Günün Tarihi / 24 Nisan
Dünya Laboratuvar Hayvanları Günü
Dünya Laboratuvar Hayvanları Günü, laboratuvarlarda kullanılan hayvanların maruz kaldığı acıları ve bununla ilgili etik tartışmaları görünür kılmak için ortaya çıkmış uluslararası bir farkındalık günüdür. İngiltere merkezli hayvan deneyleri karşıtı Ulusal Dernek National Anti-Vivisection Society (NAVS) girişimiyle bir farkındalık gününe dönüşen Dünya Laboratuvar Hayvanları Günü ilk kez, derneğin eski başkanlarından Lord Dowding’in doğum günü olan 24 Nisan 1979’da başlatıldı. Günün temel amacı, deneylerde kullanılan hayvanları görünmeyen araştırma malzemesi olmaktan çıkarıp kamuoyunun dikkatine sunmak ve hayvan deneylerine alternatif yöntemlerin geliştirilmesini savunmaktır. Bu yüzden bugün dünyanın birçok yerinde anma etkinlikleri, kampanyalar, protestolar, panel ve bilgilendirme çalışmaları yapılıyor.
Aşı Haftası
24-30 Nisan’da kutlanan Aşı Haftası, aşıların sadece çocukları değil her yaştan insanı koruduğunu hatırlatmak için düzenlenen uluslararası bir farkındalık haftasıdır. Dünya Sağlık Örgütü bu haftayı her yıl nisanın son günlerinde dünya gündemine taşıyor; amaç, aşıyla önlenebilen hastalıkların yeniden yayılmasını önlemek, eksik aşılı gruplara dikkat çekmek ve bağışıklamanın toplum sağlığındaki yerini güçlendirmek. Bu haftayı önemli hale getiren şey, aşının insanlık tarihini gerçekten değiştirmiş olmasıdır. Aşıdan önce çiçek hastalığı, kızamık, boğmaca, difteri ve çocuk felci gibi hastalıklar milyonlarca insanın ölümüne, sakat kalmasına ya da çocuk yaşta hayatını kaybetmesine yol açıyordu. İnsanlar yüzyıllar boyunca hastalığı önlemek için ilkel ve riskli yöntemler denedi; ilk modern aşı dönemi ise 1796’da İngiliz hekim Edward Jenner’ın çiçek hastalığına karşı ilk başarılı aşıyı geliştirmesiyle başladı. Sonrası tıp tarihinin en büyük dönüşümlerinden biri oldu: Aşılama sayesinde çiçek hastalığı dünyadan silindi, çocuk felci birçok bölgede neredeyse yok oldu, kızamık ve benzeri salgınlar büyük ölçüde denetim altına alındı. Bugün Aşı Haftası boyunca okullarda, sağlık merkezlerinde ve kamu kurumlarında bilgilendirme çalışmaları yapılmasının nedeni de budur; mesele, geçmişte kitleleri kırıp geçiren hastalıkların yeniden geri dönmemesini sağlamaktır. Bu yüzden Aşı Haftası, sağlık takvimindeki sıradan bir başlık değildir; modern tıbbın insan ömrünü uzatan en büyük başarılarından birini hatırlatan önemli bir haftadır.
1512 – Yavuz Sultan Selim tahta çıktı.
24 Nisan 1512’de I. Selim, yani daha çok bilinen adıyla Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına çıktı. Bu tarih, Osmanlı Devleti’nin siyasî ve askerî yönünün sert biçimde değiştiği bir dönemin başlangıcıdır. II. Bayezid’in son yıllarında devlet daha temkinli, daha iç dengeyi gözeten bir çizgide ilerlerken, Selim’in tahta çıkışıyla birlikte çok daha atak, çok daha sert ve doğrudan fethe dayalı bir dönem başladı. Selim’in tahta çıkışı da kolay olmadı. Şehzadeler arasında ciddi bir iktidar mücadelesi yaşandı; Selim, kardeşleriyle ve babasının çevresiyle sert bir hesaplaşmanın içinden geçerek öne çıktı. Bu yüzden 24 Nisan 1512, Osmanlı tarihinde sadece bir cülus günü değil, merkezî otoritenin kılıç zoruyla yeniden kurulduğu bir eşik olarak da görülür.
Yavuz Sultan Selim’in önemini asıl büyüten şey, sekiz yıl bile sürmeyen saltanatında devletin yönünü kökten değiştirmesidir. Önce doğuda Safevîler üzerine yürüdü; 1514 Çaldıran Savaşı ile Şah İsmail’i yenerek Osmanlı’nın doğu sınırlarında büyük üstünlük sağladı. Ardından gözünü güneye çevirdi; 1516 Mercidabık ve 1517 Ridaniye zaferleriyle Memlûk Devleti’ni yıktı, Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz’ı Osmanlı topraklarına kattı. Bu gelişme, devleti yalnız toprak bakımından büyütmedi; Osmanlı’yı İslam dünyasının en güçlü siyasî merkezi haline getirdi. Mekke ve Medine’nin koruyuculuğu da bu dönemde Osmanlı’ya geçti. Yani Selim’in tahta çıkışı, birkaç yıl sonra imparatorluğun üç kıtaya yayılan büyük güç kimliğine kavuşmasının başlangıcı oldu.
Hayatı ve kişiliği de bu yüzden hep sertlikle anıldı. Yavuz lakabı boşuna yerleşmedi; kararlı, acımasız, hızlı ve tavizsiz bir hükümdar olarak tanındı. Ama bu sertlik, sadece mizacına değil, döneminin şartlarına da bağlıydı. İçeride taht mücadelesi, dışarıda Safevî tehdidi ve Memlûklerle hesaplaşma varken, Osmanlı’nın daha yumuşak bir çizgide kalması zaten zordu. Yavuz Sultan Selim, 1520’de henüz görece genç sayılabilecek bir yaşta öldü; yerine Kanuni Sultan Süleyman geçti.
1830 – Osmanlı Hükûmeti, Yunan Devleti’nin varlığını resmen kabul etti.
1821’de Mora’da başlayan Yunan isyanı, birkaç yıl içinde sıradan bir ayaklanma olmaktan çıkmış; İngiltere, Fransa ve Rusya’nın müdahalesiyle uluslararası bir meseleye dönüşmüştü. Özellikle 1827’deki Navarin Deniz Savaşı ve ardından gelen 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’ni diplomatik bakımdan çok zor durumda bıraktı. Bu sürecin sonunda büyük devletler 1830 Londra Protokolü ile bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasını kararlaştırdı; ardından Osmanlı tarafı da bu yeni durumu kabul etmek zorunda kaldı. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın iki yüz yıllık diplomatik belgeler derlemesinde, 12/24 Nisan 1830 tarihli Babıâli notasının, Osmanlı Devleti’nin Yunanistan’ın bağımsızlığını ilk kez resmen tanıdığı metin sayıldığı açıkça belirtiliyor.
Bu kabulün önemi, sadece yeni bir devletin ortaya çıkmasında değil, Osmanlı’nın Avrupa’daki çözülme sürecinin görünür hale gelmesinde de yatıyordu. Çünkü Yunanistan, Osmanlı’dan koparak bağımsız olan ilk büyük Balkan devleti oldu. Bu gelişme sonraki yıllarda Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinin milliyetçileri için de örnek ve cesaret kaynağına dönüştü. Bir başka önemli ayrıntı da şudur: 1830’daki tanıma, bugünkü Yunanistan’ın bütün sınırlarını belirleyen son düzenleme değildi. İlk protokol bağımsızlığı kabul etti; sınırlar, yönetim biçimi ve yeni devletin başındaki hükümdar meselesi sonraki protokoller ve özellikle 1832 düzenlemeleriyle daha net hale geldi.
Osmanlı için bu gün, bir isyanın uluslararası destekle bağımsız devlete dönüşmesini kabullenmek anlamına geliyordu; Yunanistan için ise yüzyıllardır süren Osmanlı hâkimiyetinden sonra bağımsız devlet olarak tanınmanın en önemli adımıydı.
1877 – Rusya Osmanlı’ya savaş açtı, 93 Harbi başladı.
24 Nisan 1877’de Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etmesiyle, Osmanlı tarihine 93 Harbi diye geçen büyük savaş başladı. “93 Harbi” adı da buradan gelir; çünkü savaş, o gün kullanılan Rumi takvimde 1293 yılına denk düşüyordu. Bu savaşın arka planında sadece iki devletin klasik rekabeti yoktu. Balkanlardaki isyanlar, Osmanlı’nın Hristiyan tebaası üzerinden Avrupa’nın artan baskısı, Rusya’nın Panslavizm politikası ve 1876’daki Bulgar ayaklanmasının ardından büyüyen uluslararası kriz, savaşın zeminini hazırladı. Rusya, kendisini Balkanlardaki Slav ve Ortodoks toplulukların koruyucusu gibi göstererek harekete geçti; Osmanlı ise hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da aynı anda büyük bir askerî baskıyla karşı karşıya kaldı. Rus ordusu, Romanya üzerinden Osmanlı topraklarına yöneldi; böylece Tuna hattı ile Kafkas cephesi aynı anda savaş alanına dönüştü. Savaşın en unutulmaz safhaları arasında Plevne Savunması, Gazi Osman Paşa’nın direnişi, doğuda Ahmet Muhtar Paşa’nın mücadeleleri ve Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar ilerlemesi vardı. Sonuç Osmanlı için ağır oldu: Önce Ayastefanos Antlaşması, ardından Avrupa dengeleri nedeniyle Berlin Antlaşması geldi; Osmanlı büyük toprak kayıpları yaşadı, Balkanlar’daki çözülme hızlandı ve devletin askerî-siyasî zayıflığı bütün açıklığıyla ortaya çıktı.
1898 – İspanya, Küba krizinde ABD ile savaşa girdi.
24 Nisan 1898’de İspanya, Küba konusunda yükselen kriz sırasında ABD’ye savaş ilan etti ve böylece birkaç gün içinde İspanya-Amerika Savaşı resmen başlamış oldu. Sürecin arka planında, Küba’daki bağımsızlık mücadelesi, ABD’nin adaya ilişkin baskısı ve Washington’un İspanya’dan Küba’dan çekilmesini istemesi vardı. İspanya bu talebi kabul etmedi; diplomatik ilişkiler koptu ve 24 Nisan’da savaş ilanı geldi. ABD Kongresi de ertesi gün savaş kararı aldı; ancak bunu 21 Nisan’dan itibaren geçerli saydı.
Bu savaşın sonucu da çok ağır oldu. İspanya kısa sürede askerî bakımdan geriledi; savaş sonunda Küba üzerindeki hâkimiyetini kaybetti, ayrıca Porto Riko, Guam ve Filipinler de İspanyol egemenliğinden çıktı. Bu yüzden 24 Nisan 1898, İspanyol sömürge imparatorluğunun çözülmesini hızlandıran ve ABD’yi yeni bir küresel güç olarak öne çıkaran dönüm noktalarından biri olarak anılır.
1909 – Hareket Ordusu İstanbul’a girerek 31 Mart Ayaklanması’nı bastırdı.
24 Nisan 1909, II. Meşrutiyet’in kaderini belirleyen en kritik günlerden biriydi. Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te, yani 13 Nisan 1909’da başlayan ayaklanma, İstanbul’daki bazı askerî birliklerin ve onlara katılan dinî-siyasi çevrelerin meşrutiyet düzenine karşı başkaldırısıyla büyümüş; hükûmet sarsılmış, şehir günlerce isyancıların baskısı altında kalmıştı. Bunun üzerine Selanik’te oluşturulan Hareket Ordusu, Mahmud Şevket Paşa komutasında İstanbul’a yürüdü. Ordu, 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece şehre girdi ve 24 Nisan günü ayaklanmayı fiilen bastırdı. Bazı noktalarda direniş olduysa da isyan kısa sürede çöktü.
Bu olayın önemi sadece bir askerî müdahale olmasında değildi. Çünkü 31 Mart Ayaklanması, Meşrutiyet’e karşı yapılmış en ciddi karşı hamleydi. Hareket Ordusu’nun İstanbul’da denetimi sağlamasıyla birlikte siyasî tablo tamamen değişti; birkaç gün sonra 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid tahttan indirildi, yerine V. Mehmed Reşad geçirildi. Böylece 24 Nisan 1909, Osmanlı’da meşrutiyet rejiminin yeniden ayakta tutulduğu ve Abdülhamid döneminin sonunu hazırlayan büyük kırılmanın dönüm noktası olarak da önem taşıdı. Hareket Ordusu içinde daha sonra Cumhuriyet döneminde çok önemli roller üstlenecek isimlerin, özellikle Mustafa Kemal Bey, Enver Bey ve İsmet Bey gibi subayların da bulunması, bu tarihi ayrıca dikkat çekici kılar.
1916 – Patrick Pearse önderliğindeki isyancılar Dublin’de Paskalya Ayaklanması’nı başlattı.
24 Nisan 1916’da, yani Paskalya Pazartesisi günü, İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği, İrlandalı Gönüllüler ve İrlanda Yurttaş Ordusuna bağlı isyancılar Dublin’de harekete geçti; kentin merkezindeki Genel Postane (GPO) başta olmak üzere birçok stratejik binayı ele geçirerek İngiliz yönetimine karşı Paskalya Ayaklanması’nı başlattı. Patrick Pearse, Genel Postane’nin önünde İrlanda Cumhuriyeti Bildirisini okudu ve bağımsız bir cumhuriyet ilan etti. İlk bakışta bu girişim küçük çaplı ve dağınık göründü; üstelik ayaklanma sadece Dublin’le sınırlı kaldı ve beklenen geniş halk desteği de hemen oluşmadı. Yaklaşık bir hafta süren çatışmalar sonunda İngiliz ordusu topçu desteğiyle kenti denetim altına aldı, merkezde büyük yıkım meydana geldi ve Pearse 29 Nisan’da teslim oldu. Ancak asıl kırılma bundan sonra yaşandı: Ayaklanma askerî olarak bastırıldı, fakat Patrick Pearse ile James Connolly dahil önderlerin idam edilmesi İrlanda kamuoyunda büyük tepki yarattı; bu da birkaç yıl içinde bağımsızlık mücadelesinin büyümesine ve 1919-1921 arasındaki İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nın zeminine dönüştü.
1920 – Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na seçildi.
24 Nisan 1920’de, Ankara’da bir gün önce açılan Büyük Millet Meclisi, yaptığı oylamayla Mustafa Kemal’i Meclis Başkanı seçti. Bu gelişme, Millî Mücadele’nin siyasî liderliğinin de açık biçimde şekillenmesi anlamına geliyordu. İstanbul işgal altında, Osmanlı Meclis-i Mebusan dağıtılmış, devlet otoritesi parçalanmış durumdayken Ankara’daki yeni Meclis hem savaşın hem de millî iradenin merkezi olarak ortaya çıkmıştı. Mustafa Kemal’in başkanlığa seçilmesiyle birlikte bu yeni merkez hem askerî direnişi yönetecek hem de siyasî meşruiyeti temsil edecek bir önderlik etrafında toplandı. Sonraki süreçte Meclis, Kurtuluş Savaşı’nın en hayati kararlarını burada aldı; Mustafa Kemal de artık sadece bir komutan değil, yeni devletin kuruluş yolunu açan siyasî lider olarak öne çıktı.
1966 – Kocaelispor kuruldu, Kocaeli’nin dağınık futbol enerjisi tek bir şehir takımında toplandı.
24 Nisan 1966’da kurulan Kocaelispor, İzmit ve çevresindeki futbol birikiminin tek çatı altında toplanmasıydı. Süreç aslında 1950’lerin sonunda Baçspor yöneticilerinin, şehrin doğu kesimindeki gençler için saha istemesiyle başladı. Dönemin İzmit Belediye Başkanı Osman Gencal, eski Tayyare Meydanı’ndaki araziyi sembolik bir bedelle Baçspor’a verdi. Daha sonra bu arsanın kamulaştırılmasıyla oluşan kaynak, kulübün tesisleşmesinin önünü açtı. 1960’ların ortasında profesyonel lige girmek için gerekli şartlar konuşulurken Baçspor, İzmit Gençlik ve Doğanspor birleşme masasına oturdu. Renkler konusunda yaşanan anlaşmazlık aşıldı, yeşil-siyah benimsendi ve Kocaelispor doğdu. İlk yönetim kurulunun başkanı İsmail Kolaylı oldu ve kulüp, 1965-66’da amatör lige, 1966-67’de ise profesyonel 2. Lig’e yükseldi.
Kulübün yükselişi parça parça değil, birkaç büyük dalga halinde geldi. İlk büyük başarı, 1979-80’de 2. Lig şampiyonluğu ve bir üst lige çıkılmasıydı. Ardından 1990’lar geldi ve Kocaelispor tarihinin en parlak dönemi yaşandı. Kulüp 1991-92’de yeniden 2. Lig şampiyonu olarak bugünkü adıyla Süper Lig’e yükseldi, 1992-93 sezonunda da ligi 4. sırada bitirip UEFA Kupası’na katılma hakkı kazandı, sonra da kupalara adını kalın harflerle yazdırdı. Kocaelispor, 1996-97 ve 2001-02 sezonlarında Türkiye Kupası’nı iki kez kazandı. Bu süre zarfına aynı zamanda Kupa Galipleri Kupası, UEFA Kupası ve Intertoto Kupası’na katılmayı başardı. 1992-93’teki 4.’lüğün ardından gelen ilk UEFA Kupası macerası ve 1996 Intertoto’daki maçlar kulüp tarihinin ayrı bir basamağı oldu.
Bu hikâyenin bir de karanlık tarafı var. Kocaelispor, 2000’lerin sonundan itibaren ağır bir mali ve idari çöküş yaşadı; yıllar içinde üst liglerden alt liglere, oradan da 2015-16’da Bölgesel Amatör Lige kadar düştü. Bir dönemin Türkiye Kupası şampiyonu, Avrupa kupalarında ses getiren Kocaelispor, artık Bölgesel Amatör Lig’de mücadele ediyordu. Ama kulübün son yıllardaki çıkışı da en az düşüşü kadar dikkat çekici oldu. Kocaelispor, 2015-16 BAL şampiyonluğu, 2019-20 3. Lig şampiyonluğu, 2020-21 2. Lig play-off zaferi, 2022-23 TFF 2. Lig şampiyonluğu ve 2024-25 1. Lig şampiyonluğu ile yeniden Süper Lig’e çıkmayı başardı. Kocaelispor, TURKA Kocaeli Stadyumu’nda, artık yalnızca nostaljiyle değil, yeniden büyüme iddiasıyla mücadele ediyor. Yani Kocaelispor’un hikâyesi, sadece başarı hikâyesi değil; zirve, çöküş ve yeniden ayağa kalkış hikâyesidir.
Stadyum meselesi de bu kulübün hafızasının parçasıdır. Uzun yıllar boyunca Kocaelispor denince akla İzmit İsmetpaşa Stadı geldi; şehir merkezindeki bu saha, taraftar kültürünün ve kulüp belleğinin ana mekânıydı. Son yıllarda kulüp yeni stadına taşındı ve bugün maçlarını TURKA Kocaeli Stadyumu’nda oynuyor.
Kocaelispor’un altyapı ve genç takım hattından çıkıp profesyonel futbola uzanan isimler arasında Orhan Ak, Nuri Çolak, Engin Öztonga, Berkan Emir ve Ceyhun Güray öne çıkıyor. Bunun yanında taraftar hafızasında Bülent Uygun, Saffet Sancaklı, Kaan Dobra, Faruk Yiğit, Osman Çakır, Taner Gülleri, Aleksandar Yordanov, Güvenç Kurtar gibi isimler de kulübün farklı dönemlerinin simgeleri olarak anılıyor.
Sonuçta Kocaelispor’un hikâyesi sıradan bir kuruluş hikayesi değildir. Üç kulübün birleşmesinden doğan, Kocaeli’nin ortak takımı haline gelen, Türkiye Kupası kazanan, Avrupa’ya çıkan, amatöre kadar düşüp yeniden yukarı tırmanan bir kulüpten söz ediyoruz. Bu yüzden 24 Nisan 1966, sadece bir spor kulübünün kuruluş tarihi değil; Kocaeli’nin kent kimliğinde, hafızasında ve ortak duygusunda kalıcı yer tutan büyük bir spor hikâyesinin de başlangıcıdır.
1967 – Soyuz 1 yere çakıldı, Vladimir Komarov bir uzay uçuşunda ölen ilk insan oldu.
24 Nisan 1967’de Sovyetler Birliği’ne ait Soyuz 1 uzay aracı, Dünya’ya dönüş sırasında paraşüt sisteminin açılmaması nedeniyle yere çakıldı; araçtaki kozmonot Vladimir Komarov hayatını kaybetti. Araç 23 Nisan’da fırlatıldı, dönüşte ise paraşütün açılmaması yüzünden modül düştü ve bu, bir uzay uçuşu sırasında yaşanan ilk insan ölümü oldu. Bu olay, bir gün önce umut ve prestijle başlayan görevin birkaç saat içinde Sovyet uzay programının en acı felaketlerinden birine dönüşmesi demekti.
Soyuz 1’in önemi, sıradan bir deneme uçuşu olmamasındaydı. Bu görev, Sovyetlerin yeni nesil insanlı uzay aracını devreye sokma girişimiydi ve sonraki Soyuz programının temeli olarak görülüyordu. Ancak uçuş boyunca teknik sorunlar bitmedi; güneş panellerinden biri tam açılmadı, yönlendirme ve kontrol sistemlerinde sıkıntılar yaşandı. Sonunda dönüş kararı verildi. Asıl trajedi inişte ortaya çıktı: İniş modülü atmosfere girdikten sonra ana paraşüt düzgün açılmadı ve kapsül büyük hızla yere çarptı. Daha sonra Soyuz programı tümüyle gözden geçirildi; tasarım ve güvenlik sistemlerinde değişiklikler yapıldı.
1978 – Armutçuk’taki grizu patlamasında 17 madenci öldü.
24 Nisan 1978’de Ereğli Kömür İşletmesi’nin Armutçuk üretim bölgesine bağlı Kireçlik Ocağı’nda meydana gelen grizu patlaması, Zonguldak havzasının acı maden facialarından biri olarak kayda geçti. Patlamada 17 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi ağır yaralı kurtuldu. Ertesi gün yürütülen soruşturmada savcılık, ilk bulgularda ihmal ihtimali üzerinde durulduğunu açıkladı. Olayın asıl ağırlığı ise rakamların ötesindeydi; Armutçuk ve çevresi uzun yıllar boyunca kömür üretiminin en zorlu sahalarından biri olmuş, grizu ve benzeri riskler bölge madenciliğinin en ağır gerçeği haline gelmişti. Bu yüzden 24 Nisan 1978, Zonguldak kömür havzasında üretimin hangi ağır bedellerle sürdürüldüğünü hatırlatan acı günlerden biri olarak da önem taşır.
1980 – İran’daki Amerikalı rehineleri kurtarma girişimi sekiz ABD askerinin ölümüyle sonuçlandı.
24 Nisan 1980’de ABD’nin, Tahran’daki büyükelçilikte rehin tutulan 52 Amerikalıyı kurtarmak için başlattığı askerî operasyon başarısız oldu ve daha rehinelere ulaşılamadan sekiz Amerikan askeri öldü. “Operation Eagle Claw” adı verilen bu girişim, 1979’daki İran Devrimi’nin ardından ABD Büyükelçiliği’nin basılmasıyla başlayan rehine krizine son vermek amacıyla hazırlanmıştı. Plan, İran çölünde gizli bir buluşma noktasında helikopterler ve nakliye uçaklarının birleşmesini, ardından komandoların Tahran’a ilerlemesini öngörüyordu. Ancak daha ilk aşamada işler ters gitti; kum fırtınası, teknik arızalar ve koordinasyon sorunları yüzünden yeterli sayıda helikopter kalmadı. Geri çekilme kararı alınırken bir helikopter ile C-130 nakliye uçağı çarpıştı ve çıkan yangında sekiz asker hayatını kaybetti. Bu yüzden operasyon, daha hedefe ulaşamadan çöken bir kurtarma girişimi olarak tarihe geçti. Olay yalnız askerî bir başarısızlık değildi; ABD’de Başkan Jimmy Carter için de ağır bir siyasî darbe oldu, Amerikan ordusunda özel operasyon yapısının yetersizliği sert biçimde tartışıldı ve bu başarısızlık sonraki yıllarda ABD özel kuvvetlerinin yeniden yapılandırılmasına yol açtı.
2001 – “Beyaz Enerji” soruşturması davaya dönüştü.
24 Nisan 2001’de Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk’ın hazırladığı Beyaz Enerji iddianamesi’yle, enerji ihaleleri ve santral projelerinde yolsuzluk yapıldığı iddiaları resmen dava aşamasına taşındı. Dönemin haberlerine ve TBMM tutanaklarına göre dosya, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı çevresindeki ihalelere fesat karıştırma, rüşvet, görevin kötüye kullanılması ve kamunun zarara uğratılması iddialarını içeriyordu; soruşturma özellikle yap-işlet, yap-işlet-devret, otoprodüktör ve enerji santrali yatırımları üzerinden yürütülmüştü. İddianamede dönemin Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’in adının geçmesi, dosyanın sıradan bir bürokratik yolsuzluk soruşturması olmaktan çıkıp doğrudan siyasetin merkezine oturmasına yol açtı.
Beyaz Enerji dosyasını önemli yapan şey, sadece açılan dava değil, 2001 Türkiye’sinde devlet, siyaset, medya ve yargı ilişkilerinin nasıl gerildiğini açık biçimde göstermesiydi. Soruşturma kamuoyunda büyük yankı uyandırdı; bir yandan “enerji ihalelerinde büyük temizlik” söylemi öne çıktı, öte yandan dosyanın siyasallaştığı ve farklı odakların hesaplaşma aracına dönüştüğü tartışmaları büyüdü.
2003 – Türkiye’nin ilk kadın astronomu Nüzhet Gökdoğan öldü.
24 Nisan 2003’te hayatını kaybeden Nüzhet Gökdoğan, Türkiye’de modern astronominin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. 1910’da İstanbul’da doğdu; ilk öğreniminin ardından Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdi ve devlet bursuyla Fransa’ya gönderildi. Önce Lyon’da matematik, ardından Paris’te astronomi ve fizik eğitimi aldı; gözlemevi stajı yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve 1934’te İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi kadrosuna girdi. O dönemde Kandilli Rasathanesi’ne başvurduğunda kadın olduğu için kabul edilmemesi, hayatındaki dikkat çekici kırılma noktalarından biri oldu; buna rağmen üniversite yoluyla bilim hayatını sürdürdü ve 1937’de fakültedeki ilk doktora tezlerinden birini vererek akademide hızla yükseldi.
Gökdoğan, Türkiye’nin ilk kadın astronomu, aynı zamanda ilk kadın dekanıydı; 1954’te İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi dekanlığına seçildi. Astronomi bölümünü büyüttü, yeni kuşak araştırmacılar yetiştirdi, uluslararası bağlantılar kurdu ve Türkiye’nin astronomi alanında dünyaya açılmasına katkı verdi. Türk Astronomi Derneği ile Türk Matematik Derneği’nin kuruluşunda yer aldı; Türkiye’nin Uluslararası Astronomi Birliği’ndeki ilk millî temsilcisi oldu. Yani Nüzhet Gökdoğan, Türkiye’de astronomiyi kurumlaştıran ve özellikle kadınların bilimde görünürlüğünü artıran öncü bir isimdi.
Hayatının son dönemine kadar bilim çevreleriyle bağını korudu. Eşi Mukbil Gökdoğan da akademisyendi; ailece üniversite dünyasının içindeydiler. Nüzhet Gökdoğan 24 Nisan 2003’te İstanbul’da öldü. Ardında sadece bilimsel yayınlar değil, Türkiye’de gökyüzüne bakan ilk kadın kuşaklarının önünü açan çok güçlü bir miras bıraktı.
2004 – “Cilalı İbo” tiplemesiyle hafızalara kazınan Feridun Karakaya öldü.
24 Nisan 2004’te İstanbul’da hayatını kaybeden Feridun Karakaya, Türk sinema ve tiyatrosunda halkın kolayca sahiplendiği nadir oyunculardan biriydi. 1928’de İstanbul’da doğdu; çocuk yaşta babasını kaybetti, Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu ve tiyatroya genç yaşta yöneldi. Necdet Mahfi Ayral’ın etkisiyle sahneye çıktı, ardından Muhsin Ertuğrul’un tiyatrosunda çalıştı; yani oyunculuğu doğrudan disiplinli tiyatro geleneği içinde şekillendi. Sinemada ise onu ölümsüzleştiren şey, 1950’lerin sonunda Zeki Müren’in bir filminde doğan ve sonra başlı başına bir seriye dönüşen “Cilalı İbo” karakteri oldu. 1960’lar ve 70’lerde bu tipleme o kadar sevildi ki, karakterin adı Feridun Karakaya’nın adının önüne geçti; halk onu çoğu zaman gerçek adıyla değil, “Cilalı İbo” olarak hatırladı.
Ama Feridun Karakaya’yı sadece sinemadaki Cilalı İbo karakterine indirgemek haksızlık olur. O, yıllarca İstanbul Şehir Tiyatrolarında çalışan, sahneyi hiç bırakmayan gerçek bir tiyatro oyuncusuydu. Sinemada yıldız olduğu dönemde bile tiyatroyla bağını koparmadı; bu da onu Yeşilçam’ın sadece popüler yüzlerinden biri değil, sahne terbiyesi güçlü bir oyuncu yaptı. Özellikle Molière oyunlarındaki performanslarıyla da anıldı; hatta Fransa tarafından Légion d’Honneur nişanıyla ödüllendirildi. Yani Karakaya, bir yandan halk komedisinin sevilen yüzü, öte yandan tiyatrodaki oyunculuk disipliniyle ayrı bir saygı kazanan bir isimdi.
Hayatının son yıllarında sağlık sorunları yaşadı; 2001’de ağır bir kalp krizi geçirdi, yoğun bakımda kaldı ve 24 Nisan 2004’te geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi. Ölümünden sonra da adı özellikle “Cilalı İbo” üzerinden yaşamaya devam etti; ama aslında geride bıraktığı şey sadece sevilen bir komedi kahramanı değildi. Feridun Karakaya, Türk sinemasında halk tipi yaratabilen, bunu karikatüre düşürmeden sıcak ve sahici kılabilen oyunculardan biri olarak kaldı.
2004 – Kıbrıs’ta Annan Planı referandumu yapıldı, çözüm fırsatı Rum tarafının “hayır” oyuyla sonuçsuz kaldı.
24 Nisan 2004’te Kıbrıs’ın iki tarafında ayrı ayrı yapılan referandumda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın adını taşıyan birleşme planı oylamaya sunuldu. Plan, adanın iki toplumlu ve iki kesimli bir federasyon temelinde yeniden birleşmesini öngörüyordu. Sonuç ise çarpıcıydı: Kıbrıslı Türk seçmenler yüzde 64,91 “evet” oyu verdi, Rum tarafı ise yüzde 75,83 “hayır” dedi. Planın yürürlüğe girmesi iki tarafın da onayına bağlı olduğu için, Rum tarafının reddiyle birlikte metin kendi hükümleri gereği geçersiz kaldı ve hayata geçirilemedi.
Bu referandumun önemi, Kıbrıs sorununda uzun yıllar sonra ilk kez kapsamlı bir çözüm planının halkın önüne gelmesindeydi. Ada 1974’ten beri fiilen bölünmüş durumdaydı; Annan Planı ise mülkiyet, toprak düzenlemeleri, güvenlik, yönetim paylaşımı ve Avrupa Birliği üyeliği gibi çok zor başlıkları tek pakette çözmeye çalışıyordu. Türk tarafı, uluslararası tecridin kırılması ve çözüm umuduyla plana daha güçlü destek verdi. Rum tarafında ise özellikle güvenlik, geri dönüş, mülkiyet ve planın uygulanabilirliği konusundaki kaygılar ağır bastı; dönemin Rum lideri Tassos Papadopoulos da televizyondan yaptığı konuşmada halka “gür bir hayır” çağrısı yaptı. Sonuçta plan uygulanamadı ve 1 Mayıs 2004’te Güney Kıbrıs, adanın tamamını temsilen Avrupa Birliği’ne tek başına girdi.
2007 – Erdoğan, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı adayı gösterdi; Türkiye’de büyük bir siyasal kriz başladı.
24 Nisan 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ü açıkladı; aynı gün Gül de adaylık başvurusunu Meclis’e yaptı ve 2007 cumhurbaşkanlığı seçimi, kısa sürede Türkiye’nin en sert siyasal krizlerinden birine dönüştü. Gül’ün adaylığı Meclis’te büyük tartışma yarattı; CHP başta olmak üzere muhalefet buna sert tepki gösterdi.
Krizin nedeni sadece adayın kimliği değildi. Asıl mesele, cumhurbaşkanı seçimi sırasında Meclis’te 367 milletvekilinin hazır bulunması gerekip gerekmediği tartışmasıydı. Bu yorum, daha sonra “367 krizi” diye anıldı. Meclis’te ilk tur oylama yapıldı ama muhalefetin başvurusu üzerine süreç Anayasa Mahkemesi’ne taşındı; mahkeme toplantı yeter sayısının da 367 olması gerektiğine hükmetti. Böylece seçim tıkandı. Ardından 27 Nisan e-muhtırası, erken seçim kararı ve halkoyuyla cumhurbaşkanı seçimi tartışmaları geldi.
Sonunda AK Parti Temmuz 2007 seçimlerinden güçlenerek çıktı, Abdullah Gül yeniden aday oldu ve 28 Ağustos 2007’de Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi.
2012 – Obama, 24 Nisan mesajında “soykırım” demedi, yine “Meds Yeghern” ifadesini kullandı.
24 Nisan 2012’de ABD Başkanı Barack Obama, Ermenilerin 1915 olaylarını anma günü için yayımladığı mesajda, önceki yıllarda olduğu gibi “soykırım” kelimesini kullanmadı; bunun yerine Ermenice “Büyük Felaket” anlamına gelen “Meds Yeghern” ifadesine yer verdi. Obama, 1915’te yaşananları “20. yüzyılın en kötü vahşetlerinden biri” diye nitelendirdi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde hayatını kaybeden Ermenileri andı. Ancak dikkat çekici nokta şuydu: Seçim kampanyalarında farklı bir çizgiye işaret etmiş olmasına rağmen, başkanlığı döneminde yine doğrudan “genocide” sözcüğünü tercih etmedi.
Türkiye açısından mesele tam da burada düğümleniyordu. Ankara, 1915 olaylarının soykırım olarak tanımlanmasına karşı çıkıyor; bu konunun siyasî beyanlarla değil, tarihçilerin ortak çalışmasıyla ele alınması gerektiğini savunuyordu. Bu nedenle Obama’nın “Meds Yeghern” ifadesini kullanması, Türkiye’de “soykırım demedi ama tarihî olayları tek taraflı anlatan problemli bir dil kullandı” şeklinde değerlendirildi. Nitekim o günün ardından Türkiye’nin tepkisi, açıklamanın tek yanlı ve tarihî gerçekleri çarpıtan bir yaklaşım taşıdığı yönünde oldu.
2024 – Trabzonspor ve Türk spor siyasetinde iz bırakan Mehmet Ali Yılmaz öldü.
24 Nisan 2024’te hayatını kaybeden Mehmet Ali Yılmaz, yalnız siyasetçi ve iş insanı kimliğiyle değil, özellikle Trabzonspor başkanlığı ve spordan sorumlu devlet bakanlığı dönemleriyle hafızada yer etmiş bir isimdi. Yılmaz, İstanbul Beşiktaş’taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
21 Ekim 1948’de Trabzon’da doğan Mehmet Ali Yılmaz, iş dünyasında, medyada ve siyasette etkili oldu; ancak geniş kitleler onu en çok Trabzonspor üzerinden tanıdı. Yılmaz’ın kulüp başkanlığı döneminde bordo-mavililer 4 kupa kazandı. Bu yüzden onun adı, Trabzonspor tarihinde yalnız yönetici olarak değil, kulübün güçlü dönemlerinden biriyle birlikte anılıyor.
Siyasetteki ağırlığı da küçümsenecek gibi değildi. Yılmaz, bir dönem Devlet Bakanı olarak görev yaptı; spor ve kamu yönetimi alanındaki etkisi nedeniyle ölümünün ardından sadece Trabzonspor çevresinden değil, devlet kurumlarından ve spor dünyasından da peş peşe mesajlar yayımlandı. Gençlik ve Spor Bakanlığı ile büyük kulüplerin açıklamaları, onun yalnız Trabzonspor’un eski başkanlarından biri olarak değil, Türk spor yönetiminde iz bırakmış bir figür olarak görüldüğünü gösterdi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
