21 Mayıs Tarihte Bugün

74 Dakika Okuma
21 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 21 Mayıs

Uluslararası Çay Günü; dünyanın en eski içeceklerinden biri emek, kültür ve geçim meselesi olarak hatırlatılıyor

21 Mayıs, Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Çay Günü olarak kabul edilir. Bu özel gün, çayın yalnızca keyif veren sıcak bir içecek olmadığını; tarım, kırsal kalkınma, kadın emeği, küçük üretici, ticaret, kültür ve sürdürülebilirlik açısından büyük bir ekonomik ve sosyal değer taşıdığını hatırlatmak için düzenlenir.

Çay, sudan sonra dünyada en çok tüketilen içeceklerden biri olarak kabul edilir. Çin’den Hindistan’a, Sri Lanka’dan Kenya’ya, Japonya’dan Türkiye’ye kadar çok geniş bir coğrafyada hem tarım ürünü hem de kültürel bir ritüeldir. Kimi toplumlarda törenin parçasıdır, kimi ülkelerde işçi sınıfının molasıdır, kimi yerlerde misafirperverliğin ilk işaretidir. Türkiye’de ise çay neredeyse gündelik hayatın ortak dili gibidir; sabah kahvaltısında, işyerinde, kahvehanede, ev ziyaretinde, esnaf tezgâhında, vapurda, toplantı arasında aynı ince belli bardak dolaşır.

21 Mayıs tarihinin seçilmesi de tesadüf değildir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2019’da aldığı kararla 21 Mayıs’ı Uluslararası Çay Günü ilan etti ve kutlamaların yürütülmesinde FAO’yu görevlendirdi. Günün amacı, çayın özellikle kırsal kalkınma, sürdürülebilir geçim kaynakları ve yoksullukla mücadeledeki rolüne dikkat çekmektir.

Çayın arkasında büyük bir emek zinciri vardır. Bir bardak çay, fabrikada paketlenmiş kuru yapraktan ibaret değildir. Toprak hazırlığı, fide, bakım, hasat, taşıma, soldurma, kıvırma, fermantasyon, kurutma, harmanlama, paketleme ve satış aşamalarından geçer. Özellikle küçük üreticiler ve kadın emeği, birçok çay bölgesinde bu zincirin görünmeyen omurgasıdır. Bu yüzden Uluslararası Çay Günü, romantik bir çay severler gününden çok daha fazlasıdır; üreticinin gelirini, iklim değişikliğini, tarım ilaçlarını, toprak sağlığını ve adil ticareti de gündeme getirir.

Türkiye açısından çayın ayrı bir anlamı var. Çay, Osmanlı’nın son döneminde bilinen bir içecek olsa da Türkiye’de geniş ölçekli çay tarımı Cumhuriyet döneminde özellikle Doğu Karadeniz’de gelişti. Rize ve çevresi, iklimi ve yağış rejimi sayesinde Türkiye çaycılığının merkezi haline geldi. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2024 çay piyasası raporuna göre Türkiye’de 2023 yaş çay üretimi yaklaşık 1,4 milyon ton oldu; üretimde Rize yüzde 69,1 payla ilk sırada yer aldı.

Bu rakamlar, çayın Türkiye’de yalnız içilen bir şey olmadığını gösterir. Çay, Doğu Karadeniz’de aile ekonomisinin, bölgesel tarımın, mevsimlik emeğin ve sanayinin ana damarlarından biridir. ÇAYKUR’un alımları, özel sektör fabrikaları, yaş çay fiyatı, destekleme bedelleri, hasat dönemleri ve işçilik maliyetleri bölgede her yıl binlerce ailenin gelirini doğrudan etkiler. Yani çay bardağı masaya geldiğinde, arkasında Rize’den Artvin’e, Trabzon’dan Giresun’a uzanan ciddi bir üretim coğrafyası vardır.

Türkiye aynı zamanda dünyada kişi başına çay tüketiminin en yüksek olduğu ülkelerden biri, hatta birçok değerlendirmeye göre ilk sıradadır. 2025 tarihli bilimsel bir çalışmada Türkiye’nin kişi başına çay tüketiminde dünya lideri olduğu, yıllık tüketim tahminlerinin kaynağa ve yıla göre yaklaşık 3,16 ile 4,6 kilogram arasında değiştiği belirtilir. Aynı çalışma, Türkiye’nin 2023’te yaklaşık 343 bin 500 ton işlenmiş çay ürettiğini ve üretimin büyük ölçüde iç tüketime gittiğini aktarır.

Bugün çay üretiminin önündeki en büyük sorunlardan biri iklim değişikliğidir. Aşırı yağışlar, sıcaklık değişimleri, toprak yorgunluğu, hastalıklar ve sürdürülebilir tarım ihtiyacı, çay üreten bölgeler için giderek daha önemli hale geliyor. FAO da Uluslararası Çay Günü’nü, daha sürdürülebilir üretim ve daha dirençli topluluklar için farkındalık günü olarak ele alıyor. 2025 etkinliğinde çayın yoksulluğu azaltma, kadınları güçlendirme ve sürdürülebilir arazi kullanımını destekleme rolüne dikkat çekildi.

Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü; farklılıkların çatışma değil zenginlik olduğu hatırlatılıyor

21 Mayıs, Birleşmiş Milletler tarafından Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü olarak kabul edilir. Bu özel gün, dünyadaki farklı kültürlerin, dillerin, inançların, geleneklerin ve yaşam biçimlerinin, barış ve kalkınma için güçlü kaynaklar olduğunu hatırlatır.

Bugünün arka planında 2001’de UNESCO tarafından kabul edilen Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi vardır. Bildirge, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyanın hızla kutuplaştığı bir dönemde kabul edildi. Mesajı açıktı: Kültürel farklılıklar, toplumları birbirinden koparan bir tehdit değil; doğru yönetildiğinde diyalog, barış ve ortak gelişme için imkândır. Daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 21 Mayıs’ı bu fikri görünür kılmak için özel gün ilan etti.

Kültürel çeşitlilik deyince yalnız folklor, yemek, müzik ya da kıyafet anlaşılmamalı. Mesele çok daha derindir. Bir toplumun dili, hafızası, mimarisi, inancı, hikâyeleri, ritüelleri, edebiyatı, sanatı, gündelik davranışları ve üretim biçimleri kültürel çeşitliliğin parçalarıdır. Bu çeşitlilik yok olduğunda sadece renkli gelenekler kaybolmaz; insanlığın düşünme, yaşama ve sorun çözme biçimleri de fakirleşir.

Bugünün “diyalog” vurgusu özellikle önemlidir. Kültürler yan yana yaşayabilir ama birbirini duymuyorsa, bu sessiz bir komşuluk olur. Diyalog ise farklı kimliklerin birbirini yok saymadan, birbirine üstünlük kurmadan konuşabilmesidir. Göçlerin, savaşların, kimlik gerilimlerinin ve dijital kutuplaşmanın arttığı dünyada bu artık lüks değil, zorunluluktur.

“Kalkınma” boyutu da ihmal edilmemeli. Kültür aynı zamanda ekonominin ve yerel kalkınmanın da parçasıdır. Kültürel miras alanları, yaratıcı endüstriler, el sanatları, gastronomi, yayıncılık, sinema, müzik, tasarım ve turizm milyonlarca insan için geçim kaynağıdır. UNESCO’nun temel yaklaşımı da kültürün eğitim, bilim, iletişim ve kalkınma politikalarından ayrı düşünülemeyeceği yönündedir.

Türkiye açısından bugün ayrıca anlamlıdır. Anadolu, tarih boyunca Hititlerden Friglere, Romalılardan Bizans’a, Selçuklulardan Osmanlı’ya; Türklerden Rumlara, Ermenilerden Yahudilere, Kürtlerden Araplara, Balkan ve Kafkas göçmenlerine kadar çok katmanlı bir kültür coğrafyasıdır. Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki İstanbul’un Tarihî Alanları, Kapadokya, Hattuşa, Nemrut, Troya, Efes, Safranbolu ve benzeri miras alanları da bu çok katmanlı geçmişin görünür örnekleridir.

Ülker Fırtınası; halk takviminde yaz başı rüzgârlarının işareti sayılır

Halk takviminde 21 Mayıs – 22 Mayıs arası Ülker Fırtınası olarak anılır. Bazı fırtına takvimlerinde tarih 22 Mayıs diye de verilir; bazı listelerde ise 21 Mayıs’ta başlayıp 22 Mayıs’a uzanan kısa süreli bir fırtına dönemi olarak gösterilir. Denizcilik ve halk takvimi kaynaklarında Ülker Fırtınası’nın 21-22 Mayıs arasında, genellikle 1 gün süren kuvvetli rüzgâr dönemi olarak yer aldığı görülür.

Buradaki Ülker, Batı astronomisindeki Pleiades / Yedi Kız Kardeşler yıldız kümesine verilen Türkçe addır. Eski tarım ve denizcilik kültürlerinde bazı yıldızların doğuşu, batışı ya da görünürlüğü mevsim geçişleriyle ilişkilendirilirdi. Ülker adı da bu yüzden halk takviminde ekim, biçim, göç, hayvancılık, denizcilik ve hava değişimlerinin işareti olarak yaşamıştır.

Ülker Fırtınası, modern meteorolojide her yıl aynı gün aynı şiddette yaşanması beklenen kesin bir hava olayı değildir. Daha doğru ifade şudur: Bu, eski kuşakların uzun yıllar boyunca gözlemlediği mevsim dönemeçlerinden biridir. Mayıs sonuna yaklaşılırken havalar yazı çağırır ama atmosfer hâlâ tam oturmamıştır. Birkaç günlük rüzgâr, serinleme, ani yağmur ya da hava kırılması olabilir. Halk takvimi işte bu tür geçişleri isimlendirerek hafızada tutar.

Bu fırtına, mayıs ayındaki diğer halk takvimi işaretleriyle birlikte düşünülmelidir. Aynı dönemde Filizkıran FırtınasıKokulya Fırtınası, ardından Ülker Fırtınası ve ay sonunda Kabak Meltemi gibi adlar geçer. Bu isimler, eski insanların doğayı soyut meteoroloji terimleriyle değil, tarla, deniz, bitki, hayvan ve gökyüzü üzerinden okuduğunu gösterir. Fırtına adı bir anlamda takvim notudur: “Bu günlerde hava dönebilir, dikkatli ol.”

Genel kültür açısından asıl ilginç taraf da burada. Bugün hava durumunu cep telefonundan saat saat takip edebiliyoruz. Eski insanlar ise gökyüzüne, rüzgârın yönüne, bulutun biçimine, yıldızların görünüşüne, kuşların ve bitkilerin davranışına bakıyordu. Ülker Fırtınası gibi adlar, bu gözlem kültürünün kalıntılarıdır. Bilimsel tahminin yerini tutmaz; ama Anadolu’nun ve denizci halk hafızasının mevsimleri nasıl adlandırdığını gösterir.

1686 – Vakum deneyleriyle bilimi sahneye taşıyan Otto von Guericke öldü

21 Mayıs 1686’da Alman bilim insanı, mucit ve siyasetçi Otto von Guericke hayatını kaybetti. Guericke, özellikle vakum üzerine yaptığı deneyler ve ünlü Magdeburg yarımküreleri deneyi ile bilim tarihine geçti. Onu ilginç yapan şey, bilimi büyük, çarpıcı ve herkesin anlayabileceği deneylerle görünür hale getirmesidir.

Otto von Guericke, 1602’de Almanya’nın Magdeburg kentinde doğdu. Hukuk ve mühendislik eğitimi aldı; uzun yıllar Magdeburg belediye başkanlığı yaptı. Yani hayatı yalnız bilimden ibaret değildi. Otuz Yıl Savaşı’nın yıkımını görmüş, şehir yönetmiş, diplomatik görevler üstlenmiş bir devlet adamıydı. Fakat asıl ününü, doğanın görünmeyen güçlerini deneyle kanıtlama çabasından aldı.

İnsanlar 17. yüzyılda artık doğayı eski otoritelerin kitaplarından okuyarak değil, deney yaparak anlamaya çalışıyordu. Hava, basınç, boşluk, hareket ve kuvvet gibi kavramlar yeniden düşünülüyordu. O dönemde yaygın kabul gören eski görüşlerden biri, doğanın boşluktan hoşlanmadığı fikriydi. Guericke ise gerçekten boşluk, yani vakum oluşturulup oluşturulamayacağını araştırdı.

Bu amaçla hava pompası geliştirdi. Pompa sayesinde kapalı bir kaptaki havayı dışarı çekebiliyor, içeride düşük basınçlı bir ortam oluşturabiliyordu. Bu, bugünün gözüyle basit görünebilir; ama o dönem için çok büyük bir teknik başarıydı. Çünkü Guericke, havanın görünmez ama etkili bir madde olduğunu, basıncının da büyük kuvvetler yaratabileceğini gösterdi.

Onun en meşhur deneyi Magdeburg yarımküreleridir. Guericke, iki metal yarımküreyi birleştirerek içindeki havayı pompayla boşalttı. Dışarıdaki hava basıncı, yarımküreleri öylesine kuvvetle birbirine bastırdı ki, rivayete göre iki taraftan bağlanan atlar bile bu yarımküreleri ayırmakta zorlandı. Bu deney, halkın ve yöneticilerin önünde yapılan büyük bir bilim gösterisiydi. Asıl mesaj açıktı: Hava boşluk değildir; görünmez ama müthiş bir basınç uygular.

Bu deneyin önemi büyüktür. Guericke, insanların her gün içinde yaşadığı havanın ne kadar güçlü olduğunu gözle görülür hale getirdi. Bugün atmosfer basıncı, vakum teknolojisi, pompalar, motorlar, barometreler, hidrolik ve pnömatik sistemler gibi birçok alanda kullanılan temel fizik bilgisi, bu erken deneylerin açtığı yoldan gelişti.

Guericke’nin çalışmaları, yalnız kendi döneminde şaşkınlık yaratmadı; Robert Boyle gibi bilim insanlarını da etkiledi. Boyle’un gazlar üzerine yaptığı çalışmalar ve modern fizik-kimya anlayışının gelişmesi, bu atmosfer ve vakum deneyleriyle aynı bilimsel iklimin parçasıdır. Guericke, doğanın sırlarını soyut tartışmalarla değil, herkesin gözünün önünde tekrarlanabilir deneylerle göstermenin önemini kanıtladı.

1847 – Tapu ve Kadastro teşkilatının temeli atıldı; Osmanlı’da toprağın kaydı modernleşmeye başladı

21 Mayıs 1847’de, bugünkü Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün temeli sayılan Defterhane-i Âmire Kalemi kuruldu. Bu tarih, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan mülkiyet kayıt sisteminin önemli dönemeçlerinden biridir. Çünkü tapu, toprağın kime ait olduğunu, nasıl devredileceğini, devletin vergiyi nasıl toplayacağını ve mülkiyetin hukuk düzeni içinde nasıl korunacağını gösteren temel bir belgedir.

Osmanlı Devleti’nde toprak kayıt geleneği elbette 1847’de başlamadı. Klasik dönemde tahrir defterleri, arazi, nüfus, vergi ve askerî yükümlülüklerin kaydedildiği ana belgelerdi. Fakat bu sistem daha çok devletin vergi ve askerî düzenine bağlıydı. 19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk değişmişti: şehirler büyüyor, ticaret artıyor, özel mülkiyet ilişkileri karmaşıklaşıyor, miras, satış ve ipotek gibi işlemler daha düzenli kayda ihtiyaç duyuyordu. Tanzimat dönemi, işte bu ihtiyacın devlet kurumlarına yansıdığı dönemdi.

Defterhane-i Âmire Kalemi’nin kurulması bu yüzden Tanzimat modernleşmesinin parçası olarak görülmelidir. Osmanlı Devleti, toprağı ve mülkiyeti daha düzenli, izlenebilir ve hukuki güvenceye bağlanmış bir sisteme oturtmak istiyordu. Tapu işlemlerinin kurumsallaşması, yalnız mal sahibinin hakkını korumak için değil; devletin taşrayı daha iyi denetlemesi, gelirlerini düzenlemesi ve hukukî ihtilafları azaltması için de gerekliydi.

Bu süreç daha sonra yeni düzenlemelerle genişledi. 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, Osmanlı toprak hukukunun temel metinlerinden biri oldu. Cumhuriyet döneminde ise tapu ve kadastro işleri daha modern bir idari yapıya bağlandı. Kadastro çalışmalarıyla arazinin sınırı, ölçüsü, niteliği ve harita üzerindeki yeri de kayıt altına alınmaya başladı. Böylece mülkiyet ölçü, harita ve hukukla desteklenen bir sisteme kavuştu.

Tapu ve Kadastro teşkilatının önemi, gündelik hayatta çok daha somuttur. Bir evin satışı, bir tarlanın mirası, bir arsanın imarı, bir fabrikanın kurulacağı alan, bir yol ya da baraj kamulaştırması, bir mahallenin dönüşümü, bir köyün sınırı; hepsi sağlıklı tapu ve kadastro kayıtlarına dayanır. Kayıt yoksa ihtilaf vardır. Sınır belirsizse kavga vardır. Mülkiyet güvencesi yoksa yatırım, miras ve şehirleşme sürekli sorun üretir.

Kocaeli gibi sanayi, liman, konut, tarım ve dönüşüm baskısının aynı anda yaşandığı şehirlerde tapu-kadastro düzeninin önemi daha da açıktır. Bir fabrikanın arsası, bir liman genişlemesi, bir köy arazisinin imara açılması, bir deprem sonrası yeniden yapılaşma süreci ya da kentsel dönüşüm projesi, eninde sonunda tapu ve kadastro kayıtlarına dayanır. Yani 1847’de atılan bu kurumsal adım, bugün hâlâ şehirlerin gelişimini, mülkiyet güvenliğini ve yatırım kararlarını doğrudan ilgilendirir.

1860 – Elektrokardiyografinin öncüsü Willem Einthoven doğdu

21 Mayıs 1860’ta Hollandalı fizyolog Willem Einthoven doğdu. Tıp tarihindeki yeri çok büyüktür; çünkü bugün hastanelerde en sık kullanılan temel tanı araçlarından biri olan elektrokardiyografinin, yani EKG’nin gelişmesinde belirleyici rol oynadı. Kalbin elektriksel sinyallerle çalışan bir sistem olduğunu görünür hale getiren isimlerden biri oldu.

Einthoven, Hollanda sömürgesi olan Cava Adası’nda, bugünkü Endonezya topraklarında doğdu. Babası doktordu. Ailesi daha sonra Hollanda’ya döndü ve Einthoven Utrecht Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldı. Daha sonra Leiden Üniversitesi’nde fizyoloji profesörü oldu. Onu tıp tarihinde öne çıkaran çalışmaları da burada, kalbin elektriksel faaliyetlerini ölçme ve kaydetme çabasıyla başladı.

Kalbin elektrik ürettiği 19. yüzyılda biliniyordu; fakat bu sinyalleri güvenilir, okunabilir ve klinikte işe yarar biçimde kaydetmek kolay değildi. Einthoven, çok hassas bir ölçüm cihazı olan telli galvanometreyi geliştirdi. Bu cihaz sayesinde kalbin elektriksel hareketleri kâğıt üzerine çizgi olarak kaydedilebildi. Bugün EKG’de gördüğümüz inişli çıkışlı çizgilerin temel mantığı buradan gelir.

Einthoven, kalp atımındaki farklı dalgaları adlandırmak için bugün hâlâ kullanılan P, Q, R, S ve T dalgaları sistemini geliştirdi. Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü EKG yalnız “kalp atıyor mu?” sorusuna cevap vermez; kalbin ritmini, iletim sistemini, bazı kalp krizi bulgularını, ritim bozukluklarını ve kalp kasındaki elektriksel değişimleri anlamaya yarar. Yani Einthoven, doktorlara kalbin iç işleyişini dışarıdan okuma imkânı verdi.

Onun bir başka önemli katkısı da Einthoven üçgeni diye bilinen ölçüm mantığıdır. Kollar ve bacak üzerinden alınan elektriksel kayıtlar, kalbin elektrik eksenini anlamak için kullanıldı. Bugünkü modern EKG cihazları çok daha küçük, hızlı ve dijitaldir; ama temel prensip hâlâ Einthoven’ın kurduğu çizgiye dayanır.

Bu buluşun tıbba etkisi devrim niteliğindeydi. Daha önce doktorlar kalbi dinleyerek, nabza bakarak ve hastanın şikâyetlerini değerlendirerek karar veriyordu. EKG ile kalbin elektriksel faaliyeti kayıt altına alınabilir hale geldi. Bu, kalp hastalıklarının teşhisinde nesnel ve tekrarlanabilir bir veri sağladı. Bugün acil servislerden aile hekimliklerine, yoğun bakımlardan kardiyoloji kliniklerine kadar EKG’nin bu kadar yaygın kullanılmasının arkasında Einthoven’ın çalışmaları vardır.

Willem Einthoven, bu katkıları nedeniyle 1924 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandı. Nobel ona, elektrokardiyogram mekanizmasını keşfi ve geliştirmesi nedeniyle verildi. Bu ödül, kalbin elektriksel kaydının modern tıpta ne kadar büyük bir atılım olarak görüldüğünü gösterir.

1864 – Büyük Çerkes Sürgünü başladı; Kafkasya’nın kadim halkı vatanından koparıldı

21 Mayıs 1864, Çerkes halkı için yas ve sürgün günüdür. Çerkeslerin kendi dillerinde Адыгэхэр / Adığeler, vatanları için kullandıkları ifadeyle Адыгэ Хэку / Adığe Heku, yani Çerkesya; 19. yüzyılda Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’yı ele geçirme politikası sonucunda büyük bir yıkıma uğradı. Uzun süren Kafkas-Rus savaşlarının ardından Çerkeslerin önemli bir bölümü öldürüldü, sağ kalanların çok büyük kısmı ise Karadeniz kıyılarına sürülerek Osmanlı topraklarına gönderildi.

21 Mayıs tarihinin sembolik anlamı, bugünkü Soçi yakınlarındaki Kbaada / Qbaada bölgesinde yaşanan son askerî törenle ilgilidir. Rus ordusu, 1864’te Batı Kafkasya’daki direnişi kırdıktan sonra burada zafer töreni düzenledi. Çerkesler için ise bu tarih, anavatanın kaybı, kitlesel ölüm ve sürgünün simgesidir. Kafkas dernekleri ve Çerkes diasporası 21 Mayıs’ı her yıl Büyük Çerkes Sürgünü ve Soykırımı’nı anma günü olarak kabul eder.

Bu olay basit bir göç değildir. Göç, insanın daha iyi bir hayat için yer değiştirmesidir; Çerkeslerin yaşadığı ise zorla yerinden edilme, toplumsal varlığın parçalanması ve vatanla bağın koparılmasıdır. Rus İmparatorluğu, Kafkasya’da askerî hâkimiyet kurarken Çerkes köylerini boşalttı, direnişi kırmak için yerleşim alanlarını hedef aldı ve halkı Karadeniz limanlarına doğru sürdü. Buradan gemilerle Osmanlı topraklarına taşınan yüz binlerce insan açlık, hastalık, kötü yolculuk koşulları ve yerleşim güçlükleri nedeniyle hayatını kaybetti.

Ölüm ve sürgün sayıları kaynaklara göre değişir. Çerkes kurumları ve bazı tarihçiler, bu süreci soykırım olarak tanımlar; kimi uluslararası tarihçiler ise “etnik temizlik”, “zorunlu sürgün” ve “kitlesel imha” kavramlarını kullanır. Sayılardaki farklılık, olayın ağırlığını azaltmaz. Çerkes nüfusunun çok büyük bir bölümü Kafkasya’dan koparıldı; Osmanlı topraklarına gelenler Anadolu’ya, Balkanlar’a, Suriye’ye, Ürdün’e, Filistin’e ve imparatorluğun farklı bölgelerine yerleştirildi. Bugün Türkiye’deki geniş Çerkes varlığının temelinde bu büyük sürgün vardır.

Sürgünün Osmanlı açısından da büyük sonuçları oldu. Kafkasya’dan gelen Çerkesler, imparatorluğun farklı bölgelerine iskân edildi; yeni köyler kuruldu, yerel demografiler değişti, askerî ve toplumsal yapıya yeni unsurlar eklendi. Türkiye’de Düzce, Sakarya, Kocaeli, Balıkesir, Kayseri, Samsun, Tokat, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum ve daha birçok bölgede Çerkes yerleşimlerinin izleri bugün hâlâ görülebilir. Bu yüzden 21 Mayıs, Osmanlı ve Türkiye toplum tarihinin de bir parçasıdır.

Kocaeli ve çevresi açısından da bu hafıza yabancı değildir. Marmara hattı, Kafkas göçlerinin ve iskân politikalarının önemli güzergâhlarından biri oldu. Kocaeli’nin köylerinde ve çevre illerle kurduğu kültürel ilişkilerde Çerkes muhacirlerin izleri vardır. Bu izler sadece soyadı ya da köy adı düzeyinde değil; yemek, düğün, müzik, dans, aile hafızası, dayanışma kültürü ve kimlik bilinciyle de yaşamaya devam eder.

1864 – Çerkes ve Abhaz sürgününün Kocaeli hafızası Babalı’da yaşadı; Kandıra kıyıları büyük acının duraklarından biri oldu

21 Mayıs 1864, Çerkes ve Abhaz halkları için yalnız Kafkasya’da yaşanmış uzak bir felaketin tarihi değildir; bu acının Türkiye’de ve özellikle Kocaeli kıyılarında da somut hafızası vardır. Kocaeli’nin Kandıra ilçesi sınırlarındaki Kefken, Karaağaç ve Babalı sahilleri, Kuzey Kafkasya’ Kafkasya’dan sürgün edilen Çerkes ve Abhazların Osmanlı topraklarında karaya çıktıkları yerler arasındadır.

Büyük Çerkes Sürgünü, Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’yı ele geçirme sürecinin en ağır sonuçlarından biriydi. Kafkas-Rus savaşlarının ardından Çerkesler, Abhazlar, Ubıhlar ve diğer Kuzey Kafkas halkları anayurtlarından koparıldı. Karadeniz kıyılarına yığılan insanlar, çoğu kez kötü şartlardaki gemilerle Osmanlı topraklarına gönderildi. Açlık, hastalık, soğuk, kalabalık ve belirsizlik bu yolculuğu bir ölüm hattına çevirdi.

Kandıra kıyıları bu büyük yolculuğun Anadolu’daki ilk duraklarından biri oldu. Kefken, Karaağaç ve Babalı sahilleri, sürgün edilen Çerkes ve Abhazların Osmanlı sınırlarında karaya çıktıkları yerlerdi; Babalı sahiline ulaşanların bir bölümü de kıyıdaki mağarada bir süre barındı. Bu bilgi, sürgünün Kocaeli’nin yerel coğrafyasında da iz bıraktığını gösterir.

Babalı Mağarası bu yüzden sıradan bir doğal oluşum değildir. O mağara, karaya çıkan yorgun, hasta, aç ve yakınlarını kaybetmiş insanların ilk sığınağı olarak hatırlanır. Bir halkın vatanından koparılıp başka bir coğrafyada hayata tutunmaya çalışmasının sessiz tanıklarından biridir. Taşın, kıyının, mağaranın ve denizin burada tarihsel bir hafızası vardır.

Bugün Kocaeli’de 21 Mayıs anmalarının Babalı çevresinde yapılması bu nedenle çok anlamlıdır. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi de 1864’te Karadeniz kıyılarından Osmanlı topraklarına göçe zorlanan Abaza, Adige, Çerkes, Ubıh ve diğer Kafkas halklarının acısını anmak için Kandıra Babalı’da programlar düzenlemektedir.

Bu yerel hafıza, Kocaeli’nin göç ve sürgün tarihiyle de okunması gerektiğini gösterir. Kocaeli kıyıları, bir dönem Kafkasya’dan koparılan insanların Anadolu’ya açılan acı kapılarından biri oldu. Bugün bölgede yaşayan Çerkes ve Abhaz topluluklarının aile hafızasında bu kıyıların yeri hâlâ derindir.

Büyük Çerkes ve Abhaz sürgününün acısı, yalnız Kafkas dağlarında değil, Kandıra’nın Babalı kıyısında, Kefken sahilinde, Karaağaç hattında ve Babalı Mağarası’nın karanlık taşlarında da yaşamaya devam eder. Bu hafıza, Kocaeli’nin çok katmanlı insan hikâyesinin en hüzünlü sayfalarından biridir.

1881 – Clara Barton Amerikan Kızılhaçı’nı kurdu; savaş ve afet yardımında yeni bir dönem başladı

21 Mayıs 1881’de Amerikan Kızılhaçı, hemşire, öğretmen ve insani yardım öncüsü Clara Barton tarafından kuruldu. Kurumun ilk adı American Association of the Red Cross idi. Barton, Amerikan İç Savaşı sırasında yaralı askerlere yardım ederek tanınmış, savaş alanlarında gösterdiği cesaret nedeniyle “savaş meydanının meleği” diye anılmıştı. Fakat onun asıl büyük mirası, yardım faaliyetini kişisel fedakârlık düzeyinden çıkarıp kalıcı ve örgütlü bir kuruma dönüştürmesidir.

Clara Barton’ın bu fikri Avrupa’da olgunlaştı. İç Savaş’tan sonra Avrupa’ya gittiğinde, 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve Uluslararası Kızılhaç hareketiyle tanıştı. Bu hareketin temel ilkesi, savaşta yaralıların ve sağlık görevlilerinin korunması, yardımın tarafsız ve örgütlü biçimde yürütülmesiydi. Barton, Amerika’ya döndüğünde ABD’nin de bu uluslararası insani yardım sistemine katılması gerektiğini savundu.

Clara Barton, bir yandan kurumu kurdu, bir yandan da ABD’nin Cenevre Sözleşmesi’ni kabul etmesi için mücadele etti. ABD, 1882’de sözleşmeye taraf oldu. Böylece Amerikan Kızılhaçı, savaş zamanında yaralılara yardım eden uluslararası Kızılhaç hareketinin parçası haline geldi.

Barton’ın önemli farkı, Kızılhaç’ın görev alanını savaşla sınırlı görmemesiydi. Ona göre büyük yangınlar, seller, depremler, salgınlar ve doğal afetler de savaş kadar yıkıcıydı. Amerikan Kızılhaçı, kısa süre içinde afet yardımlarında da görev almaya başladı. Bu yaklaşım daha sonra Kızılhaç’ın Amerikan modelinde belirleyici oldu: Kurum, yalnız cephede değil, felaket yaşayan sivillerin yanında da yer alacaktı.

Clara Barton, yıllarca kurumun başkanlığını yaptı. Yardım kampanyaları örgütledi, bağış topladı, gönüllüleri yönetti, afet bölgelerine gitti. Sert, inatçı ve zaman zaman yönetim anlayışı tartışmalı bir figürdü; ama Amerikan Kızılhaçı’nın karakterini büyük ölçüde o kurdu. Kadınların kamusal hayatta sınırlı yer bulabildiği 19. yüzyıl Amerika’sında, onun ulusal çapta bir yardım kurumu kurması başlı başına büyük bir başarıydı.

Bugün Amerikan Kızılhaçı; afet yardımı, kan bağışı, sağlık eğitimi, acil durum hazırlığı, asker ailelerine destek ve uluslararası insani yardım gibi birçok alanda faaliyet gösteren dev bir kurumdur. Bu büyük yapının kökünde, Clara Barton’ın savaş meydanlarında gördüğü acıyı kalıcı bir yardım düzenine dönüştürme iradesi vardır.

1889 – İttihat ve Terakki’nin temeli atıldı; Osmanlı’nın son dönemine damga vuracak hareket doğdu

21 Mayıs 1889’da Osmanlı tarihinin son otuz yılına damga vuracak İttihat ve Terakki hareketinin temeli atıldı. Burada küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir: 1889’da kurulan yapı doğrudan “İttihat ve Terakki Fırkası” adıyla ortaya çıkmadı. İlk kuruluş adı İttihad-ı Osmanî Cemiyeti idi. Daha sonra Paris’teki Jön Türk çevreleriyle temas kurdu, adı Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dönüştü; II. Meşrutiyet sonrasında ise siyasi parti niteliği güçlenerek İttihat ve Terakki Fırkası haline geldi.

Cemiyetin kuruluşu, İstanbul’da Askerî Tıbbiye Mektebi öğrencileri arasında gerçekleşti. Kurucu çekirdekte İbrahim TemoAbdullah Cevdetİshak SükûtiMehmed Reşid ve arkadaşları vardı. Bu gençler, II. Abdülhamit yönetiminin baskıcı idaresine, Meclis-i Mebusan’ın kapalı olmasına ve Kanun-ı Esasi’nin askıya alınmasına karşıydı. Amaçları, Osmanlı’da yeniden meşrutiyet düzenini kurmak, yani padişahın yetkilerini anayasa ve meclisle sınırlandırmaktı.

İttihat ve Terakki’nin doğduğu ortamı iyi anlamak gerekir. Osmanlı Devleti 19. yüzyılın sonlarında büyük bir kriz içindeydi. Balkanlar kaynıyor, büyük devletler imparatorluk üzerinde baskı kuruyor, ekonomi zayıflıyor, merkezî yönetim sertleşiyor, aydınlar ve genç subaylar “devlet nasıl kurtulur?” sorusuna cevap arıyordu. II. Abdülhamit’in istibdat diye anılan yönetim tarzı, muhalif genç kuşaklarda gizli örgütlenme fikrini güçlendirdi.

Cemiyet önce küçük ve gizli bir öğrenci örgütüydü. Zamanla İstanbul dışına, özellikle de Avrupa’daki Jön Türk çevrelerine uzandı. Paris, Cenevre ve Kahire gibi merkezlerde çıkan muhalif yayınlar, Osmanlı aydınları arasında fikir dolaşımını artırdı. İttihat ve Terakki, bu ağların içinde hem Osmanlıcılık hem hürriyet hem de merkeziyetçilik fikirleriyle beslendi. Başlangıçtaki ana hedef, imparatorluğu kurtarmak için meşrutiyeti yeniden ilan ettirmekti.

Hareketin asıl yükselişi ise 20. yüzyıl başında, özellikle Makedonya’daki genç subaylar arasında oldu. Selanik, Manastır ve çevresi İttihatçı örgütlenmenin güçlü merkezlerine dönüştü. Bu bölge çok milletli yapısı, Balkan milliyetçilikleri, çete faaliyetleri ve Avrupa baskısı nedeniyle Osmanlı’nın en hassas coğrafyalarından biriydi. İttihatçılar burada hem ordu içinde hem sivil çevrelerde örgütlendi.

1908’de İttihat ve Terakki, II. Abdülhamit’e karşı büyük baskı yaratarak II. Meşrutiyet’in ilanını sağladı. Bu, cemiyetin ilk büyük zaferiydi. 1876 Anayasası yeniden yürürlüğe girdi, Meclis-i Mebusan açıldı, basın ve siyaset kısa süreliğine büyük bir özgürlük havasına girdi. Fakat bu özgürlük havası uzun süre temiz kalmadı. İttihat ve Terakki, zamanla hürriyet isteyen bir muhalefet hareketi olmaktan çıktı; devletin iktidar merkezine yerleşen, sert, merkeziyetçi ve gerektiğinde baskıcı bir siyasi güce dönüştü.

1913’teki Babıali Baskını’ndan sonra İttihat ve Terakki fiilen iktidarı ele geçirdi. Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’nın öne çıktığı dönem, Osmanlı’nın son büyük kırılmalarına sahne oldu. Balkan Savaşları’nın yıkımı, Birinci Dünya Savaşı’na giriş, tehcir politikaları, imparatorluğun dağılması ve Mondros Mütarekesi bu dönemin ağır başlıklarıdır. Bu yüzden İttihat ve Terakki, Türk siyasi tarihinde hem modernleşme ve meşrutiyet mücadelesiyle hem de otoriterleşme, savaş ve imparatorluk felaketiyle birlikte anılır.

İttihat ve Terakki’nin mirası çok tartışmalıdır. Bir yandan Osmanlı’da anayasal düzenin yeniden kurulmasında, genç subay ve aydın kuşağının siyasete katılmasında, modern parti ve örgütlenme kültürünün gelişmesinde etkili oldu. Diğer yandan iktidara geldiğinde kendi muhalefetini bastıran, devleti merkezileştiren, siyaseti gizli komite disipliniyle yürüten ve ülkeyi büyük savaşların içine sokan bir hareket haline geldi.

1904 – FIFA Paris’te kuruldu; futbol dünya çapında ortak kuralları olan bir oyuna dönüşmeye başladı

21 Mayıs 1904’te FIFA, yani Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği, Paris’te kuruldu. Bugün dünya futbolunu yöneten en büyük kurum olan FIFA’nın doğuşu, futbolun İngiltere merkezli bir oyun olmaktan çıkıp uluslararası bir spor düzenine dönüşmesinin önemli adımlarından biridir.

Futbolun modern kuralları 19. yüzyılda İngiltere’de şekillenmişti. Ancak oyun kısa sürede Avrupa’ya yayıldı. Fransa, Belçika, Hollanda, İsviçre, Danimarka, İspanya ve başka ülkelerde kulüpler ve federasyonlar kurulmaya başladı. Sorun şuydu: Futbol artık sınırları aşmıştı ama uluslararası maçları düzenleyecek, kuralları ortaklaştıracak, ülkeler arası ilişkileri yönetecek bir çatı kurum yoktu.

FIFA işte bu ihtiyaçtan doğdu. Kuruluş toplantısı Paris’te yapıldı. İlk kurucu üyeler arasında Fransa, Belçika, Danimarka, Hollanda, İspanya, İsveç ve İsviçre temsilcileri vardı. Almanya da aynı gün telgrafla üyeliğini bildirdi. Kuruluşta İngiltere doğrudan merkezde değildi; bu da ilginçtir. Oyunu dünyaya yayan İngiliz futbolu, uluslararası çatı örgütün kuruluşuna başlangıçta mesafeli durdu. Buna rağmen futbolun artık tek bir ülkenin kontrolünde kalamayacağı açıktı.

FIFA’nın ilk başkanı Fransız spor yöneticisi Robert Guérin oldu. Kurumun ilk yılları bugünkü devasa futbol ekonomisiyle kıyaslanamayacak kadar mütevazıydı. Ama temel hedef belliydi: Ülkeler arası maçların düzeni sağlanacak, oyuncu ve federasyon ilişkileri belirlenecek, futbolun ortak kurallarla oynanması güvence altına alınacaktı.

FIFA’nın asıl küresel etkisi daha sonra ortaya çıktı. 1930’da ilk Dünya Kupası Uruguay’da düzenlendi. Bu turnuva, futbolu gerçek anlamda küresel bir sahneye taşıdı. Dünya Kupası zamanla ülkelerin kendini gösterdiği, ulusal kimliklerin sahaya çıktığı, milyonlarca insanın aynı anda izlediği büyük bir kültürel olaya dönüştü.

Bugün FIFA’nın adı futbolla beraber, büyük paralar, yayın hakları, sponsorluklar, turnuva organizasyonları ve zaman zaman yolsuzluk tartışmalarıyla da anılıyor. Bu gerçek göz ardı edilmemeli. FIFA, futbolu dünya çapında büyüten kurumdur; ama aynı zamanda modern futbolun ticarileşmesinin, güç mücadelelerinin ve yönetim krizlerinin de merkezindedir.

FIFA’nın Paris’te kurulması, futbolun yerel kulüp ve ülke maçlarından çıkıp dünya çapında örgütlenen, ortak kurallarla oynanan ve sonunda gezegenin en popüler sporuna dönüşen yolculuğunun başlangıç noktalarından biridir. Bugün Dünya Kupası’ndan Şampiyonlar Ligi’ne, millî takım maçlarından çocukların mahalle arasında oynadığı futbola kadar uzanan dev kültürün arkasında, 1904’te Paris’te atılan bu kurumsal adım vardır.

1913 – Türkiye’nin ilk kadın matematikçilerinden Suzan Kahramaner doğdu; akademide kadınların yolunu açan öncülerden biri oldu

21 Mayıs 1913’te Türk matematikçi ve akademisyen Suzan Kahramaner doğdu. Türkiye’de matematik alanında yetişen ilk kadın akademisyenlerden biri olarak kabul edilen Kahramaner, özellikle kompleks analiz alanındaki çalışmalarıyla tanındı. Onun hayatı, Cumhuriyet döneminde kadınların bilim ve üniversite hayatında yer açma mücadelesinin de önemli örneklerinden biridir.

Suzan Kahramaner, İstanbul’da doğdu. Babası, edebiyat ve düşünce dünyamızın önemli isimlerinden Rıza Tevfik Bölükbaşı’ydı. Bu kültürlü aile ortamı, onun eğitim hayatına güçlü bir zemin sağladı. Kandilli Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nde okudu. O yıllarda bir kadının yükseköğretimde, hele matematik gibi zor ve erkek egemen görülen bir alanda ilerlemesi bugünkü kadar olağan değildi.

Üniversite eğitiminden sonra öğretmenlik yaptı; ardından akademik hayata geçti. İstanbul Üniversitesi’nde görev aldı ve matematik alanında çalışmalarını sürdürdü. 1943’te doktorasını tamamladı. Daha sonra doçent ve profesör oldu. Böylece Türkiye’de kadınların matematik alanında araştırmacı ve akademisyen olarak da var olabileceğini gösteren öncü isimlerden biri haline geldi.

Kahramaner’in çalışma alanı ağırlıklı olarak kompleks fonksiyonlar teorisiydi. Bu alan, matematiğin soyut ama çok güçlü dallarından biridir; mühendislikten fiziğe, akışkanlar mekaniğinden elektrik teorisine kadar birçok alana dolaylı katkı sağlar. Suzan Kahramaner, özellikle analitik fonksiyonlar, fonksiyon teorisi ve matematiksel analiz alanlarında çalışmalar yaptı; uluslararası matematik çevreleriyle temas kurdu, kongrelere katıldı, bilimsel yayınlar üretti.

Onun akademik hayatındaki önemli taraflardan biri de kuşak yetiştirmesidir. Üniversitede verdiği derslerle ve danışmanlıklarıyla Türkiye’de matematik eğitiminin gelişmesine katkı sağladı. Bir bilim insanının etkisi yalnız yayımladığı makalelerle ölçülmez; yetiştirdiği öğrenciler, kurduğu akademik gelenek ve genç araştırmacılara açtığı yol da aynı derecede önemlidir. Kahramaner bu anlamda Türkiye’de matematik kültürünün yerleşmesinde pay sahibi oldu.

Suzan Kahramaner’in hikâyesi, Cumhuriyet’in kadınlara açtığı eğitim imkânlarının bilim dünyasındaki somut sonuçlarından biridir. Çünkü o, hazır açılmış bir yolda yürüyen biri değil; o yolun taşlarını döşeyen kuşaktandı. Akademide kadınların görünürlüğü, saygınlığı ve kalıcılığı için varlığı başlı başına bir örnekti.

1927 – Lindbergh Paris’e indi; Atlantik’i tek başına geçen ilk pilot oldu

21 Mayıs 1927 gecesi Amerikalı pilot Charles LindberghSpirit of St. Louis adlı uçağıyla Paris yakınlarındaki Le Bourget Havaalanı’na indi. Bir gün önce New York’taki Roosevelt Field’dan havalanmıştı; ancak onu tarihe geçiren asıl an, 33 saat 30 dakikalık yalnız uçuşun ardından Paris’e ulaşmasıydı.

Lindbergh bu uçuşla Atlantik Okyanusu’nu tek başına ve durmadan geçen ilk pilot oldu. Daha önce Atlantik’i geçen pilotlar vardı; fakat New York’tan Paris’e tek başına, kesintisiz ve doğrudan uçmak başka bir meydan okumaydı. Uçağında yardımcı pilot yoktu, telsiz yoktu, doğru dürüst uyuma imkânı yoktu. Spirit of St. Louis’in ön tarafına yerleştirilen büyük yakıt deposu nedeniyle Lindbergh’in doğrudan ön görüşü bile sınırlıydı. Uçağı adeta yorgunluk, sis, karanlık, buzlanma ve yön bulma hatası ihtimaliyle birlikte yönetmek zorundaydı.

Paris’e indiğinde Le Bourget’de onu on binlerce kişi karşıladı. Kalabalık piste akın etti, Lindbergh’i omuzlara almak isteyenler uçağın çevresini sardı. O ana kadar Amerika’da bile çok geniş kitlelerce tanınmayan genç bir posta pilotu, bir gecede dünyanın en meşhur insanlarından birine dönüştü.

Uçuşun arkasında Orteig Ödülü vardı. New Yorklu otelci Raymond Orteig, New York ile Paris arasında kesintisiz uçuşu başaracak pilota 25 bin dolar ödül vadetmişti. Lindbergh, dönemin daha ünlü ve zengin havacılarına kıyasla dışarıdan bakıldığında zayıf bir adaydı. Fakat hafif, uzun menzilli ve özellikle bu görev için tasarlanmış bir uçakla, hesaplı ama ölümcül risklerle dolu bir plan yaptı.

Bu başarı, havacılığa duyulan güveni büyük ölçüde artırdı. Lindbergh’in Paris’e inişi, kıtalar arası havacılığın yakın gelecekte insanları, ülkeleri ve ekonomileri birbirine bağlayabileceğini gösterdi.

1924 – Leopold ve Loeb “kusursuz cinayet” için bir çocuğu öldürdü; Amerika suç tarihinin en sarsıcı davalarından biri başladı

21 Mayıs 1924’te Chicago’da, Amerikan suç tarihinin en sarsıcı davalarından biri başladı. Zengin ve iyi eğitimli iki genç, Nathan Leopold ve Richard Loeb, 14 yaşındaki Bobby Franks’i kaçırıp öldürdü. Cinayetin arkasında para ihtiyacından çok daha ürkütücü bir gerekçe vardı: Kendilerini üstün zekâlı gören iki genç, “kusursuz cinayet” işleyebileceklerini kanıtlamak istiyordu.

Leopold ve Loeb, Chicago’nun varlıklı ailelerinden geliyordu. Çok iyi okullarda okumuş, erken yaşta entelektüel çevrelere girmiş iki gençti. Fakat bu zekâ, ahlaki bir olgunluğa dönüşmemişti. Nietzsche’nin “üstinsan” fikrini çarpık biçimde yorumladıkları, sıradan insanların bağlı olduğu kuralların kendilerini bağlamadığına inandıkları sıkça anlatılır. Bu nedenle dava, zekâ, sınıf ayrıcalığı, ahlak ve suç psikolojisi tartışmasına dönüştü.

Kurban olarak Loeb’in uzaktan akrabası ve komşusu olan Bobby Franks’i seçtiler. Franks okuldan dönerken arabalarına alındı. Daha sonra öldürüldü, cesedi önceden belirledikleri bir yere bırakıldı. İkili, cinayeti gizlemek için aileden fidye istemeyi de planlamıştı. Ama “kusursuz” sandıkları plan çok basit bir iz yüzünden çöktü: Leopold’un olay yerinde bulunan özel gözlükleri soruşturmanın yönünü değiştirdi.

Davanın bir başka önemli ismi ünlü Avukat Clarence Darrow oldu. Darrow, Amerikan hukuk tarihinin en tanınmış savunma avukatlarından biriydi. Leopold ve Loeb’i savunurken onların suçsuz olduğunu değil, idam edilmemeleri gerektiğini savundu. Bu dava, ölüm cezası tartışmaları açısından da büyük yankı uyandırdı. Darrow’un uzun savunması, cezanın intikam değil adalet olması gerektiği fikri üzerine kuruldu.

Sonuçta Leopold ve Loeb idam edilmedi; ömür boyu hapis ve ek cezalar aldılar. Loeb 1936’da hapishanede başka bir mahkûm tarafından öldürüldü. Leopold ise yıllar sonra şartlı tahliyeyle serbest kaldı, Porto Riko’ya yerleşti ve 1971’de öldü. Ancak işledikleri suç, Amerikan kamuoyunda uzun süre “yüzyılın suçu” olarak anıldı.

Leopold ve Loeb davası, zenginlik ve eğitimle ahlakın aynı şey olmadığını, zekânın vicdan olmadan korkunç bir araca dönüşebileceğini gösterdi. “Kusursuz cinayet” saplantısıyla başlayan plan, sonunda Amerikan hukuk, medya ve suç psikolojisi tarihinin en karanlık dosyalarından birine dönüştü.

1947 – İlber Ortaylı doğdu; Osmanlı tarihini akademiden televizyon ekranlarına taşıyan büyük tarihçi dünyaya geldi

21 Mayıs 1947’de Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden İlber Ortaylı, Avusturya’nın Bregenz kentinde doğdu. Kırım Tatarı bir ailenin çocuğuydu. Ailesi, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da bulunan göçmen ailelerdendi; Ortaylı çocuk yaşta Türkiye’ye geldi. Bu çok kültürlü başlangıç, onun ileride tarih, dil, coğrafya ve imparatorluklar üzerine kuracağı geniş bakışın da ilk zeminlerinden biri oldu.

İlber Ortaylı’nın eğitim hayatı, onun neden sıradan bir tarihçi olmadığını açıkça gösterir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde tarih eğitimi aldı; Viyana ve Chicago gibi merkezlerde çalışmalar yaptı. Halil İnalcık gibi büyük tarihçilerin etkisiyle Osmanlı tarihi, kurumlar tarihi, şehir tarihi, hukuk tarihi ve imparatorluklar meselesi üzerine yoğunlaştı. Onun tarihçiliğinde arşiv bilgisinin yanı sıra dil, coğrafya, hukuk, diplomasi, mimari ve gündelik hayat bilgisi de iç içe geçer.

Ortaylı’yı Türkiye’de özel kılan şeylerden biri, akademik tarihçiliği geniş kitlelere taşıyabilmesiydi. Osmanlı İmparatorluğu’nu yalnız padişahlar ve savaşlar üzerinden değil; şehirler, kurumlar, millet sistemi, hukuk düzeni, bürokrasi, diplomasi, dil ve kültür üzerinden anlattı. “İmparatorluk” kavramını Türkiye’de popüler tarih diline güçlü biçimde sokan isimlerden biri oldu. Osmanlı’yı ne kör bir nostaljiyle yüceltti ne de kaba bir reddiye ile geçiştirdi; fakat yer yer sert, kendinden emin ve tartışmalı yorumlarıyla kamuoyunda güçlü bir tarih otoritesine dönüştü.

Akademik kariyerinde Ankara Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi gibi kurumlarda dersler verdi. Topkapı Sarayı Müzesi başkanlığı yaptı; bu görev onun kültürel miras yöneticisi olarak da önemli bir rol üstlendiğini gösterdi. Topkapı Sarayı gibi Osmanlı tarihinin en yoğun hafıza mekânlarından birinde çalışması, Ortaylı’nın tarihçiliğinin mekânla, belgeyle ve somut kültür mirasıyla bağını güçlendirdi.

Geniş okur kitlesi onu özellikle kitapları, söyleşileri ve televizyon programlarıyla tanıdı. İmparatorluğun En Uzun YüzyılıOsmanlı’yı Yeniden KeşfetmekGazi Mustafa Kemal AtatürkTürklerin TarihiEski Dünya Seyahatnamesi gibi kitapları, farklı kuşaklardan okurların tarih merakını besledi. Ortaylı’nın dili bazen akademik, bazen sohbet havasında, bazen de iğneleyici ve öğretici bir tondaydı. Bu üslup, onu geniş kamuoyunun da takip ettiği bir entelektüel haline getirdi.

Onun en dikkat çekici özelliklerinden biri de çok dilli olmasıydı. Osmanlı tarihini anlamak için yalnız Türkçe bilmenin yetmeyeceğini; Arapça, Farsça, Rusça, Balkan dilleri, Batı dilleri ve klasik metinlerle temas kurmanın önemini sık sık vurguladı. Bu tavrı, Türkiye’de tarih meraklılarına önemli bir ders bıraktı: Tarih, yalnızca ezberlenecek olaylar dizisi değildir; dil, kaynak, coğrafya ve karşılaştırmalı düşünme işidir.

İlber Ortaylı aynı zamanda popüler kültürde de kendine özgü bir figüre dönüştü. Sert çıkışları, gençlere “dil öğrenin, gezin, okuyun” diye yaptığı uyarılar, televizyon programlarında verdiği nükteli cevaplar ve bazen tahammülsüz görünen ama bilgiye saygı isteyen tavrı, onu sosyal medyada da çok konuşulan bir karakter haline getirdi. Bu durumun iyi tarafı, tarih merakını yaymasıydı; zayıf tarafı ise bazen Ortaylı’nın ciddi akademik birikiminin, esprili çıkışlarının gölgesinde kalmasıydı.

13 Mart 2026’da hayatını kaybeden İlber Ortaylı, ardında Türkiye’de tarih konuşma biçimini etkileyen güçlü bir kamusal figür mirası bıraktı. Onu önemli yapan şey, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini geniş bir medeniyet, dil ve kurumlar perspektifiyle anlatabilmesiydi. 21 Mayıs 1947 bu yüzden yalnızca bir tarihçinin doğum günü değildir; Türkiye’de akademik tarihçiliğin geniş kitlelerle buluşacağı büyük bir entelektüel sesin doğduğu gündür.

1960 – Harp Okulu öğrencileri sessiz bir yürüyüş yaptı; 27 Mayıs’a giden yolda ordu içindeki huzursuzluk görünür oldu

21 Mayıs 1960’ta Kara Harp Okulu öğrencileri, Ankara’da hükümet aleyhine sessiz bir yürüyüş yaptı. Bu olay, 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinden sadece altı gün önce yaşandı ve dönemin siyasal geriliminin ordu içindeki genç subay adaylarına kadar yayıldığını açık biçimde gösterdi.

1950’lerin sonuna gelindiğinde Türkiye’de Demokrat Parti iktidarı ile muhalefet arasındaki gerilim sertleşmişti. Ekonomik sıkıntılar, basına yönelik baskılar, üniversite olayları, CHP’ye yönelik siyasi gerilimler ve özellikle Tahkikat Komisyonu’nun kurulması, ülkede büyük bir kriz havası oluşturdu. İstanbul ve Ankara’daki öğrenci gösterileri, polis müdahaleleri ve sokak olayları, iktidar-muhalefet çekişmesini devlet krizi haline getirdi.

Bu atmosferde Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü sembolik olarak çok ağırdı. Çünkü askerî okul öğrencileri, normal şartlarda siyasi gösterinin parçası olmaması gereken bir kesimdi. Onların sokağa çıkması, ordu içindeki rahatsızlığın da görünür hale geldiği anlamına geliyordu. Yürüyüşün sessiz olması da önemlidir. Sloganlı, taşkın bir kalabalık görüntüsünden çok, disiplinli ama açıkça siyasi mesaj taşıyan bir hareketti.

Yürüyüş, Ankara’da Harp Okulu öğrencilerinin toplu halde hareket etmesiyle gerçekleşti. Öğrenciler hükümeti protesto eden bir tavır sergiledi. Dönemin iktidarı açısından bu, sıradan bir öğrenci eylemi olarak görülemezdi; çünkü askerî hiyerarşinin en genç kadroları bile artık siyasi krizin içine çekilmişti. 27 Mayıs’a giden süreçte bu yürüyüş, ordudaki darbeci eğilimlerin tabanda da karşılık bulduğunu gösteren işaretlerden biri olarak yorumlandı.

Burada dikkatli olmak gerekir: 21 Mayıs yürüyüşünü tek başına 27 Mayıs’ın sebebi gibi anlatmak doğru olmaz. Darbe hazırlıkları ordu içinde daha önce başlamıştı; farklı rütbelerdeki subaylar arasında örgütlenmeler ve temaslar vardı. Fakat Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü, yaklaşan müdahalenin kamuoyuna yansıyan en çarpıcı belirtilerinden biri oldu. Başka bir deyişle bu olay, krizi başlatmadı; zaten büyümüş olan krizin artık saklanamaz hale geldiğini gösterdi.

Altı gün sonra, 27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Demokrat Parti iktidarı devrildi, Başbakan Adnan Menderes ve hükümet üyeleri tutuklandı. Ardından Yassıada yargılamaları, idamlar, 1961 Anayasası ve Türkiye siyasetinde uzun süre etkili olacak askerî vesayet dönemi geldi.

1971 – Sahnede başlayan hayatı Yeşilçam’a uzanan, Türk tiyatrosunun usta ismi Avni Dilligil hayatını kaybetti

21 Mayıs 1971’de Türk tiyatro ve sinema oyuncusu Avni Dilligil hayatını kaybetti. 1908’de Hayfa’da doğan Dilligil, Cumhuriyet döneminin önemli sahne sanatçılarından biri olarak yetişti; tiyatro oyunculuğu, yönetmenlik ve sinema oyunculuğuyla Türk sanat hayatında iz bıraktı.

Avni Dilligil, genç yaşta sahneye ilgi duydu ve İstanbul Şehir Tiyatroları çevresinde yetişti. O dönemde tiyatro, bugünkü gibi televizyon ve dijital eğlence dünyasının gölgesinde değildi; şehir kültürünün önemli sanat alanlarından biriydi. Oyuncular sahne disiplini, diksiyon, beden kullanımı ve repertuvar kültürüyle yetişen sanat emekçileriydi. Dilligil bu geleneğin güçlü temsilcilerindendi.

Zamanla kendi tiyatro topluluklarını da kurdu. Dilligil Tiyatrosu adı, özellikle gezici ve özel tiyatro geleneği içindeydi. Türkiye’de özel tiyatroların ayakta kalması kolay değildi; salon bulmak, oyuncu kadrosu oluşturmak, turneye çıkmak, seyirciyi ikna etmek ve ekonomik olarak yaşamak ciddi mücadele gerektiriyordu. Avni Dilligil, bu mücadelenin içinden gelen sahne insanlarından biriydi.

Sinema tarafında ise özellikle Yeşilçam’ın üretken döneminde çok sayıda filmde rol aldı. Onu kimi zaman baba, kimi zaman otorite figürü, kimi zaman kötü adam, kimi zaman yan karakter olarak gördük. Yeşilçam’da tiyatro kökenli oyuncuların ayrı bir ağırlığı vardı; çünkü ses kullanımı, jest, mimik ve dramatik yoğunluk açısından sahne eğitimi sinemaya güçlü bir zemin sağlıyordu. Dilligil de bu kuşağın temsilcilerindendi.

Avni Dilligil’in ailesi de sanat dünyasıyla iç içedir. Çocukları Çiçek DilligilAliye RonaRenan Fosforoğlu gibi isimlerle akrabalık ve sanat çevresi üzerinden anılan geniş bir tiyatro-sinema hafızasının parçası oldu. Özellikle oğlu Çetin Dilligil ve ailesinden gelen sanatçılar, Dilligil adını Türk tiyatrosunda sonraki kuşaklara taşıdı.

Onun hayatı, Türkiye’de tiyatro ile sinemanın birbirini nasıl beslediğini gösterir. Sahne, oyuncuya disiplini ve karakter kurmayı öğretir; sinema ise o oyuncuyu daha geniş kitlelere taşır. Avni Dilligil’in kariyeri bu iki alan arasında kurulmuş uzun bir köprüdür.

1972 – Michelangelo’nun Pietà heykeline saldırıldı; Rönesans başyapıtı çekiç darbeleriyle parçalandı

21 Mayıs 1972’de Vatikan’daki Aziz Petrus Bazilikası’nda, sanat tarihinin en ünlü eserlerinden biri olan Michelangelo’nun Pietà heykeline saldırı düzenlendi. Macar asıllı Avustralyalı jeolog Laszlo Toth, elindeki çekiçle heykelin üzerine atladı ve esere art arda darbeler indirdi. Reuters, Toth’un Aziz Petrus Bazilikası’nda korkuluğu aşarak Pietà’ya 12 çekiç darbesi vurduğunu ve Rönesans başyapıtına ağır zarar verdiğini aktarır.

Pietà, Michelangelo’nun genç yaşta yaptığı en büyük eserlerinden biridir. Heykel, çarmıhtan indirilen İsa’nın cansız bedenini kucağında tutan Meryem’i gösterir. Mermerden yapılmış olmasına rağmen, kumaş kıvrımları, yüzlerdeki acı, bedenlerin ağırlığı ve annenin sessiz yas duygusu olağanüstü bir incelikle işlenmiştir. Sanat tarihinde Pietà, bir dinî sahne olmanın ötesinde; acının, merhametin ve heykel sanatındaki teknik ustalığın zirvelerinden biri sayılır.

Laszlo Toth saldırı sırasında kendisini İsa olarak gördüğünü söyleyen psikolojik sorunlu bir kişiydi. Çekiç darbeleri Meryem’in yüzüne, koluna ve burnuna ciddi zarar verdi. Heykelden kopan parçalar bazilika zeminine saçıldı. O an orada bulunan bazı ziyaretçiler, kopan mermer parçalarını hatıra gibi toplamaya çalıştı; daha sonra parçaların iadesi için çağrı yapıldı. Bazı parçalar geri getirildi, bazıları ise hiçbir zaman bulunamadı.

Saldırıdan sonra Vatikan büyük bir restorasyon süreci başlattı. Bu süreç sanat tarihinin en hassas restorasyon çalışmalarından biri oldu. Michelangelo’nun elinden çıkmış bir başyapıtın ruhunu bozmadan onarmak gerekiyordu.

Bu saldırı müze ve ibadet mekânı güvenliği açısından da büyük sonuç doğurdu. Pietà, restorasyondan sonra kurşun geçirmez camın arkasına yerleştirildi. Bugün ziyaretçiler eseri hâlâ görebilir; fakat artık ona eskisi kadar yaklaşamaz. Bu mesafe, modern çağda sanat eserlerinin hem halka açık hem de korunmak zorunda olduğunu hatırlatan acı bir sonuçtur.

1991 – Rajiv Gandhi öldürüldü; Hindistan siyaseti seçim meydanında bombayla sarsıldı

21 Mayıs 1991’de Hindistan’ın eski başbakanı Rajiv Gandhi, Tamil Nadu eyaletindeki Sriperumbudur kasabasında düzenlenen seçim mitingi sırasında öldürüldü. Suikast, Sri Lankalı Tamil ayrılıkçı örgütü LTTE / Tamil Kaplanları bağlantılı bir kadın intihar saldırganı tarafından gerçekleştirildi.

Rajiv Gandhi, Hindistan’ın en güçlü siyasi hanedanlarından birinin üyesiydi. Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun torunu, eski başbakan İndira Gandhi’nin oğluydu. Aslında siyasete girmek için yetiştirilmiş bir isim değildi; pilotluk yapmıştı. Ancak kardeşi Sanjay Gandhi’nin 1980’de ölmesi ve annesi İndira Gandhi’nin 1984’te kendi korumaları tarafından öldürülmesi, Rajiv Gandhi’yi hızla siyasetin merkezine taşıdı. 40 yaşında başbakan oldu ve Hindistan tarihinin en genç başbakanlarından biri olarak göreve başladı.

Başbakanlığı döneminde teknoloji, telekomünikasyon, eğitim ve ekonomik modernleşme başlıklarıyla anıldı. Hindistan’ı daha genç, daha teknik ve daha dışa açık bir çizgiye taşımaya çalıştı. Fakat iktidarı aynı zamanda yolsuzluk iddiaları, etnik çatışmalar, Pencap krizi, Keşmir sorunu ve Sri Lanka’daki iç savaşa müdahale gibi ağır meselelerle gölgelendi.

Suikastın arka planında özellikle Sri Lanka meselesi vardı. Hindistan, 1987’de Sri Lanka hükümetiyle anlaşarak adaya Hindistan Barış Gücü’nü göndermişti. Ama bu güç, kısa sürede Tamil Kaplanları’yla çatışmaya girdi. LTTE, Rajiv Gandhi’yi kendi mücadelesine ihanet eden ve Tamil hareketine karşı askerî güç kullanan lider olarak görüyordu. Rajiv Gandhi 1991 seçimlerinde yeniden iktidara gelebilecek güçlü adaylardan biriydi; bu da örgüt açısından onu hedef haline getirdi.

21 Mayıs gecesi Rajiv Gandhi, Sriperumbudur’da kalabalığın arasına girdi. Saldırgan kadın, kaynaklarda Dhanu takma adıyla da geçen Kalaivani Rajaratnam, Gandhi’ye yaklaşarak onu selamlamak ister gibi davrandı. Ardından eğilerek ayaklarına dokunur gibi yaptığı sırada üzerindeki patlayıcı düzeneği infilak ettirdi. Patlamada Rajiv Gandhi, saldırgan ve çevredeki çok sayıda kişi öldü. Olayla ilgili kayıtlarda saldırının saat 22.10 civarında gerçekleştiği ve Gandhi dışında en az 14 kişinin daha hayatını kaybettiği aktarılır.

Suikast Hindistan’da büyük bir şok yarattı. Nehru-Gandhi ailesi, daha önce İndira Gandhi suikastıyla sarsılmıştı; şimdi o ailenin bir başka başbakanı daha öldürülmüştü. Rajiv Gandhi’nin ölümü, Hindistan seçim sürecini de doğrudan etkiledi. Kongre Partisi büyük bir sempati dalgası yakaladı; seçimlerden sonra hükümeti kurdu ve P. V. Narasimha Rao başbakan oldu.

Bu cinayet, LTTE için de uzun vadede ağır sonuçlar doğurdu. Hindistan örgüte karşı çok daha sert bir tutum aldı; LTTE Hindistan’da yasaklandı ve uluslararası alanda meşruiyet kaybına uğradı. Daha sonraki yıllarda bazı LTTE temsilcileri suikastı “trajik bir hata” olarak niteleyecek, ancak bu ifade Rajiv Gandhi’nin öldürülmesinin Güney Asya siyasetindeki kalıcı etkisini ortadan kaldırmayacaktı.

1994 – Hac’da şeytan taşlama sırasında izdiham çıktı; Mina’da yüzlerce hacı hayatını kaybetti

1994 Hac faciası, Mekke yakınlarındaki Mina bölgesinde, hac ibadetinin en kalabalık ve en riskli ritüellerinden biri olan şeytan taşlama sırasında meydana geldi. Hacılar, Cemarat bölgesinde sembolik olarak şeytanı taşlamak için aynı güzergâhlara yönelince büyük bir kalabalık baskısı oluştu. Kalabalığın sıkışması, düşenlerin kalkamaması ve panik, kısa sürede ölümcül bir izdihama dönüştü.

Ölü sayısı kaynaklara göre değişir. Bazı Türkçe listelerde “yedisi Türk olmak üzere 185 hacı öldü” bilgisi yer alır. Ancak uluslararası kaynakların büyük bölümü 1994 Mina izdihamında en az 269 ya da yaklaşık 270 hacının öldüğünü aktarır.

Bu tür faciaların temelinde, kalabalığın dar geçitlere, köprülere ve belirli zaman aralıklarına aynı anda yönelmesi vardır. Hac, dünyanın en büyük insan hareketlerinden biridir. Milyonlarca insanın aynı günlerde, aynı kutsal mekânlarda, aynı ibadet sırasını takip etmesi, kalabalık yönetimini hayati bir güvenlik meselesi haline getirir. 1994’teki faciada da Cemarat Köprüsü ve çevresindeki yoğunluğun, hareket yönlerinin kesişmesinin ve panik dalgasının ölümleri artırdığı aktarılır.

Şeytan taşlama ritüeli, Hz. İbrahim’in şeytanın vesvesesine karşı direnişini sembolize eder. Hacılar Mina’da belirlenen noktalara taş atarak bu sembolik ibadeti yerine getirir. Fakat ritüelin aynı zaman aralığında çok büyük kitleler tarafından yapılması, tarih boyunca defalarca izdiham tehlikesi doğurmuştur. 1990, 1994, 1998, 2001, 2004, 2006 ve 2015 yıllarında Mina ve Cemarat çevresinde yaşanan facialar, Hac organizasyonunda kalabalık güvenliği meselesinin ne kadar kritik olduğunu gösterdi.

1994 faciasından sonra Suudi makamları Cemarat bölgesindeki düzenlemeleri geliştirmeye çalıştı. Köprülerin genişletilmesi, giriş-çıkış akışlarının ayrılması, katlı sistemler, zamanlama kontrolleri ve güvenlik önlemleri sonraki yıllarda gündeme geldi. Ancak sonraki facialar, yalnız inşaat genişletmenin yetmediğini; yönlendirme, zaman planlaması, hacı eğitimi, acil müdahale ve kalabalık psikolojisinin birlikte yönetilmesi gerektiğini gösterdi.

1996 – Selçuk Parsadan Altınoluk’ta yakalandı; örtülü ödenek skandalı Türkiye’nin gündemine oturdu

21 Mayıs 1996’da dönemin en çok konuşulan dolandırıcılık skandallarından birinin baş aktörü olan Selçuk Parsadan, Balıkesir’in Altınoluk beldesinde yakalandı. Parsadan’ın adı, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’i telefonla kandırarak Başbakanlık örtülü ödeneğinden para almasıyla Türkiye gündemine yerleşmişti. Bu olay, 1990’lar Türkiye’sinin hem siyasi dağınıklığını hem de devletin en hassas kaynaklarından biri olan örtülü ödeneğin nasıl denetlendiği sorusunu görünür hale getirdi.

Olayın merkezinde akıl almaz bir telefon dolandırıcılığı vardı. Selçuk Parsadan, 2 Kasım 1995’te emekli Orgeneral Necdet Öztorun’un sesini taklit ederek Başbakan Tansu Çiller’i aradı. Kendisini Öztorun gibi tanıttı ve “Kemalistler Derneği” adlı bir oluşum için para gerektiğini söyledi. Ertesi gün istenen para Başbakanlık örtülü ödeneğinden Parsadan’ın hesabına yatırıldı. Olayla ilgili anlatımlarda tutar genellikle 5,5 milyar lira olarak geçer.

Skandalı büyüten şey dolandırıcılığın miktarı değildi. Asıl şaşırtıcı olan, devletin en kapalı ve hassas harcama kalemlerinden biri olan örtülü ödenekten böyle bir telefon görüşmesiyle para çıkarılabilmesiydi. Örtülü ödenek, normalde devlet güvenliği, istihbarat ve kamu yararı gerekçesiyle ayrıntıları açıklanmayan harcamalar için kullanılır. Bu yüzden denetimi sınırlı, siyasi sorumluluğu yüksek bir alandır.

Selçuk Parsadan sıradan bir dolandırıcı değildi; dönemin deyimiyle “yüksek çevreleri kandırabilen” bir figürdü. Ses taklidi, güven telkin etme, siyasi atmosferi okuma ve karşısındaki kişinin zaafını kullanma becerisiyle hareket etti. Türkiye’de askerî bürokrasinin, laiklik tartışmalarının ve siyasi kutuplaşmanın çok güçlü olduğu bir dönemde, “Kemalistler Derneği” gibi bir gerekçe kullanması tesadüf değildi. Parsadan, dönemin hassasiyetlerini dolandırıcılık malzemesine çevirdi.

Olay ortaya çıkınca büyük bir siyasi skandal patladı. Çünkü Başbakan’ın bu şekilde kandırılmış olması, kişisel bir zaaftan ziyade, devlet işleyişindeki güvenlik açığı olarak görüldü. Muhalefet, basın ve kamuoyu bu paranın nasıl ve hangi prosedürle ödendiğini sorguladı. Çiller cephesi ise paranın devletin güvenliğiyle ilgili amaçlarla kullanıldığı savunmasını yaptı; fakat Parsadan’ın dolandırıcılık hikâyesi kamuoyunda çok daha güçlü bir etki yarattı.

Emniyetin olayı öğrenmesinin ardından Parsadan’ın Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Altınoluk beldesinde gizlendiği belirlendi. 21 Mayıs 1996’da burada yakalandı. Bu yakalanma, haftalardır Türkiye’nin konuştuğu skandalın en somut görüntüsü oldu. Örtülü ödeneği dolandırdığı iddia edilen kişi artık polis tarafından ele geçirilmişti.

Parsadan daha sonra yargılandı ve kamuoyunda “örtülü ödenek dolandırıcısı” olarak anıldı. Olay, Türkiye siyasi tarihindeki en tuhaf skandallardan biri olarak kaldı. Çünkü işin içinde bir yanda başbakanlık makamı, bir yanda askerî bürokrasi adı kullanılarak yapılan sahte bir telefon görüşmesi, bir yanda denetimi kapalı örtülü ödenek ve diğer yanda usta bir dolandırıcı vardı.

Selçuk Parsadan olayı, 1990’lar Türkiye’sinde devlet ciddiyetinin, siyasi güvenlik reflekslerinin ve kamu parasının denetiminin nasıl tartışmalı hale geldiğini gösteren ibretlik bir skandaldır. Bir telefonla devletin en gizli kasalarından para çıkarılabilmesi, o dönemin siyaset ve bürokrasi iklimini anlatan en çarpıcı örneklerden biri olarak hafızaya kazındı.

1997 – Refah Partisi için kapatma davası açıldı; 28 Şubat sürecinin hukuk cephesi başladı

21 Mayıs 1997’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SavaşRefah Partisi’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. Gerekçe, partinin “laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği” iddiasıydı.

Bu dava, sıradan bir parti kapatma başvurusu değildi. Çünkü Refah Partisi o sırada Türkiye’nin en güçlü siyasi aktörlerinden biriydi. Necmettin Erbakan liderliğindeki parti, 1995 genel seçimlerinden birinci çıkmış; 1996’da Doğru Yol Partisi ile Refahyol Hükümeti’ni kurmuştu. Yani kapatılması istenen parti, hem Meclis’te temsil edilen bir partiydi hem de başbakanın partisi ve iktidarın büyük ortağıydı.

Davanın arka planında 28 Şubat süreci vardı. 28 Şubat 1997’de yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısından sonra laiklik, irtica, başörtüsü, imam hatipler, tarikatlar ve din-siyaset ilişkisi Türkiye’nin ana gündemi haline gelmişti. Askerî ve sivil bürokrasi, Refah Partisi’nin devletin laik yapısını zorladığını savunuyordu. Refah çevresi ise bunun seçilmiş hükümete ve muhafazakâr topluma karşı yürütülen bir baskı süreci olduğunu düşünüyordu.

Vural Savaş’ın açtığı dava, bu siyasi gerilimi doğrudan hukuk zeminine taşıdı. İddianamede Refah Partisi yöneticilerinin konuşmaları, parti faaliyetleri ve bazı yerel yönetim uygulamaları delil olarak gösterildi. Başörtüsü serbestliği, çok hukukluluk tartışmaları, “adil düzen” söylemi ve bazı parti mensuplarının laiklik karşıtı kabul edilen açıklamaları davanın temel başlıkları arasındaydı.

Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. Kararda, partinin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği kabul edildi. Necmettin Erbakan’ın da aralarında bulunduğu bazı parti yöneticilerine siyasi yasak getirildi.

Refah Partisi’nin kapatılması Türkiye siyasetinde yeni bir dönemi başlattı. Refah çizgisi Fazilet Partisi ile devam etti; Fazilet’in de kapatılmasından sonra hareket iki ana yola ayrıldı. Bir tarafta Saadet Partisi, diğer tarafta ise Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi ortaya çıktı. Bu yüzden Refah davası, 1990’larla beraber, 2000’ler Türkiye siyasetinin de kurucu kırılmalarından biridir.

Davanın uluslararası hukuk boyutu da önemlidir. Refah Partisi kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. AİHM, daha sonra Refah Partisi’nin kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olmadığına karar verdi. Bu karar, Türkiye’deki parti kapatma davaları içinde AİHM tarafından istisnai biçimde meşru görülen örneklerden biri olarak ayrıca tartışıldı.

2000 – Aşk romanlarının üretken kraliçesi Barbara Cartland öldü; pembe kapaklı romantizmi küresel bir endüstriye çevirdi

21 Mayıs 2000’de İngiliz yazar Barbara Cartland hayatını kaybetti. Cartland, özellikle romantik aşk romanlarıyla tanındı ve 20. yüzyılın en üretken popüler yazarlarından biri olarak dünya yayıncılık tarihine geçti. Onu önemli yapan şey, edebî derinlikten çok üretim gücü, okur sezgisi ve aşk romanını dev bir ticari türe dönüştürmesidir.

Barbara Cartland 1901’de İngiltere’de doğdu. Genç yaşta gazeteciliğe ve yazarlığa yöneldi. İlk romanı Jigsaw 1920’lerde yayımlandı ve kısa sürede popülerlik kazandı. Daha sonra aristokrat çevreler, masum genç kadınlar, güçlü erkek karakterler, yanlış anlaşılmalar, imkânsız görünen aşklar ve mutlu sonlarla örülü kendine özgü romantik anlatı formülünü oluşturdu.

Cartland’ın romanları genellikle yüksek edebiyat kategorisinde değerlendirilmedi; hatta eleştirmenler tarafından çoğu zaman fazla kalıplaşmış, süslü ve gerçeklikten uzak bulunarak küçümsendi. Ama burada dürüst olmak gerekir: Cartland’ın başarısı eleştirmenleri memnun etmekte değil, okurunu tanımaktaydı. O, milyonlarca okurun gündelik hayatın sertliğinden kaçıp güvenli, temiz, romantik ve mutlu sonlu bir dünyaya girmek istediğini çok iyi gördü.

Yazarlık temposu neredeyse efsaneleşti. Yüzlerce roman yazdı; bazı yıllarda onlarca kitap yayımladı. Guinness rekorlarına giren üretkenliğiyle anıldı. Romanlarının toplam satışının yüz milyonlarla ifade edilmesi, onun başlı başına bir yayıncılık fenomeni olduğunu gösterir. Cartland, aşk romanının tekrar eden kalıplarla da devasa bir okur kitlesi yaratabileceğini kanıtladı.

Onun dünyası çoğu zaman pembe giysiler, aristokrat salonlar, masumiyet vurgusu, romantik fedakârlık ve ahlaki netlik üzerine kuruluydu. Bu nedenle modern okur için yer yer eski, sınıfsal olarak sorunlu ve fazla masalsı görünebilir. Ama tam da bu masalsı yapı, onun markasıydı. Barbara Cartland romanlarında aşk, çoğu zaman karmaşık psikolojik bir çatışmadan çok, temiz kalpli kahramanın sonunda ödüllendirildiği bir kader düzeni gibi işler.

Cartland’ın kamuoyu önündeki kişiliği de kitapları kadar dikkat çekiciydi. Pembe kıyafetleri, gösterişli tarzı, aristokrat çevrelerle ilişkisi ve açık sözlü muhafazakâr tavrıyla İngiliz magazin kültürünün de tanınan figürlerinden biri oldu. Ayrıca Prenses Diana’nın üvey büyükannesi olması, adını edebiyat dışındaki popüler hafızaya da taşıdı.

Barbara Cartland, aşk romanını hafif görülen bir tür olmaktan çıkarıp dev bir okur ekonomisine dönüştüren figürlerden biridir. Edebî değeri tartışılabilir; ama popüler kültürdeki etkisi tartışılamaz. O, milyonlarca okura pembe kapakların ardında güvenli bir romantik dünya sundu ve aşk romanının küresel yayıncılıkta ne kadar büyük bir güç olabileceğini gösterdi.

2004 – Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldı; güvenlik yargısında tartışmalı bir dönem kapandı

21 Mayıs 2004’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa değişikliğini ve buna bağlı düzenlemeleri onayladı; Türkiye’de Devlet Güvenlik Mahkemeleri, kısa adıyla DGM’ler kaldırıldı. Bu karar, Türkiye’nin yakın hukuk tarihinde önemli bir dönemeçtir. Çünkü DGM’ler yıllarca terör, devlet güvenliği, örgütlü suçlar ve düşünce/ifade davalarıyla birlikte anılmış; adil yargılanma hakkı, askerî üyeler, siyasi davalar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları nedeniyle yoğun biçimde tartışılmıştı.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kökeni 1970’lere uzanır. Türkiye’de devletin iç ve dış güvenliğine karşı suçlara bakmak üzere özel mahkemeler kurulması fikri, özellikle siyasal şiddetin arttığı dönemlerde gündeme geldi. 1980 darbesinden sonra DGM’ler daha kalıcı ve etkili bir yapıya dönüştü. Bu mahkemeler, özellikle 1980’ler ve 1990’larda terörle mücadele, Kürt meselesi, sol örgütler, İslamcı yapılar, yayınlar, gazeteciler, yazarlar ve siyasi davalarla birlikte anıldı.

DGM’leri tartışmalı yapan en önemli noktalardan biri, yapılarında uzun süre askerî hâkim bulunmasıydı. Bu durum, sivillerin yargılandığı davalarda mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi itirazlara yol açtı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Türkiye aleyhine verdiği bazı kararlarda DGM’lerin yapısını adil yargılanma hakkı açısından sorunlu buldu. Bu baskı sonucunda 1999’da DGM’lerdeki askerî hâkim uygulaması kaldırıldı; ancak mahkemelerin varlığı tartışma konusu olmaya devam etti.

2000’li yılların başında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyum süreci hızlanınca, DGM’ler yeniden gündeme geldi. AB standartları, özel yetkili güvenlik mahkemelerinin yapısını ve siyasi davalardaki rolünü sorguluyordu. Bu nedenle DGM’lerin kaldırılması, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme ve AB’ye uyum adımı olarak sunuldu.

DGM’lerin kaldırılmasıyla bu mahkemelerde görülen davalar ağır ceza mahkemelerine devredildi. Fakat bu, güvenlik yargısı tartışmasının tamamen bittiği anlamına gelmedi. Daha sonraki yıllarda özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve terörle mücadele mahkemeleri üzerinden benzer tartışmalar devam etti. Yani DGM tabelası kalktı; ancak devlet güvenliği ile özgürlükler arasındaki gerilim Türkiye hukuk sisteminin ana meselelerinden biri olmayı sürdürdü.

2006 – Karadağ bağımsızlık için sandığa gitti; Yugoslavya’nın son bağı da koptu

21 Mayıs 2006’da Karadağ, Sırbistan ile oluşturduğu devlet birliğinden ayrılıp ayrılmamak için referanduma gitti. Bu referandum, Balkanlar’ın 20. yüzyıl sonundaki büyük çözülme sürecinin son halkalarından biriydi. Yugoslavya’nın dağılması 1990’larda savaşlarla, katliamlarla ve büyük siyasi krizlerle beraber yaşanmıştı; Karadağ’ın bağımsızlık oylaması ise görece barışçıl ama son derece kritik bir eşikte yapıldı.

Referandumun sorusu açıktı: Karadağ bağımsız ve uluslararası hukuk kişiliğine sahip bir devlet olsun mu? Avrupa Birliği, sonucun geçerli sayılması için yalnız basit çoğunluğu yeterli görmedi; yüzde 55 evet eşiği koydu. Bu nedenle referandum, çok ince bir sayısal eşik mücadelesi haline geldi.

Sonuç bağımsızlık yanlıları için çok dar ama yeterliydi. Oyların yaklaşık yüzde 55,5’i bağımsızlık lehine çıktı. Bu oran, AB’nin koyduğu yüzde 55 eşiğini yalnızca yarım puan aşmıştı. Referanduma katılım da çok yüksekti; bu durum kararın siyasi ağırlığını artırdı.

Karadağ’ın bağımsızlığı, Yugoslavya sonrası dönemin sembolik kapanışlarından biriydi. Önce Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Makedonya ayrılmış; ardından Sırbistan ile Karadağ, gevşek bir devlet birliği olarak kalmıştı. 2006 referandumuyla bu son bağ da koptu. Karadağ Parlamentosu 3 Haziran 2006’da bağımsızlığı ilan etti; Sırbistan da fiilen ayrı bir devlet olarak yoluna devam etti.

Bu oylamanın Türkiye ve Balkanlar açısından da anlamı vardır. Osmanlı geçmişi, Balkan göçleri, Boşnak, Arnavut, Türk ve Müslüman topluluklarla kurulan tarihsel bağlar nedeniyle Balkanlar’daki her büyük siyasi değişim Türkiye’de de dikkatle izlenir. Karadağ’ın bağımsızlığı, bölgenin haritasını yeniden şekillendiren ama 1990’lardaki savaşlara kıyasla daha kontrollü gerçekleşen bir ayrılma örneği oldu.

2017 – Fenerbahçe EuroLeague şampiyonu oldu; Türk basketbolu Avrupa’nın zirvesine çıktı

21 Mayıs 2017’de Fenerbahçe, İstanbul’daki Sinan Erdem Spor Salonunda oynanan EuroLeague finalinde Yunanistan temsilcisi Olympiakos’u 80-64 yenerek Avrupa şampiyonu oldu. Bu zafer, Türk basketbolu için tarihî bir eşikti. Fenerbahçe, erkek basketbolunda EuroLeague’i kazanan ilk Türk takımı olarak tarihe geçti.

Bu başarı bir gecede gelmedi. Fenerbahçe, Sırp başantrenör Željko Obradović yönetiminde adım adım Avrupa’nın en güçlü takımlarından birine dönüşmüştü. Obradović zaten Avrupa basketbolunun en büyük koçlarından biriydi; Partizan, Joventut, Real Madrid ve Panathinaikos’la kazandığı kupalardan sonra Fenerbahçe’yle de zirveye çıkmak istiyordu. 2017 finali, Obradović’in 9. EuroLeague şampiyonluğu oldu. Bu da onu Avrupa basketbol tarihinin en büyük teknik adamlarından biri olarak daha da yukarı taşıdı.

Fenerbahçe finale gelmeden önce yarı finalde Real Madrid’i 84-75 yenmişti. Olympiakos ise CSKA Moskova’yı son bölümdeki geri dönüşle 82-78 mağlup ederek finale çıkmıştı. Yani finalin bir tarafında ev sahibi avantajını arkasına alan Fenerbahçe, diğer tarafında ise Vassilis Spanoulis liderliğinde büyük maçları oynamayı bilen, dirençli ve tecrübeli Olympiakos vardı.

Finalde Fenerbahçe oyunu baştan sona büyük ölçüde kontrol etti. Savunmada sertlik, hücumda sabır ve tribün desteği birleşince Olympiakos’un ritmi kırıldı. Bogdan Bogdanović ve Nikola Kalinić 17’şer sayıyla öne çıktı. Ekpe Udoh ise attığı 10 sayıyla beraber 9 ribaund, 4 asist ve 5 blokluk performansıyla maçın savunma aklını belirledi. Final Four’un MVP’si seçilen Udoh, Fenerbahçe’nin pota altındaki güvenlik duvarı gibiydi.

Bu zaferi özel yapan şeylerden biri de kupanın İstanbul’da gelmesiydi. Fenerbahçe, kendi ülkesinde, kendi seyircisinin önünde, Avrupa basketbolunun en büyük kupasını kaldırdı. Sinan Erdem’deki atmosfer, yalnız Fenerbahçe taraftarları için değil, Türk basketbol hafızası için de unutulmaz bir geceye dönüştü. Sarı-lacivertli takımın finaldeki 80-64’lük net üstünlüğü, maçın sportif olarak da hak edilmiş bir şampiyonluk olduğunu gösterdi.

Fenerbahçe’nin 2017 kadrosu da Türk basketbol tarihinde özel bir yere yerleşti: Bogdan Bogdanović, Ekpe Udoh, Jan Vesely, Luigi Datome, Nikola Kalinić, Kostas Sloukas, Bobby Dixon/Ali Muhammed, Pero Antić, James Nunnally, Melih Mahmutoğlu, Ahmet Düverioğlu gibi isimlerden oluşan bu yapı hem savunma disiplini hem de hücum çeşitliliğiyle Avrupa standartlarında çok güçlü bir takım haline gelmişti. Obradović’in sistemi, yıldızların bireysel yeteneğini kolektif akılla birleştirdi.

O gece Türk kulüp basketbolu Avrupa’nın en yüksek basamağına çıktı. Efes Pilsen’in Koraç Kupası, Galatasaray’ın EuroCup, Beşiktaş’ın EuroChallenge başarıları daha önce önemli eşiklerdi; fakat EuroLeague şampiyonluğu başka bir seviyedir. Fenerbahçe, Olympiakos’u yenerek yalnız kendi tarihinin değil, Türk basketbolunun da en büyük kulüp zaferlerinden birine imza attı.

2019 – Maden ve Demiryol filmlerinin yönetmeni Yavuz Özkan öldü; toplumsal gerçekçi sinemanın güçlü isimlerinden biri aramızdan ayrıldı

21 Mayıs 2019’da Türk sinemasının önemli yönetmen, senarist ve yapımcılarından Yavuz Özkan hayatını kaybetti. 1942’de Yozgat’ta doğan Özkan, özellikle 1970’lerin sonundan itibaren Türkiye’de işçi sınıfı, sendikal mücadele, toplumsal baskı, kentleşme ve bireyin sistem karşısındaki sıkışmışlığı gibi konuları sinemaya taşıyan yönetmenlerden biri oldu.

Yavuz Özkan’ın sinemadaki asıl çıkışı Maden filmiyle geldi. 1978 yapımı filmde Cüneyt ArkınTarık Akan ve Hale Soygazi başroldeydi. Maden, bir maden ocağında çalışan işçilerin kötü çalışma koşullarını, sendikal bilinçlenmesini ve sömürü düzenine karşı mücadelesini anlatıyordu. Bu film, Yeşilçam’ın yıldız oyuncularını toplumsal gerçekçi bir hikâyenin içine yerleştirmesi bakımından da dikkat çekiciydi. Cüneyt Arkın ve Tarık Akan gibi popüler isimler, emek mücadelesinin parçası olan karakterler olarak karşımıza çıktı.

Özkan’ın bir diğer önemli filmi Demiryol’dur. 1979 yapımı film, demiryolu işçileri ve sendikal mücadele üzerinden dönemin Türkiye’sindeki sınıfsal gerilimi anlatır. Maden ve Demiryol, Yavuz Özkan’ın sinemasında emeğin, örgütlenmenin ve toplumsal adalet arayışının ne kadar merkezî olduğunu gösterir. Bu filmler, 1970’lerin politik atmosferini, işçi hayatının içinden kurmaya çalışan örnekler olarak önemlidir.

1980 darbesi sonrası Türkiye’de siyasal iklim değişince, toplumsal gerçekçi sinema da ağır bir baskı ve dönüşüm sürecine girdi. Yavuz Özkan bir süre Fransa’da yaşadı; sinema çalışmalarına orada da devam etti. Türkiye’ye döndükten sonra daha farklı türlerde ve tonlarda işler yaptı. Yengeç SepetiBir Kadının AnatomisiHayal Kurma Oyunları, Cumhuriyet ve İlk Aşk gibi filmlerinde aile, iktidar, bireysel hesaplaşma ve toplumsal hafıza gibi konulara yöneldi.

Özellikle Yengeç Sepeti, onun sonraki dönem sinemasında ayrı bir yer tutar. Film, aile içindeki bastırılmış hesaplaşmaları, kuşak çatışmasını ve Türkiye toplumunun küçük iktidar ilişkilerini dar bir mekân ve yoğun diyaloglar üzerinden anlatır. Yavuz Özkan’ın sinemasında toplumsal meseleler bazen fabrikada, madende, demiryolunda; bazen de aile sofrasında, ev içinde ve kişisel ilişkilerin geriliminde ortaya çıkar.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.