15 Temmuz Tarihte Bugün

73 Dakika Okuma
15 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 15 Temmuz

Darbe girişimine karşı ortak direnişin simgesi: Demokrasi ve Millî Birlik Günü

15 Temmuz 2016 akşamı, Türk Silahlı Kuvvetleri içine yerleşmiş ve yargı süreçlerinde FETÖ yapılanmasına bağlı oldukları belirlenen bir grup asker, seçilmiş hükümeti devirmek ve anayasal düzeni ortadan kaldırmak amacıyla darbe girişiminde bulundu. İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü tanklarla kapatıldı; Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Millî İstihbarat Teşkilâtı ve Gölbaşı’ndaki Özel Harekât Başkanlığı hedef alındı. TRT merkezini ele geçiren darbeciler zorla bir bildiri okuturken savaş uçakları Ankara üzerinde alçak uçuş yaptı. Millî iradenin merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletvekilleri içeride darbeye karşı toplanmışken bombalandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyon bağlantısıyla halka yaptığı çağrı, siyasi partilerin darbe girişimini reddeden açıklamaları, emniyet güçleri ile Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki darbe karşıtı birliklerin müdahalesi ve çok sayıda yurttaşın sokaklara çıkmasıyla girişim engellendi. Özel Kuvvetler Komutanlığını ele geçirmek isteyen darbeci general Semih Terzi’yi vuran Astsubay Ömer Halisdemir’in hayatı pahasına gerçekleştirdiği müdahale, gecenin seyrini değiştiren kritik anlardan biri oldu.

Darbe girişimi sırasında darbecilerin açtığı ateş, düzenlediği hava saldırıları ve kullandığı askerî araçlar nedeniyle resmî kayıtlara göre 253 kişi şehit oldu, binlerce kişi yaralandı ve gazi sayıldı. Hayatını kaybedenler arasında sivillerin yanı sıra polisler ve darbeye karşı koyan askerler de bulunuyordu. Böylece 15 Temmuz, yalnızca bir iktidara yönelik girişim değil; Meclisi, seçimle oluşan yönetimi ve vatandaşların oylarıyla belirlenen anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan kanlı bir saldırı olarak tarihe geçti.

Darbe girişiminin bastırılmasının ardından 16 Temmuz’da TBMM’de grubu bulunan AK Parti, CHP, MHP ve HDP ortak bir bildiri yayımlayarak darbeyi birlikte kınadı. Bu ortak tavır, 15 Temmuz’un herhangi bir siyasi partiye indirgenemeyecek kadar geniş bir demokratik anlam taşıdığını gösterdi. O gece farklı görüşlerden yurttaşları, siyasetçileri, askerleri ve polisleri bir araya getiren temel düşünce, ülkenin yönetiminin silahla değil, halkın oyuyla belirlenmesi gerektiğiydi.

25 Ekim 2016’da kabul edilen 6752 sayılı Kanun’la 15 Temmuz, “Demokrasi ve Millî Birlik Günü” adıyla genel tatil ilan edildi. Kanun, 29 Ekim 2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Her yıl düzenlenen törenlerde darbeye karşı direnirken hayatını kaybedenler anılıyor; demokrasinin, millî iradenin ve hukuk düzeninin askerî müdahalelere karşı korunmasının önemi hatırlatılıyor.

Kocaeli’de 15 Temmuz gecesi: Tanklar Eşme’de durduruldu, savaş gemileri Körfez’e açıldı

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi yalnızca Ankara ve İstanbul’da yaşanmadı. Türkiye’nin en önemli askerî ve iletişim merkezlerinden bazılarını barındıran Kocaeli, gecenin en kritik şehirlerinden biri oldu. Başiskele’den Gebze’ye, Gölcük’ten Kartepe’ye kadar farklı noktalarda askerî hareketlilik yaşandı.

Kentteki ilk büyük hareketlilik, Başiskele’de Seymen Kışlası olarak bilinen General Nahit Şenoğul Kışlası’nda başladı. Darbe girişimine katılan askerler dört tankı, bir zırhlı personel taşıyıcıyı ve bir askerî aracı kışladan çıkararak Sakarya yönüne hareket ettirdi. Konvoy Kartepe’nin Eşme bölgesinde polislerin ve yurttaşların kurduğu engelle karşılaştı. Araçlar durduruldu ve içlerindeki askerler gözaltına alındı. Böylece tankların Sakarya’daki birliklere ulaşması önlendi.

Gecenin bir başka hedefi Gebze’deki Turkcell Veri Merkeziydi. Jandarma personelinden oluşan bir grup tesise girerek kontrolü ele geçirmeye ve iletişimi kesmeye çalıştı. Bu girişim nedeniyle açılan davada sanıkların bir bölümü anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Veri merkezinin hedef alınması, darbecilerin yalnızca askerî birlikleri değil, ülkenin iletişim altyapısını da denetim altına almaya çalıştığını gösteriyordu.

En kapsamlı hareketlilik ise Gölcük’teki Donanma Komutanlığında yaşandı. Bazı savaş gemileri, gemi komutanlarının ve Donanma Komutanının bilgisi dışında Poyraz Limanı’ndan seyre çıkarıldı. Dönemin Donanma Komutanı Oramiral Veysel Kösele, TCG Yavuz fırkateyninde alıkonuldu. Darbe karşıtı emirlerin gemilere ulaşması engellenmeye çalışıldı; bazı personelin telefonları toplandı ve televizyon izlemesine izin verilmedi. Kocaeli’de daha sonra açılan dava, Donanma Komutanlığındaki hareketlilik, gemilerin seyre çıkarılması ve Cengiz Topel Deniz Hava Üs Komutanlığındaki eylemler olmak üzere ayrı başlıklar altında yürütüldü.

Kartepe’deki Cengiz Topel Deniz Hava Üssü’nde uçak ve helikopterlerin hazırlanmasına yönelik hareketlilik yaşanırken Kandıra’daki askerî birlikten de araçlar Sakarya yönüne gönderildi. İzmit’te ve ilçelerde meydanlara çıkan yurttaşlar, kamu binaları ile askerî birliklerin çevresinde toplandı.

Kocaeli’deki olaylar, darbe girişiminin İstanbul ve Ankara’yı ele geçirmekle sınırlı olmadığını ortaya koydu. Darbeciler; donanma, zırhlı birlikler, hava gücü ve iletişim altyapısı üzerinden Marmara Bölgesi’nin kontrolünü sağlamaya çalıştı. Eşme’de tankların durdurulması, Gebze Veri Merkezi’ndeki işgal girişiminin iletişimi kesme hedefine ulaşamaması ve Donanma içindeki darbe karşıtı askerlerin direnişi, planın Kocaeli ayağının başarısızlığa uğramasında belirleyici oldu.

15 Temmuz’un tuhaf günleri: Gençlerin becerileri, evcil hayvanlar, jelibon solucanlar ve 40 günlük yağmur

15 Temmuz yalnızca savaşların, siyasi krizlerin, bilimsel gelişmelerin ve tarihî dönüm noktalarının günü değildir. Dünya takvimlerinde bu tarihe denk gelen bazı anlamlı, eğlenceli ve oldukça tuhaf özel günler de bulunur. Bunların biri Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiş resmî bir farkındalık günü, bazıları meslek kuruluşlarının girişimi, bazılarıysa özellikle ABD’de sosyal medya ve tüketim kültürü içinde ortaya çıkmış gayriresmî kutlamalardır.

15 Temmuz’un en ciddi özel günü Dünya Gençlik Becerileri Günü, yani World Youth Skills Day’dir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, gençlerin iş bulabilmesi, insana yakışır çalışma koşullarına ulaşabilmesi ve girişimcilik yapabilmesi için gerekli becerilerin önemine dikkat çekmek amacıyla 2014’te 15 Temmuz’u bu adla ilan etti. Günümüzde yalnızca diploma sahibi olmak yeterli görülmüyor; dijital okuryazarlık, mesleki eğitim, iletişim, ekip çalışması ve değişen teknolojiye uyum sağlama gibi beceriler de gençlerin geleceğini doğrudan belirliyor. 2026 yılının teması ise “Ortak Bir Gelecek İçin Beceriler” olarak belirlendi.

Aynı tarih Dünya Plastik Cerrahi Günü olarak da anılıyor. Ancak adındaki “plastik” sözcüğü nedeniyle günün yalnızca burun estetiği, yüz germe ya da güzellik operasyonlarıyla ilgili olduğu düşünülmemeli. Plastik ve rekonstrüktif cerrahi; ağır yanıkların, doğuştan gelen bozuklukların, kazalarda parçalanan uzuvların, kanser ameliyatları sonrasında oluşan kayıpların ve yüz yaralanmalarının onarılmasında önemli rol oynuyor. İlk olarak 2011’de Hindistan’da başlatılan özel gün, daha sonra uluslararası plastik cerrahi kuruluşlarının katılımıyla dünya çapında anılmaya başladı.

15 Temmuz, ABD merkezli takvimlerde Evcil Hayvanlarda Yangın Güvenliği Günü olarak da geçiyor. American Kennel Club ile bir güvenlik şirketinin başlattığı bu farkındalık gününün amacı, ev yangınlarında kedi ve köpeklerin unutulmamasını sağlamak. Evcil hayvanların devirebileceği mumlar, açık ocak düğmeleri ve kemirilen elektrik kabloları yangına yol açabildiği gibi, evde kimse yokken çıkan yangınlarda hayvanların içeride bulunduğu da itfaiye ekipleri tarafından bilinmeyebiliyor. Bu nedenle kapı ya da pencereye evde kaç hayvan bulunduğunu gösteren uyarı etiketi yapıştırılması ve tahliye planına hayvanların da dâhil edilmesi öneriliyor.

Daha iyimser tarafta ise Bir Şeyini Başkasına Verme Günü, yani National Give Something Away Day bulunuyor. 2015’te ortaya çıkan bu gayriresmî gün, insanların kullanmadıkları eşyaları çöpe atmak yerine ihtiyacı olanlara vermesini teşvik ediyor. Verilecek şeyin mutlaka para ya da değerli bir eşya olması da gerekmiyor; bir kitap, kullanılmayan kıyafet, yemek, zaman ya da küçük bir iyilik de bugünün ruhuna uygun kabul ediliyor. Adında “ulusal” sözcüğü bulunsa da ABD Kongresi ya da başkanı tarafından ilan edilmiş resmî bir gün değil; modern internet takvimlerinin ürettiği sosyal farkındalık günlerinden biri.

15 Temmuz’un yiyecek takvimi ise oldukça gariptir. Tarih, ABD’de hem Jelibon Solucan Günü hem de Tapyoka Pudingi Günü olarak kutlanır. Jelibon solucanlar, Alman şekerleme şirketi Trolli tarafından 1981’de, yıllardır sevilen jelibon ayılara eğlenceli ve biraz da ürkütücü bir rakip olarak üretildi. Tapyoka pudingi ise manyok bitkisinden elde edilen küçük nişasta taneleriyle yapılan, seveni kadar dokusuna katlanamayanı da bulunan bir tatlıdır. Her iki günün de güvenilir biçimde belgelenmiş resmî bir kurucusu yoktur; daha çok şekerleme markaları, restoranlar ve sosyal medya paylaşımları sayesinde yaşamaktadır.

İngiltere’de 15 Temmuz’un çok daha eski ve tuhaf bir anlamı vardır: Aziz Swithun Günü. Halk inanışına göre 15 Temmuz’da yağmur yağarsa yağış 40 gün sürer; hava açıksa sonraki 40 gün de güzel geçer. Rivayet, 9. yüzyılda yaşamış Winchester Piskoposu Aziz Swithun’un mezarının, isteğinin tersine açık havadan kilisenin içine taşınmasına kızdığı ve bunun üzerine 40 gün yağmur yağdırdığı anlatısına dayanır. İngiltere Meteoroloji Kurumu, 15 Temmuz’daki havanın gerçekten 40 gün boyunca değişmeden sürdüğünü gösteren hiçbir kayıt bulunmadığını belirtiyor. Yine de bu eski inanış, İngiliz gazetelerinin her yaz yeniden hatırlattığı popüler bir hava kehaneti olmayı sürdürüyor.

ABD’de aynı gün Atları Sevme Günü adıyla da paylaşımlar yapılır. At sahipleri ve binicilik kuruluşları, atların insanlık tarihindeki tarım, ulaşım, savaş ve spor alanlarındaki yerini hatırlatan fotoğraflar yayımlar. Ancak bu da resmî bir uluslararası gün değil; kökeni kesin biçimde bilinmeyen, sosyal medya çağında yaygınlaşmış eğlenceli özel günlerden biridir.

15 Temmuz’un takvimi böylece son derece farklı dünyaları yan yana getirir: Bir yanda gençlerin geleceğe hazırlanması, yanık hastalarının yeniden hayata döndürülmesi ve evcil hayvanların yangından korunması; diğer yanda kullanmadığımız bir eşyayı bağışlamak, jelibon solucan yemek ve gökyüzüne bakarak önümüzdeki 40 günün havasını tahmin etmeye çalışmak… Tarih bazen ağır ve sarsıcıdır; popüler takvimler ise en ciddi günlerin kenarına mutlaka biraz tuhaflık iliştirir.

1099 – Kudüs Haçlıların eline geçti; şehir büyük bir katliama sahne oldu

Papa II. Urbanus’un 1095’te yaptığı çağrıyla başlayan Birinci Haçlı Seferi’nin temel hedeflerinden biri, Hristiyanlar için kutsal kabul edilen Kudüs’ü Müslüman yönetiminden almaktı. Anadolu ve Suriye üzerinden ilerleyen Haçlı birlikleri, o sırada Mısır merkezli Fâtımîlerin yönetimindeki Kudüs’e 7 Haziran 1099’da ulaştı. Yaklaşık beş hafta süren kuşatma boyunca susuzluk ve yiyecek sıkıntısı yaşayan Haçlılar, çevreden topladıkları kerestelerle kuşatma kuleleri hazırladı. 15 Temmuz’da surların aşılmasıyla şehir ele geçirildi.

Kentin düşmesinin ardından Müslüman ve Yahudi halkı hedef alan geniş çaplı bir katliam başladı. Dönemin hem Hristiyan hem Müslüman kaynakları, sokaklarda, evlerde ve kutsal mekânlarda çok sayıda insanın öldürüldüğünü anlatır. Mescid-i Aksa ve çevresine sığınan Müslümanlar kılıçtan geçirilirken, Yahudi mahallesinin savunulmasına katılanların bir bölümü öldürüldü; bazıları esir alınarak köle olarak satıldı. Orta Çağ kroniklerinin verdiği on binlerce kişilik ölüm sayıları abartılı olabileceği için kesin can kaybı bilinmiyor; ancak tarihçiler yaşananların tartışmasız biçimde büyük bir toplu kıyım olduğu konusunda birleşiyor.

Kudüs’ün alınması, Birinci Haçlı Seferi’nin askerî ve sembolik bakımdan en büyük başarısı sayıldı. Zaferin ardından bölgede Kudüs Krallığı kuruldu; sefere öncülük eden Bouillonlu Godfrey, “Kutsal Kabir’in Koruyucusu” unvanıyla şehrin ilk Haçlı yöneticisi oldu. Böylece Doğu Akdeniz’de yaklaşık iki yüzyıl boyunca varlığını sürdürecek Haçlı devletleri döneminin en önemli siyasi merkezi ortaya çıktı. Kudüs, 1187’de Selahaddin Eyyubi tarafından yeniden alınana kadar 88 yıl boyunca Haçlıların yönetiminde kaldı.

1410 – Yenilmez sanılan şövalyeler bozguna uğradı: Grunwald Savaşı Avrupa’nın dengesini değiştirdi

Polonya Krallığı ile Litvanya Büyük Dükalığı’nın birleşik ordusu, 15 Temmuz 1410’da Töton Şövalyelerini Grunwald yakınlarında ağır bir yenilgiye uğrattı. Orta Çağ Avrupa’sının en büyük meydan savaşlarından biri sayılan çarpışmada Polonya Kralı II. Władysław Jagiełło ile Litvanya Büyük Dükü Vytautas’ın kuvvetleri, Töton Tarikatı’nın ordusunu neredeyse tamamen dağıttı. Tarikatın Büyük Üstadı Ulrich von Jungingen de savaşta öldürüldü.

Töton Şövalyeleri, Haçlı Seferleri döneminde ortaya çıkan askerî ve dinî bir örgüttü. Baltık kıyılarında büyük topraklar ele geçirerek güçlü bir devlet kurmuş, bölgenin Hristiyanlaştırılması iddiasıyla Litvanyalılara ve çevredeki halklara karşı uzun süren savaşlar yürütmüştü. Grunwald’daki yenilgi, tarikatın askerî üstünlüğünü ve yenilmezlik görüntüsünü sona erdirdi.

Polonya-Litvanya ordusu Tötonların başkenti Marienburg’u ele geçiremediği için tarikat hemen yıkılmadı. Ancak savaş, Doğu ve Orta Avrupa’daki güç dengesini kalıcı biçimde değiştirdi. Polonya ve Litvanya yükselirken Töton Devleti uzun bir gerileme dönemine girdi. Grunwald, bugün Polonya ve Litvanya’nın ortak tarihindeki en büyük zaferlerden biri olarak anılıyor.

1606 – Işık ve gölgeyle insan ruhunu resmeden usta Rembrandt doğdu

Batı resim sanatının en büyük ustalarından Rembrandt Harmenszoon van Rijn, 15 Temmuz 1606’da Hollanda’nın Leiden kentinde doğdu. Değirmencilik yapan varlıklı sayılabilecek bir ailenin dokuzuncu çocuğuydu. Leiden Üniversitesine kaydolmasına rağmen akademik eğitimi bırakarak ressamlığı seçti; kısa sürede portreleri ve tarihî sahneleriyle tanındı. 1630’ların başında Amsterdam’a taşındığında kentin en çok aranan portre ressamlarından biri hâline gelmişti.

Rembrandt’ın resimlerindeki güçlü ışık-gölge karşıtlığı yalnızca kişileri görünür kılmıyor, sahnenin duygusunu da belirliyordu. Yüzlerdeki korku, gurur, acı, yorgunluk ve yaşlanmayı güzelleştirmeden, büyük bir insani derinlikle yansıttı. Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi (The Anatomy Lesson of Dr Nicolaes Tulp) ve Gece Devriyesi (The Night Watch) gibi eserleri, kalabalık grup portrelerini sıraya dizilmiş kişilerin görüntüsü olmaktan çıkarıp hareketli birer hikâyeye dönüştürdü.

Sanatçının en dikkat çekici miraslarından biri de gençliğinden yaşlılığına kadar yaptığı yaklaşık 80 otoportredir. Rembrandt, kendisini kimi zaman gösterişli giysiler içinde, kimi zaman yorgun, yoksullaşmış ya da yaşlanmış hâliyle resmetti. Böylece yalnızca kendi yüzünü değil, bir insanın zaman içindeki değişimini de kayda aldı. Resmin yanı sıra desen ve gravür alanındaki çalışmalarıyla eserlerin çoğaltılma ve geniş kitlelere ulaşma biçimini de etkiledi.

1642 tarihli Gece Devriyesi, Hollanda sanatının en tanınmış eserlerinden biri kabul ediliyor. Rembrandt’ın hareket, ışık ve anlatıyı bir araya getirdiği bu dev tablo, klasik grup portresi anlayışını kökten değiştirdi. 4 Ekim 1669’da Amsterdam’da ölen Rembrandt, ardında yalnızca başyapıtlar değil, insan yüzüne ve ruhuna bakma biçimimizi değiştiren bir sanat anlayışı bıraktı.

1799 – Antik Mısır’ın unutulmuş yazısını çözecek anahtar bulundu: Rosetta Taşı

Napolyon Bonapart’ın Mısır Seferi sırasında Fransız askerleri, Nil Deltası’ndaki Reşid kentinin yakınında bulunan Saint-Julien Kalesi’ni güçlendiriyordu. Çalışmalar sırasında eski bir duvarın içine yapı malzemesi olarak yerleştirilmiş, üzeri yazılarla kaplı koyu renkli büyük bir taş ortaya çıkarıldı. Mühendis subay Pierre-François Bouchard, sıradan bir yapı taşı olmadığını fark ederek parçayı koruma altına aldırdı. Buluntu, kentin Avrupalılar arasındaki adı olan Rosetta’dan hareketle Rosetta Taşı diye anılmaya başladı. Keşfin kesin tarihi konusunda kaynaklar 15 ve 19 Temmuz arasında ayrışsa da yaygın kabul edilen tarih 15 Temmuz 1799’dur.

Taşın önemi, üzerinde aynı metnin üç ayrı yazı sistemiyle bulunmasından kaynaklanıyordu: Eski Mısır’ın dinî ve resmî metinlerinde kullanılan hiyeroglif, günlük işlerde kullanılan demotik yazı ve dönemin yönetim dili olan Eski Yunanca. Dolayısıyla Rosetta Taşı’nda sanıldığı gibi üç ayrı dil değil, Mısırca ve Yunanca olmak üzere iki dil; fakat üç farklı yazı sistemi bulunuyordu. Metin, MÖ 196’da hazırlanmış ve 13 yaşındaki Kral V. Ptolemaios’u öven bir rahipler kurulu kararıydı.

Bilim insanları Yunanca bölümü okuyabildikleri için aynı metni içeren diğer bölümleri karşılaştırma fırsatı buldu. İngiliz bilim insanı Thomas Young, bazı işaretlerin “Ptolemaios” gibi özel adların seslerini gösterdiğini ortaya koydu. Fransız dil bilimci Jean-François Champollion ise Kıptice bilgisinden de yararlanarak 1822’de hiyerogliflerin yalnızca resimlerden oluşmadığını, sesleri de temsil ettiğini kanıtladı. Böylece yaklaşık bin dört yüz yıldır okunamayan Eski Mısır yazısının çözülmesinin yolu açıldı; mezar yazıtlarından tapınak metinlerine kadar büyük bir uygarlığın kendi sesiyle anlaşılması mümkün hâle geldi.

Fransızların Mısır’da yenilmesinin ardından taş, 1801’de yapılan İskenderiye Antlaşması uyarınca İngilizlerin eline geçti. 1802’den bu yana Londra’daki British Museum’da sergilenen Rosetta Taşı, modern Mısır biliminin doğuşunu sağlayan temel belge olarak kabul ediliyor.

1834 – Avrupa’nın en korkulan kurumlarından biri kapatıldı: İspanyol Engizisyonu sona erdi

Yaklaşık üç buçuk asır boyunca dinî inançları, düşünceleri ve özel yaşamları sorgulayan İspanyol Engizisyonu, 15 Temmuz 1834’te çıkarılan kararnameyle resmen kaldırıldı. Böylece Avrupa tarihinin işkence, zorla itiraf, mal varlığına el koyma ve ölüm cezalarıyla anılan en tartışmalı kurumlarından biri tarihe karıştı.

İspanyol Engizisyonu, 1478’de Katolik hükümdarlar Kastilyalı Isabel ile Aragonlu Fernando tarafından kurulmuştu. İlk hedefi, Hristiyanlığı kabul ettikleri hâlde eski dinlerini gizlice sürdürdüklerinden kuşkulanılan Yahudi ve Müslüman kökenli kişilerdi. Zamanla Protestanlar, farklı dinî görüşleri savunanlar, yasaklı kitapları okuyanlar ve kilisenin ahlak anlayışına aykırı davrandığı öne sürülen kişiler de soruşturmaların hedefi oldu.

Engizisyonun etkisi 18. yüzyıldan itibaren azalmış, kurum birkaç kez kapatılıp yeniden açılmıştı. Kraliçe Naibi María Cristina’nın 15 Temmuz 1834 tarihli kararı ise bu uzun dönemi kesin biçimde sona erdirdi. Engizisyonun kaldırılması, İspanya’nın mutlak monarşi ve dinî baskı düzeninden modern hukuk devletine doğru sancılı geçişinin simgelerinden biri oldu.

1840 – Osmanlı’nın dağılma tehlikesi ertelendi; Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı Londra Antlaşması imzalandı

Osmanlı İmparatorluğu, Birleşik Krallık, Avusturya İmparatorluğu, Prusya ve Çarlık Rusyası arasında 15 Temmuz 1840’ta Londra Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın resmî amacı, Osmanlı Devleti’ne başkaldırarak Mısır’dan Suriye’ye kadar geniş bir bölgeyi denetimi altına alan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa sorununu çözmek ve Doğu Akdeniz’de savaşı sona erdirmekti. Burada sık yapılan bir tarih hatasını da düzeltmek gerekir: Antlaşmanın tarafı Avusturya-Macaristan değil, Avusturya İmparatorluğu idi; Avusturya-Macaristan ancak 1867’de kurulacaktı.

Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu, 1839’da Nizip’te Osmanlı kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Sultan II. Mahmud’un kısa süre sonra ölmesi ve Osmanlı donanmasının, komutanı Ahmed Fevzi Paşa tarafından İskenderiye’ye götürülerek Mehmed Ali Paşa’ya teslim edilmesi, devleti son derece güç durumda bıraktı. Henüz 16 yaşındaki Sultan Abdülmecid’in tahta çıktığı sırada Osmanlı İmparatorluğu hem ordusunu hem de donanmasını kaybetme ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Londra Antlaşması’yla Mehmed Ali Paşa’ya, Osmanlı egemenliğini tanıması koşuluyla Mısır yönetiminin kendisine ve soyundan gelenlere bırakılması önerildi. Teklifi on gün içinde kabul etmesi hâlinde Akka ve Güney Suriye’yi yaşamı boyunca yönetmesine de izin verilecekti. Buna karşılık ordusunu Suriye, Adana, Girit, Arabistan ve kutsal şehirlerden çekmesi; ele geçirdiği Osmanlı donanmasını geri vermesi gerekiyordu. Süreyi geçirirse önce Akka’yı, daha fazla direnirse Mısır üzerindeki haklarını da kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı.

Mehmed Ali Paşa, kendisini destekleyen Fransa’ya güvenerek şartları başlangıçta reddetti. Ancak Fransa, Avrupa’nın diğer büyük devletleriyle savaşı göze alamadı. İngiliz ve Avusturya donanmalarının Beyrut ile Akka’ya saldırması ve Mısır kuvvetlerinin Suriye’de yenilgiye uğratılması üzerine Mehmed Ali Paşa geri adım attı. 27 Kasım 1840’ta şartları kabul ederek Suriye, Adana, Girit ve Hicaz’dan çekildi; Osmanlı donanmasını da geri verdi.

Antlaşmanın sonunda Mısır, resmen Osmanlı toprağı olarak kaldı; ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa’nın ailesine kalıtsal biçimde bırakıldı. Böylece daha sonra hidivlik olarak anılacak yarı bağımsız Mısır yönetiminin temeli atıldı. Antlaşma Osmanlı’nın parçalanmasını o an için önledi, fakat aynı zamanda devletin kendi valisine karşı Avrupa güçlerinin askerî ve diplomatik desteğine ihtiyaç duyduğunu gösterdi. Bu durum, büyük devletlerin Osmanlı iç ve dış politikasındaki etkisini daha da artırdı.

1868 – Ağrısız ameliyat çağının önünü açan William T. G. Morton öldü

Modern anestezinin öncü isimlerinden Amerikalı diş hekimi William Thomas Green Morton, 15 Temmuz 1868’de 48 yaşında hayatını kaybetti. Morton, ameliyat sırasında eter buharı kullanılarak hastanın acı duymasının önlenebileceğini tıp dünyasına kabul ettiren tarihî gösterisiyle tanınıyordu.

Morton, 16 Ekim 1846’da Boston’daki Massachusetts General Hospital’ın ameliyathanesinde genç bir hastaya eter soluttu. Cerrah John Collins Warren, boynunda damar kaynaklı bir kitle bulunan hastayı ağrıya yol açmadan ameliyat etti. Doktorlar ve öğrenciler önünde yapılan bu başarılı gösteri, ameliyatların hastalar tamamen bilinçliyken ve büyük acılar içinde gerçekleştirilmek zorunda olmadığına dair güçlü bir kanıt sundu. O günün ardından eterle genel anestezi kullanımı kısa sürede ABD’ye ve Avrupa’ya yayıldı.

Ancak Morton, eteri ameliyatta kullanan ilk kişi değildi. Amerikalı hekim Crawford Long, 1842’de eter altında ameliyat gerçekleştirmiş; diş hekimi Horace Wells de nitröz oksitle ağrısız diş çekimi üzerinde çalışmıştı. Kimyager Charles Jackson’ın da Morton’un çalışmalarındaki payı uzun süre tartışıldı. Morton’un gerçek başarısı, anesteziyi keşfetmekten çok, eterin cerrahi kullanımını kamuya açık ve ikna edici bir gösteriyle kanıtlayarak yöntemin tıp dünyasında benimsenmesini sağlamasıydı.

Morton, kullandığı yöntemi “Letheon” adıyla patentleyerek maddesini başlangıçta gizli tutmaya çalıştı. Eterin niteliği anlaşılınca, insanlığın yararına olan böyle bir yöntemin özel kazanç konusu yapılması tepki çekti. Anestezinin önceliği ve maddi karşılığı için yıllarca mücadele eden Morton, beklediği resmî ödülü elde edemeden öldü. Buna rağmen gerçekleştirdiği gösteri, cerrahların daha uzun, karmaşık ve dikkatli ameliyatlar yapabilmesinin yolunu açtı; ameliyat masasındaki dayanılmaz acıyı tıbbın kaçınılmaz bir parçası olmaktan çıkardı.

1904 – Modern öykü ve tiyatronun yönünü değiştiren Anton Çehov öldü

Rus edebiyatının büyük ustalarından Anton Pavloviç Çehov, 15 Temmuz 1904’te Almanya’nın Badenweiler kentinde, uzun süredir mücadele ettiği verem nedeniyle hayatını kaybetti. Henüz 44 yaşındaydı. Tıp eğitimi alan ve yaşamı boyunca hekimlik yapmayı sürdüren Çehov, gençliğinde ailesini geçindirebilmek için mizah dergilerine kısa metinler yazmaya başlamış, zamanla dünya edebiyatının en etkili öykü ve oyun yazarlarından birine dönüşmüştü.

Çehov, öyküyü şaşırtıcı olaylara, büyük çatışmalara ve kesin sonuçlara dayanan geleneksel yapısından uzaklaştırdı. Altıncı KoğuşKöpeğiyle Dolaşan KadınMemurun Ölümü, Bozkır ve Bektaşiüzümü gibi eserlerinde sıradan insanların yalnızlığını, hayal kırıklıklarını ve yaşamın içinde sessizce kaybolan umutlarını anlattı. Kahramanlarını yargılamak yerine okurun onları gözlemlemesine izin veren bu yaklaşım, 20. yüzyıl modern öykücülüğünün başlıca kaynaklarından biri oldu.

MartıVanya DayıÜç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi adlı oyunları da tiyatroda büyük bir değişimin önünü açtı. Çehov’un karakterleri çoğu zaman düşündüklerini doğrudan söylemiyor; asıl çatışma konuşmaların arasında, suskunluklarda ve gündelik davranışlarda ortaya çıkıyordu. “Alt metin” olarak anılan bu anlayış, Konstantin Stanislavski yönetimindeki Moskova Sanat Tiyatrosu’nun oyunculuk yöntemini etkiledi; daha sonra modern tiyatrodan sinema oyunculuğuna kadar geniş bir alana yayıldı.

Çehov, Rus toplumunun acılarını yalnızca yazmakla da yetinmedi. 1890’da binlerce kilometrelik zorlu bir yolculukla Sahalin Adası’ndaki ceza kolonisine giderek mahkûmların ve sürgünlerin yaşam koşullarını araştırdı; gözlemlerini toplumsal reform çağrısı taşıyan bir çalışmaya dönüştürdü. Kısa yaşamına rağmen öyküye, tiyatroya ve insan ruhunun anlatılma biçimine bıraktığı etki, ölümünün üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ sürüyor.

1916 – Vücudun mikropları nasıl yok ettiğini keşfeden Nobel ödüllü bilim insanı İlya Meçnikov öldü

Modern bağışıklık biliminin kurucu isimlerinden İlya İlyiç Meçnikov, 15 Temmuz 1916’da Paris’te hayatını kaybetti. 1845’te Rusya İmparatorluğu’na bağlı Harkiv yakınlarında, bugün Ukrayna sınırları içinde kalan bir köyde doğan Meçnikov; zooloji, embriyoloji, mikrobiyoloji ve bağışıklık sistemi üzerine çalıştı. Batı kaynaklarında Fransızcalaştırılmış adıyla Élie Metchnikoff olarak da tanındı.

Meçnikov’un bilim tarihine geçen buluşu, 1882’de denizyıldızı larvaları üzerinde yaptığı deneyler sırasında ortaya çıktı. Larvaların içine küçük dikenler yerleştiren bilim insanı, hareketli bazı hücrelerin bu yabancı maddelerin çevresini sardığını gördü. Buradan hareketle insanlardaki bazı beyaz kan hücrelerinin de mikropları kuşatıp içine alarak yok ettiğini öne sürdü. Bu mekanizmaya fagositoz, bunu gerçekleştiren hücrelere ise “yiyici hücre” anlamındaki fagosit adı verildi.

Bugün doğuştan gelen bağışıklığın temel savunma yollarından biri olarak bilinen fagositoz düşüncesi, başlangıçta tıp çevrelerinde kuşkuyla karşılandı. O dönemde birçok bilim insanı, bağışıklığın esas olarak kandaki çözünmüş maddeler ve antikorlar aracılığıyla gerçekleştiğini savunuyordu. Meçnikov ise hücrelerin doğrudan mikropları yakalayıp yok ettiğini göstererek hücresel bağışıklık anlayışının temelini attı. Sonraki araştırmalar, hücresel ve sıvısal bağışıklığın birbirini tamamladığını ortaya koydu.

1888’de Paris’teki Pasteur Enstitüsüne katılan Meçnikov, yaşamının geri kalanında çalışmalarını burada sürdürdü. Bağışıklık sistemi üzerine yaptığı araştırmalar nedeniyle, antikor temelli bağışıklık çalışmalarının öncüsü Paul Ehrlich’le birlikte 1908 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü. İki bilim insanının farklı yönlerden geliştirdiği açıklamalar, modern immünolojinin temelini oluşturdu.

Meçnikov ayrıca yaşlanma, bağırsak bakterileri ve fermente süt ürünleri üzerine de araştırmalar yaptı. Bu alanlardaki bazı görüşleri daha sonra tartışılsa da mikroplarla insan sağlığı arasındaki ilişkiye dikkat çekmesi, bağırsak mikrobiyotasına yönelik çalışmaların erken örneklerinden biri oldu. Asıl kalıcı mirası ise vücudun savunma hücrelerinin mikropları nasıl tanıdığını, içine aldığını ve yok ettiğini açıklayan fagositoz kuramıdır. Bu buluş, enfeksiyonlardan iltihaplanmaya ve bağışıklık hastalıklarına kadar tıbbın pek çok alanını anlamamızı sağladı.

1918 – Almanya son kozunu oynadı ama durduruldu: Birinci Dünya Savaşı’nın yönü Marne’da değişti

Alman ordusu, Birinci Dünya Savaşı’nı kesin bir zaferle bitirebilmek için 15 Temmuz 1918’de Batı Cephesi’ndeki son büyük saldırısını başlattı. Paris’e 1914’ten beri hiç olmadığı kadar yaklaşan Alman birlikleri, Marne Nehri çevresinde Fransız savunmasını yararak başkente giden yolu açmayı amaçlıyordu.

Rusya’nın savaştan çekilmesinin ardından doğudaki birliklerini batıya taşıyan Almanya, Amerikan askerleri Avrupa’ya tam olarak yerleşmeden önce Fransa ile Birleşik Krallık’ı yenmek istiyordu. Ancak Fransız kuvvetleri, Amerikan, İngiliz ve İtalyan birliklerinin desteğiyle saldırıyı durdurdu. Alman ordusunun nehir geçişleri ağır kayıplara uğradı; beklenen büyük yarma gerçekleştirilemedi.

18 Temmuz’da başlayan İtilaf karşı saldırısı, Almanları geri çekilmeye zorladı. İkinci Marne Muharebesi, Almanya’nın savaş boyunca yaptığı son büyük taarruz oldu. Bundan sonra ilerleyen taraf İtilaf Devletleriydi; Alman ordusu yaklaşık dört ay sonra ateşkes istemek zorunda kaldı. Bu nedenle Marne, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunu hazırlayan başlıca dönüm noktalarından biri sayılıyor.

1919 – Şekerlerin ve proteinlerin kimyasını çözen Nobel ödüllü bilim insanı Emil Fischer öldü

Modern organik kimya ve biyokimyanın öncü isimlerinden Hermann Emil Fischer, 15 Temmuz 1919’da Berlin’de hayatını kaybetti. Bilim dünyasında genellikle Emil Fischer adıyla tanınan Alman kimyager, canlıların temel yapıtaşları arasında bulunan şekerler, proteinler, enzimler ve pürinler üzerine yaptığı çalışmalarla kimya ile biyoloji arasındaki bağı güçlendirdi.

Fischer’in en büyük başarılarından biri, glikoz, fruktoz ve mannoz gibi şekerlerin moleküler yapılarını ve uzaydaki dizilişlerini açıklamasıydı. Karmaşık şeker moleküllerini gösterebilmek için geliştirdiği ve bugün hâlâ kimya eğitiminde kullanılan çizim yöntemi “Fischer izdüşümü” adıyla anıldı. Laboratuvarda glikoz, fruktoz ve mannoz sentezleyerek canlılarda bulunan karmaşık maddelerin kimyasal yöntemlerle üretilebileceğini de gösterdi.

Fischer, kafein, teobromin, ürik asit, adenin ve guanin gibi maddelerin aynı kimyasal aileye bağlı olduğunu ortaya koydu ve bu temel yapıya “pürin” adını verdi. Adenin ve guaninin daha sonra DNA’nın temel bileşenleri arasında bulunduğunun anlaşılması, onun çalışmalarının biyoloji ve genetik açısından taşıdığı önemi daha da büyüttü. Şekerler ve pürinler üzerindeki araştırmaları nedeniyle 1902 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü.

Proteinlerin amino asitlerden oluşan zincirler olduğunu araştıran Fischer, bu yapıtaşlarını birbirine bağlayan bağlantıyı “peptit bağı” olarak tanımladı ve laboratuvarda kısa amino asit zincirleri üretmeyi başardı. Enzimlerle üzerinde etkili oldukları maddelerin birbirine ancak uygun biçimde eşleştiğini anlatan “anahtar-kilit modeli” de onun çalışmalarından doğdu. Bu yaklaşım, ilaçların ve enzimlerin belirli moleküller üzerinde neden etkili olduğunu anlamanın temel açıklamalarından biri hâline geldi.

Emil Fischer, şekerlerin, proteinlerin, enzimlerin ve hücrelerdeki azotlu maddelerin kimyasını ortak bir çerçevede ele alarak modern biyokimyanın kurulmasına öncülük etti. Bugün beslenmeden genetiğe, ilaç geliştirmeden moleküler biyolojiye kadar pek çok alanda kullanılan temel kavramlarda onun çalışmalarının izi bulunuyor.

1923 – Cumhuriyet ilan edilmeden eğitim seferberliği başladı: İlk Heyet-i İlmiye toplandı

Yeni Türk devletinin eğitim sistemini kurmak amacıyla düzenlenen Birinci Heyet-i İlmiye, 15 Temmuz 1923’te Ankara’da çalışmalarına başladı. Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti; ancak Millî Mücadele’den çıkan ülkenin nasıl bir eğitim düzenine kavuşacağı şimdiden tartışılıyordu.

Dönemin önde gelen eğitimcilerini, bürokratlarını ve düşünce insanlarını bir araya getiren heyet yaklaşık bir ay boyunca çalıştı. İlkokuldan liseye kadar ders programları, öğretmen yetiştirme, okul kitapları, kız ve erkek öğrencilerin eğitimi, müzeler, kütüphaneler, millî sözlük, tarih ve coğrafya enstitüleri gibi çok geniş bir konu listesi ele alındı. Toplantının öne çıkan isimlerinden biri de Ziya Gökalp’ti.

Heyet, doğrudan bir bakanlar kurulu ya da Meclis gibi karar veren bir kurum değildi. Buna karşılık Cumhuriyet’in eğitim ve kültür politikasının fikrî hazırlığını yaptı. 1924’te kabul edilecek Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve daha sonra düzenlenecek Millî Eğitim şûraları için önemli bir zemin oluşturdu. Türkiye’de eğitimin yalnızca okul açmaktan ibaret görülmediği, yeni bir toplum ve yurttaşlık anlayışı kurma aracı olarak ele alındığı ilk kapsamlı toplantılardan biriydi.

1927 – Viyana’daki adalet protestosu kana bulandı; 89 kişi hayatını kaybetti

Avusturya’nın Burgenland bölgesindeki Schattendorf kasabasında, Ocak 1927’de sağcı Frontkämpfer örgütü üyeleri sosyal demokrat bir gruba ateş açmış; savaş gazisi Matthias Csmarits ile sekiz yaşındaki Josef Grössing hayatını kaybetmişti. Olay nedeniyle yargılanan üç sanığın 14 Temmuz’da beraat ettirilmesi, özellikle işçiler ve sosyal demokrat çevrelerde büyük öfke yarattı.

Ertesi sabah binlerce işçi ve gösterici Viyana sokaklarına çıktı. Başlangıçta mahkeme kararını protesto eden kalabalık giderek kontrolden çıktı; Adalet Sarayı’na giren bazı göstericiler binadaki eşya ve dosyaları ateşe verdi. İtfaiye araçlarının kalabalığın arasından geçememesi üzerine yangın büyüdü ve sarayın önemli bir bölümü, tarihî belgelerle birlikte yandı.

Viyana Emniyet Müdürü Johann Schober’in ateş emri vermesiyle polis, askerî tüfeklerle kalabalığa ateş açtı. Günün sonunda 84 gösterici ve sivil ile beş güvenlik görevlisi olmak üzere toplam 89 kişi hayatını kaybetti; binden fazla kişi yaralandı. Olay, Avusturya tarihine Temmuz Ayaklanması ve Viyana Adalet Sarayı Yangını adlarıyla geçti.

15 Temmuz 1927, yalnızca kanlı bir sokak çatışması değildi. Sol ve sağ siyasal hareketler arasındaki düşmanlığı daha da derinleştirdi; demokratik kurumlara duyulan güveni sarstı ve Avusturya’yı 1934’teki iç savaşa, ardından Birinci Cumhuriyet’in çöküşüne götüren sürecin önemli dönüm noktalarından biri oldu.

1933 – Cumhuriyet edebiyatına kuşaklar yetiştiren Varlık dergisi yayımlanmaya başladı

Türk edebiyatının en uzun soluklu yayınlarından Varlık, 15 Temmuz 1933’te Ankara’da yayımlanmaya başladı. Şair ve yayıncı Yaşar Nabi Nayır tarafından çıkarılan dergi, ilk sayısında kendisini “on beş günlük sanat ve fikir mecmuası” olarak tanıttı. Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yılında yayın hayatına giren Varlık, yeni Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmayı, genç yazarlara alan açmayı ve çağdaş bir kültür ortamı oluşturmayı amaçlıyordu.

Derginin ilk sayısında Yaşar Nabi Nayır’ın yanı sıra Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret ve Behçet Kemal Çağlar gibi dönemin önemli edebiyatçıları yer aldı. Varlık, zamanla yalnızca tanınmış yazarların buluştuğu bir yayın değil, genç şair ve öykücülerin kendilerini gösterebildiği önemli bir edebiyat kürsüsü hâline geldi.

Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Behçet Necatigil, Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Sait Faik Abasıyanık ve Sabahattin Ali gibi Cumhuriyet dönemi edebiyatının önde gelen isimleri de Varlık’ın sayfalarında yer aldı. Daha sonra Türk edebiyatının klasikleri arasına girecek pek çok şiir, öykü ve deneme ilk kez ya da erken dönemlerinde bu dergide okurla buluştu. Bu yönüyle Varlık, yeni edebiyat kuşakları yetiştiren bir okul işlevi gördü.

Yaşar Nabi Nayır, dergiyi 1946’da İstanbul’a taşıdı ve aynı yıl Varlık Yayınevi’ni kurdu. Uygun fiyatlı kitaplar, dünya edebiyatından çeviriler ve genç yazarlara verilen destek sayesinde Varlık adı, bir derginin sınırlarını aşarak Türkiye’nin önemli kültür kurumlarından birine dönüştü. 1933’ten bu yana yayımlanmayı sürdüren Varlık, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının gelişimine tanıklık eden en köklü yayınlardan biri oldu.

1940 – Kayda geçmiş en uzun insan Robert Wadlow hayatını kaybetti

Tıp tarihinde boyu güvenilir ölçümlerle doğrulanan en uzun insan olan Robert Pershing Wadlow, 15 Temmuz 1940’ta ABD’nin Michigan eyaletindeki Manistee kentinde hayatını kaybetti. Henüz 22 yaşındaki Wadlow, ölümünden birkaç hafta önce yapılan son ölçümde 2 metre 72 santimetre boyundaydı. Guinness Dünya Rekorları, onu hakkında tartışmasız ölçüm kanıtı bulunan “tüm zamanların en uzun insanı” olarak kabul ediyor.

1918’de Illinois eyaletinin Alton kentinde normal ölçülerde bir bebek olarak dünyaya gelen Wadlow, kısa süre içinde olağanüstü bir hızla büyümeye başladı. Beş yaşında 1 metre 63 santimetreye ulaştı; sekiz yaşında babasından daha uzun hâle geldi. Boyundaki kontrolsüz uzamanın, hipofiz bezinin aşırı büyümesi ve normalden çok daha fazla büyüme hormonu üretmesinden kaynaklandığı belirlendi. O dönemde güvenli bir tedavi uygulanamadığı için Wadlow yaşamının sonuna kadar büyümeyi sürdürdü.

Olağanüstü boyu Wadlow’u dünya çapında tanınan bir isim hâline getirdi. Sirkte ve tanıtım gezilerinde görünmesine rağmen sakin ve ölçülü kişiliği nedeniyle “Nazik Dev” olarak anılıyordu. Ancak ilerleyen yıllarda bacakları bedeninin ağırlığını taşımakta zorlandı; yürüyebilmek için baston ve destekleyici metal bacaklıklar kullanmaya başladı.

Ölümüne de bu desteklerden biri yol açtı. Ayağına tam oturmayan metal bacaklık, sağ bileğinde hissetmediği bir su toplamasına ve ardından ağır bir enfeksiyona neden oldu. Yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayan Wadlow, 15 Temmuz sabahı uykusunda öldü. Olağanüstü boyunun ardındaki hastalık bugün tedavi edilebilse de onun 2,72 metrelik rekoru hâlâ aşılamadı.

1942 – Hollanda Yahudilerinin ölüm kamplarına gönderilmesi başladı

Nazi Almanyası, işgal altında tuttuğu Hollanda’daki Yahudileri toplama ve ölüm kamplarına göndermeye 15 Temmuz 1942’de sistemli biçimde başladı. İlk kafilelerin ardından ülkedeki Yahudi nüfusunun büyük bölümü, Westerbork geçiş kampında toplandı ve trenlerle Doğu Avrupa’ya sürüldü.

15 Temmuz 1942 ile 3 Eylül 1944 arasında 100 binden fazla Yahudi; Auschwitz-Birkenau, Sobibor, Bergen-Belsen ve Theresienstadt’a gönderildi. Bu insanların yalnızca yaklaşık 5 bini Holokost’tan sağ çıkabildi. Hollanda, Batı Avrupa ülkeleri arasında Yahudi nüfusunun büyük bölümünü kaybeden ülkelerden biri oldu.

Anne Frank ve ailesinin saklanmaya başlaması da bu toplu sürgünlerin hemen öncesine rastladı. Aile iki yıl boyunca Amsterdam’daki gizli bölmede yaşadı; ancak ihbar edilerek yakalandı. Anne Frank da Westerbork üzerinden Auschwitz’e, ardından Bergen-Belsen’e gönderildi ve savaşın bitmesine kısa süre kala hayatını kaybetti. 15 Temmuz’da başlayan sevkiyatlar, Nazi yönetiminin Hollanda’daki dışlama politikasını kitlesel imhaya dönüştürdüğü tarih oldu.

1950 – “Basın serbesttir” hükmü kanuna girdi: Türkiye’de yeni Basın Kanunu kabul edildi

Türkiye’de basın hayatını uzun yıllar düzenleyecek 5680 sayılı Basın Kanunu, 15 Temmuz 1950’de kabul edildi. Kanunun ilk maddesi son derece açık bir ifadeyle başlıyordu: “Basın serbesttir.”

Düzenleme, Demokrat Partinin iktidara gelmesinden kısa süre sonra, çok partili hayatın görece özgürlükçü havası içinde çıkarıldı. Gazete ve dergi yayımlamak için önceden izin alma zorunluluğu yerine bildirim sistemi getirildi. Böylece yayın faaliyeti üzerindeki idarî denetimin azaltılması ve basın özgürlüğünün hukukî güvenceye kavuşturulması amaçlandı.

Ancak bu özgürlükçü başlangıç uzun süre aynı biçimde korunamadı. Kanun sonraki yıllarda çok sayıda değişikliğe uğradı; gazetecilere ve yayınlara yönelik cezaları ağırlaştıran hükümler eklendi. Yine de 5680 sayılı Kanun, 2004’e kadar yürürlükte kalarak Türkiye basın tarihinin en uzun ömürlü temel düzenlemelerinden biri oldu.

1953 – Uşak, Kütahya’dan ayrılarak il oldu; dört bucak ilçe statüsü kazandı

Cumhuriyet döneminde Kütahya’ya bağlı bir ilçe olarak yönetilen Uşak, 15 Temmuz 1953 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6129 sayılı Kanun ile il statüsüne kavuştu. Kanun aslında 9 Temmuz’da kabul edilmiş, yayımlanmasının ardından Uşak kazası kaldırılarak merkezi Uşak şehri olan yeni bir vilayet kurulmuştu.

Düzenlemeyle Uşak’a bağlı Banaz, Ulubey, Karahallı ve Sivaslı bucakları birer ilçeye dönüştürüldü. O tarihe kadar Manisa’ya bağlı bulunan Eşme ilçesi de Güre, İnay ve Sirge bucaklarıyla birlikte yeni kurulan Uşak iline bağlandı. Böylece Uşak ili başlangıçta merkez ilçeyle beraber Banaz, Ulubey, Karahallı, Sivaslı ve Eşme’den oluştu.

Uşak’ın il yapılması, yalnızca idarî bir unvan değişikliği değildi. Batı Anadolu’nun iç kesimlerinde ticaret, tarım ve dokumacılıkla gelişen şehir, artık kendi valiliğine, kamu kurumlarına ve il düzeyinde hazırlanacak bütçe ile yatırımlara kavuştu. Bu karar, çevresindeki ilçelerle birlikte Uşak’ın bölgesel bir yönetim ve ekonomi merkezi olarak gelişmesinin önünü açtı.

1954 – Kıtalararası yolculuğu hızlandıracak jet havalandı: Boeing 707’nin öncüsü ilk uçuşunu yaptı

Boeing’in geliştirdiği dört motorlu 367-80, daha çok bilinen adıyla “Dash 80”, 15 Temmuz 1954’te ABD’nin Washington eyaletindeki Renton’dan havalanarak ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Tarih listelerinde bu olay çoğu zaman “Boeing 707 ilk kez uçtu” diye anlatılsa da havalanan uçak doğrudan 707 değil, hem yolcu uçağı Boeing 707’ye hem de askerî yakıt ikmal uçağı KC-135’e temel oluşturacak deneysel prototipti.

Boeing, savaş sonrasında yolcu taşımacılığının pervaneli uçaklardan jetlere geçeceğini öngörerek projeyi büyük ölçüde kendi kaynaklarıyla geliştirdi. Geriye doğru süpürülmüş kanatları, kanatların altına yerleştirilen dört jet motoru ve yüksek hızıyla Dash 80, dönemin yolcu uçaklarından belirgin biçimde farklı görünüyordu. Prototip üzerinde yapılan uçuşlar, jetlerin uzun mesafelerde güvenli ve ekonomik biçimde kullanılabileceğini havayolu şirketlerine ve ABD Hava Kuvvetlerine göstermeyi amaçlıyordu.

Dash 80’in ardından geliştirilen Boeing 707, prototipin yalnızca yeniden adlandırılmış biçimi değildi. Yolcu kapasitesini artırmak için gövdesi genişletildi ve ticari havayollarının taleplerine göre yeniden tasarlandı. Pan American’ın 707’leri kullanarak 26 Ekim 1958’de New York ile Paris arasında tarifeli uçuşlara başlaması, ABD’de uluslararası jet yolculuğu dönemini açtı. Jetler, kıtalararası yolculuk sürelerini önemli ölçüde kısaltırken hava ulaşımının daha geniş kitlelere yayılmasına katkı sağladı.

Boeing 707, dünyanın ilk jet yolcu uçağı değildi; İngiliz de Havilland Comet ve Sovyet Tupolev Tu-104 daha önce hizmete girmişti. Ancak daha büyük yolcu kapasitesi, uzun menzili ve ticari başarısıyla jet çağının dünya çapında yayılmasında belirleyici rol oynadı. 15 Temmuz 1954’te başlayan Dash 80 uçuş programı, yalnızca yeni bir uçağın değil, modern kıtalararası hava yolculuğunun da önünü açtı.

1955 – Bilim insanları nükleer savaşın insanlığı yok edebileceği uyarısında bulundu: Mainau Deklarasyonu yayımlandı

Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının atılmasından yaklaşık on yıl sonra, 18 Nobel ödüllü bilim insanı 15 Temmuz 1955’te Mainau Deklarasyonu’nu yayımladı. Bildiri, Almanya’nın Lindau kentinde düzenlenen 5. Nobel Ödüllü Bilim İnsanları Toplantısı sırasında hazırlandı ve Konstanz Gölü’ndeki Mainau Adası’nda kamuoyuna açıklandı. Deklarasyonun hazırlanmasına, nükleer fizik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Nobel ödüllü bilim insanları Otto Hahn ve Max Born öncülük etti.

Deklarasyonda, bilimin insan yaşamını geliştirme imkânları sunduğu ancak aynı bilimin insanlığa kendi kendisini yok edecek araçları da verdiği vurgulandı. Nükleer silahların geniş çaplı kullanılması hâlinde yeryüzünün radyoaktif maddelerle kirlenebileceği, yalnızca savaşa katılanların değil tarafsız ülkelerde yaşayan insanların da topluca ölebileceği uyarısı yapıldı. Bilim insanları, nükleer silah korkusuna dayanan caydırıcılığın kalıcı barış sağlayacağı düşüncesini de tehlikeli bir yanılgı olarak değerlendirdi.

İlk imzacılar arasında Otto Hahn, Max Born, Werner Heisenberg, Arthur H. Compton, Hideki Yukawa, Frederick Soddy ve Hermann Staudinger gibi 20. yüzyıl biliminin önde gelen isimleri bulunuyordu. Başlangıçta 18 Nobel ödüllü bilim insanının imzaladığı bildiriye, bir yıl içinde 34 Nobel ödüllü isim daha katıldı; böylece toplam imzacı sayısı 52’ye ulaştı.

Mainau Deklarasyonu, bilim insanlarının yalnızca buluşlarından değil, bu buluşların insanlığa karşı nasıl kullanılabileceğinden de sorumlu olduklarını ilan eden güçlü metinlerden biri oldu. Bildirinin temel çağrısı açıktı: Devletler, anlaşmazlıkların çözümünde savaşı son çare olarak görmekten vazgeçmeliydi; aksi hâlde nükleer çağda yalnızca düşmanlarını değil, kendilerini ve bütün dünyayı yok etme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardı.

1959 – Arabeskin unutulmaz sesi ve kadına yönelik şiddetin simge isimlerinden biri doğdu: Bergen

Asıl adı Belgin Sarılmışer olan Bergen, 15 Temmuz 1959’da Mersin’de doğdu. Çocukluğunda annesiyle Ankara’ya taşındı; müzik eğitimi aldıktan sonra 1970’lerin sonlarında gece kulüplerinde sahneye çıkmaya başladı. Sahne adını Norveç’in Bergen kentinden alan sanatçı, güçlü ve hüzünlü yorumuyla kısa sürede arabesk ve fantezi müziğin dikkat çeken kadın seslerinden biri hâline geldi.

Bergen’in geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan en önemli çalışma, 1986’da yayımlanan Acıların Kadını albümü oldu. “Acıların Kadını”, “Benim İçin Üzülme”, “Sen Affetsen Ben Affetmem” ve “İnsan Severse” gibi eserlerle özdeşleşen sanatçı, yaşadığı kırılmaları teatral fakat güçlü bir yorumla şarkılarına taşıdı. Böylece yalnızca döneminin popüler bir arabesk yıldızı değil, acıyı ve direnme isteğini sesiyle anlatan kendine özgü bir yorumcu oldu.

Bergen, birlikte olduğu Halis Serbest’in uyguladığı ağır şiddete maruz kaldı. 1982’de Serbest’in azmettirdiği kezzaplı saldırıda yüzü ağır biçimde yandı ve bir gözünü kaybetti. Uzun bir tedavinin ardından sahnelere dönmesi, onun yaşam öyküsündeki en güçlü direnme anlarından biriydi. Ancak Serbest, boşanmalarının ardından 14 Ağustos 1989’da Bergen’i silahla öldürdü. Sanatçının yaşamı ve ölümü, yıllar içinde Türkiye’de kadınların maruz kaldığı ısrarlı takip, tehdit ve erkek şiddetinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak yeniden değerlendirildi.

Bergen’in hikâyesi, 2022’de Farah Zeynep Abdullah’ın başrolünde olduğu aynı adlı sinema filmiyle yeni kuşaklara ulaştı. Film yaklaşık 5,5 milyon seyirciyle yılın Türkiye’de en çok izlenen yapımı olurken Bergen’in şarkıları yeniden geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Bu büyük ilgi, onun yalnızca 1980’lerde kalmış bir arabesk yıldızı olmadığını; müziği ve yaşadıklarıyla Türkiye’nin kültürel hafızasında yaşamayı sürdürdüğünü gösterdi.

1971 – Nixon’dan dünyayı şaşırtan Çin açıklaması: Soğuk Savaş’ın dengeleri değişti

ABD Başkanı Richard Nixon, 15 Temmuz 1971 akşamı televizyondan yaptığı açıklamayla Çin Halk Cumhuriyeti’ni ziyaret edeceğini duyurdu. Açıklama dünya kamuoyunda büyük şaşkınlık yarattı; çünkü ABD ile komünist Çin arasında yaklaşık çeyrek yüzyıldır resmî diplomatik ilişki bulunmuyordu.

Nixon, Amerikan siyasetinde katı bir komünizm karşıtı olarak tanınmıştı. Buna rağmen Sovyetler Birliği karşısında yeni bir denge kurmak, Vietnam Savaşı’ndan çıkış yolu bulmak ve dünyanın en kalabalık ülkesini uluslararası sistemin dışında bırakmamak için Çin’le yakınlaşmayı seçti. Başkanın ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger, açıklamadan kısa süre önce gizlice Pekin’e giderek ziyaretin hazırlığını yapmıştı.

Nixon’ın Şubat 1972’de gerçekleştirdiği tarihî Çin ziyareti, ABD-Çin ilişkilerinin yeniden kurulma sürecini başlattı ve Sovyetler Birliği üzerindeki baskıyı artırdı. “Yalnızca Nixon Çin’e gidebilirdi” sözü de buradan doğdu: Katı bir komünizm karşıtının yaptığı açılım, daha yumuşak bir siyasetçinin girişiminden daha az tepki çekmişti. 15 Temmuz açıklaması, günümüz dünya siyasetini hâlâ belirleyen ABD-Çin ilişkisinin başlangıç anlarından biri oldu.

1974 – Kıbrıs’ta Enosis yanlısı darbe yapıldı; Türkiye’nin müdahalesine giden süreç başladı

Yunanistan’daki askerî cuntanın yönlendirdiği ve büyük ölçüde Yunan subayların komutasında bulunan Kıbrıs Ulusal Muhafız Ordusu, 15 Temmuz 1974 sabahı Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a karşı darbe başlattı. Tanklarla kuşatılan Lefkoşa’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır ateş altına alındı. Öldüğü duyurulan Makarios saraydan kaçmayı başardı; Baf üzerinden İngiliz üssüne, oradan da Londra’ya geçti. Darbeciler, Enosis’i, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını savunan eski EOKA militanı Nikos Sampson’u cumhurbaşkanı ilan etti. Sampson, bazı kaynaklarda yazıldığı gibi EOKA-B’nin lideri değildi; ancak örgütle ve Yunan cuntasıyla aynı Enosis çizgisinde bulunan, darbeyi destekleyen radikal bir isimdi.

Darbe, Kıbrıs Türkleri açısından yalnızca Rum toplumunun kendi içindeki bir iktidar mücadelesi değildi. 1960’ta Türkler ve Rumların ortaklığına dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş; Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık adanın bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve anayasal düzeninin garantörleri olmuştu. Ancak 1963’te başlayan toplumlararası çatışmalardan sonra ortak devlet düzeni fiilen işlemez hâle gelmiş, çok sayıda Kıbrıs Türkü güvenlik kaygıları altında kuşatılmış bölgelerde yaşamaya başlamıştı. Bu nedenle adayı Yunanistan’a bağlamayı hedefleyen silahlı bir yönetimin işbaşına gelmesi, Kıbrıs Türklerinde yeni ve daha büyük bir saldırı dalgasının başlayacağı korkusunu doğurdu.

Ankara, Sampson yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir Enosis hükûmeti olarak değerlendirdi. Nitekim darbenin gerçekleştiği gün ABD’nin Ankara Büyükelçiliği de Türk hükümetinin Sampson yönetimini Enosis’e giden doğrudan bir tehdit olarak gördüğünü bildiriyordu. Darbeden kurtulan Makarios ise 19 Temmuz’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, yaşananların Kıbrıslılar arasındaki sıradan bir iç darbe olmadığını, Yunanistan’ın Kıbrıs’a müdahalesi olduğunu söyledi.

Türkiye, 1960 tarihli Garanti Antlaşması’nın taraflara bozulan anayasal düzeni yeniden kurmak için görüşme ve gerektiğinde harekete geçme hakkı tanıyan hükümlerine dayanarak önce Birleşik Krallık’la ortak müdahale seçeneğini görüştü. Ortak hareket konusunda sonuç alınamamasının ardından Türk Silahlı Kuvvetleri 20 Temmuz’da Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. Nikos Sampson sekiz gün sonra görevden çekildi; onu iktidara getiren Yunanistan’daki askerî cunta da çöktü. Ancak darbenin açtığı kriz ve ardından gelen askerî harekât, çok sayıda Türk ve Rum’un hayatını kaybetmesine veya yerinden olmasına, Kıbrıs’ın da günümüze kadar süren fiilî bölünmesine yol açtı.

15 Temmuz darbesi, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri açısından 1974 olaylarının başlangıç noktasıdır. Türkiye’nin beş gün sonra adaya asker göndermesi, yalnızca geçmişten gelen toplumlararası çatışmalarla değil, Kıbrıs’ın Yunanistan tarafından ilhak edilmesini hedefleyen bu darbenin yarattığı acil güvenlik tehdidiyle birlikte değerlendirilmelidir.

1975 – Soğuk Savaş’ın rakipleri uzayda buluşmak için havalandı: Apollo-Soyuz görevi başladı

ABD ile Sovyetler Birliği’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği ilk insanlı uzay görevi, 15 Temmuz 1975’te başladı. Önce Aleksey Leonov ve Valeri Kubasov’u taşıyan Sovyet Soyuz uzay aracı Kazakistan’daki Baykonur Üssü’nden fırlatıldı. Yaklaşık yedi buçuk saat sonra Thomas Stafford, Vance Brand ve Deke Slayton’ın bulunduğu Amerikan Apollo aracı Florida’dan havalandı.

İki uzay aracı 17 Temmuz’da Dünya yörüngesinde kenetlendi. Stafford ile Leonov’un açılan kapıdan birbirlerinin elini sıkması, Soğuk Savaş’ın iki büyük rakibinin barışçıl iş birliğini gösteren en unutulmaz görüntülerden birine dönüştü. Astronot ve kozmonotlar ortak deneyler yaptı, birbirlerinin araçlarını ziyaret etti ve birlikte yemek yedi.

Görevin yalnızca sembolik değil, teknik bir amacı da vardı. İki ülke, farklı uzay araçlarının birbirine bağlanmasını sağlayacak ortak bir kenetlenme sistemi geliştirdi. Bu deneyim daha sonra Amerikan uzay mekikleri ile Rus Mir istasyonu arasındaki görevlere ve Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki iş birliğine zemin hazırladı. Apollo-Soyuz, uzay yarışının yalnızca rekabetten ibaret olmayabileceğini gösteren ilk büyük adımdı.

1975 – Millî Mücadele’nin kurmay subayı ve askerî tarihçisi Fahri Belen öldü

Türk asker, siyasetçi ve askerî tarihçi Fahri Belen, 15 Temmuz 1975’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Harp Okulunu bitirdikten sonra henüz genç bir subayken Balkan Savaşı’na katıldı ve Yanya savunmasında yaralandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale, Kafkasya, Filistin ve Irak cephelerinde görev yaptı. Böylece Osmanlı Devleti’nin son büyük savaşlarını cephede yaşayan subay kuşağının üyelerinden biri oldu.

Belen, 1921’de Harp Akademisindeki eğitimini yarıda bırakarak Anadolu’ya geçti ve Millî Mücadele’ye katıldı. Doğu Cephesi’nde 12. Tümenin, Batı Cephesi’nde ise 23. Tümenin kurmay başkanlığını yaptı; daha sonra kolordu ve Genelkurmay harekât şubelerinde görev aldı. Büyük Taarruz sırasında Yunan kuvvetlerinin geri çekilme yollarını kesen harekâtta bulunan 23. Tümenin kurmay başkanıydı. Yunan Başkomutanı General Nikolaos Trikupis ve beraberindeki birliklerin kuşatılarak teslim alınmasına uzanan süreçte görev yaptı. Trikupis’i doğrudan Belen’in ya da 23. Tümenin esir aldığı yönündeki anlatım ise kesin değildir; araştırmalar teslim alma işini 5. Kafkas Tümenine bağlar.

Cumhuriyet döneminde çeşitli birlik ve kolordulara komuta eden Belen, korgeneralliğe kadar yükseldi ve 1950’de emekliye ayrıldı. Aynı yıl Demokrat Parti’den Bolu milletvekili seçilerek siyasete girdi; Adnan Menderes’in ilk hükümetinde kısa süre Bayındırlık Bakanlığı yaptı. İki dönem milletvekilliğinin ardından 1957’de Demokrat Parti’den ayrıldı ve ülkenin demokratik düzeni üzerine eleştirel eserler kaleme aldı.

Fahri Belen’in kalıcı önemlerinden biri de askerî tarihçiliğidir. Çanakkale, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Millî Mücadele ve Atatürk’ün askerî kişiliği üzerine çok sayıda eser yazdı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı cephelerini ele aldığı beş ciltlik çalışması, sonraki resmî askerî tarih araştırmalarına kaynak ve örnek oluşturdu. Böylece cephede edindiği deneyimleri yalnızca hatıra olarak bırakmadı; Türkiye’nin yakın tarihini anlamaya yardımcı olan kapsamlı çalışmalara dönüştürdü.

1976 – 26 çocuk yerin altına gömülü bir kamyona kapatıldı; hepsi kaçmayı başardı

ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Chowchilla kasabasında üç silahlı kişi, 15 Temmuz 1976’da bir okul otobüsünü kaçırdı. Otobüsteki 26 çocuk ile şoför, taş ocağında toprağa gömülmüş bir nakliye aracına kapatıldı. Kaçıranlar fidye istemeyi planlıyordu.

Saatler ilerledikçe içeride hava azalmaya başladı. Otobüs şoförü Ed Ray ile yaşları büyük olan çocuklar, tavanı kapatan ağır kapağı kaldırıp üzerlerindeki toprağı kazdı. Yaklaşık 16 saat sonra bütün rehineler kaçmayı başardı. Hiç kimsenin ölmediği olay, ABD tarihinin en büyük toplu çocuk kaçırma vakalarından biri olarak hafızalara kazındı.

1977 – Popüler romanları Yeşilçam’a yön veren yazar Esat Mahmut Karakurt öldü

Türk popüler edebiyatının en çok okunan yazarlarından Esat Mahmut Karakurt, 15 Temmuz 1977’de İstanbul’da geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Gazetecilik, öğretmenlik ve avukatlık yapan Karakurt; uzun yıllar Galatasaray Lisesi başta olmak üzere çeşitli okullarda Türkçe ve edebiyat dersleri verdi. 1954–1960 yıllarında Urfa milletvekili, 1961–1966 arasında ise Cumhuriyet Senatosu üyesi olarak görev yaptı.

Edebiyata gazetelerde yayımlanan yazılar ve hikâyelerle giren Karakurt, asıl ününü aşk, macera, casusluk ve polisiye unsurlarını bir araya getiren romanlarıyla kazandı. Dağları Bekleyen Kız, Vahşi Bir Kız Sevdim, Son Gece, Kadın Severse, Ankara Ekspresi ve Kadın İsterse gibi eserleri önce gazetelerde tefrika edildi, ardından kitaplaştırıldı. Hızlı ilerleyen olay örgüleri, güçlü tesadüfler ve imkânsız aşklar üzerine kurulu romanları, özellikle genç okurlar arasında büyük ilgi gördü ve Türkiye’de geniş bir roman okuyucusu kitlesinin oluşmasına katkı sağladı.

Karakurt’un etkisi edebiyatla sınırlı kalmadı. 1950’lerden itibaren Yeşilçam’ın en çok başvurduğu yazarlardan biri oldu; yalnızca 1952–1959 yılları arasında dokuz romanı filme çekildi. Eserleri sonraki yıllarda farklı yönetmenler tarafından yeniden uyarlandı; Ankara Ekspresi, Dağları Bekleyen Kız, İlk ve Son, Kadın Severse ve Vahşi Bir Kız Sevdim gibi yapımlar Türk sinemasının aşk, kahramanlık ve melodram kalıplarının oluşmasında etkili oldu.

Esat Mahmut Karakurt, edebiyat eleştirmenlerinin büyük bölümünce güçlü bir üslup ya da derin karakter çözümlemeleri geliştiren bir romancı olarak görülmez. Onun asıl başarısı, gazetecilikten gelen anlatım hızıyla aşkı, tehlikeyi ve macerayı birleştirerek çok geniş kitlelere ulaşmasıydı. Bu yönüyle Karakurt, Cumhuriyet döneminin popüler okuma alışkanlıklarını ve Yeşilçam’ın hikâye dünyasını anlamak için temel isimlerden biri olarak kültür tarihindeki yerini koruyor.

1983 – Mario’yu evlere taşıyan konsol satışa çıktı: Nintendo oyun dünyasını değiştirdi

Nintendo, Family Computer adlı oyun konsolunu 15 Temmuz 1983’te Japonya’da satışa çıkardı. Kısa adıyla Famicom olarak bilinen kırmızı-beyaz konsol, daha sonra dış görünüşü değiştirilerek Batı ülkelerinde Nintendo Entertainment System, yani NES adıyla piyasaya sürüldü.

Famicom ilk çıktığında Donkey KongDonkey Kong Jr. ve Popeye gibi Nintendo’nun salon oyunlarını ev televizyonuna taşıyordu. İlk modellerde teknik sorunlar çıkınca Nintendo bütün cihazları geri çağırdı. Büyük bir mali kayıp anlamına gelen bu karar, tüketicinin güvenini korudu ve düzeltilen konsol kısa sürede Japonya’nın en çok satan oyun sistemi oldu.

Asıl büyük dönüşüm Super Mario Bros.The Legend of ZeldaMetroid ve Final Fantasy gibi oyunlarla gerçekleşti. NES, 1980’lerin başındaki büyük çöküşün ardından özellikle ABD’de ev konsolu pazarını yeniden canlandırdı. Mario yalnızca bir oyun kahramanı değil, dünyanın en tanınmış popüler kültür simgelerinden biri hâline geldi. Bugünkü milyarlarca dolarlık konsol ve video oyunu sektörünün önemli temellerinden biri, 15 Temmuz 1983’te satışa çıkan Famicom’la atıldı.

1983 – ASALA’nın sivilleri hedef alan en kanlı saldırılarından biri: Orly’de sekiz kişi öldü

Paris’teki Orly Havalimanı’nın Güney Terminali’nde bulunan Türk Hava Yolları kontuarı, 15 Temmuz 1983’te ASALA’nın bombalı saldırısına uğradı. Saldırıda valize yerleştirilmiş zaman ayarlı bir bomba kullanıldı. İstanbul uçağı için işlemlerini yaptıran yolcuların bulunduğu bölümde meydana gelen patlama, terminali savaş alanına çevirdi.

Saldırıda ikisi Türk, dördü Fransız, biri Amerikalı ve biri İsveçli olmak üzere sekiz kişi hayatını kaybetti; 55 kişi yaralandı. Ölenler arasında çocuklar da bulunuyordu. Kurbanların farklı ülkelerden siviller olması, saldırının yalnızca Türkiye’ye ait bir kurumu değil, herhangi bir ilgisi bulunmayan yolcuları da hedef alan ayrım gözetmeyen bir terör eylemi olduğunu açıkça ortaya koydu.

1975’ten itibaren Türk diplomatlarını, dış temsilciliklerini ve Türk kuruluşlarını hedef alan çok sayıda saldırı gerçekleştiren ASALA, Orly saldırısının sorumluluğunu da üstlendi. Fransız soruşturmasında bombayı yerleştirdiğini itiraf eden örgütün Fransa sorumlusu Varujan Garabedian, patlayıcının aslında Paris-İstanbul seferini yapan THY uçağı havalandıktan sonra patlamasının planlandığını söyledi. Bomba terminalde zamanından önce patlamış; daha büyük bir uçak faciasına dönüşebilecek saldırı yerde gerçekleşmişti.

Garabedian ve iki suç ortağı 1985’te Fransa’da yargılandı. Garabedian ömür boyu, Nayir Soner 15 yıl, Ohannes Semerci ise 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Garabedian, 17 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2001’de serbest bırakılarak Ermenistan’a gönderildi.

Orly saldırısı, Fransa’da ve Avrupa kamuoyunda ASALA’ya yönelik yaklaşımı değiştiren bir dönüm noktası oldu. O güne kadar saldırılarını büyük ölçüde Türk diplomatları ve kurumları üzerinden sürdüren örgütün, kalabalık bir uluslararası havalimanında kitlesel sivil ölümlerine yol açması büyük tepki yarattı. Fransız güvenlik güçleri örgüte karşı geniş çaplı operasyonlar başlatırken, ayrım gözetmeyen saldırı ASALA içinde de çatlaklara yol açtı. Örgüt, sonraki yıllarda giderek zayıflayarak etkinliğini büyük ölçüde kaybetti.

1988 – Sinemada yenilmez kaslı adamların devri sarsıldı: Zor Ölüm gösterime girdi

Bruce Willis’in başrolünde olduğu Die Hard (Zor Ölüm), 15 Temmuz 1988’de gösterime girdi. Film, Los Angeles’taki bir gökdelende rehin alınanları kurtarmaya çalışan New York polisi John McClane’in hikâyesini anlatıyordu.

McClane dönemin alışılmış aksiyon kahramanlarından farklıydı: Yaralanıyor, korkuyor, hata yapıyor ve çoğu zaman ne yapacağını bilmeden ilerliyordu. Bu “sıradan adam” karakteri o kadar etkili oldu ki sonraki yıllarda uçakta, gemide ya da otobüste geçen pek çok aksiyon filmi “şurada geçen Zor Ölüm” diye tanıtıldı. Film ayrıca Alan Rickman’ın canlandırdığı Hans Gruber’i sinema tarihinin en unutulmaz kötü karakterlerinden birine dönüştürdü.

1989 – Atlantic Records’a caz ruhunu kazandıran Türk yapımcı Nesuhi Ertegün öldü

Dünya müzik endüstrisinin en etkili Türk kökenli isimlerinden Nesuhi Ertegün, 15 Temmuz 1989’da New York’ta hayatını kaybetti. Burada sık yapılan bir hatayı düzeltmek gerekir: Atlantic Records’u kuran kişi Nesuhi değil, kardeşi Ahmet Ertegün ile Herb Abramson’dı. Nesuhi Ertegün ise şirkete daha sonra katılarak özellikle caz bölümünü dünya çapında büyüttü.

1917’de İstanbul’da doğan Ertegün, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün oğluydu. Kardeşi Ahmet’le birlikte genç yaşta caz ve blues plakları toplamaya başladı. Irk ayrımcılığının günlük hayatı belirlediği 1940’lı yıllarda, Washington’daki Türk Büyükelçiliği konutunda siyah ve beyaz müzisyenlerin birlikte katıldığı caz geceleri düzenlediler.

Nesuhi Ertegün, Atlantic Records’ta John Coltrane, Charles Mingus, Ornette Coleman, Modern Jazz Quartet ve Ray Charles gibi büyük sanatçıların kayıtlarını hazırladı. Uzunçalar albüm anlayışına verdiği önem, cazın yalnızca küçük bir meraklı çevresine değil, geniş bir uluslararası dinleyici kitlesine ulaşmasına yardım etti.

Daha sonra Warner bünyesindeki plak şirketlerinin dünya çapındaki dağıtımını yöneten WEA International’ı kurdu. Kardeşi Ahmet’le birlikte New York Cosmos futbol kulübünün gelişmesinde ve Pelé gibi yıldızların ABD’ye getirilmesinde de rol oynadı. Ölümünden sonra Rock and Roll Hall of Fame’e kabul edilen Nesuhi Ertegün, Türkiye’de Ahmet Ertegün kadar tanınmasa da modern caz kayıt tarihinin temel yapımcılarından biriydi.

1997 – Moda dünyasının simge ismi evinin önünde öldürüldü: Gianni Versace cinayeti

İtalyan moda tasarımcısı Gianni Versace, 15 Temmuz 1997 sabahı ABD’nin Florida eyaletindeki Miami Beach’te bulunan Casa Casuarina adlı evinin önünde silahlı saldırıya uğradı. Sabah yürüyüşünden dönerek evinin merdivenlerini çıktığı sırada vurulan Versace, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Dünyanın en tanınmış moda tasarımcılarından biri olan Versace henüz 50 yaşındaydı.

Cinayeti işleyen Andrew Cunanan, Amerikalı bir seri katildi. Cunanan, Versace’yi öldürmeden önce üç aylık bir dönem içinde dört kişiyi daha öldürmüş, 12 Haziran 1997’de FBI’ın “En Çok Aranan On Kaçak” listesine alınmıştı. Versace, onun bilinen beşinci ve son kurbanı oldu.

Cunanan’ın Versace’yi neden hedef aldığı kesin olarak ortaya çıkarılamadı. İkilinin daha önce tanışıp tanışmadığı konusunda da çelişkili anlatımlar bulunuyor. Cinayetin ardından ülke çapında aranan Cunanan, sekiz gün sonra Miami Beach’teki bir tekne evde ölü bulundu. Geride herhangi bir açıklama bırakmadığı için saldırının nedeni çözülemedi.

Gianni Versace, 1978’de Milano’da kurduğu moda eviyle gösterişli renkleri, Antik Yunan ve Roma’dan beslenen desenleri, deri ile metalin cesur kullanımını yüksek modanın merkezine taşıdı. Moda ile pop müzik, sinema ve ünlüler dünyası arasındaki bağı güçlendiren tasarımcılardan biri oldu; 1990’larda süper modellerin küresel yıldızlara dönüşmesinde de önemli rol oynadı. Cinayeti, yalnızca moda dünyasını değil, dünya kamuoyunu da sarsarken Versace markasının yönetimini sonraki yıllarda kardeşi Donatella Versace üstlendi.

1997 – Sırbistan’daki görev süresi doldu, iktidarını federal makama taşıdı: Miloşeviç Yugoslavya Devlet Başkanı seçildi

Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç, 15 Temmuz 1997’de Sırbistan ile Karadağ’dan oluşan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin devlet başkanı seçildi. Buradaki “Yugoslavya”, 1990’ların başında parçalanan altı cumhuriyetli eski Yugoslavya değil; 1992’de Sırbistan ve Karadağ tarafından kurulan daha küçük federasyondu. Miloşeviç, 23 Temmuz’da yemin ederek göreve başladı.

Miloşeviç halkın doğrudan oyuyla değil, iki kanatlı Yugoslavya Federal Meclisi tarafından seçildi. Sırbistan’da iki dönem devlet başkanlığı yaptığı için anayasa gereği üçüncü kez aday olamıyordu. Federal devlet başkanlığına geçmesi, resmî görevini değiştirirken ülke siyasetindeki belirleyici konumunu korumasını sağladı. Muhalefet partileri ise seçimin aceleye getirildiğini ve iktidarın devamı için düzenlendiğini savunarak sürece tepki gösterdi.

Miloşeviç, 1980’lerin sonundan itibaren yükselen Sırp milliyetçiliğini siyasal güce dönüştürmüş; Yugoslavya’nın parçalanması sırasında Hırvatistan ve Bosna-Hersek’teki savaşların en etkili aktörlerinden biri olmuştu. 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması görüşmelerinde Sırpları temsil etmesi, uluslararası alanda bir süre “barışın muhatabı” olarak görülmesini sağladı. Ancak ülke içinde devlet kurumları, kamu kaynakları ve medya üzerindeki hâkimiyeti nedeniyle yönetimi giderek daha otoriter bir nitelik kazandı.

Federal devlet başkanlığı döneminin en büyük krizi Kosova’da yaşandı. Sırp ve Yugoslav güvenlik güçleriyle Kosovalı Arnavut silahlı grupları arasındaki çatışmalar büyüdü; 1999’da NATO, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık bir askerî müdahale kararı olmadan Yugoslavya’ya 78 gün süren hava saldırıları düzenledi. Aynı yıl Miloşeviç, görevdeyken Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla itham edilen ilk devlet başkanlarından biri oldu. Daha sonra Lahey’de yargılandı; ancak 2006’da hüküm açıklanmadan hayatını kaybetti.

Miloşeviç, tartışmalı 2000 devlet başkanlığı seçiminin sonuçlarını kabul etmemesi üzerine başlayan kitlesel gösterilerin ardından iktidardan ayrıldı. Böylece 15 Temmuz 1997’de federal makama geçerek uzattığı iktidarı üç yıl sonra sona erdi. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ise 2003’te Sırbistan-Karadağ adını aldı; Karadağ’ın 2006’da bağımsızlığını ilan etmesiyle tamamen dağıldı.

2006 – 140 karakterlik mesajlar dünyayı değiştirdi: Twitter kullanıma açıldı

San Francisco merkezli Odeo şirketinin geliştirdiği kısa mesaj hizmeti Twttr, 15 Temmuz 2006’da kamuya açıldı. Daha sonra adı Twitter olarak değiştirilen platformun temel fikri, kullanıcıların cep telefonu mesajı uzunluğundaki kısa notları aynı anda geniş bir takipçi grubuyla paylaşmasıydı.

İlk yıllarında insanların ne yediğini ya da nerede olduğunu yazdığı basit bir günlük gibi görülen Twitter; haberlerin, doğal afetlerin, protestoların ve siyasi gelişmelerin gerçek zamanlı izlendiği küresel bir meydana dönüştü. “Hashtag”, “trend topic” ve “retweet” gibi kavramlar yalnızca internetin değil, gündelik dilin parçası hâline geldi.

Platform gazeteciliği ve siyaseti hızlandırdı; sıradan kullanıcıların olayları doğrudan duyurabilmesini sağladı. Ancak yanlış bilgilerin hızla yayılması, dijital linç, nefret söylemi ve kutuplaşma gibi ağır sorunları da büyüttü. Sonraki yıllarda şirket el değiştirdi ve platformun adı X oldu. Buna rağmen 15 Temmuz 2006’da kamuya açılan Twitter, 21. yüzyılın haber alma ve tartışma biçimini değiştiren başlıca dijital araçlardan biri olarak tarihe geçti.

2010 – Türk pop müziğine yüzlerce eser bırakan besteci Selmi Andak öldü

Türk besteci, müzik eleştirmeni ve köşe yazarı Selmi Andak, 15 Temmuz 2010’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Uzun süredir Parkinson hastalığı nedeniyle tedavi gören Andak 89 yaşındaydı. İzmir’de doğan sanatçı, Galatasaray Lisesinin ardından İstanbul Belediye Konservatuvarında müzik eğitimi aldı; Paris’teki École Normale de Musique’te kompozisyon alanında uzmanlaştı.

Selmi Andak, klasik müzik eğitimiyle popüler müziğin melodik dünyasını bir araya getiren bestecilerden biri oldu. Ben Her Bahar Âşık Olurum, Ve Ben Yalnız, Dinle, Bir Mevsim Arıyorum, Yeniden, O Şarkıyı Henüz Yazmadım ve Güneş Bir Kere Doğdu gibi farklı dönemlerde sevilen yüzlerce şarkıya imza attı. Yaklaşık 800 beste yaptığı belirtilen Andak’ın eserleri Sezen Aksu, Nilüfer, Ajda Pekkan, Neco ve Nil Burak gibi pek çok sanatçı tarafından seslendirildi. Galatasaray’ın “Re re re, ra ra ra” sözleriyle bilinen kulüp marşının bestesi de ona aitti.

Andak, Türkiye’nin Eurovision Şarkı Yarışması serüveninin de en çalışkan bestecilerinden biriydi. 1975’ten 1995’e kadar çok sayıda bestesi Türkiye finallerinde yarıştı. Eserleri yalnızca Eurovision elemelerinde değil, farklı ülkelerde düzenlenen uluslararası şarkı festivallerinde de ödüller kazandı; Güneş Bir Kere Doğdu, 1985’te İtalya’daki bir müzik yarışmasında birinciliğe ulaştı.

Selmi Andak’ın kültür hayatındaki etkisi bestecilikle sınırlı değildi. Cumhuriyet gazetesinde 58 yıl boyunca müzik ve sanat üzerine yazılar yazdı; yeni sanatçıları, konserleri ve müzik dünyasındaki gelişmeleri okurlara aktardı. Uzun gazetecilik yaşamında Basın Şeref Kartı ve Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’nü aldı; 1998’de Devlet Sanatçısı unvanına layık görüldü.

Selmi Andak, klasik müzik birikimini geniş kitlelere ulaşan şarkılara taşıyan, Türkiye’nin pop müzik ve festival şarkıcılığı hafızasında kalıcı bir yer edinen bestecilerden biri olarak anılıyor.

2011 – Bir kuşak çocukluğuna veda etti: Harry Potter serisinin son filmi gösterime girdi

Harry Potter and the Deathly Hallows – Part 2 (Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 2), 15 Temmuz 2011’de geniş gösterime girdi. Film, 2001’de başlayan ve sekiz yapıma yayılan Harry Potter sinema serisinin finaliydi.

Harry, Ron ve Hermione’nin Hogwarts’a dönerek Lord Voldemort’la son kez karşı karşıya geldiği film, yalnızca bir fantastik maceranın kapanışı değildi. Kitaplarla ve filmlerle büyüyen milyonlarca genç için çocukluk döneminin sona ermesiyle özdeşleşti. Yapım dünya çapında büyük gişe başarısına ulaştı ve serinin en çok kazanan filmi oldu.

2012 – Bir “at dansı” bütün dünyayı sardı: Gangnam Style internet tarihine geçti

Güney Koreli şarkıcı PSY, “Gangnam Style” adlı şarkısını ve müzik klibini 15 Temmuz 2012’de yayımladı. Başlangıçta yalnızca Güney Kore pazarı için hazırlanan şarkı, birkaç hafta içinde dünyanın dört bir yanında izlenen küresel bir fenomene dönüştü.

PSY’ın görünmez bir ata biniyormuş gibi yaptığı dans; televizyon programlarında, düğünlerde, stadyumlarda ve siyasi etkinliklerde taklit edildi. Şarkının sözleri Seul’ün zengin Gangnam semtindeki gösterişli yaşamla alay ediyordu; ancak dünyadaki dinleyicilerin büyük bölümü Korece sözleri anlamadan klibin mizahına ve dansına kapıldı.

“Gangnam Style”, 21 Aralık 2012’de YouTube’da bir milyar izlenmeye ulaşan ilk video oldu. Kısa süre sonra izlenme sayısı platformun kullandığı eski sayacın sınırını bile aşınca YouTube teknik sistemini değiştirmek zorunda kaldı. Şarkı, İngilizce olmayan bir eserin sosyal medya sayesinde Batılı müzik şirketlerine bağlı olmadan dünya çapında hit olabileceğini gösterdi ve K-pop’un küresel yükselişinin yolunu açtı.

2016 – Kaybolan çocuk, gizli laboratuvar ve korkunç bir canavar: Stranger Things başladı

Netflix’in en önemli yapımlarından Stranger Things, ilk sezonuyla 15 Temmuz 2016’da yayımlandı. 1980’lerin küçük bir Amerikan kasabasında geçen dizi; kaybolan bir çocuk, gizli devlet deneyleri, özel güçlere sahip Eleven ve “Ters Dünya” adlı karanlık bir boyut etrafında kuruluydu.

Stephen King romanlarıyla Steven Spielberg filmlerinin havasını bir araya getiren yapım, 1980’ler nostaljisini yeni kuşağın popüler kültürüne taşıdı. Kate Bush gibi eski şarkıları yeniden listelere soktu, çocuk oyuncularını dünya yıldızlarına dönüştürdü ve Netflix’in küresel dizi üretimindeki gücünü gösteren başlıca yapımlardan biri oldu.

2018 – Fransa yirmi yıl sonra yeniden dünya şampiyonu oldu, ikinci yıldızını taktı

Fransa Millî Futbol Takımı, 15 Temmuz 2018’de Rusya’nın başkenti Moskova’daki Lujniki Stadyumu’nda oynanan FIFA Dünya Kupası finalinde Hırvatistan’ı 4-2 yenerek tarihindeki ikinci dünya şampiyonluğunu kazandı. İlk kupasını ev sahipliği yaptığı 1998 Dünya Kupası’nda kaldıran Fransa, tam 20 yıl sonra formasına ikinci yıldızı ekledi.

Finalin gol perdesi, Antoine Griezmann’ın kullandığı serbest vuruşta Mario Mandžukić’in topu kendi ağlarına göndermesiyle açıldı. Hırvatistan, Ivan Perišić’in golüyle eşitliği sağladı; ancak video yardımcı hakem incelemesinin ardından verilen penaltıyı Griezmann gole çevirince Fransa soyunma odasına 2-1 önde gitti. İkinci yarıda Paul Pogba ve Kylian Mbappé’nin golleri farkı açtı. Mandžukić, Fransa kalecisi Hugo Lloris’in hatasını değerlendirerek skoru 4-2’ye getirse de kupaya uzanan taraf değişmedi.

Turnuvaya 19 yaşında katılan Kylian Mbappé, finalde attığı golle Pelé’den sonra bir Dünya Kupası finalinde gol atan ikinci en genç futbolcu oldu. Hızı ve bitiriciliğiyle Fransa’nın hücumdaki en büyük silahlarından biri olan Mbappé, turnuvanın en iyi genç oyuncusu seçildi. Hırvatistan ise ilk kez Dünya Kupası finaline yükselerek tarihinin en büyük futbol başarısını elde etti; takımın kaptanı Luka Modrić de turnuvanın en iyi oyuncusuna verilen Altın Top’un sahibi oldu.

Fransa Teknik Direktörü Didier Deschamps için şampiyonluk ayrıca tarihî bir anlam taşıyordu. Deschamps, 1998’de kupayı Fransa’nın kaptanı olarak kaldırmıştı. Yirmi yıl sonra aynı başarıya teknik direktör olarak ulaşarak Brezilyalı Mário Zagallo ve Alman Franz Beckenbauer’in ardından Dünya Kupası’nı hem futbolcu hem de teknik direktör olarak kazanan üçüncü isim oldu.

Genç yıldızlarla deneyimli oyuncuları bir araya getiren Fransa, savunma disiplini, hızlı hücumları ve duran toplardaki etkinliğiyle turnuvaya damga vurdu. Moskova’da şiddetli yağmur altında kaldırılan kupa, 1998 kuşağından yirmi yıl sonra Fransız futbolunda yeni bir şampiyon neslin doğduğunu ilan etti.

2025 – Kadınların bastırılmış sesini edebiyata taşıyan Pınar Kür öldü

Türk edebiyatının önde gelen romancı, öykücü, çevirmen ve akademisyenlerinden Pınar Kür, 15 Temmuz 2025’te İstanbul’da hayatını kaybetti. 82 yaşındaki yazarın ölüm haberini Yekta Kopan duyurdu. Romanlarında kadın kimliğini, özgürlük arayışını, aşkı, cinselliği, sınıfsal çatışmaları ve bireyin toplumsal baskılar karşısındaki yalnızlığını ele alan Kür, özellikle kadınların susturulduğu ya da suçlu ilan edildiği hayatlara içeriden bakmasıyla Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edindi.

1943’te Bursa’da doğan Pınar Kür, eğitim hayatının bir bölümünü ABD’de geçirdi; daha sonra Paris’te Sorbonne Üniversitesinde tiyatro ve edebiyat üzerine doktora yaptı. Türkiye’ye döndüğünde Ankara Devlet Tiyatrosunda dramaturg olarak çalıştı, üniversitelerde edebiyat ve iletişim dersleri verdi. Yazarlığının yanında dünya edebiyatından yaptığı çevirilerle ve yetiştirdiği öğrencilerle de kültür hayatına katkıda bulundu.

İlk romanı Yarın Yarın, 1976’da yayımlandı ve 12 Mart döneminin siyasal atmosferini, sınıfsal çelişkileri ve bireysel özgürlük arayışını konu edindi. Küçük OyuncuAsılacak Kadın ve Bitmeyen Aşk gibi romanlarında ise kadınların aile, evlilik, cinsellik ve erkek egemen toplum karşısındaki sıkışmışlığını anlattı. Yarın Yarın sıkıyönetim döneminde yasaklandı; Asılacak Kadın ile Bitmeyen Aşk ise “müstehcenlik” iddiasıyla toplatılıp yargı konusu edildi. Kür ve eserleri uzun mahkeme süreçlerinin ardından aklandı.

Pınar Kür, kadınların yaşadığı şiddeti ve adaletsizliği anlatırken yalnızca toplumsal mesaj vermekle yetinmedi; anlatıcı değişimleri, iç monologlar ve farklı bakış açılarıyla roman biçimi üzerinde de çalıştı. 1989’da yayımlanan Bir Cinayet Romanı, polisiye kurguyu üstkurmaca ve postmodern anlatım teknikleriyle birleştiren, Türk polisiye edebiyatının önemli örneklerinden biri oldu.

1983’te yayımlanan Akışı Olmayan Sular, ona 1984 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandırdı. Pınar Kür; yasaklara, toplatmalara ve ahlakçı suçlamalara rağmen kadınların deneyimlerini edebiyatın merkezine taşıyan, popüler anlatıyla edebî deneyselliği bir araya getiren cesur bir yazar olarak Türk edebiyatının hafızasında yerini aldı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.