Günün Tarihi / 17 Haziran
Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü: Toprak kaybolursa hayat da daralır
17 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü olarak kabul edildi. Bu tarih boşuna seçilmedi: 17 Haziran 1994’te, Paris’te Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi kabul edilmişti. Böylece dünya, toprağın bozulması, kuraklık, su kıtlığı ve çölleşme gibi sorunların yalnız bazı ülkelerin değil, bütün insanlığın ortak meselesi olduğunu resmen kabul etmiş oldu.
Çölleşme denince çoğu insanın aklına kum tepeleri ve uçsuz bucaksız çöller gelir. Oysa mesele bundan çok daha geniştir. Verimli toprakların aşırı kullanım, yanlış tarım, ormansızlaşma, iklim değişikliği, plansız şehirleşme ve su kaynaklarının kötü yönetimi nedeniyle üretim gücünü kaybetmesi de çölleşmenin parçasıdır. Yani sorun yalnız Sahra’da, Afrika’da ya da uzak bozkırlarda değildir; Anadolu’da, Akdeniz’de, Marmara’da, tarım yapılan her yerde karşımıza çıkabilir.
Bu yüzden çölleşme, aslında “toprağın yavaş yavaş ölmesi” anlamına gelir. Bir tarlanın eskisi kadar ürün vermemesi, meraların zayıflaması, ormanların yok olması, yeraltı sularının azalması ve köyden kente göçün artması aynı zincirin halkalarıdır. Toprak fakirleştiğinde yalnız çiftçi zarar görmez; gıda fiyatları yükselir, suya erişim zorlaşır, şehirlerde yaşam pahalanır ve doğayla birlikte ekonomi de baskı altına girer.
Kuraklık da artık “bu yıl yağmur az yağdı” diye geçiştirilecek bir konu değildir. Baraj seviyeleri, yeraltı suları, tarım ürünleri, hayvancılık, gıda fiyatları ve şehirlerin içme suyu güvenliği doğrudan bu başlıkla bağlantılıdır. İklim değişikliğiyle birlikte kurak dönemler daha sık, daha uzun ve daha yıkıcı hale geliyor. Bir zamanlar yalnız kırsal bölgelerin meselesi gibi görülen su sorunu, artık büyük şehirlerin de en temel gündemlerinden biri.
Türkiye açısından bugünün özel bir anlamı var. Çünkü Türkiye, iklimi, tarımsal yapısı ve su kaynakları bakımından çölleşme ve kuraklık riskini ciddi biçimde hisseden ülkelerden biri. İç Anadolu’dan Güneydoğu’ya, Ege’den Marmara’ya kadar birçok bölgede toprak kaybı, erozyon, bilinçsiz sulama ve kuraklık tehlikesi konuşuluyor. Kocaeli gibi sanayi, tarım, orman ve kıyı baskısını aynı anda yaşayan şehirlerde ise bu farkındalık günü daha da anlamlı hale geliyor.
17 Haziran’ı önemli kılan şey, toprağın sessizce kaybedilen bir zenginlik olduğunu hatırlatmasıdır. Toprak bir kez bozulduğunda, onu yeniden verimli hale getirmek yıllar, hatta kuşaklar alabilir. Bu yüzden çölleşmeyle mücadele yalnız çevrecilerin değil, çiftçilerin, belediyelerin, sanayicilerin, şehir plancılarının ve şehirde yaşayan herkesin meselesidir.
Bugün yapılacak şey fidan dikmekten ibaret değildir. Suyu tasarruflu kullanmak, tarımda doğru sulama yöntemlerini yaygınlaştırmak, ormanları ve meraları korumak, şehirleri toprağı tamamen betonla boğmayacak şekilde planlamak, sanayi ve tarım politikalarını su gerçeğine göre düşünmek gerekir. Çünkü toprak; sofradaki ekmeğin, içtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın ve gelecek kuşakların hayat güvencesidir.
656 – Hz. Osman öldürüldü, İslam tarihinde ilk büyük iç kırılma başladı
17 Haziran 656’da, İslam tarihinin üçüncü halifesi Osman bin Affan Medine’de öldürüldü. Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den sonra halifelik makamına geçmiş, 644-656 yılları arasında İslam devletini yönetmişti.
Osman bin Affan, Hz. Muhammed’in yakın sahabelerindendi. Aynı zamanda Peygamber’in kızları Rukiyye ve onun vefatından sonra Ümmü Gülsüm ile evlendiği için İslam geleneğinde Zinnreyn, yani “iki nur sahibi” unvanıyla anıldı. Halifeliği döneminde İslam devleti büyük bir coğrafyaya yayıldı; ancak bu genişleme, yönetim sorunlarını ve merkez-taşra gerilimini de artırdı.
Onun döneminin en kalıcı miraslarından biri, Kur’an metninin standartlaştırılması oldu. Farklı bölgelerde okuma ve yazım farklılıkları ortaya çıkınca, Osman bin Affan’ın emriyle Kur’an nüshaları çoğaltıldı ve merkezî bir metin otoritesi oluşturuldu. History of Information, 650-656 yılları arasında Osman bin Affan’ın Kur’an metninin düzenlenip çoğaltılmasını sağladığını ve nüshaların eyaletlere gönderildiğini aktarır.
Fakat halifeliğinin son yılları büyük huzursuzluklarla geçti. Bazı valilerin uygulamaları, akraba kayırmacılığı suçlamaları, ganimet ve yönetim tartışmaları, özellikle Mısır, Kûfe ve Basra gibi merkezlerde tepkileri büyüttü. Bu itirazlar zamanla Medine’ye yönelen bir siyasi krize dönüştü.
656 yılında isyancı gruplar Medine’ye geldi ve Osman bin Affan’ın evini kuşattı. Olaylar başlangıçta siyasi baskı ve istifa talebi biçimindeydi; ancak kriz kontrolden çıktı. Kaynaklarda, evinin kuşatılmasının ardından içeri giren isyancıların Osman bin Affan’ı Kur’an okurken öldürdüğü aktarılır.
Osman bin Affan’ın ölümü, Müslüman toplum içinde iktidar, adalet, biat, isyan ve meşruiyet tartışmalarını derinleştirdi. Ardından Hz. Ali halife seçildi; fakat Osman’ın öldürülmesinin sorumluları ve intikamı meselesi yeni çatışmaları tetikledi.
Bu süreç, İslam tarihinde Birinci Fitne diye anılan iç savaş döneminin kapısını açtı. Cemel Vakası, Sıffin Savaşı ve daha sonra ortaya çıkacak siyasi-mezhebi ayrışmaların köklerinde, 656’daki bu büyük kırılmanın izleri vardır. World History Encyclopedia da Osman’ın öldürülmesini, İslam imparatorluğu içinde etkileri günümüze kadar uzanan bir ayrışmanın başlangıcı olarak değerlendirir.
17 Haziran 656 bu yüzden İslam tarihi açısından çok ağır bir tarihtir. Bir yanda Kur’an nüshalarının çoğaltılmasıyla hatırlanan bir halife vardır; diğer yanda yönetim tartışmaları, isyan ve suikastla açılan büyük bir iç kriz. Osman bin Affan’ın ölümü, İslam dünyasında siyasi birliğin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren ilk büyük dönemeçlerden biri oldu.
1462 – Kazıklı Voyvoda gece baskını yaptı, Fatih’in otağını bulamayınca kaçtı
17 Haziran 1462’de, Eflak Prensi III. Vlad, daha çok bilinen adlarıyla Kazıklı Voyvoda ya da Drakula, Fatih Sultan Mehmed’in ordusuna karşı gece baskını düzenledi. Tarihe Târgoviște Gece Baskını olarak geçen bu saldırının amacı, Osmanlı ordusunu bozmak ve mümkünse doğrudan Fatih Sultan Mehmed’i öldürmekti. Ancak Vlad’ın adamları karanlıkta padişahın otağını bulamadı; baskın kargaşa yaratsa da suikast girişimi başarısız oldu.
Vlad, bugünkü Romanya topraklarında yer alan Eflak’ın prensiydi. “Drakula” adı, bugünkü vampir efsanesinden çok daha eski bir tarihî kök taşır. Babası II. Vlad, Osmanlılara karşı kurulan Ejderha Tarikatı ile ilişkilendirildiği için “Dracul” adıyla anılmıştı; Vlad III için kullanılan “Drăculea” da kabaca “Dracul’un oğlu” anlamına geliyordu. Daha sonra Bram Stoker’ın 1897 tarihli Dracula romanıyla bu ad vampir mitine bağlandı; ama tarihî Vlad’ın asıl ünü, acımasız savaş yöntemlerinden geliyordu.
“Kazıklı Voyvoda” lakabı da buradan gelir. Vlad, düşmanlarını ve kendisine karşı gelenleri kazığa oturtarak öldürtmesiyle ün salmıştı. Bu yöntem yalnız cezalandırma değil, aynı zamanda psikolojik savaş aracıdır. Düşmana korku salmak, itaat etmeyen boyarları sindirmek ve ilerleyen orduların moralini kırmak için de kullanılmıştır.
Fatih Sultan Mehmed ile Vlad arasındaki gerilim, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyet mücadelesinin parçasıydı. Eflak, Osmanlı ile Macaristan arasında sıkışmış stratejik bir bölgeydi. Vlad zaman zaman Osmanlı’ya bağlı görünmüş, zaman zaman Macar desteğine yaslanarak Osmanlı’ya karşı sert saldırılara girişmişti. Fatih, 1462’de Vlad’ı cezalandırmak ve Eflak üzerindeki Osmanlı nüfuzunu yeniden kurmak için büyük bir sefer başlattı.
Osmanlı ordusu ilerlerken Vlad açık meydan savaşına girmekten kaçındı. Çünkü Fatih’in ordusuyla doğrudan karşılaşacak güçte değildi. Bunun yerine yakıp yıkma, geri çekilme, ani baskın ve korku salma yöntemlerini kullandı. Kuyuların zehirlenmesi, köylerin boşaltılması, yiyecek kaynaklarının yok edilmesi ve Osmanlı askerlerinin küçük gruplar halinde vurulması bu stratejinin parçalarıydı.
17 Haziran gecesi yapılan saldırı, bu stratejinin en cüretkâr hamlesiydi. Vlad, askerleriyle birlikte gece karanlığından yararlanarak Osmanlı kampına girdi. Bazı anlatılara göre saldırganlar Osmanlı kıyafetleriyle kamufle olmuştu. Amaç, doğrudan padişahın çadırına ulaşmak ve Fatih’i öldürmekti. Fakat kampın büyüklüğü, karanlık, kargaşa ve Osmanlı düzeni nedeniyle hedef şaştı. Vlad’ın kuvvetleri padişahın otağı yerine vezirlerin bulunduğu bölgelere saldırdı; Osmanlı ordusunda kayıplar ve panik yaşansa da Fatih zarar görmedi.
Baskın başarısız olunca Vlad geri çekildi. Ancak olay, Osmanlı ordusu üzerinde psikolojik etki bıraktı. Fatih daha sonra Eflak’ın başkenti Târgoviște’ye ulaştığında şehrin boşaltılmış olduğunu gördü. Osmanlı kaynaklarında ve Bizanslı tarihçi Laonikos Chalkokondyles’in anlatılarında, Fatih’in burada kazığa oturtulmuş binlerce insanın cesediyle karşılaştığı aktarılır. Bu “kazıklı orman” görüntüsü, Vlad’ın adını Avrupa tarihinin en korkutucu figürlerinden biri haline getirdi.
Yine de bu vahşet gösterisi Osmanlı ilerleyişini kalıcı biçimde durdurmaya yetmedi. Vlad, Fatih’in büyük ordusunu açık savaşta yenemeyeceğini biliyordu. Gece baskınıyla bir mucize aradı; padişahı öldürebilseydi Osmanlı ordusunda büyük bir çözülme yaratabilirdi. Ama bunu başaramayınca Eflak’taki dengeler değişti. Fatih, Vlad’ın kardeşi Radu’yu destekledi; Vlad ise kısa süre sonra Macaristan’a sığınmak zorunda kaldı ve orada hapsedildi.
Bu olayın ilginç tarafı hem Osmanlı hem Avrupa hem de modern popüler kültür hafızasında farklı biçimlerde yaşamasıdır. Osmanlı açısından bu, Fatih’e karşı yapılmış tehlikeli ama başarısız bir gece baskınıdır. Rumen ulusal hafızasında Vlad, Osmanlı yayılmasına karşı direnen sert ama kararlı bir hükümdar olarak da görülür. Popüler kültürde ise Bram Stoker’ın romanı sayesinde tarihî kişi ile vampir efsanesi birbirine karışmıştır.
17 Haziran 1462’deki gece baskını bu yüzden yalnız bir askerî olay değildir. Bir yanda İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in Balkanlar’daki büyük siyasetini, diğer yanda düşmanına korku salarak ayakta kalmaya çalışan küçük ama acımasız bir prensliği gösterir. Kazıklı Voyvoda, o gece Fatih’i öldüremedi; fakat adı, tarihin ve efsanenin birbirine karıştığı en karanlık figürlerden biri olarak yaşamaya devam etti.
1631 – Mümtaz Mahal doğum yaparken öldü, Şah Cihan yasını Tac Mahal’e dönüştürdü
17 Haziran 1631’de, Babür İmparatoru Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal, Hindistan’ın Burhanpur kentinde doğum sırasında hayatını kaybetti. Asıl adı Arjumand Banu Begüm olan Mümtaz Mahal, Şah Cihan’ın en sevdiği eşi ve saraydaki en etkili kadınlardan biriydi. Britannica, onun Dekken seferi sırasında hamile olduğu halde Şah Cihan’a eşlik ettiğini, Burhanpur’da 14. çocuğunu doğurduktan kısa süre sonra kanama nedeniyle öldüğünü aktarır.
Mümtaz Mahal’in ölümü, Şah Cihan için büyük bir kişisel yıkımdı. Babür saray tarihçileri, imparatorun bu ölümden sonra derin bir yasa gömüldüğünü anlatır. Elbette bu anlatı zamanla romantik bir efsaneye de dönüşmüştür; ama ortada tartışmasız bir gerçek vardır: Mümtaz Mahal’in ölümü, dünyanın en ünlü anıt mezarlarından birinin yapılmasına yol açtı.
Şah Cihan, ertesi yıl Agra’da, Yamuna Nehri kıyısında Mümtaz Mahal için büyük bir anıt mezar yaptırmaya başladı. Bugün Tac Mahal adıyla bilinen bu yapı, bir mezar olmaktan çıkarak Babür mimarisinin en görkemli örneklerinden biri oldu.
Tac Mahal’in bugün “aşkın anıtı” diye anılması boşuna değildir; ama onu yalnız romantik bir aşk hikâyesi gibi anlatmak da eksik olur. Bu yapı aynı zamanda Babür İmparatorluğu’nun zenginliğini, mimari gücünü, saray estetiğini ve Şah Cihan’ın kendisini tarihe nasıl geçirmek istediğini de gösterir. Beyaz mermer, simetrik bahçeler, kubbe, minareler, hat sanatı, değerli taş kakmaları ve nehir kıyısındaki yerleşim düzeni, imparatorluk ihtişamının mimari dile çevrilmiş halidir.
Babürler, Türk-Moğol kökenli bir hanedandı; Hindistan’da hüküm sürerken İran, Orta Asya ve Hint mimari geleneklerini birleştiren güçlü bir saray kültürü oluşturmuşlardı. Tac Mahal de bu birleşimin en parlak örneklerinden biridir. Yapıda İslam mimarisinin cennet bahçesi fikri, İranî zarafet, Hint ustalığı ve Orta Asya-Timurî mimari mirası birlikte görülür.
Bu hikâyenin insani tarafı ise daha sarsıcıdır. Mümtaz Mahal, bir savaş seferi sırasında, imparatorluk düzeninin tam içinde, 14. çocuğunu dünyaya getirirken öldü. Bugün Tac Mahal’e bakan milyonlarca insan çoğu zaman yapının güzelliğini görür; ama o güzelliğin başlangıcında bir kadının doğum sırasında ölümü, bir erkeğin yası ve bir imparatorluğun bu yası mermere dönüştürme gücü vardır.
17 Haziran’da Mümtaz Mahal’i hatırlamak, tarihin en görkemli yapılarından birinin arkasında, kırılgan bir insan hayatının ve sarayların bile durduramadığı ölüm gerçeğinin bulunduğunu görmektir. Tac Mahal bugün hâlâ dünyanın en çok tanınan yapılarından biri olarak ayakta duruyorsa, bunun nedeni yalnız mimari güzelliği değil; yas, aşk, iktidar ve hafızayı aynı görüntüde birleştirebilmesidir.
1641 – Emirgan’a adını veren Yusuf Paşa idam edildi, Osmanlı sarayında Safevi kuşkusu can aldı
17 Haziran 1641’e tarihlenen olayda, Osmanlı sarayının ilginç ve tartışmalı isimlerinden Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, Sultan İbrahim’in emriyle idam edildi. Asıl adı Tahmasb Kulu Han olan Yusuf Paşa, Safevi Devleti’nin Revan bölgesinde görev yapmış, IV. Murad’ın 1635 Revan Seferi sırasında Osmanlı tarafına geçmişti. Revan’ın Osmanlılara tesliminden sonra IV. Murad ona “Yusuf” adını vermiş, vezirlik rütbesiyle Osmanlı hizmetine almıştı. Bekir Gökpınar’ın Osmanlı kronikleri üzerine çalışmasında, Tahmasb Kulu Han’ın Revan tesliminden sonra “Emîrgûneoğlu Yusuf Paşa” olduğunu ve Halep valiliğine tayin edildiğini aktarılır.
Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, IV. Murad’ın yakın çevresine girmiş, sarayda dikkat çeken bir isim haline gelmişti. İstanbul’a getirildikten sonra kendisine İstinye taraflarında, Feridun Bey Bahçesi diye bilinen yer verilmişti. Bu bahçe zamanla “Emirgûne Bahçesi” adıyla anıldı. Bugünkü Emirgan semtinin adı da bu tarihî bağdan gelir. Gökpınar, IV. Murad’ın zaman zaman Emirgan’a giderek Yusuf Paşa ile sohbet ettiğini ve onun eğlencelerine katıldığını yazar.
Yusuf Paşa’nın yükselişi, IV. Murad’ın himayesiyle mümkün olmuştu. Ancak IV. Murad’ın 1640’ta ölmesiyle saraydaki dengeler değişti. Yerine geçen Sultan İbrahim döneminde, IV. Murad devrinin bazı güçlü ve ayrıcalıklı isimleri eski güvenli konumlarını kaybetti. Emirgüneoğlu Yusuf Paşa da bu değişimin hedeflerinden biri oldu.
Olayın merkezinde Osmanlı-Safevi ilişkileri vardı. Safevi İran’ından gelen elçi İstanbul’da ağırlanırken, Yusuf Paşa’nın İran elçisiyle birlikte İran’a gitmek istediği, bu isteğin de sarayda büyük kuşku uyandırdığı aktarılır. Sadrazamın konuyu Sultan İbrahim’e arz etmesi üzerine padişah, Yusuf Paşa’nın bu isteğini sadakatsizlik işareti olarak yorumladı. Gökpınar’ın aktardığı kroniklere göre Sultan İbrahim, onun idam edilmesini emretti ve karar hemen uygulandı.
Burada mesele yalnız bir kişinin hayatı değildir. Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, iki büyük güç arasında kalmış bir sınır adamıydı. Önce Safevi hizmetinde bulunmuş, sonra Osmanlı’ya geçmiş, İstanbul’da yükselmiş ve sonunda yine İran’la ilişkisi yüzünden şüpheli hale gelmişti. 17. yüzyılda Osmanlı ile Safeviler arasındaki rekabet yalnız cephede değil, saray çevresinde, elçilik temaslarında ve sadakat tartışmalarında da yaşanıyordu.
Yusuf Paşa’nın idamı, Sultan İbrahim döneminin güvensiz ve sert siyasal atmosferini de gösterir. İbrahim’in saltanatının ilk yıllarında devletin yönetiminde sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa gibi güçlü isimler vardı; ancak saray içinde kuşku, nüfuz mücadelesi ve ani cezalandırmalar giderek artacaktı. Emirgüneoğlu olayı, bu dönemin erken işaretlerinden biri sayılabilir.
Bu hikâyenin bugüne kalan en görünür izi ise İstanbul’dadır. Emirgüneoğlu Yusuf Paşa’nın adı, zamanla değişerek Emirgan biçimini aldı. Bugün İstanbul’un en güzel Boğaz semtlerinden biri olarak bilinen Emirgan’ın arkasında, Safevi sarayından Osmanlı sarayına geçmiş, IV. Murad’ın gözdesi olmuş, sonra Sultan İbrahim’in kuşkusuyla idama gönderilmiş bir paşanın hikâyesi vardır.
1789 – Üçüncü Sınıf “millet biziz” dedi, Fransız Devrimi’nin siyasi fitili ateşlendi
17 Haziran 1789’da Fransa’da büyük bir siyasi kırılma yaşandı. Ülkenin en kalabalık kesimini temsil eden Üçüncü Sınıf temsilcileri, kendilerini Ulusal Meclis ilan etti. Fransa Ulusal Meclisi’nin tarihçesine göre bu temsilciler, toplumun en az yüzde 96’sını temsil ettiklerini söyleyerek egemenliğin kralda değil, millette olduğunu savundular.
O dönemde Fransız toplumu üç sınıfa ayrılmıştı: Din adamları, soylular ve onların dışında kalan geniş halk kesimi. Üçüncü Sınıf; köylüleri, kentlileri, esnafı, tüccarları, hukukçuları ve yükselen burjuvaziyi temsil ediyordu. Sayıca en kalabalık kesimdi ama siyasi güç bakımından geri planda bırakılıyordu.
1789’da Fransa büyük bir mali kriz içindeydi. Kral XVI. Louis, ülkenin sorunlarını çözmek için Etats-Généraux’yu, yani sınıflar meclisini topladı. Ancak oylamanın sınıflara göre mü yoksa temsilci sayısına göre mi yapılacağı tartışması krizi büyüttü. Üçüncü Sınıf, artık eski düzenin kurallarına göre davranmayacağını ilan etti.
Bu karar, Fransız Devrimi’nin en kritik anlarından biri oldu. Çünkü mesele artık yalnız vergi, bütçe ya da yönetim reformu değildi. Soru şuydu: Fransa’yı kral mı temsil edecekti, yoksa millet mi? 17 Haziran 1789’da verilen cevap, modern dünyanın siyasi dilini değiştirdi.
Üçüncü Sınıf’ın Ulusal Meclis ilanı, monarşinin mutlak otoritesine karşı millet egemenliği fikrinin sahneye çıktığı gündür. Birkaç gün sonra Tenis Kortu Yemini gelecek, ardından Fransız Devrimi bütün Avrupa’yı sarsacaktı.
1882 – Igor Stravinsky doğdu, klasik müziğin ritmini yerinden oynattı
17 Haziran 1882’de, 20. yüzyıl müziğinin en büyük bestecilerinden Igor Stravinsky doğdu. Rusya’da, Orianenbaum’da dünyaya gelen Stravinsky, daha sonra Avrupa ve Amerika’da çalıştı; klasik müziğin sesini, ritmini ve sahne duygusunu kökten değiştiren isimlerden biri oldu.
Stravinsky’nin müzik dünyasında parlaması, Paris’teki ünlü Ballets Russes topluluğuyla yaptığı çalışmalar sayesinde oldu. Ateşkuşu ve Petruşka gibi eserleri ona büyük ün kazandırdı. Ama asıl kırılma, 1913’te sahnelenen Bahar Ayini ile geldi. Fransızca adıyla Le Sacre du printemps, yani “İlkbahar Ayini”, klasik müziğin alışılmış zarafetini adeta yerinden söktü.
Bahar Ayini, konusunu eski pagan ritüellerinden alıyordu. Eserde baharın gelişi, doğanın uyanışı ve kurban töreni gibi ilkel ve sarsıcı imgeler vardı. Müzik de bu atmosfere uygundu: Sert ritimler, beklenmedik vurgular, gergin akorlar ve dinleyiciyi rahatlatmak yerine sürekli tedirgin eden bir yapı. O güne kadar baleden beklenen zarafet ve akıcılık yerine, sahnede neredeyse toprağın altından gelen vahşi bir enerji vardı.
Paris’teki ilk temsil, müzik tarihinin en ünlü olaylarından birine dönüştü. Seyircilerin bir kısmı eseri yuhaladı, bir kısmı savundu; salonda gürültü, tartışma ve kargaşa çıktı. Bugün “skandal prömiyer” diye anılan bu gece, aslında modern sanatın doğum sancılarından biriydi. Çünkü Stravinsky, seyircinin alıştığı güzelliği sunmak yerine, onları yeni bir ses dünyasına zorlamıştı.
Onu önemli yapan şey yalnız güzel melodiler yazması değildi. Stravinsky, müziğin zaman duygusunu değiştirdi. Ritim artık arkada akan düzenli bir eşlik olmaktan çıkıp eserin ana gücü haline geldi. Vurmalı çalgılar, keskin geçişler ve ani patlamalar, müziğe bambaşka bir beden kazandırdı. Bu yüzden modern klasik müziği, film müziklerini, çağdaş dansı ve hatta bazı caz yaklaşımlarını anlamak için Stravinsky hâlâ temel isimlerden biridir.
Stravinsky yalnız Rus müziğinden beslenmedi. Hayatı boyunca farklı dönemlerden geçti: Önce Rus halk ezgilerinden ve masallarından yararlandı; sonra daha ölçülü, klasik formlara döndü; ilerleyen yıllarda ise daha deneysel tekniklerle çalıştı. Bu değişkenlik, onu tek bir kalıba sığmayan bir besteci yaptı.
Onu 17 Haziran’da hatırlamak, müziğin yalnız kulağa hoş gelen seslerden ibaret olmadığını hatırlamaktır. Stravinsky, müziğin bazen insanı sarsabileceğini, rahatsız edebileceğini ve yepyeni bir dünyaya zorlayabileceğini gösterdi. Bahar Ayini’nin ilk gecesinde seyirciyi ayağa kaldıran o gürültü, bugün modern müziğin başlangıç seslerinden biri olarak kabul ediliyor.
1885 – Özgürlük Heykeli New York’a ulaştı, parçalar halindeki anıt Amerika’nın simgesine dönüştü
17 Haziran 1885’te, bugün dünyanın en tanınmış anıtlarından biri olan Özgürlük Heykeli, New York Limanı’na ulaştı. Fransa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne armağan edilen heykel, o gün bugünkü görkemli haliyle değil, parçalar halinde geldi. National Park Service, “Dünyayı Aydınlatan Özgürlük” adlı bakır heykelin 17 Haziran 1885’te New York’a 214 özel ahşap sandık içinde ulaştığını aktarır.
Heykelin Fransızca adı La Liberté éclairant le monde, yani Dünyayı Aydınlatan Özgürlük anlamına gelir. Tasarımı Fransız heykeltıraş Frédéric Auguste Bartholdi yaptı; iç iskeletinin mühendislik çözümünde ise Eyfel Kulesi’nin mühendisi olarak tanınacak Gustave Eiffel’in katkısı vardı. Fransa heykeli armağan ediyor, Amerika ise heykelin üzerinde yükseleceği kaideyi yapmakla sorumlu oluyordu.
Özgürlük Heykeli’nin yolculuğu da başlı başına büyük bir mühendislik ve organizasyon işiydi. Dev heykel Fransa’da tamamlandıktan sonra söküldü, yüzlerce parçaya ayrıldı ve Isère adlı Fransız gemisiyle Atlantik’i geçti. Statue of Liberty-Ellis Island Foundation, heykelin transatlantik yolculuk için 350 parçaya ayrıldığını ve 214 sandığa yerleştirildiğini yazar.
New York’ta büyük bir heyecan vardı. Heykel limana ulaştığında halk onu coşkuyla karşıladı. Fakat ortada ilginç bir sorun vardı: Heykel gelmişti ama kaidesi henüz tamamlanmamıştı. Bu yüzden Özgürlük Heykeli bir süre Bedloe Adası’nda parçalar halinde bekledi. National Park Service, kaidenin tamamlanmaması nedeniyle heykelin 1886’ya kadar yeniden monte edilemediğini belirtir.
Heykelin bugünkü görüntüsüne kavuşması ve resmen açılması için bir yıldan fazla beklemek gerekti. Kaide tamamlandıktan sonra parçalar yeniden birleştirildi ve Özgürlük Heykeli, 28 Ekim 1886’da Başkan Grover Cleveland’ın katıldığı törenle açıldı. Böylece Fransa’nın armağanı, kısa sürede Amerika’nın en güçlü ulusal sembollerinden biri haline geldi.
Özgürlük Heykeli zamanla yalnız Amerika-Fransa dostluğunu anlatan bir anıt olmaktan çıktı. New York Limanı’na gelen göçmenler için yeni bir hayatın, özgürlüğün ve umut arayışının görüntüsüne dönüştü. Özellikle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Avrupa’dan Amerika’ya gelen milyonlarca insan, ülkeye yaklaşırken bu heykeli gördü. Bu yüzden heykel, Amerikan rüyasının en tanınmış simgelerinden biri oldu.
17 Haziran 1885’te New York’a gelen şey aslında sandıklara yerleştirilmiş bir heykeldi. Fakat o sandıkların içinden, zamanla modern dünyanın en güçlü imgelerinden biri çıktı. Özgürlük Heykeli bugün hâlâ göç, umut, demokrasi, özgürlük ve Amerika fikri üzerine yapılan tartışmaların merkezindeki büyük sembollerden biridir.
1898 – Latife Hanım doğdu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “yeni kadın” tartışmasının merkezine yerleşti
17 Haziran 1898’de, daha sonra Latife Hanım olarak tanınacak olan Fatıma-tüz Zehra Latife Uşakîzâde, İzmir’de doğdu. İzmir’in tanınmış Uşakizade ailesine mensuptu; babası Muammer Bey, annesi Adeviye Hanım’dı.
Latife Hanım, dönemi için oldukça iyi eğitim almış bir kadındı. İstanbul’da Amerikan Kız Koleji’nde okudu; daha sonra Avrupa’ya giderek Paris’te eğitim gördü, Londra’da dil öğrendi. İngilizce ve Fransızca başta olmak üzere birkaç yabancı dil bilmesi, onu erken Cumhuriyet döneminin dikkat çekici kadın figürlerinden biri haline getirdi.
Mustafa Kemal Paşa ile yolları, İzmir’in kurtuluşundan sonra kesişti. 9 Eylül 1922’den sonra Mustafa Kemal Paşa, İzmir’de Uşakizade ailesinin Göztepe’deki köşkünde kaldı. Bu köşk, yalnız kişisel bir tanışmanın mekânı değildi, aynı zamanda Mudanya Ateşkesi’ne giden süreçte önemli görüşmelere de sahne oldu.
Latife Hanım ile Mustafa Kemal Paşa, 29 Ocak 1923’te İzmir’de evlendi. Bu evlilik, Cumhuriyet’in ilanından hemen önce gerçekleştiği için yeni rejimin toplumsal mesajları açısından da dikkatle izlendi. Latife Hanım’ın nikâhta bizzat bulunması, yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmesi ve Meclis oturumlarını izlemesi, dönemin kadın-erkek ilişkileri ve kamusal hayat anlayışı bakımından sembolik önem taşıdı.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Latife Hanım, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı eşi oldu. Kısa süren evliliği boyunca kamusal alanda görünür bir kadın profili çizdi. O yıllarda kadınların eğitim, hukuk, siyaset ve sosyal hayatta daha görünür hale gelmesi tartışılırken, Latife Hanım da bu tartışmanın merkezindeki isimlerden biri haline geldi.
Ancak evlilik uzun sürmedi. Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ın evliliği 5 Ağustos 1925’te sona erdi. Boşanma, uzun yıllar boyunca kamuoyunun ilgisini çeken, üzerine çok şey yazılan ama Latife Hanım’ın kendisinin konuşmamayı tercih ettiği bir konu olarak kaldı. Dergipark’ta yayımlanan bir çalışmada da bu evliliğin 29 Ocak 1923 – 5 Ağustos 1925 arasında, iki yıl altı ay yedi gün sürdüğü belirtilir.
Ayrılıktan sonra Latife Hanım uzun bir sessizliği seçti. Ne anılarını yayımladı ne de Atatürk’le evliliği hakkında ayrıntılı açıklamalar yaptı. Bu suskunluk, onu Cumhuriyet tarihinin en çok merak edilen ama kendi sesini çok az duyduğumuz figürlerinden biri haline getirdi.
Latife Hanım, 12 Temmuz 1975’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Bugün onu yalnız “Atatürk’ün eşi” diye anmak eksik kalır. Latife Hanım, eğitimli, çok dilli, kamusal alanda görünür, kendi kişiliği ve tercihleri olan bir Cumhuriyet kadınıydı. 17 Haziran 1898’de doğan bu isim, kısa süren evliliğine rağmen Türkiye’nin modernleşme, kadın kimliği ve erken Cumhuriyet hafızasında kalıcı bir yer edindi.
1898 – M.C. Escher doğdu, imkânsız merdivenler ve sonsuz desenler dünyayı büyüledi
17 Haziran 1898’de Hollandalı grafik sanatçısı Maurits Cornelis Escher, kısa adıyla M.C. Escher, Leeuwarden’de doğdu. Escher, ilk bakışta düzgün görünen ama baktıkça insanın zihnini karıştıran çizimleriyle tanındı.
Escher’in eserlerinde merdivenler yukarı çıkar ama aynı yere geri döner, kuşlar balığa dönüşür, eller birbirini çizer, su yukarı akar gibi görünür. Bu yüzden onun dünyası yalnız sanatseverlerin değil, matematikçilerin, mimarların, tasarımcıların ve popüler kültürün de ilgisini çekti.
Onu farklı kılan, sanatı matematikle buluşturmasıydı. Simetri, sonsuzluk, perspektif, döngü ve optik yanılsama Escher’in temel araçlarıydı. Ama bunu kuru bir geometri dersi gibi değil, insanı içine çeken görsel bir oyun gibi kurdu.
Escher’in eserleri bugün hâlâ afişlerde, kitap kapaklarında, albümlerde, dijital tasarımlarda ve mimari tartışmalarda karşımıza çıkar. Çünkü o, gözümüzün gördüğü şeyle aklımızın kabul ettiği şey arasındaki mesafeyi görünür hale getirdi. 17 Haziran’da Escher’i hatırlamak, sanatın bazen bir tabloya değil, zihnin kendi labirentine bakmak olduğunu hatırlamaktır.
1920 – Osmancık Millî Müfrezesi Gebze’ye girdi, ilçe yeniden Ankara’ya bağlandı
17 Haziran 1920’de, Osmancık Millî Müfrezesi Gebze’ye girdi. Bu olay, Kocaeli ve çevresinde Millî Mücadele’nin yerel seyri açısından çok önemlidir. Çünkü Gebze o yıllarda bugünkü anlamıyla bir ilçe değildi; İstanbul ile Anadolu arasındaki geçiş hattında, kimin kontrolünde olduğu stratejik sonuçlar doğuran bir bölgeydi.
Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul işgal altındaydı. Anadolu’da ise Ankara merkezli Millî Mücadele örgütleniyordu. Kocaeli Yarımadası, bu iki dünya arasında sıkışmış kritik bir alandı. Bir yanda İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri’nin baskısı, diğer yanda Kuvâ-yı Milliye’nin Anadolu’da kurmaya çalıştığı yeni otorite vardı. Gebze, işte bu gerilimin tam ortasında yer alıyordu.
Bölgenin önemi coğrafyasından geliyordu. İstanbul’a çok yakındı; Haydarpaşa-İzmit demiryolu hattına, sahil yollarına, köy geçişlerine ve Anadolu’ya açılan güzergâhlara yakındı. Bu yüzden Gebze çevresinde denetim sağlamak, yalnız yerel asayiş meselesi değil, İstanbul’dan Anadolu’ya uzanan damarların kontrolü anlamına geliyordu.
Osmancık Millî Müfrezesi’nin Gebze’ye girmesiyle burada denetim sağlandı, millî teşkilat oluşturuldu ve Gebze yeniden Ankara’ya bağlandı.
Bu gelişme, İstanbul çevresindeki işgal güçleri açısından da dikkat çekiciydi. Çünkü Kuvâ-yı Milliye’nin Gebze’ye kadar gelmesi, Ankara hareketinin İstanbul’un hemen yanı başına uzandığını gösteriyordu. Nitekim İngilizlerin, Millî Mücadele güçlerinin Gebze’ye kadar ilerlemesinden endişe duyduğu ve İstanbul’un Anadolu yakasına yönelik güvenlik kaygısı taşıdığı döneme ait belgelerde görülür.
17 Haziran 1920 bu yüzden Kocaeli yerel tarihinde mutlaka anılması gereken bir gündür. Çünkü Gebze’nin Ankara’ya bağlanması, Millî Mücadele’nin yalnız Sakarya’da, İnönü’de ya da Büyük Taarruz’da değil; İstanbul’un hemen yanı başındaki kasabalarda, köylerde, demiryolu çevrelerinde ve geçiş yollarında da verildiğini hatırlatır. O gün Gebze’de sağlanan denetim, Kocaeli Yarımadası’nda millî direnişin tutunması açısından önemli bir adım oldu.
1921 – Beylikkışla’da Yunan karakolları boşaltıldı, Kocaeli cephesinde geri çekilme işaretleri görüldü
17 Haziran 1921’de, Kocaeli cephesinde dikkat çekici bir gelişme yaşandı. Yunan birliklerinin Beylikkışla’daki karakollarını kaldırdığı, eşya ve hayvanlarını Adapazarı yönüne gönderdikleri görüldü. Kocaeli Yarımadası’nın Millî Mücadele yıllarını inceleyen akademik bir çalışmada bu ayrıntı, Yunan kuvvetlerinin bölgedeki hareketliliği içinde aktarılır.
Bu olay tek başına büyük bir savaş gibi görünmeyebilir. Ama yerel tarih açısından çok anlamlıdır. Çünkü Millî Mücadele’de cephe hattındaki küçük hareketler, çoğu zaman büyük değişimlerin habercisidir. Bir karakolun boşaltılması, cephenin zayıfladığına, geri çekilme hazırlığına ya da bölgedeki askeri dengenin değiştiğine işaret edebilir.
1921 yazı Kocaeli için çok kritik bir dönemdi. Yunan kuvvetleri, İngiliz işgali, yerel direniş grupları, Kuvâ-yı Milliye hareketi ve sivil halk aynı coğrafyada karşı karşıyaydı. Beylikkışla’daki karakolların boşaltılması, Kocaeli’de işgal düzeninin çözülmeye başladığını gösteren küçük ama önemli işaretlerden biri olarak okunabilir.
Kocaeli’nin kurtuluş süreci yalnız büyük tarih kitaplarındaki birkaç cümleden ibaret değildir; köylerdeki karakollar, çekilen birlikler, boşaltılan yollar ve halkın bekleyişiyle de yazılmıştır.
1921 – Aydın Boysan doğdu, mimarlığı İstanbul yazılarıyla buluşturan renkli aydınlardan biri oldu
17 Haziran 1921’de, mimar, yazar ve gazeteci Aydın Boysan İstanbul’da doğdu. Öğretmen Nevreste Hanım ile muhasebeci Esat Boysan’ın oğluydu. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Boysan’ın İstanbul’un Samatya semtinde dünyaya geldiğini, Pertevniyal Lisesi’nden sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık okuduğunu aktarır.
Aydın Boysan, meslek hayatı boyunca mimarlık yaptı; ama kamuoyunun hafızasında daha çok İstanbul’u, şehir hayatını, sofrayı, insan ilişkilerini ve gündelik hayatın mizahını anlatan yazılarıyla yer etti.
Mesleki kimliği de güçlüydü. Türkiye Mimarlar Odası’nın kurucuları arasında yer aldı; oda yönetiminde görev yaptı, İstanbul Şubesi başkanlığı yaptı. Türkiye Yazarlar Sendikası biyografisi, Boysan’ın mesleğini 1999’a kadar sürdürdüğünü, Mimarlar Odası’nın ilk genel sekreteri ve İstanbul Şube Başkanı olduğunu aktarır.
Ama Aydın Boysan’ın asıl farkı, teknik bir mesleği hayata dair geniş bir bakışla birleştirmesiydi. Mimarlık onun için yalnız bina çizmek değil, insanın şehirle kurduğu ilişkiyi anlamaktı. İstanbul’un sokaklarını, eski semtlerini, meyhanelerini, kahkahasını, kabalığını, zarafetini ve dönüşümünü bir şehir tanığı gibi anlattı.
Gazetelerdeki yazıları, televizyon sohbetleri ve kitaplarıyla kendine özgü bir üslup kurdu. Ne akademik bir mesafe ne de kuru bir nostalji vardı onda. Daha çok, yaşamı ciddiye alan ama kendini fazla ciddiye almayan bir aydın tavrı taşıyordu. Rakı sofrası, dostluk, yaşlılık, İstanbul, mimarlık ve memleket halleri onun kaleminde hem neşeli hem de düşündürücü başlıklara dönüştü.
Aydın Boysan, 5 Ocak 2018’de İstanbul’da, Ulus’taki evinde organ yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi.
17 Haziran’da Aydın Boysan’ı hatırlamak, İstanbul’u yalnız yapılarıyla değil, insanlarıyla, sofralarıyla, diliyle ve belleğiyle seven bir şehir anlatıcısını hatırlamaktır. O, Cumhuriyet kuşağının hem meslek sahibi hem de söz sahibi aydınlarından biri olarak, ardında çizilmiş projeler kadar okunacak cümleler de bıraktı.
1921 – Koçgiri Ayaklanması bastırıldı, Millî Mücadele’nin en zor iç krizlerinden biri sona erdi
17 Haziran 1921’de, Sivas, Erzincan ve Dersim çevresinde etkili olan Koçgiri Ayaklanması, Ankara Hükümeti’nin görevlendirdiği askerî birlikler tarafından bastırıldı. Akademik kaynaklarda, 17 Haziran 1921’de ayaklanmanın önde gelen isimlerinden Alişan Bey ve beraberindeki 32 kişinin teslim olmasıyla hareketin fiilen sona erdiği, 500’ün üzerinde kişinin de yargılanmak üzere Sivas’a gönderildiği aktarılır.
Koçgiri, bugünkü Sivas’ın İmranlı, Zara, Divriği, Kangal hattı ile Erzincan ve Dersim çevresinde etkili olan Alevi-Kürt aşiret topluluklarıyla ilişkilendirilen geniş bir bölgesel hareketti. Türkiye Bilimler Akademisi yayını, Koçgiri aşiretinin çoğunluğunun Alevi olduğunu, Sivas ve çevresinde yerleştiğini, beş büyük kabileden meydana geldiğini ve liderleri arasında Alişan ve Haydar Bey kardeşlerin öne çıktığını belirtir.
Ayaklanmanın arka planı, yalnız yerel bir asayiş meselesi değildi. I. Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı Devleti dağılma sürecine girmiş, İstanbul işgal edilmiş, Ankara’da yeni bir direniş merkezi kurulmuştu. 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Kürtler, Ermeniler, Türkler ve bölgedeki diğer topluluklar açısından gelecek tartışmalarını daha da keskinleştirmişti. Sciences Po’nun kitle şiddeti araştırmaları içinde yayımlanan çalışmada, Koçgiri olaylarının İstanbul Hükümeti’nin etkisini yitirdiği, Ankara’nın güç kazandığı ve farklı siyasal merkezlerin yarıştığı büyük bir belirsizlik döneminde geliştiği vurgulanır.
Ankara açısından Koçgiri, Millî Mücadele’nin en kritik dönemlerinden birinde cephe gerisini tehdit eden ciddi bir iç ayaklanmaydı. Batı’da Yunan ordusuna karşı savaş sürerken, doğu ve iç bölgelerde böyle bir hareketin büyümesi Ankara Hükümeti için büyük risk taşıyordu. TÜBA yayını, Koçgiri Ayaklanması nedeniyle Batı Cephesi’ne gönderilebilecek bazı askerî kuvvetlerin bölgeye sevk edildiğini ve bunun Millî Mücadele açısından önemli sonuçlar doğurduğunu belirtir.
Ankara Hükümeti önce bölgeyi yatıştırmak için görüşme ve heyet gönderme yoluna da başvurdu. Fakat süreç kısa sürede silahlı çatışmaya dönüştü. Elazığ, Erzincan, Divriği ve Zara çevresinde sıkıyönetim ilan edildi; 13 Mart 1921’de Merkez Ordusu Kumandanı Nurettin Paşa, ayaklanmayı bastırmakla görevlendirildi. 11 Nisan’da askerî harekât başladı; yollar, geçiş noktaları ve Fırat-Murat hattındaki bağlantılar kontrol altına alınarak Dersim’den destek gelmesi engellenmeye çalışıldı.
Bölge hafızasında bu süreç, ağır kayıplar, yıkılan köyler, sürgünler, mallarını kaybeden aileler ve devletle yerel topluluklar arasındaki güven kırılmasıyla anıldı. Nitekim Koçgiri Tahkik ve Dersim Tetkik Heyeti’nin TBMM’ye sunduğu raporda, olaylar nedeniyle çok sayıda binanın harap olduğu, birçok kişinin malını kaybettiği, yiyeceksiz ve eşyasız kaldığı belirtilir.
Bu nedenle Koçgiri Ayaklanması, Türkiye tarih yazımında farklı biçimlerde değerlendirilir. Resmî ve askerî tarih anlatısı, olayı Millî Mücadele sırasında cephe gerisini zayıflatan ayrılıkçı bir isyan olarak görür. Kürt ve Alevi hafızasında ise Koçgiri, Ankara’nın kuruluş dönemindeki sert merkezîleşme politikasının ve bölge halkına yönelik ağır askerî müdahalenin simgelerinden biridir.
17 Haziran 1921’de Koçgiri Ayaklanması’nın bastırılması, Ankara Hükümeti için askerî ve siyasi bir rahatlama sağladı. Fakat olayın bölgedeki izleri kolay silinmedi. Koçgiri, sonraki yıllarda Dersim meselesi, Kürt sorunu, Alevi hafızası, devletin merkezîleşme politikası ve Millî Mücadele’nin iç cepheleri üzerine yapılan tartışmalarda yeniden yeniden gündeme geldi.
Bu tarih, bir yanda işgal altındaki Anadolu’da Ankara’nın varlık mücadelesini, diğer yanda devletle yerel kimlikler arasındaki derin gerilimi gösterir. Koçgiri, Türkiye’nin kuruluş yıllarının yalnız cephelerde değil, içeride de ne kadar sancılı geçtiğini hatırlatan zor ve acı bir başlıktır.
1921 – İlhan Koman doğdu, heykelde bilimi ve şiiri buluşturan sanatçı oldu
17 Haziran 1921’de, Türk heykel sanatının en özgün isimlerinden İlhan Koman Edirne’de doğdu. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Rudolf Belling’in öğrencisi oldu; 1946’da heykel eğitimini tamamladıktan sonra devlet bursuyla Paris’e gitti. SALT’ın sanatçı biyografisinde, Koman’ın Paris’te Julian ve La Grande Chaumière akademileriyle École du Louvre’un derslerini takip ettiği, 1948’de Paris’te ilk kişisel sergisini açtığı aktarılır.
Koman’ı özel kılan şey, heykeli yalnız taş, metal ya da form meselesi olarak görmemesiydi. Onun sanatında matematik, fizik, geometri, hareket ve boşluk duygusu birlikte çalışır. Bu yüzden Koman için sık sık “Türk Da Vinci’si” benzetmesi yapılır. Bu biraz iddialı bir ifade olsa da onun sanat ile bilimi bir araya getiren merakını anlatması bakımından yerindedir.
Türkiye’ye döndükten sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyeliği yaptı. Aynı dönemde Anıtkabir için açılan heykel yarışmasında birinci oldu ve Anıtkabir’in doğu frizindeki rölyefleri gerçekleştirdi. 1955’te mimar Tarık Carım ve heykeltıraş Ali Hadi Bara ile birlikte Grup Espas’ı kurdu. Bu grup, sanat ile mimarlığın, heykel ile mekânın birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyordu.
1959’da İsveç’e yerleşen Koman, yaşamının önemli bölümünü Stockholm’de ve Hulda adlı teknesinde geçirdi. İsveç’te de dersler verdi, üretmeye devam etti, eserleri Türkiye’nin yanı sıra Almanya, Fransa, İtalya, Belçika ve İsveç’te sergilendi.
Onun Türkiye’de en tanınan eseri ise kuşkusuz Akdeniz Heykeli’dir. 1980 tarihli bu anıtsal çalışma, kollarını açmış bir kadın figürünü çağrıştırır. Heykel, yalnız metalin ağırlığıyla değil, aralarındaki boşluklarla da şekillenir. 12 milimetre kalınlığında 112 metal levhadan oluşan Akdeniz, 4,5 ton ağırlığındadır.
Akdeniz Heykeli’nin etkisi biraz da buradan gelir: Koman, katı metali sanki dalgalanan bir deniz, açılan bir kucak, havada çoğalan bir ritim gibi kullanır. Heykele bakarken yalnız bir figür görmeyiz; boşluğun, ışığın ve hareketin de eserin parçası olduğunu hissederiz.
İlhan Koman, 30 Aralık 1986’da Stockholm’de hayatını kaybetti. Ama geride, Türkiye’de modern heykelin sınırlarını genişleten güçlü bir miras bıraktı. Onu 17 Haziran’da hatırlamak, yalnız bir heykeltıraşın doğum gününü anmak değildir. Sanatın matematikle, sezginin bilimle, metalin şiirle buluşabileceğini hatırlamaktır.
1924 – Millî Takım ilk galibiyetini aldı, Zeki Rıza Sporel Finlandiya’ya 4 gol attı
17 Haziran 1924’te, Türkiye A Millî Futbol Takımı tarihindeki ilk galibiyetini aldı. Helsinki’de oynanan maçta Türkiye, Finlandiya’yı 4-2 yendi.
Bu maçın kahramanı Zeki Rıza Sporel oldu. Türkiye’nin 4 golünü de o attı. Millî takım henüz çok yeniydi; ilk maçını 1923’te Romanya’ya karşı oynamış, uluslararası sahada kendini göstermeye yeni başlamıştı. Bu yüzden Finlandiya galibiyeti, yalnız bir hazırlık maçı sonucu değil, Türk futbol tarihinin ilk büyük sevinçlerinden biridir.
O dönemde bugünkü gibi düzenli ligler, profesyonel futbol ekonomisi, televizyon yayınları ya da büyük futbol endüstrisi yoktu. Millî takımın her maçı, yeni kurulan Cumhuriyet’in spor alanındaki görünürlüğü açısından da önem taşıyordu. Helsinki’de alınan galibiyet, genç bir ülkenin sahada da “biz buradayız” demesiydi.
Bu nedenle 17 Haziran 1924, Türk futbolu için özel bir tarihtir. Bugün millî maçlar milyonları ekran başına topluyorsa, bu hikâyenin ilk adımlarından biri Finlandiya karşısında alınan 4-2’lik galibiyettir. Zeki Rıza Sporel’in 4 golü de Türk futbol hafızasının erken efsanelerinden biri olarak kalmıştır.
1928 – Amelia Earhart Atlantik’i geçti, havacılıkta kadınlar için yeni bir kapı açıldı
17 Haziran 1928’de Amelia Earhart, Friendship adlı uçakla Atlantik yolculuğuna çıktı; uçuş 18 Haziran’da tamamlandığında Earhart, Atlantik Okyanusu’nu uçakla geçen ilk kadın olarak tarihe geçti. Burada önemli bir ayrıntı var: Earhart bu uçuşta uçağı kullanan pilot değil, yolcuydu.
Uçakta pilot Wilmer Stultz ve yardımcı pilot/mekanik Louis Gordon da vardı. Earhart daha sonra bu yolculuktaki rolünü mütevazı biçimde anlatacak, asıl uçuşu erkek pilotların yaptığını söyleyecekti. Ama yine de bu yolculuk, onun dünyaca tanınmasını sağladı.
1920’lerde havacılık hâlâ tehlikeli, romantik ve erkek egemen bir alandı. Kadınların bu alanda görünür olması başlı başına büyük bir meydan okumaydı. Earhart, 1928’deki bu uçuşla bir simgeye dönüştü; ardından 1932’de Atlantik’i tek başına geçen ilk kadın pilot olarak kendi efsanesini daha da büyüttü.
1930 – Adile Naşit doğdu, Yeşilçam’ın Hafize Ana’sı ve çocukların Masalcı Teyze’si oldu
17 Haziran 1930’da, Türk sinemasının en sıcak yüzlerinden Adile Naşit İstanbul’da doğdu. Gerçek adı Adela Özcan olan sanatçı, tuluat ustası Naşit Bey ile tiyatro oyuncusu Amelya Hanım’ın kızıydı; ağabeyi Selim Naşit de tiyatronun önemli isimlerinden biri oldu. Yani Adile Naşit, sahneyle neredeyse doğduğu evde tanışan bir sanatçıydı.
Babasının ölümünden sonra, henüz 14 yaşındayken tiyatroya yöneldi. 1944’te çocuk oyunlarıyla sahneye çıktı; ardından Muammer Karaca Tiyatrosu, Naşit Tiyatrosu ve Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu gibi topluluklarda çalıştı. Sinemaya 1947’de Yara filmiyle adım attı; 1950 yapımı Lüküs Hayat ile dikkat çekti.
Ama Adile Naşit’i kuşaklar boyunca unutulmaz yapan asıl dönem, Yeşilçam yılları oldu. Hababam Sınıfı’ndaki Hafize Ana rolüyle haylaz öğrencilerin arkasında duran şefkatli okul annesine dönüştü. Bizim Aile, Neşeli Günler, Mavi Boncuk, Aile Şerefi, Tosun Paşa gibi filmlerde ise bazen komedinin, bazen hüznün, çoğu zaman da aile sıcaklığının taşıyıcısıydı.
Onun oyunculuğunda abartıya kaçmayan ama hemen tanınan bir sıcaklık vardı. Gülüşü, mimikleri, sesi ve bakışıyla seyirciye “tanıdık biri” duygusu verirdi. Bu yüzden Adile Naşit yalnız başarılı bir oyuncu değil, evlerin içine kabul edilmiş bir aile figürü haline geldi.
1976’da İşte Hayat filmindeki rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. Bu ödül, onun dramatik rollerde de güçlü bir oyuncu olduğunu gösterdi.
Adile Naşit’in halkla bağını daha da güçlendiren işlerden biri de TRT’de sunduğu Uykudan Önce programı oldu. 1980’de başlayan programla çocuklara masallar anlattı ve bu kez sinemanın Hafize Ana’sı, televizyonun Masalcı Teyzesi’ne dönüştü.
Hayatının neşeli yüzünün arkasında büyük acılar da vardı. Oğlu Ahmet’i genç yaşta kaybetti; eşi Ziya Keskiner’i 1982’de yitirdi. Buna rağmen perdeye ve ekrana taşıdığı duygu, karamsarlık değil, insanı sarıp sarmalayan bir iyilik hissiydi.
Adile Naşit, 11 Aralık 1987’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Bugün onu hatırlamak, yalnız bir oyuncunun doğum gününü anmak değildir. Yeşilçam’ın aile duygusunu, eski televizyon akşamlarının masal saatini, çocukların güvenle baktığı o güler yüzü hatırlamaktır. 17 Haziran, Türk sinemasının en sevilen “annelerinden” birinin dünyaya geldiği gündür.
1930 – Amerika gümrük duvarlarını yükseltti, Büyük Buhran dünyaya ağır bir biçimde yayıldı
17 Haziran 1930’da ABD Başkanı Herbert Hoover, Smoot-Hawley Gümrük Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, binlerce ithal ürüne yüksek gümrük vergileri getiriyordu. Amaç Amerikan çiftçisini, işçisini ve sanayisini dış rekabetten korumaktı. ABD Senatosu tarihçesi, Hoover’ın uzman uyarılarına rağmen yasayı 17 Haziran 1930’da imzaladığını ve yüksek tarifelerin büyük bir felakete dönüştüğünü yazar.
Yasa ilk bakışta “yerli üreticiyi koruma” fikrine dayanıyordu. Ancak dünya ekonomisi zaten 1929 borsa çöküşüyle sarsılmıştı. Böyle bir dönemde Amerika’nın ithalata duvar örmesi, diğer ülkeleri de misillemeye itti. Onlar da Amerikan mallarına vergi koydu. Böylece dünya ticareti daha da daraldı.
Smoot-Hawley Yasası, tarım ve sanayi ürünlerinde gümrük vergilerini artırdı ve 17 Haziran 1930’da Hoover tarafından imzalandı. Bugün ekonomi tarihçileri bu yasayı genellikle korumacılığın kötü örneklerinden biri olarak anar.
17 Haziran 1930’un dersi şudur: Kriz dönemlerinde ülkeler kendi içine kapanarak kısa vadeli rahatlama arayabilir. Ama dünya ekonomisi birbirine bağlıysa, herkesin duvar örmesi krizi daha da büyütebilir. Smoot-Hawley bu yüzden ticaret savaşları tartışmalarında hâlâ hatırlanan büyük bir uyarıdır.
1932 – İstanbul’da ilk otomobil yarışı yapıldı, hız tutkusu İstinye’den Zincirlikuyu’ya uzandı
17 Haziran 1932’de, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu ile Milliyet gazetesi tarafından düzenlenen otomobil yarışı, İstanbul’da İstinye-Zincirlikuyu parkurunda yapıldı. Bu yarış, Türkiye’de otomobil sporlarının erken dönemindeki en dikkat çekici adımlardan biri oldu. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun tarihçesi, kurumun 1923’te “Türk Seyyahin Cemiyeti” adıyla kurulduğunu, turizm ve otomobil alanında Türkiye’nin öncü kuruluşlarından biri olduğunu aktarır.
1930’ların İstanbul’unda otomobil, bir yandan modernleşmenin, hızın ve şehirli hayatın simgesi; diğer yandan yalnız varlıklı kesimlerin ulaşabildiği pahalı bir makineydi. Böyle bir ortamda otomobil yarışı düzenlemek, Cumhuriyet’in yeni hayat tarzına uygun bir modernlik gösterisi sunmak anlamına da geliyordu.
Yarışın parkuru İstinye Köprüsü ile Zincirlikuyu arasındaki yaklaşık 9,5 kilometrelik güzergâhtı. Dönemin yolları, bugünkü geniş asfalt caddeler gibi düşünülmemeli. Virajlar, yol zemini, yokuşlar, araçların teknik kapasitesi ve güvenlik imkânları dikkate alındığında bu yarış, sürücüler için ciddi bir cesaret ve beceri sınavıydı.
Bu yarışın en ilginç taraflarından biri, Samiye Cahid Morkaya adının öne çıkmasıdır. Kemençe sanatçısı ve otomobil tutkunu Samiye Hanım, 1930’ların otomobil yarışlarına katılan neredeyse tek kadın sürücüydü. 1932’deki İstinye-Zincirlikuyu yarışında birincilik kazanması, onu Türkiye’de otomobil sporları tarihinin en dikkat çekici kadın figürlerinden biri haline getirdi.
Samiye Hanım’ın başarısı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların kamusal hayatta görünürlüğü, mesleklerde, sanatta, sporda ve sosyal yaşamda artıyordu. Direksiyon başında yarışan bir kadın, dönemin toplumunda başlı başına güçlü bir görüntüydü. Hele erkek sürücülerle aynı hız ve beceri alanında rekabet etmesi, otomobil sporunun ötesinde bir anlam taşıyordu.
Yarış, Türkiye’de otomobilin yalnız ulaşım aracı olarak değil, bir spor ve gösteri alanı olarak da kabul görmeye başladığını gösterdi. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun daha sonraki yıllarda otomobil sporlarının gelişmesinde etkili olması, bu erken denemelerin önemini artırır. Türk Maarif Ansiklopedisi de kurumun 1937’de Uluslararası Otomobil Federasyonu’na üye olduğunu ve Türkiye’de otomobil sporlarını başlatan kurumlardan biri haline geldiğini belirtir.
17 Haziran 1932’de İstinye’den Zincirlikuyu’ya uzanan bu yarış, bugünün Formula 1 pistleri ya da ralli organizasyonlarıyla kıyaslandığında mütevazı görünebilir. Ama o gün için İstanbul sokaklarında hız, cesaret, otomobil tutkusu ve modern şehir hayatı aynı parkurda buluşmuştu. Bu yüzden 17 Haziran’ı hatırlamak, Türkiye’de otomobil sporlarının ve kadın sürücülerin erken tarihine bakmak için iyi bir fırsattır.
1937 – Üsküdar-Kadıköy Su Şirketi için devletleştirme adımı atıldı, İstanbul’un suyu kamu hizmetine dönüştü
17 Haziran 1937’de, Anadolu yakasının su ihtiyacını karşılayan Üsküdar-Kadıköy Su Şirketi’nin imtiyazı ve tesislerinin satın alınması için sözleşme yapıldı. Bu sözleşme daha sonra 11 Nisan 1938 tarihli 3359 sayılı kanunla onaylandı ve şirketin hakları, tesisleri ve yükümlülükleri İstanbul Sular İdaresi’ne devredildi. İSKİ mevzuatında da 3359 sayılı kanun, “Üsküdar ve Kadıköy Türk Anonim Su Şirketi imtiyazı ile tesisatının satın alınmasına dair mukavelenin tasdiki” olarak geçer.
Üsküdar-Kadıköy Su Şirketi, Osmanlı döneminde Anadolu yakasının büyüyen su ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştu. Şirket 1889’da kurulmuş; başlangıçta Fransız sermayesiyle ilişkiliyken daha sonra büyük ölçüde Alman sermayesinin etkisine girmişti. Şirketin görevi, Üsküdar, Kadıköy ve çevresine su sağlamak, su yollarını ve dağıtım şebekesini işletmekti.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte İstanbul’un elektrik, tramvay, telefon, rıhtım ve su gibi temel altyapı hizmetlerinin önemli bir bölümü yabancı ya da imtiyazlı şirketlerin elindeydi. Cumhuriyet yönetimi, özellikle 1930’larda bu stratejik hizmetleri kamu denetimine alma yönünde adımlar attı. Su, bu politikanın en temel başlıklarından biriydi; çünkü şehir hayatının, sağlık koşullarının ve modern belediyeciliğin merkezinde yer alıyordu.
1926 tarihli Sular Hakkında Kanun bu dönüşümün hukuki zeminlerinden birini oluşturdu. Kanun, şehir ve kasabalarda kamu ihtiyacını karşılayan suların tedarik ve idaresini belediyelere verdi. Yani Cumhuriyet, suyu kamusal hizmet olarak tanımlayan bir yaklaşımı güçlendiriyordu.
Üsküdar-Kadıköy Su Şirketi’nin satın alınması ise bu genel yaklaşımın İstanbul Anadolu yakasındaki somut sonucuydu. Kadıköy, Üsküdar, Erenköy, Kızıltoprak, Moda ve çevresi büyüyor; nüfus artıyor, şehirleşme hızlanıyor, sağlıklı ve düzenli su hizmeti daha önemli hale geliyordu. Su kesintileri, yetersiz altyapı ve şirketlerin kâr odaklı işletme anlayışı, belediye ve devlet eliyle daha bütünlüklü bir su yönetimi ihtiyacını artırmıştı.
Bu adım, İstanbul’un su yönetiminde parçalı şirket düzeninden kamu idaresine geçişin önemli halkalarından biri oldu. Daha önce Avrupa yakasında Terkos ve İstanbul Su Şirketi meselesi vardı; Anadolu yakasında ise Üsküdar-Kadıköy Su Şirketi benzer bir rol oynuyordu. 1933’te İstanbul Sular İdaresi’nin kurulması, ardından su şirketlerinin satın alınması, bugünkü İSKİ’ye uzanan kurumsal çizginin erken basamaklarıydı.
1939 – Fransa’da son halka açık giyotin infazı yapıldı, ölüm cezası artık meydandan duvarların arkasına çekildi
17 Haziran 1939’da, Fransa’nın Versay kentinde Saint-Pierre Hapishanesi önünde, giyotinle son halka açık infaz gerçekleştirildi. İdam edilen kişi, Almanya doğumlu Eugen Weidmann adlı hükümlüydü. Weidmann, birden fazla cinayet nedeniyle yargılanmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştı.
Bu olay, yalnız bir suçlunun idamı olarak tarihe geçmedi. Çünkü infazın etrafında oluşan kalabalık ve merak duygusu, Fransa’da büyük rahatsızlık yarattı. İnsanlar gece saatlerinden itibaren hapishanenin önünde toplanmış, giyotinin kurulmasını ve mahkûmun getirilmesini beklemişti. Euronews, infazın gün doğmadan yapılması gerekirken kalabalık ve hazırlıklar nedeniyle geciktiğini, gazetecilerin fotoğraf ve görüntü almayı başardığını aktarır.
Giyotin, Fransız Devrimi’nden beri Fransa’nın en güçlü ve en korkutucu simgelerinden biriydi. Başlangıçta cezayı “eşit” ve “hızlı” hale getiren bir araç olarak savunulmuştu; çünkü soyluların, halktan insanların ve farklı sınıfların aynı yöntemle idam edilmesi fikri devrimci adalet anlayışıyla ilişkilendirilmişti. Ancak zamanla giyotin, adaletin değil, devletin soğuk ve mekanik ölüm gücünün sembolüne dönüştü.
Weidmann infazında asıl tartışma, kalabalığın tavrı oldu. İnfazın bir tür seyirlik olaya dönüşmesi, ölüm cezasının kamu önünde uygulanmasının ahlaki sınırlarını yeniden gündeme getirdi. İnsanların bir insanın öldürülmesini izlemek için toplanması, hatta bunu merak ve heyecanla karşılaması, devlet açısından da rahatsız edici bir görüntüydü.
Bu yüzden Weidmann’ın idamından sonra Fransa’da halka açık infazlar sona erdirildi. Euronews, olayın ardından dönemin başbakanı Édouard Daladier tarafından çıkarılan düzenlemeyle bundan sonraki infazların halkın gözü önünde değil, hapishane avlularında yapılmasına karar verildiğini yazar.
Bu karar, ölüm cezasının kaldırıldığı anlamına gelmiyordu. Fransa’da giyotin, kamuya kapalı biçimde uzun yıllar kullanılmaya devam etti. Son giyotin infazı, 10 Eylül 1977’de Marsilya’daki Baumettes Hapishanesi’nde Hamida Djandoubi adlı hükümlünün idamıyla gerçekleşti.
Fransa’da ölüm cezası ancak 1981’de kaldırıldı. Bu yüzden 1939’daki olay, ölüm cezasının sonu değil, ölümün halka açık bir gösteri olarak sunulmasının sonuydu. Devlet öldürmeye devam etti; ama artık bunu meydanda, kalabalığın önünde, seyirlik bir tören gibi yapmamayı tercih etti.
Saint-Pierre Hapishanesi’nin bulunduğu yer de tarih açısından dikkat çekicidir. Versay’daki bu hapishane, 1844’te Adalet Sarayı’nın bir uzantısı olarak yapılmış, halk arasında Saint-Pierre Hapishanesi diye anılmıştı.
17 Haziran 1939’u önemli yapan şey, adalet ile gösteri arasındaki sınırı çıplak biçimde göstermesidir. Bir infaz, devletin cezalandırma yetkisinin en sert sonucudur. Ama bu infaz kalabalığın merakına, fotoğraf makinelerinin flaşına ve sokak gösterisine dönüştüğünde, hukukla vahşet arasındaki çizgi bulanıklaşır.
Bu yüzden Weidmann’ın idamı, Fransa’da ölüm cezasının ahlaki sorgulanışında da önemli bir dönüm noktası olarak hatırlanır. Giyotin o gün meydandan çekildi; ama asıl tartışma, devletin bir insanı öldürme hakkı üzerinde büyümeye devam etti. Fransa’nın bu tartışmayı tamamen kapatması için 1981’de ölüm cezasını kaldırmasını beklemek gerekecekti.
1940 – Baltık ülkeleri Sovyet işgali altına girdi, Avrupa haritasında sessiz bir kırılma yaşandı
17 Haziran 1940, Baltık ülkeleri için karanlık bir dönemin başladığını gösteren kritik günlerinden biridir. Sovyetler Birliği, Litvanya üzerindeki baskıyı 15 Haziran’da başlatmış; 17 Haziran’da ise özellikle Letonya ve Estonya Sovyet askeri baskısıyla karşı karşıya kalmıştı. Böylece Estonya, Letonya ve Litvanya’nın bağımsızlıklarını fiilen kaybedecekleri süreç hızlandı.
Bu gelişmenin arkasında, 1939’da Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı vardı. Dışarıdan bakıldığında bu pakt iki ülke arasında bir saldırmazlık anlaşmasıydı. Ancak gizli protokollerle Doğu Avrupa, iki totaliter güç arasında nüfuz alanlarına ayrılmıştı. Baltık ülkeleri de bu paylaşımın kurbanı oldu.
Estonya, Letonya ve Litvanya küçük ülkelerdi; ama stratejik olarak çok önemliydiler. Baltık Denizi kıyısında yer alıyor, Sovyetler Birliği için batı sınırında bir güvenlik kuşağı anlamına geliyordu. Özellikle Leningrad’a, bugünkü adıyla St. Petersburg’a yakınlıkları, Sovyet yönetiminin bu bölgeyi kendi savunma hattı içinde görmesine yol açıyordu.
1940 yazında yaşananlar doğrudan büyük meydan savaşları biçiminde gelişmedi. Önce Sovyet ültimatomları geldi. Ardından Kızıl Ordu birlikleri bu ülkelere girdi. Sovyet yanlısı hükümetler kuruldu, seçim görüntüsü altında yeni yönetimler oluşturuldu ve kısa süre sonra üç ülke Sovyetler Birliği’ne katıldı. Kâğıt üzerinde “katılım” gibi gösterilen bu süreç, Baltık halklarının hafızasında işgal ve bağımsızlığın kaybı olarak kaldı.
Bu işgal, II. Dünya Savaşı’nın büyük cephe savaşları kadar görünür değildir. Paris’in düşüşü, Londra bombardımanı ya da Barbarossa Harekâtı kadar geniş kitlelerce bilinmez. Ama Baltık halkları için sonuçları çok ağır oldu. Siyasi tutuklamalar, sürgünler, zorla Sovyetleştirme, mülkiyet düzeninin değişmesi, kültürel baskılar ve kimlik mücadelesi onlarca yıl sürdü.
Üç Baltık ülkesi, 1941’de bu kez Nazi Almanyası’nın işgaline uğradı; savaşın ilerleyen yıllarında yeniden Sovyet kontrolüne girdi. Bu nedenle bölge, II. Dünya Savaşı boyunca iki büyük totaliter gücün arasında ezildi. Bağımsızlıklarını yeniden kazanmaları ise ancak Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecinde, 1990’ların başında mümkün olacaktı.
17 Haziran 1940 bu yüzden Avrupa tarihinde küçük ülkelerin büyük güçler arasında nasıl savunmasız kalabildiğini gösteren acı bir tarihtir. Haritada küçük görünen Estonya, Letonya ve Litvanya için bugün, yarım yüzyıla yaklaşan bir bağımsızlık kaybının başlangıcıydı.
1940 – Özdemir Erdoğan doğdu, cazı Türk müziğiyle buluşturan özgün bir ses oldu
17 Haziran 1940’ta İstanbul’da doğan Özdemir Erdoğan, Türk müziğinde caz, pop, Türk sanat müziği ve halk müziği arasında kendine özgü bir köprü kuran sanatçılardan biri oldu.
Müziğe ilgisi aile içinde başladı. Annesi klasik müzik eğitimi almış bir piyanistti; dayısı da keman ve piyano çalıyordu. İKSV’nin sanatçı biyografisi, Erdoğan’ın daha çocuk yaşlarda aile ortamında Frank Sinatra ve Zeki Müren taklitleri yaptığını, ilk müzik eğitimini de ailesinden aldığını aktarır.
Özdemir Erdoğan’ı farklı kılan şey, tek bir müzik türüne kapanmamasıydı. Caz armonisini, Türk müziğinin makam duygusuyla; şehirli pop dilini, halk müziği ve sanat müziği birikimiyle birleştirdi. Bu yüzden onun şarkılarında bazen bir caz kulübünün havası, bazen eski bir İstanbul melodisi, bazen de memleket hasreti duyulur.
Gurbet, Aç Kapıyı Gir İçeri, Bana Ellerini Ver, İkinci Bahar ve Sevdim Seni Bir Kere gibi eserleri, farklı kuşakların hafızasında yer etti.
Özdemir Erdoğan yalnız yorumcu değil, aynı zamanda besteci, söz yazarı ve gitarist olarak da üretken bir sanatçıydı. Türkiye’de cazın daha geniş bir dinleyiciye ulaşmasında, popüler müzikle kurduğu bağ önemli rol oynadı. Cazı yalnız dar bir çevrenin müziği olmaktan çıkarıp Türkçe sözlü, melodik ve yerel dokularla zenginleşen bir alana taşıdı.
Sanat yaşamı boyunca birçok ödül aldı. 2016’da 23. İstanbul Caz Festivali kapsamında Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü. Anadolu Ajansı, törende Özdemir Erdoğan ve saksafon sanatçısı Ergüven Başaran’a bu ödülün verildiğini aktardı.
1944 – İzlanda cumhuriyet ilan etti, Danimarka’yla yüzyıllık bağını kopardı
17 Haziran 1944’te, Kuzey Atlantik’in küçük ada ülkesi İzlanda, Danimarka’yla anayasal bağını kopararak cumhuriyet ilan etti. Tören, İzlanda tarihinde çok özel bir yeri olan Tingvetlir (Þingvellir)’de yapıldı. Burası, 930 yılında kurulan ve dünyanın en eski meclis geleneklerinden biri sayılan Althing’in toplandığı yerdi. Britannica, İzlanda Cumhuriyeti’nin 17 Haziran 1944’te Þingvellir’de kurulduğunu ve ilk cumhurbaşkanının Sveinn Björnsson olduğunu aktarır.
Bu olay, bir gecede ortaya çıkmış bir kopuş değildi. İzlanda yüzyıllar boyunca önce Norveç, sonra Danimarka egemenliği altında kaldı. 1918’de Danimarka ile yapılan Birlik Yasası’yla İzlanda ayrı bir krallık haline gelmişti; ama Danimarka kralı aynı zamanda İzlanda’nın da kralıydı. Yani İzlanda tamamen bağımsız bir cumhuriyet değil, Danimarka’yla kişisel birlik içindeki özerk bir devletti.
İkinci Dünya Savaşı bu süreci hızlandırdı. 1940’ta Danimarka Nazi Almanyası tarafından işgal edilince İzlanda ile Danimarka arasındaki fiilî bağ koptu. İzlanda savaş sırasında önce İngiliz, sonra Amerikan askerî varlığı altında kaldı. Danimarka’nın işgal altında olması, İzlandalılar için “kendi geleceğimizi artık kendimiz belirlemeliyiz” düşüncesini güçlendirdi.
Cumhuriyet kararından önce halkoylaması yapıldı. 1944 Mayıs ayında İzlandalılar, Danimarka’yla birliğin sona erdirilmesi ve cumhuriyet anayasasının kabulü için sandığa gitti. Sonuç neredeyse oybirliğine yakındı. Referandumda Birlik Yasası’nın kaldırılması ve yeni cumhuriyet anayasası ezici çoğunlukla kabul edildi.
17 Haziran tarihinin seçilmesi de tesadüf değildi. Bugün, İzlanda bağımsızlık hareketinin en önemli isimlerinden Jón Sigurðsson’un doğum günüydü. Reykjavik’in resmî turizm sayfası, İzlanda Millî Günü’nün her yıl 17 Haziran’da kutlandığını ve bu tarihin Jón Sigurðsson’un anısını da yaşattığını belirtir.
Tingvetlir’deki tören, İzlanda için hem geçmişe hem geleceğe bakan bir sahneydi. Bir yanda Viking çağından gelen meclis geleneği, diğer yanda modern cumhuriyet fikri vardı. İzlanda bayrağı göndere çekildi, cumhuriyet ilan edildi ve Sveinn Björnsson ilk cumhurbaşkanı seçildi. Böylece küçük bir ada ülkesi, savaşın ortasında kendi devlet biçimini belirlemiş oldu.
Bu karar Danimarka’da burukluk yarattı. Çünkü Danimarka savaş nedeniyle işgal altındaydı ve İzlanda’yla birlik meselesini normal koşullarda yeniden müzakere edememişti. Yine de tarih, İzlanda açısından artık başka bir yöne akıyordu. Kuzey Atlantik’teki bu ada, kendi cumhuriyetini kurmuş ve yüzyıllardır süren Danimarka bağını sona erdirmişti.
Bu tarih, coğrafyası sert, nüfusu az ama ulusal bilinci güçlü bir toplumun kendi kaderini belirleme iradesini gösterir. İzlanda bugün volkanları, buzulları, balıkçılığı, edebiyatı ve demokratik kurumlarıyla tanınıyorsa, 17 Haziran 1944 bu modern kimliğin en önemli başlangıç noktasıdır.
1951 – Nâzım Hikmet Türkiye’den ayrıldı, büyük şairin sürgün yılları başladı
17 Haziran 1951’de, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Bu ayrılış, Türkiye’nin en güçlü edebiyatçılarından birinin memleketinden koparılması anlamına geliyordu.
Nâzım Hikmet, 20. yüzyıl Türk şiirinin çehresini değiştiren isimlerden biriydi. Serbest ölçüyü, konuşma dilini, politik tutkuyu, aşkı, memleket hasretini ve insan sevgisini şiirinde büyük bir enerjiyle birleştirdi. Ondan önce Türk şiirinde güçlü gelenekler vardı; ama Nâzım, şiire sinema gibi akan sahneler, kalabalıklar, trenler, fabrikalar, hapishaneler, işçiler ve büyük şehir ritmi getirdi.
Hayatı ise şiiri kadar çalkantılıydı. Siyasi görüşleri nedeniyle defalarca yargılandı, uzun yıllar hapis yattı. 1938’de aldığı ağır cezalarla cezaevine girdi; İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yıllar geçirdi. Hapisteyken bile yazmayı sürdürdü. Memleketimden İnsan Manzaraları gibi büyük eserleri, bu dönemin acısından ve gözlem gücünden doğdu.
1950’de çıkarılan genel afla serbest bırakıldı. Ancak özgürlüğü uzun sürmedi. Cezaevinden çıktıktan sonra yeniden baskı altında olduğunu hissetti. İleri yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen askere alınmak istenmesi, takip edildiği düşüncesi ve yeniden hapse girme korkusu onu Türkiye’den ayrılmaya zorladı.
Nâzım, 17 Haziran’da Karadeniz üzerinden Türkiye’den ayrıldı. Bu yolculuk, onun için hayatının geri kalanını belirleyecek büyük bir kopuştu. Önce Romanya’ya, ardından Sovyetler Birliği’ne geçti. Bundan sonra Moskova, onun sürgündeki ana durağı oldu. Çeşitli ülkelere gitti, toplantılara katıldı, şiirler okudu; ama Türkiye’ye bir daha dönemedi.
Ayrılışından kısa süre sonra, 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Bu karar, Nâzım’ın hayatındaki en ağır simgesel kopuşlardan biri oldu. Çünkü o, bütün politik tartışmaların ötesinde, şiirinin merkezine memleketi koyan bir şairdi. Türkiye’den uzakta yaşarken de İstanbul’u, Anadolu’yu, insanlarını, denizi, hasreti ve kavuşma arzusunu yazmayı sürdürdü.
Nâzım Hikmet’in şiirleri uzun yıllar Türkiye’de yasaklandı, kitapları toplatıldı, adı resmî kültür alanında sakıncalı görüldü. Ama şiirleri yine de dilden dile dolaştı. Davet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Kuvâyi Milliye Destanı, Yaşamaya Dair ve aşk şiirleri, farklı kuşakların hafızasında yer etti. Onu sevenler için Nâzım yalnız politik bir figür değil, Türkçenin en güçlü seslerinden biriydi.
Sürgün yıllarında yazdığı şiirlerde hasret daha da belirginleşti. Memleket artık yalnız doğduğu, yaşadığı, kavga ettiği ülke değil; uzaktan bakılan, ulaşılamayan, özlenen bir hayale dönüştü. Nâzım’ın şiirindeki “memleket” duygusu bu yüzden bu kadar güçlüdür: İçinde hem sevgi hem öfke hem umut hem de derin bir ayrılık acısı vardır.
Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’da hayatını kaybetti. Mezarı hâlâ Moskova’dadır. Türkiye vatandaşlığı ise ölümünden çok sonra, 2009’da iade edildi. Fakat aslında Nâzım, okurlarının hafızasında hiçbir zaman bu ülkenin dışında kalmadı.
1951 – Türkiye Berlin’de Batı Almanya’yı yendi, Turgay Şeren “Berlin Panteri” oldu
17 Haziran 1951’de, Türkiye A Millî Futbol Takımı, Berlin Olimpiyat Stadı’nda oynanan özel maçta Batı Almanya’yı 2-1 yendi.
Bu galibiyet, 1951 şartlarında çok büyük bir anlam taşıyordu. Almanya, II. Dünya Savaşı’nın yıkımından yeni çıkmıştı. Türkiye ise uluslararası futbolda henüz bugünkü kadar görünür değildi. Berlin’de, büyük bir stadyumda, güçlü futbol geleneği olan bir ülkeye karşı alınan bu sonuç, Türk futbol hafızasında özel bir yere yerleşti.
Maç Türkiye için çok iyi başladı. Beşiktaşlı Recep Adanır, 5. dakikada Türkiye’yi 1-0 öne geçirdi. Almanya daha sonra Hans Haferkamp ile beraberliği yakaladı. Karşılaşmanın son bölümünde sahneye Galatasaraylı Muzaffer Tokaç çıktı ve 85. dakikada attığı golle Türkiye’ye 2-1’lik galibiyeti getirdi.
Fakat bu maçın asıl efsanesi skordan çok kaleci Turgay Şeren oldu. O gün Alman hücumları karşısında yaptığı kurtarışlarla dikkat çeken Şeren, maçtan sonra “Berlin Panteri” lakabıyla anılmaya başladı.
Turgay Şeren o yıllarda henüz genç bir kaleciydi. Galatasaray kalesindeki başarısını millî takıma taşımış, refleksleri, cesareti ve çizgi üzerindeki hakimiyetiyle kısa sürede dikkat çekmişti. Berlin’deki performansı ise onun adını yalnız Galatasaray tarihine değil, Türk futbolunun ortak hafızasına yazdı. Bazı lakaplar gazete başlıklarında kalır; “Berlin Panteri” ise kuşaktan kuşağa aktarılan bir futbol efsanesine dönüştü.
Maçın kadrosu da Türk futbol tarihinin önemli isimlerini yan yana getiriyordu. Turgay Şeren kalede, Naci Özkaya ve Müjdat Yetkiner savunmada, Gündüz Kılıç, Lefter Küçükandonyadis, Recep Adanır ve Muzaffer Tokaç gibi isimler hücum hattında Türk futbolunun erken dönem yıldızlarını temsil ediyordu. Bu kadro, henüz profesyonel lig düzeninin tam oturmadığı bir dönemde Türkiye’nin uluslararası sahada ses getirebileceğini gösterdi.
17 Haziran 1951’deki bu galibiyet, Türkiye’nin Almanya karşısındaki bütün maç tarihini belirleyen büyük bir kırılma değildi belki; ama hafızadaki yeri çok özeldir. Çünkü bazen bir hazırlık maçı, skorun ötesinde anlam kazanır. Berlin’de alınan 2-1’lik galibiyet, Türk futbolunun kendine güvenini artıran, Turgay Şeren’i efsaneleştiren ve millî takım tarihine unutulmaz bir sayfa ekleyen maçlardan biri oldu.
Bugün bu karşılaşma hatırlandığında akla önce bir skor değil, bir görüntü gelir: Berlin Olimpiyat Stadı’nda kaleye geçen genç bir Türk kaleci, peş peşe kurtarışlar yapar ve ülkesine unutulmaz bir zafer kazandırır. O günden sonra futbolseverlerin hafızasında bir başka adı daha vardır: Berlin Panteri.
1953 – Doğu Almanya’da işçiler ayaklandı, Sovyet tankları devreye girdi
17 Haziran 1953’te Doğu Almanya’da işçi protestoları büyük bir halk ayaklanmasına dönüştü. Olaylar önce inşaat işçilerinin çalışma kotalarına karşı tepkisiyle başladı; kısa sürede daha geniş bir özgürlük ve geçim sıkıntısı protestosuna dönüştü.
Doğu Almanya, Sovyet etkisi altında sosyalist bir rejimle yönetiliyordu. İşçilerden daha fazla üretim isteniyor, yaşam koşulları ağırlaşıyor, siyasal baskı artıyordu. 17 Haziran’da sokaklara çıkan insanlar yalnız ücret ya da çalışma şartlarını değil, hükümetin kendisini de sorgulamaya başladı.
Gösteriler Berlin’den başka şehirlere de yayıldı. Ancak ayaklanma Sovyet tankları ve Doğu Alman güvenlik güçleriyle bastırıldı. Çok sayıda kişi öldü, yaralandı ya da tutuklandı. Bu olay, Doğu Almanya rejiminin halk desteği konusunda ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
17 Haziran 1953, daha sonra Batı Almanya’da uzun süre “Alman Birliği Günü” olarak anıldı. Çünkü bu tarih, bölünmüş Almanya’da özgürlük ve birleşme arzusunun erken sembollerinden biri haline geldi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasına daha 36 yıl vardı; ama 17 Haziran’da insanlar o duvar daha yapılmadan rejimin duvarlarına çarpmıştı.
1967 – Çin ilk hidrojen bombasını denedi, nükleer güç dengesi Asya’da değişti
17 Haziran 1967’de, Çin Halk Cumhuriyeti ilk hidrojen bombası denemesini yaptı. Deneme, ülkenin kuzeybatısındaki Lop Nur nükleer test sahasında gerçekleştirildi. Arms Control Association’ın nükleer test zaman çizelgesinde, Çin’in 17 Haziran 1967’de 3,3 megaton gücünde ilk hidrojen bombasını test ettiği belirtilir.
Bu test, Çin’in nükleer programında çok büyük bir sıçramaydı. Çünkü Çin ilk atom bombasını yalnızca 16 Ekim 1964’te denemişti. Yani Pekin yönetimi, atom bombasından hidrojen bombasına yaklaşık iki yıl sekiz ay gibi çok kısa bir sürede geçmiş oldu.
Atom bombası ile hidrojen bombası arasında büyük bir fark vardır. Atom bombası, çekirdek bölünmesiyle enerji açığa çıkarır. Hidrojen bombası ise çekirdek kaynaşması ilkesine dayanır ve çok daha yıkıcı bir güç üretebilir. Bu nedenle hidrojen bombasına sahip olmak, çok daha ileri bir mühendislik, fizik ve askerî teknoloji kapasitesine ulaşmak anlamına geliyordu.
Çin bu denemeyle dünyaya açık bir mesaj verdi: Artık yalnız bölgesel bir güç değil, nükleer silah teknolojisinde büyük devletler ligine girmek isteyen bir aktördü. O dönemde nükleer yarışın ana merkezleri Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’ydi. İngiltere ve Fransa da nükleer güç haline gelmişti. Çin’in hidrojen bombası denemesi, Soğuk Savaş dengelerine Asya’dan yeni ve güçlü bir nükleer aktörün katıldığını gösterdi.
Deneme aynı zamanda Çin-Sovyet ayrışmasının da gölgesindeydi. 1950’lerde Sovyetler Birliği Çin’e nükleer teknoloji konusunda belli ölçüde destek vermişti; ancak iki ülke arasındaki ideolojik ve siyasi gerilim büyüyünce bu iş birliği bozuldu. Çin, nükleer programını büyük ölçüde kendi imkânlarıyla sürdürmek zorunda kaldı. Bu yüzden 1967’deki hidrojen bombası testi, Pekin açısından “kendi kendine yetme” iddiasının da sembolüydü.
Testin gücü de dikkat çekiciydi. Atomic Archive, 17 Haziran 1967’deki denemenin Çin’in Test No. 6 olarak bilinen denemesi olduğunu, bombanın bir Xian H-6 uçağından bırakıldığını, yaklaşık 2.960 metre yükseklikte patlatıldığını ve patlama gücünün 3,3 megatona ulaştığını yazar.
Bu büyüklük, sıradan okur için şöyle anlatılabilir: Hiroşima’ya atılan atom bombası yaklaşık 15 kiloton gücündeydi. Çin’in 1967’de denediği hidrojen bombası ise megaton düzeyindeydi; yani çok daha büyük bir yıkım potansiyeli taşıyordu. Nükleer çağda artık mesele bütün bölgeleri harap edebilecek termonükleer silahlardı.
17 Haziran 1967’deki test, Çin’in iç siyasetinde de propaganda değeri taşıdı. Kültür Devrimi’nin sarsıntılı yıllarında gelen bu başarı, Mao yönetimi tarafından bilimsel ve askerî güç göstergesi olarak sunuldu. “İki bomba, bir uydu” diye anılan hedefler içinde atom bombası, hidrojen bombası ve uzay teknolojisi, Çin’in büyük güç olma iddiasının temel sembolleriydi.
1971 – Nixon uyuşturucuya savaş ilan etti, dünya yıllarca sürecek sert bir politikanın içine girdi
17 Haziran 1971’de ABD Başkanı Richard Nixon, uyuşturucu kullanımını Amerika’nın “bir numaralı halk düşmanı” ilan etti. Nixon, uyuşturucu bağımlılığına karşı yeni ve topyekûn bir mücadele gerektiğini söylüyordu. Bu açıklama, daha sonra bütün dünyada “Uyuşturucuya Savaş” olarak anılacak sert güvenlik politikasının simgesi haline geldi.
Aslında Nixon’ın konuşmasında yalnız polis ve ceza yoktu. Tedavi, rehabilitasyon ve önleme için de kaynak ayrılmasını istiyordu. Ancak tarihe kalan asıl şey, kullandığı savaş dili oldu. Uyuşturucu artık bir sağlık, yoksulluk, bağımlılık ya da gençlik sorunu gibi değil; “düşman”, “tehdit” ve “savaş” kelimeleriyle tarif edilen bir güvenlik meselesi haline getirildi.
Bu bakış açısı kısa sürede devlet politikasına dönüştü. 1970’te kabul edilen Controlled Substances Act ile uyuşturucu maddeler sınıflara ayrıldı; bazı maddeler en tehlikeli kategoriye kondu. 1973’te ise Nixon yönetimi, federal uyuşturucu birimlerini tek çatı altında toplayan DEA, yani Uyuşturucuyla Mücadele İdaresi’ni kurdu. Böylece uyuşturucuyla mücadele, daha merkezi, daha güçlü ve daha polis ağırlıklı bir yapıya kavuştu.
Eleştirilerin temelinde de bu dönüşüm vardır. Çünkü bağımlılık çoğu zaman sağlık, yoksulluk, travma, işsizlik ve sosyal dışlanmayla bağlantılı bir sorundur. Ama “savaş” dili devreye girince çözüm daha çok operasyon, baskın, tutuklama, ağır ceza ve hapishane üzerinden arandı. Kullanıcı ile satıcı, bağımlı ile suç örgütü, tedaviye ihtiyacı olan insan ile şiddet faili çoğu zaman aynı sert sistemin içine sokuldu.
Bu yaklaşımın en ağır sonucu hapishane nüfusunda görüldü. Sonraki yıllarda, özellikle 1980’lerde ve 1990’larda çıkarılan daha sert yasalarla uyuşturucu suçları için cezalar ağırlaştırıldı. Küçük miktarda madde bulunduran ya da bağımlılık sorunu yaşayan çok sayıda kişi ceza sistemi içine girdi. Amerika’da kitlesel hapsedilme tartışmasının önemli başlıklarından biri bu oldu.
Politikanın en çok eleştirilen yönlerinden biri de eşitsiz uygulanmasıydı. Uyuşturucu kullanımı farklı toplumsal gruplarda görülmesine rağmen, polis takibi ve cezalandırma özellikle yoksul mahallelerde, siyah ve Latin topluluklarda daha yoğun hissedildi. Bu nedenle “Uyuşturucuya Savaş”, zamanla birçok kişi için uyuşturucuyla mücadeleden çok, belli kesimleri hedef alan bir ceza politikası anlamına gelmeye başladı.
Bir başka tartışmalı nokta da dış politikaydı. Amerika, uyuşturucu ticaretini durdurmak için Latin Amerika başta olmak üzere başka ülkelerde güvenlik iş birlikleri, askerî destekler ve operasyon politikaları geliştirdi. Kolombiya, Meksika ve Orta Amerika’da uyuşturucu kartelleriyle mücadele, sağlık ya da suç meselesi olmaktan çıktı; devletlerin iç güvenliğini, sınırlarını, polis ve ordu yapılarını etkileyen büyük bir meseleye dönüştü.
Bu politikanın başarısı da tartışmalı kaldı. Çünkü on yıllar boyunca milyarlarca dolar harcanmasına, milyonlarca insanın tutuklanmasına ve çok sert cezalar uygulanmasına rağmen uyuşturucu kullanımı, bağımlılık, kaçakçılık ve aşırı doz ölümleri tamamen ortadan kalkmadı. Aksine, birçok uzman bu savaş dilinin bağımlıları tedaviden uzaklaştırdığını, uyuşturucu piyasasını yeraltına ittiğini ve şiddeti artırdığını savundu.
Nixon’ın politikası bu yüzden bugün iki yönlü değerlendirilir. Bir yandan 1971’de tedavi ve rehabilitasyon için de ciddi bütçe istemişti; yani mesele yalnız “herkesi hapse atalım” kadar basit değildi. Ama diğer yandan onun kullandığı “savaş” dili ve kurduğu güvenlik sistemi, sonraki yönetimlerin elinde daha sert, daha cezacı ve daha ayrımcı politikalara dönüştü.
17 Haziran 1971’i önemli yapan şey de budur. O gün Amerika’da bir başkan uyuşturucuya karşı savaş ilan etti; ama zamanla bu savaşın uyuşturucudan çok insanları, mahalleleri, hapishaneleri ve devletlerin güvenlik politikalarını değiştirdiği görüldü. Bugün birçok ülkede bağımlılığın suç değil sağlık sorunu olarak ele alınması gerektiği tartışılıyorsa, bunun arkasında “Uyuşturucuya Savaş”ın yarım yüzyıllık ağır bilançosu vardır.
1972 – Watergate baskını ortaya çıktı, bir hırsızlık girişimi ABD Başkanı’nı istifaya götürdü
17 Haziran 1972 gecesi, Washington’daki Watergate adlı otel ve iş merkezi kompleksinde bulunan Demokrat Parti Ulusal Komitesi ofisine giren 5 kişi polis tarafından yakalandı. İlk bakışta sıradan bir hırsızlık gibi görünen bu olay, kısa süre içinde Amerikan siyasi tarihinin en büyük skandallarından birine dönüştü.
Yakalanan kişiler para, kilit açma araçları, fotoğraf ekipmanı ve dinleme cihazlarıyla bulunmuştu. Ama asıl önemli olan, bu kişilerin sıradan suçlular olmamasıydı. Kısa sürede olayın, Başkan Richard Nixon’ın yeniden seçim kampanyasıyla bağlantılı kişilerle ilişkili olduğu anlaşıldı. Nixon Library’nin Watergate açıklamasına göre bu girişim ilk deneme de değildi; 28 Mayıs 1972’de aynı ofislere girilmiş, bazı telefonlara dinleme cihazları yerleştirilmiş ve belgeler fotoğraflanmıştı. 17 Haziran’daki baskın ise arızalı dinleme cihazlarını değiştirmek ve yeni bilgi toplamak amacıyla yapılmıştı.
Watergate’i tarihî yapan şey, yalnız muhalefet partisinin ofisine girilmesi değildi. Asıl skandal, sonrasında gelen örtbas çabasıydı. Nixon yönetimi, olayla Beyaz Saray arasındaki bağlantıları gizlemeye çalıştı. FBI soruşturması, mahkeme süreci, Senato araştırmaları ve gazetecilerin ısrarlı takibi, hırsızlık girişiminin arkasında daha geniş bir siyasi casusluk ve yetki kötüye kullanımı ağı olduğunu ortaya çıkardı.
Bu süreçte Washington Post muhabirleri Bob Woodward ve Carl Bernstein da olayın izini süren gazeteciler olarak öne çıktı. Watergate, araştırmacı gazeteciliğin siyaset üzerindeki etkisini gösteren en önemli örneklerden biri haline geldi. Gazeteler, mahkemeler, Kongre ve kamuoyu baskısı birlikte çalışınca, ilk başta küçük görünen bir suçun devlet krizine dönüşmesi engellenemedi.
Skandalın kırılma noktalarından biri, Nixon’ın Beyaz Saray’daki konuşmaları gizlice kaydettiğinin ortaya çıkmasıydı. Bu ses kayıtları, başkanın olaydan ne kadar haberdar olduğu ve örtbas sürecinde nasıl bir rol oynadığı sorularının merkezine yerleşti. Nixon kayıtları vermemek için direndi; konu Yüksek Mahkeme’ye kadar gitti. Sonunda kayıtların teslim edilmesi, başkanın savunmasını büyük ölçüde çökertti.
Watergate, Amerikan demokrasisi açısından ağır bir sınavdı. Bir yandan seçilmiş başkanın gücünü kötüye kullanabileceği görüldü; diğer yandan kurumların, basının, mahkemelerin ve Kongre’nin bu gücü denetleyebileceği de ortaya çıktı. ABD Senatosu’nun Watergate soruşturması anlatımında, 1973’te Watergate hırsızları ve iki yardımcısının yargılanmasının ardından Senato özel komitesinin kurulduğu ve olayın başkanlık yetkileri açısından büyük bir soruşturmaya dönüştüğü aktarılır.
Skandal büyüdükçe Nixon’ın çevresindeki isimler istifa etti, bazıları yargılandı ve kamuoyu desteği hızla eridi. Başkan, 8 Ağustos 1974’te televizyondan ulusa seslenerek istifa edeceğini açıkladı; 9 Ağustos 1974’te görevinden ayrıldı. ABD Ulusal Arşivleri, Nixon’ın azil tehdidi altında 9 Ağustos 1974’te istifa ettiğini ve bunun Amerikan tarihinde bir başkanın görevden istifa ettiği ilk örnek olduğunu kaydeder.
17 Haziran 1972’deki bu olay, iktidarın seçim kazanmak için ne kadar ileri gidebileceğini, devlet gücünün nasıl kötüye kullanılabileceğini ve demokrasilerde denetim mekanizmalarının neden hayati olduğunu gösterdi. Bir kapıya yapıştırılmış bant, dikkatli bir güvenlik görevlisinin şüphesi ve ardından gelen inatçı soruşturma, dünyanın en güçlü makamlarından birini sarsmaya yetti.
1974 – Ferdi Ştatzer öldü, Türkiye’de piyano eğitiminin sessiz kurucularından biri eksildi
17 Haziran 1974’te, Avusturya asıllı Türk piyanist, besteci ve akademisyen Ferdi Ştatzer hayatını kaybetti. Asıl adı Friedrich von Statzer olan sanatçı, 1906’da Viyana’da doğdu; müzik eğitimini Salzburg’daki Mozarteum ve Viyana Müzik Akademisi çizgisinde aldı.
Ştatzer’in Türkiye’ye gelişi, Cumhuriyet’in erken dönem kültür politikaları açısından anlamlıdır. Viyana’da öğrenciyken tanıştığı Türk besteci Hasan Ferit Alnar’ın aracılığıyla İstanbul Belediye Konservatuvarı’na davet edildi. 1932’de Türkiye’ye yerleşti ve İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda piyano öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Bir akademik makalede, Friedrich von Statzer’in Joseph Marx’ın öğrencisi olduğu, Necil Kazım Akses ve Hasan Ferit Alnar’la tanıştığı, Alnar’ın aracılığı ve Marx’ın önerisiyle İstanbul Belediye Konservatuvarı’na girdiği belirtilir.
Ferdi Ştatzer, yalnız konser veren bir piyanist değil, kuşak yetiştiren bir hocaydı. Türkiye’de klasik Batı müziği eğitiminin kurumsallaşmaya çalıştığı yıllarda İstanbul’da piyano disiplininin gelişmesinde önemli rol oynadı. 2022 tarihli bir çalışmada, Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’da piyano eğitimi denince akla gelen iki önemli isimden birinin Cemal Reşit Rey, diğerinin Ferdi Ştatzer olduğu vurgulanır.
Onun öğrencileri arasında sonraki yıllarda Türkiye’nin müzik hayatında önemli yer edinen isimler de vardı. Piyano eğitiminden geçen sanatçılar, yalnız icracı olarak değil, öğretmen ve akademisyen olarak da bu çizgiyi sürdürdüler. Bu yüzden Ştatzer’in etkisi, tek tek konserlerden çok, yetiştirdiği öğrenciler ve konservatuvar geleneği üzerinden okunmalıdır.
Ferdi Ştatzer’in hayatı, sahne dünyasıyla da kesişti. 1933’te Türkiye’nin ilk Müslüman kadın tiyatro sanatçılarından Bedia Muvahhit ile evlendi.
1944’te Türk vatandaşlığına geçen sanatçı, Ferdi Ştatzer adıyla Türkiye müzik hayatının kalıcı isimlerinden biri oldu. Bu tercih, onun Türkiye’yle bağının geçici bir görev ilişkisinden ibaret olmadığını da gösterir. Avrupa’da yetişmiş bir müzisyenin, Cumhuriyet Türkiye’sinin yeni kültür kurumlarında kök salması, dönemin modernleşme hikâyesinin dikkat çekici parçalarından biridir.
17 Haziran’da Ferdi Ştatzer’i hatırlamak, Türkiye’de konservatuvar geleneğinin, piyano eğitiminin ve klasik müzik disiplininin nasıl emek emek kurulduğunu hatırlamaktır. Ştatzer, adı geniş kitlelerce çok bilinmese de Türkiye’de sahnenin arkasında kuşaklar yetiştiren önemli müzik hocalarından biri olarak hafızada yerini korur.
1980 – Venus Williams doğdu, tenis kortlarında güç ve eşitlik mücadelesinin simgesi oldu
17 Haziran 1980’de Amerikalı tenisçi Venus Williams doğdu. Kardeşi Serena Williams ile birlikte modern tenis tarihinin en etkili aile hikâyelerinden birini yazdı. Britannica, Venus Williams’ın 17 Haziran 1980’de Lynwood, California’da doğduğunu ve Wimbledon, ABD Açık ve Olimpiyat başarılarıyla tenis tarihine geçtiğini aktarır.
Venus ve Serena Williams, tenis dünyasının alışılmış merkezlerinden gelmiyordu. Babaları Richard Williams’ın yönlendirmesiyle, Compton’daki kamu kortlarından dünya tenisinin zirvesine yürüdüler. Bu hikâye, sporun yalnız yetenek değil, inat, aile emeği ve fırsat eşitsizliğiyle mücadele meselesi olduğunu gösterdi.
Venus Williams yalnız güçlü servisi ve atletik oyunu ile değil, kadın tenisçilerin eşit ücret mücadelesindeki rolüyle de önemliydi. Wimbledon ve diğer büyük turnuvalarda kadın ve erkek sporcuların eşit ödül alması için yürütülen tartışmalarda sesi güçlü çıkan isimlerden biri oldu.
Venus Williams, kortta kazandığı kupalar kadar, spor dünyasında kadınların emeğinin ve başarısının eşit değer görmesi için verdiği mücadeleyle de tarihe geçti.
1980 – CHP’li Mehmet Zeki Tekiner öldürüldü, cenazesi bile saldırıya uğradı
17 Haziran 1980’de, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Nevşehir İl Başkanı, eski Nevşehir Milletvekili ve avukat Mehmet Zeki Tekiner, Nevşehir’de silahlı saldırıyla öldürüldü. Tekiner, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Besni Cumhuriyet Savcılığı yapmış, daha sonra serbest avukat olarak çalışmış, Kurucu Meclis’te Nevşehir temsilciliği ve TBMM 15. Dönem Nevşehir milletvekilliği görevlerinde bulunmuştu.
Tekiner’in öldürülmesi, 12 Eylül 1980 darbesine giden aylarda Türkiye’nin içine sürüklendiği siyasal şiddet ortamının en çarpıcı örneklerinden biriydi. 1970’lerin sonunda sağ-sol çatışması artık yalnız büyük şehirlerde değil, Anadolu kentlerinde de can alıyordu. Siyasi partilerin il başkanları, sendikacılar, öğretmenler, öğrenciler, gazeteciler ve avukatlar hedef haline gelmişti. Nevşehir de bu gerilimin dışında değildi.
Mehmet Zeki Tekiner daha önce de saldırıya uğramıştı. Kaynaklarda, 11 Şubat 1980’de evinin bahçesinde yapılan silahlı saldırıdan yaralı kurtulduğu; yaklaşık dört ay sonra ise 17 Haziran 1980’de bu kez öldürüldüğü aktarılır.
Cinayet, şehir merkezindeki bir bakkal dükkânında işlendi. Mehmet Onur Miman ve Uğur Coşkun, 17 Haziran 1980’de saat 18.10’da Yavuz Yükselbaba’ya ait bakkal dükkânına girdi; Zeki Tekiner’i ve onu korumaya çalışan Yükselbaba’yı öldürdü.
Olayın daha da sarsıcı tarafı, ertesi gün cenaze töreninde yaşandı. 18 Haziran 1980’de Nevşehir’de düzenlenen törene CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit de katıldı. Ecevit, o sırada başbakan değil, muhalefet lideriydi. Cenaze töreni sırasında CHP heyetine ve korteje önce taşlı sopalı, ardından silahlı saldırılar düzenlendiği; çok sayıda milletvekili ve vatandaşın yaralandığı, Tekiner’in tabutuna da kurşunlar isabet ettiği aktarılır.
Bu görüntü, 12 Eylül öncesi Türkiye’nin nasıl bir şiddet sarmalına girdiğini anlatmak için tek başına yeterlidir. Bir siyasetçi öldürülmüş, cenazesi kaldırılırken bile kalabalığa saldırılmış, tabutun kendisi kurşunların hedefi haline gelmiştir. Bu, siyasal rekabetin değil, toplumsal hayatı felç eden bir düşmanlaşmanın işaretidir.
Mehmet Zeki Tekiner’in adı bugün daha çok bu cinayetle hatırlanıyor; ama onu yalnız “öldürülen bir CHP’li” diye anlatmak eksik olur. Nevşehir’de avukatlık yapan, siyasi davalarda ve yoksul kesimlerin meselelerinde öne çıkan, yerel siyasette güçlü karşılığı olan bir figürdü. Bu nedenle hedef alınması, dönemin yerel güç mücadeleleriyle de ilişkilidir.
17 Haziran 1980’de yaşanan bu suikast, Türkiye’nin darbe öncesi son aylarında devlet otoritesinin, hukuk güvenliğinin ve siyasal hayatın ne kadar ağır biçimde çözüldüğünü gösterir. Bir il başkanı sokak ortasında öldürülüyor; ertesi gün cenazesi bile güvenle kaldırılamıyorsa, toplum artık normal siyaset zemininden çıkmış demektir.
1987 – Son esmer kıyı çintesi öldü, bir kuşun yok oluşu insan eliyle tamamlandı
17 Haziran 1987’de, esmer kıyı çintesi olarak çevrilebilecek Dusky Seaside Sparrow’un bilinen son saf bireyi öldü. “Orange Band” yani “Turuncu Halkalı” adıyla bilinen bu erkek kuş, Walt Disney World’deki Discovery Island doğa alanında yaşıyordu. U.S. Fish and Wildlife Service, Orange Band’in tek gözünün kör olmasına rağmen en az 8 yıl, belki de 13 yıl kadar yaşadığını ve 17 Haziran 1987’de öldüğünü bildirir.
Esmer kıyı çintesi, Florida’nın doğu kıyısındaki bataklık ve sazlık alanlarda yaşayan, göç etmeyen küçük bir ötücü kuştu. Özellikle Merritt Island ve St. Johns Nehri çevresindeki tuzlu bataklıklar onun doğal yaşam alanıydı. Bu kuş, büyük ve gösterişli bir hayvan değildi; ama ekosistemin ince dengesinde kendine ait yeri olan, belirli bir coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir canlıydı.
Onun yok oluşu, doğanın kendi akışıyla gerçekleşmiş bir kaybolma değildi. Merritt Island çevresinde sivrisinekleri azaltmak için yapılan su baskınları, kuşun yuvalama alanlarını tahrip etti. Daha sonra St. Johns Nehri çevresindeki bataklıkların yol yapımı ve gelişme projeleri için kurutulması, nüfusu daha da çökertti. U.S. Fish and Wildlife Service, habitat kaybı, kirlilik ve pestisitlerin birleşmesiyle sayının 1979’da yalnızca 6 bilinen bireye düştüğünü; bunların da tamamının erkek olduğunu aktarır.
Bu ayrıntı çok önemlidir. 1979’da hâlâ 6 kuş vardı ama artık üreme umudu neredeyse bitmişti. Çünkü son dişi birey 1975’te görülmüştü. Geriye yalnız erkekler kaldığında, bilim insanları türü değilse bile genetik mirasını kurtarmak için son bir çare denedi. Kalan erkekler yakalanarak Walt Disney World’deki Discovery Island’a götürüldü ve yakın akraba kıyı çintesi alt türleriyle çiftleştirilmeye çalışıldı. Fakat bu çabalar esmer kıyı çintesini geri getirmeye yetmedi.
Orange Band, bu hikâyenin son canlı tanığıydı. 31 Mart 1986 civarında artık hayatta kalan tek esmer kıyı çintesiydi. Bir türün ya da alt türün son bireyi için kullanılan özel bir kelime vardır: Endling. Orange Band de kendi soyunun son halkasıydı. O öldüğünde, yalnız bir kuş ölmedi; Florida bataklıklarının kendine özgü bir sesi de sustu.
Resmî süreç ise birkaç yıl sonra tamamlandı. Esmer kıyı çintesi 1987’de fiilen yok olmuş, 1990’da ABD makamlarınca resmen soyu tükenmiş kabul edilmiştir. U.S. Fish and Wildlife Service’in tür sayfası, alt türü bugün nesli tükenmiş olarak listeler.
Bu hikâye, çevre tarihi açısından küçük ama çok çarpıcı bir derstir. Çünkü esmer kıyı çintesi, dev bir orman yangınıyla ya da tek bir büyük felaketle yok olmadı. Bataklıkların su düzeni değiştirildi, yuvalama alanları bozuldu, yollar yapıldı, pestisitler kullanıldı, yaşam alanı parça parça daraltıldı. Sonunda kuşlar azaldı, dişiler kayboldu, geriye birkaç erkek kaldı ve yok oluş kaçınılmaz hale geldi.
17 Haziran’da esmer kıyı çintesini hatırlamak, yalnız uzak bir Amerika kuşunun yok oluşunu anmak değildir. Bu tarih, insanın “küçük müdahaleler” sandığı kararların doğada nasıl geri dönüşsüz sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Bir kuşun sesi kesildiğinde aslında bir yaşam biçimi, bir bataklık hafızası ve milyonlarca yılda oluşmuş bir evrim çizgisi kapanmış olur.
1991 – Mesut Yılmaz hükümeti kurmakla görevlendirildi, ANAP’ta yeni dönem başladı
17 Haziran 1991’de, Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Anavatan Partisi’nin yeni genel başkanı Mesut Yılmaz’ı hükümeti kurmakla görevlendirdi. Bu görevlendirme, bir gün önce istifasını sunan Başbakan Yıldırım Akbulut döneminin kapanması ve ANAP içinde Mesut Yılmaz döneminin başlaması anlamına geliyordu.
Bu gelişmenin arkasında, 15 Haziran 1991’de yapılan ANAP Büyük Kongresi vardı. Kongrede Mesut Yılmaz, Başbakan Yıldırım Akbulut’u geride bırakarak ANAP Genel Başkanı seçilmişti. Parlamenter sistemin işleyişi açısından bu sonuç, başbakanlık koltuğunu da doğrudan etkiledi. Çünkü iktidar partisinin genel başkanlığını kaybeden Akbulut’un hükümetin başında kalması artık siyaseten mümkün değildi.
Yıldırım Akbulut, aslında Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra ANAP’ın başına getirdiği, uyumlu ve dengeli bir isimdi. Ancak kamuoyunda çoğu zaman Özal’ın gölgesinde kalan, güçlü liderlik profili çizemeyen bir başbakan olarak görüldü. 1980’lerin büyük ANAP dalgası 1990’lara gelindiğinde zayıflamış; ekonomi, yolsuzluk tartışmaları, toplumsal değişim ve muhalefetin yükselişi partiyi yıpratmaya başlamıştı.
Mesut Yılmaz’ın yükselişi bu yorgunluk ortamında geldi. Daha genç, daha iddialı ve parti içinde değişim isteyen kesimlerin desteğini alan Yılmaz, ANAP’ı yeniden toparlama iddiasıyla sahneye çıktı. Cumhurbaşkanı Özal’ın onu hükümeti kurmakla görevlendirmesi hem anayasal bir süreçti hem de ANAP içindeki güç değişiminin resmen kabul edilmesiydi.
Yeni hükümet kısa sürede kuruldu. 23 Haziran 1991’de I. Mesut Yılmaz Hükümeti göreve başladı. Hükümet programı Meclis’e sunuldu ve 5 Temmuz 1991’de yapılan oylamada güvenoyu aldı.
Fakat bu değişim ANAP’ı kurtarmaya yetmedi. Mesut Yılmaz hükümeti, Türkiye’yi birkaç ay sonra yapılacak erken seçime götürdü. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde ANAP iktidarı kaybetti; Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi birinci parti oldu ve Türkiye DYP-SHP koalisyonuyla yeni bir döneme girdi.
17 Haziran 1991, 1983’ten beri Türkiye’yi yöneten ANAP iktidarının artık inişe geçtiğini, Özal sonrası dönemde partinin kendi içinde yeni lider arayışına girdiğini ve 1990’ların koalisyonlar dönemine doğru kapının aralandığını gösterir. Mesut Yılmaz başbakan oldu; ama ANAP’ın eski gücünü geri getirmek artık kolay değildi.
1992 – Yeni Galata Köprüsü açıldı, İstanbul’un iki yakası eski bir simgeyle yeni bir köprüde buluştu
17 Haziran 1992’de, Yeni Galata Köprüsü törenle hizmete açıldı. Eminönü ile Karaköy’ü birbirine bağlayan köprü, İstanbul’un gündelik hayatında, bir ulaşım hattı olmanın ötesinde, kentin en güçlü sembollerinden biriydi. İBB Deniz Hizmetleri’nin köprü tarihçesinde, 1987’de Haliç’e bakan tarafta yeni köprünün yapımına başlandığı, 1992’de eski köprü yangınından sonra çalışmaların hızlandırıldığı ve yeni köprünün 1992 Haziran’ında tarihi köprünün yerinde hizmete açıldığı aktarılır.
Galata Köprüsü’nün İstanbul hafızasındaki yeri çok eskidir. Haliç üzerindeki köprü fikri Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan uzun bir geçmişe sahiptir. Modern anlamda Galata Köprüsü ise 19. yüzyıldan itibaren Karaköy ile Eminönü arasında şehrin ticaretini, ulaşımını ve sosyal hayatını birbirine bağlayan ana damarlardan biri oldu. İBB Kültür Sanat’ın Galata Köprüsü yazısı, köprünün 1845’ten başlayarak farklı dönemlerde yenilendiğini ve İstanbul’un simgelerinden biri haline geldiğini anlatır.
Eski Galata Köprüsü, yalnız araçların ve yayaların geçtiği bir yer değildi. Balık tutanlar, vapura yetişenler, Eminönü’nden Karaköy’e yürüyenler, seyyar satıcılar, lokantalar, kahvehaneler ve fotoğrafçılarla İstanbul’un en canlı sahnelerinden biriydi. Köprü, kentin gündelik ritmini taşıyordu: Bir tarafta tarihi yarımada, diğer tarafta Galata ve Beyoğlu; altta Haliç’in suları, üstte şehrin kalabalığı.
1992’deki değişimi hızlandıran olay ise eski köprüde çıkan yangındı. 16 Mayıs 1992’de tarihi Galata Köprüsü’nün bir bölümü yandı ve büyük hasar gördü. İBB Deniz Hizmetleri, yangın sonrasında yapımı süren yeni köprünün çalışmalarının hızlandırıldığını belirtir. Böylece İstanbul, eski köprüsüne alışmışken, kısa süre içinde yeni Galata Köprüsü’yle tanıştı.
Yeni Galata Köprüsü, araç ve yaya geçişinin yanında, açılır-kapanır yani baskül sistemine sahip olmasıyla Haliç’e girip çıkan deniz trafiğine de imkân verecek şekilde yapıldı. Bu yönüyle köprü, kara ulaşımı ile deniz trafiğini aynı yapıda buluşturan modern bir mühendislik düzeni taşıyordu.
Ancak köprü değişince İstanbul’un duygusu da değişti. Eski Galata Köprüsü’nün ahşap, metal, kalabalık, balık kokulu, lokantalı ve biraz da yıpranmış hafızası, yeni köprüyle yerini daha modern ama ilk yıllarında daha mesafeli bulunan bir yapıya bıraktı. İstanbul’da bazı yapılar yalnız işlevleriyle değil, insanların onlara yüklediği anılarla yaşar. Galata Köprüsü de tam böyle bir yapıdır.
Eski köprünün parçaları daha sonra Haliç’in başka bir bölümüne taşındı; yeni köprü ise Eminönü-Karaköy hattında İstanbul’un günlük akışını üstlendi. Bugün Galata Köprüsü denince hâlâ balık tutan insanlar, alt kattaki lokantalar, Yeni Cami manzarası, Karaköy’e yürüyen kalabalık ve Haliç’in üzerinde duran o tanıdık şehir görüntüsü akla gelir.
1994 – O.J. Simpson kovalamacası canlı yayında Amerika’yı ekrana kilitledi
17 Haziran 1994’te, eski Amerikan futbolu yıldızı ve oyuncu O.J. Simpson, beyaz bir Ford Bronco içinde polis takibi altına girdi. Simpson, eski eşi Nicole Brown Simpson ve Ronald Goldman cinayetleriyle ilgili olarak aranıyordu. Associated Press’in 17 Haziran tarihli tarih notunda, Simpson’ın yavaş hızdaki polis takibinin ardından tutuklanıp cinayetle suçlandığı aktarılır.
Bu olay sıradan bir polis takibi değildi. Amerikan televizyonları yayını kesip saatlerce Bronco’nun otoyoldaki ilerleyişini canlı verdi. Milyonlarca insan ekran başında, bir spor yıldızının suç şüphelisine dönüşmesini gerçek zamanlı olarak izledi. Televizyon, adeta adli bir olayın sahnesine dönüştü.
O.J. Simpson davası daha sonra ırk, şöhret, medya, polis, aile içi şiddet ve Amerikan toplumundaki kutuplaşma başlıklarıyla da tartışıldı. Simpson 1995’te ceza davasında beraat etti; ancak 1997’de açılan hukuk davasında ölümlerden sorumlu bulundu.
17 Haziran 1994’teki beyaz Bronco kovalamacası, televizyon çağının en unutulmaz görüntülerinden biri oldu. Aynı gün ABD’de Dünya Kupası başlıyordu; ama ülkenin büyük kısmı futbol yerine otoyoldaki o beyaz aracı izledi. Bu olay, suç haberinin, ünlü kültürünün ve canlı televizyonun nasıl tek bir gösteriye dönüşebileceğini gösterdi.
1994 – Dünya Kupası Amerika’da başladı, futbolun küresel sahnesi ABD’ye taşındı
17 Haziran 1994’te, 15. FIFA Dünya Kupası Amerika Birleşik Devletleri’nde başladı. Futbolun “soccer” diye anıldığı, Amerikan futbolu, basketbol ve beyzbolun gölgesinde kaldığı bir ülkede Dünya Kupası düzenlenmesi başta birçok kişi için şaşırtıcıydı. Ancak turnuva, kısa sürede bu kuşkuları boşa çıkardı.
Turnuva 17 Haziran-17 Temmuz 1994 tarihleri arasında, ABD’nin 9 farklı kentindeki stadyumlarda oynandı. Açılış maçında ev sahibi ABD ile İsviçre karşılaştı ve mücadele 1-1 sona erdi. Bir ay sürecek futbol şöleni, Amerika’da futbola duyulan ilginin sanılandan çok daha büyük olabileceğini gösterdi.
1994 Dünya Kupası’nın en çarpıcı tarafı seyirci rekoruydu. Guinness World Records’a göre turnuvayı toplam 3 milyon 587 bin 538 kişi stadyumlarda izledi; maç başına ortalama seyirci sayısı 68 bin 991 oldu. Bu rakamlar, uzun yıllar Dünya Kupası tarihinin en yüksek seyirci ortalaması olarak kaldı.
Turnuva futbol tarihinde birçok unutulmaz sahne bıraktı. Diego Maradona’nın turnuva sırasında doping testinin pozitif çıkması ve Arjantin kadrosundan ayrılması büyük yankı uyandırdı. Bulgaristan’ın Hristo Stoichkov önderliğinde yarı finale kadar yükselmesi turnuvanın sürprizlerinden biri oldu. Romário ve Bebeto’lu Brezilya ise pragmatik, güçlü ve sonuç almayı bilen futboluyla adım adım finale yürüdü.
Final, 17 Temmuz 1994’te California’daki Rose Bowl Stadı’nda Brezilya ile İtalya arasında oynandı. Maçın normal süresi ve uzatmaları 0-0 bitti. Bu, Dünya Kupası tarihinde golsüz biten ilk finaldi. Şampiyon, penaltı atışlarıyla belirlendi. Brezilya penaltılarda İtalya’yı 3-2 yendi ve dördüncü kez dünya şampiyonu oldu.
Finalin hafızalara kazınan anı, İtalya’nın yıldızı Roberto Baggio’nun son penaltıyı üstten auta göndermesiydi. Baggio turnuva boyunca İtalya’yı sırtlamış, kritik golleriyle takımını finale taşımıştı. Ama finalde kaçırdığı penaltı, futbol tarihinin en dramatik görüntülerinden birine dönüştü. Kolları belinde, başı öne eğik duran Baggio görüntüsü, Dünya Kupası hafızasının en hüzünlü karelerinden biri oldu.
Brezilya için ise bu şampiyonluk büyük bir dönüş anlamı taşıyordu. 1970’te Pele’li kadroyla kazanılan kupadan sonra Brezilya 24 yıl beklemişti. 1994 zaferi, ülkenin dördüncü Dünya Kupası şampiyonluğuydu. Romário, Bebeto, Dunga, Taffarel ve arkadaşları, Brezilya futbolunu yeniden dünyanın zirvesine taşıdı.
ABD açısından turnuvanın mirası çok büyüktü. 1994 Dünya Kupası, ülkede profesyonel futbolun gelişmesine güçlü bir zemin hazırladı. Daha sonra 1996’da Major League Soccer, yani MLS kuruldu. Bu açıdan 1994, Amerika’da futbolun göçmen toplulukların ya da okul sporlarının ilgilendiği bir oyun olmaktan çıkıp daha geniş bir pazara açıldığı dönüm noktalarından biri sayılır.
17 Haziran 1994’te başlayan Dünya Kupası, futbolun gerçekten küresel bir oyun olduğunu gösterdi. Futbolun geleneksel kaleleri Avrupa ve Güney Amerika’ydı; ama ABD’deki dev stadyumlar doldu, milyonlar ekran başına geçti ve futbol, Amerikan seyir kültürüyle buluştu.
2015 – Charleston kilise katliamı yaşandı, Amerika ırkçı şiddetle bir kez daha yüzleşti
17 Haziran 2015’te, ABD’nin Güney Carolina eyaletindeki Charleston kentinde bulunan Emanuel AME Kilisesi’nde silahlı saldırı düzenlendi. FBI, Dylann Roof’un 17 Haziran akşamı kiliseye girerek cemaat üyelerine ateş açtığını bildirdi.
Emanuel AME Kilisesi, Amerika’daki tarihî siyah kiliselerinden biriydi. Saldırı sırasında içeride İncil çalışması yapan insanlar vardı. Saldırgan toplantıya bir süre katıldıktan sonra ateş açtı. Dokuz kişi hayatını kaybetti. Öldürülenler arasında kilisenin papazı ve Güney Carolina eyalet senatörü Clementa Pinckney de bulunuyordu.
Bu katliam, Amerika’da ırkçılık, beyaz üstünlükçülük, silahlanma ve tarihsel nefret sembolleri üzerine büyük bir tartışma başlattı. Saldırganın ırkçı söylemleri ve Konfederasyon bayrağıyla ilişkilendirilen görüntüleri, özellikle Güney eyaletlerindeki tarih hafızasını yeniden gündeme getirdi.
Charleston katliamı, Amerika’nın bitmeyen ırk yarasının acı bir göstergesiydi. İnsanların ibadet ve dua için toplandığı bir yerde öldürülmesi, saldırının ahlaki ağırlığını daha da büyüttü. 17 Haziran 2015, modern Amerika tarihinin en karanlık günlerinden biri olarak kayda geçti.
2016 – Türkiye Maarif Vakfı kuruldu, eğitim dış politikanın yeni araçlarından biri haline geldi
17 Haziran 2016’da kabul edilen 6721 sayılı Türkiye Maarif Vakfı Kanunu ile Türkiye Maarif Vakfı kuruldu. Kanun, 28 Haziran 2016’da Resmî Gazete’de yayımlandı. Vakfın amacı; yurt dışında okul öncesinden üniversiteye kadar eğitim kurumları açmak, burs vermek, yurtlar kurmak, eğitim yayınları ve bilimsel çalışmalar yapmak olarak tanımlandı.
Türkiye Maarif Vakfı, Türkiye’nin yurt dışındaki eğitim faaliyetlerini daha kurumsal biçimde yürütmesi için tasarlandı. Kendi tanımına göre Maarif Vakfı, yurt dışında Türkiye Cumhuriyeti adına Millî Eğitim Bakanlığı dışında doğrudan eğitim kurumu açma yetkisine sahip tek kuruluştur.
Bu nedenle Maarif Vakfı kısa sürede Türkiye’nin dış politika araçlarından biri haline geldi. Eğitim, aynı zamanda dil, kültür, diplomasi ve uzun vadeli etki alanı meselesidir. Dünyada pek çok ülke kendi kültürel bağlarını okullar, burs programları, enstitüler ve üniversite iş birlikleri üzerinden kurar. Türkiye Maarif Vakfı da bu çerçevede Türkiye’nin uluslararası eğitim alanındaki kurumsal yüzü olarak konumlandı.
Vakfın asıl görünürlüğü ise 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra arttı. Türkiye, yurt dışında FETÖ bağlantılı olduğunu belirttiği okulların kapatılması, devredilmesi ya da Türkiye Maarif Vakfı çatısı altında yeniden yapılandırılması için birçok ülkeyle temas yürüttü. TRT Haber’in 2023 tarihli haberinde, bu süreçte 20 ülkede 200’ün üzerinde okulun devralındığı ve Maarif okulları olarak faaliyetini sürdürdüğü aktarılır.
Bu yönüyle Maarif Vakfı, eğitimle güvenlik politikasının kesiştiği tartışmalı ve önemli bir alanda faaliyet göstermeye başladı. Bir yandan Türkiye, yurt dışında kendi adına eğitim veren, diplomatik ilişkileri güçlendiren bir okul ağı kurduğunu savundu. Diğer yandan bu süreç, faaliyet gösterilen ülkelerin iç hukukuyla, yerel eğitim sistemleriyle ve eski okul ağlarının devriyle ilgili diplomatik hassasiyetleri de beraberinde getirdi.
Vakfın faaliyet alanı yıllar içinde genişledi. Türkiye Maarif Vakfı’nın 2024 faaliyet raporunda, temas kurulan ülke sayısının 108’e, eğitim kurumlarının bulunduğu ülke sayısının 55’e çıktığı; 452 okulda faaliyet yürütüldüğü bilgisi yer aldı. Anadolu Ajansı’nın 2025 tarihli haberinde de vakfın 6 kıtada, 55 ülkede, 70 binden fazla öğrenciye eğitim ve barınma imkânı sunduğu belirtilir.
17 Haziran 2016’da Türkiye Maarif Vakfı’nın kurulması, Türkiye’nin uluslararası eğitim hamlesi olarak okunmalıdır. Maarif okulları, Türkiye’nin başka ülkelerdeki çocuklarla, ailelerle, eğitim bürokrasileriyle ve yerel toplumlarla kurduğu uzun vadeli ilişkinin parçası haline geldi.
Bugünden bakıldığında bu tarih, Türkiye’nin “yurt dışındaki okul” meselesini dağınık girişimlerden çıkarıp devlet destekli, kurumsal ve merkezi bir yapıya bağladığı günlerden biridir. Eğitim diplomasisi, kültürel etki ve 15 Temmuz sonrası dış politika arayışları, Türkiye Maarif Vakfı’nın hikâyesinde iç içe geçti.
2017 – Akçaray ilk seferine çıktı, Kocaeli tramvayla tanıştı
17 Haziran 2017’de Akçaray tramvay hattı hizmete açıldı ve Kocaeli şehir içi ulaşımında yeni bir dönem başladı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen hat, kenti hafif raylı ulaşımla tanıştıran ilk büyük adımlardan biri oldu. Açılış seferi, Kocaeli Şehirlerarası Otobüs Terminali yanındaki başlangıç noktasından yapıldı; tramvay kent merkezinden geçerek Sekapark’a ulaştı.
Akçaray, ilk etapta Otogar ile Sekapark arasında çalışmaya başladı. Hat, yaklaşık 7 kilometrelik güzergâhta 11 istasyonla planlandı. Bu güzergâh, İzmit’in en hareketli ulaşım akslarından birini takip ediyordu: Otogar, Yahya Kaptan, Mehmet Ali Paşa, Doğu Kışla, Fuar, Yeni Cuma, Fevziye, Gar ve Sekapark hattı hem öğrencilerin hem çalışanların hem de kent merkezine ulaşmak isteyenlerin günlük hayatını doğrudan ilgilendiriyordu.
Proje aslında açılıştan birkaç yıl önce şekillenmeye başlamıştı. Kocaeli’de raylı sistem ihtiyacı, ulaşım ana planı çalışmaları içinde ele alınmış; farklı güzergâh seçenekleri, yolcu talebi, inşaat maliyeti ve diğer toplu taşıma sistemleriyle bağlantı gibi başlıklar değerlendirilmişti. Tramvay hattının adı ve rengi için halk oylaması yapılmış, turkuaz renkli örnek vagon 2015’te Anıtpark’ta vatandaşlara gösterilmişti. Böylece Akçaray daha raylara inmeden önce kentte merak edilen, tartışılan ve beklenen bir projeye dönüşmüştü.
Hattın yapım süreci de İzmit için kolay olmadı. Şehir merkezinde tramvay inşa etmek, boş bir alanda yol yapmak gibi değildi. Esnaf, yayalar, araç trafiği, altyapı hatları, dar caddeler, D-100 bağlantıları ve kent merkezinin günlük akışı aynı anda düşünülmek zorundaydı. Açılış töreninde de bu zorluğa dikkat çekilmiş; İzmit gibi tarihi, yoğun ve ulaşımı zaten sıkıntılı bir şehirde böyle bir projeyi hayata geçirmenin kolay olmadığı vurgulanmıştı.
Akçaray’ın önemli taraflarından biri de kentin iki ana ulaşım ucunu birbirine bağlamasıydı. Bir tarafta şehirlerarası otobüs terminali, diğer tarafta Sekapark ve tren garı çevresi vardı. Böylece şehir dışından gelen biri, otogardan tramvaya binerek kent merkezine, gara ya da Sekapark’a daha düzenli biçimde ulaşabilecek hale geldi. Tren garı bağlantısı da önemliydi; Adapazarı, İstanbul, Ankara, Eskişehir ya da Konya yönünden gelen yolcular için tramvay, İzmit içi ulaşımın tamamlayıcı parçası olarak düşünüldü.
Açılış seferine dönemin Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Kocaeli Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ve kent protokolü katıldı. İlk seferde vatman koltuğuna Fikri Işık oturdu. Akçaray, açıldıktan sonra bir süre ücretsiz hizmet verdi; bu da Kocaelililerin yeni ulaşım aracını denemesi ve tramvaya alışması için önemliydi.
İzmit’in yıllardır büyüyen trafik sorunu, D-100 çevresindeki yoğunluk, kent merkezine erişim, otogar bağlantısı ve toplu taşıma ihtiyacı açısından Akçaray önemli bir dönüm noktasıydı. Lastik tekerlekli araçlara dayalı şehir içi ulaşımın yanında raylı sistemin devreye girmesi, Kocaeli’nin modern ulaşım tarihinde ayrı bir sayfa açtı.
Akçaray kısa sürede kentin günlük hayatına yerleşti. İlk yıllarda Otogar-Sekapark arasında çalışan hat, daha sonra uzatıldı; yeni duraklarla Sekapark’tan Plajyolu yönüne doğru genişledi.
Bugün Akçaray, Kocaeli’nin gündelik hayatının tanıdık parçalarından biri. Öğrenciler, çalışanlar, hastaneye, çarşıya, fuara, gara, Sekapark’a ya da otogara giden binlerce kişi için tramvay artık şehrin olağan görüntüleri arasında. 17 Haziran 2017 bu yüzden Kocaeli’nin modern ulaşım tarihinde özel bir yere sahip: Şehir o gün yalnız yeni bir hat açmadı, raylı sistemli bir ulaşım kültürüyle tanıştı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
