya artık yenilmiş taraftı. Akdeniz’deki eski İtalyan varlığı yeniden paylaşım konusu olmuştu. Yunanistan ise savaş sırasında yaşadığı Alman ve İtalyan işgalini, direnişini ve müttefikler safındaki konumunu öne çıkararak On İki Ada’nın kendisine verilmesini istiyordu. 1945’ten itibaren Yunanistan’da ve ada Rumları arasında bu yönde güçlü bir kamuoyu oluşmuştu.

27 Haziran 1946’daki kritik gelişme, dört büyük devletin bu konuda uzlaşmaya yaklaşmasıydı. Daha önce Sovyetler Birliği, İtalyan toprak meselelerini bir bütün olarak ele almak ve Akdeniz’de üs taleplerini gündeme getirmek istiyordu. Ancak Molotov’un adaların Yunanistan’a verilmesine itiraz etmeyeceğini açıklamasıyla, On İki Ada meselesi büyük ölçüde Yunanistan lehine çözülme yoluna girdi. Aynı akademik çalışma, 30 Nisan 1946’da yayımlanan resmî tebliğde Rodos ve On İki Ada’nın prensip olarak Yunanistan’a devredileceğinin açıklandığını; 27 Haziran toplantısının ise bu süreci kesinleştiren aşamalardan biri olduğunu belirtir.

Burada 27 Haziran 1946 ile 10 Şubat 1947’yi birbirine karıştırmamak gerekir. 27 Haziran, siyasi kararın ve diplomatik uzlaşmanın öne çıktığı tarihtir. Adaların Yunanistan’a hukukî devri ise 10 Şubat 1947’de imzalanan Paris Barış Antlaşması’yla yapıldı. Antlaşmanın 14. maddesinde İtalya’nın Rodos, İstanköy, Leros, Patmos, Sömbeki, Meis ve diğer On İki Ada’yı bitişik adacıklarıyla birlikte Yunanistan’a bıraktığı açıkça yazıldı; aynı maddede bu adaların silahsızlandırılmış kalacağı da hükme bağlandı.

Türkiye açısından bu kararın ayrı bir önemi vardır. On İki Ada, Anadolu kıyılarına çok yakın konumdaydı. Rodos, İstanköy ve özellikle Meis gibi adaların Türkiye’ye yakınlığı, meseleyi yalnız tarihî değil, güvenlik ve Ege dengesi açısından da hassas hale getiriyordu. Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet baskısı, Boğazlar meselesi ve dış politikadaki yalnızlık nedeniyle On İki Ada konusunda güçlü bir diplomatik hamle yapamadı.

Dönemin Türk basınında ise karar beklenenden daha sakin karşılandı. Aynı akademik çalışmada, Ulus gazetesinin haberi “12 Ada’nın Yunanistan’a devri kararlaştırıldı” manşetiyle duyurduğu, bazı gazetelerin de meseleyi büyük bir kriz diliyle değil, savaş sonrası düzenin parçası olarak ele aldığı belirtilir.

Adalar 1947’de Yunan egemenliğine geçti; 1948’de ise resmen Yunanistan’a dahil edildi. Böylece Rodos ve çevresindeki adalarda Osmanlı sonrası İtalyan dönemi de kapanmış oldu. Ancak On İki Ada’nın statüsü, özellikle silahsızlandırma şartı nedeniyle Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde bugün bile zaman zaman gündeme gelen başlıklardan biri olarak kaldı.

1950 – Birleşmiş Milletler Güney Kore’ye yardım çağrısı yaptı, ABD Kore Savaşı’na müdahale etti

27 Haziran 1950’de, Kore Savaşı yerel bir çatışma olmaktan çıkıp Soğuk Savaş’ın ilk büyük sıcak savaşına dönüştü. Kuzey Kore birlikleri 25 Haziran’da 38. paraleli geçerek Güney Kore’ye saldırmıştı. İki gün sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, üye devletlere Güney Kore’ye yardım çağrısı yaptı; aynı gün ABD Başkanı Harry Truman da Amerikan hava ve deniz kuvvetlerine Güney Kore’yi destekleme emri verdi.

Kore, II. Dünya Savaşı’nın ardından ikiye bölünmüştü. Kuzeyde Sovyetler Birliği’nin desteklediği komünist yönetim, güneyde ise ABD’nin desteklediği Kore Cumhuriyeti vardı. 38. paralel, geçici bir sınır gibi çizilmişti; fakat kısa sürede Soğuk Savaş’ın Asya’daki en sert fay hatlarından birine dönüştü.

25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusu güneye doğru büyük bir saldırı başlattı. Güney Kore ordusu hazırlıksız yakalandı; başkent Seul kısa sürede tehdit altına girdi. Saldırı, Washington ve Batı başkentlerinde Sovyet destekli komünist yayılmanın yeni aşaması olarak okundu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi önce 25 Haziran’da Kuzey Kore’nin saldırısını kınadı ve kuvvetlerin 38. paralelin kuzeyine çekilmesini istedi. Kuzey Kore bu çağrıya uymayınca 27 Haziran’da 83 sayılı karar kabul edildi. Birleşmiş Milletler Dijital Kütüphanesi’ndeki kayda göre Güvenlik Konseyi, 27 Haziran 1950’de kabul edilen bu kararla üye devletlere, silahlı saldırıyı püskürtmek ve bölgede uluslararası barış ve güvenliği yeniden sağlamak için Kore Cumhuriyeti’ne gerekli yardımı sağlamalarını tavsiye etti.

Bu kararın alınabilmesi, Soğuk Savaş tarihinin ilginç bir tesadüfüyle mümkün oldu. Sovyetler Birliği, Çin’in Birleşmiş Milletler’de temsil edilmesi meselesi nedeniyle Güvenlik Konseyi toplantılarını boykot ediyordu. Sovyet temsilcisi toplantıda bulunmadığı için veto hakkını kullanamadı. Böylece BM, Kore konusunda askerî yardım çağrısı yapabildi.

Aynı gün Başkan Harry Truman da Amerikan müdahalesinin kapısını açtı. Truman’ın 27 Haziran açıklamasında, Güvenlik Konseyi’nin üyelere BM kararının uygulanması için yardım çağrısı yaptığı hatırlatıldı ve bu şartlarda Amerikan hava ve deniz kuvvetlerine Güney Kore birliklerine koruma ve destek verme emri verildiği duyuruldu.

Truman açıklamasında Kore saldırısını yalnız Kore’nin meselesi olarak görmedi. Ona göre bu saldırı, komünizmin artık bağımsız ülkeleri, açık askerî işgal yoluna da başvurduğunu gösteriyordu. ABD Ulusal Arşivleri de Truman’ın 27 Haziran açıklamasını, komünist yayılmaya karşı Amerikan müdahalesini gerekçelendiren temel metinlerden biri olarak değerlendirir.

Kore Savaşı böylece Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında yürütülen ilk büyük askerî müdahaleye dönüştü. Resmen “BM gücü” olarak anılan yapının komutası büyük ölçüde ABD’nin elindeydi. Savaşın ilerleyen dönemlerinde Türkiye dahil birçok ülke Güney Kore’ye asker gönderdi. Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesi hem Soğuk Savaş’taki Batı yöneliminin hem de birkaç yıl sonra NATO üyeliğine uzanacak dış politika çizgisinin önemli dönemeçlerinden biri olacaktı.

27 Haziran 1950’de alınan kararların sonuçları çok ağır oldu. Kore Savaşı üç yıl sürdü; milyonlarca insan öldü, şehirler yıkıldı, aileler bölündü. 1953’te ateşkes imzalandığında savaş resmen barış antlaşmasıyla bitmedi; Kore Yarımadası bugün hâlâ bölünmüş haldedir.

1954 – Dünyanın şebekeye bağlanan ilk nükleer santrali Obninsk’te çalışmaya başladı

27 Haziran 1954’te, Moskova yakınlarındaki Obninsk kentinde dünyanın elektrik şebekesine bağlanan ilk nükleer enerji santrali çalışmaya başladı. Sovyetler Birliği’nin kurduğu APS-1 Obninsk santrali, nükleer enerjinin yalnız bomba ve askerî güçle değil, elektrik üretimiyle de anılacağı yeni bir çağın kapısını araladı.

Obninsk santrali bugünün dev nükleer santralleriyle karşılaştırıldığında çok küçüktü. Gücü yalnızca 5 megavattı. World Nuclear Association’ın reaktör veritabanı, santralin net kapasitesini 5 MWe, ilk şebeke bağlantısını 27 Haziran 1954, ticari işletmeye girişini ise 1 Aralık 1954 olarak kaydeder.

Ama Obninsk’in önemi büyüklüğünden değil, açtığı yoldan gelir. 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, nükleer çağın insanlığın hafızasına korkunç bir yıkımla girmesine yol açmıştı. 1950’lerde ise dünya, aynı atom enerjisinin elektrik üretimi için kullanılabileceğini görmeye başladı. Obninsk bu yüzden “atomun barışçıl kullanımı” fikrinin erken ve sembolik örneklerinden biri oldu.

Santral, grafit yavaşlatıcılı ve su soğutmalı bir reaktöre dayanıyordu. World Nuclear News’in Obninsk’le ilgili haberinde, 5 MWe gücündeki bu prototip reaktörün 27 Haziran 1954’te çalışmaya başladığı ve Sovyet döneminde nükleer araştırmalar için kurulan kapalı bilim kenti Obninsk’e elektrik sağladığı belirtilir.

Bu gelişme, Soğuk Savaş rekabetinin de parçasıydı. ABD ile Sovyetler Birliği yalnız silahlanmada değil, bilim ve teknoloji alanında da üstünlük yarışı içindeydi. Uzay yarışı gibi nükleer enerji de iki süper gücün dünyaya “geleceği biz kuruyoruz” deme alanlarından biriydi. Obninsk, Sovyetler Birliği’nin bu alandaki prestij projelerinden biri oldu.

Nükleer enerjinin sivil kullanımı başlangıçta büyük umutlar yarattı. Ucuz, güçlü ve modern bir enerji kaynağı vaat ediliyordu. Elektrik üretiminde kömür ve petrol bağımlılığını azaltabileceği, sanayileşmeyi hızlandırabileceği ve bilimsel ilerlemenin simgesi olacağı düşünülüyordu. Obninsk’ten sonra İngiltere, ABD, Fransa ve başka ülkeler de nükleer enerji santralleri kurmaya yöneldi.

Fakat nükleer enerji tarihi yalnız ilerleme hikâyesi olarak anlatılamaz. Atık sorunu, radyasyon riski, askerî teknolojiyle bağlantılar ve daha sonra yaşanacak Three Mile Island, Çernobil ve Fukuşima gibi kazalar, bu enerji biçimini sürekli tartışmalı hale getirdi. Bu yüzden Obninsk’ten bahsederken ne kör bir teknoloji övgüsü yapmak gerekir ne de yalnız korku üzerinden anlatmak. Asıl mesele, insanlığın atomu elektrik üretimine bağladığı ilk büyük eşik olmasıdır.

Obninsk santrali uzun yıllar çalıştı ve 2002’de kapatıldı.

27 Haziran 1954 bu yüzden enerji tarihi açısından önemli bir gündür. Obninsk’te şebekeye bağlanan küçük bir nükleer santral, atom çağının yalnız savaş ve yıkım değil, elektrik ve kalkınma vaadiyle de anılacağı yeni bir dönemi başlattı. Ama bu vaat, sonraki yıllarda insanlığın teknolojiye duyduğu umutla korkunun hep yan yana yürüyeceğini de gösterecekti.

1954 – Guatemala’da CIA destekli darbe Latin Amerika’nın kaderini değiştirdi

27 Haziran 1954’te Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Arbenz istifa etti. Bu istifa, Soğuk Savaş boyunca CIA destekli darbelerin, gizli operasyonların ve ABD müdahalelerinin dünyaya nasıl yayılacağının en çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Jacobo Arbenz, seçimle işbaşına gelmiş bir liderdi. Guatemala’da toprak reformu yapmak, büyük toprak sahiplerinin ve özellikle Amerikan şirketi United Fruit Company’nin elindeki kullanılmayan arazileri köylülere dağıtmak istiyordu. Bu reformlar ülkedeki yoksul köylüler için umut, büyük şirketler ve Washington’daki Soğuk Savaş karar alıcıları için ise tehdit anlamına geliyordu.

ABD yönetimi, Arbenz hükümetini komünizm tehlikesi olarak gördü. Fakat işin içinde yalnız ideoloji yoktu. United Fruit Company, Guatemala’da büyük ekonomik çıkarlara sahipti ve toprak reformundan doğrudan etkileniyordu. Şirketin Washington’daki siyasi bağlantıları, Soğuk Savaş paranoyası ve Latin Amerika’yı “arka bahçe” olarak gören anlayış birleşince Guatemala bir gizli operasyon sahasına dönüştü.

CIA’in PBSUCCESS adı verilen operasyonu, propaganda, psikolojik savaş, diplomatik baskı, silahlı sürgün grupları ve korku yaratma stratejileriyle yürütüldü. Gerçekte askerî gücü çok sınırlı olan Castillo Armas kuvvetleri, radyo yayınları ve psikolojik savaşla olduğundan büyük gösterildi. Arbenz, ordunun desteğini kaybettiğini görünce 27 Haziran 1954’te radyodan istifasını açıkladı.

Bu darbe, Guatemala için uzun ve kanlı bir dönemin başlangıcı oldu. Arbenz’in reformları geri alındı, ülke askerî yönetimler ve iç savaşlarla sarsıldı. Guatemala’da on yıllar boyunca süren şiddet, özellikle yerli halklara ve muhaliflere yönelik ağır insan hakları ihlalleriyle anıldı.

Dünya açısından ise Guatemala darbesi, CIA’in Soğuk Savaş boyunca başka ülkelerin iç siyasetine müdahale etme modelinin simgelerinden biri haline geldi. İran 1953, Guatemala 1954, ardından Latin Amerika’nın başka ülkeleri… Seçilmiş hükümetlerin “komünizmle mücadele” gerekçesiyle devrilmesi, 20. yüzyılın en tartışmalı Amerikan dış politika miraslarından biri oldu.

1964 – Kıbrıs’ta Türklerin adaya girişine yönelik yasak krizi gündeme geldi

27 Haziran 1964, Kıbrıs Türklerinin 1960’ların ortasında yaşadığı baskı, kuşatma ve hareket özgürlüğü sorunlarını hatırlatan tarihlerden biri olarak kayıtlara geçti. Bazı tarih listelerinde bugün, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükûmeti’nin 15 yaşından büyük Türklerin adaya girişini yasakladığı tarih olarak verilir. Bu bilgi, özellikle Kıbrıs merkezli almanaklarda yer alsa da olayın kapsamı ve yılı konusunda kaynaklar arasında dikkatli davranmak gerekir.

Kıbrıs’ta 1963 sonundan itibaren ortak Cumhuriyet düzeni fiilen çökmüş, Türk ve Rum toplumları arasında ağır çatışmalar başlamıştı. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türk ve Rum toplumlarının ortak siyasi yapısı olarak tasarlanmıştı; ancak Aralık 1963’te başlayan olaylardan sonra Kıbrıslı Türkler devlet mekanizmasından büyük ölçüde dışlandı, çok sayıda Türk köyü ve mahallesi saldırılara uğradı, binlerce insan güvenlik nedeniyle daha dar bölgelere çekilmek zorunda kaldı.

Bu şartlarda adadaki en önemli meselelerden biri hareket özgürlüğüydü. Kıbrıslı Türklerin köylerinden şehirlere, işlerine, tarlalarına, hastanelere ya da başka yerleşimlere gidişi güvenlik noktaları, aramalar, fiilî sınırlar ve çatışma riskiyle sınırlanıyordu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964’te aldığı 186 sayılı kararla Kıbrıs’ta barış gücü kurulmasını tavsiye etti. Kararın amacı, çatışmaların yeniden başlamasını önlemek, hukuk ve düzenin korunmasına katkıda bulunmak ve normal şartlara dönüşü desteklemekti.

Bu dönemde Kıbrıs Hükûmeti, Türk toplumuna yönelik güvenlik kontrollerini, silah ve militan geçişini engelleme gerekçesiyle savunuyordu. Kıbrıs Türk tarafı ise bu uygulamaların günlük hayatı felç ettiğini, Türklerin toplu biçimde cezalandırıldığını ve anayasal hakların çiğnendiğini söylüyordu. BM raporlarında da 1960’ların ortasında Kıbrıslı Türklerin hareket özgürlüğünün ciddi biçimde sınırlı kaldığı, kontrol noktalarında aramalar yapıldığı ve Türk bölgelerinden giriş çıkışların çeşitli engellere takıldığı görülür.

Bu başlıkta en sağlam belge, Haziran 1965’e aittir. BM Genel Sekreteri’nin raporunda, Kıbrıs Hükûmeti’nin Türkiye’de öğrenim gören 15 yaşından büyük Kıbrıslı Türk erkek öğrencilerin adaya dönüşünü yasaklamaya başladığı belirtilir. Hükümet, bu öğrencilerin Türkiye’de askerî eğitim gördüğünü ve adadaki Türk savaşçı gücünü artırabileceğini ileri sürmüştü. Kıbrıs Türk liderliği ise bu yasağı, vatandaşların kendi ülkesine dönmesini engelleyen ağır bir hak ihlali olarak değerlendirdi.

Bu yüzden 27 Haziran’ı 1963-64 Kıbrıs krizinin parçası olarak görmek gerekir. Ada artık iki toplumun birlikte yönettiği bir Cumhuriyet gibi işlemiyor; Türkler güvenlik, temsil, seyahat, eğitim ve günlük hayat bakımından giderek daha kapalı alanlara sıkışıyordu. Rum yönetimi güvenlik gerekçesini öne çıkarırken, Türk tarafı bu uygulamaları ortak Cumhuriyet’in ruhuna ve temel vatandaşlık haklarına aykırı buluyordu.

Bu olay, Türkiye’de de Kıbrıs meselesinin daha sert algılanmasına yol açan gelişmelerden biri oldu. 1964 yılı boyunca Kıbrıs’taki Türklerin güvenliği, Türkiye’nin dış politikasının en yakıcı başlıklarından biri haline geldi. Aynı yıl Türkiye’nin askerî müdahale ihtimali gündeme geldi; ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup da Kıbrıs krizini Türkiye-Amerika ilişkilerinde büyük bir kırılma haline getirdi.

27 Haziran 1964 bu yüzden Kıbrıs Türk tarihinin gergin ve acı dönemlerinden birini hatırlatır. Bu tarih, Kıbrıslı Türklerin adada yalnız silahlı saldırılarla değil, hareket özgürlüğünü, eğitimini ve dönüş hakkını sınırlayan idarî uygulamalarla da karşı karşıya kaldığı bir dönemin sembollerinden biri olarak okunmalıdır.

1964 – 21 Mayıs darbe girişiminin kilit isimlerinden Fethi Gürcan idam edildi

27 Haziran 1964’te, 21 Mayıs 1963 darbe girişiminin öne çıkan isimlerinden Binbaşı Fethi Gürcan idam edildi. Gürcan’ın idamı, 27 Mayıs sonrasındaki çalkantılı dönemin ve ordunun kendi içindeki siyasal bölünmelerin en sert sonuçlarından biri olarak tarihe geçti.

Fethi Gürcan yalnız bir darbe sanığı değildi; aynı zamanda başarılı bir süvari subayı ve biniciydi. 1956 Melbourne Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil etmişti. Fakat onu tarihe asıl yazdıran, Talat Aydemir’le birlikte 1960 sonrasındaki askerî müdahale tartışmalarının içinde yer alması oldu.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye’de siyaset hemen normalleşmedi. Ordu içinde farklı gruplar, 27 Mayıs’ın hedeflerinin gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışıyor; bazı subaylar sivil siyasete dönüşü yetersiz ya da hatalı buluyordu. Talat Aydemir ve çevresi, bu atmosferde iki kez darbe girişiminde bulundu. 22 Şubat 1962 girişimi affedildi; ancak 21 Mayıs 1963 girişimi daha sert sonuçlandı.

Fethi Gürcan, 21 Mayıs hareketinde Talat Aydemir’in en yakınındaki isimlerden biriydi. Girişim başarısız olunca yargılamalar başladı. Çok sayıda kişi yargılandı; fakat idam cezası bakımından en ağır sonuç Talat Aydemir ve Fethi Gürcan için doğdu. Gürcan’ın cezası onandı ve 27 Haziran 1964’te infaz edildi. Talat Aydemir ise birkaç gün sonra, 5 Temmuz’da idam edilecekti.

Bu olay, Türkiye’de askerî müdahale geleneğinin kendi çocuklarını da yutabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. 27 Mayıs’ı yapan ordu içinden çıkan yeni bir müdahale arayışı, bu kez devlet tarafından bastırılmış ve idamla sonuçlanmıştı. Gürcan’ın idamı, ordudaki siyasallaşmanın ne kadar tehlikeli bir eşiğe geldiğini de gösterdi.

27 Haziran 1964 bu yüzden Türkiye demokrasi tarihi açısından acı ve düşündürücü bir gündür. Fethi Gürcan’ın idamı, darbe girişimlerinin yalnız seçilmiş siyasetçileri değil, ordu içindeki aktörleri de ölümcül sonuçlara sürükleyebildiğini gösteren yakın tarih sayfalarından biridir.

1964 – İnönü Londra’da Kıbrıs için sert çıktı: “Siz kimin malını kime veriyorsunuz?”

27 Haziran 1964’te Başbakan İsmet İnönü, Kıbrıs krizi nedeniyle yaptığı temaslar sırasında Londra’da İngiltere Başbakanı Alec Douglas-Home ile görüştü. Türkiye, 1963 sonunda başlayan Kıbrıs olaylarından sonra Kıbrıslı Türklerin güvenliği için sert bir diplomatik mücadele yürütüyordu. Washington temaslarının ardından Londra’ya geçen İnönü, İngilizlerle Kıbrıs’ın geleceğini konuştu.

O görüşmenin hafızada kalan en çarpıcı cümlesi, İnönü’nün İngiliz Başbakanı’na verdiği cevap oldu. Aktarılan anlatıya göre Douglas-Home, Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi durumunda Türkiye’nin ne isteyeceğini sordu. İnönü ise bu soruya sert biçimde karşılık verdi: “Siz kimin malını kime veriyorsunuz?”

Bu cümle, Türkiye’nin Kıbrıs meselesine bakışını özetleyen ifadelerden biri haline geldi. Türkiye’ye göre Kıbrıs, İngiltere’nin istediği gibi üçüncü bir devlete devredebileceği basit bir toprak parçası değildi. Ada’da Türk toplumu vardı, 1960 anlaşmaları vardı, garantörlük sistemi vardı ve Türkiye’nin güvenlik kaygıları vardı.

1964 Kıbrıs krizi, Türkiye dış politikasının en sarsıcı dönemlerinden biriydi. Kıbrıslı Türkler saldırılar, kuşatma ve hareket kısıtlamalarıyla karşı karşıyaydı. Türkiye askerî müdahaleyi ciddi biçimde gündeme aldı. Ancak ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup, Türkiye’nin hareket alanını daralttı ve Türk-Amerikan ilişkilerinde derin bir kırılma yarattı.

İnönü’nün Londra’daki çıkışı bu yüzden yalnız diplomatik bir cevap değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin, Kıbrıs’ın geleceğinin Kıbrıslı Türkler ve Türkiye yok sayılarak belirlenmesine razı olmayacağını gösteren bir siyasal tavırdır. O yıllarda Türkiye ekonomik ve askerî bakımdan çok güçlü değildi; ama Kıbrıs konusunda diplomatik sertliğini korumaya çalışıyordu.

27 Haziran 1964 bu nedenle Kıbrıs meselesi ve Türk dış politikası açısından anlamlı bir gündür. İnönü’nün “Siz kimin malını kime veriyorsunuz?” çıkışı, Kıbrıs’ın Türkiye için yalnız diplomatik bir dosya değil, tarihî, hukuki ve toplumsal bir mesele olduğunu gösteren unutulmaz ifadelerden biri olarak hafızada kaldı.

1967 – Dünyanın ilk bankamatiği Londra’da hizmete girdi

27 Haziran 1967’de, Londra’nın Enfield semtindeki Barclays Bank şubesinde dünyanın ilk otomatik nakit para verme makinesi hizmete girdi. Bugün hemen her şehirde gördüğümüz bankamatiklerin atası sayılan bu makine, insanların banka şubesi açık olmasa bile para çekebilmesini sağlayan yeni bir dönemi başlattı.

Bu ilk makine bugünkü ATM’lerden oldukça farklıydı. Müşteriler plastik banka kartı kullanmıyordu; özel hazırlanmış kâğıt çekleri ya da voucher’ları makineye yerleştirerek para çekiyordu. Makine, her işlemde belirli miktarda nakit veriyordu. Centre for Computing History kaydı, Enfield’daki ilk makinenin müşterilere özel kâğıt voucher karşılığında 10 sterlinlik banknot verdiğini aktarır.

Makinenin arkasındaki isim, De La Rue şirketinde çalışan John Shepherd-Barron’du. Anlatıya göre Shepherd-Barron, çikolata otomatlarından esinlenerek insanların para çekmek için banka saatlerine mahkûm olmaması gerektiğini düşündü. Nasıl makineye para atıp çikolata alınabiliyorsa, uygun güvenlik sistemiyle bankadan da otomatik para alınabilirdi.

İlk bankamatikten para çeken kişi de sıradan biri değildi. Açılış için dönemin İngiliz televizyon yıldızlarından, oyuncu ve komedyen Reg Varney seçildi. Historic England, Enfield’daki Barclays şubesinin 27 Haziran 1967’de Reg Varney tarafından yapılan açılışının kalabalık topladığını ve bu binanın dünyada müşteriye doğrudan nakit veren ilk ATM’ye ev sahipliği yaptığını belirtir.

Bankamatik fikrinin önemi, yalnız para çekmeyi kolaylaştırmasından gelmez. Bu makine, bankacılığı şube saatlerinden ve vezne kuyruğundan yavaş yavaş kurtardı. İnsanlar maaşlarını, harçlıklarını ya da acil nakit ihtiyaçlarını banka memuruna bağlı kalmadan çekebileceklerini gördü. Para ile müşteri arasına artık yalnız kasa görevlisi değil, makine, şifre, hesap sistemi ve elektronik doğrulama girmeye başladı.

Bugünkü anlamda ATM teknolojisi zamanla gelişti. Manyetik şeritli kartlar, kişisel şifreler, hesap bakiyesi görüntüleme, para yatırma, havale, fatura ödeme ve başka işlemler daha sonra eklendi. 1967’de Enfield’daki makine bunları yapamıyordu; ama temel fikri ortaya koymuştu: Banka hizmeti artık duvarın içine yerleştirilmiş bir makineden de alınabilirdi.

Bankamatikler kısa sürede dünyanın farklı ülkelerine yayıldı. Önce bankacılıkta pratik bir yenilik gibi görülen bu makineler, zamanla şehir hayatının vazgeçilmez parçalarından biri haline geldi. Gece yarısı para çekmek, hafta sonu nakit bulmak, seyahatte kendi hesabına ulaşmak, milyonlarca insan için gündelik hayatın sıradan kolaylığına dönüştü.

1972 – Atari kuruldu, video oyun endüstrisi evlere giden yolu açtı

27 Haziran 1972’de Nolan Bushnell ve Ted Dabney, Atari şirketini kurdu. O gün kurulan küçük şirket, kısa süre içinde video oyunlarının laboratuvarlarda ya da meraklı mühendislerin denemelerinde kalan bir teknoloji olmaktan çıkıp oyun salonlarına, evlere ve popüler kültürün merkezine yerleşmesinde büyük rol oynadı.

Atari’nin ilk büyük kırılması Pong ile geldi. Basit bir masa tenisi oyununu andıran Pong, bugünün ölçüleriyle son derece sade görünür: İki çizgi, bir top, siyah ekran ve oyuncunun refleksi. Ama 1970’lerin başında bu sadelik büyüleyiciydi. İnsanlar ekrandaki hareketi kontrol edebiliyor, makineyle ve birbirleriyle oynayabiliyordu. Bu, eğlence tarihinde yeni bir duyguydu.

Pong’un oyun salonlarında gördüğü ilgi, video oyunlarının ticari geleceğini gösterdi. Atari, kısa sürede bir kuşağın oyun hafızası haline geldi. Atari 2600 gibi ev konsolları, video oyununu kahvehane, bar ya da arcade salonundan çıkarıp oturma odasına taşıdı. Artık çocuklar ve gençler televizyon karşısında yalnız yayın izlemiyor, ekrandaki dünyaya müdahale ediyordu.

Atari’nin etkisi oyun endüstrisiyle sınırlı kalmadı. Oyun tasarımı, joystick kültürü, ev konsolu pazarı, oyun kasetleri, lisanslı oyunlar, hatta oyun bağımlılığı ve ekran başında geçirilen zaman tartışmaları bile bu erken dönemle birlikte büyüdü. Bugünkü dev oyun endüstrisinin, e-sporun, konsol savaşlarının ve dijital eğlence ekonomisinin köklerinde Atari’nin açtığı yol vardır.

Elbette Atari’nin hikâyesi yalnız yükseliş hikâyesi değildir. 1980’lerin başında oyun pazarındaki kontrolsüz büyüme, kalitesiz oyunlar ve özellikle E.T. oyunu etrafında simgeleşen büyük çöküş, video oyun tarihinin en meşhur krizlerinden birini doğurdu. Ama bu bile Atari’nin önemini azaltmaz; tersine, bir endüstrinin nasıl doğduğunu, büyüdüğünü ve ilk büyük krizini nasıl yaşadığını gösterir.

27 Haziran 1972 bu yüzden popüler kültür tarihi açısından önemli bir gündür. Atari o gün kuruldu; ekrana bakarak oyun oynama fikrini milyonlarca insanın gündelik hayatına sokan dijital eğlence çağının kapısını araladı.

1974 – ABD Başkanı Nixon, Watergate gölgesinde Sovyetler Birliği’ne gitti

27 Haziran 1974’te ABD Başkanı Richard Nixon, Sovyetler Birliği’ne resmî ziyaret için Moskova’ya gitti. Bu ziyaret, Nixon ile Sovyet lideri Leonid Brejnev arasında yapılan 1974 Moskova Zirvesi’nin başlangıcıydı.

Bu ziyaret, Soğuk Savaş’ın “yumuşama” yani détente döneminin son büyük Nixon-Brejnev buluşmalarından biriydi. Nixon daha önce 1972’de Moskova’ya giderek Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ilk Amerikan başkanı olmuş, o zirvede SALT I ve Anti-Balistik Füze Antlaşması gibi nükleer silahları sınırlamaya yönelik tarihî adımlar atılmıştı. 1974 ziyareti ise bu çizgiyi sürdürmeyi amaçlıyordu.

Ancak 1974’te hava çok farklıydı. Nixon artık dış politikada güçlü ve kendinden emin bir başkan görüntüsünde değildi. ABD’de Watergate skandalı büyümüş, Kongre’de azil süreci yaklaşmış, kamuoyu desteği ciddi biçimde sarsılmıştı. Nixon Moskova’ya giderken, Washington’da başkanlığının sonunu hazırlayan siyasi kriz derinleşiyordu.

Sovyetler açısından ise bu ziyaret, ABD’deki iç krize rağmen süper güç ilişkilerinin sürdürülmesi anlamına geliyordu. Brejnev yönetimi, Nixon’la kurulan kişisel diplomasi kanalını önemli görüyordu. İki liderin ilişkisi, Soğuk Savaş’ın sert rekabetini ortadan kaldırmamıştı; ama nükleer silahlar ve stratejik denge konusunda konuşulabilir bir zemin yaratmıştı.

1974 Moskova Zirvesi’nde nükleer silahların sınırlandırılması yine ana gündemlerden biriydi. Nixon ve Brejnev, zirve sonunda Yeraltı Nükleer Silah Denemelerinin Eşik Sınırı Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma, nükleer denemelerin gücünü 150 kilotonla sınırlamayı amaçlıyordu.

Ziyaretin sembolik tarafı da güçlüydü. Nixon, Kremlin’de resmî törenlerle ağırlandı; Sovyet liderleriyle görüşmeler yaptı, devlet yemeğine katıldı ve daha sonra Kırım’da Brejnev’le temaslarını sürdürdü.

Fakat bu ziyaret, Nixon’ın siyasi kaderini değiştirmedi. Moskova dönüşünden kısa süre sonra Watergate baskısı daha da arttı. ABD Yüksek Mahkemesi 24 Temmuz 1974’te Nixon’ın bant kayıtlarını teslim etmesi gerektiğine hükmedecek, 8 Ağustos 1974’te Nixon istifasını açıklayacak ve ertesi gün görevinden ayrılacaktı. Bu yüzden 1974 Moskova ziyareti, aynı zamanda bir başkanın dış politikada büyük güç diplomasisi yürütürken içeride iktidarını kaybetmeye doğru gittiği dramatik bir andır.

1976 – Air France uçağı Entebbe’ye kaçırıldı, dünya günlerce rehine krizini izledi

27 Haziran 1976’da, Tel Aviv-Atina-Paris seferini yapan Air France 139 sefer sayılı uçak, Atina’dan kalktıktan kısa süre sonra kaçırıldı. Uçakta 248 yolcu bulunuyordu. Dört hava korsanı, uçağı önce Libya’nın Bingazi kentine indirdi; burada yakıt ikmali yapıldıktan sonra uçak Uganda’nın Entebbe Havalimanı’na yönlendirildi. Olay, birkaç gün sonra tarihin en ünlü rehine kurtarma operasyonlarından birine dönüşecekti.

Uçağı kaçıranlar iki Filistinli militan ile iki Alman radikal sol militandı. Britannica, uçağın 27 Haziran’da Atina aktarmasından sonra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Batı Alman radikal sol örgüt bağlantılı kişilerce kaçırıldığını yazar. IDF kaydında da Wilfried Böse ve Brigitte Kuhlmann adlı Alman militanlarla iki Filistinli hava korsanının uçağı kaçırdığı aktarılır.

Entebbe’ye varıldığında olay bir uçak kaçırma vakası olmaktan çıktı. Uganda Devlet Başkanı İdi Amin’in yönetimindeki güvenlik güçleri, hava korsanlarına karşı açık bir kurtarma girişiminde bulunmadı; aksine İsrail kaynakları Ugandalı askerlerin rehinelerin tutulduğu havalimanı çevresinde korsanlara destek verdiğini yazar. Uçaktaki yolcular eski terminal binasına götürüldü. Yahudi ve İsrailli yolcuların diğer rehinelerden ayrılması, olayın hafızada bıraktığı en sarsıcı sahnelerden biri oldu. IDF kaydı, Entebbe’de Yahudi ve İsrailli rehinelerin diğerlerinden ayrıldığını ve ölüm tehdidi altında tutulduğunu belirtir.

Hava korsanları, İsrail ve başka ülkelerde tutuklu bulunan militanların serbest bırakılmasını istedi. Britannica, korsanların İsrail, Kenya, Batı Almanya ve başka yerlerde tutuklu 53 militanın bırakılmasını talep ettiğini aktarır. Jewish Virtual Library ise talepler arasında İsrail’deki 40 mahkûm ile başka ülkelerdeki 13 tutuklunun serbest bırakılmasının bulunduğunu yazar.

Kriz ilerledikçe bazı rehineler serbest bırakıldı; fakat İsrailli ve Yahudi rehinelerle onları bırakmayan Air France mürettebatı Entebbe’de kaldı. Fransız pilot Michel Bacos ve ekibinin rehineleri terk etmemesi, olayın insanî hafızasında ayrı bir yer edindi.

İsrail hükûmeti önce müzakere seçeneğini tartıştı. Başbakan Yitzhak Rabin ve Savunma Bakanı Şimon Peres arasında nasıl davranılacağı konusunda yoğun görüşmeler yapıldı. Bir yandan korsanların süre sınırı vardı; diğer yandan Entebbe, İsrail’den yaklaşık 4 bin kilometre uzaktaydı. Bu mesafe, olası bir askerî operasyonu neredeyse imkânsız gibi gösteriyordu.

Fakat İsrail istihbaratı ve ordusu, serbest bırakılan rehinelerden, havaalanı planlarından ve bölgeyle ilgili bilgilerden yararlanarak bir kurtarma planı hazırladı. Entebbe Havalimanı’nın daha önce İsrailli bir şirket tarafından inşa edilmiş olması da planlamada avantaj sağladı. Jewish Virtual Library, İsrailli inşaat firmasının havalimanı planlarını sağlamasının operasyon hazırlığında kullanıldığını aktarır.

3-4 Temmuz gecesi İsrail komandoları, C-130 Hercules nakliye uçaklarıyla uzun ve riskli bir uçuşun ardından Entebbe’ye indi. Operasyon kısa sürdü ama dünya çapında büyük yankı yarattı. Britannica, İsrail kuvvetlerinin yaklaşık 4 bin kilometrelik uçuşun ardından rehineleri bir saatten kısa sürede kurtardığını; yedi militanın öldürüldüğünü, İsrail tarafında bir asker ve üç rehinenin hayatını kaybettiğini kaydeder. Operasyonda öldürülen İsrailli komutan Yonatan Netanyahu’nun adı nedeniyle operasyon daha sonra “Operation Yonatan” olarak da anıldı.

Entebbe baskını, modern terörle mücadele ve rehine kurtarma tarihinin en çok konuşulan operasyonlarından biri oldu. Bir yanda uluslararası hava korsanlığı, Filistin meselesi, Soğuk Savaş bağlantıları ve İdi Amin’in Uganda’sı vardı; diğer yanda bir devletin binlerce kilometre uzaktaki vatandaşlarını kurtarmak için yaptığı askerî operasyon. Bu yüzden olay, yalnız İsrail-Filistin çatışmasının değil, 1970’lerin küresel terörizm çağının da simgelerinden biri haline geldi.

Entebbe olayı daha sonra sinema ve belgesellere de defalarca konu oldu. Victory at EntebbeRaid on EntebbeOperation Thunderbolt ve 2018 yapımı Entebbe gibi filmler, bu krizin popüler kültürde de yaşamaya devam ettiğini gösterir.

1978 – Anayasa Mahkemesi’ne bomba atıldı, benzin kuyrukları Türkiye’nin krizini gösterdi

27 Haziran 1978’de Türkiye, aynı gün iki ayrı kriz manzarasıyla sarsıldı. Ankara’da Anayasa Mahkemesi binasına patlayıcı madde atıldı; ülkede benzin yokluğu nedeniyle uzun kuyruklar oluştu. Biri siyasi şiddeti, diğeri ekonomik darboğazı gösteren bu iki olay, 12 Eylül’e giden yılların Türkiye’sini anlatan çarpıcı bir fotoğraf gibiydi.

28 Haziran 1978 tarihli Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında, Ankara’da Anayasa Mahkemesi binasına patlayıcı madde atıldığı, binanın giriş bölümünde hasar oluştuğu ve camların kırıldığı aktarılır. Aynı haber özetinde Malatya’da komandolarla polis arasında çatışma çıktığı, Ankara’da bir odacının öldürüldüğü, İstanbul’da bir öğrencinin cesedinin bulunduğu da yer alır. Yani Anayasa Mahkemesi’ne atılan bomba, tekil bir saldırıdan çok, ülkeye yayılan şiddet ikliminin içinde okunmalıdır.

Anayasa Mahkemesi gibi devletin en yüksek yargı kurumlarından birinin hedef alınması, dönemin siyasal iklimi açısından sembolikti. 1970’lerin sonlarında Türkiye’de sağ-sol çatışması, sokak saldırıları, bombalı eylemler, suikastlar, öğrenci olayları ve faili meçhul cinayetler giderek artıyordu. 1978 yılına ilişkin akademik bir değerlendirme de bu yılın grevler, öğrenci eylemleri, kitlesel mitingler, faili meçhuller, katliamlar ve suikastlarla damgalandığını belirtir.

Aynı günün diğer büyük haberi ise benzin yokluğuydu. Döviz yokluğu nedeniyle benzin ve petrol ithalatı yapılamıyor; özellikle İstanbul ve Trakya’da dört gündür süren benzin sıkıntısı doruk noktasına ulaşıyordu. İstasyonlarda uzun kuyruklar oluştuğu, bazı dağıtım ve stok sorunlarının sıkıntıyı artırdığı da aktarılır.

Bu tablo, 1970’lerin sonundaki ekonomik bunalımın gündelik hayata nasıl indiğini gösterir. Mesele yalnız yüksek enflasyon, dış borç ya da döviz açığı değildi; insanlar benzin, tüp, yağ, şeker ve benzeri temel ihtiyaçlar için kuyruklara giriyordu.

27 Haziran 1978’i önemli kılan şey, bu iki olayın aynı günün haberleri olarak yan yana durmasıdır. Bir yanda Anayasa Mahkemesi’ne atılan bomba vardır; yani devletin hukuk düzeninin hedef alınması. Diğer yanda benzin kuyrukları vardır; yani ekonomik krizin vatandaşın gündelik hayatına doğrudan çarpması. Siyaset, güvenlik ve ekonomi aynı anda tıkanmaktadır.

Bu dönem, yalnız hükümetlerin başarısızlığıyla açıklanamayacak kadar karmaşık bir dönemdi. Petrol krizleri, döviz darboğazı, dış finansman sıkıntısı, ithalata bağımlı sanayi yapısı, kutuplaşmış siyaset, sokak şiddeti ve devlet içindeki zaaflar birbirini besliyordu. 1978’deki benzin kuyrukları ile bombalı saldırılar, aslında aynı büyük krizin farklı yüzleriydi.

Bu yüzden 27 Haziran 1978, Türkiye yakın tarihi açısından anılmaya değer bir gündür. O gün Anayasa Mahkemesi’ne bomba atılması ve benzin yokluğu nedeniyle uzayan kuyruklar, ülkenin 12 Eylül 1980’e giden yolda nasıl hem siyasal şiddet hem de ekonomik darboğaz içinde sıkıştığını gösteren güçlü bir tarih fotoğrafı olarak hafızada kalır.

1979 – Muhammed Ali boksu bıraktığını açıkladı

27 Haziran 1979’da, dünya spor tarihinin en büyük isimlerinden Muhammed Ali, profesyonel boksu bıraktığını açıkladı. O sırada Ali, yalnız ringlerin değil, 20. yüzyıl popüler kültürünün de en tanınan figürlerinden biriydi. “The Greatest” yani “En Büyük” sözü, onun için bir lakap olmaktan çıkmış ve bütün bir hayat tavrının ifadesi haline gelmişti.

Ali’nin bu açıklaması, 1978’de Leon Spinks’i yenerek dünya ağır sıklet şampiyonluğunu üçüncü kez kazanmasından yaklaşık dokuz ay sonra geldi.

Muhammed Ali’nin kariyeri, sıradan spor başarılarından ibaret değildi. 1960 Roma Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan genç Cassius Clay, kısa süre sonra profesyonel boksa geçti. 1964’te Sonny Liston’ı yenerek dünya ağır sıklet şampiyonu olduğunda yalnız ringde değil, mikrofon başında da rakipsizdi. Kendine güveni, şiir gibi konuşmaları, rakiplerini psikolojik olarak yıpratan dili ve sahne duygusu, sporu eğlence ve medya çağının merkezine taşıdı.

Ama Ali’yi büyük yapan yalnız yumrukları değildi. İslam’a geçerek Muhammed Ali adını alması, 1967’de Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmesi ve “Benim Vietkonglarla hiçbir kavgam yok” sözleriyle ABD’de büyük bir tartışma yaratması, onu sporun dışına taşırdı. Lisansı elinden alındı, dünya şampiyonluğu unvanı düşürüldü, en verimli yıllarında ringlerden uzak kaldı.

Dönüşü ise efsaneyi daha da büyüttü. Joe Frazier’la yaptığı maçlar, George Foreman’ı 1974’te Zaire’de yendiği “Rumble in the Jungle”, 1975’te Frazier’la Manila’da yaptığı unutulmaz mücadele, spor tarihinin en büyük anlatıları arasına girdi. Ali, yalnız kazanan bir şampiyon değil, acıya dayanabilen, yenilgiden dönebilen, kendini yeniden kurabilen bir figür haline geldi.

1979’daki emeklilik açıklaması bu yüzden büyük yankı yarattı. Çünkü Ali artık 37 yaşındaydı; vücudu yıpranmış, refleksleri azalmış, eski hızı geride kalmıştı. Yine de ağır sıklet şampiyonluğunu üç kez kazanmış ilk boksör olarak tarihe geçmişti.

Fakat Ali ringe veda etmekte zorlandı. 1980’de Larry Holmes’a karşı geri döndü. Bu maç, Ali hayranları için acı verici bir karşılaşma oldu; Holmes üstün geldi ve Ali köşesi 10. raunttan sonra maçı durdurdu. Ardından 1981’de Trevor Berbick’e karşı son kez ringe çıktı ve puanla kaybetti.

Bu yüzden 27 Haziran 1979’u “Ali’nin ringe kesin vedası” diye değil, efsanesinin ilk büyük emeklilik ilanı diye anlatmak daha doğru olur. O gün Ali boksu bıraktığını söyledi; ama hem maddi nedenler hem rekabet duygusu hem de “bir kez daha” arzusu onu ringe geri çağırdı.

Muhammed Ali’nin büyüklüğü, boks rekorlarından daha geniştir. O, ırkçılığa, savaşa, otoriteye, medya baskısına ve kendi bedeninin sınırlarına karşı verdiği mücadelelerle de hatırlanır. Ringde dans eden ayakları ve hızla inen yumrukları kadar, “Ben en büyüğüm” diyerek kendi hikâyesini bizzat yazması da onu benzersiz kıldı.

1980 – Itavia 870 sefer sayılı uçak Ustica açıklarında düştü

27 Haziran 1980’de, Itavia Havayolları’na ait 870 sefer sayılı DC-9 yolcu uçağı, Bologna’dan Palermo’ya giderken Tiren Denizi üzerinde düştü. Uçakta bulunan 81 kişinin tamamı hayatını kaybetti. Kaza, İtalya’da “Ustica faciası” ya da “Ustica katliamı” olarak anılan, hâlâ tartışmalı en büyük yakın tarih gizemlerinden birine dönüştü.

Uçak, Palermo’ya yaklaşmak üzereyken radar ekranlarından kayboldu. Enkaz denize dağıldı; yolcular ve mürettebat için hiçbir kurtuluş şansı olmadı. İlk anda olay bir havacılık faciası gibi görünüyordu. Fakat zamanla teknik arıza, bomba, füze, askerî uçaklar ve gizli operasyon iddiaları birbirine karıştı.

Ustica faciasını bu kadar unutulmaz kılan şey, kesin ve herkes tarafından kabul edilen bir açıklamaya ulaşılamamasıdır. Yıllar boyunca İtalya’da devlet kurumlarının bilgi sakladığı, radar kayıtlarının eksik olduğu, NATO ülkelerinin o gece Akdeniz’deki askerî hareketleri konusunda gerçeği söylemediği iddiaları gündemde kaldı. Bazı teoriler uçağın bir füze tarafından vurulduğunu, bazıları Libya lideri Kaddafi’ye yönelik bir askerî hareketin ortasında kaldığını ileri sürdü.

Bu iddiaların tamamı kesinleşmiş değildir; ama facianın İtalya’da devlet sırrı, askerî ittifaklar ve yurttaşların gerçeği öğrenme hakkı tartışmalarının merkezine yerleştiği kesindir. Ustica, yalnız bir uçak kazası değil, ailelerin onlarca yıl boyunca “Yakınlarımız neden öldü?” sorusuna cevap aradığı bir hafıza yarası oldu.

Olayın kültürel bellekteki yeri de güçlüdür. Bologna’da Ustica Hafıza Müzesi kuruldu; uçağın parçaları ve kurbanların anısı, sanatçı Christian Boltanski’nin düzenlemesiyle bir yas ve hafıza mekânına dönüştürüldü. Böylece facia yalnız hukuk ve siyaset konusu değil, İtalya’nın toplumsal belleğinde yaşayan bir yara olarak da varlığını sürdürdü.

27 Haziran 1980 bu yüzden havacılık ve yakın tarih açısından önemli bir gündür. Itavia 870 sefer sayılı uçak Ustica açıklarında düştü; 81 insan öldü ve İtalya, hâlâ tam olarak kapanmamış bir devlet sırrı tartışmasıyla baş başa kaldı.

1984 – TBMM askerlik süresini 20 aydan 18 aya indiren düzenlemeyi kabul etti

27 Haziran 1984’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, askerlik süresini 20 aydan 18 aya indiren düzenlemeyi kabul etti. 3031 sayılı kanunla 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nda değişiklik yapıldı; düzenleme 9 Temmuz 1984’te Resmî Gazete’de yayımlandı.

Bu madde, ilk bakışta teknik bir kanun değişikliği gibi görünebilir. Oysa Türkiye gibi zorunlu askerlik hafızası güçlü bir ülkede, askerlik süresindeki her değişiklik aileleri, genç erkekleri, iş hayatını, eğitim planlarını ve gündelik toplumsal beklentileri doğrudan etkiler. “Kaç ay askerlik yapacağım?” sorusu, yıllarca milyonlarca insanın hayat takvimini belirleyen temel sorulardan biri olmuştur.

1984 düzenlemesi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yeniden sivilleşme sürecine giren bir Türkiye’de yapıldı. 1983 seçimlerinin ardından TBMM yeniden çalışmaya başlamış, Turgut Özal’ın başbakanlığındaki ANAP hükümeti ekonomik ve idari alanlarda değişiklikler yapmaya başlamıştı. Askerlik süresinin kısaltılması da bu dönemin toplumsal karşılığı olan düzenlemelerinden biri oldu.

Kanunda geçici bir hüküm de yer aldı. Buna göre, kanunun yürürlüğe girdiği tarihte silah altında bulunan ve 20 aylık hizmet süresine tabi olan erbaş ve erlerin, 18 aylık hizmet süresini doldurduklarında terhis edilecekleri düzenlendi. Yani düzenleme yalnız gelecekte askere gidecekleri değil, o sırada askerlik yapan bazı yükümlüleri de ilgilendiriyordu.

Türkiye’de askerlik süresi Cumhuriyet tarihi boyunca defalarca değişti. 1960’larda 24 ay, 1970’te 20 ay olan süre, 1984 düzenlemesiyle 18 aya indirildi; daha sonraki yıllarda 15 aya, tekrar 18 aya, 2003’te yeniden 15 aya, 2014’te 12 aya, 2019’da ise erbaş ve erler için 6 aya kadar düştü. Bu değişimler, Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçları, nüfus yapısı, ekonomik koşulları ve profesyonel ordu tartışmalarıyla birlikte ilerledi.

1986 – Uluslararası Adalet Divanı ABD’yi Nikaragua’ya müdahale nedeniyle haksız buldu

27 Haziran 1986’da Uluslararası Adalet Divanı, Nikaragua’nın ABD’ye karşı açtığı davada tarihî bir karar verdi. Mahkeme, ABD’nin Nikaragua’ya karşı güç kullanmama ve başka bir devletin iç işlerine karışmama yükümlülüklerini ihlal ettiğine hükmetti. Bu karar, uluslararası hukuk tarihinde küçük bir ülkenin dünya süper gücüne karşı aldığı en dikkat çekici hukukî kararlardan biri oldu.

Davanın arka planında Soğuk Savaş vardı. 1979’da Nikaragua’da Somoza diktatörlüğü devrilmiş, Sandinista yönetimi iktidara gelmişti. ABD ise Sandinista hükümetini Sovyetler Birliği ve Küba’ya yakın görüyor, Orta Amerika’da sol dalganın güçlenmesinden kaygı duyuyordu. Bu nedenle Nikaragua’daki Contra güçlerine verilen destek, Washington’un bölge politikasının temel parçalarından biri haline geldi.

Nikaragua, ABD’nin limanlarını mayınladığını, silahlı grupları desteklediğini ve ülkenin egemenliğini ihlal ettiğini savunarak Uluslararası Adalet Divanı’na başvurdu. ABD ise mahkemenin yetkisini kabul etmediğini ileri sürdü ve yargılamanın esas aşamasına katılmadı. Buna rağmen dava sürdü ve mahkeme 1986’da kararını açıkladı.

Karar, uluslararası hukuk açısından son derece önemliydi. Çünkü mahkeme, güçlü bir devletin “güvenlik” ya da “komünizmle mücadele” gerekçesiyle başka bir devletin iç savaşına müdahil olamayacağını vurguladı. Devletlerin egemenliği, güç kullanma yasağı ve iç işlerine karışmama ilkesi, kararın merkezindeydi.

Fakat kararın uygulanması ayrı bir sorun oldu. ABD kararı kabul etmedi; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde uygulanmasını engelledi. Böylece dava, uluslararası hukukun gücünü de sınırlarını da aynı anda gösterdi. Mahkeme karar verebiliyordu; ama kararın güçlü devletlere fiilen uygulatılması siyasal güç dengelerine bağlıydı.

27 Haziran 1986 bu yüzden dünya hukuk tarihi açısından önemli bir gündür. Uluslararası Adalet Divanı, ABD’yi Nikaragua’ya müdahale nedeniyle haksız buldu; ama bu karar aynı zamanda uluslararası hukuk ile büyük güç siyaseti arasındaki gerilimi de bütün açıklığıyla ortaya koydu.

1987 – Gaziantep Üniversitesi kuruldu

27 Haziran 1987’de, Gaziantep Üniversitesi 3389 sayılı yasa ile kuruldu. Bu tarihle birlikte Gaziantep’te uzun süredir Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Mühendislik Fakültesi, yeni kurulan fakülte ve yüksekokullarla birlikte bağımsız bir üniversite yapısına kavuştu.

Gaziantep’te yükseköğretimin kökleri, üniversitenin kuruluşundan daha eskiye gider. Gaziantep Üniversitesi tarihçesine göre şehirdeki ilk yükseköğretim adımı, 1973’te ODTÜ’ye bağlı Makine Mühendisliği Bölümü ile atıldı. Daha sonra Elektrik Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Gıda Mühendisliği ve Fizik Mühendisliği gibi bölümler eklendi. 1987’de ise bu birikim, bağımsız bir üniversiteye dönüştü.

Kuruluş yasasıyla Gaziantep Üniversitesi yalnız bir mühendislik okulu olmaktan çıktı. 3389 sayılı kanunla Gaziantep’te Gaziantep Üniversitesi adıyla yeni bir üniversite kuruldu; Tıp Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi gibi birimler üniversite bünyesine alındı. Aynı düzenlemede ODTÜ’ye bağlı Gaziantep Mühendislik Fakültesi’nin de yeni üniversiteye bağlandığı görülür.

Bu kuruluş, Gaziantep’in şehir kimliği açısından da anlamlıydı. Gaziantep yalnız tarihî ve kültürel mirasıyla değil, sanayisi, ticareti, üretim gücü ve bölgesel çekim merkezi olmasıyla öne çıkan bir şehirdi. Böyle bir kentte üniversitenin bağımsız hale gelmesi hem nitelikli insan gücü yetiştirilmesi hem de şehirle sanayi arasında bilgi köprüsü kurulması bakımından önemliydi.

Gaziantep Üniversitesi zamanla yalnız Gaziantep’in değil, çevre illerin yükseköğretim yapılanmasında da rol oynadı. Üniversitenin kendi tarihçesi, kuruluşundan sonra çevre il ve ilçelere yayılan fakülte ve yüksekokulların daha sonra yeni üniversitelerin kurulmasına zemin hazırladığını belirtir.

27 Haziran 1987 bu yüzden Gaziantep ve Türkiye yükseköğretim tarihi açısından anılmaya değer bir gündür. Gaziantep Üniversitesi o gün bağımsız tüzel kişiliğine kavuştu; sanayi, ticaret ve kültür kenti Gaziantep’in akademik merkezlerinden biri olarak bölgenin eğitim ve kalkınma hikâyesinde önemli bir yer edindi.

1988 – Paris’te Gare de Lyon tren kazasında 56 kişi öldü

27 Haziran 1988’de, Fransa’nın başkenti Paris’teki Gare de Lyon tren istasyonunda ülkenin en ağır demiryolu facialarından biri yaşandı. Banliyö hattında çalışan bir SNCF treni, frenleri etkisiz hale gelmiş biçimde istasyona girdi ve peronda bekleyen başka bir trene çarptı. Kazada 56 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı.

Kaza akşam saatlerinde, iş çıkışı yoğunluğunun yaşandığı bir zamanda meydana geldi. Melun-Paris banliyö seferini yapan tren, Paris Gare de Lyon’un yer altı bölümüne doğru yaklaşırken duramadı. İstasyonda yolcu almak için bekleyen başka bir banliyö trenine büyük hızla çarptı. Kapalı istasyon yapısı ve trenlerin sıkıştığı alan, çarpışmanın etkisini daha da ağırlaştırdı.

Olayın arkasında birbirini takip eden insan hataları ve sistem zaafları vardı. Kazaya giden süreç, bir yolcunun acil fren kolunu çekmesiyle başladı. Daha sonra trenin fren sistemini yeniden devreye alma işlemleri sırasında hatalar yapıldı; bazı frenlerin devre dışı kaldığı fark edilmedi. Tren yoluna devam ettiğinde artık yeterli fren gücüne sahip değildi. Fren tutmayınca makinist treni durduramadı ve felaket kaçınılmaz hale geldi.

Bu tür kazalar, ulaşım sistemlerinde güvenliğin yalnız makineye ya da insana bırakılamayacağını gösterir. Bir trenin fren sistemi, sinyalizasyon, makinistin eğitimi, telsiz iletişimi, acil durum prosedürleri ve istasyon güvenliği bir bütün olarak çalışmak zorundadır. Gare de Lyon faciasında bu zincirin birkaç halkası aynı anda koptu.

Kazanın ardından Fransa’da demiryolu güvenliği uzun süre tartışıldı. Olay, yalnız bir makinist hatası olarak değil, eğitim, denetim, teknik tasarım ve acil durum yönetimi bakımından da ele alındı. Daha sonraki yıllarda Fransa’da kara taşımacılığı kazaları için bağımsız teknik inceleme yapısının güçlendirilmesi gerektiği tartışmalarında Gare de Lyon 1988 kazası sık sık örnek gösterildi. BEA-TT’nin kendi tarihçesinde de bu tür büyük kazalarda daha önce bakanlık tarafından özel soruşturma komisyonları kurulduğu, daha sonra kara taşımacılığı için özel bir teknik inceleme kurumu oluşturma ihtiyacının ortaya çıktığı belirtilir.

Gare de Lyon kazası, modern şehir hayatının kırılganlığını da hatırlattı. Her gün binlerce insanın işe gidip gelmek için kullandığı sıradan bir banliyö hattı, birkaç dakika içinde büyük bir felakete dönüştü. Bu yüzden kaza, Fransa’da yalnız demiryolu tarihinin değil, gündelik şehir güvenliği hafızasının da acı olaylarından biri olarak kaldı.

27 Haziran 1988 bu yüzden ulaşım tarihi açısından önemli bir gündür. Paris’te Gare de Lyon’da yaşanan çarpışma, 56 can aldı; demiryolu güvenliğinde insan hatası, teknik sistem ve acil durum prosedürlerinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini bütün açıklığıyla gösterdi.

1991 – Yugoslav ordusu Slovenya’ya girdi, Yugoslavya’nın dağılma savaşı başladı

27 Haziran 1991’de Yugoslav Halk Ordusu, bağımsızlığını ilan eden Slovenya’ya karşı askerî harekât başlattı. Slovenya ve Hırvatistan 25 Haziran’da Yugoslavya’dan ayrıldıklarını açıklamıştı; Slovenya’da bağımsızlık töreni 26 Haziran’da yapıldı. Ertesi sabah Yugoslav zırhlı birlikleri Slovenya sınır kapılarına, havaalanlarına ve stratejik noktalara yöneldi. Slovenya hükûmetinin 30. yıl anma dosyasında, 27 Haziran sabahı iki zırhlı birliğin Hırvatistan üzerinden Slovenya-İtalya ve Slovenya-Avusturya sınırlarına, ayrıca Brnik Havalimanı’na doğru hareket ettiği aktarılır.

Bu operasyonun görünürdeki amacı Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünü korumaktı. Fakat gerçekte artık dağılmakta olan bir federasyonun, ayrılma kararı almış bir cumhuriyeti askerî güçle geri döndürme denemesiydi. Yugoslav Halk Ordusu, Slovenya’nın sınır kontrollerini ele geçirmesini engellemek, yeni devletin dış dünya ile bağlantısını kesmek ve Sloven liderliğini bağımsızlık kararından vazgeçmeye zorlamak istiyordu. Slovenya hükûmeti de ordunun hedefinin sınırları kapatmak, Slovenya Bölgesel Savunması ve polis gücünü etkisizleştirmek ve bağımsız devlet planını durdurmak olduğunu belirtir.

Böylece tarihe On Gün Savaşı olarak geçen çatışma başladı. Bir tarafta Yugoslav Halk Ordusu, diğer tarafta Slovenya Bölgesel Savunması ve Sloven polisi vardı. Çatışmalar sınır kapılarında, karayollarında, kışlalar çevresinde ve bazı stratejik noktalarda yoğunlaştı. ZOiS’in 30. yıl değerlendirmesi, Slovenya savaşının yalnız on gün sürdüğünü ama o sırada dünyada büyük yankı uyandırdığını, çünkü Yugoslavya’nın uzun süre çok etnikli ve çok dinli bir birlikte yaşama modeli olarak görüldüğünü vurgular.

Slovenya’nın avantajı, Yugoslavya içindeki diğer cumhuriyetlere göre daha homojen bir nüfusa sahip olması ve Sırp nüfus meselesinin burada Hırvatistan ya da Bosna’daki kadar büyük bir savaşa dönüşmemesiydi. Bu nedenle Yugoslav ordusunun Slovenya’daki müdahalesi kısa sürdü. Asıl büyük ve uzun kanlı çatışmalar daha sonra Hırvatistan’da ve Bosna-Hersek’te yaşanacaktı.

Yine de Slovenya’daki savaş, hafife alınacak bir çatışma değildi. Slovenya hükûmetinin verdiği bilgilere göre savaşta Yugoslav Halk Ordusu’nun 45 askeri öldü, 146 askeri yaralandı; Sloven tarafında ise 19 kişi hayatını kaybetti, 182 kişi yaralandı. Aynı kaynak, Sloven güçlerinin binlerce Yugoslav askeri ve federal polisi esir aldığını da aktarır.

Çatışmalar 7 Temmuz 1991’de Avrupa Topluluğu’nun arabuluculuğuyla imzalanan Brioni Anlaşması’yla durduruldu. Anlaşma, Slovenya’nın bağımsızlık sürecini kısa süreliğine askıya almasını öngörüyordu; ama gerçekte Yugoslavya’nın Slovenya’yı yeniden federasyon içinde tutamayacağı anlaşılmıştı. ZOiS değerlendirmesi de Brioni’de Avrupa Topluluğu bakanlarının Slovenya, Yugoslav ordu yetkilileri ve diğer taraflarla görüştüğünü; ardından Yugoslav ordusunun beklenenden hızlı biçimde Slovenya’dan çekilmeye başladığını belirtir.

Bu savaşın önemi, yalnız Slovenya’nın bağımsızlığıyla sınırlı değildir. 27 Haziran 1991’de başlayan harekât, Yugoslavya’nın artık eski haliyle korunamayacağını gösterdi. Britannica, eski Yugoslavya’nın Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya’dan oluşan altı cumhuriyetli bir federasyon olduğunu; 1991’de başlayan dağılma sürecinin sonunda bu cumhuriyetlerin bağımsız devletlere dönüştüğünü aktarır.

Slovenya savaşı kısa sürdü; ama ardından gelen süreç çok daha kanlı oldu. Hırvatistan’da Vukovar ve Dubrovnik, Bosna’da Saraybosna kuşatması ve Srebrenitsa, Kosova’da yeni bir savaş dönemi… 1990’lar boyunca Balkanlar, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrasındaki en ağır insani krizlerinden bazılarına sahne oldu.

1994 – Japonya’nın Matsumoto kentinde sarin gazı saldırısı yaşandı

27 Haziran 1994 gecesi, Japonya’nın Nagano eyaletindeki Matsumoto kentinde dünyanın en korkutucu kimyasal terör saldırılarından biri yaşandı. Aum Şinrikyo adlı kıyametçi tarikat, bir yerleşim bölgesinde sinir gazı sarin saldı. Saldırıda ilk aşamada 7 kişi öldü; yüzlerce kişi zehirlendi. Daha sonra bir kurbanın yıllar sonra hayatını kaybetmesiyle ölü sayısı 8 oldu.

Matsumoto saldırısı, 1995’teki Tokyo metrosu sarin saldırısından önce geldiği için uzun süre onun gölgesinde kaldı. Oysa bu olay, Aum Şinrikyo’nun kitlesel kimyasal saldırı yapabilecek noktaya geldiğini gösteren çok ciddi bir uyarıydı. Tarikatın hedefi, kendileriyle ilgili bir davaya bakan yargıçları öldürmekti. Fakat sarin gazı rüzgârla çevredeki evlere yayıldı; pencereleri açık olan insanlar uykularında zehirlendi.

Sarin, son derece öldürücü bir sinir gazıdır. Solunum yoluyla ya da deri temasıyla vücuda girebilir; gözlerde yanma, nefes darlığı, kasılma, bilinç kaybı ve ölümle sonuçlanabilir. Matsumoto’da sağlık ekipleri ve kurtarma görevlileri de neyle karşı karşıya olduklarını ilk anda anlayamadı. Kimyasal saldırı ihtimali yeterince hızlı kavranamadığı için olay, acil durum yönetimi bakımından da derslerle dolu bir felakete dönüştü.

Saldırıdan sonra ilk şüpheler yanlış kişilere yöneldi. Kurbanlardan biri olan ve ailesini kaybeden bir kişi uzun süre kamuoyu baskısı altında kaldı. Gerçek faillerin Aum Şinrikyo üyeleri olduğu daha sonra ortaya çıktı. Bu yönüyle Matsumoto saldırısı, medya, polis soruşturması ve toplumun aceleyle suçlu arama refleksi açısından da çarpıcıdır.

Dokuz ay sonra, 20 Mart 1995’te Aum Şinrikyo bu kez Tokyo metrosunda sarin saldırısı düzenledi. O saldırı dünyayı sarstı; ama geriye bakıldığında Matsumoto’nun aslında yaklaşan felaketin habercisi olduğu anlaşıldı. Bir tarikatın bilim insanlarını, laboratuvarları, kimyasal silah üretimini ve kıyamet ideolojisini birleştirebilmesi, modern toplumların ne kadar beklenmedik tehditlerle karşılaşabileceğini gösterdi.

27 Haziran 1994 bu yüzden yakın tarih açısından önemli bir gündür. Matsumoto sarin saldırısı, kimyasal terörün yalnız savaş alanlarında değil, sıradan mahallelerde ve uyuyan insanların evlerinde de ortaya çıkabileceğini gösterdi; Japonya’nın ve dünyanın güvenlik hafızasında karanlık bir uyarı olarak kaldı.

1995 – Katar’da oğul babasını devirdi, bugünkü Katar’ın yükselişi başladı

27 Haziran 1995’te Katar’da kansız bir saray darbesi yaşandı. Şeyh Hamad bin Halife el Sani, ülke dışında bulunan babası Şeyh Halife bin Hamad el Sani’yi görevden indirerek iktidarı devraldı. İlk bakışta küçük bir Körfez ülkesindeki hanedan içi değişim gibi görünen bu olay, sonraki yıllarda Katar’ın dünya sahnesine çıkışının başlangıcı oldu.

Katar o dönemde bugünkü kadar görünür bir ülke değildi. Petrol ve doğalgaz zenginliğine sahipti ama diplomatik, medya ve spor alanlarında bugünkü ağırlığına henüz ulaşmamıştı. Hamad bin Halife’nin iktidara gelişiyle birlikte ülke, enerji gelirlerini uluslararası etki aracına dönüştürmeye başladı.

Bu dönemin en önemli hamlelerinden biri medya alanında geldi. 1996’da El Cezire kuruldu. Arap dünyasında devlet kontrolündeki televizyonların hâkim olduğu bir ortamda El Cezire, daha serbest tartışma programları, canlı yayınları ve bölgesel krizlere verdiği geniş yerle kısa sürede büyük etki yarattı. Katar, küçük bir ülke olmasına rağmen ekran gücüyle Arap dünyasının gündem kurucularından biri haline geldi.

Hamad döneminde Katar, doğalgaz ve sıvılaştırılmış doğalgaz yatırımlarıyla da büyüdü. Kuzey Sahası’ndaki dev rezervler, ülkeyi dünyanın en zengin devletlerinden biri yaptı. Bu servet yalnız altyapıya değil, dış politikaya, kültüre, spora, eğitime ve küresel markalaşmaya aktarıldı. Doha kısa sürede uluslararası konferansların, müzelerin, üniversite kampüslerinin ve diplomatik temasların merkezi haline gelmeye başladı.

Katar’ın bugünkü rolünü anlamak için 27 Haziran 1995’e bakmak gerekir. Afganistan’dan Filistin’e, Sudan’dan Ukrayna’ya uzanan arabuluculuk girişimleri, 2022 Dünya Kupası, El Cezire, küresel yatırımlar, Paris Saint-Germain gibi spor hamleleri; bölgesel krizlerde oynadığı arabulucu rol… Bunların çoğu, Hamad döneminde şekillenen yeni Katar vizyonunun sonuçlarıdır.

Elbette bu dönüşüm tartışmasız değildi. Katar’ın dış politikası, Müslüman Kardeşler’e yakın hareketlerle ilişkileri, El Cezire’nin yayın çizgisi, 2017’deki Körfez ablukası, işçi hakları ve Dünya Kupası eleştirileri uzun süre tartışıldı. Ama bütün bu tartışmalar bile Katar’ın artık küçük ve görünmez bir ülke olmaktan çıktığını gösteriyordu.

27 Haziran 1995 bu yüzden yalnız Katar hanedanı içindeki bir iktidar değişikliği değildir. O gün oğul babasını devirdi; küçük bir Körfez emirliği, enerji, medya, diplomasi ve spor üzerinden dünya siyasetinin etkili oyuncularından birine dönüşecek yeni bir yola girdi.

1995 – Uzay mekiği Atlantis, Mir’e kenetlenme çağını başlatan göreve çıktı

27 Haziran 1995’te Amerikan uzay mekiği Atlantis, STS-71 görevi için Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatıldı. Bu görev, iki gün sonra gerçekleşecek tarihî kenetlenmeyle Amerikan uzay mekiğinin Rus uzay istasyonu Mir’e ilk kez bağlanmasını sağlayacaktı. Soğuk Savaş’ın iki eski rakibi, bu kez uzayda birbirine yaklaşacaktı.

Atlantis’in görevi yalnız teknik bir başarı değildi. ABD ve Sovyetler Birliği, onlarca yıl boyunca uzayı rekabet alanı olarak görmüştü. Sputnik, Yuri Gagarin, Apollo, Ay’a iniş, uzay istasyonları… Bütün bu tarih, iki büyük gücün birbirine üstünlük kurma yarışının parçasıydı. 1995’te Atlantis’in Mir’e doğru yola çıkması ise aynı rekabet tarihinin iş birliğine dönüşmeye başladığını gösterdi.

Mir, Sovyetler Birliği döneminde başlatılan ve Rusya tarafından sürdürülen bir uzay istasyonuydu. Atlantis ise Amerikan uzay mekiği programının en önemli araçlarından biriydi. Bu iki sistemin yörüngede birleşmesi, iki farklı mühendislik kültürünün de ortak çalışması anlamına geliyordu.

STS-71 görevi sırasında Atlantis, Mir’e kenetlendi; mürettebat değişimi yapıldı, Amerikalı astronot Norman Thagard Dünya’ya döndü, Rus kozmonotlar Anatoli Solovyov ve Nikolay Budarin Mir’e geçti. Böylece insanlı uzay uçuşlarında yeni bir ortaklık dönemi başladı. Bu görev, daha sonra Uluslararası Uzay İstasyonu’na giden yolun önemli provalarından biri oldu.

Uzayda iş birliği, yeryüzündeki bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyordu. 1990’lar Rusya için ekonomik ve siyasi bakımdan çalkantılıydı; ABD ise Soğuk Savaş sonrasının tek süper gücü gibi davranıyordu. Ama Atlantis-Mir programı, bilim ve mühendisliğin eski düşmanları aynı masaya, hatta aynı yörüngeye getirebileceğini gösterdi.

Bugün Uluslararası Uzay İstasyonu’nda farklı ülkelerden astronotların birlikte çalışması bize doğal gelebilir. Fakat bunun arkasında Atlantis’in 27 Haziran 1995’te başlayan görevi gibi kritik eşikler vardır. O gün fırlatılan uzay mekiği, yalnız Mir’e değil, Soğuk Savaş sonrası ortak uzay çağının kapısına da kenetlenmeye gidiyordu.

1998 – Adana-Ceyhan depremi Çukurova’yı sarstı, 145 kişi hayatını kaybetti

27 Haziran 1998’de saat 16.55’te Adana-Ceyhan yöresinde meydana gelen deprem, Çukurova’nın yakın tarihindeki en acı afetlerden biri oldu. Merkez üssü Ceyhan çevresi olarak kayıtlara geçen deprem, Adana başta olmak üzere Osmaniye, Mersin ve Hatay’da da hissedildi; 145 kişi hayatını kaybetti, 1.500’den fazla kişi yaralandı.

Depremin büyüklüğü kaynaklarda genellikle 6.2 ya da 6.3 olarak verilir. Ancak bu deprem, yalnız büyüklüğüyle değil, yol açtığı yapı hasarıyla da hafızada kaldı. Depremde 9 bin 271 bina yıkıldı, 16 bin 597 bina orta derecede, 38 bin 591 bina ise az hasar gördü. Bu rakamlar, orta büyüklükte sayılabilecek bir depremin kötü zemin, hatalı yapılaşma ve yetersiz mühendislik koşullarıyla birleştiğinde nasıl büyük bir yıkıma dönüşebileceğini gösterir.

Ceyhan ve çevresi, Çukurova’nın verimli ama jeolojik açıdan hassas alanlarından biridir. Bölge, Doğu Anadolu Fayı ve çevresindeki aktif tektonik yapılarla ilişkilidir. Jeoloji Mühendisleri Odası’nın yayımladığı bir değerlendirme, 27 Haziran 1998 Ceyhan depremini Doğu Anadolu Fayı’nın etkinliğini ve Türkiye’deki sismik boşluk tartışmalarını hatırlatan önemli depremler arasında ele alır.

Deprem, yalnız Ceyhan’da değil, Adana kent merkezinde ve çevre illerde de büyük korku yarattı. USGS kaydı, depremin Kıbrıs, İsrail ve Suriye’de bile hissedildiğini bildirir. Bu da sarsıntının bölgesel etkisinin yalnız yerel bir afetle sınırlı kalmadığını gösterir.

1998 Adana-Ceyhan depremi, Türkiye’ye 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden yalnız bir yıl önce gelen ağır bir uyarıydı. Fakat Türkiye, yapı güvenliği, denetim, zemin etüdü ve afet hazırlığı konularında gerekli dönüşümü yeterince hızlı yapamadı. Bir yıl sonra Marmara’da çok daha büyük bir felaket yaşanacak, deprem gerçeği Türkiye’nin gündemine çok daha sarsıcı biçimde oturacaktı.

Bu yüzden Ceyhan depremi, yalnız Adana’nın değil, Türkiye’nin deprem hafızasının önemli halkalarından biridir. Orta büyüklükteki bir depremin bile dayanıksız binalarda can kaybına yol açabileceğini, afetin yalnız doğa olayı değil aynı zamanda yapılaşma, denetim ve hazırlık meselesi olduğunu gösterdi.

1998 – 90’ların genç pop yıldızı Kerim Tekin trafik kazasında hayatını kaybetti

27 Haziran 1998’de, 90’lı yılların sevilen pop şarkıcılarından Kerim Tekin, Afyonkarahisar’ın Sandıklı ilçesi yakınlarında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Henüz 23 yaşındaydı.

Tam adı Kerim Haydar Tekin’di. Aslen Erzincan-Kemahlı bir aileden geliyordu. Çocukluk yıllarında gitar ve şan dersleri aldı; lise döneminde bir yandan amatör futbol oynadı, bir yandan da müzikle ilgilenmeye başladı. Bir süre sonra futbolu bırakıp müziğe yöneldi.

Kerim Tekin’in müzik yolculuğu gece kulüplerinde ve barlarda gitar çalıp şarkı söyleyerek başladı. Menajer Halis Bütünley tarafından keşfedildi ve 1990’ların ortasında profesyonel müzik dünyasına girdi. 1995’te yayımlanan Kara Gözlüm albümüyle geniş kitlelere ulaştı. Cici Baba ve Kara Gözlüm gibi şarkılar, onu dönemin genç pop yıldızları arasına soktu.

Asıl büyük çıkışını ise 1997’de yayımlanan Haykırsam Dünyaya albümüyle yaptı. Bu albümdeki Kar BeyazHaykırsam Dünyaya ve Akşamlar gibi şarkılar, 90’ların pop hafızasında ayrı bir yer edindi.

Kerim Tekin aynı zamanda söz yazarlığı yaptı, besteler üzerinde çalıştı ve oyunculuk denemeleri de oldu. Dönemin televizyon dünyasında da göründü; genç, yakışıklı, biraz mahcup ama sahnede güçlü duran imajıyla özellikle genç izleyiciler arasında büyük bir ilgi gördü.

Ölümüne yol açan kaza, Afyon’daki bir festival dönüşünde yaşandı. Kaynaklarda Tekin’in Sandıklı yakınlarında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybettiği, yanında bulunan menajeri Halis Bütünley’in ise ağır yaralandığı aktarılır.

Kerim Tekin’in ölümü, 90’lı yılların genç kuşağı için ani ve sarsıcı bir kayıp oldu. Çünkü o, henüz kariyerinin başındaydı; pop müzikte daha nereye gideceği, nasıl olgunlaşacağı, şarkı yazarlığının nasıl gelişeceği henüz görülmemişti. Bu yüzden adı, Türk pop tarihinde biraz da “yarım kalan ihtimal” duygusuyla anılır.

Özellikle Kar Beyaz şarkısı, ölümünden sonra bambaşka bir anlam kazandı. Şarkının hüzünlü tonu, Kerim Tekin’in genç yaşta ölümüyle birleşince dinleyicinin belleğinde neredeyse bir ağıda dönüştü. Bugün hâlâ Kerim Tekin denince birçok kişinin aklına önce bu şarkı gelir.

2008 – Bill Gates Microsoft’un günlük yönetiminden çekildi

27 Haziran 2008’de Bill Gates, kurucularından biri olduğu Microsoft’taki günlük görevlerinden çekildi. Gates şirketin yönetim kurulu başkanı olarak kalmaya devam etti; ancak artık zamanının büyük bölümünü Bill & Melinda Gates Vakfı üzerinden küresel sağlık ve eğitim çalışmalarına ayıracağını açıkladı. Bu, kişisel bilgisayar çağının en güçlü figürlerinden birinin sahnenin önünden yavaşça çekilmesi anlamına geliyordu.

Bill Gates, 1975’te Paul Allen ile birlikte Microsoft’u kurduğunda kişisel bilgisayar henüz büyük bir gelecek vaadiydi. Gates’in büyük vizyonu, her masada ve her evde bir bilgisayar olacağı fikriydi. MS-DOS, Windows ve Office gibi ürünlerle Microsoft, bilgisayarı iş dünyasının, evlerin ve okulların vazgeçilmez aracına dönüştüren şirketlerden biri oldu.

Gates’in yönetim tarzı, teknoloji dünyasında hem hayranlık hem eleştiri topladı. Bir yandan yazılım endüstrisini şekillendiren deha ve stratejist olarak görüldü; diğer yandan Microsoft’un tekelci uygulamaları, rakipleri ezme gücü ve antitröst davaları nedeniyle sert biçimde eleştirildi. Yani Gates’in mirası yalnız “bilgisayarı yaygınlaştıran adam” hikâyesi değildir; aynı zamanda teknoloji kapitalizminin güç ve rekabet tartışmalarının merkezindeki figürlerden biridir.

2008’deki çekiliş, teknoloji dünyasındaki kuşak değişimini de simgeliyordu. Artık internet, arama motorları, sosyal medya, mobil cihazlar ve açık kaynak yazılım yeni dönemin belirleyici alanları haline geliyordu. Microsoft hâlâ dev bir şirketti; ama teknoloji çağının merkezi yavaş yavaş Windows masaüstünden web’e, sonra da mobil dünyaya kayıyordu.

Gates’in ikinci hayatı ise hayırseverlik üzerinden şekillendi. Bill & Melinda Gates Vakfı, aşılar, bulaşıcı hastalıklarla mücadele, eğitim, yoksulluk ve küresel sağlık alanlarında dünyanın en etkili özel vakıflarından biri haline geldi. Bu durum modern milyarder hayırseverliği hakkında yeni tartışmaları da beraberinde getirdi: Büyük servet sahipleri dünya sağlığı ve eğitim politikalarında ne kadar söz sahibi olmalıydı?

27 Haziran 2008 bu yüzden teknoloji ve iş dünyası açısından önemli bir gündür. Bill Gates o gün Microsoft’un günlük yönetiminden çekildi; kişisel bilgisayar çağını kuran figürlerden biri, teknoloji sahnesinden küresel hayırseverlik sahnesine geçti.

2011 – Uluslararası Ceza Mahkemesi Kaddafi hakkında yakalama kararı çıkardı

27 Haziran 2011’de Uluslararası Ceza Mahkemesi, Libya lideri Muammer Kaddafi hakkında yakalama kararı çıkardı. Aynı kararda Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi ve istihbarat şefi Abdullah Senussi de hedef alındı. Suçlama, Libya’daki ayaklanma sırasında sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suç iddialarıyla ilgiliydi.

2011 yılı Arap dünyası için büyük bir kırılma dönemiydi. Tunus’ta başlayan halk hareketleri kısa sürede Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye, Yemen’e ve başka ülkelere yayıldı. Libya’da Kaddafi yönetimine karşı başlayan protestolar hızla iç savaşa dönüştü. Kaddafi’nin göstericilere ve muhaliflere karşı sert güç kullanması, uluslararası müdahaleyi ve savaş suçları tartışmasını gündeme getirdi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Libya’daki durumu Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdı. Mahkeme savcılığı, Kaddafi yönetiminin sivillere yönelik sistematik saldırılar düzenlediğini savundu. 27 Haziran’da verilen yakalama kararı, görevdeki bir liderin uluslararası ceza adaleti mekanizması tarafından hedef alınmasının çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Bu kararın sembolik anlamı büyüktü. Kaddafi, 1969’dan beri Libya’yı yöneten, Afrika ve Ortadoğu siyasetinde uzun süre etkili olmuş, zaman zaman Batı’yla çatışmış, zaman zaman anlaşmış bir liderdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kararı, onun artık Libya iç savaşının tarafı değil, uluslararası hukuk önünde hesap vermesi istenen bir sanık olarak görüldüğünü gösterdi.

Fakat kararın uygulanması mümkün olmadı. Libya’daki savaş birkaç ay daha sürdü. Muammer Kaddafi, Ekim 2011’de Sirte’de yakalandı ve öldürüldü. Mahkemenin Kaddafi hakkındaki yakalama kararı böylece fiilen kapanmış oldu. Buna karşılık Seyfülislam Kaddafi ve Abdullah Senussi dosyaları uzun süre uluslararası hukuk ve Libya iç siyaseti açısından tartışılmaya devam etti.

27 Haziran 2011 bu yüzden Arap Baharı, Libya iç savaşı ve uluslararası adalet tarihi açısından önemli bir gündür. Uluslararası Ceza Mahkemesi o gün Kaddafi hakkında yakalama kararı çıkardı; bu karar, diktatörlük, halk ayaklanması, dış müdahale ve uluslararası hukuk arasındaki zor ilişkiyi bütün açıklığıyla gösterdi.

2014 – Ukrayna Avrupa’yla ortaklık anlaşması imzaladı, Rusya’yla kopuş derinleşti

27 Haziran 2014’te Ukrayna, Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması’nın ekonomik bölümünü imzaladı. Bu imza, yalnız ticaret ve uyum düzenlemeleriyle ilgili bir teknik adım değildi; Ukrayna’nın Avrupa yönelimini açıkça ortaya koyan ve Rusya’yla kopuşu derinleştiren tarihî bir dönemeçti.

Bu tarihe gelene kadar Ukrayna büyük bir sarsıntıdan geçmişti. 2013’te Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç, Avrupa Birliği ile imzalanması beklenen ortaklık anlaşmasını askıya almış, bu karar Kiev’deki Maidan protestolarını tetiklemişti. Protestolar kısa sürede bir dış politika tercihi meselesi olmaktan çıktı; yolsuzluk, otoriterleşme, Avrupa’ya yönelme arzusu ve Rusya’nın etkisine karşı tepki büyük bir halk hareketine dönüştü.

2014 başında Yanukoviç iktidardan düştü. Ardından Rusya Kırım’ı ilhak etti, Ukrayna’nın doğusunda Donbas savaşı başladı. Böyle bir atmosferde 27 Haziran’daki imza, Ukrayna’nın yönünü bir kez daha Avrupa’ya çevirdiğini dünyaya ilan ediyordu. Bu yüzden anlaşma, Moskova açısından da sıradan bir ticaret anlaşması değil, Ukrayna’nın Rus etki alanından uzaklaşmasının sembolüydü.

Ortaklık Anlaşması, Ukrayna ile Avrupa Birliği arasında siyasi yakınlaşma, ekonomik bütünleşme ve hukukî uyum hedefliyordu. Özellikle Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Alanı, Ukrayna ekonomisinin AB kuralları ve pazarlarıyla daha fazla bütünleşmesini amaçlıyordu. Bu, uzun vadede ülkenin hukuk, ticaret, gümrük, rekabet ve kamu yönetimi alanlarında Avrupa standartlarına yaklaşması demekti.

Bu imzanın etkileri yıllar içinde daha da görünür hale geldi. Ukrayna’nın Avrupa’ya yönelmesi, Rusya ile yaşanan gerilimin kalıcı başlıklarından biri oldu. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya geniş çaplı saldırısı başladığında, bu savaşın arka planında, Ukrayna’nın hangi dünyanın parçası olacağı sorusu da vardı.

27 Haziran 2014 bu yüzden yakın Avrupa tarihi açısından önemli bir gündür. Ukrayna o gün Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşmasını tamamlayan imzayı attı; ülkenin Avrupa’yla bütünleşme hedefi resmileşti, Rusya’yla kopuş ise daha derin ve geri dönülmesi zor bir hatta ilerledi.

2017 – Ukrayna – Rusya Savaşı: NotPetya siber saldırısı başladı, dijital savaşın dünyaya verdiği zarar görüldü

27 Haziran 2017’de Ukrayna merkezli başlayan NotPetya siber saldırısı, kısa sürede dünyanın en yıkıcı dijital saldırılarından birine dönüştü. İlk bakışta fidye yazılımı gibi görünen bu kötü amaçlı yazılım, aslında dosyaları geri almak için para isteyen sıradan bir siber suç aracı değildi; sistemleri kullanılmaz hale getiren, şirketleri ve altyapıları felç eden bir dijital yıkım aracına benziyordu.

Saldırının ilk büyük etkisi Ukrayna’da görüldü. Vergi, finans, enerji, kamu kurumları, bankalar ve şirketler aynı anda etkilendi. Ancak NotPetya Ukrayna sınırında kalmadı. Küresel şirketlerin ağlarına yayıldı; liman işletmeciliğinden lojistiğe, ilaç sanayisinden üretime kadar birçok alanda bilgisayar sistemleri durdu. Dünyanın birbirine bağlı dijital ekonomisi, bir ülkede başlayan saldırının nasıl küresel krize dönüşebileceğini gördü.

NotPetya’nın en çarpıcı tarafı, “fidye yazılımı” maskesi altında çalışmasıydı. Kullanıcıdan para isteniyor gibi görünüyordu; ama sistemleri eski haline getirecek sağlıklı bir mekanizma yoktu. Yani mesele para kazanmak değil, zarar vermekti. Bu yüzden NotPetya, siber suç ile siber savaş arasındaki sınırın nasıl bulanıklaştığını gösteren en önemli örneklerden biri oldu.

Saldırı özellikle Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışma bağlamında okundu. Batılı hükümetler ve güvenlik kurumları, NotPetya’yı Rusya kaynaklı bir operasyon olarak değerlendirdi. Bu iddialar, modern savaşın artık yalnız tanklar, uçaklar ve füzelerle yürütülmediğini; bilgisayar ağları, güncelleme yazılımları, muhasebe programları ve tedarik zincirleri üzerinden de ülkelerin vurulabildiğini gösterdi.

Zararın büyüklüğü de olayın etkisini artırdı. NotPetya’nın küresel ekonomik maliyeti milyarlarca dolarla ifade edildi. Maersk gibi dev şirketler operasyonlarını yeniden kurmak zorunda kaldı. Bazı şirketlerde binlerce bilgisayar ve sunucu yeniden yapılandırıldı. Dijitalleşmenin sağladığı hız ve bağlantı, aynı zamanda kırılganlığı da büyütmüştü.

27 Haziran 2017 bu yüzden siber güvenlik tarihi açısından önemli bir gündür. NotPetya saldırısı, savaşın artık yalnız cephede değil, şirket ağlarında, limanlarda, muhasebe yazılımlarında ve bilgisayar ekranlarında da yürüdüğünü gösterdi. Dünya, dijital çağda görünmeyen bir saldırının gerçek ekonomiye nasıl büyük zarar verebileceğini o gün daha açık biçimde anladı.

2023 – Nahel Merzuk’un polis tarafından öldürülmesi Fransa’yı sarsan ayaklanmaları başlattı

27 Haziran 2023’te, 17 yaşındaki Nahel Merzuk, Paris yakınlarındaki Nanterre’de bir trafik kontrolü sırasında polis tarafından vurularak öldürüldü. Olayın cep telefonu kamerasıyla kaydedilen görüntüleri kısa sürede yayıldı ve Fransa’da günlerce sürecek protestoların, ayaklanmaların ve büyük bir toplumsal tartışmanın fitilini ateşledi.

İlk polis anlatımı, gencin aracıyla memurların üzerine sürdüğü yönündeydi. Ancak görüntüler yayıldıktan sonra bu anlatım büyük ölçüde sorgulandı. Videoda, polisin araca çok yakın mesafeden ateş ettiği görülüyordu. Bu görüntü, Fransa’da özellikle banliyölerde yaşayan göçmen kökenli gençlerin uzun süredir dile getirdiği polis şiddeti ve ayrımcılık iddialarını yeniden ülkenin merkezine taşıdı.

Nahel’in ölümü, Nanterre’de başlayan öfkeyi kısa sürede başka kentlere yaydı. Polis karakolları, belediye binaları, okullar, araçlar ve kamu yapıları hedef alındı. Hükümet binlerce güvenlik gücünü görevlendirdi, yüzlerce kişi gözaltına alındı. Fransa, birkaç gün boyunca banliyölerin devlete duyduğu öfkeyi, sosyal dışlanmayı, ırkçılık tartışmalarını ve güvenlik siyasetinin sınırlarını konuştu.

Bu olay, Fransa’nın eski ve derin sorunlarını görünür kıldı. Paris’in ve büyük şehirlerin çevresindeki banliyölerde yaşayan birçok genç, kendisini Fransız toplumunun eşit yurttaşı olarak görmediğini; işsizlik, ayrımcılık, polis kontrolü ve eğitimde fırsat eşitsizliğiyle karşı karşıya kaldığını söylüyordu. Nahel’in ölümü, bu birikmiş öfkenin sembolüne dönüştü.

Fransa’da daha önce de benzer kırılmalar yaşanmıştı. 2005’te Clichy-sous-Bois’da iki gencin polis takibinden kaçarken ölmesi, ülke çapında büyük banliyö olaylarını tetiklemişti. 2023’te Nahel’in öldürülmesi, aradan geçen yıllara rağmen devletle banliyö gençliği arasındaki güven krizinin çözülmediğini gösterdi.

2024 – Biden-Trump münazarası Amerikan seçimlerini değiştiren geceye dönüştü

27 Haziran 2024’te ABD Başkanı Joe Biden ile eski Başkan Donald Trump, CNN’in Atlanta’daki stüdyosunda başkanlık seçimi münazarası için karşı karşıya geldi. Normalde bu tür televizyon tartışmaları seçim kampanyalarının önemli ama sınırlı etkili anları olarak görülür. Fakat bu gece, Amerikan siyasetinin yönünü değiştiren bir kırılmaya dönüştü.

Münazara daha başlamadan sıra dışıydı. Adaylar, geleneksel başkanlık münazarası takviminin çok öncesinde karşı karşıya gelmişti. Stüdyoda seyirci yoktu; mikrofonlar yalnız konuşma sırası gelen aday için açılıyordu. Bu kurallar, 2020’deki kaotik tartışmaların tekrarlanmaması için konmuştu. Ama gecenin asıl meselesi kurallar değil, Biden’ın performansı oldu.

Joe Biden’ın sesi kısıktı, cevapları zaman zaman dağınıktı, bazı anlarda cümlelerini toparlamakta zorlandı. Trump ise birçok iddiada bulundu, sık sık gerçek dışı ya da tartışmalı ifadeler kullandı; fakat ekran karşısındaki ilk etki, Biden’ın yaşı ve görevi sürdürebilecek fiziksel-zihinsel kapasitesi üzerine yoğunlaştı. Demokrat Parti içinde daha o gece büyük bir panik başladı.

Münazaradan sonra tartışma artık yalnız “Biden mı Trump mı kazanır?” sorusu etrafında dönmedi. Asıl soru, Biden’ın yarışta kalıp kalmaması gerektiği oldu. Parti bağışçıları, kanaat önderleri, bazı Demokrat siyasetçiler ve medya yorumcuları, aday değişikliği ihtimalini açıkça konuşmaya başladı. Başkanın her yeni konuşması, her röportajı, her kamuoyu yoklaması artık bu krizin gölgesinde değerlendirildi.

Sonuçta Biden, 21 Temmuz 2024’te başkanlık yarışından çekildi ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’i desteklediğini açıkladı. Böylece modern Amerikan seçim tarihinde çok geç bir aşamada iktidardaki başkanın adaylıktan çekildiği olağanüstü bir süreç yaşandı. 27 Haziran’daki münazara, bu kararın tek nedeni değildi; ama süreci hızlandıran ve görünür hale getiren asıl kırılma anıydı.

Bu olay, televizyonun ve canlı performansın siyasette hâlâ ne kadar güçlü olduğunu da gösterdi. Politik programlar, ekonomik veriler, parti örgütleri ve kampanya stratejileri ne kadar önemli olursa olsun, milyonların izlediği bir gecedeki görüntü bütün seçimin seyrini değiştirebiliyordu.

27 Haziran 2024 bu yüzden Amerikan siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. Biden-Trump münazarası, iki adayın tartışması olarak başlamış; sonunda Demokrat Parti’nin adayını değiştiren, seçim kampanyasını baştan kuran ve Amerikan siyasetinde unutulmayacak bir geceye dönüşmüştür.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.