16 Temmuz Tarihte Bugün

78 Dakika Okuma
16 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 16 Temmuz

Pusulaya gerek kalmadan kıble bulunabiliyor: 16 Temmuz Dünya Kıble Günü

16 Temmuz, dünyanın birçok ülkesinde Dünya Kıble Günü olarak kabul ediliyor. Bunun nedeni, Güneş’in yılın bu gününde Mekke’deki Kâbe’nin tam üzerinde bulunmasıdır. Türkiye saatiyle 12.27’de Güneş’e doğru yönelen kişi aynı zamanda doğrudan kıble yönüne dönmüş olur.

Dünya’nın ekseninin eğik olması nedeniyle Güneş’in gökyüzündeki konumu yıl boyunca değişir. Güneş’in yeryüzündeki dik izdüşümü, her yıl 28 Mayıs ve 16 Temmuz’da Kâbe’nin bulunduğu 21 derece 26 dakikalık kuzey enlemine ulaşır. Güneş bu sırada Mekke’de neredeyse tam tepede görünür; Kâbe ve çevresindeki dik cisimlerin gölgesi çok kısa bir süre için kaybolur.

Bu astronomik olay, dünyanın Kâbe’yi görebilen bölümünde kıble yönünü kontrol etmek için son derece basit bir yöntem sunar. Türkiye’de 16 Temmuz günü saat 12.27’de düz bir zemine dik bir çubuk yerleştirildiğinde, çubuğun oluşturduğu gölgenin ters yönü, yani Güneş’e uzanan taraf kıbleyi gösterir. Aynı yöntem bir binanın, direğin ya da dik duran herhangi bir cismin gölgesi kullanılarak da uygulanabilir.

Diyanet İşleri Başkanlığına göre bu saatte Edirne’den Kars’a kadar Türkiye’nin tamamında aynı kıble saati kullanılabilir. Ancak ölçümün doğru yapılabilmesi için cismin yere tam dik olması, zeminin düz bulunması ve Güneş’in bulutlar tarafından kapatılmaması gerekir.

Dünya Kıble Günü bir kandil, bayram ya da ibadet günü değildir. Tamamen astronomik bir olaydan doğan, camilerin, mescitlerin ve evlerdeki seccadelerin yönünü kontrol etmeye yarayan pratik bir gündür. Modern pusulalar, haritalar ve telefon uygulamaları bulunmadan yüzyıllar önce de gökyüzü hareketlerinden yararlanan astronomlar, kıble yönünü belirlemek için benzer yöntemler kullanıyordu.

Güneş’in Kâbe’nin tam üzerinde bulunduğu bu özel an yılda iki kez yaşanır: 28 Mayıs saat 12.18’de ve 16 Temmuz saat 12.27’de. Böylece gökyüzü, birkaç dakikalığına dünyanın en büyük ve en doğal kıble pusulasına dönüşür.

16 Temmuz’un tuhaf günleri: Yılanlar, gine domuzları, yapay zekâ, ıspanak ve mısır mücveri

16 Temmuz yalnızca nükleer çağın başladığı, insanlığın Ay yolculuğuna çıktığı ve dünya tarihini değiştiren büyük olayların yaşandığı bir gün değildir. Dünya takvimlerinde bu tarihe denk gelen bazı anlamlı, eğlenceli ve oldukça tuhaf özel günler de bulunur. Bunların biri ABD’de resmî bildirilerle anılan bir hatırlama günü, bazıları hayvanları ve meslekleri görünür kılmaya çalışan farkındalık günleri, bazılarıysa internet ve tüketim kültürünün ürettiği gayriresmî kutlamalardır.

16 Temmuz’un en ağır anlam taşıyan özel günlerinden biri, ABD’deki Ulusal Atom Gazileri Günü’dür. Tarihin seçilmesinin nedeni, dünyanın ilk nükleer silah denemesi olan Trinity’nin 16 Temmuz 1945’te New Mexico çölünde gerçekleştirilmesidir. Nükleer silah deneylerinde, radyoaktif bölgelerde ya da bu çalışmaların temizlenmesinde görev yapan askerler yıllar boyunca ciddi sağlık tehlikeleriyle karşı karşıya kaldı. ABD başkanları 2021’den itibaren yayımladıkları bildirilerle 16 Temmuz’u bu kişilerin hizmetlerini ve maruz kaldıkları riskleri hatırlama günü olarak ilan etti.

Günün doğa takvimindeki en tanınmış başlığı ise Dünya Yılan Günü’dür. Yılanlar çoğu kültürde korku, zehir ve tehlikeyle özdeşleştirilse de ekosistemin önemli parçalarıdır. Fare ve başka kemirgenlerin sayısını dengeleyerek tarım alanlarının ve doğal yaşamın korunmasına katkı sağlarlar; kendileri de yırtıcı kuşlar ve başka hayvanlar için besin oluşturur. 16 Temmuz, yılanlara ilişkin yanlış inanışları azaltmak, türlerin çeşitliliğini anlatmak ve yaşam alanlarının korunmasına dikkat çekmek amacıyla anılıyor. Ancak Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiş resmî bir dünya günü değil; hayvan koruma kuruluşları, doğa müzeleri ve sürüngen araştırmacıları tarafından yaşatılan küresel bir farkındalık günü.

Yılanların hemen yanı başında, günün çok daha sevimli hayvanı bulunuyor: Gine Domuzlarını Takdir Günü. Bu özel günün 2016’da Kanada’daki Piggles Guinea Pig Rescue adlı hayvan kurtarma kuruluşu tarafından başlatıldığı belirtiliyor. 16 Temmuz tarihinin seçilmesi ise küçük bir alfabe oyununa dayanıyor: İngilizce “guinea pig” adındaki G harfi alfabenin yedinci, P harfi on altıncı harfidir. Böylece yedinci ayın on altıncı günü, gine domuzlarına ayrılmıştır.

İşin daha tuhafı, bu hayvanların ne Gine’den gelmesi ne de domuz olmasıdır. Güney Amerika’nın And Dağları çevresinden gelen bu küçük canlılar aslında birer kemirgendir. İnsanlarla birlikte yaşamaları binlerce yıl öncesine uzanır. Tıpkı insanlar gibi kendi vücutlarında C vitamini üretemedikleri için bu vitamini besinlerden almaları gerekir. Günün amacı da yalnız sevimli fotoğraflar paylaşmak değil; yanlış beslenme, küçük kafesler ve terk edilme gibi evcil hayvanların karşı karşıya kaldığı sorunlara dikkat çekmektir.

16 Temmuz’un modern dünyaya en uygun başlıklarından biri de Yapay Zekâyı Takdir Günü’dür. Adı son derece resmî görünse de günün arkasında Birleşmiş Milletler, bir üniversite ya da uluslararası bilim kuruluşu bulunmuyor. Özel günün, 2021’de reklamcılık alanında çalışan Jason Kirton tarafından yapay zekânın yararları, denetlenmesi ve etik sorunları hakkında konuşulmasını sağlamak amacıyla ortaya atıldığı anlaşılıyor. Daha sonra teknoloji şirketlerinin, üniversitelerin ve markaların sosyal medya paylaşımlarıyla yaygınlaştı.

Yapay zekâyı “takdir etmek” denildiğinde sohbet robotlarına teşekkür etmek anlaşılmamalı. Tıpta görüntülerin incelenmesinden çeviriye, hava tahmininden dolandırıcılık tespitine kadar birçok alanda kullanılan sistemler insanların hayatını kolaylaştırabiliyor. Öte yandan işlerin otomatikleşmesi, kişisel verilerin kullanılması, yanlış bilgi üretimi, ayrımcı kararlar ve insan denetiminin zayıflaması gibi ciddi kaygılar da büyüyor. Bu nedenle günün asıl anlamı, yapay zekâyı alkışlamaktan çok onu kimlerin, hangi amaçlarla ve hangi kurallara bağlı olarak kullandığını tartışmak olabilir.

Aynı tarih Dünya Halkla İlişkiler Günü olarak da anılıyor. İlk kez 2021’de düzenlenen gün, modern halkla ilişkiler çalışmalarının öncü isimlerinden Ivy Lee’nin 16 Temmuz 1877’de doğmuş olmasına bağlanıyor. Lee, şirketlerle basın arasındaki ilişkinin gizlilik ve propaganda yerine doğru bilgi verme ilkesine dayanması gerektiğini savunan 1906 tarihli İlkeler Bildirisi ile tanınıyordu. Ancak daha sonra büyük şirketler ve Rockefeller ailesi adına yürüttüğü çalışmalar, halkla ilişkilerin gerçeği açıklamak kadar güçlülerin itibarını korumak için de kullanılabileceğini gösterdi.

Bu nedenle Dünya Halkla İlişkiler Günü, yalnız reklam metinleri, basın bültenleri ve sosyal medya paylaşımlarından ibaret değildir. Kriz sırasında doğru bilgi vermek, kurumlarla toplum arasında güven kurmak, yanlış bilgileri düzeltmek ve kamuoyuna karşı sorumluluk taşımak da mesleğin parçasıdır. Halkla ilişkiler çalışanları için ayrılmış bugün uluslararası bir kuruluşun resmî günü değil; sektörün kendi girişimiyle oluşturulmuş bir meslek günüdür.

16 Temmuz’un yiyecek takvimi ise insanı yılanlardan ve yapay zekâdan alıp doğrudan mutfağa götürüyor. Tarih, ABD merkezli internet takvimlerinde Taze Ispanak Günü olarak geçiyor. Bu özel günün kim tarafından ve neden 16 Temmuz’a yerleştirildiği bilinmiyor. Ancak ıspanak denildiğinde akla hâlâ Temel Reis’in bir kutuyu tek lokmada yiyip birkaç saniye içinde dev kaslara kavuşması geliyor.

Ispanağın demir içerdiği doğrudur; fakat masal burada başlar. Bitkisel demirin vücut tarafından emilmesi, ette bulunan demire göre daha zordur. Üstelik ıspanaktaki oksalik asit, demirin ve bazı başka minerallerin emilimini azaltabilir. Dolayısıyla bir tabak ıspanak insanı aniden Temel Reis’e dönüştürmez. Yine de vitamin, folat, lif ve antioksidanlar bakımından değerli bir sebzedir; yani itibarı çizgi filmin anlattığı nedenle olmasa da tamamen haksız değildir.

Ispanağın yanında Mısır Mücveri Günü de kutlanıyor. Amerika’da “corn fritter” adı verilen yiyecek; mısır tanelerinin un, yumurta ve sütle karıştırılıp küçük parçalar hâlinde kızartılmasıyla hazırlanıyor. Bizdeki kabak ya da patates mücverinin mısırla yapılan akrabası sayılabilir. Günün güvenilir biçimde belgelenmiş bir kurucusu veya tarihî olayı bulunmuyor; yemek siteleri, restoranlar ve sosyal medya hesaplarının yaşattığı gayriresmî yiyecek günlerinden biri.

Mutfak bölümünü tamamlayan bir başka başlık da Kişisel Şefler Günü’dür. ABD Kişisel Şefler Birliği tarafından oluşturulan gün, restoran mutfaklarında çalışan şefler yerine, doğrudan müşterilerinin evlerinde ya da ailelere özel çalışan şeflere ayrılmıştır. Kişisel şefler yemek listesi hazırlayabilir, alışveriş yapabilir, sağlık ve beslenme ihtiyaçlarına göre yemek pişirebilir ve hazırladıkları öğünleri daha sonra yenmek üzere bırakabilir. Bir başka deyişle bugün, “Bugün ne pişireceğiz?” sorusuyla her akşam mücadele edenlerin ücretli kurtarıcılarına teşekkür günüdür.

16 Temmuz’un takvimi böylece son derece farklı dünyaları yan yana getirir: Bir yanda nükleer denemelerde görev yapan askerlerin yaşadığı görünmez tehlikeler ve doğada çoğu zaman haksız yere öldürülen yılanlar; diğer yanda çiğnemeyi hiç bırakmayan gine domuzları, kendi özel gününe kavuşan yapay zekâ, itibar yönetmeye çalışan halkla ilişkiler uzmanları, Temel Reis’in abarttığı ıspanak ve adına özel gün çıkarılmış mısır mücveri…

Tarih bazen insanlığın en büyük başarılarını ve en ağır felaketlerini aynı güne sığdırır. İnternet takvimleri ise bununla yetinmez; günün kenarına mutlaka bir küçük kemirgen, bir tabak kızartma ve açıklaması zor birkaç kutlama daha iliştirir.

1054 – Katolik ve Ortodoks dünyasını ayıran tarihî kopuş Ayasofya’da başladı

Roma ile İstanbul merkezli kiliseler arasındaki yüzyıllara dayanan gerilim, 16 Temmuz 1054’te Ayasofya’da yaşanan dramatik bir olayla açık bir kopuşa dönüştü. Papa IX. Leo’nun temsilcisi Kardinal Humbert, İstanbul Patriği Mihail Kerularios’u aforoz eden belgeyi Ayasofya’nın sunağına bıraktı. Patrik ve çevresindeki din adamları da birkaç gün sonra papalık heyetini aforoz etti.

Bu anlaşmazlık yalnızca iki din adamının kişisel çatışmasından doğmamıştı. Roma’nın Hristiyan dünyasının tamamı üzerinde üstün yetki iddia etmesi, İstanbul’un ise papayı “eşitler arasında birinci” kabul etmesi temel tartışmalardan biriydi. Kutsal Ruh’un kaynağıyla ilgili “Filioque” anlaşmazlığı, ibadette mayalı ya da mayasız ekmek kullanılması, farklı diller ve Doğu ile Batı’nın giderek birbirinden uzaklaşan siyasi dünyaları da ayrılığı derinleştiriyordu.

Bununla birlikte Hristiyanlık dünyası 16 Temmuz 1054 sabahı tek parça hâlindeyken akşam birdenbire ikiye ayrılmış değildi. Kopuş yüzyıllar içinde gelişmiş, 1054’teki karşılıklı aforozlar bu uzun sürecin simgesine dönüşmüştü. Üstelik Papa IX. Leo, Humbert belgeyi Ayasofya’ya bıraktığında ölmüş olduğu için aforozun hukuki geçerliliği daha sonra da tartışıldı. Vatikan’ın Hristiyan Birliğini Geliştirme Dairesi de olayın bütün Bizans Kilisesini geçerli biçimde aforoz eden bir işlem olmadığını belirtiyor.

Ayrılık, 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latin ordularının İstanbul’u yağmalamasıyla çok daha derin bir yaraya dönüştü. Katolik ve Ortodoks dünyalarının karşılıklı güvensizliği yüzyıllarca sürdü. 1965’te Papa VI. Paulus ile İstanbul Patriği Athenagoras, 1054’teki aforozları karşılıklı olarak kaldırdı; ancak iki kilise yeniden birleşmedi.

Ayasofya’nın sunağına bırakılan o belge, bugün yaklaşık bir milyar Katolik ile yüz milyonlarca Ortodoks Hristiyanı ayıran tarihî kopuşun en güçlü simgelerinden biri olarak hatırlanıyor.

1661 – 20 kiloluk paralara kâğıt çözüm bulundu: Avrupa’nın ilk banknotları dolaşıma girdi

İsveç’in ilk bankası Stockholms Banco, 16 Temmuz 1661 olarak kabul edilen tarihte Avrupa’nın ilk modern banknotlarını dolaşıma çıkardı. Kreditivsedlar, yani “kredi senetleri” adı verilen bu kâğıtlar, üzerinde yazılı tutarın banka tarafından madeni parayla ödeneceğini vaat ediyordu. Hafif, taşınabilir ve el değiştirebilir olmaları sayesinde kısa sürede büyük ilgi gördüler.

Banknot fikrinin ortaya çıkmasının ardında İsveç’in son derece ağır para sistemi bulunuyordu. Ülkede gümüşün azlığı nedeniyle büyük bakır levhalar para olarak kullanılıyor, bazı madeni paralar yaklaşık 20 kilograma kadar çıkabiliyordu. Alışverişe ya da bankaya giderken bu levhaları taşımak başlı başına bir yük hâline gelmişti. Bankanın kurucusu Johan Palmstruch, insanların ağır bakır paralar yerine kolayca taşıyabilecekleri kâğıt senetleri kullanmasını sağladı.

Palmstruch’un banknotlarını önceki makbuzlardan ayıran önemli özellik, belirli bir kişinin banka hesabına bağlı olmadan elden ele dolaşabilmeleriydi. Kâğıdın kendi başına neredeyse hiçbir değeri yoktu; değerini, bankanın istendiğinde karşılığını madeni parayla ödeyeceğine duyulan güven sağlıyordu. Bugünkü banknot sisteminin temelinde de aynı düşünce bulunuyor: Para, yalnızca basıldığı malzemeden değil, onu çıkaran kuruma duyulan güvenden değer kazanıyor.

Ancak Avrupa’nın ilk banknot deneyi aynı zamanda para basmanın tehlikesini de gösterdi. Stockholms Banco, kasasında bulunan madeni paradan çok daha fazla senet çıkarıp dağıtmaya başladı. Banknotların değeri düştü, fiyatlar yükseldi ve insanlar ellerindeki kâğıtların karşılığını istemek için bankaya koştu. Banka ödeme yapamayınca sistem çöktü; senetlerin toplatılmasına ve bankanın tasfiye edilmesine karar verildi. Johan Palmstruch ise kötü yönetim suçlamasıyla yargılandı ve önce ölüm cezasına çarptırıldı, daha sonra affedildi.

Stockholms Banco’nun çöküşüne rağmen kâğıt para fikri ortadan kalkmadı. İsveç Parlamentosu 1668’de bankanın yerine Riksens Ständers Bank’ı kurdu; bu kurum zamanla bugünkü Sveriges Riksbank’a dönüştü ve dünyanın faaliyetteki en eski merkez bankası kabul edildi. Çin’de kâğıt para Avrupa’dan yüzyıllar önce kullanılmış olsa da 1661’deki İsveç deneyi, Avrupa’da ceplere sığan modern para döneminin başlangıcı oldu.

1782 – Mozart’ın Osmanlı sarayında geçen operası Saraydan Kız Kaçırma ilk kez sahnelendi

Wolfgang Amadeus Mozart’ın Die Entführung aus dem Serail (Saraydan Kız Kaçırma) adlı eseri, 16 Temmuz 1782’de Viyana’daki Burgtheater’da ilk kez seyirci karşısına çıktı. Mozart’ın yönetimindeki ilk temsil büyük ilgi gördü; eser kısa sürede Alman­ca konuşulan ülkelerin tiyatrolarına yayılarak bestecinin yaşamı boyunca en sık sahnelenen operalarından biri hâline geldi.

Eser, şarkılarla konuşmalı bölümleri bir araya getiren “singspiel” türündeydi. Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Joseph, saray tiyatrosunda İtalyanca operalara rakip olacak Almanca eserlerin yazılmasını destekliyordu. Mozart da bu amaçla hazırlanan yapımda, yüksek sanat müziğini halkın kolayca izleyebileceği komedi ve macera unsurlarıyla birleştirdi.

Hikâyede İspanyol soylusu Belmonte, korsanlar tarafından kaçırılarak Osmanlı paşası Selim’in sarayına götürülen sevgilisi Konstanze’yi kurtarmaya çalışır. Ancak eserin adı ve dekoru Osmanlı dünyasını çağrıştırsa da anlatılan saray, tarihî gerçeklere dayanan bir Osmanlı mekânından çok, dönemin Avrupalılarının hayal ettiği egzotik “Doğu” dünyasının ürünüdür.

Mozart, eserin müziğinde Avrupa’da “Türk müziği” olarak tanınan güçlü vurmalı çalgılardan, zillerden ve mehter müziğini andıran hareketli ritimlerden yararlandı. Özellikle sarayın sert muhafızı Osmin’in öfkeli fakat komik sahneleri, bu renkli müziğin en dikkat çekici bölümleri oldu. Mozart, babasına yazdığı mektupta Osmin’in öfkesini “Türk müziği” kullanarak komik hâle getirdiğini açıkça anlatıyordu.

Saraydan Kız Kaçırma, Mozart’ın Salzburg’dan ayrılıp bağımsız bir besteci olarak yerleştiği Viyana’da kazandığı ilk büyük opera başarısı oldu. Alman dilinde operanın gelişmesine katkı sağlarken, Avrupa’nın Osmanlı kültürüne duyduğu merakı da müzik tarihinin en kalıcı eserlerinden birine dönüştürdü.

1790 – ABD’nin yeni başkentinin Potomac kıyısında kurulması kararlaştırıldı: Washington’ın yolu açıldı

ABD Başkanı George Washington, 16 Temmuz 1790’da “Yerleşim Yasası” olarak bilinen düzenlemeyi imzaladı. Yasayla ülkenin kalıcı başkentinin Potomac Nehri kıyısında kurulmasına karar verildi; yeni şehir tamamlanıncaya kadar federal yönetimin on yıl boyunca Philadelphia’da kalması öngörüldü.

ABD bağımsızlığını kazandıktan sonra Kongre sürekli yer değiştirmişti. New York, Philadelphia, Baltimore, Annapolis, Princeton ve Trenton gibi kentler farklı dönemlerde yönetime ev sahipliği yapmıştı. Kuzey eyaletleri başkentin kendi bölgelerinde kalmasını isterken güney eyaletleri Potomac kıyısında yeni bir şehir kurulmasını savunuyordu.

Başkent meselesi, Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında eyaletlerin biriktirdiği borçların federal hükûmet tarafından üstlenilmesi tartışmasıyla birlikte çözüldü. Alexander Hamilton borçların merkezî yönetim tarafından ödenmesini isterken Thomas Jefferson ile James Madison başkentin güneye taşınmasını destekliyordu. Taraflar arasında varılan siyasi uzlaşma sonucunda hem borç planı kabul edildi hem de kalıcı başkentin Potomac kıyısında kurulması kararlaştırıldı.

Yasa yeni başkentin tam noktasını belirlemiyor, bunu seçme görevini Başkan George Washington’a bırakıyordu. Washington, 1791’de Maryland ile Virginia arasında kalan ve Georgetown ile Alexandria’yı da kapsayan bölgeyi seçti. Fransız asıllı mimar ve mühendis Pierre Charles L’Enfant, geniş caddeleri, meydanları ve anıtsal yapılarıyla yeni şehrin planını hazırladı. Federal yönetim 1800’de yeni başkente taşındı.

Daha sonra George Washington’ın adını alan kent; Beyaz Saray, Kongre Binası ve federal kurumlarıyla yalnız ABD’nin değil, dünya siyasetinin de en önemli merkezlerinden birine dönüştü. 16 Temmuz 1790’da imzalanan yasa, henüz ortada bulunmayan bir kentin gelecekte dünyanın en güçlü başkentlerinden biri olmasının yolunu açtı.

1902 – Vatan sevgisini kuşakların hafızasına kazıyan şair Orhan Şaik Gökyay doğdu

“Bu Vatan Kimin?” şiiriyle Türk edebiyatının en tanınmış vatan şiirlerinden birine imza atan Orhan Şaik Gökyay, 16 Temmuz 1902’de Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde doğdu. Şairliğinin yanı sıra öğretmen, edebiyat tarihçisi, dil ve halk kültürü araştırmacısı olarak Türk kültür hayatına yaklaşık yetmiş yıl hizmet etti.

Asıl adı Hüseyin Vehbi olan Gökyay, öğrencilik yıllarında önce Orhan, daha sonra Şaik adını kullanmaya başladı; Soyadı Kanunu’nun ardından Gökyay soyadını aldı. İlk şiirlerini Millî Mücadele yıllarında Kastamonu’da yayımlanan Açıksöz gazetesinde kaleme aldı. Öğretmen okulunu bitirdikten sonra Türkiye’nin farklı şehirlerinde öğretmenlik ve okul yöneticiliği yaptı; pek çok edebiyatçı ve araştırmacının yetişmesine katkıda bulundu.

Gökyay’ın edebiyat dünyasında geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan eseri, 1938’de yayımlanan “Bu Vatan Kimin?” oldu. Cephede savaşanlardan sınır boylarında nöbet tutanlara kadar vatanı emek ve fedakârlıkla yaşatan insanları anlatan şiir, yıllar boyunca okul kitaplarında yer aldı ve törenlerde okundu. Gökyay az sayıda şiir yazmasına rağmen bu eseriyle birkaç kuşağın ortak hafızasında yer edindi.

Onu yalnızca bu şiirle hatırlamak ise eksik kalır. Gökyay’ın Dede Korkut üzerine hazırladığı çalışmalar, metnin anlaşılması ve bilimsel biçimde yayımlanması bakımından alanın temel kaynakları arasına girdi. 1973’te yayımlanan Dedem Korkutun Kitabı’nda hikâyeleri farklı yazmalarla karşılaştırdı, eski kelimeleri açıkladı ve kapsamlı bir dizin hazırladı. Kâtip Çelebi, Osmanlı metinleri, halk edebiyatı ve Türk folkloru üzerine yaptığı incelemeler de bugün hâlâ araştırmacıların başvurduğu eserler arasında bulunuyor.

1944’te Irkçılık-Turancılık Davası kapsamında tutuklanan Gökyay, yaklaşık bir yıl sonra beraat ederek yeniden öğretmenliğe döndü. Emekli olduktan sonra da üniversitelerde ders vermeyi sürdürdü ve ölümünden kısa süre öncesine kadar öğrenci yetiştirdi. 2 Aralık 1994’te 92 yaşında hayatını kaybeden Orhan Şaik Gökyay, şiiriyle vatan sevgisinin, araştırmalarıyla Türk kültürünün hafızasında kalıcı bir yer edindi.

1918 – Türk sanat müziğine damga vuracak “Cumhuriyetin Divası” Müzeyyen Senar doğdu

Güçlü sesi, kendine özgü yorumu ve sahnedeki etkileyici tavrıyla “Cumhuriyetin Divası” olarak anılan Müzeyyen Senar, 16 Temmuz 1918’de Bursa’da doğdu. Asıl soyadı Dombayoğlu olan sanatçı, ailesinin İstanbul’a taşınmasının ardından küçük yaşta müzik eğitimi almaya başladı. 1931’de Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girerek usul, nota ve makam öğrendi; ertesi yıl henüz 14 yaşındayken İstanbul Radyosunda şarkı söylemeye başladı.

Senar; Selahattin Pınar, Yesari Asım Arsoy, Osman Nihat Akın ve Lem’i Atlı gibi dönemin önemli besteci ve müzisyenleriyle çalışma fırsatı buldu. Radyo programları sayesinde kısa sürede tanındı ve 1933’te İstanbul’un ünlü gazinolarından birinde sahneye çıktı. Fasıl topluluğunun içinde yer almak yerine tek başına program yapmayı istemesi, Türk gazino kültüründe kadın solistin sahnenin merkezine geçtiği yeni dönemin öncü adımlarından biri oldu.

Genç yaşta Mustafa Kemal Atatürk’ün de dikkatini çeken Müzeyyen Senar, Dolmabahçe Sarayı ve başka buluşmalarda onun huzurunda birçok kez şarkı söyledi. Kültür ve Turizm Bakanlığının kayıtlarında da Atatürk’ün sık sık dinlediği Türk müziği sanatçıları arasında Müzeyyen Senar’ın adı yer alıyor.

Benzemez Kimse SanaKimseye Etmem ŞikâyetDalgalandım da Duruldum, Ormancı ve Feraye gibi pek çok eser onun yorumu sayesinde kuşakların hafızasına yerleşti. Senar şarkıları yalnızca doğru makamla söylemiyor; kelimelere duygu, hikâye ve kişilik kazandırıyordu. Bu nedenle aynı eseri başka sanatçılar seslendirse bile onun yorumundaki vurgu ve söyleyiş biçimi kolayca ayırt edilebiliyordu.

Yaklaşık 500 plak ve albüm bırakan sanatçıya 1998’de Devlet Sanatçısı unvanı verildi. İlerleyen yaşlarında Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Tarkan ve Şebnem Ferah gibi farklı kuşaklardan sanatçılarla düetler yaparak müziğini genç dinleyicilere de taşıdı. Son konserini 2006’da veren Müzeyyen Senar, 8 Şubat 2015’te 96 yaşında hayatını kaybetti.

Türk sanat müziğinin en güçlü yorum geleneklerinden birini kuran Müzeyyen Senar, yalnız güzel sesiyle değil; şarkıyı yaşar gibi söyleyen tavrı, sahnedeki bağımsız kişiliği ve kendisinden sonra gelen sanatçılar üzerindeki etkisiyle müzik tarihimizde kalıcı bir yer edindi.

1921 – Savaşın ortasında eğitimin geleceği konuşuldu: Mustafa Kemal Maarif Kongresi’ne seslendi

Yunan ordusuyla Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sürerken Türkiye’nin dört bir yanından gelen öğretmenler, Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’nde toplandı. Mustafa Kemal Paşa, 16 Temmuz’da kongreye seslenerek askerî bağımsızlığın kalıcı olabilmesi için millî bir eğitim düzeni kurulması gerektiğini anlattı.

Ankara hükûmetinin geleceği belirsizdi. Türk ordusu ağır baskı altındaydı; Meclisin Kayseri’ye taşınması ihtimali bile konuşuluyordu. Buna rağmen Maarif Vekâleti, işgal altında olmayan bölgelerden kadın ve erkek öğretmenleri başkente çağırdı. Kongrenin temel amacı ülkedeki okulların ve öğrencilerin durumunu belirlemek, eğitimde yapılması gerekenleri tartışmak ve yeni devletin eğitim anlayışına yön vermekti.

Mustafa Kemal Paşa konuşmasında, geçmişten kalan hurafelere ya da Doğu ve Batı’dan alınan yabancı kalıplara dayalı bir eğitim sisteminin yeterli olmayacağını söyledi. Tarihe ve milletin karakterine uygun, bağımsız düşünceyi geliştirecek bir kültür oluşturulmasını istedi. Öğretmenleri de geleceğin gerçek kurucuları olarak gördüğünü vurguladı.

Kongrede ilkokul programları, köylerde eğitim, meslekî öğretim, okul süreleri ve mevcut öğretmen açığı gibi başlıklar tartışıldı. Savaş koşulları nedeniyle toplantı planlanandan kısa sürdü ve alınan kararların hepsi hemen uygulanamadı. Buna rağmen kongre, Ankara hükûmetinin yalnızca cephede kazanılacak bir zaferi değil, savaş sonrasında kurulacak toplumu da düşündüğünü gösterdi.

Millî Mücadele’nin en zor günlerinde öğretmenlerin Ankara’da toplanması güçlü bir mesajdı: Bir ülke ordusuyla kurtarılabilir, fakat ancak eğitimle yeniden kurulabilirdi. Maarif Kongresi, Cumhuriyet döneminin millî eğitim politikalarına giden yolun ilk önemli toplantılarından biri oldu.

1935 – Otomobili sokağa bırakmak paralı oldu: Dünyanın ilk parkmetresi kuruldu

Dünyanın ilk parkmetresi, 16 Temmuz 1935’te ABD’nin Oklahoma City kentinde kullanılmaya başladı. Park-O-Meter No. 1 adı verilen ilk cihaz, First Street ile Robinson Avenue’nun kesiştiği köşeye yerleştirildi. Aynı gün şehir merkezindeki 14 sokak bloğuna toplam 175 parkmetre kurularak yeni sistem denemeye açıldı.

Parkmetrenin ortaya çıkmasının nedeni, otomobillerin hızla çoğalmasıydı. Şehir merkezinde çalışanlar araçlarını sabah bırakıp bütün gün aynı yerde tutuyor, mağazalara gelen müşteriler park edecek yer bulamıyordu. O dönemde polisler araçların lastiklerine tebeşirle işaret koyup bir saat sonra geri gelerek park süresini kontrol etmeye çalışıyordu. Ancak otomobil sayısı arttıkça bu yöntem yetersiz kaldı.

Oklahoma City Ticaret Odasının trafik komitesine başkanlık eden gazeteci Carl C. Magee, her park yerinin kullanım süresini ölçen madeni paralı bir cihaz tasarladı. Mühendis H. G. Thuesen ile Gerald Hale’ın geliştirilmesine katkıda bulunduğu sayaç, içine beş sent atıldığında bir saatlik park süresi veriyordu. Süre dolduğunda cihazdaki işaret değişiyor ve otomobilin fazla beklediği kolayca anlaşılıyordu.

Sürücüler başlangıçta sokağa otomobil bırakmak için para ödemeye tepki gösterdi. Buna karşılık uygulama, araçların aynı yerde bütün gün beklemesini önledi; mağazaların önündeki park yerlerinin daha sık el değiştirmesini ve belediyenin yeni bir gelir kaynağına kavuşmasını sağladı. Sistem başarılı olunca parkmetreler önce Oklahoma City’nin tamamına, ardından ABD’nin ve dünyanın başka kentlerine yayıldı.

Bugün madeni paralı mekanik sayaçların yerini büyük ölçüde kartlı makineler ve telefon uygulamaları aldı. Ancak ücretli yol kenarı park sisteminin başlangıcı, 16 Temmuz 1935’te Oklahoma City’de kaldırıma dikilen o küçük Park-O-Meter oldu.

1942 – Fransız polisi 13 binden fazla Yahudiyi evlerinden topladı: Vel d’Hiv Baskını

Nazi işgali altındaki Paris’te Fransız polisi, 16 Temmuz 1942 sabahının erken saatlerinde geniş çaplı bir Yahudi tutuklama operasyonu başlattı. İki gün süren baskınlarda kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 13 binden fazla kişi evlerinden alınarak gözaltına alındı. Fransa tarihinin en büyük toplu Yahudi tutuklaması olan olay, insanların götürüldüğü Vélodrome d’Hiver adlı kapalı bisiklet pistinden dolayı Vel d’Hiv Baskını olarak anıldı.

Operasyon Nazi makamlarının isteği ve Vichy yönetiminin iş birliğiyle düzenlendi; tutuklamaları Fransız polisleri ve jandarmaları gerçekleştirdi. Yakalananlar arasında 4 bin 115 çocuk bulunuyordu. Çocukların da gözaltına alınması yönündeki kararda Vichy Başbakanı Pierre Laval’in rolü vardı. Birçok aile sabaha karşı evlerinden çıkarıldı; yanlarına yalnızca birkaç parça eşya almalarına izin verildi.

Tutuklananların yaklaşık 6 bini doğrudan Paris yakınlarındaki Drancy kampına gönderildi. Çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 7–8 bin kişi ise Vélodrome d’Hiver’a kapatıldı. Cam çatısı altında aşırı sıcak hâle gelen binada yeterli içme suyu, yiyecek, yatacak yer ve tuvalet yoktu. İnsanlar günlerce bu ağır koşullarda tutuldu; hastalara bakabilmek için sınırlı sayıda doktorun içeri girmesine izin verildi.

Beş gün sonra velodromda tutulanlar Drancy, Pithiviers ve Beaune-la-Rolande kamplarına taşındı. Anne ve babalar çocuklarından ayrılarak Auschwitz-Birkenau’ya gönderildi. Geride bırakılan 3 binden fazla çocuk da haftalar sonra yabancı yetişkinlerin bulunduğu trenlere bindirilerek aynı ölüm kampına sürüldü. Tutuklananların çok azı hayatta kalabildi.

Fransa devleti, olaydan uzun yıllar boyunca Alman işgal yönetimini sorumlu tutarak kendi kurumlarının rolünü açıkça kabul etmedi. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, baskının 53. yıldönümü olan 16 Temmuz 1995’te yaptığı konuşmada Fransız devletinin ve polisinin sorumluluğunu ilk kez resmen tanıdı. Vel d’Hiv Baskını, bir ülkenin kendi polis gücünü kullanarak koruması gereken insanları ölüm kamplarına teslim etmesinin en sarsıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti.

1945 – Türk seyircisi önce sesini, sonra unutulmaz karakterlerini tanıdı: Çetin Tekindor doğdu

Tiyatro, sinema ve televizyonun en güçlü oyuncularından Çetin Tekindor, 16 Temmuz 1945’te Sivas’ta doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarından 1970’te mezun olan Tekindor, profesyonel sanat yaşamına tiyatro sahnesinde başladı. Uzun yıllar Devlet Tiyatrolarında rol aldı; Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ile Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümünde sahne ve diksiyon dersleri vererek oyuncu yetiştirdi.

Çetin Tekindor’un ilginç özelliklerinden biri, geniş kitlelerin onu yüzünden önce sesinden tanımasıydı. TRT’de yayımlanan yabancı dizi ve filmlerde seslendirme yaptı; 1970’lerin sevilen polisiye dizisi McMillan ve Karısı’nda (McMillan & Wife) Rock Hudson’ın canlandırdığı Stewart McMillan karakterini seslendirmesiyle özellikle dikkat çekti. Tok, ölçülü ve kolayca ayırt edilen sesi, yıllar sonra kamera önündeki oyunculuğunun da en güçlü parçalarından biri olacaktı.

Televizyonda geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan ilk önemli yapım, Yücel Çakmaklı’nın yönettiği 1983 tarihli TRT dizisi Küçük Ağa oldu. Daha sonra Yılan HikâyesiBir İstanbul Masalı, Asi, Karadayı, İçerde ve Yalı Çapkını gibi farklı dönemlerin çok izlenen dizilerinde otoriter, yaralı, sert ya da vicdanıyla hesaplaşan karakterlere hayat verdi.

Sinemada ise özellikle Çağan Irmak’ın yönettiği Babam ve Oğlum filmindeki Hüseyin Efendi rolüyle hafızalara kazındı. Oğluna karşı yıllarca içinde taşıdığı kırgınlıkla torununa duyduğu sevgi arasında kalan Anadolu babasını, bağırıp çağırmaktan çok suskunlukları ve bakışlarıyla anlattı. Bu performansı ona SİYAD ve ÇASOD tarafından en iyi erkek oyuncu ödüllerini getirdi. Karşılaşma, Anlat İstanbulUlakAv Mevsimi ve Dedemin İnsanları da sinemadaki önemli çalışmaları arasında yer aldı.

Çetin Tekindor’u özel kılan, yalnızca sert ve karizmatik karakterleri başarıyla oynaması değildir. Aynı yüzün içinde öfkeyi, sevgiyi, pişmanlığı ve kırılganlığı peş peşe gösterebilmesi; konuşmadığı anlarda bile karakterin geçmişini hissettirmesi, onu Türk oyunculuğunun kendine özgü isimlerinden biri hâline getirdi.

1945 – Çölü gündüz gibi aydınlatan patlama nükleer çağı başlattı: Trinity denemesi

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük bir gizlilik içinde yürüttüğü Manhattan Projesi, 16 Temmuz 1945 sabahı insanlık tarihinin ilk nükleer patlamasını gerçekleştirdi. New Mexico çölündeki Trinity sahasında, “Gadget” adı verilen plütonyumlu deney düzeneği 30 metre yüksekliğindeki çelik bir kulenin üzerine yerleştirildi ve saat 05.29.45’te patlatıldı.

Patlama yaklaşık 21 bin ton TNT’ye eşdeğer bir güç açığa çıkardı. Birkaç saniye içinde gökyüzünü kör edici bir ışık kapladı; yaklaşık 11,5 kilometre yükselen mantar biçimli bulut yüzlerce kilometre uzaktan görüldü. Patlamanın sıcaklığı çevredeki çöl kumlarını eriterek daha sonra “trinitit” adı verilecek yeşilimsi, cama benzeyen bir maddeye dönüştürdü.

Deneme, uranyum yerine plütonyum kullanan ve patlayıcıların küresel biçimde içe doğru sıkıştırılmasıyla çalışan karmaşık “içe çökertme” yönteminin başarılı olduğunu kanıtladı. Hiroşima’ya 6 Ağustos’ta atılan Little Boy farklı, daha basit bir uranyum tasarımına sahipti. Trinity’de sınanan yöntemin silahlaştırılmış biçimi olan Fat Man ise 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atıldı. Böylece Trinity’den yalnızca üç hafta sonra nükleer silahlar ilk kez insanlara karşı kullanıldı.

Manhattan Projesi yetkilileri denemeyi çevrede yaşayan insanlardan gizledi. Patlama ve radyoaktif serpinti konusunda yöre halkına önceden bilgi verilmedi; resmî açıklamada uzaktaki bir mühimmat deposunun patladığı öne sürüldü. Sonraki yıllarda bölgede yaşayan ve radyoaktif serpintiye maruz kalan kişiler, sağlık sorunlarının araştırılması ve devlet tarafından tanınmaları için uzun süre mücadele etti.

Trinity denemesi, devletler arasındaki güç dengesini, savaş anlayışını ve insanlığın kendi kendisini yok etme ihtimalini kökten değiştiren nükleer çağın başlangıcı oldu. 16 Temmuz 1945 sabahı New Mexico çölünde yükselen mantar bulutu, bilimin ulaştığı olağanüstü gücün aynı zamanda ne kadar büyük bir tehdit yaratabileceğini de dünyaya gösterdi.

1950 – Maracanã’da 200 bin kişi sustu: Uruguay, Brezilya’yı yenerek dünya şampiyonu oldu

Brezilya ile Uruguay, 16 Temmuz 1950’de Rio de Janeiro’daki yeni Maracanã Stadı’nda Dünya Kupası’nın şampiyonunu belirleyecek karşılaşmada buluştu. Ev sahibi Brezilya’ya beraberlik yetiyordu; ülke kupanın kazanılacağına o kadar inanmıştı ki kutlama hazırlıkları maç başlamadan yapılmıştı. Ancak Uruguay sahadan 2-1 galip ayrılarak futbol tarihinin en büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirdi.

1950 Dünya Kupası’nda klasik anlamda bir final maçı yoktu. Grup birincileri Brezilya, Uruguay, İspanya ve İsveç, şampiyonu belirleyecek son bir grupta karşılaşıyordu. Brezilya son iki maçında İsveç’i 7-1, İspanya’yı 6-1 yenmiş; Uruguay ise daha zor sonuçlarla son maça ulaşmıştı. Bu nedenle Brezilya tartışmasız favori kabul ediliyordu.

Resmî kayıtlara göre maçı 173 bin 850 biletli seyirci izledi; görevliler ve biletsiz girenlerle birlikte tribünlerde yaklaşık 200 bin kişinin bulunduğu tahmin ediliyor. Brezilya ikinci yarının başında Friaça’nın golüyle öne geçti. Uruguaylı Juan Alberto Schiaffino eşitliği sağladı; Alcides Ghiggia’nın 79. dakikadaki golü ise Maracanã’yı sessizliğe gömdü.

Uruguay takımının kaptanı Obdulio Varela, maçtan önce arkadaşlarına tribünlere bakmamalarını ve Brezilya’nın kutlama havasından etkilenmemelerini söylemişti. Uruguay’ın geri dönüşü, ülkeye ikinci Dünya Kupası’nı getirirken Brezilya’da büyük bir toplumsal sarsıntı yarattı.

“Maracanazo”, yani “Maracanã darbesi” adı verilen yenilgi, Brezilya futbolunun kimliğini bile değiştirdi. Millî takımın uğursuz kabul edilen beyaz forması bırakıldı; daha sonra dünyaca tanınacak sarı-yeşil forma tasarlandı. 16 Temmuz 1950, Uruguay için tarihin en büyük futbol zaferlerinden biri, Brezilya içinse yıllarca kapanmayan bir yara oldu.

İlginç bir tesadüf olarak Uruguay’a kupayı getiren golü atan Alcides Ghiggia, 16 Temmuz 2015’te, tarihî maçın tam 65’inci yıldönümünde hayatını kaybetti. Maracanã’yı susturan golcü, öldüğünde Uruguay’ın 1950’deki şampiyon kadrosundan hayatta kalan son futbolcuydu.

1956 – Dünyanın en ünlü sirki son kez dev çadır altında gösteri yaptı

“Dünyanın En Büyük Gösterisi” sloganıyla tanınan Ringling Bros. and Barnum & Bailey Sirki, 16 Temmuz 1956’da Pittsburgh yakınlarındaki Heidelberg Yarış Pisti’nde son kez geleneksel dev çadırının altında sahneye çıktı. Gösteri sona erdiğinde yaklaşık bir asırlık gezici Amerikan sirki kültürünün en görkemli dönemlerinden biri de kapanmış oldu.

Ringling sirki; yüzlerce sanatçı, hayvan, işçi, vagon ve tonlarca malzemeyle şehirden şehre taşınıyordu. Birkaç saat içinde kurulan dev çadır, binlerce seyirciyi ağırlıyor; akrobatlar, palyaçolar, trapezciler, atlı gösteriler ve dönemin tartışmalı hayvan gösterileri aynı programda sunuluyordu.

Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında eğlence alışkanlıkları değişti. Sinema ve televizyon evlere kadar ulaşırken, dev çadırı taşımak, kurmak, sökmek ve yüzlerce kişilik kadroyu şehirler arasında dolaştırmak giderek daha pahalı hâle geldi. Kötü hava koşulları da açık arazide düzenlenen gösterilerin iptal edilmesine ve şirketin zarar etmesine yol açıyordu.

Sirkin sahibi John Ringling North, 1956 sezonunun ortasında çadırlı turneye son verme kararı aldı. Bu karar sirkin kapandığı anlamına gelmiyordu. Ringling Bros. gösterileri daha sonra büyük spor salonlarına ve kapalı arenalara taşındı; farklı kadrolarla onlarca yıl daha devam etti.

Yine de 16 Temmuz gecesi dev çadırın son kez indirilmesi güçlü bir simgeye dönüştü. Trenlerle kasaba kasaba gezen, boş arazide birkaç saat içinde rengârenk bir dünya kuran eski Amerikan sirki artık yerini televizyona, kapalı salonlara ve yeni eğlence biçimlerine bırakıyordu.

1957 – İzmit gazetesi Üsküdar Vapuru faciasından aylar önce uyardı: “Muhtemel bir facianın şahidiyiz”

İzmit’te yayımlanan Bizim Şehir gazetesi, 16 Temmuz 1957 tarihli sayısında İzmit Körfezi’nde çalışan vapurların kapasitelerinin çok üzerinde yolcu taşıdığını yazarak yetkilileri uyardı. Gazete, “Muhtemel bir facianın şahidiyiz” başlığıyla yaptığı çağrıda, 600 kişilik vapurlara bin ile iki bin arasında yolcu bindirildiğini belirtiyor ve felaket yaşanmadan önlem alınmasını istiyordu.

1950’lerde İzmit Körfezi’nin iki yakası arasındaki karayolu bağlantıları bugünkü kadar gelişmiş değildi. Gölcük, Değirmendere ve Karamürsel’de yaşayan öğrenciler, İzmit’teki liselere ve meslek okullarına vapurla gidiyordu. Donanma ve tersane çalışanları da her gün aynı seferleri kullanıyordu. Buna rağmen hatta eski, küçük ve artan yolcu sayısına yetersiz kalan gemiler çalıştırılıyordu.

Bizim Şehir, olası bir kazada kaptanın mı, bilet kesen görevlilerin mi yoksa Denizcilik Bankasının mı sorumlu tutulacağını soruyor; asıl amaçlarının suçlu aramak değil tedbir alınmasını sağlamak olduğunu vurguluyordu. Uyarılar sonuçsuz kaldı.

Yaklaşık yedi buçuk ay sonra, 1 Mart 1958’de Üsküdar Vapuru İzmit’ten Karamürsel yönüne hareket etti. Çoğu öğrenci ve işçilerden oluşan yüzlerce yolcuyu taşıyan gemi, Derince açıklarında şiddetli lodosun etkisiyle alabora olarak battı. Gemide kaç kişinin bulunduğu kesin olarak belirlenemedi; yalnızca 40 kişi kurtulabildi. Facia, Türkiye’nin en büyük sivil deniz kazalarından biri olarak Kocaeli’nin hafızasına kazındı.

16 Temmuz 1957 tarihli gazete yazısı, yerel basının halkın yaşadığı tehlikeyi felaketten çok önce gördüğünü ortaya koyuyor. Üsküdar faciasını daha da acı hâle getiren gerçeklerden biri de felaketin açıkça uyarısı yapılmış bir ihmalin sonucu olmasıydı.

1962 – Bir bilim insanı zamanı unutmak için yeraltına kapandı

23 yaşındaki Fransız jeolog ve mağara araştırmacısı Michel Siffre, 16 Temmuz 1962’de Alpler’deki Scarasson mağarasına indi. Yanına saat ve takvim almadı; Güneş’i göremeyeceği yaklaşık 130 metre derinlikte iki ay boyunca tek başına yaşamaya başladı. Amacı, insan bedeninin dış dünyadan hiçbir zaman bilgisi almadan kendi uyku ve uyanıklık düzenini nasıl kuracağını anlamaktı.

Siffre’nin yer üstündeki ekiple telsiz bağlantısı vardı; ancak iletişim yalnız tek yönlüydü. Uyandığında, yemek yediğinde ve yatmaya karar verdiğinde yukarıya haber veriyor, fakat ekip ona saatin ya da tarihin kaç olduğunu söylemiyordu. Vücut sıcaklığını ve nabzını ölçüyor, hafızasını ve zaman algısını sınayan küçük deneyler yapıyordu.

Mağarada doğal ışık olmadığı için “günlerini” sadece bedeninin verdiği işaretlere göre yaşadı. Uyku ve uyanıklık döngüsünün tam 24 saate bağlı kalmadığı görüldü. Zaman algısı da giderek yavaşladı: Bir saniye arayla 1’den 120’ye kadar sayması istendiğinde, iki dakika sürdüğünü sandığı işlem bazı günlerde beş dakikaya kadar uzuyordu.

Siffre 14 Eylül’de deneyin bittiği haberini aldığında tarihin hâlâ 20 Ağustos civarında olduğunu sanıyordu. Gerçek zamanın yaklaşık 25 gün gerisinde kalmıştı. Günlerin geçtiğini hatırlamasını sağlayacak gündüz, gece, randevu ya da toplumsal olay bulunmadığında insan zihninin zamanı ne kadar farklı algıladığı ortaya çıktı.

Deney, uyku bilimi ve insanın biyolojik ritimlerini inceleyen kronobiyoloji alanının gelişmesine önemli katkı sağladı. Siffre daha sonra daha uzun mağara deneyleri yaptı; çalışmaları uzay yolculuklarında ve uzun süreli kapalı ortamlarda insan bedeninin nasıl davranacağını araştıran kurumların da ilgisini çekti.

1964 – Hamidiye Kahramanı ve Millî Mücadele’nin önde gelen devlet adamı Rauf Orbay öldü

Osmanlı donanmasının ünlü komutanlarından, Millî Mücadele’nin öncü isimlerinden ve Ankara hükümetinin başkanlarından Rauf Orbay, 16 Temmuz 1964’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Askerlikten diplomasiye, iktidardan muhalefete uzanan yaşamı, Osmanlı Devleti’nin son yıllarıyla Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki büyük dönüşümlerin hemen hepsine dokunuyordu.

Rauf Bey’in adı ilk olarak Balkan Savaşları sırasında duyuldu. Komutanı olduğu Hamidiye kruvazörü, Çanakkale Boğazı’ndaki ablukayı aşarak Akdeniz’de aylarca harekât yürüttü. Osmanlı ordularının ağır yenilgiler yaşadığı bir dönemde geminin gerçekleştirdiği baskınlar ülkede büyük moral yarattı; Rauf Bey bu başarının ardından “Hamidiye Kahramanı” olarak anılmaya başladı.

1918’de Bahriye Nazırı olan Rauf Bey, Osmanlı Devleti adına Mondros Mütarekesi’ni imzalayan heyetin başkanlığını yaptı. Ateşkesin ardından Anadolu’nun işgale uğraması, onun yaşamındaki en önemli kırılmalardan birini oluşturdu. Askerlikten ayrılarak Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Millî Mücadele’ye katıldı; Erzurum ve Sivas kongrelerinde yer aldı. İstanbul’un işgalinden sonra İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürgün edildi.

1921’de serbest bırakılarak Ankara’ya dönen Rauf Bey, TBMM’de görev aldı. Önce Nâfia Vekili, ardından 1922’de İcra Vekilleri Heyeti Reisi seçildi; bugünkü karşılığıyla Ankara hükümetinin başbakanlığını üstlendi. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa ile yaşadığı görüş ayrılıklarının ardından görevinden ayrıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra iktidarla arası giderek açıldı ve Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı.

1926’daki İzmir Suikastı davasıyla ilişkilendirilerek gıyabında on yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Suçlamayı kabul etmeyen Rauf Orbay uzun süre yurt dışında yaşadı; hakkındaki kararın kaldırılmasının ardından 1939’da yeniden milletvekili seçildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin Londra Büyükelçisi olarak görev yaptı ve 1944’te devlet hizmetinden ayrıldı.

Rauf Orbay’ın yaşamı kolay bir kahramanlık anlatısına sığmaz. Bir yandan Mondros’u imzalayan devlet adamı, öte yandan işgale karşı Millî Mücadele’ye katılan komutandı. Cumhuriyet’in kuruluşunda görev aldı, daha sonra Cumhuriyet yönetiminin ilk güçlü muhaliflerinden biri oldu. Bu çelişkileriyle Rauf Orbay, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin en önemli ve en tartışmalı tanıklarından biri olarak 16 Temmuz 1964’te hayata veda etti.

1965 – Alplerin altından iki ülke birleşti: Mont Blanc Tüneli açıldı

Fransa ile İtalya’yı Alplerin altından birbirine bağlayan Mont Blanc Tüneli, 16 Temmuz 1965’te düzenlenen törenle açıldı. Törene Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ile İtalya Cumhurbaşkanı Giuseppe Saragat katıldı. Yaklaşık 11,6 kilometre uzunluğundaki tünel, Fransa’nın Chamonix kasabasıyla İtalya’nın Courmayeur kentini birbirine bağlıyordu. Araçların düzenli geçişi ise üç gün sonra, 19 Temmuz sabahı başladı.

Tünel yapılmadan önce Fransa ile İtalya arasındaki yolculuk, kışın karla kapanabilen yüksek dağ geçitlerinden gerçekleştiriliyordu. Mont Blanc’ın altından açılan yeni yol, iki ülke arasında yıl boyunca kesintisiz ulaşım sağladı; Fransa’nın Lyon, İtalya’nın ise Torino ve Milano gibi büyük kentleri arasındaki bağlantıyı önemli ölçüde kısalttı.

İnşaatın İtalya tarafındaki kazıları Ocak 1959’da, Fransa tarafındaki çalışmalar ise aynı yılın haziran ayında başladı. İki yönden ilerleyen ekipler 1962’de dağın altında buluştu. Yaklaşık 11,6 kilometrelik kazıda hesaplamaların son derece hassas yapılması, dönemin en büyük mühendislik başarılarından biri olarak değerlendirildi. Tünelin yol, havalandırma ve güvenlik sistemlerinin tamamlanması üç yıl daha sürdü.

Mont Blanc Tüneli açıldığı sırada dünyanın en uzun karayolu tüneliydi. Fransa ile İtalya arasındaki ticareti ve turizmi güçlendirirken, Avrupa ülkelerini birbirine bağlayan büyük altyapı projelerinin de simgelerinden biri oldu. 16 Temmuz 1965’te yapılan açılış, Alplerin yüzyıllardır oluşturduğu ulaşım engelinin modern mühendislikle aşılması anlamına geliyordu.

1966 – Aşk acısını milyonların diline dolayan şarkıcı Yıldız Tilbe doğdu

Kendine özgü sesi, doğrudan kalbe dokunan sözleri ve sıra dışı sahne kişiliğiyle Türk popüler müziğinin en tanınmış isimlerinden biri olacak Yıldız Tilbe, 16 Temmuz 1966’da İzmir’in Gültepe semtinde doğdu. Şarkılarında aşkı, ayrılığı, kıskançlığı ve hayal kırıklığını çoğu insanın söylemeye cesaret edemeyeceği kadar açık bir dille anlatacaktı.

Genç yaşta müzikli eğlence mekânlarında şarkı söylemeye başlayan Tilbe’nin hayatı, Sezen Aksu’nun onu İzmir’de dinlemesiyle değişti. Aksu’dan vokalistlik teklifi alarak İstanbul’a geldi ve bir süre onun konserlerinde çalıştı. Ardından Cem Özer’in sunduğu Laf Lafı Açıyor programında şarkı söyleyerek televizyon izleyicisinin dikkatini çekti.

1994’te yayımlanan ilk albümü Delikanlım, Yıldız Tilbe’yi kısa sürede ülkenin en çok konuşulan şarkıcılarından birine dönüştürdü. Aynı adlı şarkının yanı sıra Dillere Destan, Aşkperest, Haberin OlsunYürü Anca Gidersin ve Çabuk Olalım Aşkım gibi eserleri geniş kitlelere ulaştı. Pop müziği arabesk, halk müziği ve sanat müziğinin duygusal anlatımıyla bir araya getiren kendine özgü bir çizgi oluşturdu.

Yıldız Tilbe yalnızca kendi seslendirdiği şarkılarla değil, başka sanatçılara verdiği söz ve bestelerle de Türk müziğinde büyük bir iz bıraktı. Onun şarkıları yıllar içinde farklı kuşaklardan onlarca sanatçı tarafından yeniden yorumlandı. 2018’de hazırlanan Yıldız Tilbe’nin Yıldızlı Şarkıları projesinde 39 sanatçının onun eserlerini seslendirmesi, şarkı yazarlığının ulaştığı etkiyi gösteriyordu.

Açık sözlülüğü, beklenmedik açıklamaları, kendine has dansları ve sahnedeki kuralsız tavrıyla magazin dünyasının da sürekli gündeminde kaldı. Ancak Yıldız Tilbe’yi kalıcı kılan, aşk acısını herkesin kendi hikâyesiymiş gibi söyleyebilen şarkılara dönüştürmesiydi.

1969 – İnsanlığın Ay yolculuğu başladı: Apollo 11 uzaya fırlatıldı

İnsanları ilk kez Ay’a götürecek Apollo 11, 16 Temmuz 1969 sabahı ABD’nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezinden fırlatıldı. Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i taşıyan uzay aracı, yerel saatle 09.32’de 39A numaralı rampadan yükselen dev Saturn V roketinin tepesindeydi.

Yaklaşık 111 metre yüksekliğindeki üç kademeli Saturn V, ilk aşamasındaki beş motorun ürettiği muazzam itiş gücüyle Apollo 11’i yerden kaldırdı. Roket, yaklaşık 12 dakika sonra mürettebatı Dünya yörüngesine ulaştırdı. Gerekli kontrollerin ardından üçüncü kademe yeniden ateşlendi ve uzay aracı yaklaşık 384 bin kilometre uzaklıktaki Ay’a doğru yola çıktı.

Görevin komutanı Neil Armstrong’du. Buzz Aldrin Ay modülü pilotu, Michael Collins ise komuta modülü pilotu olarak görev yapıyordu. Uzay aracının ana bölümüne Columbia, Ay yüzeyine inecek küçük modüle ise Eagle adı verilmişti. Armstrong ve Aldrin Ay’a inerken Collins, Columbia ile Ay yörüngesinde tek başına dolaşacaktı.

Apollo 11’in Ay modülü Eagle, dört günlük yolculuğun ardından 20 Temmuz’da Ay’ın Sessizlik Denizi olarak bilinen bölgesine indi. Neil Armstrong merdivenden inerek Ay’a ayak basan ilk insan, Buzz Aldrin ise ikinci insan oldu. Collins ise komuta modülünde kalarak arkadaşlarının dönüşünü bekledi. Görev, astronotların 24 Temmuz’da Büyük Okyanus’a sağ salim inmeleriyle tamamlandı.

16 Temmuz 1969’da insanlık, binlerce yıl boyunca gökyüzünde uzaktan seyrettiği başka bir gök cismine ilk kez ayak basmak üzere Dünya’dan ayrılıyordu. Apollo 11, bilimsel ve teknolojik gücün simgesine dönüşürken Soğuk Savaş’ın ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışında da belirleyici bir dönüm noktası oldu.

1969 – Türk havacılığının öncüsü Vecihi Hürkuş hayata veda etti

Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden Vecihi Hürkuş, 16 Temmuz 1969’da hayatını kaybetti. 1896’da İstanbul’da doğan Hürkuş; Balkan Savaşı’ndan Birinci Dünya Savaşı’na, Millî Mücadele’den Cumhuriyet döneminin sivil havacılık girişimlerine kadar uzanan sıra dışı bir yaşam sürdü.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’nde görev yapan Vecihi Hürkuş, 1917’de bir Rus uçağını düşürerek uçak düşüren ilk Türk pilot olarak tarihe geçti. Daha sonra Millî Mücadele’ye katıldı; keşif uçuşları yaptı ve bir Yunan uçağını düşürdü. Savaş boyunca gösterdiği başarılar nedeniyle üç kez TBMM takdirnamesi aldı ve İstiklâl Madalyası’yla ödüllendirildi.

Vecihi Hürkuş’un asıl büyük hedefi, Türkiye’nin kendi uçaklarını üretebilmesiydi. Savaştan kalan uçak parçalarını kullanarak Vecihi K-VI adlı uçağı tasarlayıp üretti. Uçuş izni için gerekli teknik incelemeler yapılamayınca, 28 Ocak 1925’te kendi uçağıyla izinsiz olarak havalandı. Uçuş başarılı oldu; ancak izinsiz uçtuğu gerekçesiyle cezalandırıldı.

Bu olay onu durdurmadı. Yeni uçaklar tasarlamaya devam etti ve 1930’da Vecihi XIV adlı sivil uçağını uçurdu. Uçağın Türkiye’de onaylanamaması üzerine onu sökerek trenle Çekoslovakya’ya götürdü ve burada gerekli uçuş belgesini aldı. Ardından aynı uçakla Türkiye’ye geri döndü.

Vecihi Hürkuş, 1932’de Türkiye’nin ilk sivil havacılık okulu olan Vecihi Sivil Tayyare Mektebini kurdu. Aralarında kadınların da bulunduğu öğrenciler yetiştirdi; ancak okul, maddi sıkıntılar ve verilen diplomaların resmen tanınmaması nedeniyle kapanmak zorunda kaldı.

Hürkuş, 1954’te kendi adıyla bir havayolu şirketi de kurdu. Hürkuş Hava Yolları, Türkiye’nin ilk özel havayolu girişimlerinden biriydi. Fakat uçuş izinleri, mali sorunlar ve bürokratik engeller yüzünden bu girişim de uzun ömürlü olamadı.

Hayatı boyunca pek çok kez engellenmesine rağmen uçmaktan, uçak tasarlamaktan ve Türkiye’de havacılığı geliştirmekten vazgeçmeyen Vecihi Hürkuş, 16 Temmuz 1969’da Ankara’da hayatını kaybetti. Adı bugün Türkiye’nin geliştirdiği HÜRKUŞ eğitim uçağında yaşamaya devam ediyor.

1979 – Irak’ı savaşlara sürükleyecek 24 yıllık dönem başladı: Saddam Hüseyin devlet başkanı oldu

Irak Devlet Başkanı Ahmed Hasan el-Bekir, 16 Temmuz 1979’da sağlık sorunlarını gerekçe göstererek görevinden çekildi. Yerine, yaklaşık on yıldır Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcılığı yapan ve rejimin gerçek güç merkezine dönüşen Saddam Hüseyin geçti. Devir teslimin zamanı şaşkınlık yaratsa da Saddam’ın el-Bekir’in uzun süredir hazırlanan halefi olduğu ve devlet yönetiminin büyük bölümünü zaten kontrol ettiği biliniyordu.

Saddam Hüseyin devlet başkanlığının yanı sıra başbakanlığı, Devrim Komuta Konseyi başkanlığını ve Baas Partisinin Irak kolundaki liderliği de üstlenerek ülkenin başlıca yetkilerini kendi elinde topladı. Güvenlik ve istihbarat örgütlerini yıllar içinde kendisine bağlamış, petrol gelirleriyle yürütülen kalkınma programları sayesinde rejim içinde güçlü bir konum elde etmişti.

İktidara geçmesinden birkaç gün sonra Baas Partisi yöneticilerini toplantıya çağıran Saddam Hüseyin, yönetim içinde bir komplo bulunduğunu ileri sürdü. İsimleri salonda okunan çok sayıda parti yöneticisi dışarı çıkarılarak tutuklandı; bazıları daha sonra idam edildi. Toplantının filme alınması ve görüntülerin yayınlanması, ülkedeki bütün devlet görevlilerine verilmiş açık bir korku mesajıydı. Bu tasfiye, Saddam’ın iktidarına karşı çıkabilecek isimleri ortadan kaldırarak kişisel diktatörlüğünü kurmasının ilk büyük adımı oldu.

Saddam yönetimindeki Irak, 1980’de İran’a saldırarak sekiz yıl sürecek İran-Irak Savaşı’nı başlattı. Rejim, savaşın son döneminde Kürt nüfusa karşı köylerin yok edilmesi, zorla yerinden etmeler, toplu infazlar ve kimyasal silahların kullanıldığı Enfal Harekâtı’nı yürüttü. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bu harekâtı Kürt halkını hedef alan sistemli bir imha kampanyası olarak belgeledi.

Irak ordusunun 1990’da Kuveyt’i işgali ise uluslararası müdahaleye ve Körfez Savaşı’na yol açtı. Irak güçleri 1991’de Kuveyt’ten çıkarılsa da Saddam Hüseyin ülkedeki iktidarını korudu ve 2003’te ABD öncülüğündeki işgalle devrilene kadar yönetimde kaldı. Böylece 16 Temmuz 1979’da başlayan dönem; savaşlar, ekonomik yaptırımlar, iç baskı, kitlesel ölümler ve Irak toplumunda günümüze kadar uzanan büyük yıkımlarla sonuçlandı.

1989 – Klasik müziği plak ve ekran çağının küresel yıldızına dönüştüren şef Herbert von Karajan öldü

  1. yüzyılın en etkili orkestra şeflerinden Herbert von Karajan, 16 Temmuz 1989’da Salzburg yakınlarındaki Anif’te bulunan evinde kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti. 81 yaşındaki Karajan, ölümünden birkaç ay öncesine kadar konser vermeyi ve kayıt çalışmalarını sürdürmüştü. Son kez 23 Nisan 1989’da Viyana Filarmoni Orkestrası’nı yönetmişti.

1908’de Salzburg’da doğan Karajan, genç yaşta piyano eğitimi aldı; ancak asıl ününü orkestra şefi olarak kazandı. Berlin, Viyana, Milano ve Salzburg gibi Avrupa’nın başlıca müzik merkezlerinde çalıştı. Wilhelm Furtwängler’in ölümünün ardından Berlin Filarmoni Orkestrası’nın başına geçti ve 1956’dan 1989’a kadar orkestranın sanat anlayışını belirleyen isim oldu. Onun döneminde Berlin Filarmoni, Amerika’dan Japonya ve Çin’e uzanan turnelerle dünyanın en tanınmış orkestralarından birine dönüştü.

Karajan; Beethoven, Brahms, Bruckner, Wagner, Çaykovski ve Richard Strauss yorumlarıyla tanınıyordu. Yoğun provalara, kusursuz uyuma ve parlak bir orkestra sesine büyük önem veriyordu. Konserlerde çoğu zaman gözleri kapalı biçimde orkestra yönetmesi, onun en ayırt edici görüntülerinden biri hâline geldi. Sevenleri bu yaklaşımı büyüleyici bulurken eleştirmenleri, yorumlarının zaman zaman fazla gösterişli ve pürüzsüz olduğunu savunuyordu.

Onu çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri, yeni kayıt teknolojilerine duyduğu ilgiydi. Plak, stereo kayıt, film, video ve dijital ses teknolojilerini yakından izledi. Deutsche Grammophon için yaklaşık 330 albüm kaydetti; Beethoven’ın dokuz senfonisini içeren 1963 tarihli kayıt dizisi klasik müzik tarihinin en ünlü albüm çalışmalarından biri oldu. 1980’de şirketin ilk dijital kayıtlarından birini gerçekleştirdi; daha sonra Richard Strauss’un Bir Alp Senfonisi (Eine Alpensinfonie) kaydı, Deutsche Grammophon’un seri üretilen ilk CD’si olarak yayımlandı.

Karajan’ın yaşamındaki tartışmalı bölüm ise Nazi Almanyası yıllarıydı. Nazi Partisine üye olması, kariyerinin savaş sonrasında bir süre kesintiye uğramasına yol açtı; 1946’da orkestra yönetmesi yasaklandı, yasak 1947’de kaldırıldı. Karajan’ın parti üyeliğinin ideolojik bağlılıktan mı yoksa kariyer hesaplarından mı kaynaklandığı daha sonraki yıllarda tartışılmayı sürdürdü.

Kusursuzluk tutkusu, otoriter çalışma biçimi, büyük kayıt mirası ve tartışmalı geçmişiyle Herbert von Karajan, klasik müziğin etkili olduğu kadar tartışılan figürlerinden biri olarak 16 Temmuz 1989’da hayata veda etti.

1994 – İnsanlık gökyüzündeki büyük bir çarpışmayı ilk kez izledi: Shoemaker-Levy 9 Jüpiter’e çarptı

Shoemaker-Levy 9 kuyruklu yıldızının ilk parçası, 16 Temmuz 1994’te Jüpiter’in atmosferine çarptı. Ardından gelen diğer parçalar da altı gün boyunca aralıklarla gezegene düştü. Dünya’nın dört bir yanındaki gözlemevleriyle Hubble ve Galileo gibi uzay araçları, Güneş Sistemi’nde iki büyük gökcisminin çarpışmasını ilk kez gerçekleştiği sırada izledi.

Kuyruklu yıldız, astronomlar Carolyn ve Eugene Shoemaker ile David Levy tarafından 24 Mart 1993’te keşfedilmişti. Ancak bulunan şey normal bir kuyruklu yıldız gibi görünmüyor, gökyüzünde inci dizisi gibi sıralanmış parçalardan oluşuyordu. Yapılan hesaplamalar, cismin 1992’de Jüpiter’e yaklaşırken gezegenin güçlü çekim etkisiyle parçalandığını ve artık Jüpiter’in çevresinde dolaştığını gösterdi. Daha da çarpıcısı, bu parçaların Temmuz 1994’te gezegene çarpacağı aylar öncesinden hesaplandı.

A’dan W’ye kadar harflerle adlandırılan 21 parça, 16–22 Temmuz arasında Jüpiter’in güney yarımküresine art arda düştü. Parçalar dev gezegenin atmosferine olağanüstü hızlarla girerek binlerce kilometre yükselen sıcak gaz bulutları oluşturdu. Çarpışmaların ardından Jüpiter’in bulutları üzerinde Dünya’dan teleskoplarla görülebilen büyük, koyu renkli izler kaldı. Bu lekeler gezegenin güçlü rüzgârları tarafından zamanla dağıtıldı.

Çarpışmalar Dünya’dan bakıldığında Jüpiter’in görünmeyen arka tarafında gerçekleşti. Buna rağmen gezegen döndükçe izler görüş alanına çıktı. Hubble Uzay Teleskobu atmosferde kalan koyu yaraları ayrıntılı biçimde görüntülerken, o sırada Jüpiter’e doğru yol alan Galileo uzay aracı bazı patlamaları doğrudan gözlemleyebilecek uygun bir konumdaydı.

Shoemaker-Levy 9, yalnızca etkileyici bir gökyüzü gösterisi değildi. Bilim insanlarına Jüpiter’in atmosferinin yapısını ve yükseklerdeki rüzgârlarını inceleme fırsatı verdi. Daha da önemlisi, büyük asteroit ve kuyruklu yıldız çarpışmalarının uzak geçmişte yaşanmış olaylar olmadığını hatırlattı. Bu çarpışma, Dünya’ya yaklaşabilecek gökcisimlerinin daha yakından izlenmesi ve gezegen savunması çalışmalarının güçlendirilmesi gerektiği düşüncesine önemli katkı sağladı.

1995 – Bir garajdaki kitap sitesi dünya ticaretini değiştirdi: Amazon alışverişe açıldı

Jeff Bezos tarafından kurulan Amazon.com, 16 Temmuz 1995’te internet üzerinden kitap satışı yapmaya başladı. Şirketin ilk merkezi, Bezos’un ABD’nin Washington eyaletindeki Bellevue kentinde kiraladığı ev ve garajdı.

Bezos’un kitapları seçmesinin nedeni, fiziksel bir mağazanın raflarına sığamayacak kadar çok farklı kitabın bulunmasıydı. Bir internet sitesi milyonlarca kitabı listeleyebilir, sipariş geldiğinde ürünü dağıtıcıdan temin ederek müşteriye gönderebilirdi. Amazon bu nedenle kendisini “Dünya’nın en büyük kitapçısı” olarak tanıtıyordu.

Siteden satın alınan ilk kitap, bilişsel bilimci Douglas Hofstadter’ın Fluid Concepts and Creative Analogies adlı çalışmasıydı. İlk günlerde her sipariş geldiğinde ofiste bir zil çalıyordu; ancak siparişler hızla çoğalınca zil kapatıldı. Amazon, ilk ayının sonunda ABD’nin bütün eyaletlerine ve 45 farklı ülkeye kitap göndermişti.

Şirket daha sonra müzik, film, elektronik eşya, oyuncak, giyim, gıda ve sayısız başka ürün alanına girdi. Satıcılarla müşterileri buluşturan pazar yeri sistemi, kullanıcı yorumları, kişiselleştirilmiş öneriler ve hızlı teslimat yöntemleri internet alışverişinin standartlarını değiştirdi. Amazon Web Services ise şirketi bir alışveriş sitesi olmaktan çıkarıp dünyanın en büyük bulut bilişim sağlayıcılarından birine dönüştürdü.

Amazon’ın büyümesi, küçük kitapçıların ve geleneksel mağazaların geleceği, çalışanların koşulları, kişisel verilerin kullanılması ve dev teknoloji şirketlerinin gücü hakkında tartışmaları da beraberinde getirdi. Buna rağmen 16 Temmuz 1995’te garajdan yönetilen küçük kitap sitesi, insanların alışveriş biçimini değiştiren dijital ticaret çağının başlıca simgelerinden biri oldu.

1999 – Kennedy ailesini sarsan uçak kazası: John F. Kennedy Jr. eşi ve baldızıyla hayatını kaybetti

Eski ABD Başkanı John F. Kennedy ile Jacqueline Kennedy Onassis’in oğlu John F. Kennedy Jr., 16 Temmuz 1999 gecesi kullandığı küçük uçağın Atlantik Okyanusu’na düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Uçakta bulunan eşi Carolyn Bessette Kennedy ile eşinin kız kardeşi Lauren Bessette de kazadan kurtulamadı. Kennedy henüz 38 yaşındaydı.

Kennedy’nin kullandığı tek motorlu Piper Saratoga II, New Jersey’deki Essex County Havalimanı’ndan havalandı. İlk durak Martha’s Vineyard’dı; Lauren Bessette burada indirilecek, Kennedy çifti daha sonra Hyannis’e geçerek kuzenleri Rory Kennedy’nin düğününe katılacaktı. Ancak uçak, yerel saatle 21.41 dolaylarında Martha’s Vineyard’ın yaklaşık 12 kilometre açığında denize düştü. Enkaz birkaç gün sonra 36 metre derinlikte bulundu.

ABD Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu tarafından yürütülen soruşturmada, kazadan önce uçakta belirgin bir teknik arıza bulunduğuna ilişkin kanıt elde edilemedi. Kennedy’nin aletli uçuş yetkisi yoktu ve gece karanlığında, puslu havada, deniz üzerindeki doğal ufkun seçilemediği koşullarda uçuyordu. Soruşturma, pilotun mekânsal yönelim bozukluğu yaşayarak uçağın konumunu yanlış algıladığını ve kontrolü kaybettiğini belirledi.

Mekânsal yönelim bozukluğu, pilotun özellikle karanlıkta veya görüşün zayıf olduğu havalarda uçağın yükselip yükselmediğini, yatıp yatmadığını ya da hangi yönde ilerlediğini duyularıyla doğru biçimde anlayamamasıdır. Denizin ve gökyüzünün karanlıkta birbirine karışması, dışarıda güvenilir bir ufuk çizgisi bırakmayabilir. Böyle durumlarda pilotun uçuş göstergelerine güvenmesi gerekir. Kennedy ise aletli uçuş eğitimi alıyordu fakat henüz bu yetkiyi kazanamamıştı.

John F. Kennedy Jr., hukuk eğitimi almış, savcılıkta çalışmış ve 1995’te siyasetle popüler kültürü bir araya getiren George dergisini kurmuştu. Babasının öldürülmesinden sonra kamuoyunun gözü önünde büyüyen Kennedy’nin genç yaşta ölümü, ABD’de büyük bir yas yarattı ve ailesinin yaşadığı trajedilere bir yenisini ekledi.

1999 – Bir tarladan dünyanın en büyük Viking gümüş hazinesi çıktı

İsveç’in Gotland Adası’ndaki Spillings çiftliğinde 16 Temmuz 1999’da yapılan araştırma sırasında, bilinen en büyük Viking dönemi gümüş hazinesi bulundu. Birbirine yakın üç ayrı bölümden oluşan hazine, toplamda yaklaşık 76 kilogram gümüş ve bronz içeriyordu.

Keşfin hikâyesi en az hazine kadar ilginçti. İsveç televizyonu TV4, Gotland’daki tarihî eser yağmacılığı hakkında haber hazırlamak için çiftliğe gelmişti. Arazi sahibi bir yıl önce tarlada eski sikkelere rastladığını yetkililere bildirmişti. Televizyon çekimleri sırasında yapılan metal dedektörü taramasında önce birkaç bronz parçası bulundu; ekip ayrıldıktan kısa süre sonra toprağın altında çok daha büyük bir yığının bulunduğu anlaşıldı.

İlk gümüş yığını 5 binden fazla sikke ve 178 bilezik içeriyordu. İkinci yığında ise 9 binden fazla sikke ile yüzlerce bilezik, yüzük, gümüş çubuk ve takı vardı. Üçüncü bölüm, Baltık coğrafyasına özgü kırık ve kısmen eritilmiş bronz eşyalardan oluşuyordu. Hazine, Viking döneminden kalma ahşap bir sandığın içine yerleştirilmişti.

Sikkelerin büyük bölümü, İslâm dünyasında basılmış gümüş dirhemlerdi. Bizans ve Kuzey Avrupa kökenli paralarla farklı bölgelerde üretilmiş takılar da bulunuyordu. Bu çeşitlilik, Vikinglerin yalnızca yağmacı savaşçılar olmadığını; İskandinavya’dan Baltık kıyılarına, Rus nehirlerinden Orta Doğu’ya uzanan büyük ticaret ağlarının içinde yer aldığını gösterdi.

Hazine muhtemelen 9. yüzyılda bir çiftlik evinin içine saklanmış, ancak sahibi onu geri alamamıştı. Bin yıldan uzun süre toprağın altında kalan servet, tesadüflerle başlayan bir televizyon haberi sayesinde yeniden gün ışığına çıktı.

2001 – Gölgesinden hızlı silah çeken kovboy Red Kit’in yaratıcısı Morris öldü

Türkiye’de Red Kit olarak bilinen, özgün adıyla Lucky Luke karakterinin yaratıcısı Belçikalı çizer Morris, 16 Temmuz 2001’de Brüksel’de hayatını kaybetti. Asıl adı Maurice De Bevere olan sanatçı, Amerikan Vahşi Batı dünyasını mizahla yeniden kuran kovboyunu 1946’da yaratmıştı.

Red Kit, kasabadan kasabaya dolaşan, kanun kaçaklarıyla mücadele eden ve maceralarının sonunda atına binerek uzaklaşan yalnız bir kovboydu. “Gölgesinden hızlı silah çeken adam” olarak tanınan karakter; Dalton kardeşler, akıllı atı Düldül ve pek de akıllı olmayan köpek Rin Tin Tin gibi unutulmaz kahramanlarla birlikte çizgi roman tarihinin en sevilen dünyalarından birini oluşturdu.

Morris, serinin en güçlü döneminde Asteriks’in de yazarlarından René Goscinny ile çalıştı. Goscinny’nin yazdığı öykülerde Western filmlerinin bilinen kalıpları, tarihî haydutlar ve Amerikan efsaneleri ince bir mizahla yeniden yorumlandı. Red Kit zamanla Vahşi Batı mitolojisiyle eğlenen bir taşlama karakterine dönüştü.

Karakterin ağzındaki sigara da zamanla kültürel değişimin simgelerinden biri oldu. Televizyon uyarlamaları sırasında sigaranın yerini bir ot sapı aldı; böylece Red Kit, sigarasız hâliyle yeni kuşaklara ulaşmayı sürdürdü. Morris’in ölümünden sonra da onun isteği doğrultusunda seriye başka çizer ve yazarlarla devam edildi.

Çizgi romanları, çizgi filmleri ve sinema uyarlamalarıyla birçok ülkede tanınan Red Kit, Türkiye’de de birkaç kuşağın çocukluk kahramanlarından biri oldu. Morris, 16 Temmuz 2001’de hayata veda etti; fakat gün batımına doğru atını süren yalnız kovboyu yolculuğuna devam ediyor.

2005 – Irak’ta akşam pazarı bir anda ateş topuna döndü: Musayyib saldırısında yaklaşık 100 kişi öldü

Irak’ın başkent Bağdat’ın yaklaşık 60 kilometre güneyindeki Musayyib kentinde, 16 Temmuz 2005 akşamı düzenlenen intihar saldırısı yaklaşık 100 kişinin hayatını kaybetmesine, 150’den fazla kişinin yaralanmasına yol açtı. Saldırı, insanların günün yakıcı sıcağının ardından alışveriş yapmak ve akşam namazına hazırlanmak için sokaklara çıktığı kalabalık saatlerde gerçekleştirildi.

Kimliği ve bağlı olduğu örgüt kesin olarak belirlenemeyen saldırgan, üzerindeki patlayıcıları yemeklik gaz taşıyan bir tankerin yanında patlattı. Tankerin alev almasıyla oluşan dev ateş topu, yakınındaki pazar yerine, dükkânlara, araçlara ve çevredeki sokaklara yayıldı. Yakındaki Şii ibadethanesinden çıkanlar ve pazarda bulunan aileler saldırının başlıca kurbanları oldu.

İlk açıklamalarda ölü sayısı 60–70 civarında verildi. Enkaz kaldırıldıkça ve ağır yaralıların bir bölümü yaşamını yitirdikçe bilanço yükseldi. Irak hükûmeti 90’dan fazla kişinin öldüğünü açıklarken hastane yetkilileri ölü sayısının 100’e ulaştığını bildirdi. Bu nedenle olayın bilançosu farklı kaynaklarda 98 ya da 100 ölü ve 150’den fazla yaralı olarak yer aldı.

Musayyib saldırısı, Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesinden sonra büyüyen Irak direnişinin giderek sivilleri ve özellikle Şii toplulukları hedef alan mezhepçi bir şiddete dönüşmesinin en ağır örneklerinden biri oldu. Human Rights Watch, olayın herhangi bir askerî hedef gözetmeden kalabalık bir sivil alanda gerçekleştirilmesini savaş hukukunun açık bir ihlali olarak değerlendirdi.

16 Temmuz 2005’te Musayyib’de yaşananlar, Irak’ın sonraki yıllarda içine sürükleneceği mezhep çatışmasının ne kadar ölümcül olabileceğini gösteren erken ve sarsıcı işaretlerden biri olarak tarihe geçti.

2005 – Kuşadası’nda turist minibüsü bombalandı: Beş kişi hayatını kaybetti

Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 16 Temmuz 2005 günü turistleri Kadınlar Denizi yönüne taşıyan bir minibüste bomba patladı. Şiddetli patlamada biri İngiliz, biri İrlandalı turist olmak üzere beş kişi hayatını kaybetti; aralarında yabancı turistlerin de bulunduğu 14 kişi yaralandı.

Patlama, yaz sezonunun en yoğun günlerinden birinde ve sahile çok yakın bir noktada meydana geldi. Minibüs kullanılamaz hâle gelirken çevredeki insanlar yaralıları araçtan çıkarmaya çalıştı. Olay, İngiltere’de 7 Temmuz’da gerçekleştirilen metro ve otobüs saldırılarından sadece dokuz gün sonra yaşandığı için uluslararası basında da geniş yer buldu.

İlk saatlerde parçalanmış bir kadın bedeninin bulunması nedeniyle saldırının bir kadın intihar eylemcisi tarafından gerçekleştirildiği öne sürüldü. Daha sonra yapılan incelemeler, bombanın minibüsün içine bırakılmış olabileceğini gösterdi. Saldırıyı hemen üstlenen bir örgüt olmadı; bu nedenle kesinleşmemiş örgüt adları ve ilk saatlerdeki intihar saldırısı iddiası uzun süre bilgi kirliliğine yol açtı.

Kuşadası saldırısı, Türkiye’nin turizm merkezlerini hedef alan bir dizi bombalı eylemin ortasında gerçekleşti. Bir hafta önce Çeşme’de içecek kutusuna gizlenen bomba, aralarında turistlerin de bulunduğu 21 kişiyi yaralamıştı. Nisan ayında da Kuşadası’nda düzenlenen başka bir saldırıda bir polis memuru hayatını kaybetmişti.

Turizmin bölge ekonomisi için taşıdığı önem nedeniyle saldırı yalnız can kayıplarıyla değil, yarattığı korku ve ekonomik endişeyle de gündeme geldi. Esnaf, olay görüntülerinin turistleri uzaklaştırmasından kaygı duyarken güvenlik önlemleri artırıldı. 16 Temmuz 2005’teki saldırı, Türkiye turizmini doğrudan hedef alan en kanlı eylemlerden biri olarak kayıtlara geçti.

2005 – Kitapçılar gece yarısı açıldı: Harry Potter ve Melez Prens satış rekoru kırdı

  1. K. Rowling’in Harry Potter serisinin altıncı kitabı Harry Potter and the Half-Blood Prince, Türkçede yayımlanan adıyla Harry Potter ve Melez Prens, 16 Temmuz 2005’te saatler gece yarısını bir dakika geçerken satışa çıktı. Kitapçılar kostümlü etkinlikler düzenledi, çocuklar ve yetişkinler kitabı ilk alanlardan olmak için uzun kuyruklar oluşturdu.

Kitabın ABD’deki ilk baskısı 10,8 milyon adetti; bu, dönemin yayıncılık tarihindeki en büyük ilk baskılardan biriydi. Scholastic’in açıklamasına göre yalnızca ilk 24 saatte 6,9 milyon kitap satıldı. Melez Prens, o tarihe kadar bir günde en çok satan kitap olarak yayıncılık rekorunu kırdı.

Serinin önceki kitapları Harry Potter’ı zaten küresel bir kültür olayına dönüştürmüştü. Ancak altıncı kitap, son bölüme doğru ilerleyen hikâyenin karanlıklaşması ve önemli bir karakterin ölümü nedeniyle büyük bir merakla bekleniyordu. İnternet siteleri, gazeteler ve televizyon kanalları okurların karşılaşacağı sürprizleri açıklamamak için “spoiler” tartışmaları yürütüyordu.

Kitabın aynı anda birçok ülkede satışa çıkması, edebiyat dünyasında sinema filmlerinin gala gecelerine benzeyen yeni bir yayıncılık biçimi yarattı. Gece yarısı açılışları, geri sayımlar ve ön siparişler daha sonraki büyük kitap satışlarında da kullanılmaya başlandı.

Harry Potter serisi, çocuk kitaplarının yalnızca küçük okurlara hitap ettiği düşüncesini büyük ölçüde değiştirdi. Çocuklar, gençler ve yetişkinler aynı kitabı aynı anda okumaya başladı. 16 Temmuz 2005 gecesi yaşanan büyük kuyruklar, bir kitabın internet ve sinema çağında da dünya çapında kitlesel heyecan yaratabileceğini gösterdi.

2006 – Türkiye’nin yıllarca derdini anlattığı “Güzin Abla” hayata veda etti

Okurların aşk, evlilik, aile ve yalnızlık sorunlarını yıllarca mektuplarla anlattığı gazeteci ve köşe yazarı Güzin Sayar, 16 Temmuz 2006’da hayatını kaybetti. “Güzin Abla” adıyla tanınan Sayar, verdiği cevaplarla Türkiye’de birkaç kuşağın özel hayatına, aile ilişkilerine ve değişen toplumsal değerlerine tanıklık etti.

Gazeteciliğe 1952’de Yeni İstanbul gazetesinde çeviri yaparak başlayan Güzin Sayar; daha sonra Son HavadisAkşamGünaydın ve Hürriyet başta olmak üzere birçok gazetede çalıştı. 1960’lı yıllarda okurların sorunlarına cevap veren köşeler hazırlamaya başladı. Zamanla “Güzin Abla Dertlerinizle Baş Başa” adını alan köşe, Türkiye’nin en çok tanınan okur mektubu sayfalarından birine dönüştü.

Okurlar ona eşlerinden sakladıkları ilişkileri, karşılıksız aşklarını, aile baskısını, kıskançlıklarını ve evlilik sorunlarını yazıyordu. Güzin Sayar ise kimi zaman şefkatli, kimi zaman sert ama çoğunlukla dönemin aile ve ahlak anlayışını yansıtan cevaplar veriyordu. Bu mektuplar yıllar içinde Türkiye’de kadınların, erkeklerin ve aile yapısının nasıl değiştiğinin de küçük birer kaydına dönüştü. Dönemin ardından yapılan değerlendirmelerde, mektup yığınlarının ülkenin yaşam biçimi ve muhafazakârlık haritasını da ortaya koyduğu vurgulandı.

“Güzin Abla” o kadar tanındı ki zamanla Güzin Sayar’ın gerçek adından daha güçlü bir kimliğe dönüştü. Gazetelerdeki benzer danışma köşeleri halk arasında “Güzin Abla köşesi” diye anılmaya başladı. Köşeyi bir erkeğin yazdığı yönünde yıllarca dolaşan söylentiler ise doğru değildi; yazıları uzun süre Güzin Sayar kaleme aldı, sağlığı bozulduktan sonra köşeyi kızı Feyza Algan sürdürdü.

Güzin Sayar, 16 Temmuz 2006’da hayatını kaybettiğinde ardında, Türkiye’nin yıllar boyunca yüksek sesle konuşamadığı özel hayatının da geniş bir arşivini bıraktı. Onun adı, gazetecilikte okuru dinleyen ve gündelik hayatın görünmeyen sorunlarını sayfaya taşıyan bir geleneğin simgesi olarak kaldı.

2010 – Rüya içinde rüya fikri sinemayı ele geçirdi: Başlangıç (Inception) vizyona girdi

Christopher Nolan’ın yazıp yönettiği Başlangıç (Inception), 16 Temmuz 2010’da sinemalarda gösterime girdi. Leonardo DiCaprio’nun başrolünde olduğu film, bilimkurgu ile soygun sinemasını birleştirerek izleyiciyi insanların ortaklaşa gördüğü ve iç içe geçen rüyalardan oluşan karmaşık bir dünyanın içine götürdü.

DiCaprio’nun canlandırdığı Dom Cobb, insanların rüyalarına girerek bilinçaltlarında saklanan bilgileri çalan bir uzmandı. Ancak bu kez kendisinden bir düşünceyi çalması değil, bir insanın zihnine yeni bir fikir yerleştirmesi isteniyordu. Filmde bu işlem “inception”, yani bir fikrin başlangıcını oluşturmak olarak adlandırılıyordu.

Bir rüyanın içinde başka bir rüyaya, oradan daha derin bir katmana geçilmesi; her katta zamanın farklı hızda ilerlemesi, filmi büyük bir zihinsel bulmacaya dönüştürdü. Paris sokaklarının kendi üzerine katlanması, yer çekiminin kaybolduğu otel koridorundaki dövüş ve farklı rüya katmanlarının aynı anda sona ulaşması, dönemin en çok konuşulan sinema sahneleri arasına girdi.

Filmin sonunda Cobb’un gerçeği rüyadan ayırmak için kullandığı topacı döndürmesi, ancak topacın düşüp düşmediği gösterilmeden görüntünün kesilmesi yıllarca sürecek tartışmayı başlattı. İzleyiciler Cobb’un gerçek dünyaya dönüp dönmediğini çözmeye çalışırken topaç da filmin simgesine dönüştü.

Başlangıç, görüntü yönetimi, görsel efekt, ses kurgusu ve ses miksajı dallarında dört Oscar kazandı. Büyük bütçeli bir aksiyon filminin seyirciden dikkat, hafıza ve yorumlama talep edebileceğini göstererek 2010’lu yılların bilimkurgu sinemasını etkileyen başlıca yapımlardan biri oldu.

2011 – Bir uzay aracı ilk kez asteroit kuşağındaki bir dünyanın yörüngesine girdi

NASA’nın Dawn uzay aracı, Mars ile Jüpiter arasındaki ana asteroit kuşağında bulunan Vesta’nın çekimine girerek bu bölgede bir gökcisminin çevresinde yörüngeye yerleşen ilk uzay aracı oldu. Olay ABD’nin batı kıyısı saatine göre 15 Temmuz gecesine, evrensel saate göre 16 Temmuz 2011’e denk geldi. NASA ilk açıklamasını 16 Temmuz’da yaptı; yörüngeye girişin kesin anı, Vesta’nın kütlesi o sırada tam bilinmediği için başlangıçta belirlenememişti.

Dawn, 2007’de fırlatılmış ve Vesta’ya ulaşıncaya kadar yaklaşık 2,7 milyar kilometre yol almıştı. Geleneksel roket motorları yerine son derece az yakıt kullanan iyon motorlarıyla hareket ediyordu. Bu sistem, aracın yıllar boyunca yavaş fakat sürekli biçimde hızlanmasına ve birden fazla gökcisminin yörüngesine girebilmesine imkân sağladı.

Yaklaşık 525 kilometre çapındaki Vesta, sıradan bir asteroitten daha karmaşık bir yapıya sahipti. Yoğun bir çekirdeği, mantosu ve kabuğu bulunuyor; bu özellikleriyle oluşumu yarıda kalmış küçük bir gezegeni andırıyordu. Dawn, Vesta’nın yüzeyini ayrıntılı biçimde görüntüledi, kimyasal yapısını ölçtü ve güney kutbunda yaklaşık 500 kilometre genişliğinde dev bir çarpma havzası bulunduğunu ortaya koydu.

Araç Vesta’nın çevresinde 14 ay kaldıktan sonra yola devam etti. 2015’te cüce gezegen Ceres’in yörüngesine girdi ve böylece Dünya dışında iki farklı gökcisminin çevresinde yörüngeye oturan ilk uzay aracı oldu.

2014 – Fenerbahçe’ye kupalarla dolu bir dönem yaşatan efsane başkan Faruk Ilgaz öldü

Türk spor yöneticisi, mühendis ve eski Fenerbahçe Başkanı Faruk Ilgaz, 16 Temmuz 2014’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Ilgaz, sarı-lacivertli kulüpte 1966–1974, 1976–1980 ve 1983–1984 yıllarında üç ayrı dönemde, toplamda yaklaşık 12 yıl başkanlık yaptı. Bu uzun görev süresiyle Fenerbahçe tarihinin en etkili ve kalıcı başkanlarından biri oldu.

Başkanlığının en unutulmaz başarısı 1967–1968 sezonunda yaşandı. Fenerbahçe o sezon Türkiye Ligi, Türkiye Kupası, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Spor Toto Kupası ve Balkan Kupası’nı kazanarak aynı sezonda beş kupa birden kaldırdı. Balkan Kupası zaferi, bir Türk futbol takımının uluslararası bir organizasyonda kazandığı ilk kupa olarak da spor tarihine geçti.

Faruk Ilgaz döneminde Fenerbahçe, tesisleşme ve kulübün kurumsal yapısının güçlendirilmesi konusunda da önemli adımlar attı. Kalamış’taki sosyal tesis 1969’da onun başkanlığı sırasında açıldı; daha sonra yenilenerek Faruk Ilgaz Tesisleri adını aldı. Günümüzde kulübün toplantılarına ve sosyal etkinliklerine ev sahipliği yapan tesis, onun Fenerbahçe’ye bıraktığı kalıcı miraslardan biri olarak yaşamayı sürdürüyor.

Sakin üslubu, farklı kulüplerin yöneticileriyle kurduğu ilişkiler ve uzun vadeli kulüp yönetimi anlayışıyla tanınan Faruk Ilgaz, rekabetin sertleştiği dönemlerde bile spor kulüpleri arasındaki dostluğa önem veren bir yönetici olarak hatırlanır. Onun başkanlık yılları, Fenerbahçe tarihinin hem sportif başarı hem de kurumsallaşma bakımından en parlak dönemlerinden biri kabul ediliyor.

2016 – 15 Temmuz askerî darbe girişimi halkın ve kurumların direnişiyle bastırıldı

Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki ve kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandıran bir grup, 15 Temmuz 2016 gecesi yönetime el koymaya teşebbüs etti. İstanbul’da Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri askerî araçlarla kapatıldı; TRT binası işgal edilerek darbe bildirisi okutuldu. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi ile bazı güvenlik kurumları savaş uçakları ve helikopterlerle vuruldu; Genelkurmay Başkanı ile bazı üst düzey komutanlar rehin alındı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın halkı meydanlara çağırmasının ardından çok sayıda insan darbe girişimine karşı sokağa çıktı. TBMM’de temsil edilen siyasi partiler girişimi reddetti; ordunun komuta kademesinin büyük bölümü darbeye katılmadı. Polis, darbe karşıtı askerler ve sivillerin direnişi sonucunda girişim ülke çapında destek bulamadı.

16 Temmuz sabahı İstanbul’daki önemli noktalarda teslim olmalar başladı. Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan askerler saat 06.42 dolaylarında, TRT binasındaki askerlerin büyük bölümü ise saat 07.45’te teslim oldu. Ankara ve İstanbul’daki çatışmalar sabah saatlerinde büyük ölçüde sona erse de operasyonlar gün boyunca sürdü ve darbe teşebbüsünün tamamen kontrol altına alındığı akşam saatlerinde açıklandı.

Girişim sırasında darbecilerin saldırılarına karşı koyan siviller ve güvenlik görevlilerinden 251 kişi hayatını kaybetti, 2 binden fazla kişi yaralandı. Türkiye Büyük Millet Meclisinin savaş uçaklarıyla bombalanması, ülkenin siyasi tarihinde daha önce yaşanmamış bir saldırı olarak kayıtlara geçti.

Türk yargısı ve resmî makamlar darbe girişimini FETÖ/PDY olarak adlandırılan Fethullah Gülen yapılanmasıyla ilişkilendirdi; Fethullah Gülen ise yaşadığı süre boyunca suçlamaları reddetti. Darbe teşebbüsünün ardından ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edildi; askerî, adli ve sivil bürokraside çok geniş çaplı gözaltılar, görevden uzaklaştırmalar ve ihraçlar başladı.

15 Temmuz gecesi başlayan ve 16 Temmuz’da bastırılan girişim, Türkiye’nin yakın tarihindeki en kanlı askerî darbe teşebbüsü oldu. Olay, yalnızca demokratik anayasal düzenin silah zoruyla ortadan kaldırılma girişimi olarak değil, sonrasında yaşanan büyük siyasi ve kurumsal dönüşümlerin başlangıç noktalarından biri olarak da tarihe geçti.

2016 – Özel Kuvvetler Komutanlığının ele geçirilmesini önleyen astsubay Ömer Halisdemir şehit edildi

Özel Kuvvetler Komutanlığında görev yapan Piyade Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir, 16 Temmuz 2016’nın ilk saatlerinde darbe girişimine katılan askerler tarafından öldürüldü. Halisdemir’in yaptığı müdahale, darbecilerin ordunun en kritik birliklerinden birini kontrol altına alma planını bozdu ve onu 15 Temmuz gecesinin simge isimlerinden biri hâline getirdi.

Darbe girişimi sırasında Özel Kuvvetler Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Semih Terzi, beraberindeki silahlı grupla Ankara’daki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhına geldi. Darbecilerin amacı, karargâhın yönetimini ele geçirerek özel kuvvet birliklerini kendi emirleri altına almaktı. Karargâh dışında bulunan Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı, telefonla ulaştığı Ömer Halisdemir’e Terzi’yi etkisiz hâle getirmesi emrini verdi.

Halisdemir, ölümle sonuçlanacağını bildiği bu görevi kabul etti. Karargâha giren Semih Terzi’ye yaklaşarak tabancasıyla ateş etti ve onu vurdu. Bunun hemen ardından Terzi’nin beraberinde bulunan darbeci askerlerin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. Semih Terzi’nin devre dışı bırakılması, karargâhta darbecilerin kurmak istediği yeni emir-komuta zincirini dağıttı ve Özel Kuvvetler Komutanlığının bütünüyle onların eline geçmesini engelledi.

1974’te Niğde’nin Bor ilçesine bağlı Çukurkuyu’da doğan Ömer Halisdemir, 1999’da piyade astsubay olarak Türk Silahlı Kuvvetlerine katıldı. Yurt içinde ve dışında çeşitli görevlerde bulundu; Özel Kuvvetler Komutanlığında uzun yıllar görev yaptı. Evli ve iki çocuk babasıydı. Naaşı, 17 Temmuz’da doğduğu Çukurkuyu’da toprağa verildi.

Ömer Halisdemir’in adı daha sonra Niğde Üniversitesine, çok sayıda okul, cadde, park ve kamu binasına verildi. Ancak onu tarihsel olarak önemli kılan yalnızca sonradan oluşan simgesel kimliği değildir. Kritik bir anda aldığı emri yerine getirerek darbecilerin stratejik bir karargâhı ele geçirme planını bozması, 15 Temmuz gecesinin askerî açıdan belirleyici müdahalelerinden biri oldu.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.