Günün Tarihi / 24 Temmuz
24 Temmuz’un Tuhaf Günleri: Kendine iyi bak, kuzenini ara, mühendisleri serin tut ve eski fıkraları yeniden anlat
24 Temmuz’un kutlama takvimi, kişisel sağlıktan dinî göçlerin anılmasına, havacılık tarihinden arabanın camından yemek almaya kadar uzanıyor. Günün sonunda kuzenler aranıyor, tekila kadehleri kaldırılıyor ve daha önce defalarca dinlenmiş fıkralar bir kez daha anlatılıyor.
Bu günlerin hepsi aynı ağırlıkta değil. Dünya Sağlık Örgütünün desteklediği Öz Bakım Günü ile ABD’nin Utah eyaletindeki resmî Öncüler Günü ciddi birer farkındalık ve anma günü. Diğerlerinin çoğu ise şirketler, meslek toplulukları ve eğlenceli gün takvimleri aracılığıyla yaygınlaşmış gayriresmî kutlamalar.
Dünya Öz Bakım Günü: Sağlık yalnız hastaneye gidince hatırlanacak bir konu değil
24 Temmuz, Dünya Öz Bakım Günü olarak kabul ediliyor. Tarihin 24/7 biçiminde yazılabilmesi, insanın kendi sağlığıyla günün 24 saati ve haftanın yedi günü ilgilenmesi gerektiği düşüncesini simgeliyor. Dünya Sağlık Örgütünün 24 Haziran’da başlattığı Öz Bakım Ayı da 24 Temmuz’da sona eriyor.
Öz bakım yalnızca dinlenmek, tatile çıkmak veya kendini şımartmak anlamına gelmiyor. Dengeli beslenmek, hareket etmek, yeterince uyumak, sigara ve alkolden uzak durmak, ruhsal durumu izlemek, tansiyon veya kan şekeri ölçmek ve gerekli sağlık kontrollerini yaptırmak da öz bakımın parçaları arasında bulunuyor. Ancak öz bakım, doktora gitmenin yerine geçmiyor; kişinin kendi sağlığını daha bilinçli biçimde izlemesini ve gerektiğinde profesyonel yardım almasını amaçlıyor.
Utah Öncüler Günü: Mormon göçmenlerin gelişi resmî tatille anılıyor
ABD’nin Utah eyaletinde 24 Temmuz, Öncüler Günü adıyla resmî tatil olarak kutlanıyor. Gün, Brigham Young’ın önderliğindeki Son Zaman Azizleri topluluğunun ilk büyük kafilesinin 24 Temmuz 1847’de Salt Lake Vadisi’ne ulaşmasını anıyor. Dinî baskılar ve çatışmalar nedeniyle ABD’nin doğusundan ayrılan topluluk, uzun ve zorlu bir göçün ardından bugünkü Utah bölgesine yerleşmişti.
Utah’ta geçit törenleri, konserler, rodeolar ve havai fişek gösterileriyle kutlanan gün, eyaletin kuruluş anlatısının en önemli parçalarından biri hâline geldi. Bununla birlikte bölge göçmenler gelmeden önce de yerli halkların yaşam alanıydı. Yeni yerleşimler, Ute, Shoshone, Paiute ve başka yerli toplulukların topraklarını ve yaşam biçimlerini derinden değiştirdi. Utah tarih kurumları da günümüzde bu kutlamayı yalnız göçmenlerin cesaretiyle değil, yerli halklar üzerindeki sonuçlarıyla birlikte ele alıyor.
Isı Mühendisleri Günü: Bilgisayarın yanmıyorsa bir mühendise teşekkür et
24 Temmuz, özellikle elektronik cihazların ve makinelerin aşırı ısınmasını önleyen ısı mühendislerine ayrılmış durumda. Gün, elektronik soğutma sistemleri üzerine çalışan Advanced Thermal Solutions adlı Amerikan şirketi tarafından 2014’te başlatıldı. Yazın en sıcak dönemine denk gelen 24 Temmuz’un, ısıyla mücadele eden mühendisler için uygun bir tarih olduğu düşünüldü.
Isı mühendisleri; bilgisayar işlemcilerinin, cep telefonlarının, elektrikli otomobillerin, telekomünikasyon sistemlerinin, uçakların ve tıbbi cihazların güvenli sıcaklıklarda çalışmasını sağlayan sistemler tasarlıyor. Soğutucu fanlar, metal ısı emiciler ve sıvı soğutma sistemleri onların çalışma alanına giriyor. Kısacası bilgisayarınızın erimeden çalışması, büyük ölçüde adı pek duyulmayan bu mühendislerin hesabına bağlı.
Amelia Earhart Günü: Gökyüzünün kayıp öncüsü doğum gününde anılıyor
24 Temmuz, bazı havacılık kuruluşları ve eğlenceli gün takvimlerinde Amelia Earhart Günü olarak yer alıyor. Tarih, ünlü Amerikalı pilotun 24 Temmuz 1897’de doğmasından geliyor. Earhart, 1932’de Atlantik Okyanusu’nu tek başına ve kesintisiz geçen ilk kadın pilot olarak dünya çapında ün kazandı.
Earhart, 1937’de Dünya çevresinde uçma girişimi sırasında Pasifik Okyanusu üzerinde kayboldu. Uçağının ve kendisinin kesin olarak bulunamaması, onu havacılık tarihinin en büyük bilmecelerinden birinin merkezine yerleştirdi. Günün belirli bir kurucu kuruluşu veya resmî statüsü bulunmuyor; daha çok Earhart’ın cesaretini, kadınların havacılıktaki yerini ve hâlâ çözülemeyen kayboluşunu hatırlatmak amacıyla kutlanıyor.
Kuzenler Günü: Çocukluğun ilk arkadaşlarını arama zamanı
24 Temmuz, özellikle ABD’de Kuzenler Günü olarak kutlanıyor. Günün kim tarafından ve ne zaman başlatıldığı bilinmiyor. Sosyal medya döneminde kuzenlerle çekilmiş çocukluk fotoğraflarının paylaşılması ve aile buluşmaları düzenlenmesi sayesinde giderek yaygınlaştı.
Kuzenler, birçok insan için kardeşlerden sonraki ilk oyun arkadaşları, tatil ortakları ve aile sırlarının tanıklarıdır. Günün kutlama biçimi de son derece basit: Uzun zamandır görüşülmeyen bir kuzeni aramak, aile albümlerini karıştırmak veya bütün kuzenleri aynı sofrada buluşturmak.
Arabadan İnmeden Hizmet Günü: Sipariş ver, camı aç ve yoluna devam et
24 Temmuz, ABD’de Arabadan İnmeden Hizmet Günü olarak kutlanıyor. İngilizcedeki “drive-thru” sistemi, müşterilerin araçlarından inmeden restoran, banka, eczane veya başka işletmelerden hizmet almasını sağlıyor. Kutlama, 2000’lerin başında arabaya servis sistemini büyüten Jack in the Box restoran zincirinin kampanyalarıyla yaygınlaştı.
Arabaya servis sistemleri özellikle otomobil kullanımının hızla arttığı 1950’li yıllarda ABD’de yaygınlaştı. Güney California’daki Jack in the Box restoranlarında müşteriler, büyük bir palyaço başının içine yerleştirilen çift yönlü hoparlörden sipariş veriyordu. Sistemin başarısı, fast-food sektörünün yalnız yemekleri değil, insanların yemek yeme hızını ve alışkanlıklarını da değiştirmesine katkıda bulundu.
Tekila Günü: Gayriresmî kutlama 2026’da Meksika’nın resmî gününe dönüştü
24 Temmuz uzun yıllardır özellikle ABD’de Tekila Günü olarak kutlanıyordu. Kutlamanın ilk kez kim tarafından başlatıldığı kesin olarak bilinmiyor. Meksika’nın Jalisco bölgesinde yetiştirilen mavi agavdan üretilen tekila; margarita ve paloma gibi kokteyllerle dünya çapında tanınan bir içkiye dönüştü.
Ancak 2026’da önemli bir değişiklik yaşandı. Meksika hükûmeti, 28 Mayıs 2026’da yayımlanan kararnameyle her yıl 24 Temmuz’un resmen “Ulusal Tekila Günü” olarak kutlanmasına karar verdi. Böylece uzun süre ticari ve gayriresmî bir eğlence günü olarak görülen tarih, tekilanın doğduğu ülkede de resmî nitelik kazandı.
Tekila üretim bölgesindeki agav tarlaları ve tarihî damıtımevleri de 2006’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştı. Bu alan, yerli halkların agavı işleme gelenekleriyle Avrupa’dan getirilen damıtma yöntemlerinin birleşmesini temsil ediyor.
Kutlama için tekila içmek zorunlu değil. İçilecekse de aracın direksiyonuna geçmemek, kutlamanın en önemli ve tartışmasız kuralı.
Eski Bir Fıkra Anlatma Günü: Herkes sonunu biliyor ama yine de dinliyor
24 Temmuz, Eski Bir Fıkra Anlatma Günü olarak da kutlanıyor. Günün kökeni bilinmiyor; amacı, yıllardır anlatılan, sonu artık herkes tarafından tahmin edilen fakat yine de gülümseten fıkraları yeniden dolaşıma sokmak.
Kutlamak için yeni ve özgün bir espri bulmak gerekmiyor. Çocukluktan kalma bir Temel fıkrası, öğretmen-öğrenci hikâyesi veya aile içinde yüzüncü kez anlatılan bir anı yeterli. Fıkraya başlamadan önce “Bunu daha önce anlatmış mıydım?” diye sormak da geleneğin neredeyse zorunlu bir parçası.
1783 – Güney Amerika’nın bağımsızlık mücadelesine önderlik edecek “Kurtarıcı” Simón Bolívar doğdu
İspanyol sömürge yönetimine karşı yürütülen Güney Amerika bağımsızlık savaşlarının en önemli liderlerinden Simón Bolívar, 24 Temmuz 1783’te Caracas’ta doğdu. Varlıklı bir aileden gelmesine rağmen genç yaşta benimsediği cumhuriyetçi düşüncelerle İspanya’ya karşı mücadeleye katıldı; askerî ve siyasi başarıları nedeniyle “El Libertador”, yani “Kurtarıcı” adıyla anıldı.
Bolívar’ın önderlik ettiği ordular, bugünkü Venezuela, Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya ve Panama’nın İspanyol hâkimiyetinden kurtulmasında belirleyici rol oynadı. Güney Amerika’da parçalanmış devletler yerine güçlü ve birleşik bir cumhuriyet kurmayı amaçladı; ancak oluşturduğu Büyük Kolombiya siyasi çekişmeler nedeniyle dağıldı. Bolívar, bağımsızlık tarihinin büyük kahramanlarından biri olduğu kadar, merkezî iktidar anlayışı ve yönetim yöntemleriyle tartışılmaya devam eden bir lider olarak da tarihe geçti.
1789 – Kocaeli Sancağı Karadeniz Boğazı’nı korumakla görevli Silahdar Mustafa Paşa’ya verildi
Osmanlı yönetimi, Kocaeli Sancağı’nın idaresini 24 Temmuz 1789’da Vezir Silahdar Mustafa Paşa’ya verdi. Ancak Mustafa Paşa’nın asıl görevi Karadeniz Boğazı’nın korunmasıydı; dolayısıyla Kocaeli’de sürekli bulunarak sancağı doğrudan yönetmesi beklenmiyordu.
Kocaeli Sancağı, İstanbul’a yakınlığı ve gelirleri nedeniyle 17. ve 18. yüzyıllarda birçok üst düzey devlet adamına “arpalık” olarak tahsis edildi. Başka şehirlerde askerî veya idari görevler yürüten paşalar, Kocaeli’deki işleri çoğunlukla mütesellim adı verilen vekilleri aracılığıyla yürüttü. Silahdar Mustafa Paşa’nın görevlendirilmesi de Osmanlı taşra yönetiminin bu dolaylı işleyişinin örneklerinden biriydi.
1802 – Üç Silahşorlar ve Monte Kristo Kontu’yla macera romanını ölümsüzleştiren Alexandre Dumas doğdu
Dünya edebiyatının en çok okunan macera yazarlarından Alexandre Dumas, 24 Temmuz 1802’de Fransa’nın Villers-Cotterêts kasabasında doğdu. Babası Thomas-Alexandre Dumas, Fransız ordusunda generalliğe kadar yükselen, Karayipler’de köleleştirilmiş siyah bir kadın ile Fransız bir soylunun oğluydu. Dumas’ın ailesinden gelen bu sıra dışı geçmiş, dönemin ırkçı önyargıları nedeniyle hayatı boyunca karşısına çıkarıldı.
Önce tiyatro oyunlarıyla ün kazanan Dumas, tarihî olayları entrika, düello, aşk, intikam ve dostluk hikâyeleriyle birleştirdiği romanlarıyla dünya çapında tanındı. Üç Silahşorlar ile Monte Kristo Kontu, 1840’lı yıllarda gazetelerde bölüm bölüm yayımlandı ve geniş halk kitlelerinin edebiyatla ilişkisini değiştirdi. Yoğun üretiminde Auguste Maquet gibi çalışma arkadaşlarından yardım alan Dumas, edebiyat tarihinin hem en üretken hem de eserleri sinemaya, televizyona ve tiyatroya en çok uyarlanan yazarlarından biri oldu.
1872 – Türk basınının öncü ismi Agâh Efendi İzmit mutasarrıfı oldu ve demiryolu çalışmalarını hızlandırdı
İlk özel Türkçe gazete kabul edilen Tercüman-ı Ahval’in kurucusu Agâh Efendi, kendi hatıra defterindeki kayda göre 24 Temmuz 1872’de İzmit Mutasarrıflığına atandı. Yeni Osmanlılar hareketinin üyeleri arasında yer alan Agâh Efendi’ye aynı zamanda Anadolu Demiryolu İnşaat Nezareti görevi de verildi.
Agâh Efendi’nin İzmit’teki en önemli çalışma alanı, Haydarpaşa’dan başlayarak İzmit’e ulaşacak demiryolunun tamamlanması oldu. Durma noktasına gelen inşaat onun döneminde yeniden bütçelendirildi ve hız kazandı. Haydarpaşa-İzmit hattı 1873’te hizmete açılarak kenti İstanbul’a bağlayan modern ulaşım ağının temelini oluşturdu.
1894 – Düyun-u Umumiye’nin gölden tutulan balığa kadar uzanan denetimi Adapazarı’nda resmî kayda geçti
24 Temmuz 1894 tarihli bir Şûrâ-yı Devlet belgesi, Düyun-u Umumiye görevlilerinin Adapazarı çevresindeki göllerde geçimlik balık avlayan halka kadar uzanan denetimini ortaya koydu. Belgeye göre Adapazarlı İsmed oğlu Ahmed ile eşi, yalnız kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar balık avlarken görevliler tarafından durduruldu ve av araçlarına el konuldu.
Olay İzmit’teki yerel yönetime ulaştırılınca, kendi ihtiyacı için balık tutan halkın da izin almak zorunda olup olmadığı Maliye Nezaretine soruldu. Osmanlı borçlarını Avrupalı alacaklılar adına tahsil eden Düyun-u Umumiye’nin tuzdan tütüne, ipekten balık avına kadar uzanan gelir kaynaklarını denetlemesi, bir ailenin sofrasına girecek birkaç balığı bile devlet meselesine dönüştürmüştü.
1897 – Atlantik’i tek başına aşan ilk kadın pilot ve havacılığın kayıp efsanesi Amelia Earhart doğdu
Havacılık tarihinin öncü isimlerinden Amelia Earhart, 24 Temmuz 1897’de ABD’nin Kansas eyaletindeki Atchison kentinde doğdu. Uçuş eğitimi almaya 1921’de başlayan Earhart, 1928’de Atlantik Okyanusu’nu uçakla geçen ilk kadın yolcu olarak tanındı; 1932’de ise Atlantik’i tek başına ve kesintisiz geçen ilk kadın pilot oldu. Bu başarısı, kadınların havacılıkta pilot ve rekortmen olarak da yer alabileceğini gösterdi.
Earhart, kadın pilotları destekleyen Ninety-Nines örgütünün kurulmasına öncülük etti ve farklı mesafe ile irtifa rekorları kırdı. 1937’de, seyrüsefer uzmanı Fred Noonan’la birlikte Dünya çevresinde uçma girişimi sırasında Pasifik Okyanusu’ndaki Howland Adası yakınlarında kayboldu. Uçağının kesin olarak bulunamaması, kayboluşunu modern tarihin en çok konuşulan havacılık bilmecelerinden birine dönüştürdü.
1908 – Basın özgürlüğü mücadelesinin simge günü doğdu; gazeteciler sansür memurlarını matbaalara sokmadı
- Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’daki gazeteciler ve yayıncılar, gazetelerin basılmadan önce devlet görevlileri tarafından denetlenmesine karşı ortak tavır aldı. 24 Temmuz’da matbaalara gelen sansür memurları içeri sokulmadı; gazete yazıları yıllar sonra ilk kez sansür kuruluna gönderilmeden baskıya hazırlandı.
Ertesi sabah yayımlanan gazeteler, Meşrutiyet’i ve özgürlüğü anlatan yazılarla okurun karşısına çıktı. Sansürün kaldırılmasıyla gazete ve dergi sayısı kısa sürede hızla arttı; farklı siyasi düşünceler kamusal alanda daha görünür hâle geldi. Ancak bu özgürlük ortamı uzun sürmedi ve sonraki yıllarda basın üzerinde yeniden çeşitli yasaklar ve baskılar uygulanmaya başlandı.
24 Temmuz, Cumhuriyet döneminde uzun yıllar “Basın Bayramı” olarak kutlandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 12 Mart 1971 sonrasında gazetecilere uygulanan baskılar nedeniyle “bayram” ifadesini kaldırarak günü “Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü” olarak kabul etti. Böylece 24 Temmuz, yalnız geçmişte sansürün kaldırılmasını değil, basın ve ifade özgürlüğü için süren mücadeleyi de simgeleyen bir tarihe dönüştü.
1911 – İnkaların dağlar arasındaki görkemli şehri dünyaya tanıtıldı: Hiram Bingham, Machu Picchu’ya ulaştı
Amerikalı tarihçi ve kâşif Hiram Bingham III, 24 Temmuz 1911’de Peru’nun Urubamba Vadisi üzerindeki dağlarda bulunan Machu Picchu kalıntılarına ulaştı. İnkaların son başkenti olduğunu düşündüğü Vilcabamba’yı arayan Bingham’a bölgedeki çiftçiler yol gösterdi; kalıntılara ise yerli bir çocuk eşliğinde çıktı. Sık bitki örtüsüyle kaplı taş yapıları gördüğünde, karşısındaki yerleşimin büyüklüğü ve korunmuşluğu karşısında hayrete düştü.
Bingham, Machu Picchu’yu gerçekte keşfeden ilk insan değildi. Bölge halkı yüzyıllardır kalıntıların varlığını biliyor, hatta Bingham geldiğinde birkaç aile alanın çevresinde yaşıyordu. Perulu çiftçi Agustín Lizárraga’nın adını 1902’de yapılardan birinin duvarına yazmış olması da bölgenin daha önce ziyaret edildiğini gösteriyordu. Bingham’ın asıl katkısı, kalıntıları fotoğraflaması, kazı çalışmalarını başlatması ve 1913’te yayımlanan geniş kapsamlı haberlerle Machu Picchu’yu dünyaya tanıtması oldu.
- yüzyılda yüksek bir dağ sırtına kurulan Machu Picchu’nun, İnka hükümdarı Pachacuti için hazırlanmış bir kraliyet yerleşimi ve dinî merkez olduğu düşünülüyor. İspanyol işgali sırasında doğrudan ele geçirilmemiş olmasına rağmen zamanla terk edilen kent; tapınakları, terasları, su kanalları ve harç kullanılmadan yerleştirilen taşlarıyla İnka mimarlığının en etkileyici örneklerinden biri kabul ediliyor. Machu Picchu, 1983’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.
1915 – Chicago tarihinin en ölümcül felaketi yaşandı: Eastland gemisinin devrilmesi 844 can aldı
Western Electric şirketinin çalışanları ve ailelerini yıllık pikniğe götürmek üzere hazırlanan Eastland yolcu gemisi, 24 Temmuz 1915 sabahı Chicago Nehri kıyısında yolcu almaya başladı. Yaklaşık 2 bin 500 kişinin bindiği gemi, henüz hareket etmeden iskeleye bağlı durumdayken önce yana doğru eğildi, ardından bütünüyle yan yatarak sığ nehrin dibine oturdu.
Gemi kıyıya sadece birkaç metre uzaklıktaydı; buna rağmen alt güvertelerde ve kapalı bölümlerde bulunan yüzlerce insan devrilen eşyaların altında kaldı veya çıkışlara ulaşamayarak boğuldu. Kazada çoğu genç işçi, kadın ve çocuklardan oluşan 844 kişi hayatını kaybetti. Felaket, Chicago tarihindeki en yüksek can kaybına yol açan tek olay ve Büyük Göller bölgesinin en ölümcül gemi kazası olarak kayıtlara geçti.
Eastland’ın daha önce de denge sorunları yaşadığı biliniyordu. Titanic faciasından sonra güvenliği artırmak amacıyla gemilere daha fazla filika yerleştirilmesi, Eastland’ın zaten dengesiz olan üst bölümünü daha da ağırlaştırmıştı. Ancak felaket yalnız filikalara bağlanmadı; geminin tasarımı, yolcuların dağılımı ve denetim eksiklikleri de kazaya katkıda bulunan etkenler arasında gösterildi.
1922 – Filistin’in geleceğini biçimlendirecek İngiliz manda yönetimi Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı hâkimiyetinden çıkan Filistin’in İngiltere tarafından yönetilmesini öngören manda düzeni, 24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından onaylandı. Böylece İngiltere’nin bölgede savaş sırasında kurduğu fiilî yönetim, uluslararası bir hukuki çerçeveye bağlandı. Manda resmen 1923’te yürürlüğe girdi.
Manda metni, İngiltere’nin 1917 tarihli Balfour Bildirisi’yle verdiği “Yahudi halkı için millî yurt” kurulmasını destekleme sözünü de içeriyordu. Bölgede yaşayan Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dinî haklarının korunacağı belirtiliyor, ancak Filistinli Arapların siyasi ve ulusal hakları aynı açıklıkla tanımlanmıyordu. Yahudi göçü, toprak mülkiyeti, temsil ve bağımsızlık konularındaki bu çelişkili düzen, İngiliz yönetimi boyunca büyüyecek çatışmaların temel zeminlerinden birini oluşturdu.
1923 – Yeni Türk devletinin bağımsızlığını dünyaya kabul ettiren Lozan Barış Antlaşması imzalandı
Millî Mücadele’nin askerî zaferini uluslararası bir barış düzenine dönüştüren Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923’te İsviçre’nin Lozan kentinde imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetini İsmet Paşa başkanlığındaki heyet temsil etti. Böylece Sevr Antlaşması fiilen ve hukuken geçersiz bırakılırken, yeni Türk devletinin bağımsızlığı ve egemenliği uluslararası alanda kabul edildi.
Antlaşmayla Türkiye’nin Yunanistan ve Suriye sınırları büyük ölçüde kesinleşti; Doğu Trakya, Gökçeada ve Bozcaada Türkiye’de kaldı. Kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı, yabancı devletlerin Türkiye’nin iç işlerine ve ekonomisine ayrıcalıklarla müdahale etmesinin önü kapatıldı. Osmanlı borçlarının paylaşılması, azınlıkların statüsü, Boğazlar, nüfus mübadelesi ve Türkiye’deki yabancı kurumlar gibi uzun süredir tartışılan pek çok mesele de yeni esaslara bağlandı.
Lozan, bugünkü Türkiye sınırlarının tamamını tek başına belirlemedi. Musul meselesi çözülemeyerek Türkiye ile İngiltere arasında sonraya bırakıldı; bölge 1926’da Irak sınırları içinde kaldı. Hatay ise 1939’da Türkiye’ye katıldı. Boğazlar üzerindeki askerî sınırlamalar da 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle Türkiye lehine değiştirildi. Buna rağmen Lozan, Türkiye’nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak uluslararası sistemdeki yerini belirleyen temel kurucu belge oldu.
Lozan’ın imzalandığı haberi, işgalin ağır izlerini henüz üzerinden atamayan İzmit’te de büyük sevinçle karşılandı. 24 Temmuz 1923 günü şehirde 101 pare top atışı yapılarak antlaşma kutlandı. Lozan’ın yürürlüğe girmesi ve İtilaf kuvvetlerinin çekilmesiyle Kocaeli Yarımadası’nın büyük bölümü bütünüyle Türkiye’nin denetimine geçti.
1929 – Türk tiyatrosunun unutulmaz yıldızlarından Gülriz Sururi doğdu
Oyuncu, yönetmen ve yazar Gülriz Sururi, 24 Temmuz 1929’da İstanbul’da doğdu. Türkiye’nin ilk primadonnalarından Suzan Lütfullah ile tiyatro sanatçısı Lütfullah Sururi’nin kızıydı. Henüz 13 yaşındayken İstanbul Şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümünde sahneye çıktı; 1955’te profesyonel tiyatroya başladı. Dormen Tiyatrosunda sahnelenen Sokak Kızı İrma oyunundaki performansıyla 1961’de en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı.
Sururi, 1962’de eşi Engin Cezzar’la birlikte Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosunu kurdu. Keşanlı Ali Destanı, Teneke, Kurban, Zilli Zarife ve Edith Piaf’ı canlandırdığı Kaldırım Serçesi gibi yapımlarla Türk tiyatrosunun hafızasında yer edindi. Kurdukları topluluk, çağdaş dünya tiyatrosunun yanı sıra çok sayıda yerli eseri de ilk kez sahneleyerek özel tiyatro tarihine damga vurdu.
Oyunculuğun yanında oyunlar ve anı kitapları yazan, yönetmenlik yapan Sururi, 1998’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. 31 Aralık 2018’de hayatını kaybeden sanatçının ölümü, vasiyeti gereği cenazesi sessizce toprağa verildikten sonra kamuoyuna açıklandı.
1931 – Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kocaeli sporunun kurumsal temeli güçlendi ve on kulüp kayıt altına alındı
24 Temmuz 1931’de yapılan seçimle Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakına bağlı Kocaeli Spor Mıntıkasının yeni yönetimi belirlendi. Yönetimin ilk çalışmalarından biri, bölgede faaliyet gösteren on spor kulübünün tescil ve kayıt işlemlerini tamamlamak oldu.
Mıntıkanın yazışmaları ve dosyaları merkezî kurallara uygun hâle getirilirken, spor faaliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla iki haftada bir toplantı yapılmasına karar verildi. O yıllarda Kocaeli Spor Mıntıkası yalnız İzmit’i değil; Adapazarı, Geyve, Hendek, Hereke ve Kandıra gibi geniş bir bölgeyi kapsıyor, futbolun yanında güreş, bisiklet, atletizm ve denizcilik sporlarını da geliştirmeye çalışıyordu.
1932 – Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran doğdu
Fotoğrafçı, çevirmen ve sözlük yazarı Yıldız Moran, 24 Temmuz 1932’de İstanbul’da doğdu. Robert Kolej’deki öğrenimini son sınıfta bırakarak dayısı, sanat tarihçisi Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun önerisiyle İngiltere’ye gitti; Londra’da fotoğraf eğitimi aldı ve tiyatro fotoğrafçısı John Vickers’ın yanında çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra 1955’te Beyoğlu’nda kendi stüdyosunu açan Moran, Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı olarak tanındı.
Yıldız Moran, yalnızca 12 yıl süren fotoğrafçılık döneminde İstanbul’dan Anadolu’nun farklı bölgelerine uzanan güçlü bir görsel arşiv oluşturdu. İnsanları yaşadıkları çevreyle birlikte ele alan, özellikle ışığı ve siyah-beyazın anlatım gücünü ustalıkla kullanan fotoğrafları; gündelik hayatı, yoksulluğu, emeği ve Anadolu insanını şiirsel fakat gerçekçi bir bakışla yansıttı. Kısa süren sanat yaşamına rağmen sonraki kuşakların fotoğraf anlayışını etkileyen öncü isimlerden biri oldu.
1962’den sonra profesyonel fotoğrafçılıktan uzaklaşan Moran, sözlük çalışmaları ve çeviriye yöneldi. 1963’te şair Özdemir Asaf’la evlendi; onun şiirlerinden yaptığı İngilizce seçkiyi To Go To adıyla yayımladı ve babası Vahid Moran’ın başlattığı Türkçe-İngilizce sözlük çalışmalarını sürdürdü. Uzun süre Özdemir Asaf’ın eşi kimliğiyle gölgede kalan sanatçının fotoğrafları, ölümünden sonra açılan kapsamlı sergilerle yeniden keşfedildi. Yıldız Moran, 15 Nisan 1995’te hayatını kaybetti.
1933 – Atatürk deniz yoluyla Karamürsel’e geldi; ilçe halkıyla buluşarak belediyeyi ziyaret etti
Mustafa Kemal Atatürk, 24 Temmuz 1933’te Acar motoruyla deniz yolundan Karamürsel’e geldi. İskelede yöneticiler, öğrenciler ve büyük bir halk topluluğu tarafından karşılanan Atatürk, Karamürsellilerin yoğun ilgisi arasında ilçeye çıktı. Ardından belediye binasına geçerek yerel yöneticilerden ilçenin durumu ve ihtiyaçları hakkında bilgi aldı.
Atatürk, ziyaret sırasında ilçe halkıyla yakından ilgilendi; Pirali Kahvehanesi’nde yurttaşlarla sohbet etti ve Karamürsel’deki çalışmalar hakkında görüşlerini dinledi. Kısa süren ziyaret, Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yılına hazırlandığı günlerde devlet yönetimiyle küçük bir Marmara ilçesinin halkını buluşturan tarihî bir hatıra olarak Karamürsel’in kent belleğinde yerini aldı.
1936 – İspanya İç Savaşı uluslararası bir güç mücadelesine dönüştü; Cumhuriyet silah alabilmek için Fransa’ya altın gönderdi
General Francisco Franco ve diğer sağcı subayların başlattığı askerî ayaklanma ülkeyi iç savaşa sürüklerken, İspanya Cumhuriyet Hükümeti silah ve savaş uçağı bulabilmek için Fransa’ya başvurdu. Başbakan José Giral, 24 Temmuz 1936’da Paris’e ilk altın sevkiyatının yapılmasına izin verdi; gönderilen altınlarla Cumhuriyet güçlerine silah alınması amaçlanıyordu.
Fransa Başbakanı Léon Blum, kendisi gibi Halk Cephesi tarafından yönetilen İspanya Cumhuriyeti’ne yardım etmeye başlangıçta olumlu yaklaştı. Ancak Fransız sağının sert tepkisi, hükümet içindeki bölünmeler ve İngiltere’nin Avrupa çapında yeni bir savaştan duyduğu korku, Paris yönetimini geri adım atmaya zorladı. Fransa ve İngiltere kısa süre sonra “müdahale etmeme” politikasına yöneldi.
Bu politika kâğıt üzerinde iki tarafa da silah gönderilmesini yasaklıyordu; fakat Nazi Almanyası ile Faşist İtalya, Franco kuvvetlerine uçak, asker ve ağır silah sağlamayı sürdürdü. Cumhuriyetçiler ise daha sonra Sovyetler Birliği’nden yardım aldı ve farklı ülkelerden gelen gönüllüler Uluslararası Tugaylara katıldı. Böylece İspanya İç Savaşı, İspanyollar arasındaki bir çatışma olmaktan çıkarak İkinci Dünya Savaşı öncesindeki faşizm, komünizm ve demokrasi mücadelesinin büyük bir deneme alanına dönüştü.
1938 – İzmit İdmanyurdu Fenerbahçe’nin ikinci takımına geçit vermedi ve karşılaşma 1-1 sona erdi
İzmit İdmanyurdu ile Fenerbahçe’nin ikinci takımı, 24 Temmuz 1938’de İzmit’te oynanan özel karşılaşmada karşı karşıya geldi. İki takımın da üstünlük sağlayamadığı mücadele 1-1 beraberlikle tamamlandı.
Ulusal futbol organizasyonlarının henüz bugünkü kadar yaygınlaşmadığı yıllarda İstanbul’un büyük kulüplerini İzmit’e getirmek, kentte önemli bir spor olayı sayılıyordu. İzmit İdmanyurdu’nun dönemin en güçlü ve köklü kulüplerinden Fenerbahçe’nin ikinci takımı karşısında aldığı beraberlik de Kocaeli futbol tarihinin dikkat çekici sonuçlarından biri olarak kayıtlara geçti.
1940 – Türkiye’de illüzyon sanatını kuşaklara öğreten “Sihirbaz Mandrake” Ertuğrul Işınbark doğdu
Türk illüzyon sanatının en tanınmış isimlerinden Mehmet Ertuğrul Işınbark, 24 Temmuz 1940’ta İstanbul’un Fatih ilçesinde doğdu. İlkokuluna gösteri yapmak için gelen bir sihirbazdan etkilenerek bu sanata ilgi duydu. Bulduğu Fenni Eğlenceler adlı kitaptan numaraların inceliklerini öğrenen Işınbark, ilk gösterilerini bayram yerlerinde kurulan çadırlarda yaptı.
1962’de “Sihirbaz Mandrake” adını alan Işınbark, 1965’te Zati Sungur’un başkanlığındaki jüri tarafından Türkiye Sihirbazlar Şampiyonu seçildi. Sahne gösterileriyle ülkenin dört bir yanını dolaşırken, televizyon programları ve yazdığı kitaplarla illüzyonu geniş kitlelere tanıttı.
1979’da Türkiye’nin ilk illüzyon okulunu açarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Zati Sungur’un ölümünün ardından 1984’te kendisine “Türkiye Sihirbazlar Kralı” unvanı verildi. Türkiye’de illüzyonun yalnızca eğlence değil, öğrenilebilen ve öğretilebilen bir sahne sanatı olarak gelişmesine büyük katkı sağlayan Mandrake, 28 Mayıs 2014’te hayatını kaybetti.
1941 – Türk kadınının tiyatro sahnesindeki öncüsü Afife Jale hayatını kaybetti
Türk tiyatrosunun simge isimlerinden Afife Jale, 24 Temmuz 1941’de İstanbul’da, henüz 39 yaşındayken hayatını kaybetti. Afife Jale, Türk tiyatro tarihine, Müslüman Türk kimliğini gizlemeden profesyonel sahneye çıkan ilk kadın oyuncu olarak geçti.
1918’de Darülbedayi’ye stajyer oyuncu olarak kabul edilen Afife, Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasaklandığı bir dönemde iki yıl boyunca rol bekledi. 22 Nisan 1920’de Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nda sahnelenen Hüseyin Suat’ın Yamalar oyununda Emel karakterini canlandırdı. Oyunda kullandığı “Jale” adı daha sonra kendi adıyla bütünleşti.
Afife Jale’nin sahneye çıkması polis baskınlarına, gözaltı girişimlerine ve Darülbedayi’ye gönderilen resmî uyarılara yol açtı. Müslüman kadınların sahneye çıkmasını yasaklayan 1921 tarihli emir üzerine tiyatrodaki görevine son verildi. Hayatının son yıllarını hastalık, yoksulluk ve unutulmuşluk içinde geçiren Afife Jale’nin mücadelesi, kendisinden sonra sahneye çıkacak kadın sanatçılar için yol açtı; bugün adına verilen Afife Tiyatro Ödülleriyle yaşatılıyor.
1943 – Türkiye’nin teknik bahçıvanlarını yetiştirecek okul Çayırova’da kuruldu
Türkiye’de modern meyvecilik, sebzecilik, bağcılık ve fidan yetiştiriciliği alanlarında uygulamalı eğitim verecek Çayırova Teknik Bahçıvanlık Okulu, 24 Temmuz 1943’te çıkarılan düzenlemeyle kuruldu. Yaklaşık 4 bin dekarlık bir arazi üzerinde oluşturulan okulun amacı, öğrendiklerini köylere ve üretim alanlarına taşıyacak teknik elemanlar yetiştirmekti.
Öğrenciler dersliklerdeki teorik eğitimin yanında bahçe kurma, aşılama, budama, fide ve fidan yetiştirme, hastalıklarla mücadele ve ürünlerin değerlendirilmesi gibi çalışmaları doğrudan arazide öğreniyordu. Çayırova’daki okul, Cumhuriyet’in tarımı bilimsel yöntemlerle geliştirme politikasının Kocaeli’deki önemli merkezlerinden birine dönüştü; bölgenin sonraki yıllarda tarımsal araştırma ve tohumculuk çalışmalarıyla tanınmasına da zemin hazırladı.
1943 – II. Dünya Savaşında, Hamburg’u ateş fırtınasına çevirecek Gomorra Harekâtı başladı
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine bağlı, aralarında Kanadalı mürettebatın da bulunduğu 791 bombardıman uçağı, 24 Temmuz’u 25 Temmuz’a bağlayan gece Almanya’nın Hamburg kentini vurdu. Böylece Müttefiklerin Hamburg’un limanını, tersanelerini, denizaltı tesislerini, petrol rafinerilerini ve silah sanayisini hedef aldığı Gomorra Harekâtı başladı. İngiliz ve Kanada birliklerinin gece saldırılarını, sonraki günlerde ABD uçaklarının düzenlediği gündüz bombardımanları izledi.
İlk saldırıda İngilizler, ince alüminyum şeritlerden oluşan ve “Window” adı verilen yöntemi ilk kez geniş ölçekte kullandı. Havaya bırakılan şeritler Alman radarlarını yanıltarak hava savunmasını büyük ölçüde etkisiz bıraktı. Harekâtın en yıkıcı saldırısı ise 27 Temmuz’u 28 Temmuz’a bağlayan gece gerçekleşti. Binlerce yangın birleşerek sıcaklığı yüzlerce dereceye ulaşan, insanları ve araçları içine çeken büyük bir ateş fırtınasına dönüştü.
3 Ağustos’a kadar süren saldırılarda Hamburg’a yaklaşık 9 bin ton bomba atıldı. Kesin sayı tartışmalı olmakla birlikte en az 34 bin, yaygın tahminlere göre yaklaşık 37 bin kişi hayatını kaybetti; yüz binlerce insan evsiz kaldı. Resmî hasar kayıtlarında yaklaşık 277 bin konutun hasar gördüğü veya yıkıldığı belirtildi. Almanya’nın savaş sanayisini ve halkın direncini kırmayı amaçlayan Gomorra Harekâtı, İkinci Dünya Savaşı’nın en ağır sivil yıkımlarından ve şehirlerin topluca bombalanmasına ilişkin tartışmaların en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
1944 – İzmit’in İkinci Kâğıt Fabrikası işletmeye açıldı; Türkiye’nin kâğıt üretim gücü büyüdü
İzmit’te yapımına 1936’da başlanan İkinci Kâğıt Fabrikası, 24 Temmuz 1944’te Ekonomi Bakanı Fuat Sirmen’in katıldığı törenle işletmeye açıldı. Birinci Kâğıt Fabrikasının üretime başlamasından sekiz yıl sonra tamamlanan yeni tesis, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ithalatın güçleştiği ve kâğıt ihtiyacının arttığı bir dönemde Türkiye için büyük önem taşıyordu.
Fabrikadaki makinelerden biri yılda yaklaşık 11 bin ton gazete ve baskı kâğıdı, diğeri ise bin ton dolayında sigara kâğıdı üretebilecek kapasitedeydi. Aynı sanayi yerleşkesindeki selüloz tesisleriyle birlikte çalışan fabrika, Türkiye’nin dışarıdan aldığı kâğıt miktarını azaltırken İzmit’in kâğıt sanayisiyle özdeşleşmesini de güçlendirdi. Daha sonra SEKA adını alacak kuruluş, kentin ekonomik ve toplumsal hayatını onlarca yıl boyunca şekillendirdi.
1944 – II. Dünya Savaşında, Japonya’yı Amerikan bombardıman uçaklarının menziline sokacak Tinian Muharebesi başladı
Amerikan kuvvetleri, 24 Temmuz 1944’te Mariana Adaları’ndaki Tinian’a çıkarma yaptı. Saipan’ın yalnız birkaç kilometre güneybatısında bulunan ada, düz arazisi ve Japonya’ya yakınlığı nedeniyle büyük hava üsleri kurulmasına son derece elverişliydi. Yaklaşık 15 bin 600 Amerikan deniz piyadesi, donanma bombardımanı ve Saipan’dan açılan topçu ateşinin desteğiyle adanın kuzeybatısındaki dar kıyılara çıktı.
Amerikalılar, Japon savunmasını adanın başka bir bölgesine çekmek için yanıltma harekâtı uyguladı. Kıyıya kısa sürede asker, tank ve buldozer çıkarılmasının ardından Japon birlikleri iç kesimlere sürüldü. Muharebe 1 Ağustos’ta adanın güvence altına alınmasıyla sona erdi. Amerikan tarafı yaklaşık 380 asker kaybederken, 6 bini aşkın Japon askerinin çok büyük bölümü öldü; çatışmalar, infazlar ve toplu intiharlar nedeniyle binlerce sivil de yaşamını yitirdi.
Tinian’ın alınmasının asıl önemi savaştan sonra ortaya çıktı. Amerikan donanmasının inşaat birlikleri adayı altı uzun piste sahip dev bir B-29 üssüne dönüştürdü. Japon şehirlerine yönelik ağır bombardımanların önemli bir bölümü buradan gerçekleştirildi; Hiroşima’ya atom bombası taşıyan Enola Gay ile Nagazaki görevinde kullanılan Bockscar da 1945’te Tinian’dan havalandı. Böylece 24 Temmuz’da başlayan muharebe, Pasifik Savaşı’nın son aşamasını ve atom bombalarının kullanılmasına uzanan yolu doğrudan etkileyen dönüm noktalarından biri oldu.
1945 – Çocukların “Yalvaç Abi”si doğdu ve Türk çocuk edebiyatına yüzü aşkın eser kazandırdı
Çocuk edebiyatı yazarı, şair ve gazeteci Yalvaç Ural, 24 Temmuz 1945’te Konya’da doğdu. Çocuklar için hazırladığı dergiler, şiirler, öyküler, bilmeceler ve oyunlarla yarım yüzyılı aşan bir yayıncılık serüveni kurdu; yüzü aşkın eseriyle birkaç kuşağın okuma alışkanlığı kazanmasında etkili oldu.
Milliyet Çocuk ve Milliyet Kardeş gibi yayınlarda çocuklara yukarıdan seslenmeyen, mizahı, merakı ve dil oyunlarını öne çıkaran bir anlayış geliştirdi. Eserleri farklı dillere çevrilen Ural, ulusal ve uluslararası çok sayıda ödül kazandı; dünya çocuk edebiyatına katkıları nedeniyle Polonya’nın Gülümseme Nişanı’na layık görüldü. Çocukların onu “Yalvaç Abi” diye benimsemesi, yalnız kitaplarıyla değil, kurduğu sıcak ve doğrudan ilişkiyle de kuşakların hafızasında yer edindiğini gösterdi.
1948 – Türk popunun güçlü sahne adamı, müzikal ve televizyon oyuncusu Neco doğdu
Gerçek adı Tahir Nejat Özyılmazel olan Neco, 24 Temmuz 1948’de İstanbul’da doğdu. Müzik yaşamına 1960’lı yıllarda orkestralarda solistlik yaparak başladı; Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrasında çalıştı ve Türk pop müziğinin düzenleme anlayışını değiştiren İstanbul Gelişim Orkestrasının kurucuları arasında yer aldı. Güçlü sesi, hareketli sahne performansı ve farklı müzik türlerine uyum sağlayan yorumuyla gazinolardan konser salonlarına, plaklardan televizyona uzanan uzun bir kariyer kurdu.
Türkiye’yi 1982 Eurovision Şarkı Yarışması’nda Hani? ile temsil etmesi kariyerinin en çok hatırlanan duraklarından biri olsa da Neco yalnızca bir pop şarkıcısı değildi. 1971’de Hair müzikalinde sahneye çıktı; 1989’da Evita’da Che karakterini, 2000’de ise Sefiller’de başrollerden birini canlandırarak müzikal tiyatrodaki oyunculuk ve şarkıcılık gücünü ortaya koydu.
Televizyon izleyicisi onu özellikle Türkan Şoray, Haluk Bilginer ve Çolpan İlhan’la birlikte oynadığı Tatlı Hayat dizisindeki Fikret Hazarbeyoğlu karakteriyle tanıdı. Üç sezon boyunca sürdürdüğü bu rolle yalnız sahnede değil, durum komedisinde de başarılı bir karakter oyuncusu olduğunu gösterdi. Neco, müziği, tiyatroyu ve televizyon oyunculuğunu aynı kariyerde buluşturan Türkiye’nin çok yönlü sanatçılarından biri oldu.
1950 – ABD’nin gelecekteki uzay kapısı ilk kez kullanıldı; Cape Canaveral’dan Bumper 8 fırlatıldı
ABD’nin Florida kıyısındaki Cape Canaveral’dan gerçekleştirilen ilk roket fırlatması, 24 Temmuz 1950’de yapıldı. Bumper 8 adı verilen deneysel araç, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ele geçirilen Alman V-2 roket teknolojisiyle Amerikan WAC Corporal üst kademesini bir araya getiren iki aşamalı bir sistemdi. Amaç yörüngeye ulaşmak değil, roketlerin ayrılması ve yüksek irtifa uçuşlarıyla ilgili teknik bilgi toplamaktı.
O gün henüz NASA kurulmamış, insanlı uzay uçuşları başlamamıştı. Ancak ilk fırlatmanın yapıldığı Cape Canaveral ve yakınındaki tesisler, ilerleyen yıllarda Mercury ve Gemini uçuşlarının, uyduların ve Ay’a giden Apollo görevlerinin başlıca merkezine dönüştü. Bumper 8’in kısa deneme uçuşu, Florida kıyısını dünya uzay tarihinin en tanınmış bölgelerinden birine dönüştürecek uzun yolun başlangıcı oldu.
1952 – Merzifon ve Akşehir’i vuran seller 77 evi yıktı, yüzlerce hayvanı telef etti
Merzifon ve Akşehir’de 24 Temmuz 1952’de meydana gelen sel felaketlerinde 77 ev yıkıldı. Taşkın suları ahırları, tarlaları ve köy yollarını basarken yaklaşık 500 büyükbaş hayvan telef oldu; geniş tarım alanları sular altında kaldı.
Amasya’nın Merzifon ilçesiyle Konya’nın Akşehir ilçesinin birbirinden uzak bölgelerde aynı gün sel felaketi yaşaması, yağışların geniş bir coğrafyada etkili olduğunu gösteriyordu. Can kaybına ilişkin kesin bir bilgiye rastlanmasa da yıkılan evler, kaybedilen hayvanlar ve zarar gören ürünler nedeniyle felaket özellikle geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlayan aileler için ağır bir ekonomik yıkıma dönüştü.
1955 – Türk atletizminin Akdeniz’deki çifte şampiyonu Ekrem Koçak 800 metrede rekor kırdı
Millî atlet Ekrem Koçak, Barselona’da düzenlenen II. Akdeniz Oyunları’nın 800 metre finalini 24 Temmuz 1955’te 1 dakika 50 saniyelik derecesiyle kazanarak altın madalyaya ulaştı. Yarışın son bölümünde Fransız Jacques Djian ile büyük bir mücadeleye giren Koçak, rakibini geride bırakarak hem Akdeniz Oyunları hem de Türkiye rekorunu yeniledi. Dönemin gazeteleri, İstiklâl Marşı’nın çalındığı ödül törenini Türk kafilesinin en büyük başarılarından biri olarak duyurdu.
Koçak, aynı oyunlarda 1.500 metre yarışını da kazanarak Barselona’dan iki altın madalyayla döndü. 1952 Helsinki ve 1960 Roma olimpiyatlarında Türkiye’yi temsil eden atlet, orta mesafe koşularında kırdığı rekorlarla 1950’li yılların Türk atletizmine damga vuran isimlerden biri oldu.
1958 – Kıbrıs Türklerini korumak için adaya Türk askeri gönderilmesi önerildi; İngiltere kabul etmedi
Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasındaki şiddetin hızla arttığı günlerde, Kıbrıs Türk toplumunun lideri Dr. Fazıl Küçük, asayişin sağlanmasına yardım etmek üzere adaya Türk askeri gönderilmesini önerdi. Küçük, talebini ABD Başkanı Dwight Eisenhower’a, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’e ve NATO Genel Sekreterine de iletti. Dr. Fazıl Küçük’ün gündeme getirdiği öneri, Kıbrıs’ı yöneten İngiltere tarafından 24 Temmuz 1958’de resmen reddedildi. Dönemin Türk basını kararı, “İngilizler teklifimizi kabul etmedi” başlığıyla duyurdu.
İngiliz hükûmeti, yabancı askerlerin adaya çıkarılmasına karşı olduğunu ve Türk birliklerinin güvenliğin sağlanmasına katkıda bulunacağına inanmadığını açıkladı. Aynı gün İngiliz Parlamentosuna sunulan bilgilere göre, 1 Haziran–22 Temmuz arasında Kıbrıs’ta 95 kişi öldürülmüş, 170’ten fazla kişi yaralanmıştı. İngiliz yönetimi, EOKA’nın Kıbrıs Türk toplumuna yönelik geniş saldırılar planladığını bildirirken Türk tarafındaki misilleme hazırlıklarına karşı da önlemler aldı; 1.400’den fazla Rum ve 50 Türk tutuklandı.
Türkiye o tarihte Kıbrıs üzerinde asker bulundurma veya garantörlük hakkına henüz sahip değildi. Ancak adadaki şiddet ve Türk toplumunun güvenliği meselesi, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı yeni bir düzen arayışına yöneltti. 1959’daki Zürih ve Londra anlaşmalarının ardından kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devlet oldu; 1960 İttifak Antlaşması’yla adada 650 kişilik bir Türk askerî birliğinin bulunması kabul edildi.
1959 – Kapitalizm ile komünizm bir mutfakta tartışıldı; Nixon ve Kruşçev karşı karşıya geldi
ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon ile Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev, 24 Temmuz 1959’da Moskova’daki Amerikan Ulusal Sergisi’ni gezerken beklenmedik bir tartışmaya girişti. Amerikan orta sınıfının kullanabileceği ev eşyalarını göstermek amacıyla hazırlanan örnek mutfakta başlayan konuşma, kısa sürede kapitalizm ile komünizmin üstünlüklerinin tartışıldığı siyasi bir düelloya dönüştü.
Nixon; çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon ve tüketim mallarını Amerikan sisteminin refah ürettiğinin kanıtı olarak gösterdi. Kruşçev ise Sovyetler Birliği’nin sanayi, bilim, uzay ve toplumsal hizmetlerde daha hızlı ilerlediğini savundu; Amerikan tüketim kültürünü gösteriş olarak nitelendirdi. Renkli televizyon kameralarınca kaydedilen ve “Mutfak Tartışması” adıyla tarihe geçen karşılaşma, Soğuk Savaş’ın yalnız silahlar ve uzay araçlarıyla değil, insanların nasıl evlerde yaşayacağı üzerinden de yürütüldüğünü gösterdi.
1959 – Kerkük’te Türkmenlere yapılan katliamın ayrıntıları Türkiye’ye ulaştı; basın toplantısı engellendi
Irak’ın kuruluş yıl dönümü kutlamaları sırasında 14 Temmuz’da başlayan olaylarda, Kerkük’teki Türkmenler silahlı grupların hedefi oldu. Irak Komünist Partisi çevresindeki Kürt ağırlıklı milisler, Halk Direniş Gücü mensupları ve bazı askerler Türkmenlere ait evlerle iş yerlerine saldırdı; Türkmen toplumunun önde gelen isimleri öldürüldü, cesetlerden bazıları sokaklarda sürüklendi ve çok sayıda iş yeri yağmalandı. Katliam, ordunun kentte denetimi sağlamasıyla 16 Temmuz’da durdurulabildi.
Kerkük’ten Türkiye’ye gelen Abdülhaluk Bayatlı, yaşananları anlatmak amacıyla 24 Temmuz 1959’da İstanbul Cağaloğlu’ndaki eski Halkevi binasında basın toplantısı düzenlemek istedi. Ancak polis toplantıya izin vermedi ve gazetecilerle Kerküklü gençleri dağıttı. Bayatlı’nın aynı akşam Türk Haberler Ajansına verdiği bilgiler, ertesi gün gazetelerde yayımlandı. Milliyet, 25 Temmuz’da “Kerkük’te Türkler hunharca öldürüldü” manşetiyle olayları duyurdu ve yaklaşık 500 Kerküklünün Bağdat’a kaçtığını yazdı.
İletişimin kesik olması ve Irak’tan sağlıklı bilgi alınamaması nedeniyle ilk günlerde can kaybına ilişkin çok farklı rakamlar dolaşıma girdi. Ancak yaklaşık 1.000 Türkmen’in öldürüldüğü yönündeki iddia güvenilir belgelerle doğrulanmadı. Kerkük güvenlik makamları başlangıçta 32 kişinin öldüğünü ve gömüldüğü düşünülen 20 kişinin arandığını bildirirken, daha sonraki bazı açıklamalarda ölü sayısı 79’a kadar çıktı. Sayı tartışmalı olsa da olay, Türkmen toplumunun yönetici ve aydın kadrosunu hedef alan, Irak Türkmenlerinin ortak hafızasında derin iz bırakan bir katliam olarak tarihe geçti.
1960 – Türk basınında ilk kapsamlı özdenetim sistemi kuruldu; Basın Ahlak Yasası imzalandı
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Türkiye Gazeteciler Sendikasının ortak girişimiyle hazırlanan Basın Ahlak Yasası, 24 Temmuz 1960’ta gazeteciler ve yayın kuruluşlarının temsilcileri tarafından imzalandı. Adında “yasa” geçmesine rağmen devlet tarafından çıkarılmış bir kanun değildi; basının kendi meslek ilkelerini belirleyerek dış müdahaleye gerek kalmadan kendisini denetlemesini amaçlayan gönüllü bir anlaşma metniydi.
On maddeden oluşan metin; haberlerin doğrulanmasını, gerçeklerin çarpıtılmamasını, özel hayatın korunmasını, iftira ve haksız yayın yapılmamasını, haber ile reklamın birbirinden ayrılmasını, kaynakların gizliliğine uyulmasını ve yanlış haberlerin kısa sürede düzeltilmesini öngörüyordu. İlkelerin uygulanmasını denetlemek üzere Basın Şeref Divanı kuruldu; gazeteler de bu kurulun kararlarına uymayı kabul etti.
Türkiye’de basın alanındaki ilk kurumsal özdenetim girişimi sayılan sistem, başlangıçta çok sayıda şikâyet ve yayını inceledi; ancak yaptırım gücünün yalnızca kamuoyu baskısına dayanması ve basın kuruluşlarının zamanla desteğini çekmesi nedeniyle etkisini kaybetti. Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin kayıtlarına göre uygulama çeşitli nedenlerle başarısız oldu ve yerini sonraki yıllarda hazırlanan yeni meslek ilkelerine bıraktı.
1963 – Türkiye’de grevli toplu sözleşme dönemi başladı; işçi haklarını düzenleyen iki temel kanun yürürlüğe girdi
274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu, 24 Temmuz 1963’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanlığı döneminde hazırlanan düzenlemeler, 1961 Anayasası’yla tanınan sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev haklarının nasıl kullanılacağını belirleyerek Türkiye’nin çalışma hayatında yeni bir dönem başlattı.
Sendikalar Kanunu, işçi ve işverenlerin izin almadan sendika kurabilmesini, sendikalara gönüllü olarak üye olmasını ve sendikal faaliyetlerin güvence altına alınmasını düzenledi. 275 sayılı kanun ise işçilerin çalışma koşulları ve ücretler için işverenlerle toplu sözleşme yapmasının, anlaşmazlık durumunda greve çıkmasının ve işverenlerin lokavta başvurmasının kurallarını belirledi. Böylece daha önce büyük ölçüde yasaklarla çevrili olan grev hakkı, belirli usul ve sınırlamalar içinde yasal güvenceye kavuştu.
Bu iki kanun sendikaların güçlenmesini, toplu sözleşmelerin yaygınlaşmasını ve işçilerin ücretlerle çalışma koşulları üzerinde daha etkili olmasını sağladı. Ancak grev ertelemesi, bazı işkollarındaki yasaklar ve uzun işlem süreçleri daha ilk günden eleştiri konusu oldu. Türk-İş, kanunların yayımlandığı 24 Temmuz’u bir süre “İşçi Bayramı” olarak kutlarken, Türkiye İşçi Partisi düzenlemeleri yetersiz bularak aynı günü “matem günü” ilan etti.
1965 – Karamürsel turizme hazırlanıyordu ve lokantalar artık gece yarısına kadar açık kalıyordu
Karamürsel Ekspres gazetesinin 24 Temmuz 1965 tarihli sayısı, ilçede turizm ve eğlence hayatını canlandırmak amacıyla yapılan çalışmaları okurlarına duyurdu. Belediye Gazinosu üç yıldır terzilik yapan Rahmi Ülkü’ye kiralanırken, daha önce saat 22.00’de kapanan gazino ve lokantaların çalışma süresi gece yarısına kadar uzatıldı.
Defne ve Plaj mevkilerinde yeni balık lokantaları açıldı; merkez vapur iskelesinin yolcu salonunun ikinci katı da Ankara Aile Lokantası adıyla hizmet vermeye başladı. Gazetedeki haber, Karamürsel’in vapur yolcularına, yazlıkçılara ve çevre şehirlerden gelen ziyaretçilere yönelik küçük bir turizm merkezine dönüşme çabasını yansıtan renkli bir dönem fotoğrafıydı.
1969 – İnsanlığın ilk insanlı Ay yolculuğu başarıyla tamamlandı; Apollo 11 astronotları Dünya’ya döndü
Ay’a ayak basan ilk insanlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin ile onları Ay yörüngesinde bekleyen Michael Collins, 24 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Columbia adlı komuta kapsülüyle Büyük Okyanus’a indi. Kapsül, ABD Donanmasına ait USS Hornet gemisinin yakınında denize ulaşırken üç astronot da sağlıklı biçimde kurtarıldı. Böylece sekiz gün süren insanlığın ilk insanlı Ay yolculuğu başarıyla tamamlandı.
Ay’da bilinmeyen mikroorganizmalar bulunabileceği ihtimaline karşı astronotlar özel koruyucu giysiler giydirilerek taşınabilir karantina ünitesine alındı. ABD Başkanı Richard Nixon da USS Hornet’ta onları ünitenin camından karşıladı. Astronotların yaklaşık üç hafta süren karantinasında herhangi bir Ay kaynaklı canlıya veya sağlık tehdidine rastlanmadı. Apollo 11, yalnız Ay’a ulaşmanın değil, mürettebatı ve getirilen Ay taşlarını güvenle Dünya’ya döndürmenin de mümkün olduğunu kanıtladı.
1969 – İzmir Arkeoloji Müzesinin bekçisi öldürüldü; en az 118 tarihî eser çalındı
İzmir Kültürpark içindeki Arkeoloji Müzesine 24 Temmuz 1969 sabahı giren soyguncular, gece bekçisi İsmail Altıntaş’ı öldürdü. Müzenin vitrinlerini kıran saldırganlar; Roma, Bizans ve daha eski dönemlere ait altın takılar, sikkeler, mühürler ve küçük arkeolojik eserlerden oluşan büyük bir koleksiyonu alarak kaçtı. İlk incelemelerde çalınan eser sayısı 118 olarak açıklandı; sonraki sayımlarda kaybın bundan daha fazla olabileceği anlaşıldı.
Havalimanlarıyla limanlarda önlem alındı ve Interpol’e bilgi verildi. Soyguna katılan Alman Maximilian Kroneder, 2 Ağustos’ta İstanbul’un Kireçburnu semtinde yakalandı; yanında ve bağlantılı adreslerde çok sayıda tarihî eser ele geçirildi. Cinayetle birleşen soygun, Türkiye’de müze güvenliğini ve taşınabilir arkeolojik eserlerin kolayca yurt dışına çıkarılabilmesi tehlikesini gündeme taşıyan en sarsıcı kültür varlığı suçlarından biri oldu.
1974 – ABD Başkanı’nın da hukukun üstünde olmadığı karara bağlandı; Nixon’ın Watergate kasetlerini teslim etmesi istendi
ABD Yüksek Mahkemesi, 24 Temmuz 1974’te verdiği United States v. Nixon kararıyla Başkan Richard Nixon’ın Beyaz Saray’daki konuşma kayıtlarını Watergate soruşturmasını yürüten mahkemeye teslim etmesi gerektiğine oy birliğiyle hükmetti. Nixon, başkanlık görüşmelerinin gizliliğini koruyan “yürütme ayrıcalığı”nın mutlak olduğunu savunuyordu; mahkeme ise ceza yargılamasında gerekli deliller karşısında bu ayrıcalığın sınırsız biçimde kullanılamayacağına karar verdi.
Karar üzerine açıklanan kayıtlar arasında, Nixon’ın Watergate baskınından kısa süre sonra soruşturmayı engellemeye çalıştığını gösteren ve “dumanı tüten silah” adı verilen konuşma da bulunuyordu. Kongredeki desteğini büyük ölçüde kaybeden Nixon, görevden alınma süreci tamamlanmadan 9 Ağustos 1974’te istifa etti. Karar, başkanın devlet sırrı ve makam yetkisi iddiasıyla adli soruşturmadan kaçamayacağını gösteren Amerikan hukuk tarihinin temel dönüm noktalarından biri oldu.
1974 – Atom çekirdeğinin eksik parçası nötronu keşfeden Nobel ödüllü fizikçi James Chadwick hayatını kaybetti
İngiliz fizikçi James Chadwick, 24 Temmuz 1974’te Cambridge’de, 82 yaşında hayatını kaybetti. Ernest Rutherford’ın yanında çalışan Chadwick, atom çekirdeğinde protona yakın kütleye sahip fakat elektrik yükü taşımayan bir parçacık bulunması gerektiği düşüncesini deneylerle sınadı. 1932’de nötronun varlığını kanıtlayarak atomun yapısına ilişkin en büyük eksiklerden birini tamamladı.
Nötronun keşfi; farklı izotopların anlaşılmasını, atom çekirdeklerinin daha doğru modellenmesini ve yüksüz parçacıklarla çekirdek tepkimeleri oluşturulmasını mümkün kıldı. Bu gelişme, birkaç yıl sonra nükleer fisyonun keşfedilmesine ve atom enerjisi çağının başlamasına uzanan yolun temel taşlarından biri oldu. Chadwick, bu çalışmasıyla 1935 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı.
1975 – Soğuk Savaş’ın uzaydaki el sıkışması tamamlandı; Apollo-Soyuz görevi sona erdi
ABD ile Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği ilk ortak insanlı uzay görevi Apollo-Soyuz, Amerikan kapsülünün 24 Temmuz 1975’te Büyük Okyanus’a inmesiyle tamamlandı. Amerikan astronotları Thomas Stafford, Vance Brand ve Deke Slayton’ın bulunduğu Apollo ile Aleksey Leonov ve Valeri Kubasov’u taşıyan Soyuz, 17 Temmuz’da Dünya yörüngesinde kenetlenmiş; iki ülkenin astronotları uzayda el sıkışarak karşılıklı ziyaretler ve ortak deneyler gerçekleştirmişti.
Görevin son dakikaları tehlikeli geçti. İniş işlemlerindeki bir hata nedeniyle Apollo’nun iticilerinden çıkan zehirli azot tetroksit gazı kabine girdi. Üç astronot da gazdan etkilendi ve Dünya’ya dönüşlerinin ardından yaklaşık iki hafta hastanede kaldı; ancak tamamen iyileşti. Bu aksilik görev tarihinin uzun süre geri planda kalan bölümüyken Apollo-Soyuz, iki uzay rakibinin teknik sistemlerini uyumlu hâle getirebildiğini göstermesi ve sonraki uluslararası uzay iş birliklerine yol açmasıyla hatırlandı.
1977 – İki komşu Arap ülkesi arasında tankların ve savaş uçaklarının kullanıldığı dört günlük Libya-Mısır Savaşı sona erdi
Mısır ile Libya arasında 21 Temmuz’da başlayan sınır çatışmaları, 24 Temmuz 1977’de ateşkes ilan edilmesiyle durdu. Libya birliklerinin Mısır’ın sınır kenti Sallum çevresine yönelik saldırılarının ardından Mısır ordusu karşı harekâta geçti; kara birlikleri Libya topraklarına girerken iki ülkenin savaş uçakları sınırın her iki tarafındaki askerî hedefleri bombaladı.
Çatışmanın arkasında, bir zamanlar Arap birliği fikri etrafında yakınlaşan iki ülkenin giderek karşı karşıya gelmesi vardı. Libya lideri Muammer Kaddafi, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın İsrail’le barış arayışına yönelmesini Arap davasına ihanet olarak görüyordu. Sedat yönetimi ise Kaddafi’yi sınır ötesi saldırıları ve Mısır karşıtı faaliyetleri desteklemekle suçluyordu. Böylece siyasi ve kişisel gerilim, tankların, topların ve savaş uçaklarının kullanıldığı kısa fakat şiddetli bir savaşa dönüştü.
Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ın arabuluculuk girişimlerinin ardından Enver Sedat 24 Temmuz gecesi tek taraflı ateşkes emri verdi. Libya’nın da çatışmaları durdurmasıyla savaş sona erdi, Mısır birlikleri ele geçirdikleri bölgelerden çekildi. Dört günlük savaş kalıcı bir sınır değişikliğine yol açmadı; ancak iki ülke arasındaki düşmanlığı derinleştirerek Arap dünyasındaki siyasi bölünmeyi gözler önüne serdi.
1980 – Birbirinden tamamen farklı karakterlere dönüşebilen komedi ustası Peter Sellers hayatını kaybetti
İngiliz oyuncu ve komedyen Peter Sellers, 24 Temmuz 1980’de Londra’da geçirdiği kalp krizinin ardından, 54 yaşında hayatını kaybetti. Sağlık sorunları uzun süredir devam eden Sellers, ölümünden iki gün önce eski The Goon Show arkadaşları Spike Milligan ve Harry Secombe’la buluşmaya hazırlanırken fenalaşmıştı.
Radyodaki The Goon Show programıyla tanınan Sellers, sesini, aksanını, yüzünü ve beden dilini değiştirerek aynı film içinde dahi birbirinden tamamen farklı kişilere dönüşebilmesiyle ün kazandı. Pembe Panter serisindeki sakar fakat kendine aşırı güvenen Müfettiş Clouseau, onun dünya çapında tanınmasını sağladı. Stanley Kubrick’in Dr. Strangelove filminde bir İngiliz subayı, ABD Başkanı ve Dr. Strangelove olmak üzere üç ayrı karakteri canlandırması ise oyunculuk yeteneğinin en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Kariyerinin son döneminde, Jerzy Kosinski’nin Bir Yerde romanından uyarlanan ve Türkiye’de Merhaba Dünya adıyla gösterilen filmdeki saf bahçıvan Chance rolüyle komedinin yanı sıra dramatik oyunculuktaki gücünü de ortaya koydu. Sellers, hem Dr. Strangelove hem de Merhaba Dünya ile En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildi. Ardında 50’yi aşkın film ve sonraki kuşakların komedi anlayışını etkileyen unutulmaz karakterler bıraktı.
1981 – Roma’yı titreten Hannibal’ın hatırası Gebze’de yaşatıldı; simgesel Anıt Mezarı açıldı
Antik çağın en büyük komutanlarından Kartacalı Hannibal adına Gebze’de yapılan Anıt Mezarı, 24 Temmuz 1981’de Kültür Bakanı Cihat Baban’ın katıldığı törenle açıldı. Yaklaşık 25 ton ağırlığındaki Hereke taşından hazırlanan anıtta, heykeltıraş Nejat Özatay’ın yaptığı Hannibal portresi ile komutanın yaşamını ve savaşlarını anlatan yazılar yer aldı.
Hannibal, İkinci Pön Savaşı’nda filleriyle Alpleri aşarak Roma’yı yenilginin eşiğine getirmiş, ancak yıllar sonra Anadolu’ya sığınmıştı. Romalılara teslim edilme tehlikesi karşısında MÖ 183 dolaylarında, antik Libyssa olduğu düşünülen Gebze çevresinde zehir içerek yaşamına son verdiği kabul ediliyor. Mezarının gerçek yeri kesin olarak bulunamadığı için Gebze’deki yapı tarihî mezarın kendisi değil, simgesel bir anıt niteliği taşıyor. Proje, Atatürk’ün Hannibal’ın Gebze’deki hatırasının yaşatılması yönündeki isteğinin yıllar sonra hayata geçirilmesi anlamına da geliyordu.
1982 – Rocky III’ün dövüş marşı zirveye çıktı; Survivor’ın Eye of the Tiger’ı ABD’de bir numara oldu
Amerikan rock grubu Survivor’ın Eye of the Tiger adlı şarkısı, 24 Temmuz 1982’de Billboard Hot 100 listesinin bir numarasına yükseldi. Sylvester Stallone’un Rocky III filmi için hazırlanan parça; keskin gitar girişi, temposu ve mücadele duygusunu yükselten sözleriyle kısa sürede filmin sınırlarını aşan bir başarı kazandı. Şarkı, ABD listesinin zirvesinde altı hafta kaldı.
Rocky Balboa’nın yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkmasını anlatan antrenman sahneleriyle özdeşleşen Eye of the Tiger, spor karşılaşmalarının, spor salonlarının ve motivasyon videolarının değişmez müziklerinden birine dönüştü. Jim Peterik ile Frankie Sullivan’ın yazdığı eser, En İyi Özgün Şarkı dalında Oscar’a da aday gösterildi. Film için hazırlanan bir şarkı, böylece 1980’lerin en tanınmış rock marşlarından biri olarak popüler kültürde kalıcı bir yer edindi.
1984 – Çocukluğun yoksulluğunu ve acısını Şeker Portakalı’yla ölümsüzleştiren José Mauro de Vasconcelos hayatını kaybetti
Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos, 24 Temmuz 1984’te São Paulo’da, 64 yaşında hayatını kaybetti. 1920’de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da yoksul bir ailede doğan Vasconcelos; yazarlığa başlamadan önce boks antrenörlüğü, balıkçılık, garsonluk, muz taşıyıcılığı ve işçilik gibi çok farklı işlerde çalıştı. İlk romanı Yaban Muzu’nu 22 yaşındayken yayımladı.
Vasconcelos’a dünya çapında ün kazandıran eser, 1968’de yayımlanan Şeker Portakalı oldu. Yazarın kendi çocukluğundan izler taşıyan roman, yoksul bir ailenin hayal gücü kuvvetli küçük oğlu Zezé’nin sevgiyi, dostluğu ve acıyı keşfetmesini anlatıyordu. Vasconcelos, yirmi yıl boyunca zihninde taşıdığını söylediği romanı yalnızca 12 günde kaleme aldı. Zezé’nin büyüme hikâyesi daha sonra Güneşi Uyandıralım ve Delifişek romanlarıyla devam etti.
Çocukların dünyasını yetişkinlerin acımasızlığıyla karşı karşıya getiren yalın ve duygulu anlatımı, Vasconcelos’un kitaplarını Brezilya sınırlarının çok ötesine taşıdı. Özellikle Şeker Portakalı, Türkiye’de de kuşaklar boyunca okunan, pek çok okurun çocukluk ve ilk gençlik yıllarında iz bırakan bir edebiyat klasiğine dönüştü.
1986 – İdealtepe’deki sinyalizasyon hatası iki treni çarpıştırdı; 9 kişi hayatını kaybetti
Haydarpaşa’dan Gebze’ye giden 2162 sefer sayılı banliyö treni, yolcu indirip bindirmek üzere İdealtepe İstasyonu’nda durduğu sırada arkadan gelen üç vagonlu bir imdat treninin çarpmasıyla parçalandı. 24 Temmuz 1986 günü saat 14.40 sıralarında meydana gelen kazada 9 kişi öldü, 18 kişi yaralandı; banliyö treninin son vagonu büyük ölçüde parçalandı, bazı vagonlar da raydan çıktı.
Derince’de arızalanan bir trene yardım götüren imdat treninin makinisti, Bostancı ve Küçükyalı’daki sinyallerin yeşil yandığını, İdealtepe’ye ulaştıklarında önlerinde bekleyen treni ancak son anda gördüklerini anlattı. İlk incelemelerde kaza sinyalizasyon sistemindeki hataya bağlandı; sonraki günlerde sorumluluğun sistemden mi yoksa görevlilerden mi kaynaklandığı tartışıldı.
Kazanın ardından İstanbul’a gelen Başbakan Turgut Özal programını değiştirerek olay yerine gitti. Dönemin kayıtlarında İdealtepe, Kartal ilçesi sınırları içinde gösterildiği için olay kaynaklara “Kartal tren kazası” olarak geçti; bölge bugün Maltepe ilçesi sınırlarında bulunuyor.
1990 – Sahne, sinema ve seslendirmede yarım yüzyılı aşan bir iz bırakan Agah Hün hayatını kaybetti
Türk tiyatro ve sinemasının usta oyuncularından Agah Hün, 24 Temmuz 1990’da İstanbul’da, 72 yaşında hayatını kaybetti. Ankara Devlet Konservatuvarından 1942’de mezun olan sanatçı; Devlet Tiyatroları, Küçük Sahne, Oda Tiyatrosu, Küçük Opera ve İstanbul Şehir Tiyatroları gibi önemli kurumlarda görev yaptı. Julius Caesar, Tartuffe, On İkinci Gece ve Müfettiş başta olmak üzere çok sayıda oyunda farklı karakterlere hayat verdi.
Hün, sinemaya Muhsin Ertuğrul’un yönettiği, Türkiye’de gösterime giren ilk uzun metrajlı renkli film kabul edilen Halıcı Kız ile adım attı. 1955’te yönettiği ve oyuncu kadrosunda da yer aldığı Sevdiğim Sendin, Türk Film Dostları Derneğinin değerlendirmesinde en başarılı filmler arasına girerken Hün de en başarılı yönetmenlerden biri seçildi.
Tiyatro ve sinemanın yanı sıra güçlü sesiyle uzun yıllar dublaj ve seslendirme çalışmaları da yapan Agah Hün, 1983’te İstanbul Şehir Tiyatrolarından emekliye ayrıldı. Oyunculuğu, yönetmenliği ve mikrofon başındaki çalışmalarıyla Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun sahneden sinemaya uzanan öncü kuşaklarından birinin temsilcisi oldu.
1995 – Kocaeli Üniversitesi sağlık hizmetlerinde sahaya indi ve Tıp Fakültesi poliklinikleri Derince’de resmen açıldı
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesine bağlı poliklinikler, 24 Temmuz 1995’te Derince Sopalıçiftliği’ndeki SSK Kocaeli Hastanesinde resmen açıldı. Üniversite ile Sosyal Sigortalar Kurumu arasında imzalanan ortak kullanım protokolünün ardından başlayan uygulamayla, akademisyenler hem tıp eğitimi vermeye hem de bölge halkına sağlık hizmeti sunmaya başladı.
Polikliniklerde sadece 1995 yılı içinde 16 bin 399 hasta muayene edildi. Bu sayı 1996’da 76 bin 515’e, 1997’de ise 100 binin üzerine çıktı. Böylece Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, kuruluşunun ilk yıllarından itibaren kentin ve çevre illerin sağlık yükünü üstlenen önemli kurumlardan birine dönüştü.
1995 – Batı Trakya Türklerinin kimlik ve hak mücadelesinin simge lideri Sadık Ahmet hayatını kaybetti
Doktor ve siyasetçi Sadık Ahmet, 24 Temmuz 1995’te Gümülcine yakınlarında geçirdiği trafik kazasında, 48 yaşında hayatını kaybetti. Batı Trakya Türklerinin eğitim, vatandaşlık, din ve örgütlenme alanlarında yaşadığı sorunları Yunanistan’da ve uluslararası platformlarda gündeme taşıyan Sadık Ahmet, bölgedeki Türk toplumunun en etkili siyasi temsilcilerinden biri olmuştu.
1980’li yıllarda Batı Trakya Türklerinin sorunlarını duyurmak amacıyla başlatılan imza kampanyasında öne çıktı. Bağımsız aday olarak 1989 ve 1990 seçimlerinde Yunan Parlamentosuna girdi; 1991’de Batı Trakya Türklerinin siyasi örgütlenmesinde önemli bir dönüm noktası olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisini kurdu. Daha sonra bağımsız adaylara da ülke genelinde yüzde 3 seçim barajı getirilmesi, azınlığın parlamentoda temsil edilmesini büyük ölçüde zorlaştırdı.
Sadık Ahmet, seçim çalışmalarında Batı Trakya’daki topluluğu “Türk” olarak tanımladığı için yargılandı ve 1990’da 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bu davayı Yunanistan’daki Türk kimliğinin inkârına yönelik uygulamaların çarpıcı örneklerinden biri olarak kayda geçirdi. Sadık Ahmet’in Avrupa insan hakları makamlarına taşıdığı dava, ölümünden sonra ailesi tarafından sürdürüldü.
Ailesiyle yolculuk yaptığı otomobilin bir traktörle çarpışması sonucu meydana gelen ölüm, Lozan Barış Antlaşması’nın yıl dönümü olan 24 Temmuz’a rastlaması nedeniyle Türkiye’de ve Batı Trakya’da kuşkuyla karşılandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kayıtlarında olay trafik kazası olarak yer alırken, Türk kurumları ve Sadık Ahmet’in mücadelesini sürdüren çevreler kazayı hâlâ “şüpheli” olarak nitelendiriyor. Sadık Ahmet, Batı Trakya Türklerinin demokratik hak mücadelesinin en güçlü simgelerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.
1998 – Savaş sinemasının dilini değiştiren Er Ryan’ı Kurtarmak gösterime girdi
Steven Spielberg’ün yönettiği Er Ryan’ı Kurtarmak, 24 Temmuz 1998’de ABD’de gösterime girdi. Tom Hanks’in Yüzbaşı John Miller’ı, Matt Damon’ın ise Er James Ryan’ı canlandırdığı film, üç kardeşinin savaşta öldüğü düşünülen Ryan’ı bulup ülkesine geri götürmekle görevlendirilen bir Amerikan birliğinin hikâyesini anlatıyordu.
Filmin Normandiya Çıkarması’nı gösteren yaklaşık yarım saatlik açılış bölümü; sarsıntılı kamera kullanımı, soluk renkleri, parçalı kurgusu, sert ses tasarımı ve savaşın fiziksel dehşetini gizlemeyen görüntüleriyle sinema tarihinde bir dönüm noktasına dönüştü. Savaşı kahramanlık gösterisinden çok korku, karmaşa, yaralanma ve ölüm deneyimi olarak seyirciye yaşatan bu anlatım, sonraki savaş filmlerini, televizyon dizilerini ve bilgisayar oyunlarını derinden etkiledi.
Er Ryan’ı Kurtarmak, 11 dalda Oscar’a aday gösterildi; Steven Spielberg’e En İyi Yönetmen ödülünü kazandırırken görüntü yönetimi, kurgu, ses ve ses efektleri dallarıyla birlikte toplam beş Oscar aldı. En İyi Film ödülünü kazanamaması ise Oscar tarihinin hâlâ en çok tartışılan sonuçlarından biri olarak kaldı.
1999 – Depremden 24 gün önce açılan prefabrik poliklinikler Kocaeli’nin sağlık hizmetlerine can simidi oldu
Kocaeli Üniversitesi Hastanesine ek olarak yaptırılan prefabrik poliklinik binası, yemekhane ve Deney Hayvanları Laboratuvarı, 24 Temmuz 1999’da hizmete açıldı. O gün sıradan bir sağlık yatırımı gibi görünen tesislerin ne kadar önemli olduğu, yalnızca 24 gün sonra yaşanan 17 Ağustos Marmara Depremi’nde ortaya çıktı.
Depremde Derince’deki ana hastane binası ağır hasar görerek tamamen boşaltıldı. Buna karşılık kısa süre önce açılan prefabrik poliklinik ile sağlam kalan yemekhane ve ek yapılar hızla sağlık birimlerine dönüştürüldü. Poliklinik, laboratuvar ve görüntüleme hizmetlerinin büyük bölümü kesintiye uğramadan sürdürüldü; prefabrik yapılar, Kocaeli’nin en ağır günlerinde sağlık sisteminin ayakta kalmasına yardımcı oldu.
2011 – Annesizliği, yalnızlığı ve kadınlık hâllerini kendine özgü şiir diliyle anlatan Didem Madak hayatını kaybetti
Çağdaş Türk şiirinin en özgün seslerinden Didem Madak, 24 Temmuz 2011’de İstanbul’da, 41 yaşında hayatını kaybetti. Bir yılı aşkın süredir kolon kanseriyle mücadele eden şair, ardında yalnızca üç şiir kitabı bırakmasına rağmen özellikle genç okurlar üzerinde kalıcı bir etki yarattı.
1970’te İzmir’de doğan Madak, henüz 13 yaşındayken annesini kanser nedeniyle kaybetti. Çocukluk, annesizlik, terk edilmişlik, ev içi hayat, yoksulluk ve kadınların dünyası, daha sonra şiirlerinin temel izleklerine dönüştü. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi; ilk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlandı.
İlk kitabı Grapon Kâğıtları, 2000’de İnkılâp Kitabevi Şiir Ödülü’nü kazandı. Bunu Ah’lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi izledi. Gündelik konuşma diliyle masalları, duaları, çocukluk hatıralarını, mizahı ve derin kederi aynı şiirde buluşturan Madak, ölümünden sonra daha geniş bir okur kitlesine ulaştı ve dizeleri yeni kuşaklar tarafından en çok paylaşılan şairlerden biri hâline geldi.
2019 – Osmanlı sanayi mirası Çuha Fabrika-i Hümayunu’nun restorasyon projeleri onaylandı
Kartepe’de bulunan Çuha Fabrika-i Hümayunu’nun ilk etap restorasyon projeleri, 24 Temmuz 2019’da Kocaeli Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylandı. İlk etap; bacalı ambar olarak da bilinen atölyeyi, ahır ve av köşkü yapısını, hidroelektrik santralini ve su deposunu kapsıyordu.
Sultan Abdülmecid döneminde 1844’te kurulan fabrika, Osmanlı ordusu için çuha ve askerî kumaş üretmek amacıyla oluşturulmuş önemli bir sanayi yerleşkesiydi. Kurulun kararı yapının tamamının restore edildiği anlamına gelmiyor; ancak uzun yıllar ihmal edilen Osmanlı sanayi mirasının belgelenmesi ve yeniden ayağa kaldırılması yönünde önemli bir proje aşamasını oluşturuyordu.
2020 – Ayasofya 86 yıl sonra yeniden cami olarak ibadete açıldı; ilk cuma namazı kılındı
Ayasofya’nın müze statüsünün kaldırılmasının ardından ilk cuma namazı, 24 Temmuz 2020’de kılındı. Sabah saatlerinden itibaren tarihî yarımadada toplanan kalabalık, Ayasofya’nın içini ve çevrede oluşturulan namaz alanlarını doldurdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan programda Kur’an okurken, ilk hutbeyi Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş verdi ve cuma namazını kıldırdı.
537’de kilise olarak açılan, İstanbul’un 1453’te fethinin ardından camiye çevrilen Ayasofya, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı sonrasında müze olmuştu. Danıştayın bu kararı 10 Temmuz 2020’de iptal etmesi ve aynı gün yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı, yapının yeniden cami olarak kullanılmasının yolunu açtı. 24 Temmuz’daki ilk cuma namazı ise Türkiye’de uzun yıllar süren Ayasofya tartışmasının idari karardan sonra fiilen sonuçlandığı, siyasi ve dinî bakımdan güçlü sembolik anlam taşıyan bir gün oldu.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
