12 Nisan Tarihte Bugün

33 Dakika Okuma
12 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 12 Nisan

1817 – Charles Messier öldü.

12 Nisan 1817’de Paris’te ölen Charles Messier, 18. yüzyılın en tanınmış Fransız gökbilimcilerinden biriydi. 1730’da Lorraine bölgesindeki Badonviller’de doğdu. Genç yaşta gök olaylarına ilgi duymasında, özellikle 1744’te görülen büyük kuyruklu yıldız ve 1748 güneş tutulması etkili oldu; daha sonra Paris’e giderek denizcilik için harita ve astronomik gözlemler yapan Joseph-Nicolas Delisle’in yanında çalışmaya başladı. Burada yalnız gözlem yapmayı değil, gök haritaları hazırlamayı, kayıt tutmayı ve sistemli çalışmayı da öğrendi. Messier’in asıl hedefi kuyruklu yıldız bulmaktı ve bu alanda gerçekten başarılı oldu; hayatı boyunca çok sayıda kuyruklu yıldız gözlemledi, bunların bir kısmını bizzat keşfetti ya da ortak keşiflere imza attı. Ancak onu kalıcı biçimde ünlü yapan şey, kuyruklu yıldızlarla karıştırılabilecek bulanık gök cisimlerini ayıklamak için hazırladığı listedir. Zamanla genişleyen bu çalışma, bugün Messier Kataloğu diye bilinen ve Andromeda Galaksisi’nden Yengeç Bulutsusu’na kadar birçok önemli gökcismini içeren temel bir gözlem rehberine dönüştü. Messier böylece yalnız kendi çağının değil, sonraki yüzyılların da gözlem alışkanlıklarını etkiledi; çünkü amatör ve profesyonel gökbilimciler için gökyüzünü aranacak, tanınacak ve sınıflandırılacak bir alan haline getiren isimlerden biri oldu. Yani Messier sadece teleskop başında çalışan bir astronom değildi; gökyüzünü daha düzenli, daha okunur ve daha paylaşılabilir kılan bir bilim insanıydı.

1861 – Amerikan İç Savaşı Fort Sumter’da fiilen başladı.

12 Nisan 1861 sabahı saat 04.30 sularında, Güney Carolina’daki Charleston Limanı’nda bulunan Fort Sumter’a Konfederasyon kuvvetleri ateş açtı ve Amerikan İç Savaşı’nın ilk büyük askerî çatışması başladı. Sürecin fitilini çakan şey, Başkan Abraham Lincoln’ün kalede mahsur kalan federal birliği erzakla destekleme kararıydı; bunun üzerine Konfederasyon, kaleyi teslim etmesi için Birlik komutanı Binbaşı Robert Anderson’a ültimatom verdi. Anderson teslim olmayı reddedince, General P.G.T. Beauregard’ın emriyle Fort Johnson’daki havan bataryasından atılan tek bir mermi, diğer Güney bataryalarına işaret oldu ve bombardıman başladı. Kale askerî açıdan Kuzey için çok güçlü bir mevzi değildi; hatta büyük toplarının önemli kısmı denize dönüktü ve karadaki bataryalara etkili cevap vermekte zorlanıyordu. Buna rağmen Fort Sumter, Birlik’in dağılmadığının sembolüydü. Yaklaşık 34 saat süren bombardımanın ardından Anderson 13 Nisan’da teslim oldu, federal birlik 14 Nisan’da kaleyi boşalttı. İlk çatışmada doğrudan savaş kaynaklı can kaybı yaşanmasa da olayın siyasî etkisi çok büyük oldu. Lincoln kısa süre sonra 75 bin gönüllü asker çağrısı yaptı; bunun üzerine Virginia, Arkansas, Tennessee ve Kuzey Carolina da Birlik’ten ayrılarak Konfederasyon’a katıldı. Böylece Fort Sumter’daki ilk top sesleri, kölelik, ayrılık ve federal otorite tartışmalarını dört yıl sürecek yıkıcı bir iç savaşa dönüştüren büyük kırılmayı başlatmış oldu. Savaş sonunda, yeni araştırmalara göre 750 binden fazla insan öldü. Bu yüzden 12 Nisan 1861, Amerika’nın siyasi yapısını, hukuk düzenini ve ahlaki yönünü kökten değiştiren sürecin başlangıç tarihi olarak kabul edilir.

1862 – Sultan Abdülaziz İzmit’e geldi.

12 Nisan 1862’de Sultan Abdülaziz deniz yoluyla İzmit’e ulaştı ve burada iki gün kaldı. Bu, padişahın İzmit’e yaptığı ikinci ziyaretti ve geliş amacı da basit bir gezi değildi; özellikle tersanede inceleme yapmak ve kentin üretim altyapısını yerinde görmekti. Abdülaziz, İzmit’te Tersane’yi, bir fırkateyni ve Çuha Fabrikası’nı ziyaret etti. Bu ayrıntılar önemli; çünkü Abdülaziz dönemi, Osmanlı’nın askerî gücünü ve sanayi kapasitesini yenilemeye çalıştığı yıllara denk gelir. Donanma, tersaneler, fabrikalar ve ulaşım altyapısı bu dönemde yalnız ekonomik değil, siyasal ve askerî bakımdan da stratejik alanlardı. İzmit de tam burada öne çıkıyordu: Hem İstanbul’a yakınlığı hem körfez ve liman bağlantısı hem de üretim tesisleriyle imparatorluğun modernleşme hamlesi içinde dikkat çeken merkezlerden biriydi. Bu yüzden Abdülaziz’in 12 Nisan 1862’deki gelişi, sembolik bir taşra gezisi olmaktan çok, devletin gözünü limana, tersaneye ve üretime çevirdiğini gösteren bir teftiş ve yön tayini olarak okunabilir. Bir başka deyişle, 12 Nisan Kocaeli açısından yalnız takvimde kalmış yerel bir tarih değildir; Osmanlı modernleşmesinin İzmit’i askerî, sanayi ve lojistik bakımdan ciddiye aldığını gösteren anlamlı bir duraktır.

1893 – Muallim Naci öldü.

12 Nisan 1893’te İstanbul’da ölen Muallim Naci, Tanzimat sonrası Türk edebiyatının en tartışmalı ama en etkili isimlerinden biriydi. Asıl adı Ömer’di; 1849’da İstanbul’da doğdu, küçük yaşta babasını kaybedince Varna’daki akrabalarının yanında yetişti. Burada medrese eğitimi gördü, Arapça ve Farsça öğrendi, ardından rüştiyede öğretmenlik yaptı; “Muallim” unvanı da buradan geldi. Daha sonra Said Paşa’nın özel kâtipliğini üstlenerek Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli yerlerini gördü; bu da onu yalnız şiir yazan biri olmaktan çıkarıp dil, kültür ve toplum meselelerine yakından bakan bir aydın haline getirdi. İstanbul’a döndüğünde gazetecilik, eleştiri, tercüme ve sözlük çalışmalarıyla edebiyat dünyasının merkezine yerleşti. Asıl önemi, klasik şiir geleneğiyle bağını korurken yeni edebiyat arayışlarına da tamamen kapıyı kapatmayan, dil ve zevk meselesini ciddiye alan bir çizgi kurmasında yatıyordu. Recaizade Mahmud Ekrem’le giriştiği tartışmalar da bu yüzden, Osmanlı edebiyatının hangi yönde gelişeceği sorusunun kavgası haline geldi. Muallim Naci şiirin yanı sıra lugat, tenkit, biyografi ve eğitim alanlarında da eser verdi; yani yalnız şair değil, dönemin kültür hayatını şekillendiren üretken bir kalemdi.

1909 – Çaycı İzzet Paşa öldü

12 Nisan 1909’da İstanbul’da ölen Çaycı İzzet Paşa, Osmanlı bürokrasisinde çeşitli görevlerde bulunmuş bir devlet adamıydı; ancak onu ilginç ve ayırt edici kılan şey, yalnız siyaset ve idare alanındaki görevleri değil, çay üzerine yaptığı erken dönem çalışmalardı. 1819’da Edirne’de doğan İzzet Paşa, Arapça, Farsça ve Fransızca bilen, valilik ve üst düzey idarî görevlerde bulunmuş bir isimdi. “Çaycı” lakabını da 1878’de yayımlanan Çay Risalesi adlı çalışmasıyla aldı. Bu eser, Osmanlı’da çay üzerine yazılmış ilk özgün metinlerden biri kabul ediliyor. Yani Çaycı İzzet Paşa, gündelik hayatta bugün çok sıradan görülen bir içeceğin Osmanlı dünyasında tanınması ve ciddiye alınması sürecine erken katkı veren meraklı bir araştırmacı olarak da dikkat çekiyor. Ölümü de tarihî bakımdan ilginç bir ana denk geldi: Cenazesi, 31 Mart Vakası’nın hemen öncesine rastladığı için Beyazıt Camii’ne götürülemedi; namazı Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nde kılındı ve Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi.

1928 – Nisa Serezli doğdu.

12 Nisan 1928’de İstanbul’da doğan Nisa Serezli, Türk tiyatrosu, sineması ve seslendirme dünyasında iz bırakmış en önemli kadın oyunculardan biriydi. Doğum adı Nurinisa Ersan’dı; Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Lozan Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi aldı, ardından Türkiye’ye dönerek İstanbul Üniversitesi’nde Fransız Filolojisi ve Gazetecilik Enstitüsü’nde öğrenim gördü. Üniversite yıllarında tiyatroya yöneldi; bir süre Yeni Sabah gazetesinde muhabirlik yaptı, Hayat ve Akbaba gibi yayınlarda yazılar yazdı. Oyunculuğa amatör olarak Gençlik Tiyatrosu’nda başladı, profesyonel sahneye ise “Fare Kapanı” ile adım attı; daha sonra Dormen Tiyatrosu, Oda Tiyatrosu ve kendi kurduğu topluluklarda çalıştı. Özellikle Ayfer Feray’la kurduğu tiyatro çizgisi ve ardından Tolga Aşkıner’le oluşturduğu topluluk, onu yalnız iyi bir oyuncu değil, aynı zamanda sahne kuran ve oyuncu yetiştiren bir figüre dönüştürdü. Nisa Serezli’yi önemli kılan şey, sadece çok sevilmesi değildi; sahnedeki doğallığı, konuşma ritmi, komedideki inceliği ve seyirciyle kurduğu sıcak bağ sayesinde Türk tiyatrosunda modern, şehirli ve canlı bir oyunculuk dilinin yerleşmesine katkı vermesiydi.

1933 – Montserrat Caballé doğdu.

12 Nisan 1933’te Barselona’da doğan Montserrat Caballé, 20. yüzyıl operasının en büyük soprano seslerinden biri kabul edilir. Müzikle erken yaşta tanıştı; Barcelona’daki Conservatori Superior de Música del Liceu’da eğitim gördü ve burada özellikle ses tekniğiyle dikkat çekti. Mezuniyetinin ardından ilk yıllarında İspanya dışında, özellikle Basel Operası’nda sahne aldı; kariyerinin asıl büyük sıçraması ise 1965’te New York Carnegie Hall’da, son anda Marilyn Horne’un yerine Donizetti’nin Lucrezia Borgia operasında sahneye çıkmasıyla geldi. Bu performans, onu bir gecede uluslararası opera dünyasının en çok konuşulan isimlerinden biri yaptı. Caballé’yi efsaneleştiren şey yalnız geniş ve güçlü sesi değildi; son derece kontrollü nefesi, ince nüansları, yumuşaktan yükseğe ustalıkla çıkan söyleyişi ve özellikle bel canto repertuvarındaki hâkimiyetiydi. Verdi, Donizetti, Bellini, Rossini ve Strauss gibi bestecilerin eserlerinde büyük başarı kazandı. Geniş kitleler onu daha çok Freddie Mercury ile seslendirdiği “Barcelona” şarkısıyla tanıdı; bu parça, 1992 Barselona Olimpiyatları’yla da özdeşleşti. Böylece Caballé, yalnız opera seyircisinin değil, popüler müzik dünyasının da tanıdığı ender klasik müzik sanatçılarından biri haline geldi. Bu yüzden 12 Nisan, sadece büyük bir sopranonun doğum günü değil; disiplinli eğitimle dünya sahnesine çıkmış, sesiyle hem opera tarihine hem popüler kültüre damga vurmuş bir sanatçının hikâyesini hatırlatan bir tarihtir.

1939 – Nazi Almanyası Propaganda Bakanı Joseph Goebbels İstanbul’a geldi.

Nisan 1939’da Avrupa artık savaşın eşiğindeydi. Almanya Çekoslovakya üzerinde baskısını artırmış, İtalya ise 7 Nisan’da Arnavutluk’u işgal ederek Akdeniz’deki dengeleri sarsmıştı. Tam da bu atmosferde, Nazi Almanyası’nın propaganda bakanı Joseph Goebbels İstanbul’a uğradı. Ziyaret resmî bir devlet gezisi havasında değildi. Dönemin haberlerine göre Goebbels İstanbul’a Mısır’dan geldi, basına açıklama yapmadı ve Ankara’ya gitmeden kısa süre içinde ayrıldı. Bu ayrıntı önemliydi; çünkü Türkiye, bir yandan Almanya ile bağlarını tümüyle koparmak istemiyor, öte yandan İngiltere ve Fransa’yla da güvenlik hattını güçlendirmeye çalışıyordu. Nitekim İtalya’nın Arnavutluk’u işgalinden sonra Londra ve Paris, Türkiye’yi kendi yanında tutmak için diplomatik temaslarını hızlandıracak, bu süreç birkaç ay içinde Türk-İngiliz-Fransız yakınlaşmasına ve sonbaharda ittifak anlaşmasına uzanacaktı. Goebbels’in İstanbul durağı da bu büyük satranç tahtasında, Türkiye’nin stratejik ağırlığını gösteren küçük ama dikkat çekici bir işaret olarak okunabilir.

Ziyaretin amacı açık biçimde ilan edilmiş bir müzakere değildi; daha çok gayriresmî temas, nabız yoklama ve gözlem karakteri taşıyordu. Bunun en açık işareti, Ankara’ya geçmemesi ve devlet düzeyinde yüksek profilli bir program yapılmamasıydı. JTA haberine göre kendisini Alman konsolosluğu ve belediye tarafından gönderilen bir görevli karşıladı; yani protokol bilinçli biçimde düşük tutuldu. Bu, Türkiye’nin o günlerde Nazi Almanyası’yla köprüleri atmadan ama mesafeyi de koruyarak hareket ettiğini düşündürüyor. Bir başka deyişle bu ziyaret, savaş öncesi gergin Akdeniz ortamında Almanya’nın Türkiye üzerindeki etkisini ve havayı yoklama girişimi gibi duruyor. Bu yorum, dönemin uluslararası bağlamıyla da uyumlu.

Goebbels’in kendi notlarına dayanan anlatılarda İstanbul’dan etkilendiği, Ayasofya’yı, Boğaz’ı, Alman askeri mezarlığını ve Dolmabahçe çevresini gezdiği; şehrin modernliği ve güzelliği üzerine gözlemler yaptığı aktarılır. Aynı notlarda Türkiye basınına dair rahatsızlık da sezilir. Bu ayrıntılar, ziyaretin yalnız turistik olmadığını gösterir. Goebbels gibi bir isim için böyle bir gezi, aynı zamanda propaganda aklının sahayı okuması demekti. Yine de ziyaretin sonunda Türkiye ile Almanya arasında dramatik bir yakınlaşma yaşanmadı. Asıl çizgi, 1939 boyunca Türkiye’nin denge siyaseti ve ardından İngiltere ile Fransa’ya yaklaşması yönünde gelişti.

1941 – Alman kuvvetleri Belgrad’a girdi.

12 Nisan 1941, Yugoslavya için çöküşün hızlandığı günlerden biriydi. 27 Mart’taki darbenin ardından Mihver devletleriyle arasına mesafe koyan Yugoslav yönetimine karşı Almanya 6 Nisan’da saldırıya geçmiş, Belgrad aynı gün ağır hava bombardımanına uğramıştı. Ardından Alman kara birlikleri, blitzkrieg tarzı çok hızlı bir ilerleyişle ülkenin direncini kısa sürede kırdı; bu harekât batıdan ve kuzeyden gelen Alman kuvvetlerinin eşzamanlı baskısıyla yürütüldü. Bu süreçte Belgrad’a girilmesi, Yugoslav devlet yapısının fiilen çözülmesi anlamına geliyordu. Nitekim birkaç gün içinde kral ve hükümet ülkeyi terk etti, 17 Nisan’da Yugoslavya teslim oldu ve ülke Mihver devletleri arasında parçalandı. Yani 12 Nisan 1941, Balkanlar’daki savaş dengelerini değiştiren, işgal, bölünme ve ardından gelişecek direniş hareketlerinin önünü açan büyük kırılmanın kritik aşamalarından biridir.

1945 – Franklin Delano Roosevelt öldü.

12 Nisan 1945’te hayatını kaybeden Franklin Delano Roosevelt, Amerika’nın 32. başkanı ve 20. yüzyılın yönünü belirleyen en güçlü siyasal figürlerden biriydi. 1882’de New York eyaletinin Hyde Park kasabasında doğdu; iyi eğitim gördü, hukuk okudu, genç yaşta siyasete atıldı ve kamu görevlerinde hızla yükseldi. Onu sıradan bir başkandan ayıran şey, Amerika’nın iki büyük kriziyle aynı anda özdeşleşmesiydi: Büyük Buhran ve II. Dünya Savaşı. Roosevelt, 1933’te göreve geldiğinde ülke ekonomik çöküş içindeydi; New Deal programlarıyla devletin ekonomiye daha doğrudan müdahil olduğu yeni bir dönem başlattı. İşsizlikten bankacılık sistemine, tarımdan altyapıya kadar uzanan bu hamleler, Amerikan devletinin rolünü kökten değiştirdi. Ardından savaş yıllarında ABD’yi Müttefiklerin ana gücü haline getirdi. Üstelik bunu dört kez seçilen ve iki dönem sınırından önce bu kadar uzun süre görev yapan tek Amerikan başkanı olarak yaptı. Ölümü de sıradan bir zamanda gelmedi: Yalta Konferansı’nın hemen ardından, Nazi Almanyası çökmek üzereyken, 12 Nisan 1945’te Georgia’daki Warm Springs’te beyin kanaması geçirerek öldü; aynı gün yardımcısı Harry Truman görevi devraldı. Roosevelt’in ölümü, savaş sonrası dünya düzeni kurulurken yaşanan ani bir güç değişimine yol açtı.

1955 – Jonas Salk’ın çocuk felci aşısının etkili olduğu açıklandı.

12 Nisan 1955, modern tıp tarihinin en kritik günlerinden biridir. O tarihe kadar çocuk felci, özellikle çocuklu aileler için en büyük korkulardan biriydi; çünkü hastalık bazı çocuklarda hafif atlatılsa da bazılarında kalıcı felçlere, solunum yetmezliğine ve ölüme yol açıyordu. ABD’de ve dünyanın başka yerlerinde yaz aylarında görülen salgınlar yüzünden yüzme havuzları kapanıyor, aileler çocuklarını kalabalıktan uzak tutmaya çalışıyor, hastanelerde “demir akciğer” denilen solunum cihazları felçli çocuklarla doluyordu. Jonas Salk ve ekibi, bu tabloya karşı öldürülmüş virüs kullanan bir aşı geliştirdi; amaç, hastalık yapmadan bağışıklık sağlamaktı. 1954’te yürütülen ve tarihin en büyük halk sağlığı deneylerinden biri sayılan saha çalışmasına 1,8 milyondan fazla çocuk katıldı. Sonuçlar 12 Nisan 1955’te açıklandığında aşının güvenli, etkili ve güçlü koruma sağladığı ilan edildi; bu duyuru ABD’de adeta ulusal bir sevinç dalgası yarattı. Ardından kitlesel aşılama programları başladı ve çocuk felci vakaları birkaç yıl içinde sert biçimde düşmeye başladı. Dünya Sağlık Örgütü’nün tarihçesine göre daha sonra Albert Sabin’in ağızdan verilen aşısı da devreye girdi ve polio ile mücadele küresel bir başarı hikâyesine dönüştü. Bu yüzden 12 Nisan 1955, yalnız bir bilimsel başarının tarihi değil; korkuyla yaşayan milyonlarca ailenin ilk kez gerçek bir korunma umudu gördüğü, halk sağlığının yönünü değiştiren büyük bir eşiktir.

1961 – Uzaya çıkan ilk insan Yuri Gagarin oldu.

12 Nisan 1961’de Sovyet kozmonot Yuri Gagarin, Vostok 1 uçuşuyla insanlık tarihinde ilk kez uzaya çıkan insan oldu. 1934’te bir köylü ailesinin çocuğu olarak doğan Gagarin, çocukluk yıllarında II. Dünya Savaşı’nın yıkımını yaşadı; daha sonra teknik eğitim aldı, havacılığa yöneldi ve Sovyet Hava Kuvvetleri’nde pilot oldu. Onu dünya tarihine taşıyan yol da burada açıldı: Soğuk Savaş’ın en sert döneminde, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışı giderek prestij savaşına dönüşürken, fiziksel dayanıklılığı, pilotaj disiplini ve psikolojik dengesi sayesinde kozmonot programına seçildi. 12 Nisan sabahı Baykonur’dan fırlatılan Vostok 1, Gagarin’i Dünya yörüngesine taşıdı; uçuş toplam 108 dakika sürdü ve kapsül Dünya çevresinde bir tur attı. Gagarin uçuş sırasında tarihe geçen “Poyekhali!” yani “Haydi gidiyoruz!” sözünü söyledi. Bu görev, yalnızca teknik bir başarı değildi; insanlığın ilk kez atmosferin ötesine bir insan gönderip onu sağ salim geri getirmesi anlamına geliyordu. Uçuşun ardından Gagarin bir anda dünya çapında sembole dönüştü; Sovyetler için ideolojik zaferin yüzü oldu, ABD içinse uzay yarışında daha büyük hedefler koyma baskısını artırdı. Nitekim bu psikolojik sarsıntının ardından Ay’a insan gönderme hedefi daha somut ve acil bir programa dönüştü.

1963 – Martin Luther King Jr. Tutuklandı.

12 Nisan 1963’te Martin Luther King Jr., Alabama’nın Birmingham kentinde ayrımcılığa karşı yürütülen kitlesel eylemlere öncülük ettiği için tutuklandı. Bu olay, zamanla Amerikan sivil haklar mücadelesinin en kritik dönemeçlerinden birine dönüştü. Birmingham o yıllarda ırk ayrımcılığının en sert uygulandığı şehirlerden biriydi ve King’in de içinde olduğu hareket, şehir merkezindeki ayrımcı düzeni ekonomik boykotlar, yürüyüşler ve sivil itaatsizlik eylemleriyle sarsmaya çalışıyordu. Tutuklanması, yerel yönetimin baskı gücünü gösterdi; ama asıl tarihî etkisi, King’in hapiste yazdığı ve daha sonra “Birmingham Hapishanesinden Mektup” adıyla anılacak metinden geldi. Bu mektupta King, “biraz daha bekleyin” diyen ılımlı çevrelere karşı, geciken adaletin de adaletsizlik olduğunu savundu. Böylece 12 Nisan 1963, sivil itaatsizliğin ahlaki ve siyasal savunusunun dünya tarihine geçtiği günlerden biri oldu.

1963 – Sovyet denizaltısı K-33 ile M/S Finnclipper çarpıştı.

12 Nisan 1963’te, Danimarka boğazları içindeki Kattegat bölgesinde, Sovyet denizaltısı K-33 ile Finlandiya bandıralı yük gemisi M/S Finnclipper sisli havada çarpıştı. Finnclipper, ABD’ye yaklaşık 6 bin ton kâğıt taşıyordu; mürettebat yoğun sis içinde sancak tarafa kırmasına rağmen çarpışmayı önleyemedi. Olayın dikkat çekici yanı, bunun sıradan bir deniz kazası gibi görünmesine rağmen Soğuk Savaş’ın gergin atmosferinde yaşanmış olmasıydı. Finnclipper’in mürettebatı çarpıştıkları denizaltının borda numarasını okuyabildiklerini söylerken, Sovyet tarafı uzun süre olayın ayrıntılarını açık biçimde sahiplenmedi. Buna rağmen her iki gemi de ağır hasar alsa da limana ulaşmayı başardı; K-33 onarım için Sovyet üssüne dönerken, Finnclipper de sızıntıya rağmen Atlantik’i geçebildi.

1969 – Sonradan Atatürk Kültür Merkezi olacak İstanbul Kültür Sarayı açıldı.

12 Nisan 1969’da bugün Atatürk Kültür Merkezi olarak bildiğimiz yapı, ilk kez İstanbul Kültür Sarayı adıyla kapılarını açtı. Bu açılış, Cumhuriyet’in İstanbul’da modern, büyük ölçekli ve devlet destekli bir kültür merkezi kurma idealinin somutlaşmasıydı. Yapının hikâyesi aslında çok daha eskiden başlamıştı: Taksim’e bir opera binası yapma fikri 1940’lı yıllarda gündeme geldi, ilk proje mimarlar Feridun Kip ve Rüknettin Güney tarafından çizildi, temeli de 29 Mayıs 1946’da atıldı. Ancak ödenek sıkıntıları ve teknik sorunlar yüzünden inşaat uzun süre tamamlanamadı; proje 1953’te Bayındırlık Bakanlığı’na devredildi, ardından 1956’dan itibaren Hayati Tabanlıoğlu’nun son şeklini verdiği anlayışla yeniden ele alındı ve yıllar süren gecikmelerden sonra 1969’da açılabildi. Açılış gecesinde Ferit Tüzün’ün Çeşmebaşı balesi ile Verdi’nin Aida operası sahnelendi; bu tercih bile yapının nasıl bir kültür iddiasıyla kurulduğunu gösteriyordu. AKM’nin resmî tarihçesi ve mimarlık kaynakları, binanın 1950’lerin yalın ve işlevsel modernist mimarisinin önemli örneklerinden biri sayıldığını belirtiyor. Üstelik mesele yalnız mimarlık da değildi; Taksim’de yükselen bu yapı, İstanbul’un kültür hayatını yeniden merkezileştiren, opera, bale, tiyatro ve konseri aynı çatı altında toplayan büyük bir kamusal mekân olarak tasarlandı. Sonrasında 27 Kasım 1970’te Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oyunu sırasında çıkan büyük yangınla ağır hasar gördü, yıllarca kapalı kaldı ve 1978’de bu kez Atatürk Kültür Merkezi adıyla yeniden açıldı.

1967 – İsmail Hami Danişmend öldü:

12 Nisan 1967’de İstanbul’da hayatını kaybeden İsmail Hami Danişmend, Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki Türk tarih yazımının en üretken ve en tartışmalı isimlerinden biriydi. 1889’da Merzifon’da doğdu; özel eğitim gördü, Şam İdâdîsi’ni bitirdi, ardından Mekteb-i Mülkiyye’de okudu ve 1912’de mezun oldu. Kısa süre Hariciye Nezâreti’nde çalıştıktan sonra memuriyetten ayrıldı; I. Dünya Savaşı yıllarında Bağdat’ta çeşitli görevler üstlendi, savaş sonrasında ise gazetecilik, siyaset ve fikir hayatına yöneldi. Millî Mücadele döneminde yazılarıyla dikkat çekti, daha sonra TBMM’de milletvekilliği yaptı. Onu asıl kalıcı kılan ise tarihçiliğiydi. Osmanlı ve Türk tarihi üzerine yoğunlaştı; başta İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi olmak üzere, geniş kaynak taramasına dayanan çok sayıda eser verdi. Farsça ve Fransızcayı çok iyi bildiği, ayrıca Almanca, Latince ve Sümerceyi de okuyabildiği belirtilir. Bu dil bilgisi, onu yalnız derleyici değil, farklı kaynaklara doğrudan girebilen bir araştırmacıya dönüştürdü. Danişmend’in önemi burada yatar: O, tarihi sadece olay sıralaması olarak yazmadı; kronoloji, yorum ve fikir dünyasını birleştiren, geniş kitlelerin de başvurabildiği bir tarih dili kurmaya çalıştı.

1975 – Josephine Baker öldü.

12 Nisan 1975’te Paris’te hayatını kaybeden Josephine Baker, 20. yüzyılın en sıra dışı kamusal figürlerinden biriydi. 1906’da ABD’nin Missouri eyaletinde, yoksulluk ve ırkçılığın sert biçimde hissedildiği bir ortamda doğdu; çocuk yaşta çalıştı, çok genç yaşta sahneye çıktı ve Amerika’da karşılaştığı ayrımcılıktan kaçarak 1920’lerde Fransa’ya gitti. Asıl yükselişi de burada başladı. Paris’te müzikhol ve revü sahnelerinde kısa sürede büyük üne kavuştu, özellikle cesur sahne dili, dansı ve karizmasıyla dönemin en çok konuşulan isimlerinden biri oldu. Ama Baker’ı ilginç ve tarihî kılan şey yalnız şöhreti değildi. II. Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi için çalıştı; edindiği yüksek sosyete ve diplomasi çevresi bağlantılarını istihbarat toplamak için kullandı, notları görünmez mürekkeple taşıdığı bile anlatıldı. Savaş sonrasında da ırkçılığa karşı açık tavır aldı; ABD’de ayrımcılığa karşı konuştu, 1963’te Washington Yürüyüşü’nde söz aldı ve sivil haklar mücadelesinin sembolik isimlerinden biri haline geldi. Özel hayatında da alışılmış kalıpları zorladı; farklı etnik kökenlerden çocukları evlat edinerek “gökkuşağı kabilesi” adını verdiği bir aile kurdu ve birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair kendi idealist gösterisini hayatın içine taşımaya çalıştı. Ölümünden hemen önce Paris’te kariyerinin 50. yılı için hazırlanan gösteriyle yeniden sahneye dönmüş, büyük ilgi görmüştü; birkaç gün sonra geçirdiği beyin kanamasının ardından öldü. Cenazesi Fransa’da askerî törenle kaldırıldı; bu bile onun sadece bir eğlence yıldızı değil, Fransız kamusal hafızasının da parçası sayıldığını gösteriyordu. Daha da çarpıcısı, 2021’de naaşı sembolik olarak Panthéon’a alınarak bu onura erişen ilk siyah kadın oldu.

1981 – İlk uzay mekiği Columbia fırlatıldı.

12 Nisan 1981’de NASA, Columbia ile tarihin ilk uzay mekiği görevini başlattı ve insanlı uzay uçuşlarında yepyeni bir dönemin kapısını açtı. Bu tarih önemliydi; çünkü uzay çağının ilk yıllarında kullanılan Mercury, Gemini ve Apollo kapsülleri büyük ölçüde tek kullanımlık araçlardı. NASA ise Ay görevlerinden sonra daha esnek, daha sık kullanılabilecek ve yük taşıma kapasitesi daha yüksek bir sistem kurmak istiyordu. Uzay mekiği fikri böyle doğdu; roket gibi fırlayan, yörüngede uzay aracı gibi çalışan, ardından uçağa benzer biçimde piste inen ve tekrar kullanılabilir bir sistem. Columbia’nın STS-1 görevi, bu fikrin kâğıt üstünden gerçeğe dönüştüğü andı. Üstelik uçuş, Yuri Gagarin’in uzaya çıkışının tam 20. yılına denk geldi; NASA’ya göre bu tarih bilinçli bir kutlama olarak seçilmemişti, ilk deneme iki gün önce teknik bir sorun yüzünden ertelenmişti. Columbia’yı, daha önce Ay’da yürümüş tecrübeli astronot John Young ile ilk uzay uçuşunu yapan Robert Crippen taşıdı. NASA’nın kendi tarihçesine göre bu görev, bir insanlı uzay aracının daha önce insansız motorlu test uçuşu yapılmadan ilk kez doğrudan mürettebatla fırlatıldığı nadir örneklerden biriydi; bu da riski ve sembolik ağırlığı büyütüyordu. 12 Nisan’da başarıyla yörüngeye çıkan Columbia, uzayda yaptığı turun ardından 14 Nisan’da güvenli biçimde yere indi ve böylece tekrar kullanılabilir uzay aracı çağını fiilen başlattı.

1989 – Sugar Ray Robinson öldü.

12 Nisan 1989’da hayatını kaybeden Sugar Ray Robinson, yalnız Amerikan boksunun değil, bütün spor tarihinin en büyük isimlerinden biri kabul edilir. Asıl adı Walker Smith Jr. olan Robinson, özellikle sürati, ring zekâsı, ayak oyunu ve yumruk çeşitliliğiyle kendisinden sonra gelen kuşaklar için bir ölçü haline geldi. Yarı orta sıklet ve orta sıklette kazandığı unvanlar, etkileyici galibiyet serileri ve ringde kurduğu üstünlük, onu birçok otoritenin gözünde tüm zamanların en büyük boksörü seviyesine taşıdı. Nitekim Britannica, kariyeri boyunca 174 maç kazandığını, bunların 110’unu nakavtla aldığını ve 1946–1951 arasında dünya yarı orta sıklet, ardından farklı dönemlerde dünya orta sıklet şampiyonu olduğunu aktarıyor. Robinson’un ölümü bu yüzden boks tarihinde teknik mükemmellik, estetik ve yıkıcılığı aynı bedende birleştiren bir efsanenin vedası anlamına geliyordu.

1991 – Körfez Savaşı resmen sona erdi.

12 Nisan 1991’de ateşkes hükümlerinin yürürlüğe girmesiyle Körfez Savaşı resmen sona erdi. Savaşın kökeni, Irak’ın 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesine dayanıyordu; bunun ardından Birleşmiş Milletler kararları, ekonomik yaptırımlar ve ABD öncülüğündeki uluslararası askerî müdahale süreci geldi. Ocak 1991’de başlayan hava harekâtı ve şubat sonundaki kısa ama etkili kara operasyonu, Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Ancak asıl hukuki kapanış, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateşkes şartlarını belirleyen kararları ve Irak’ın bu koşulları kabul etmesiyle gerçekleşti. Bu yüzden 12 Nisan, savaş sonrası Ortadoğu düzeninin, denetim mekanizmalarının, yaptırımların ve Irak üzerindeki uluslararası baskının yeni döneme geçtiği tarih olarak da önem taşır. Körfez Savaşı kısa sürdü ama etkisi yıllarca devam etti; bölgedeki askerî dengeleri, ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlığını ve Irak’ın iç siyasal kırılmalarını derinden etkiledi.

1991 – Genelev patroniçesi Matild Manukyan vergi rekortmeni oldu.

1991’de Matild Manukyan’ın İstanbul vergi rekortmeni olması, o dönemde Türkiye’de kayıtlı ekonomi, ahlak tartışmaları ve vergi sistemi üzerine geniş yankı uyandıran sembolik bir olaya dönüştü. Ermeni asıllı iş kadını Manukyan, genelev işletmeciliğinden elde ettiği gelirleri büyük ölçüde gayrimenkule yöneltmiş, zamanla çok geniş bir mülk portföyü kurmuştu. Onun vergi rekortmeni ilan edilmesi, bir yandan devletin en çok vergi veren kişiyi ödüllendirmesi mantığının doğal sonucu gibi görüldü, öte yandan toplumda büyük bir çelişki duygusu yarattı; çünkü adı genelev patroniçeliğiyle özdeşleşen bir figürün resmî olarak vergi şampiyonu olması, Türkiye’de uzun süre ahlak ile ekonomi arasındaki gerilim üzerinden tartışıldı. Manukyan daha sonra da birkaç kez vergi rekortmeni oldu ve serveti yüzlerce daire, dükkân, taksi plakası ve çok sayıda işletmeye uzanan büyük bir ekonomik güce dönüştü.

1993 – Türkiye internete bağlandı.

12 Nisan 1993’de, ülkenin bilgiyle, iletişimle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi kökten değiştiren yeni bir dönem başladı. TÜBİTAK ve ODTÜ iş birliğiyle yürütülen TR-NET projesi kapsamında, 64 Kbps kapasiteli kiralık bir hat üzerinden ODTÜ ile ABD’deki Ulusal Bilim Vakfı Ağı (NSFNet) arasında ilk internet bağlantısı kuruldu. Bu bağlantı, bugünden bakınca komik derecede yavaş görünebilir; ama o gün için mesele hız değil, Türkiye’nin ilk kez küresel internet omurgasına gerçek anlamda bağlanmasıydı. Aslında bu tarih bir anda ortaya çıkmadı. Türkiye’de ağ temelli çalışmalar 1980’lerde başlamış, 1986’da TÜVAKA kurulmuş, 1987’de ODTÜ üzerinden BITNET-EARN’e erişim sağlanmış, 1991’de internetin akademik alanın dışına da taşınabilmesi için TR-NET projesi devreye alınmıştı. Hatta Eylül 1992’de Hollanda ile ilk uluslararası test bağlantısı kurulmuştu. Yani 12 Nisan 1993, yıllar süren teknik, kurumsal ve akademik çabanın bir sonucuydu. Ayrıca bu sürecin devlet katında da ciddiye alındığı görülüyor; 3 Şubat 1993 tarihli Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplantısında internet ağlarının geliştirilmesi ve kullanımının teşvik edilmesi ana gündem maddelerinden biriydi.

İşin başında bu bağlantı, geniş toplum için büyük bir olay gibi görünmüyordu. İnternet o günlerde daha çok üniversitelerin, araştırmacıların ve teknik çevrelerin meselesiydi. E-posta, dosya aktarımı, uzaktaki akademik ağlara erişim ve araştırma iletişimi, ilk kullanıcıların temel alanlarıydı. Ama sonraki birkaç yıl içinde bu dar alan genişledi. 1995’te TR-NET’in ticari kanadı ODTÜ’ye devredildi ve bağlantı hızı 128 Kbps’ye çıkarıldı; ardından 1996’da ULAKBİM kuruldu, yine aynı yıl TURNET projesiyle internet servis sağlayıcıları ve bireysel kullanıcılar için ticari erişim dönemi başladı. Yani 12 Nisan 1993’te atılan ilk adım, birkaç yıl içinde üniversite kampüslerinden çıkıp şirketlere, medyaya, kamu kurumlarına ve evlere uzanan büyük bir dönüşümün kapısını açtı. Bugün çevrimiçi habercilik, e-ticaret, sosyal medya, uzaktan eğitim, dijital bankacılık, kamu hizmetleri ve gündelik iletişim hayatın sıradan parçaları gibi görünüyorsa, bunların Türkiye’deki görünür başlangıç tarihi olarak 12 Nisan 1993’ü anmak son derece yerindedir.

1998 – İsmail Baha Sürelsan öldü.

12 Nisan 1998’de Antalya’da hayatını kaybeden İsmail Baha Sürelsan, Klasik Türk mûsikîsinde yalnız besteleriyle değil, hocalığı, koro şefliği ve kurumsal katkılarıyla da iz bırakmış önemli bir sanatçıydı. 1912’de Bursa’da doğan Sürelsan, ilk bakışta alışılmadık bir hayat çizgisine sahipti; çünkü müzikle birlikte yükseköğrenimini tarım alanında tamamladı ve Ankara Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. Buna rağmen asıl kalıcı etkisini Türk mûsikîsinde gösterdi. Okul yıllarından itibaren sürdürdüğü mûsikî çalışmaları zamanla derinleşti; bestekâr, icracı, koro yöneticisi ve eğitimci kimlikleriyle öne çıktı. Hem klasik repertuvara bağlı kalan hem de yeni eserler veren bir çizgide ilerledi; 1991’de Devlet Sanatçısı unvanı aldı. Onu Türkiye kültür tarihi açısından önemli kılan nokta da burada ortaya çıkar: Sürelsan, mûsikî bilgisini kurumsallaştıran ve sonraki kuşaklara aktaran bir isimdi. Nitekim Antalya’daki konservatuvar bugün onun adını taşımaktadır.

2007 – Irak Meclisi’nde patlama meydana geldi.

12 Nisan 2007’de Bağdat’taki yüksek güvenlikli Yeşil Bölge içinde yer alan Irak Meclisi’nde meydana gelen intihar saldırısı, savaşın en çarpıcı güvenlik krizlerinden biri haline dönüştü. Patlama, milletvekillerinin öğle yemeği için bulunduğu kafeterya bölümünde gerçekleşti; ilk haberlerde sekiz kişinin öldüğü, bunlar arasında iki ya da üç milletvekilinin de bulunduğu bildirildi. Olayı bu kadar sarsıcı yapan yalnız can kaybı değildi; saldırının, ülkenin en korunaklı kabul edilen siyasal merkezinde gerçekleşmiş olmasıydı. Bu durum, Irak’ta devletin kalbinin bile güvende olmadığı duygusunu güçlendirdi ve o günlerde Amerikan destekli güvenlik planlarının etkisi konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu. Dolayısıyla 12 Nisan 2007, Irak savaşında şiddetin ne kadar derine sızdığını ve siyasetin merkezini bile vurabildiğini gösteren simge günlerden biri olarak kayda geçti.

2022 – Zekeriya Beyaz öldü.

12 Nisan 2022’de hayatını kaybeden Zekeriya Beyaz, Türkiye’de dinî yorumun yalnız cami kürsüsünde ya da akademi çevresinde değil, televizyon ekranlarında ve gündelik tartışmaların tam ortasında görünür hale geldiği dönemin en tanınan isimlerinden biriydi. 1938’de Gaziantep’te doğdu; ilk öğrenimini burada, ortaöğrenimini Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi’nde tamamladı. Daha sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu ve Diyanet teşkilatında imam-hatiplik, vaizlik ve müftülük yaptı; ardından akademiye yönelerek din sosyolojisi alanında profesör unvanı aldı. Onu geniş kitleler için sıra dışı hale getiren şey, sadece din adamı ya da akademisyen olması değildi. Zekeriya Beyaz, özellikle televizyonların yaygınlaştığı dönemde dini; gündelik hayat, aile, ahlak ve toplumsal ilişkiler üzerinden yorumlayan, zaman zaman çok tartışılan çıkışlar yapan bir figüre dönüştü. Bu yüzden ilahiyat çevrelerinin dışına taşarak popüler kültürün parçası haline geldi; kimi zaman cesur ve açık sözlü bulundu, kimi zaman sert biçimde eleştirildi. 84 yaşında, bir süredir tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.