13 Nisan Tarihte Bugün

34 Dakika Okuma
13 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 13 Nisan

İçerikler

1204 – Dördüncü Haçlı Seferi’nde Konstantinopolis yağmalanmaya başladı.

13 Nisan 1204’te Konstantinopolis’te başlayan yağma, Orta Çağ tarihinin en sarsıcı ihanetlerinden biriydi. Çünkü Kudüs’ü almak için yola çıkan Haçlı ordusu, borçlar, iktidar oyunları ve çıkar hesapları yüzünden yön değiştirip gelip Hristiyan dünyasının en büyük ve en zengin şehirlerinden birine saldırdı. Venedik Doçu Enrico Dandolo’nun etkisi, Bizans sarayındaki taht kavgaları ve tahttan indirilen II. İsaakios’un oğlu Aleksios’un Haçlılara para ve destek vaat etmesi ancak bu vaadini yerine getirmemesi, bu felaketin yolunu açtı. Şehir 12 Nisan’da düştü; 13 Nisan’dan itibaren ise kontrol tamamen dağıldı. Latin askerler ve onlara katılan yağmacılar saraylara, manastırlara, kiliselere ve kamu binalarına saldırdı; Ayasofya bile bu yıkımdan kurtulamadı. Kutsal emanetler, ikonalar, heykeller ve yüzyılların birikimi olan paha biçilmez eserler talan edilip Batı’ya taşındı. Bu, yalnız bir şehrin soyulması değildi; bir medeniyetin hafızasının parçalanmasıydı. Ardından Latin İmparatorluğu kuruldu, Bizans dağıldı ve şehir yıllar sonra geri alınsa da eski gücüne bir daha tam olarak dönemedi.

1517 – Son Memlük sultanı II. Tomanbay, Yavuz Sultan Selim tarafından idam edildi.

13 Nisan 1517’de Kahire’de Bâbüzüveyle’de asılarak idam edilen II. Tomanbay’ın ölümü, yaklaşık iki buçuk asırlık Memlük Devleti’nin fiilen sona ermesi anlamına geliyordu. Tomanbay, amcası ve selefi Kansu Gavri’nin 1516’daki Mercidâbık Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim’e yenilip ölmesinden sonra tahta çıktı; ama devraldığı devlet zaten ağır bir askerî ve siyasî baskı altındaydı. 23 Ocak 1517’deki Ridâniye Savaşı’nda Osmanlı ordusuna yenildi, buna rağmen teslim olmadı; Kahire’ye çekildi, halkın da desteğini alarak şehir içinde günler süren sert bir direniş örgütledi, hatta bir ara Kahire’yi yeniden kontrol altına almayı başardı. Bu yönüyle Tomanbay, Memlük tarihinin son ama en dramatik figürlerinden biri sayılır; çünkü yenilmişti ama boyun eğmemişti. Sonunda kaçmak zorunda kaldı, yakalandı ve Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkarıldı. Kaynaklarda onun cesareti, vakarı ve halk nezdindeki itibarı özellikle vurgulanır; hatta bazı rivayetlerde idamı karşısında Kahire halkının büyük üzüntü duyduğu, cenazesine yoğun ilgi gösterdiği anlatılır. Yavuz Sultan Selim başlangıçta onu affetmeye meyilli görünse de çevresindeki bazı isimlerin, özellikle de yeni düzende etkili olacak eski Memlük emirlerinin telkiniyle idam kararı kesinleşti. Tomanbay’ın Bâbüzüveyle’de asılmasının ardından Mısır, Suriye ve Hicaz Osmanlı idaresine geçti; böylece Osmanlı Devleti, Arap dünyasının en önemli merkezlerinden birini, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz ticaret yollarını ve İslam dünyasının siyasî ağırlık merkezlerinden birini de kontrol altına aldı. Bu yüzden 13 Nisan 1517; Osmanlı’nın doğu ve güney siyasetinde yeni bir çağın açıldığı, Memlükler için ise ihtişamlı ama acı bir finalin yaşandığı tarih olarak önem taşır.

1570 – Dünyanın en ünlü isyan maskesinin ilhamı, V for Vendetta’nın ardındaki gerçek isim Guy Fawkes doğdu.

13 Nisan 1570’te İngiltere’nin York kentinde doğan Guy Fawkes, yaşadığı dönemde adı bir suikast girişimine karışmış eski bir askerdi; ancak ölümünden sonra Batı tarihinin en tanınan siyasi sembollerinden birine dönüştü. Fawkes gençliğinde Katolikliğe yöneldi, ardından İspanyol ordusunda Hollanda’da savaştı; barut ve askerî teknik konusundaki bilgisi de onu, 1605’teki ünlü Barut Komplosu’nun kilit isimlerinden biri haline getirdi. Bu komplonun beyni aslında Robert Catesby idi; amaç, Kral I. James’i ve devletin önde gelen isimlerini Parlamento’nun açılışı sırasında havaya uçurarak İngiltere’de Katolik düzeni yeniden kurmaktı. Fawkes, “John Johnson” takma adıyla Lordlar Kamarası yakınındaki mahzende saklanan barut fıçılarını koruyan adam olarak yakalandı; yani onu tarihe taşıyan şey komplonun lideri olması değil, komplo girişiminin suçüstü yakalanan yüzü haline gelmesiydi. Parlamento’nun resmî tarihçesine göre komplonun ortaya çıkarılmasından sonra işkence gördü, yargılandı ve 1606’da idam edildi; İngiltere’de 5 Kasım gecesi uzun süre boyunca onun başarısızlığını kutlayan ateşler ve havai fişeklerle anıldı. Asıl ilginç olan ise şudur: Yüzyıllar sonra Guy Fawkes adı, yalnızca başarısız bir suikastçı olarak kalmadı. Özellikle Alan Moore’un yazdığı V for Vendetta ile Fawkes maskesi, devlet karşıtı isyanın, anonim direnişin ve otoriteye meydan okumanın sembolüne dönüştü; bu maske daha sonra protestolarda ve Anonymous gibi hareketlerde yaygın biçimde kullanıldı. Yani Guy Fawkes’ın hikâyesi, tarihte başarısız olmuş bir komplocunun, popüler kültürde bambaşka bir anlama bürünmesinin çarpıcı örneklerinden biridir: İngiltere’de bir zamanlar lanetlenen yüz, yüzyıllar sonra dünyada isyanın maskesine dönüştü.

1712 – Nâbî öldü.

13 Nisan 1712’de İstanbul’da hayatını kaybeden Nâbî, Osmanlı divan şiirinin yönünü değiştiren kurucu isimlerinden biriydi. Asıl adı Yusuf’tu; 1642’de Urfa’da doğdu, ilk eğitimini burada aldı, ardından 1660’ların ortasında İstanbul’a giderek kültür ve siyaset çevrelerine girdi. Zamanla Musahib Mustafa Paşa’nın yakınında bulundu, Halep’te yıllarca yaşadı, yeniden İstanbul’a döndü ve hem saray çevresini hem taşrayı hem de gündelik hayatı gözleyen bir şair olarak olgunlaştı. Onu farklı kılan şey; divan şiirinde anlamı, öğüdü, hayat tecrübesini ve aklı öne çıkaran hikemî tarzın en güçlü temsilcilerinden biri haline gelmesiydi. Halk deyişlerinden yararlanan, ince gözlem yapan, laf oyunundan çok düşünceyi önemseyen bu çizgi daha sonra “Nâbî mektebi” diye anılacak kadar etkili oldu. Hayriyye, oğluna öğütler veren bir nasihatnâme olarak yalnız edebî değil kültürel bir metne dönüştü; Hayrâbâd, Tuhfetü’l-Haremeyn ve divanı da onu klasik şiirin en üretken isimlerinden biri yaptı. Ölümüne yakın yazdığı ve kendi vefatını sezdiği yorumlarına yol açan tarih kıtası da hayatına dair ilginç ayrıntılar arasında sayılır.

1771 – Buharlı lokomotif çağının öncülerinden Richard Trevithick doğdu.

13 Nisan 1771’de İngiltere’nin Cornwall bölgesindeki Illogan’da doğan Richard Trevithick, sanayi çağını görünmez ama güçlü biçimde değiştiren isimlerden biriydi. Babası bir maden yöneticisiydi; bu yüzden Trevithick çocukluğunu maden ocakları, pompalar ve makineler arasında geçirdi. Onu önemli yapan şey, buhar gücünü sadece teoride değil, daha küçük, daha güçlü ve daha hareketli makinelerde kullanılabilir hale getirmesiydi. Trevithick, yüksek basınçlı buharı başarıyla kullanan ve dünyanın ilk buharlı demiryolu lokomotifini yapan mühendisti. Bu neden büyük bir meseleydi? Çünkü James Watt’ın yaygınlaştırdığı eski tip buhar makineleri büyük, ağır ve daha çok sabit yerlerde işe yarayan sistemlerdi. Trevithick ise yüksek basınçlı buharla çalışan daha kompakt ve daha güçlü makineler kurdu; böylece buhar gücü, yalnızca sabit makineleri çalıştıran bir kaynak olmaktan çıktı; taşıyan, hareket ettiren ve sanayiyi hızlandıran bir güce dönüştü. 1801’de buharla giden bir yol aracı yaptı, 1802’de yüksek basınçlı buhar makinesi için patent aldı, 1803’te ise ray üzerinde giden ilk buharlı lokomotiflerden birini geliştirdi. O dönemde birçok kişi bu fikri fazla tehlikeli ya da uygulanamaz buluyordu; hatta yüksek basınçlı buhar, patlama riski yüzünden korkuyla karşılanıyordu. Ama Trevithick’in açtığı yol, daha sonra demiryolu çağının kapısını araladı ve George Stephenson gibi isimlerin önünü açtı. İşin ilginç yanı şu: Sanayi tarihini etkileyen bu kadar önemli bir mucit olmasına rağmen, Trevithick hayatı boyunca büyük bir servet yapamadı; birçok girişimi ya yeterince destek görmedi ya da ticarî başarıya dönüşemedi.

1796 – ABD’ye ilk kez bir fil getirildi.

13 Nisan 1796’da Amerika Birleşik Devletleri, tarihe biraz tuhaf ama unutulmayacak bir olayla geçti: Ülkeye ilk kez bir fil getirildi. Bu hayvan, Bengal’den gelen bir Asya filiydi ve onu Hindistan’dan getirten kişi, Salemli tüccar Jacob Crowninshield’di. Fili yaklaşık 450 dolara satın alan Crowninshield’in amacı, onu büyük bir merak nesnesine çevirip ciddi kazanç sağlamaktı. Gerçekten de o yıllarda Amerikalıların çok büyük bir kısmı hayatında hiç fil görmemişti; hatta böyle bir hayvanı yalnız kitaplardan, anlatılardan ya da gravürlerden biliyordu. Bu yüzden filin gelişi, bugünün ölçülerinde düşünülürse adeta ülkeye ilk kez canlı bir efsane gelmiş gibi bir etki yarattı. Sonraki yıllarda bu olay, Amerika’da gezici hayvan gösterileri ve sirke giden yolun erken sembollerinden biri oldu.

1808 – Telefonun gerçek mucidi o muydu? Antonio Meucci doğdu.

13 Nisan 1808’de Floransa’da doğan Antonio Meucci, adı yıllar sonra telefonun gerçek mucidi tartışmalarıyla yeniden gündeme gelecek kadar ilginç bir figürdü. İtalya’da sahne teknisyeni ve mekanik işlerle uğraşarak yetişti; daha sonra Küba’ya, ardından da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Britannica’ya göre Meucci, özellikle New York’taki Staten Island evinde odalar arasında ses iletmeye yarayan elektrikli düzenekler kurdu; bu cihazlara da telettrofono adını verdi. Yani onun derdi soyut bir icat fikri değil, doğrudan insan sesini bir yerden başka bir yere taşıyabilen çalışan bir sistem kurmaktı. Kongre Kütüphanesi’nin aktardığına göre 1871’de bu “konuşan telgraf” için bir caveat, yani tam patentten önce gelen geçici bir bildirim başvurusu yaptı; ancak maddi sıkıntılar yüzünden bunu yenileyemedi. Sonraki yıllarda Alexander Graham Bell’in telefonu patentlemesiyle birlikte Meucci’nin adı gölgede kaldı. İşin ilginç ve popüler tarafı da burada başlar: 2002’de ABD Temsilciler Meclisi, Meucci’nin hayatını ve telefonun geliştirilmesindeki katkısını tanıyan bir karar aldı; bu da “telefonun gerçek mucidi kim?” tartışmasını yeniden alevlendirdi. Yine de burada dikkatli olmak gerekir: resmî patent Bell’e aittir, ama Meucci’nin ondan önce ses iletimi üzerine ciddi ve somut çalışmalar yaptığı da güçlü kaynaklarla kabul edilmektedir. Bu yüzden Antonio Meucci, yalnız bir İtalyan mucit değil; büyük bir buluşun tarihindeki gölgede kalmış, ama sonradan yeniden hatırlanan en ilginç isimlerden biridir.

1870 – Metropolitan Sanat Müzesi kuruldu.

13 Nisan 1870’te New York’ta kurulan Metropolitan Museum of Art, genç Amerika’nın kültürde de büyük güç olma iddiasının ilanıydı. Met’in kendi tarihçesine göre fikir ilk kez 1866’da Paris’te doğdu; Amerikalı diplomatlar, iş insanları ve sanat meraklıları, Avrupa’daki büyük müzeler karşısında Amerika’nın da halkı eğitecek ve sanatı geniş kitlelere taşıyacak bir kuruma sahip olması gerektiğini düşünmeye başladı. İç Savaş sonrası özgüvenle büyüyen New York’ta bu fikir ete kemiğe büründü ve 13 Nisan 1870’te müze resmen kuruldu. O anda ne büyük bir bina vardı ne de bugünkü ölçekte dev bir koleksiyon; yani Met önce bir fikir, sonra bir kurum olarak doğdu. Ama hedef büyüktü: Sanatı yalnız seçkinlerin değil, halkın da erişebileceği bir alana dönüştürmek. Nitekim müzenin kuruluş metninde güzel sanatların geliştirilmesi, sanatın üretim ve gündelik hayatla bağının güçlendirilmesi, halka öğretici ve aynı zamanda keyif verici bir kültür alanı sunulması açıkça vurgulanıyordu. Sonraki yıllarda önce Beşinci Cadde’deki geçici mekânlarda açıldı, ardından 1880’de Central Park’taki bugünkü yerine taşındı; zamanla da dünyanın en büyük ve en önemli sanat kurumlarından birine dönüştü.

1909 – Osmanlı’da 31 Mart Olayı patlak verdi.

13 Nisan 1909’da İstanbul’da başlayan ve Rumi takvimdeki karşılığı yüzünden tarihe 31 Mart Vakası diye geçen ayaklanma, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra biriken siyasî, askerî ve dinî gerilimlerin patlamasıydı. Olayın fitilini, Taşkışla’daki Avcı taburlarının askerleri ateşledi; bu askerler subaylarına karşı ayaklanıp Sultanahmet Meydanı’na yürüdü. Ama mesele yalnız asker isyanı değildi. İttihat ve Terakki’nin hükümet üzerinde görünür ama resmî sorumluluk almayan ağırlığı, muhalif çevrelerde büyüyen öfke, Meşrutiyet’in “dinden uzaklaşma” getirdiğini düşünen muhafazakâr çevrelerin tepkisi ve basındaki sert kışkırtmalar bu zemini hazırlamıştı. Özellikle Volkan gazetesi ve Derviş Vahdetî çevresi, bu iklimin keskinleşmesinde etkili oldu; ayrıca İttihatçılar’ın baskıcı tavrına karşı oluşan hoşnutsuzluk da isyanı besledi. Ayaklanmacılar şeriat isteriz sloganları attı, bazı İttihatçı subay ve yöneticiler hedef alındı, İstanbul’da kısa süreli bir otorite boşluğu doğdu. Olayın en kritik sonucu ise Selanik’ten Mahmud Şevket Paşa komutasında yola çıkan Hareket Ordusu oldu; bu ordunun kurmay heyetinde genç subaylar arasında Mustafa Kemal de yer alıyordu. Hareket Ordusu İstanbul’a girerek ayaklanmayı bastırdı, ardından Meclis kararıyla II. Abdülhamid tahttan indirildi ve yerine V. Mehmed Reşad geçirildi.

1914 – Orhan Veli doğdu.

13 Nisan 1914’te İstanbul’da doğan Orhan Veli, Türk şiirinin yönünü değiştiren isimlerden biriydi. Babası Veli Kanık, müzikle ve devlet görevleriyle iç içe bir hayat sürüyordu; bu yüzden Orhan Veli çocuk yaşta hem kültür çevresine hem de sanat diline aşina bir ortamda büyüdü. Ankara Gazi Lisesi’nde okuduğu yıllarda Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’la kurduğu arkadaşlık, ileride Türk edebiyatında gerçek bir kırılmaya dönüşecekti. Üniversite eğitimini tamamlamadı; memuriyet yaptı, çevirilerle uğraştı, dergilerde çalıştı, ama asıl gücünü şiirde gösterdi. Onu önemli yapan şey sadece iyi şair olması değildi; şiiri süslü dilden, kalıplaşmış hayallerden ve ağır söyleyişten kurtarmaya çalışmasıydı. Garip hareketi diye anılan çizgiyle birlikte, gündelik konuşma dilini, sıradan insanı, sokağı, küçük sevinçleri, yoksulluğu, alayı ve şaşkınlığı şiirin merkezine taşıdı. Böylece şiir yalnız seçkinlerin zevk alanı olmaktan çıkıp daha canlı, daha şehirli, daha doğrudan bir ses kazandı. “Anlatamıyorum”, “İstanbul’u Dinliyorum”, “Kitabe-i Seng-i Mezar” gibi şiirleri hâlâ ezberleniyorsa, bunun sebebi yalın görünmelerine rağmen derin bir duygu ve zekâ taşımalarıdır. Orhan Veli 1950’de, henüz 36 yaşındayken öldü; ama kısa ömrüne rağmen Türk şiirinde açtığı yol o kadar güçlüydü ki, ondan sonra şiir artık eskisi gibi olmadı.

1919 – Amritsar Katliamı yaşandı.

13 Nisan 1919’da Hindistan’ın Pencap bölgesindeki Amritsar kentinde, İngiliz sömürge yönetiminin emri altındaki askerlerin Jallianwala Bagh’da toplanan silahsız kalabalığın üzerine ateş açması, Britanya sömürge tarihinin en karanlık sayfalarından birine dönüştü. O gün Baisakhi bayramıydı; üstelik kentte yalnız bayram için gelenler değil, aynı zamanda İngilizlerin savaş sonrasında çıkardığı baskıcı Rowlatt Yasalarını protesto etmek isteyenler de vardı. Olaydan birkaç gün önce Amritsar’da gerilim yükselmiş, iki milliyetçi liderin tutuklanması protestolara yol açmış, çatışmalar yaşanmıştı. Bunun üzerine kente gönderilen Tuğgeneral Reginald Dyer, 13 Nisan’da Jallianwala Bagh’daki kalabalığı dağıtmak yerine askerleriyle dar girişlerden içeri girdi ve çıkış yolları sınırlı olan alanda, uyarı vermeden ateş açtırdı. Resmî İngiliz raporu 379 ölü ve yaklaşık 1.200 yaralıdan söz ederken, Hint kaynakları gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu savundu. Katliamı bu kadar sarsıcı yapan yalnızca ölü sayısı değildi; silahsız insanların kapana kısılmış gibi kurşunlanması, ardından yaralılara bile saatlerce yardım ulaştırılmamasıydı. Olay Hindistan’da büyük infial yarattı; Rabindranath Tagore İngilizlerce verilmiş şövalyelik unvanını iade etti, Mahatma Gandhi’nin İngiliz yönetimine karşı tutumu sertleşti ve bağımsızlık hareketi daha geniş bir tabana yayıldı. İngiltere’de bile yıllar sonra bu olay, utanç verici bir sömürge suçu olarak anılmaya devam etti.

1920 – İzmit’te mutasarrıflık değişti; Kuvâ-yı Milliye karşıtı Çüle İbrahim Hakkı Bey vekâleten göreve getirildi.

13 Nisan 1920’de İzmit’te yapılan mutasarrıflık değişikliği, Millî Mücadele yıllarında Kocaeli hattında kimin söz sahibi olacağına dair süren sert siyasî kavganın bir yansımasıydı. Damat Ferit Paşa Hükümeti, 9 Nisan’da İzmit Mutasarrıfı Ali Suat Bey’i görevden aldı ve yerine 13 Nisan’da Kuvâ-yı Milliye’ye açıkça karşı olan liva genel meclis üyesi Çüle İbrahim Hakkı Bey’i vekâleten getirdi. Bu değişiklik önemliydi; çünkü İzmit o günlerde yalnızca bir sancak merkezi değil, İstanbul’a yakınlığı, demiryolu hattı ve stratejik konumuyla Millî Mücadele’nin kaderini etkileyebilecek kritik bölgelerden biriydi. Üstelik bu atama bir anda alınmış bir karar da değildi; İbrahim Hakkı Bey daha önce de bölgede etkili olmaya çalışmış, Ali Suat Bey’in atanmasını tanımak istememiş ve zamanla İzmit’te kendi silahlı gücüne dayanan başına buyruk bir düzen kurmuştu. Sonraki süreçte sıkıyönetim ilan etmesi, İstanbul’dan gönderilen başka mutasarrıfların bile kente girişini engellemesi ve İzmit hattının İngiliz varlığı, Kuvâ-yı İnzibâtiye hazırlıkları ve Millî Mücadele karşıtı hareketlerle daha da gerilmesi, bu atamanın neden önemli olduğunu açıkça gösterdi.

1931 – Türk sinemasının rekortmen yönetmenlerinden Aram Gülyüz doğdu.

13 Nisan 1931’de İstanbul Şişli’de doğan Aram Gülyüz, Türk sineması ve televizyonunda üretkenliğiyle ayrı bir yere sahip olan yönetmen, yapımcı ve senaristlerden biriydi. Lise eğitiminin ardından İngiltere’ye giderek EMI bünyesinde televizyon eğitimi aldı; Türkiye’ye döndükten sonra sinemaya yapımcılıkla girdi ve 1958’de Metro Film’i kurdu. Yönetmen olarak ilk filmi Sensiz Yıllar oldu. Onu önemli kılan şey yalnız çok sayıda film çekmesi değildi; Yeşilçam’ın hızlı üretim temposuna ayak uydurabilen, komediden melodrama uzanan geniş bir yelpazede çalışan ve kitleyle temas kurmayı bilen bir yönetmendi. 1965’te bir yılda 15 film çekerek Türk sinemasında dikkat çeken bir üretim rekoruna imza attı; kariyeri boyunca da yüzü aşkın film ve dizi yönetti. Ayrıca Türk sinemasında dublaj yerine sesli çekime geçişte öncü isimlerden biriydi. Aram Gülyüz, Yeşilçam’ın çalışma hızını, seyirciyle kurduğu doğrudan ilişkiyi ve daha sonra televizyon dizilerine taşınacak popüler anlatı dilini şekillendiren isimlerden biriydi. 2018’de hayatını kaybettiğinde geride sadece uzun bir filmografi değil, Türkiye’de eğlencenin, komedinin ve kitle iletişiminin nasıl kurulduğunu gösteren büyük bir sektör hafızası da bırakmıştı.

1933 – Türkiye’nin ilk kadın mühendisleri göreve başladı.

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin tarihçesi ve kurum yayınlarına göre Sabiha Rıfat Gürayman ile Melek Ertuğ Erbul, 1933 yılında Yüksek Mühendis Mektebi’nden mezun olan ilk kadın mühendislerdi; Nisan 1933’te diplomalarını almaya hak kazandılar ve mezun olur olmaz kamu hizmetine atandılar. Kura sonucunda Melek Hanım Bursa Nafıa İdaresi’ne, Sabiha Rıfat Hanım ise Ankara Nafıa İdaresi’ne gönderildi. Bu atamalarla Cumhuriyet’in henüz onuncu yılında, mühendislik gibi o dönemin en sert biçimde erkek işi sayılan alanlarından birine iki kadın adım atmış oluyordu. İTÜ’nün kayıtları, bu mezuniyetin kurumsal hafızada da özel bir yerde durduğunu gösteriyor; çünkü Sabiha Rıfat Gürayman sonrasında Anıtkabir inşaatında baş kontrol mühendisi olarak görev aldı, Beypazarı yolundaki köprü çalışmalarına katıldı ve Anadolu’da köprü yapımında görev alan ilk kadın mühendislerden biri oldu. Kısacası 13 Nisan 1933, sadece iki ismin tayin edildiği bir gün değil; Türkiye’de kadınların teknik bilgi, şantiye, kamu hizmeti ve mühendislik otoritesi alanına resmen girdiği, Cumhuriyet’in modernleşme iddiasının somut bir meslek başarısına dönüştüğü tarihlerden biridir.

1941 – SSCB, Japonya ile saldırmazlık paktı imzaladı.

13 Nisan 1941’de Moskova’da imzalanan Sovyet-Japon Tarafsızlık Paktı, II. Dünya Savaşı’nın gidişini dolaylı ama çok kritik biçimde etkileyen anlaşmalardan biriydi. Bu iki devletin neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyduğu açıktı: 1930’lar boyunca Mançurya, Moğolistan ve Uzak Doğu hattında gerilim yaşamış, hatta 1939’daki sınır çatışmalarında doğrudan karşı karşıya gelmişlerdi. Buna rağmen 1941’e gelindiğinde her iki taraf da başka yönlere bakıyordu. Japonya güneydeki sömürgelere ve Pasifik’e açılma hesabı yaparken, Sovyetler Birliği de Avrupa’da giderek ağırlaşan Alman tehdidini görüyordu. Bu pakt, Japonya’nın kuzeye değil güneye yönelme eğilimini güçlendirdi; yani Tokyo’nun Sovyet Uzak Doğusu yerine Güneydoğu Asya ve Pasifik hattına dönmesinde önemli bir işaret oldu. Bu tercih, birkaç ay sonra Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından daha da kritik hale geldi; çünkü Stalin doğu sınırında Japon saldırısı korkusunu bir ölçüde dengeleyebildi ve kuvvetlerini batıya kaydırabildi. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tarih belgelerinde de paktın 13 Nisan 1941’de imzalandığı ve 1946’ya kadar teknik geçerlilik taşıdığı açıkça belirtiliyor. Sonunda Sovyetler Birliği 1945’te bu paktı bozup Japonya’ya savaş açacaktı; ama 1941’de imzalanan bu anlaşma, savaşın o anki satranç tahtasında iki tarafın da iki cephede birden sıkışmasını önleyen, dolayısıyla hem Pasifik savaşını hem de Alman-Sovyet cephesinin kaderini etkileyen büyük bir diplomatik hamleydi.

1945 – Nazi Almanyası, binden fazla mahkûmu katletti.

13 Nisan 1945’te Almanya’nın Gardelegen kasabası yakınlarında yaşanan katliam, Nazi rejiminin savaşın son günlerinde bile nasıl bir vahşet üretebildiğini gösteren en karanlık örneklerden biridir. Amerikan Holokost Müzesi’nin ve anıt alanı kayıtlarının aktardığına göre, Müttefik ordular hızla yaklaşırken Mittelbau-Dora ve Hannover-Stöcken toplama kampı bağlantılı esir sevkiyatlarından getirilen binden fazla mahkûm, yürüyemeyecek kadar hasta ve bitkin olmalarına rağmen kasaba dışındaki Isenschnibbe adlı büyük bir ahıra tıkıldı. SS görevlileri ve onlara katılan yerel yardımcı güçler, aralarında Volkssturm mensupları, Hitler Gençliği üyeleri, itfaiyeciler ve başka yerel görevliler de vardı, kapıları kapatıp içeriye benzin dökülmüş saman yığdı ve binayı ateşe verdi. Alevlerden kaçmaya çalışanlar dışarıda kurşunlandı. Sonuçta 1.016 mahkûm öldürüldü; yalnızca 11 kişi sağ kurtulabildi. Olayın dehşetini artıran şey sadece ölü sayısı değildi: Savaş zaten fiilen bitmek üzereyken, Naziler bu insanları askerî gerekçeyle değil, izleri silmek ve mahkûmları kurtulmadan ortadan kaldırmak için öldürdü. ABD’nin 102. Piyade Tümeni bölgeye çok kısa süre sonra ulaşıp katliamı ortaya çıkardı; cesetler tek tek gömüldü, kasaba halkı zorla mezar kazdırılarak bu suçla yüzleştirildi ve Gardelegen, Nazi barbarlığının simge mekânlarından biri haline geldi.

1945 – Sovyet ve Bulgar kuvvetleri Viyana’yı ele geçirdi.

13 Nisan 1945’te Viyana’nın düşmesi, Nazi Almanyası’nın Orta Avrupa’daki çözülüşünün en kritik anlarından biriydi. Saldırıyı esas olarak Sovyet 2. ve 3. Ukrayna Cepheleri yürüttü; onlara, Mihver’den kopup 1944 sonbaharından itibaren Almanya’ya karşı savaşan Bulgar 1. Ordusu da destek verdi. Viyana’ya giden yol da kolay açılmadı: Mart 1945’te başlayan Viyana Taarruzu, Macaristan ve doğu Avusturya hattındaki sert çatışmaların ardından kente ulaştı; 6 Nisan’dan itibaren şehir içinde sokak sokak, bina bina çarpışmalar yaşandı. Britannica ve Avusturya kaynakları, Sovyet birliklerinin 13 Nisan’da Viyana’yı ele geçirdiğini, son Alman birliklerinin geri çekildiğini ve kentin Nazi denetiminden çıktığını belirtiyor. Bu gelişmenin önemi çok büyüktü; çünkü Viyana, Hitler’in gençliğini geçirdiği şehir olmasının ötesinde, Nazi Almanyası için siyasî ve sembolik değeri yüksek bir merkezdi. Şehrin kaybı, Berlin’e giden son büyük çöküş aşamasının da habercisi oldu. Ardından Avusturya’da yeni bir siyasal düzen kurma süreci başladı; 27 Nisan’da bağımsızlık bildirisi yayımlandı ve savaş sonrası işgal dönemi başladı.

1970 – Apollo 13’te patlayan oksijen tankı, uzay tarihinin en büyük kurtuluş hikâyelerinden birini başlattı.

13 Nisan 1970’te Ay’a gitmek üzere yolda olan Apollo 13, Dünya’dan yaklaşık 321 bin 860 kilometre uzaktayken hizmet modülündeki oksijen tanklarından biri patladı ve görev bir anda keşif uçuşundan hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Aslında Apollo programı o güne kadar artık alışılmış başarı gibi görülmeye başlamıştı; Ay’a insan indirilmiş, kamuoyu heyecanı bile bir ölçüde düşmüştü. Apollo 13 de Ay’a yapılacak üçüncü iniş görevi olacaktı. Ancak patlama, komuta modülünün oksijenini, elektrik üretimini ve su sistemini ağır biçimde etkiledi; NASA’nın kendi kayıtlarına göre mürettebatın elindeki temel yaşam desteği hızla eriyordu. İşte bu noktada görev, uzay tarihinde “başarısız ama başarılı” diye anılan o ünlü çizgiye girdi. James Lovell, Fred Haise ve John Swigert, Ay’a inmeyi unutup hayatta kalmaya odaklandı; Ay modülü Aquarius, iniş aracı olmaktan çıkıp adeta bir cankurtaran sandalı gibi kullanıldı. Soğuk, susuzluk, karbondioksit birikimi, enerji tasarrufu ve rota düzeltme gibi sorunlar yüzünden hem uzaydaki ekip hem de Houston’daki yer kontrolü saatlerce olağanüstü bir çözüm savaşı verdi. NASA sonradan bu görevi boşuna “successful failure” yani “başarılı başarısızlık” diye tanımlamadı; çünkü Ay’a inilmedi, ama sistem çökerken mürettebat sağ salim geri getirildi. 17 Nisan’da Dünya’ya dönen Apollo 13 ekibinin kurtuluşu, uzay çağının en büyük kriz yönetimi örneklerinden biri olarak hafızaya kazındı.

1975 – Beyrut’taki katliam, Lübnan İç Savaşı’nın fitilini ateşledi.

13 Nisan 1975’te Beyrut’un doğusundaki Ayn er-Rummane mahallesinde yaşanan iki saldırı, 15 yıl sürecek Lübnan İç Savaşı’nın simge başlangıcı sayılır. O sabah, Maruni Hristiyan Ketaib/Phalange lideri Pierre Gemayel’in de bulunduğu bir kilisenin önünde silahlı kişiler ateş açtı; dört kişi öldü. Saatler sonra Phalange milisleri, çoğu Filistinli yolcuları taşıyan bir otobüsü pusuya düşürdü ve en az 27 kişiyi öldürdü. Lübnan zaten o günlerde mezhep gerilimi, Filistinli silahlı örgütlerin ülkedeki varlığı, devlet otoritesinin zayıflaması ve Hristiyan-Müslüman bloklar arasındaki siyasî çatışma yüzünden barut fıçısına dönmüştü. 13 Nisan’daki kilise saldırısı ve ardından gelen otobüs katliamı, bu birikmiş gerilimi bir anda genel savaşa çevirdi. Haftalar içinde Beyrut mahallelere bölündü, milisler sokak denetimini ele aldı ve çatışmalar ülke geneline yayıldı. AP’nin 50. yıl dosyasına göre bu savaş 1990’a kadar sürdü, yaklaşık 150 bin kişinin ölümüne, yüz binlerce insanın yerinden edilmesine ve binlerce kişinin kaybolmasına yol açtı.

1994 – RTÜK Yasası Meclis’te kabul edildi.

13 Nisan 1994’te kamuoyunda RTÜK Yasası diye bilinen 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun TBMM’de kabul edildi. Bu tarih önemlidir; çünkü mesele yalnız yeni bir kanun çıkarılması değildi. Türkiye’de 1990’ların başında özel radyo ve televizyon yayıncılığı fiilen başlamış, ama hukuk bu yeni durumu yakalayamamıştı. Yani ekranda ve radyoda yeni bir dönem açılmış, devlet ise bunun kurallarını sonradan yazmaya mecbur kalmıştı. 3984 sayılı kanun tam da bu boşluğu kapatmak için geldi; özel yayıncılığı hukuken tanımladı, yayın ilkelerini belirledi ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun temel çerçevesini kurdu.

Bu kanunun neden bu kadar kritik olduğu, öncesine bakınca daha iyi anlaşılıyor. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında Türkiye’de yayıncılık TRT tekelinin dışına taşmış, özel televizyon ve radyo girişimleri fiilen yayına başlamıştı. Ancak anayasal ve yasal çerçeve bu değişime hazır değildi. Bu yüzden bir yanda hızla büyüyen yeni medya düzeni, öte yanda ona yetişmeye çalışan bir hukuk ve devlet aygıtı vardı. 3984 sayılı kanun, işte bu fiilî durumu resmîleştiren eşik oldu.

Kanunun sonrasındaki etkisi de küçümsenemez. Türkiye’de özel yayıncılık bu dönemden sonra çok daha hızlı büyüdü; haber dili, eğlence dünyası, siyasetin televizyonla kurduğu ilişki ve kitle kültürü köklü biçimde değişti. Aynı zamanda RTÜK’ün yetkileri, yayın ilkeleri, sansür ve denetim tartışmaları da bu kanun etrafında şekillendi. Nitekim 3984 sayılı kanun yıllar içinde çeşitli değişiklikler geçirdi ve sonunda 6112 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırıldı; ancak bugün bile Türkiye’de medya denetimi, yayın özgürlüğü ve ekran üzerindeki kamu otoritesi tartışılırken dönüp bakılan ana eşiklerden biri hâlâ 13 Nisan 1994’tür.

1998 – Şemdin Sakık ve kardeşi Arif Sakık Türkiye’ye getirildi.

13 Nisan 1998’de PKK’nın üst düzey isimlerinden, kamuoyunda örgütün iki numarası diye anılan Şemdin Sakık, kardeşi Arif Sakık ile birlikte Kuzey Irak’ın Duhok bölgesinde düzenlenen bir operasyonla yakalanıp Türkiye’ye getirildi. Olayın önemi sadece iki ismin ele geçirilmesi değildi. Sakık, örgüt içinde uzun yıllar sahada etkili olmuş, özellikle 1990’larda adını sık sık duyuran bir figürdü; üstelik yakalanmadan kısa süre önce PKK ile ters düşmüş, örgütten ayrılıp peşmergeye sığınmıştı. Bu yüzden 13 Nisan 1998’deki operasyon, yalnız askerî bir başarı değil, örgüt içindeki çözülmenin ve çatlağın da sembolü gibi görüldü. Kaynaklarda operasyonun Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı tarafından yürütüldüğü, sonradan kamuoyunda “Yarasa Operasyonu” adıyla anıldığı ve Sakık kardeşlerin kısa sürede Türkiye’ye getirildiği belirtiliyor. Sonrasında Şemdin Sakık’ın yargılanması, verdiği ifadeler ve bu ifadeler etrafında kopan siyasî-medya tartışmaları da uzun süre gündemde kaldı.

1998 – Muhip Arcıman öldü.

1998 yılının Nisan günlerinde hayatını kaybeden Muhip Arcıman, Türk tiyatrosu, Yeşilçam ve seslendirme dünyasının yıllarca ekranda ve sahnede gördüğümüz ama adını çoğu zaman sonradan öğrendiğimiz emektar yüzlerinden biriydi. 1916’da doğdu; Raşit Rıza topluluğunda başladığı oyunculuğunu Ankara Devlet Konservatuvarı’nda aldığı eğitimle geliştirdi, ardından İstanbul Şehir Tiyatroları’nda uzun yıllar sahne aldı. Geniş kitleler onu özellikle olgun yaş karakterlerinde, ağırbaşlı baba, memur, yönetici ya da otorite figürlerinde hatırladı; Aile Şerefi, Sekreter, Çağrı, Acımak, Perihan Abla, Kuruluş, Küçük Ağa ve Yaprak Dökümü gibi yapımlarda görünmesi, onu birkaç kuşağın hafızasına yerleştirdi. Ama Muhip Arcıman’ın asıl önemli tarafı yalnız oyunculuğu değildi. O, aynı zamanda güçlü bir seslendirme sanatçısıydı; kaynaklarda Gurbet Kuşları, Otobüs Yolcuları, Şafak Bekçileri ve Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmlerde yaptığı dublajlarla da anılır. Yani seyirci onu bazen yüzünden, bazen sesinden tanıdı.

2015 – Günter Grass öldü.

13 Nisan 2015’te Lübeck’te hayatını kaybeden Günter Grass, savaş sonrası Alman edebiyatının en etkili ve en tartışmalı yazarlarından biriydi. 1927’de Danzig’de doğdu; II. Dünya Savaşı’nın yıkımını genç yaşta yaşadı ve bu deneyim, onun bütün edebiyatına damga vurdu. Özellikle Teneke Trampet, Kedi ve Fare ve Köpek Yılları ile Almanya’nın Nazi geçmişiyle yüzleşmesinde çok güçlü bir edebî rol oynadı; Nobel Komitesi de 1999’da ona ödül verirken bu tarihî yüzleşme gücünü özellikle vurguladı. Grass’ı sadece büyük bir romancı yapan şey bu değildi; o aynı zamanda siyasete açık biçimde müdahil olan, Almanya’da hafıza, suç, demokrasi ve vicdan tartışmalarında ağırlığı hissedilen bir kamusal entelektüeldi. Türkiye ve Almanya’daki Türkler açısından da önemliydi; çünkü göç, yabancı düşmanlığı, entegrasyon ve çokkültürlü toplum meselelerinde zaman zaman açık destek veren, göçmenlerin dışlanmasına karşı tavır alan bir isim olarak da hatırlandı.

2018 – Miloš Forman öldü.

13 Nisan 2018’de hayatını kaybeden Miloš Forman, sinema dilini Doğu Avrupa’nın sert gerçekliğiyle Hollywood’un anlatı gücü arasında kurabilmiş ender isimlerden biriydi. 1932’de Çekoslovakya’da doğdu; çocukluğu savaşın yıkımıyla geçti, ailesini Nazi kamplarında kaybetti. Bu sert başlangıç, onun sinemasındaki otorite, baskı, birey ve özgürlük temalarının da temelini oluşturdu. Prag’daki film okulunda yetişti, 1960’larda Çek Yeni Dalgası’nın öne çıkan yönetmenlerinden biri haline geldi. Ancak 1968’de Sovyet müdahalesiyle bastırılan Prag Baharı sonrasında ülkesini terk ederek Amerika’ya geçti. Asıl ilginç olan da burada başlar: Pek çok yönetmen böylesi bir kopuştan sonra dağılıp giderken, Forman tam tersine ikinci bir hayat kurdu ve Amerikan sinemasında zirveye çıktı. Guguk Kuşu, Amadeus, Hair ve The People vs. Larry Flynt gibi filmlerle hem büyük kitlelere ulaştı hem de sistemle birey arasındaki çatışmayı merkeze alan anlatısını korudu. Özellikle Guguk Kuşu ve Amadeus ile En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanması, onun yalnız başarılı değil, çağının yön veren sinemacılarından biri olduğunu gösterdi. Forman’ı önemli kılan şey sadece ödülleri değildi; baskıcı düzenlere, ikiyüzlü otoriteye ve uyum zorbalığına karşı hep insanın tarafında duran bir sinema kurdu.

2025 – Mario Vargas Llosa öldü.

13 Nisan 2025’te hayatını kaybeden Mario Vargas Llosa, yalnız Peru’nun değil, dünya edebiyatının son yarım yüzyılına damga vuran en büyük romancılardan biriydi. 1936’da Arequipa’da doğdu; çocukluğu Peru ile Bolivya arasında geçti, gençlik yıllarında askerî okul deneyimi yaşadı ve bu sert tecrübe daha sonra ilk büyük romanlarından Kent ve Köpekler’e dönüştü. Vargas Llosa, Latin Amerika’nın siyasî şiddetini, sınıf gerilimlerini, iktidar ilişkilerini ve bireyin bu yapıların içindeki sıkışmışlığını romanın büyük meselesi haline getiren yazarlardandı. 1960’lar ve 70’lerde Latin Amerika Boomu denilen edebiyat patlamasının önde gelen isimlerinden biri oldu; Kent ve Köpekler, Yeşil Ev, Katedralde Sohbet, Teke Şenliği ve Julia Teyze ile Senarist gibi eserlerle hem büyük anlatı kurdu hem de biçimsel cesaret gösterdi. Nobel Komitesi de ona 2010’da ödül verirken, iktidar yapılarının haritasını çıkaran ve bireyin direnişini güçlü biçimde anlatan bir yazar olduğunu özellikle vurgulamıştı. İlginç olan şu ki, Vargas Llosa yalnızca bir romancı değildi; gazetecilik yaptı, denemeler yazdı, siyasete doğrudan girdi ve 1990’da Peru devlet başkanlığına aday olup Alberto Fujimori’ye kaybetti. Yani masasında oturan bir yazar değil, fikirlerini kamusal alanda da sonuna kadar taşıyan bir figürdü. 2025’te Lima’da, ailesinin yanında öldüğünde ardında sadece romanlar bırakmadı; Latin Amerika’nın ruhunu, iktidarın dilini ve özgürlük arzusunun bedelini dünya edebiyatının merkezine taşıyan büyük bir külliyat bıraktı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.