Günün Tarihi / 11 Mayıs
330 – Konstantinopolis törenle açıldı; Roma’nın yeni başkenti İstanbul’da doğdu.
11 Mayıs 330’da Roma İmparatoru I. Konstantin, eski Byzantion kentini büyük bir törenle imparatorluğun yeni yönetim merkezi olarak açtı. Kente “Yeni Roma” anlamına gelen Nova Roma adı verildiği kabul edilir; fakat şehir çok kısa sürede kurucusunun adıyla, yani Konstantinopolis olarak anılmaya başladı. Bugünkü İstanbul’un dünya tarihindeki büyük sahnesi de esasen bu tarihle açıldı.
Roma İmparatorluğu artık eski Roma’dan yönetilemeyecek kadar geniş, karmaşık ve doğuya doğru ağırlık kazanmış bir devletti. İmparatorluğun zengin eyaletleri, ticaret yolları, askerî tehditleri ve siyasi dengeleri giderek Doğu Akdeniz’e kayıyordu. Byzantion ise tam bu noktada olağanüstü bir konuma sahipti: Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçişi denetleyen Boğaz’ın kıyısındaydı; Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlıyordu, Haliç doğal liman sağlıyordu; savunulması da eski Roma’ya göre çok daha kolaydı.
Konstantin, 324’te rakibi Licinius’u yenerek imparatorluğun tek hâkimi olduktan sonra bu eski Yunan kolonisini yeni başkent olarak seçti. Şehir büyütüldü, surlar genişletildi, forumlar, saraylar, hamamlar, hipodrom, kiliseler ve kamu yapılarıyla imparatorluk merkezine dönüştürüldü.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Konstantinopolis, bir günde sıfırdan kurulmuş bir şehir değildi. Byzantion adıyla yüzyıllardır var olan bir yerleşimin üzerine inşa edildi. Fakat 11 Mayıs 330’da yapılan şey, bu kenti artık sıradan bir liman şehri olmaktan çıkarıp imparatorluğun yeni kalbi haline getirmekti.
Konstantin’in kararı, Roma tarihinin yönünü değiştirdi. Eski Roma sembolik değerini korudu; ama imparatorluğun gerçek siyasi ve ekonomik ağırlığı giderek Konstantinopolis’e kaydı. Şehir, kısa sürede imparatorluk sarayının, bürokrasinin, ordunun, ticaretin ve Hristiyanlığın en güçlü merkezlerinden biri oldu. Özellikle 4. yüzyıldan sonra Hristiyanlığın imparatorluk içindeki yükselişiyle birlikte Konstantinopolis, sadece siyasi olarak değil, dinî bir başkent kimliği de kazandı.
Şehrin “Yeni Roma” olarak kurgulanması bilinçliydi. Konstantin, eski Roma’nın mirasını tamamen terk etmiyordu; aksine onu kendi adına, kendi çağının ihtiyaçlarına göre yeniden kuruyordu. Şehir tıpkı Roma gibi tepeler, meydanlar, anıtlar ve törensel güzergâhlarla donatıldı. Yeni bir Senato oluşturuldu. İmparatorluk görkemi, mimari ve tören diliyle bu yeni başkente taşındı. Yani Konstantinopolis, sadece stratejik bir tercih değil, büyük bir siyasi iddiaydı: Roma artık İtalya’daki Roma’dan ibaret değildi.
Bu kararın en büyük sonucu, Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğu’nun tarih sahnesine çıkması oldu. Batı Roma İmparatorluğu 476’da çöktükten sonra Konstantinopolis merkezli Doğu Roma devleti yaşamaya devam etti. Şehir, 1453’e kadar yaklaşık bin yıl boyunca imparatorluk başkenti olarak varlığını sürdürdü. Bu süre içinde Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortodoks Hristiyan dünyası üzerinde derin izler bıraktı.
Konstantinopolis’in kaderi yalnızca Bizans’la sınırlı kalmadı. 1453’te Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildiğinde bu kez Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti oldu. Böylece Konstantin’in 330’da başlattığı başkent fikri, başka bir imparatorluk tarafından devralındı. Şehir bu kez İslam dünyasının ve Osmanlı düzeninin merkezlerinden biri haline geldi. Bu yüzden 11 Mayıs 330, dolaylı olarak Osmanlı ve Türkiye tarihini de ilgilendiren büyük bir eşiktir.
Bugün İstanbul’un dünya tarihindeki benzersiz konumu büyük ölçüde bu karardan doğdu. Eğer Konstantin eski Byzantion’u imparatorluk başkenti yapmasaydı, İstanbul belki yine önemli bir liman kenti olurdu; ama Roma, Bizans ve Osmanlı başkentliği üzerinden kazandığı o büyük tarihsel ağırlığa ulaşması çok daha zor olurdu.
868 – Bilinen en eski tarihli basılı kitap olan Elmas Sutra basıldı.
11 Mayıs 868’de Çin’de, bugün Elmas Sutra olarak bilinen Budist metninin kalıp baskı yöntemiyle basılmış bir nüshası tamamlandı. Bu eser, üzerinde açık bir tarih bulunan bilinen en eski basılı kitap kabul edilir. Bu yüzden 11 Mayıs 868, insanlığın bilgi üretme ve yayma tarihinde büyük bir eşiktir.
Elmas Sutra, Mahayana Budizmi’nin önemli metinlerinden biridir. Asıl adı Sanskritçede Vajracchedikā Prajñāpāramitā Sūtra olarak geçer. Türkçeye kabaca “Elmas Keskinliğindeki Bilgelik Sutrası” ya da “Elmas Sutra” diye çevrilebilir. Metnin merkezinde kalıcılık yanılsaması, benlik fikrinin sorgulanması, dünyevi bağlardan kurtulma ve hakikati daha derin bir kavrayışla görme düşüncesi vardır. “Elmas” benzetmesi de buradan gelir; çünkü bu bilgelik, yanılsamaları elmas gibi kesip parçalayacak kadar güçlü kabul edilir.
Bu nüsha Çin’in Tang Hanedanı döneminde basıldı. O dönem Çin, kâğıt üretimi, mürekkep kullanımı, yazı kültürü, bürokrasi ve dinî metinlerin çoğaltılması bakımından dünyanın en gelişmiş merkezlerinden biriydi. Budist rahipler, tapınaklar ve dindar bağışçılar, kutsal metinleri çoğaltmayı büyük bir sevap olarak görüyordu. Bu nedenle baskı teknolojisi yalnız ticari ya da idarî ihtiyaçlardan değil, aynı zamanda dinî yayılma ve manevi bağış kültüründen de beslendi.
Elmas Sutra’nın basıldığı yöntem ahşap kalıp baskıydı. Önce metin ve görseller ahşap bir levhaya ters olarak oyuluyor, sonra bu kalıba mürekkep sürülerek kâğıda baskı yapılıyordu. Bu teknik, tek tek elle kitap kopyalamaya göre büyük bir hız ve çoğaltma imkânı sağladı. Elbette bugünkü matbaa gibi hareketli harf sistemine dayanmıyordu; her sayfa için ayrı bir kalıp hazırlanıyordu. Ama yine de bilgi tarihindeki büyük sıçramalardan biriydi.
Elmas Sutra’yı özel kılan nokta, sadece eski olması değildir. Eserin sonunda açık bir kayıt yer alır. Bu kayda göre kitap, Wang Jie adlı bir kişi tarafından anne ve babasının hayrı için bastırılmıştır. Tarih de Çin takvimine göre verilmiştir ve miladi takvimle 11 Mayıs 868’e karşılık gelir. Bu kayıt sayesinde Elmas Sutra, “tarihlenebilen en eski basılı kitap” unvanını alır.
Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Elmas Sutra, insanlığın basılı ilk metni olmayabilir. Ondan daha eski baskı parçaları, mühürler, küçük metinler ya da baskı örnekleri bulunmuştur. Fakat Elmas Sutra, tam bir kitap formunda, üzerinde tarih bulunan ve günümüze ulaşmış en eski basılı eser olarak özel bir yere sahiptir. Bu yüzden “ilk basılı kitap” denirken genellikle daha doğru ifade şudur: Bilinen en eski tarihli basılı kitap.
Bu eser, yüzyıllar boyunca Çin’in batısındaki Dunhuang yakınlarında bulunan Mogao Mağaraları’nda saklandı. Bu mağaralar, Budist sanatının ve el yazması kültürünün en büyük hazinelerinden biridir. Binlerce el yazması, resim, dua metni, dinî belge ve kültürel malzeme burada korunmuştur. Elmas Sutra da 20. yüzyıl başlarında bu mağaralardaki büyük belge hazinesi içinde ortaya çıkarıldı.
Bugün Elmas Sutra’nın en ünlü nüshası British Library’de bulunmaktadır. Bu durum da eserin hikâyesine ayrı bir tartışma katmanı ekler. Çünkü 19. ve 20. yüzyıl başında Asya, Ortadoğu ve Afrika’dan Avrupa müzelerine taşınan birçok tarihî eser gibi Elmas Sutra da kültürel miras, mülkiyet ve sömürgecilik sonrası hafıza tartışmalarının parçası haline gelmiştir. Yani bu kitap yalnız baskı tarihinin değil, kültürel mirasın kimde ve nerede korunacağı tartışmasının da sembollerinden biridir.
Elmas Sutra’nın önemi, Gutenberg’den çok önce kitap basımının Doğu’da geliştiğini göstermesidir. Avrupa’da Johannes Gutenberg’in 15. yüzyılda hareketli harfli matbaayı geliştirmesi dünya tarihinde büyük bir devrimdir; fakat baskı kültürünün başlangıcını yalnız Avrupa üzerinden okumak eksik olur. Çin’de kâğıt, mürekkep, ahşap kalıp baskı ve daha sonra hareketli harf denemeleri çok daha erken tarihlerde ortaya çıkmıştı. Elmas Sutra bu gerçeğin en güçlü kanıtlarından biridir.
Bu gelişmenin uzun vadeli etkisi çok büyüktür. Kitapların çoğaltılması kolaylaştıkça dinî metinler, dualar, takvimler, sözlükler, tıbbi bilgiler, edebî eserler ve resmî belgeler daha geniş çevrelere ulaşmaya başladı. Bilgi, yalnız sarayların, manastırların ya da dar okur-yazar çevrelerin elinde kalmaktan yavaş yavaş çıktı. Elbette bu süreç çok uzun sürdü; ama 868’deki Elmas Sutra, bilginin çoğaltılabilir bir nesneye dönüşmesinin erken ve çarpıcı örneklerinden biridir.
1811 – Chang ve Eng Bunker kardeşler doğdu; “Siyam ikizleri” sözü onların hikâyesinden dünyaya yayıldı.
11 Mayıs 1811’de, bugünkü Tayland sınırları içinde yer alan eski Siyam Krallığı’nda Chang ve Eng adlı yapışık ikiz kardeşler dünyaya geldi. Daha sonra Amerika’ya yerleşip Bunker soyadını alacak olan bu iki kardeş, dünyada “Siyam ikizleri” ifadesinin yaygınlaşmasına neden oldu. Çünkü o dönemde Siyam’dan gelen bu iki kardeşin ünü öylesine büyüdü ki, yapışık ikiz doğumları uzun yıllar boyunca onların memleketiyle anıldı.
Chang ve Eng, göğüs ve karın bölgesine yakın bir doku bandıyla birbirine bağlıydı. Bazı kaynaklar bu bağlantının göğüs kemiği çevresinde küçük bir kıkırdak ve ortak karaciğer dokusu içerdiğini aktarır. Buna rağmen ikizlerin ayrı beden fonksiyonları, ayrı kişilikleri ve oldukça hareketli bir yaşamları vardı. Çocukluklarında yüzüyor, koşuyor, çalışıyor ve çevreleri tarafından zamanla sıradan hayatın parçası olarak kabul ediliyorlardı.
Onların hayatını değiştiren kişi, İskoç tüccar Robert Hunter oldu. Hunter, kardeşleri fark ettiğinde bu sıra dışı doğumun Batı’da büyük ilgi çekeceğini anladı. 1829’da Chang ve Eng Amerika’ya götürüldü. Boston, New York, Londra ve başka şehirlerde sahneye çıkarıldılar. Bugünün gözüyle bakıldığında bu gösterilerde ciddi bir insanî sorun vardır. Kardeşler çoğu zaman bir merak nesnesi, hatta “egzotik” bir sergi unsuru gibi sunuldu. 19. yüzyılın gösteri kültürü, bedensel farklılıkları seyirlik hale getirerek para kazanıyordu. Chang ve Eng’in hikâyesindeki karanlık taraf buradadır.
Bu iki kardeş zamanla İngilizce öğrendiler, menajerlerinin kontrolünden çıkıp kendi gösterilerini yönetmeye başladılar ve önemli miktarda para kazandılar. Bu yönüyle, kendilerine dayatılan seyirlik konumu belli ölçüde ekonomik güce ve bağımsızlığa çevirmeyi başardılar. Yine de bu başarı, içinde yaşadıkları dönemin ahlaki sorunlarını ortadan kaldırmaz. Onların şöhreti hem tıp tarihinin hem de insan bedeninin ticari gösteriye dönüştürülmesinin rahatsız edici bir örneğidir.
Chang ve Eng daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. Kuzey Carolina’da çiftlik aldılar, Amerikan vatandaşı oldular ve Bunker soyadını kullanmaya başladılar. 1843’te iki kız kardeşle evlendiler: Chang, Adelaide Yates ile; Eng ise Sarah Yates ile evlendi. İki aile bir süre aynı evde yaşadı; sonra ayrı evlere taşındılar. Kardeşler, üçer günlük aralıklarla bir evden diğerine geçerek hayatlarını sürdürdüler.
Yaygın kabul gören bilgiye göre Chang’ın 10, Eng’in 11 çocuğu oldu; yani toplamda 21 çocukları vardı. Bazı popüler anlatılarda bu sayı 18 olarak verilir, ancak güvenilir biyografik kaynaklarda toplam sayı genellikle 21 olarak geçer. Bu ayrıntı sansasyonel görünebilir; fakat asıl önemli olan, Chang ve Eng’in yalnız sahnede sergilenen bir “tuhaflık” olarak kalmayıp, dönemin Amerikan toplumunda aile kuran, mülk sahibi olan, karmaşık ve tartışmalı bir hayat yaşayan iki birey olmalarıdır.
Bu hayatın tartışmalı taraflarından biri de kölelik meselesidir. Chang ve Eng, Kuzey Carolina’da çiftlik sahibi oldular ve Amerikan İç Savaşı öncesinde köleleştirilmiş insanlara sahip oldular. Bu gerçek, onların hikâyesini romantikleştirmeyi zorlaştırır. Bir yandan bedensel farklılıkları nedeniyle Batı gösteri dünyasında nesneleştirilmiş iki insan vardır; diğer yandan Amerika’da yerleşik düzene katıldıklarında dönemin köleci sisteminden yararlanan iki mülk sahibi haline gelirler. Tarih çoğu zaman böyle rahatsız edici çelişkilerle ilerler.
Tıp tarihi açısından Chang ve Eng’in önemi büyüktür. Onlar sayesinde “Siamese twins” ifadesi İngilizcede yapışık ikizler için kullanılan genel bir ad haline geldi. Bugün tıp dilinde daha doğru ve saygılı ifade conjoined twins, yani “yapışık ikizler”dir. “Siyam ikizleri” sözü tarihsel olarak Chang ve Eng’den gelir; fakat günümüzde bu ifade hem eski hem de bazı bağlamlarda sorunlu kabul edilebilir. Çünkü bir tıbbi durumu bir ülke ya da halk adıyla özdeşleştirir.
Chang ve Eng 17 Ocak 1874’te, 63 yaşındayken hayatını kaybetti. Önce Chang öldü; Eng ise kısa süre sonra yaşamını yitirdi. Ölüm şekilleri de hayatları kadar dikkat çekici bulundu ve dönemin doktorları tarafından incelendi. Chang ve Eng’in hikâyesi; beden, kimlik, şöhret, sömürü, aile, göç, kölelik, Amerikan rüyası ve insan onuru üzerine aynı anda düşünmeyi gerektirir.
1812 – Birleşik Krallık Başbakanı Spencer Perceval öldürüldü; İngiltere tarihinde görev başında suikasta uğrayan tek başbakan oldu.
11 Mayıs 1812’de Birleşik Krallık Başbakanı Spencer Perceval, Londra’daki Avam Kamarası’na girerken John Bellingham adlı bir iş insanı tarafından tabancayla vurularak öldürüldü. Bu olay, İngiliz siyasi tarihinin en sarsıcı anlarından biridir. Çünkü Perceval, bugüne kadar Birleşik Krallık tarihinde görevdeyken suikast sonucu öldürülen tek başbakan olarak kaldı.
Spencer Perceval, Muhafazakâr çizgide bir siyasetçiydi. 1809’da başbakan olmuştu. Göreve geldiği dönem son derece zordu. Avrupa, Napolyon Savaşları’nın içindeydi. Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart, kıtanın büyük bölümünü sarsıyor; İngiltere ise hem Avrupa’daki dengeleri korumaya hem de deniz gücüyle Fransa’yı sınırlamaya çalışıyordu. Perceval hükümeti bu savaş ikliminde ayakta kalmaya çalıştı.
İçeride de tablo kolay değildi. Savaş ekonomisi, ticaretin daralması, sanayi bölgelerinde işsizlik, fiyat artışları ve toplumsal huzursuzluk İngiltere’yi zorluyordu. 1811-1812 yıllarında özellikle tekstil işçilerinin makinelere karşı başlattığı Luddite hareketi ülke gündemindeydi. Bu işçiler, makinelerin emeklerini değersizleştirdiğini ve geçim kaynaklarını yok ettiğini düşünüyordu. Yani Perceval’in başbakanlığı, sadece dış savaşlarla değil, içeride büyüyen sosyal gerilimlerle de kuşatılmıştı.
Suikastı gerçekleştiren John Bellingham ise sıradan bir siyasi militan değildi. Ticaretle uğraşan bir iş insanıydı. Daha önce Rusya’da iş yaparken hukuki ve ticari bir anlaşmazlık nedeniyle hapse düşmüş, İngiliz hükümetinin kendisini yeterince korumadığını düşünmüştü. Yıllarca tazminat ve adalet aradığını, fakat devlet makamlarından sonuç alamadığını iddia ediyordu. Zamanla bu kişisel mağduriyet duygusu saplantıya dönüştü.
11 Mayıs günü Bellingham, Avam Kamarası girişinde Perceval’i bekledi. Başbakan içeri girdiği sırada ona yaklaştı ve ateş etti. Perceval ağır yaralandı ve kısa süre içinde hayatını kaybetti. Olay Parlamento binasında büyük panik yarattı. Başbakanın vurulması, sadece bir cinayet değil, devletin kalbine yapılmış bir saldırı olarak algılandı.
Bellingham kaçmaya çalışmadı. Yakalandığında suçunu inkâr etmedi. Kendisini haklı gördüğünü, hükümetten adalet alamadığı için bu yolu seçtiğini söyledi. Ancak mahkeme bu savunmayı kabul etmedi. Akıl sağlığı tartışmaları da gündeme geldi; fakat dönemin yargısı onu cezai ehliyeti olan bir katil olarak değerlendirdi. Bellingham kısa sürede yargılandı ve 18 Mayıs 1812’de idam edildi.
Bu olayın dikkat çekici tarafı, suikastın büyük bir örgütlü siyasi komplodan çok kişisel mağduriyet, saplantı ve devletle hesaplaşma duygusu üzerinden gerçekleşmiş olmasıdır. Yine de etkisi yalnız kişisel değildi. Bir başbakanın Parlamento’da öldürülmesi, İngiliz siyasetinde güvenlik ve kamu görevi meselesini sert biçimde gündeme getirdi.
Spencer Perceval’in ölümü, İngiltere’de büyük bir şok yarattı; ancak devlet düzeni çökmedi. Yerine Lord Liverpool başbakan oldu. Liverpool uzun yıllar görevde kaldı ve Napolyon Savaşları’nın son döneminde İngiltere’yi yönetti. Bu da İngiliz siyasal sisteminin bir yönünü gösterir: Başbakan öldürülmüş, ülke sarsılmıştır; ama parlamenter düzen kendi devamlılığını korumuştur.
Perceval’in adı bugün çoğu zaman sadece bu suikastla hatırlanır. Oysa başbakanlığı Napolyon Savaşları, ekonomik sıkıntılar, dinî-siyasi tartışmalar ve sanayi toplumunun erken krizleriyle iç içe geçmişti. Katoliklere siyasi haklar verilmesine karşı çıkan muhafazakâr tutumu, savaş politikaları ve ekonomik kararları döneminde tartışma yaratmıştı. Fakat tarihsel hafızada bütün bunların önüne 11 Mayıs 1812’deki cinayet geçti.
1858 – Minnesota ABD’ye katıldı; “10 bin gölün ülkesi” Amerika’nın 32. eyaleti oldu.
11 Mayıs 1858’de Minnesota, Amerika Birleşik Devletleri’ne 32. eyalet olarak katıldı. Bugün “10 bin gölün ülkesi” olarak bilinen Minnesota, ABD’nin kuzeyinde, Kanada sınırında yer alan; gölleri, ormanları, sert kışları, tarım alanları ve sanayi şehirleriyle tanınan önemli eyaletlerden biridir. 1858’deki bu katılım, Amerika’nın batıya ve kuzeye doğru genişlemesinin, yerli halkların toprak kaybının ve İç Savaş öncesi siyasi dengelerin de parçasıydı.
Minnesota adı, Dakota Siyu dilindeki Mní Sóta ya da benzeri ifadelerden gelir. Genellikle “bulanık su”, “gök rengi su” ya da “suya yansıyan gökyüzü” anlamlarıyla açıklanır. Bu ad bile bölgenin karakterini anlatır. Minnesota, Mississippi Nehri’nin kaynak bölgesine yakınlığı, binlerce gölü, ormanları ve verimli arazileriyle Kuzey Amerika’nın en dikkat çekici coğrafyalarından biriydi.
Avrupalılar bölgeye gelmeden önce Minnesota, Dakota ve Ojibwe başta olmak üzere çeşitli yerli halkların yaşadığı bir alandı. Nehirler, göller, av yolları, balıkçılık alanları ve mevsimsel göç güzergâhları bu toplulukların hayatını belirliyordu. Dolayısıyla Minnesota’nın eyaletleşmesini anlatırken sadece Amerikan yerleşimcilerinin ilerleyişini değil, bu ilerleyişin yerli halklar açısından ne anlama geldiğini de görmek gerekir. Çünkü eyaletleşme, birçok yerli topluluk için toprak kaybı, antlaşmalarla sıkıştırılma ve yaşam düzeninin parçalanması anlamına geldi.
Bölgenin Avrupa bağlantısı önce Fransız kürk tüccarları ve kâşiflerle başladı. Daha sonra İngiliz ve Amerikan etkisi arttı. 19. yüzyılın ilk yarısında ABD, Louisiana Satın Alımı ve çeşitli antlaşmalarla bölgedeki egemenlik iddiasını güçlendirdi. 1849’da Minnesota Toprağı kuruldu. Bu, eyalet olmadan önceki ara siyasi statüydü. Ardından yerleşimci nüfus arttı, kasabalar kuruldu, tarım ve ticaret gelişti, nehir ulaşımı önem kazandı.
Minnesota’nın eyaletleşmesinde coğrafi konumu çok belirleyiciydi. Mississippi Nehri, bölgeyi Amerika’nın iç ticaret ağına bağlıyordu. St. Paul ve Minneapolis gibi şehirler zamanla bölgenin ekonomik merkezlerine dönüştü. Özellikle Minneapolis, ilerleyen yıllarda değirmenleri ve un sanayisiyle büyük bir üretim merkezi olacaktı.
1858 tarihi, ABD açısından da hassas bir döneme denk gelir. Ülke, İç Savaş’a doğru hızla sürükleniyordu. Kölelik meselesi kuzey ve güney eyaletleri arasında büyük bir siyasi krize dönüşmüştü. Yeni eyaletlerin birliğe katılması, yalnız nüfus ya da toprak meselesi değildi; Senato dengesi, kölelik karşıtı ve kölelik yanlısı güçlerin siyasi hesabı açısından da önemliydi. Minnesota, kuzeyde yer alan ve kölelik karşıtı eğilime daha yakın bir eyalet olarak birliğe katıldı.
Minnesota, İç Savaş başladığında Birlik tarafında yer aldı. Hatta savaş için gönüllü asker gönderen ilk eyaletlerden biri olarak anılır. Bu da eyaletin Amerikan ulusal hafızasındaki yerini güçlendirdi. Yeni kurulmuş genç bir eyalet olmasına rağmen, Birlik’in korunması meselesinde kendisini hızla ülke siyasetinin parçası haline getirdi.
Ancak Minnesota tarihinin karanlık sayfaları da vardır. 1862’de Dakota Savaşı olarak bilinen büyük çatışma yaşandı. Yerli Dakota halkının toprak kaybı, açlık, antlaşmaların uygulanmaması ve kötü yönetim nedeniyle patlayan bu isyan, Minnesota tarihinin en acı olaylarından biridir. Çatışmaların ardından çok sayıda Dakota insanı yerinden edildi; 38 Dakota erkeği aynı gün idam edildi. Bu, ABD tarihindeki en büyük toplu idamlardan biri olarak kayda geçti. Bu olay, Minnesota’nın kuruluş hikâyesinin yalnız başarı, yerleşim ve kalkınma anlatısıyla geçiştirilemeyeceğini gösterir.
Zamanla Minnesota, Amerika’nın en dikkat çekici göç eyaletlerinden biri oldu. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında bölgeye çok sayıda İskandinav, Alman, İrlandalı ve Doğu Avrupalı göçmen yerleşti. Bu göçmenler tarımı, ormancılığı, kasaba hayatını ve eyalet kültürünü derinden etkiledi. Bugün Minnesota’nın sosyal yapısında İskandinav kökenli kültürün izleri hâlâ hissedilir.
Minnesota aynı zamanda Amerikan siyasetinde de kendine özgü bir yer edindi. Sosyal dayanışma, sendikal gelenekler, tarım hareketleri, kooperatifçilik ve daha sonra Demokrat-Farmer-Labor çizgisi eyaletin siyasi kültürünü şekillendirdi. Modern dönemde Minneapolis-St. Paul hattı, eğitim, sağlık, teknoloji, kültür ve göçmen topluluklarıyla öne çıkan büyük bir metropol bölgesine dönüştü.
1871 – John Herschel hayatını kaybetti; astronomiden fotoğrafçılığa uzanan büyük bir bilim mirası bıraktı.
11 Mayıs 1871’de İngiliz matematikçi, gök bilimci ve kimyager John Herschel hayatını kaybetti. 1792’de doğan Herschel, yalnız kendi döneminin önemli bilim insanlarından biri değildi; 19. yüzyıl biliminin farklı alanlarını birbirine bağlayan büyük zihinlerden biriydi. Astronomi, matematik, kimya, optik, fotoğrafçılık ve bilimsel yöntem üzerine çalışmalarıyla hem gözleme dayalı bilimi hem de modern görüntüleme kültürünü etkiledi.
John Herschel’in soyadı zaten bilim tarihinde çok güçlü bir aile mirasına dayanıyordu. Babası William Herschel, Uranüs gezegenini keşfeden büyük astronomdu. Teyzesi Caroline Herschel de gök bilimi tarihinde kendi başına önemli bir isimdi; kuyruklu yıldız keşifleri ve gözlem çalışmalarıyla dönemin erkek egemen bilim dünyasında özel bir yer edinmişti. John Herschel, böyle bir ailenin içine doğdu. Fakat onu önemli yapan şey yalnız bu mirası devralması değil, onu genişletip sistemli hale getirmesiydi.
Herschel, Cambridge’de matematik eğitimi aldı ve genç yaşta bilim dünyasında dikkat çekti. Başlangıçta matematik alanında çalıştı; ancak zamanla astronomi onun hayatının merkezine yerleşti. Babasının teleskopla yaptığı gözlemleri sürdürdü, yıldız kümeleri ve bulutsular üzerine kapsamlı kataloglar hazırladı. Özellikle gökyüzünün yalnız kuzey yarımküreden görünen bölümüne değil, güney yarımküreye de aynı bilimsel ciddiyetle bakılması gerektiğini düşündü.
Bu nedenle 1830’larda Güney Afrika’ya gitti ve Cape Town yakınlarında yıllar süren gözlemler yaptı. Bu çalışma, astronomi tarihinde çok önemlidir. Çünkü Avrupa merkezli gözlem geleneğinin dışında, güney göğünün ayrıntılı biçimde incelenmesini sağladı. Herschel, Güney Yarımküre’de görülen yıldız kümeleri, bulutsular ve gök cisimleri üzerine büyük bir veri birikimi oluşturdu. Bu kataloglar, sonraki astronomlar için temel kaynaklardan biri haline geldi.
John Herschel’in bilime katkısı yalnız teleskopla gökyüzünü incelemekle sınırlı değildi. O, bilimsel bilginin nasıl düzenleneceği, nasıl sınıflandırılacağı ve nasıl adlandırılacağı konusunda da etkiliydi. Astronomide kataloglama, gözlem yapmak kadar önemlidir. Çünkü gökyüzündeki cisimlerin sistemli biçimde kayda geçirilmesi, sonraki kuşakların aynı nesneleri tanımasını, karşılaştırmasını ve yeni teoriler geliştirmesini sağlar. Herschel bu açıdan, gökyüzünü düzenli bir bilimsel haritaya dönüştürmeye çalışan bir araştırmacıydı.
Herschel’in fotoğrafçılık tarihindeki yeri de çok büyüktür. 19. yüzyılın ilk yarısında fotoğraf yeni yeni ortaya çıkarken, Herschel kimya bilgisiyle bu alanın gelişmesine önemli katkılar yaptı. “Photography” kelimesinin yaygınlaşmasında, ayrıca “negative” ve “positive” gibi terimlerin kullanılmasında onun etkisi vardır. Sodyum tiyosülfatın görüntüyü sabitlemede kullanılabileceğini göstererek fotoğrafın kalıcı hale gelmesine katkı sağladı. Bu, basit bir teknik ayrıntı gibi görünür ama fotoğrafın geçici bir kimyasal iz olmaktan çıkıp kalıcı bir görüntü aracına dönüşmesi açısından kritik bir adımdır.
Herschel aynı zamanda siyanotip yöntemiyle de ilişkilidir. Bu yöntem, mavi tonlu baskılar üretir ve daha sonra özellikle teknik çizimlerin çoğaltılmasında kullanılan “blueprint” geleneğinin temelini oluşturur. Yani Herschel’in kimya merakı, mühendislik ve mimarlık dünyasında da kullanılacak pratik görüntüleme tekniklerine uzandı.
Burada Herschel’in asıl büyüklüğü ortaya çıkar. O, tek bir alana kapanmış bir uzman değildi. 19. yüzyılın büyük bilim insanlarında sık görülen türden geniş bir meraka sahipti. Matematik biliyordu, kimya biliyordu, astronomi yapıyordu, optikle ilgileniyordu, fotoğrafın teknik dilini kuruyordu. Bugünün aşırı uzmanlaşmış dünyasında bu tür figürler neredeyse imkânsız hale geldi. Herschel, bilimin farklı dallarının henüz birbirinden tamamen kopmadığı bir çağın büyük temsilcilerinden biridir.
Ayrıca bilim felsefesi ve bilimsel yöntem üzerine de düşündü. Gözlem, deney, sınıflandırma, hipotez kurma ve doğa yasalarını anlama süreci üzerine yazdıkları, 19. yüzyıl İngiliz bilim düşüncesinde etkili oldu. Charles Darwin’in de Herschel’in bilim anlayışından etkilendiği bilinir. Darwin, Türlerin Kökeni’ni yazarken doğa yasalarını arayan büyük bilimsel açıklama geleneğinin içinde düşünüyordu; Herschel bu geleneğin saygın isimlerinden biriydi.
John Herschel’in hayatı, bilimde sürekliliğin de iyi bir örneğidir. Babası William Herschel teleskopla evrenin kapılarını genişletmişti; John Herschel ise bu mirası daha sistemli, daha kapsamlı ve daha disiplinli hale getirdi. Bir bakıma baba Herschel keşfin romantik gücünü, oğul Herschel ise kataloglamanın ve bilimsel düzenin gücünü temsil eder.
Herschel 1871’de öldüğünde, İngiltere’de büyük saygı gören bir bilim insanıydı. Westminster Abbey’e defnedildi. Bu da onun İngiliz kültürel hafızasında da önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Çünkü Westminster Abbey, İngiltere’nin devlet, edebiyat, bilim ve sanat tarihinde özel yer edinmiş isimlerinin anıldığı sembolik mekânlardan biridir.
1904 – Salvador Dalí doğdu; rüyaların, takıntıların ve gösterinin ressamı dünyaya geldi.
11 Mayıs 1904’te, 20. yüzyıl sanatının en tanınan ve en tartışmalı isimlerinden Salvador Dalí, İspanya’nın Katalonya bölgesindeki Figueres kentinde doğdu. Dalí, özellikle sürrealist resimleriyle tanındı; ancak resimden sinemaya, heykelden fotoğrafa, modadan reklam dünyasına kadar uzanan geniş bir alanda çalışan; aynı zamanda kendi hayatını da başlı başına bir sanat gösterisine dönüştüren sıra dışı bir figürdü.
Dalí’nin çocukluğu, onun sanatındaki garip ve sarsıcı imgeleri anlamak açısından önemlidir. Ailesi ona, kendisinden önce ölen ağabeyinin adını verdi. Bu durum Dalí’nin kimlik duygusunda derin izler bıraktı. Kendisini zaman zaman ölen kardeşinin yerine konmuş biri gibi hissettiğini anlattı. Bu tür ailevi ve psikolojik gölgeler, onun resimlerindeki bölünmüş benlik, ölüm, beden, arzu ve çürüme temalarının arka planında hissedilir.
Genç yaşta resim yeteneği fark edildi. Madrid’de San Fernando Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gördü. Burada dönemin önemli genç sanatçılarıyla ve düşünürleriyle tanıştı. Şair Federico García Lorca ve sinemacı Luis Buñuel ile kurduğu ilişki, onun sanat dünyasını derinden etkiledi. Dalí, geleneksel teknik beceriyi çok erken yaşta kazandı; eski ustaları, özellikle Velázquez, Vermeer ve Rönesans ressamlarını dikkatle inceledi. Bu yüzden onun resimlerindeki tuhaflık, teknik yetersizlikten değil, tam tersine çok sağlam bir akademik becerinin bilinçli biçimde bozulmasından doğar.
1920’lerin sonunda Paris’e gitti ve sürrealist çevreyle ilişki kurdu. Sürrealizm, bilinçdışını, rüyaları, bastırılmış arzuları, rastlantıyı ve akıl dışı imgeleri sanatın merkezine alan bir akımdı. André Breton çevresinde gelişen bu hareket, Freud’un psikanalizinden, Dada’nın yıkıcı mirasından ve modern dünyanın mantık krizinden besleniyordu. Dalí, bu dünyanın içine büyük bir enerjiyle girdi; ama hiçbir zaman yalnızca grubun bir üyesi olarak kalmadı. Kısa sürede sürrealizmin en görünür, en teatral ve en popüler figürlerinden biri haline geldi.
Dalí’nin en meşhur eseri, 1931 tarihli Belleğin Azmi’dir. Eriyen saatlerin yer aldığı bu tablo, modern sanatın en tanınan imgelerinden birine dönüştü. Saatler, zamanın katı ve güvenilir bir ölçü olmadığını, insan zihninde esneyen, bozulan, akışkan ve rahatsız edici bir şeye dönüşebileceğini düşündürür. Dalí’nin resminde gerçekçi biçimde çizilmiş nesneler, mantık dışı bir dünyada bir araya gelir. Bu da onun sanatının temel gücüdür: Rüya gibi görünen şey, neredeyse fotoğraf keskinliğinde resmedilir.
Dalí kendi yöntemini paranoyak-eleştirel yöntem diye adlandırdı. Bu yöntemle sanatçı, zihindeki takıntılı çağrışımları, çift anlamlı görüntüleri ve bilinçdışı imgeleri bilinçli bir sanatsal düzene dönüştürmeye çalışıyordu. Dalí’nin birçok resminde bir görüntüye baktığınızda başka bir görüntü daha görürsünüz. Bir yüz aynı zamanda manzara olabilir; bir beden aynı zamanda nesneye dönüşebilir, gerçeklik, gözün ve zihnin oyunuyla sürekli yer değiştirir.
Dalí’nin hayatındaki en önemli kişilerden biri Gala oldu. Asıl adı Elena Ivanovna Diakonova olan Gala, önce şair Paul Éluard’ın eşiydi; daha sonra Dalí’nin hayat arkadaşı, modeli, yöneticisi ve neredeyse mitolojik esin kaynağı haline geldi. Dalí, Gala’yı birçok eserinde kutsal, erotik, erişilmez ya da kurtarıcı bir figür gibi resmetti. Gala’nın Dalí üzerindeki etkisi yalnız duygusal değildi; onun kariyerini yönlendiren, pazarlayan ve kontrol eden güçlü bir figürdü.
Dalí’nin sürrealist hareketle ilişkisi zamanla bozuldu. Özellikle siyasi tavrı ve para ile şöhrete duyduğu açık ilgi, diğer sürrealistlerin tepkisini çekti. André Breton, Dalí için alaycı biçimde “Avida Dollars” anagramını kullandı; bu ifade Dalí’nin paraya düşkünlüğünü ima ediyordu. Dalí ise bu eleştirilerden rahatsız olmak yerine çoğu zaman onları kendi efsanesinin parçasına dönüştürdü. Zaten onun en güçlü ve en sorunlu yanı da buydu: Dalí, eleştiriyi bile gösteriye çevirebilen bir sanatçıydı.
Bu noktada Dalí’ye karşı dürüst olmak gerekir. Evet, büyük bir ressamdı. Evet, olağanüstü bir imge kurma gücü vardı. Ama aynı zamanda kendi dehasını pazarlamayı saplantı haline getirmiş, zaman zaman sanatıyla reklamcılık arasındaki çizgiyi bilerek bulanıklaştırmış bir figürdü. Bu yüzden bazı eleştirmenler onun geç dönem işlerini zayıf, gösterişli ve ticari bulur. Bu eleştiride haklılık payı vardır. Dalí’nin şöhreti bazen sanatının önüne geçer; bıyığı, pozları, tuhaf açıklamaları ve medya kişiliği, resimlerinin derinliğini gölgeler.
Yine de Dalí’yi sadece şarlatan gibi görmek de büyük haksızlık olur. Onun en iyi eserleri, 20. yüzyıl insanının bilinçdışı korkularını, cinsel takıntılarını, zaman algısını, ölüm kaygısını ve gerçekliğin parçalanmasını benzersiz imgelerle anlatır. Dalí, rüyanın mantığını resim yüzeyine taşımayı başaran en güçlü sanatçılardan biridir.
Sinemayla ilişkisi de önemlidir. Luis Buñuel ile birlikte Bir Endülüs Köpeği ve Altın Çağ gibi sürrealist sinema tarihinde çığır açan işlere katkı verdi. Daha sonra Alfred Hitchcock’un Spellbound filmi için rüya sekansı tasarladı. Walt Disney ile birlikte çalıştığı Destino projesi ise yıllar sonra tamamlanarak yayımlandı. Bu örnekler, Dalí’nin hayal gücünün yalnız tuvalle sınırlı kalmadığını gösterir.
Dalí’nin üretimi II. Dünya Savaşı sonrasında farklı yönlere kaydı. Dinsel temalar, bilim, atom çağı, optik yanılsamalar ve klasik resim geleneği onun geç döneminde daha görünür oldu. Nükleer fiziğe, DNA’ya, matematiğe ve mistisizme ilgi duydu. Bu dönem bazıları için Dalí’nin olgunlaşması, bazıları içinse sürrealist gücünü kaybetmesi anlamına gelir. Gerçek muhtemelen ikisinin arasındadır: Dalí, kendini tekrar ettiği kadar yeni alanlara da saplantılı biçimde yöneldi.
1989’da hayatını kaybettiğinde ardında devasa bir imaj bıraktı. Bugün Dalí denince akla eriyen saatler, ince uzun bıyıklar, çöl gibi manzaralar, tuhaf bedenler, çekmeceli figürler, karıncalar, yumurtalar, bastonlar ve rüya gibi mekânlar gelir. Onun görsel dili, modern popüler kültüre neredeyse reklam imgeleri kadar güçlü biçimde sızmıştır.
1918 – Richard Feynman doğdu; fiziği hem değiştiren hem de anlatmayı öğreten sıra dışı bilim insanı dünyaya geldi.
11 Mayıs 1918’de Amerikalı fizikçi Richard Phillips Feynman, New York’ta doğdu. 20. yüzyıl fiziğinin en parlak, en özgün ve en renkli isimlerinden biri olan Feynman; kuantum elektrodinamiğine yaptığı katkılar, Nobel Ödülü, Manhattan Projesi’ndeki rolü, öğretmenliği, mizahı, merakı ve bilimi anlatma biçimiyle yalnız fizik tarihine değil, modern bilim kültürüne de damga vurdu.
Feynman’ı özel yapan şey yalnız çok zeki olması değildi. Bilimde çok zeki insan çoktur. Feynman’ın farkı, karmaşık problemleri alışılmış kalıpların dışına çıkarak düşünmesi ve sonra bunları neredeyse çocuk merakıyla açıklayabilmesiydi. Onun zihninde fizik, kuru formüllerden ibaret değildi; doğanın nasıl çalıştığını anlamaya yönelik canlı, oyunbaz ama son derece disiplinli bir arayıştı.
Genç yaşta matematik ve fiziğe olağanüstü ilgi gösterdi. Massachusetts Institute of Technology’de eğitim aldı, ardından Princeton Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında, henüz çok genç bir bilim insanıyken Manhattan Projesi’ne katıldı. Los Alamos’ta atom bombasının geliştirilmesinde çalışan bilim insanları arasındaydı. Bu dönem, Feynman’ın hayatındaki en büyük ahlaki ve tarihsel yüklerden birini oluşturur. Bir yandan çağının en ileri fiziğinin içinde yer aldı; diğer yandan bu bilginin insanlık tarihinin en yıkıcı silahlarından birine dönüşmesine tanıklık etti.
Feynman’ın bilim tarihindeki en büyük katkısı, kuantum elektrodinamiği alanındadır. Kuantum elektrodinamiği, ışık ile maddenin, daha teknik ifadeyle fotonlar ile elektrik yüklü parçacıkların nasıl etkileştiğini açıklayan temel teoridir. Bu alan, modern fiziğin en hassas ve en başarılı kuramsal yapılarından biridir. Feynman, Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile birlikte bu alandaki çalışmaları nedeniyle 1965’te Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.
Feynman’ın bu alandaki en meşhur katkılarından biri Feynman diyagramlarıdır. Bu diyagramlar, parçacıkların etkileşimlerini çizgiler ve düğümlerle görselleştirmeye yarar. İlk bakışta basit çizimler gibi görünürler; fakat kuantum fiziğinin son derece karmaşık hesaplarını daha anlaşılır ve yönetilebilir hale getirdiler. Bu diyagramlar, sadece teknik bir araç değil, fizikçilerin düşünme biçimini değiştiren bir dil oldu. Bugün parçacık fiziği çalışan herkes, bir şekilde Feynman’ın açtığı bu görsel düşünme geleneğinin içinden geçer.
Feynman aynı zamanda büyük bir öğretmendi. California Institute of Technology’de verdiği dersler, daha sonra The Feynman Lectures on Physics adıyla kitaplaştırıldı. Bu dersler, fizik eğitiminin en ünlü kaynakları arasında yer alır. Ancak burada bir romantizme kapılmamak gerekir. Bu kitaplar “herkesin kolayca anlayacağı popüler fizik kitapları” değildir. Derin, zorlayıcı ve yoğun metinlerdir. Ama iyi tarafı şudur: Feynman, en basit konuyu bile temelinden düşünür; en zor konuyu bile ezber formül gibi değil, doğanın mantığını çözme çabası olarak anlatır.
Onun anlatımındaki güç, basitleştirme değil, berraklaştırmadır. Feynman zor şeyi kolaymış gibi göstermez; zor şeyin neden zor olduğunu ve nasıl düşünülebileceğini gösterir. Bu yüzden iyi bir bilim anlatıcısıdır. Bugün “Feynman tekniği” diye anılan öğrenme yaklaşımı da buradan beslenir: Bir şeyi gerçekten anladığını sınamak için onu sade bir dille, başkasına açıklayabilecek hale gelmen gerekir.
Feynman’ın kişiliği de en az bilimi kadar ünlüdür. Bongo çalması, kasaları açmaya merakı, sıradan insanlarla rahat ilişki kurması, resim yapması, şakaları, otoriteye mesafeli tavrı ve kendini fazla ciddiye almayan üslubu onun etrafında neredeyse efsanevi bir imaj oluşturdu. Surely You’re Joking, Mr. Feynman! adlı anı kitabı, onu geniş kitlelere tanıtan eserlerden biri oldu. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. Feynman’ın popüler imajı bazen bilimsel derinliğinin önüne geçer. Onu sadece “eğlenceli dahi” diye anlatmak, yaptığı büyük fiziği hafifletir.
Feynman’ın kamuoyunda en çok hatırlanan rollerinden biri de Challenger Uzay Mekiği faciası sonrasındaki soruşturmadır. 1986’da Challenger kalkıştan kısa süre sonra parçalandı ve yedi astronot hayatını kaybetti. Feynman, kazayı araştıran komisyonda yer aldı. Televizyon kameraları önünde yaptığı basit ama çarpıcı deneyle, düşük sıcaklıkta O-ring adı verilen conta malzemesinin esnekliğini kaybettiğini gösterdi. Bir bardak buzlu suya koyduğu malzeme parçasıyla, karmaşık bürokratik açıklamaların arkasındaki temel teknik sorunu herkesin görebileceği hale getirdi.
Bu olay Feynman’ın bilim anlayışını çok iyi özetler. Gerçek, otoriteye göre değişmez. Bir mühendislik sistemi kâğıt üzerinde güvenli görünebilir; yöneticiler raporları yumuşatabilir, kurumlar riskleri küçümseyebilir. Ama doğa kandırılamaz. Feynman’ın Challenger raporundaki meşhur yaklaşımı da budur: Başarılı teknoloji için gerçekliğin önünde eğilmek gerekir; çünkü doğa halkla ilişkiler numaralarına aldırmaz.
Feynman’ın hayatında trajik bir damar da vardır. İlk eşi Arline Greenbaum, genç yaşta verem nedeniyle hayatını kaybetti. Feynman’ın ona yazdığı mektup, bilim insanı imajının arkasındaki duygusal derinliği gösteren en dokunaklı belgelerden biri olarak bilinir. Onun hayatındaki neşe, merak ve oyun duygusu, acıdan bağımsız değildi. Belki de tam tersine, hayatın kırılganlığını bildiği için dünyaya böylesine merakla saldırıyordu.
Bilimsel mirası çok geniştir. Kuantum elektrodinamiği, parçacık fiziği, süperakışkanlık, zayıf etkileşimler, kuantum hesaplama fikrinin erken tartışmaları ve nanoteknolojiye ilham veren düşünceleri onun etki alanı içindedir. 1959’da yaptığı “There’s Plenty of Room at the Bottom” başlıklı konuşma, atom ölçeğinde mühendislik ve minyatürleşme fikrinin erken ve etkili metinlerinden biri kabul edilir. Kuantum bilgisayar fikrine dair erken öngörüleri de bugün daha iyi anlaşılmaktadır.
Feynman 1988’de hayatını kaybetti. Ardında yalnız formüller, makaleler ve Nobel Ödülü bırakmadı; bilime nasıl bakılması gerektiğine dair güçlü bir ahlak bıraktı. Merak edeceksin. Anlamadığını itiraf edeceksin. Otoriteden korkmayacaksın. Ezberle yetinmeyeceksin. Doğayı kendi istediğin gibi değil, olduğu gibi anlamaya çalışacaksın.
1920 – Mustafa Kemal Paşa idama mahkûm edildi; İstanbul ile Ankara arasındaki kopuş resmileşti.
11 Mayıs 1920’de, İstanbul’daki Divan-ı Harb-i Örfî, Mustafa Kemal Paşa ve bazı Millî Mücadele önderleri hakkında gıyaben idam kararı verdi. Bu karar, sadece bir mahkeme hükmü değildi. Osmanlı İstanbul Hükümeti ile Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi arasındaki meşruiyet savaşının en sert belgelerinden biriydi.
O tarihte Türkiye, fiilen iki ayrı siyasi merkeze bölünmüş durumdaydı. İstanbul, Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin baskısı altındaydı. 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan dağıtılmış, birçok milletvekili tutuklanmış ya da sürgüne gönderilmişti. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Ankara’da yeni bir merkez kurmuş, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni açmıştı. Yani idam kararı verildiğinde Ankara artık yalnız bir direniş karargâhı değil, kendisini milletin gerçek temsilcisi sayan yeni bir siyasi otoriteydi.
İstanbul Hükümeti ise bu hareketi isyan olarak görüyordu. Damat Ferit Paşa hükümeti, Kuvâ-yı Milliye’yi bastırmak ve Ankara’nın otoritesini kırmak için hem dinî hem hukuki araçlara başvurdu. Şeyhülislam fetvalarıyla Millî Mücadele aleyhine propaganda yapıldı; Divan-ı Harb-i Örfî de bu siyasi çizginin yargı ayağı gibi çalıştı.
Bu mahkemenin başındaki isim kamuoyunda Nemrut Mustafa Paşa diye anılan Mustafa Paşa’ydı. Divan-ı Harb-i Örfî, normal koşullarda askeri ve olağanüstü yargı işlevi gören bir kurumdu; fakat 1920’deki kullanımı açıkça siyasiydi. Amaç, Anadolu’daki direnişi hukuk önünde mahkûm etmek, Mustafa Kemal Paşa’yı ve arkadaşlarını “meşru devlet düzenine başkaldıran kişiler” gibi göstermekti.
Kararın gıyaben verilmesi önemlidir. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da değildi; Ankara’daydı ve fiilen yeni Meclis’in başındaydı. Bu nedenle mahkeme onu huzurunda yargılamadı. Fakat kararın siyasi etkisi büyüktü. İstanbul Hükümeti, bu kararla Anadolu hareketinin lider kadrosunu kanun dışı ilan etmeye çalıştı. Ankara açısından ise bu karar, İstanbul’un artık millet iradesini değil, işgal baskısı altındaki eski düzeni temsil ettiğinin kanıtı olarak görüldü.
Burada tarih ayrımını net kurmak gerekir. 11 Mayıs 1920’de Divan-ı Harb-i Örfî idam kararını verdi; bu karar daha sonra 24 Mayıs 1920’de Sultan Vahdettin tarafından onaylandı. Bazı kaynaklarda bu iki tarih karıştırılır. Doğru sıralama budur: Mahkeme kararı 11 Mayıs, padişah onayı 24 Mayıs. Döneme ilişkin yayınlarda da padişahın idam kararını 24 Mayıs’ta onayladığı aktarılır.
İdam kararının arka planında sadece hukuki değil, psikolojik bir savaş da vardı. İstanbul Hükümeti, Anadolu’daki halkı Mustafa Kemal Paşa’dan uzaklaştırmak istiyordu. “Devlete isyan eden asi lider” imajı yaratılırsa, yerel direnişlerin çözülmesi umuluyordu. Ancak beklenen olmadı. Tam tersine, Ankara çevresinde toplanan kadrolar için bu karar, geri dönüş yolunun kapandığını gösterdi. Artık mesele yalnız bir hükümet değişikliği ya da İstanbul’a baskı yapma meselesi değildi; yeni bir egemenlik anlayışı doğuyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın bu karara rağmen geri adım atmaması, Millî Mücadele’nin karakterini belirleyen noktalardan biridir. O artık Osmanlı bürokrasisinin görevden alınmış bir paşası değil, Ankara’da millî iradeye dayalı yeni bir siyasi düzen kurmaya çalışan liderdi. İdam kararı, kişisel olarak onun hayatını hedef alıyordu; ama siyasi olarak Ankara’daki Meclis’i ve Millî Mücadele’yi hedef alıyordu.
Bu kararın ironik tarafı da büyüktür. İstanbul’daki mahkeme, Mustafa Kemal Paşa’yı idama mahkûm etti; fakat birkaç yıl sonra tarih tersine döndü. Millî Mücadele başarıya ulaştı, Saltanat kaldırıldı, Cumhuriyet ilan edildi ve Ankara yeni devletin başkenti oldu. İdamla susturulmak istenen kadro, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosuna dönüştü.
1920 – Nezihe Araz doğdu; gazetecilikten tiyatroya uzanan güçlü bir kalem dünyaya geldi.
11 Mayıs 1920’de Türk yazar, gazeteci, araştırmacı ve oyun yazarı Nezihe Araz, Konya’da doğdu. Tam adı Fatma Nezihe Araz olan yazar, Cumhuriyet dönemi kültür hayatında özellikle kadın hikâyeleri, Anadolu erenleri, tiyatro metinleri, biyografik anlatılar ve gazetecilik çalışmalarıyla iz bıraktı. Araz, farklı türlerde yazan, Türkiye’nin modernleşme sürecine hem kadın hem aydın hem de anlatıcı gözüyle bakan üretken bir isimdi.
Nezihe Araz’ın doğum yılı konusunda küçük bir ayrıntı vardır. Bazı kayıtlarda 1922 bilgisi geçer; ancak yaygın kabul gören tarih 11 Mayıs 1920’dir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü de nüfus kayıtlarında 1922 geçtiğini, fakat babasının tuttuğu defterlerden hareketle 1920 tarihinin esas alındığını belirtir. Bu tür ayrıntılar, özellikle erken Cumhuriyet kuşağının biyografilerinde sıkça karşımıza çıkar; nüfus kaydı ile gerçek doğum tarihi her zaman aynı olmayabilir.
Araz’ın yetiştiği çevre, Cumhuriyet’in erken dönem aydın iklimiyle iç içeydi. Babası Rıfat Araz, Ankara milletvekilliği yapmış bir isimdi. Nezihe Araz, Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde felsefe eğitimi aldı. Bu fakülte o dönemde, Cumhuriyet’in yeni aydın tipini yetiştirmeyi hedefleyen önemli merkezlerden biriydi. Felsefe, sosyoloji, tarih, dil ve edebiyat alanlarında genç Türkiye’nin zihinsel altyapısı burada kuruluyordu.
Üniversite yıllarında Behice Boran gibi güçlü akademik figürlerin çevresinde bulundu. Mezuniyetinden sonra bir süre asistanlık yaptı; fakat dönemin siyasal atmosferi, sol düşünceye yönelik baskılar ve akademideki tasfiyeler onun yolunu değiştirdi. Behice Boran’ın üniversiteden uzaklaştırılmasının ardından Nezihe Araz da akademik hayattan koptu. Bu kırılma, onu gazeteciliğe ve yazarlığa yönelten önemli dönemeçlerden biri oldu.
Gazetecilik hayatında röportaj, araştırma, portre ve kültür yazılarıyla öne çıktı. Nezihe Araz’ın yazarlığında dikkat çeken taraf, yalnız olay aktarması değil, insan hikâyesini merkeze almasıdır. Kadınların hayatlarını, Anadolu’nun manevi iklimini, tarihî kişilikleri ve toplumsal dönüşümün bireylerde bıraktığı izleri anlatırken kuru bilgiyle yetinmez; anlatıya duygu, gözlem ve sahne duygusu katar.
1959’da yayımlanan Anadolu Evliyaları, onun en çok bilinen eserlerinden biridir. Bu kitapta Anadolu’daki tasavvuf büyüklerini, erenleri ve halk hafızasında yaşayan manevi figürleri anlatır. Bugünün gözüyle bakıldığında bu metinler akademik tarih çalışması gibi okunmamalıdır; daha çok halk inancı, menkıbe, kültürel hafıza ve edebî anlatının birleştiği bir alanda durur. Yani Nezihe Araz, burada belgeci tarihçi olmaktan çok, Anadolu’nun manevi anlatılarını edebiyat diliyle yeniden kuran bir yazardır.
Onun asıl güçlü damarlarından biri de tiyatrodur. Bozkır Güzellemesi, Öyle Bir Nevcivan, Alaca Karanlık, Afife Jale, Ballar Balını Buldum, Savaş Yorgunu Kadınlar gibi oyunlarıyla sahne edebiyatında önemli bir yer edindi. Özellikle Afife Jale, Türk tiyatrosunun ilk Müslüman kadın oyuncularından biri olan Afife’nin trajik hayatını sahneye taşıması bakımından ayrıca önemlidir.
Nezihe Araz’ın kadın karakterlere ilgisi rastlantı değildir. O, kadınları yalnızca acı çeken, fedakâr ya da dekoratif figürler olarak yazmaz; toplumun içinde sıkışan, sahneye çıkmak isteyen, kendini var etmeye çalışan, bazen bedel ödeyen, bazen de kendi sesini arayan kişiler olarak ele alır. Afife Jale’ye, Halide Edib’e, Cumhuriyet kadınlarına ve tarihsel kadın figürlerine duyduğu ilgi, bu açıdan okunmalıdır.
Araz’ın dili çoğu zaman anlatıcı, sıcak ve sahneye yakındır. Akademik soğukluktan ziyade okura dokunmaya çalışan bir üslubu vardır. Bu üslup bazen güçlüdür; çünkü metni okunur ve hissedilir kılar. Ama zaman zaman romantize etmeye, kişileri idealize etmeye ve tarihsel malzemeyi dramatik etki için yumuşatmaya da açıktır. Nezihe Araz’ı değerlendirirken bu dengeyi görmek gerekir. O, büyük bir arşiv tarihçisi değil; kültürel hafızayı, kadın hayatlarını ve manevi anlatıları edebiyatla buluşturan bir kalemdir.
Gazeteciliği de bu anlatı yeteneğinden beslenir. Türkiye’de gazeteciliğin bugünkü hız ve yüzeysellikten daha çok portre, izlenim ve uzun soluklu yazı geleneği taşıdığı dönemlerde üretmiştir. İnsanları dinleyen, hikâyeyi büyüten, biyografiyi anlatıya çeviren bir damar kurmuştur. Bu yönüyle gazetecilikle edebiyat arasındaki sınırda durur.
Nezihe Araz 25 Temmuz 2009’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında oyunlar, biyografik kitaplar, araştırmalar, gazete yazıları ve senaryolar bıraktı. Onun mirası, özellikle kadınların kültür tarihindeki yerini görünür kılması ve Anadolu’nun manevi-dramatik hafızasını popüler okura taşıması bakımından önemlidir.
1927 – Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi kuruldu; Oscar’ların yolu açıldı.
11 Mayıs 1927’de Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, yani bugünkü adıyla Academy of Motion Picture Arts and Sciences, Los Angeles’ta yapılan ilk örgütlenme toplantısıyla kurumsal yapısına kavuştu. Bugün bütün dünyanın “Oscar’ları dağıtan kurum” olarak bildiği Akademi, başlangıçta ödül vermek için kurulmamıştı. Asıl amaç, hızla büyüyen Hollywood sinema endüstrisini daha düzenli, saygın ve kendi içinde uyumlu bir yapıya kavuşturmaktı.
Bu fikrin arkasındaki isimlerden biri Louis B. Mayer’di. Mayer, dönemin en güçlü stüdyolarından Metro-Goldwyn-Mayer’in, yani MGM’in patronuydu. 1920’lerin Hollywood’u bugünkü gibi sadece yıldızların, kırmızı halıların ve büyük gala gecelerinin dünyası değildi. Sinema endüstrisi hızla büyüyor, stüdyolar güç kazanıyor, çalışanlarla yapımcılar arasında emek, ücret, sözleşme ve çalışma koşulları konusunda gerilimler artıyordu. Akademi fikri biraz da bu gerilimleri stüdyo sistemi içinde kontrol altında tutma arzusundan doğdu.
Başlangıçta Akademi’nin beş ana kolu vardı: oyuncular, yönetmenler, yazarlar, yapımcılar ve teknisyenler. Bu bile sinemanın artık yalnız oyuncuların ya da yönetmenlerin işi olarak görülmediğini gösteriyordu. Kamera, ışık, kurgu, ses, dekor, senaryo, yapım organizasyonu ve oyunculuk bir araya gelerek yeni bir sanat-sanayi alanı oluşturuyordu. Akademi, bu farklı alanları aynı çatı altında toplayarak sinemayı hem sanatsal hem teknik hem de endüstriyel bir meslek alanı olarak tanımlamaya çalıştı.
1927 tarihi ayrıca sinema için büyük bir kırılma dönemine denk gelir. Sessiz sinema hâlâ güçlüydü; fakat aynı yıl The Jazz Singer filmiyle sesli sinemanın kapısı açılacaktı. Hollywood birkaç yıl içinde kökten değişecek, oyunculuk biçiminden senaryo yazımına, salon teknolojisinden yıldız sistemine kadar her şey yeniden kurulacaktı. Akademi, tam da bu dönüşümün eşiğinde doğdu. Bu yüzden kurumun adında “sanatlar” kadar “bilimler” kelimesinin de yer alması anlamlıdır. Sinema artık, teknolojiyle büyüyen modern bir anlatı makinesiydi.
Bugün Akademi denince ilk akla gelen şey elbette Akademi Ödülleri, yani Oscar’lardır. Ancak ödül fikri kurumun kuruluş anındaki tek merkezî hedefi değildi. Britannica, Akademi’nin ilk kurulduğunda çalışma ilişkilerini düzenlemek, endüstri içinde uyum sağlamak, sinemanın kamusal imajını güçlendirmek ve teknik-sanat alanlarında ortak zemin oluşturmak istediğini; ödül komitesinin ise bu yapı içindeki erken komitelerden biri olarak geliştiğini aktarır.
İlk Akademi Ödülleri töreni ise 1929’da yapıldı. Bugünkü televizyon şovları, canlı yayınlar, kırmızı halı törenleri ve küresel izleyici kitlesiyle kıyaslandığında ilk Oscar gecesi oldukça sade bir yemekten ibaretti. Kazananlar önceden biliniyordu, törenin süresi kısaydı ve olay daha çok sektör içi bir kutlama havasındaydı. Fakat zamanla Oscar, sinema dünyasının en prestijli ödülü haline geldi.
Oscar heykelciği de zamanla sinemanın en tanınan sembollerinden biri oldu. Resmî adı “Academy Award of Merit” olsa da halk arasında “Oscar” adı yerleşti. Bu adın kökeniyle ilgili farklı anlatılar vardır; ama kesin olan şudur: Oscar zamanla yalnız bir ödül değil, Hollywood’un başarı, prestij, kariyer ve hafıza mekanizmasının merkezine yerleşti. Bir oyuncunun, yönetmenin, senaristin ya da filmin Oscar kazanması; sadece sanatsal takdir değil, aynı zamanda ticari değer, uluslararası görünürlük ve kültürel meşruiyet anlamına gelmeye başladı.
Akademi’nin etkisi bununla da sınırlı kalmadı. Ödüller, hangi filmlerin “önemli” sayılacağını, hangi oyunculukların hatırlanacağını, hangi türlerin ciddiye alınacağını ve sinema tarihinin nasıl yazılacağını da etkiledi. Elbette bu güç her zaman tartışmasız olmadı. Oscar’lar yıllar boyunca ırk, cinsiyet, temsil, kampanya bütçeleri, stüdyo lobileri, popüler filmlerle sanat filmleri arasındaki denge ve Amerikan merkezli bakış açısı nedeniyle eleştirildi. Yani Akademi, sinemanın kutsal hakemi değildir; ama sinema endüstrisinin en etkili hafıza ve prestij kurumlarından biridir.
1938 – Atatürk çiftliklerini ve taşınmazlarını millete bağışladı; kişisel mülkünü kamu yararına bıraktı.
11 Mayıs 1938’de Mustafa Kemal Atatürk, sahip olduğu çiftlikler ve bazı taşınmazların millete bağışlanmasına ilişkin işlemleri tamamladı. Bu olay, sadece bir mal devri meselesi değildi. Cumhuriyet’i kuran liderin, kendi adına kayıtlı büyük bir üretim mirasını devlet hazinesine ve dolayısıyla millete bırakması anlamına geliyordu.
Burada önce tarihi doğru kurmak gerekir. Atatürk, çiftliklerini Hazine’ye bağışlama kararını esasen 11 Haziran 1937’de Başbakanlığa gönderdiği yazıyla açıklamıştı. 11 Mayıs 1938’de ise bu bağışla ilgili resmî işlemlerin tamamlanması yönünde önemli bir adım atıldı. Yani bu maddeyi “Atatürk o gün ilk kez bağış kararı aldı” diye yazmak eksik olur. Doğru çerçeve şudur: Atatürk, 1937’de açıkladığı bağış kararını 1938’de resmî işlemlerle pekiştirdi.
Atatürk’ün çiftlikleri, sıradan özel mülkler değildi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarımın modernleşmesi için kurulmuş uygulama alanlarıydı. Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği başta olmak üzere bu yerler, bozkırda modern tarımın, hayvancılığın, ziraat makinelerinin, sulamanın, fidancılığın, sütçülüğün ve gıda üretiminin denenmesi için düşünülmüştü. Atatürk Orman Çiftliği; binaları, su kanalları, havuzları ve atölyeleriyle entegre bir tesis olarak kurulmuştu.
Bu çiftliklerin kuruluşunda güçlü bir sembolik anlam da vardı. Ankara, Cumhuriyet’in başkentiydi; fakat 1920’lerin başında büyük ölçüde bozkır görünümündeydi. Gazi Orman Çiftliği’nin kurulması, “bu toprak verimsizdir” diyen anlayışa karşı doğrudan bir cevaptı. Atatürk, bilimsel tarım teknikleri, sulama, fidan dikimi ve planlı üretimle bozkırda yeni bir yaşam alanı kurulabileceğini göstermek istiyordu. Bu, aynı zamanda Cumhuriyet’in kalkınma fikrinin küçük bir modeli gibiydi: Toprak işlenecek, üretim artacak, köylü modern yöntemlerle tanışacak, ülke kendi kaynaklarını daha verimli kullanacaktı.
Bağışlanan çiftlikler arasında Ankara’daki Orman Çiftliği, Yalova’daki Millet ve Baltacı çiftlikleri, Silifke’deki Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’daki Karabasamak Çiftliği ve portakal bahçesi, Tarsus’taki Piloğlu Çiftliği gibi yerler sayılır. Kaynaklarda toplam alan yaklaşık 154 bin dönümün üzerinde gösterilir.
Atatürk’ün bu bağışı, kişisel servet anlayışı bakımından da dikkat çekicidir. Çünkü Cumhuriyet’in kurucu lideri, elindeki ekonomik varlığı ailesine ya da kişisel çevresine bırakmak yerine kamuya devretmiştir. Bu tavır, onun devlet ve millet fikriyle kişisel mülkiyet arasındaki ilişkiye nasıl baktığını gösterir. Elbette bu noktada Atatürk’ün bütün mal varlığının aynı tarihte ve aynı şekilde bağışlandığını söylemek doğru olmaz. Çiftliklerin Hazine’ye devri ayrı bir süreçtir; daha sonra 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetle para, hisse senetleri ve bazı mal varlıkları konusunda başka tasarruflarda bulunmuştur.
Bu bağışın arkasındaki asıl fikir, tarımda örnek işletmelerin devlet eliyle sürdürülmesiydi. Çiftlikler yalnız gelir getiren yerler olarak değil; üretim, eğitim, deneme ve modernleşme merkezleri olarak görülüyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylü nüfus çok büyüktü; tarım ise çoğu yerde geleneksel yöntemlere dayanıyordu. Bu nedenle modern çiftlikler, makineleşmenin, kaliteli tohumun, hayvan ıslahının, süt ve gıda üretiminin, fidancılığın ve tarımsal eğitimin halka gösterileceği örnek alanlar olmalıydı.
Gazi Orman Çiftliği bu açıdan özellikle önemlidir. Burası Ankara halkının nefes aldığı, üretim tesislerini gördüğü, modern kent yaşamıyla tarımın yan yana geldiği bir Cumhuriyet mekânıydı. Süt fabrikası, bira fabrikası, fidanlıklar, hayvanat bahçesi, dinlenme alanları ve üretim birimleriyle Cumhuriyet’in “bozkırda modern hayat kurma” iddiasının somut örneklerinden biri oldu.
Ancak bu mirasın sonraki yıllarda korunup korunmadığı ayrı ve ciddi bir tartışmadır. Atatürk’ün millete bağışladığı arazilerin amacı, kamu yararı ve tarımsal gelişmeydi. Buna rağmen özellikle Atatürk Orman Çiftliği arazileri yıllar içinde yapılaşma, tahsisler, yollar ve farklı kullanımlar nedeniyle sürekli tartışma konusu oldu. Bu yüzden 1938’deki bağışı sadece geçmişte kalmış bir jest gibi görmek zayıf olur. Asıl mesele, bu bağışın “emanet” niteliğinin bugün nasıl korunduğudur.
Bu olay bize Atatürk’ün kalkınma anlayışını da gösterir. O, tarımı romantik bir köylü güzellemesi olarak değil, bilimsel yöntemlerle geliştirilmesi gereken stratejik bir üretim alanı olarak görüyordu. Cumhuriyet’in sanayiye yönelmesi kadar tarımı modernleştirmesi de gerekiyordu. Çiftlikler bu nedenle hem ekonomik hem pedagojik hem de sembolik kurumlardı.
1946 – İlk CARE paketleri Avrupa’ya ulaştı; savaşın yıktığı kıtaya kutularla umut taşındı.
11 Mayıs 1946’da II. Dünya Savaşı’nın ardından açlık, yoksulluk ve yıkımla boğuşan Avrupa’ya ilk CARE paketleri ulaştı. ABD’den yola çıkan yardım kolileri, Fransa’nın Le Havre Limanı’na indirildi. Bu olay, savaş sonrası insani yardım tarihinin en tanınan simgelerinden birinin doğuşuydu.
CARE, başlangıçta Cooperative for American Remittances to Europe adıyla kuruldu. Amaç, savaşta büyük yıkıma uğrayan Avrupa’daki insanlara Amerika’dan gıda ve temel ihtiyaç yardımı göndermekti. Bu yardımların ilk kaynağı, aslında ABD ordusunun Japonya’nın işgali için hazırladığı ama savaşın bitmesiyle elde kalan “10-in-1” askerî gıda paketleriydi. Yani savaş için hazırlanmış erzak, savaşın ardından sivillerin hayatta kalmasına yardım eden insani yardım kolilerine dönüştü.
O gün Avrupa’nın birçok bölgesi hâlâ savaşın enkazı altındaydı. Şehirler bombalanmış, ulaşım hatları zarar görmüş, tarım üretimi düşmüş, milyonlarca insan yerinden edilmişti. İnsanlar sadece evlerini değil; yiyeceğe, yakacağa, giysiye ve güvenli bir yaşama ulaşma imkânlarını da kaybetmişti. CARE paketleri bu yüzden sıradan bir gıda yardımı değildi. Bir kutunun içinde sadece konserve et, süt tozu, kahve, şeker, çikolata ya da temel erzak yoktu; Amerika’dan Avrupa’ya uzanan bir “unutulmadınız” mesajı da vardı.
Bu kolilerin etkisi pratik olduğu kadar psikolojikti. Savaş sonrası Avrupa’da birçok aile için dışarıdan gelen bir yardım paketi, hem günlük açlığı hafifleten somut bir destek hem de dünyanın başka bir yerindeki insanların kendilerini düşündüğünü gösteren moral kaynağıydı. Bugün İngilizcede “care package” ifadesinin genel olarak moral ve destek paketi anlamında kullanılmasının arkasında da bu tarihsel köken vardır.
CARE paketleri zamanla Kore’den Vietnam’a, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar farklı kriz bölgelerinde insani yardım fikrinin parçası haline geldi. CARE örgütünün adındaki “Europe” kelimesi de daha sonra “Everywhere”e dönüştü; yani kuruluş, Avrupa’ya yardım amacıyla doğmuşken küresel bir insani yardım kuruluşuna evrildi.
1946 – İnönü’nün “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanları kaldırıldı; tek parti düzeni çok partili hayata uyum aramaya başladı.
11 Mayıs 1946’da CHP’nin olağanüstü kurultayında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü için kullanılan “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanları kaldırıldı. Bu karar, Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecindeki önemli sembolik adımlardan biriydi. Çünkü mesele yalnız bir unvan değişikliği değildi; tek parti döneminin liderlik anlayışından, seçimli ve rekabetçi siyasete doğru zorunlu bir geçiş işaretiydi.
İsmet İnönü’ye bu unvanlar, Atatürk’ün ölümünden sonra, 1938’de yapılan CHP kurultayında verilmişti. Atatürk “Ebedî Şef”, İnönü ise “Millî Şef” olarak tanımlanmış; İnönü aynı zamanda partinin değişmez genel başkanı kabul edilmişti. Bu düzen, tek parti döneminin ruhuna uygundu. Cumhurbaşkanı, devletin başıydı; aynı zamanda iktidar partisinin tartışmasız lideriydi. Devlet, parti ve liderlik arasında bugünün demokratik ölçüleriyle bakıldığında çok sert bir iç içelik vardı.
Ancak II. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra dünya değişmişti. Faşist ve otoriter rejimler yenilmiş, demokrasi, serbest seçim, siyasi çoğulculuk ve insan hakları söylemi güç kazanmıştı. Türkiye savaşa girmemişti; fakat savaş sonrası yeni uluslararası düzende Batı bloğuna yakın durmak istiyordu. Bu da içeride tek parti düzeninin eskisi gibi sürdürülemeyeceği anlamına geliyordu.
1945’te Nuri Demirağ’ın Millî Kalkınma Partisi kurulmuş, 7 Ocak 1946’da ise Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü öncülüğünde Demokrat Parti doğmuştu. DP kısa sürede toplumda ciddi bir ilgi uyandırdı. CHP artık karşısında göstermelik değil, gerçek bir muhalefet ihtimali olduğunu görüyordu. Bu ortamda “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” gibi unvanlar, çok partili hayat iddiasıyla açıkça çelişmeye başladı.
10-11 Mayıs 1946’da yapılan CHP Olağanüstü Kurultayı’nda bu nedenle parti tüzüğünde değişikliğe gidildi. İnönü Vakfı’nın tarih notunda da bu kurultayda İnönü’nün “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanlarının kaldırıldığı, bunun yerine parti başkanının dört yıllığına seçilmesinin kabul edildiği aktarılır. Aynı kurultayda, çok partili sisteme geçildiği için hükümeti denetlemek amacıyla oluşturulmuş Müstakil Grup da kaldırıldı.
Bu kararın anlamı açıktı: CHP, artık kendi içinde bile “değişmez lider” fikrini savunmakta zorlanıyordu. Parti genel başkanının belirli süreyle seçilmesi, en azından biçimsel olarak parti içi demokrasiye geçiş anlamına geliyordu. Elbette bu, CHP’nin bir anda tam demokratik bir partiye dönüştüğü anlamına gelmez. Türkiye’de devlet-parti ilişkisi, bürokrasi, seçim güvenliği, basın özgürlüğü ve muhalefetin alanı hâlâ ciddi sorunlar taşıyordu. Ama yine de 11 Mayıs 1946’daki değişiklik, eski dilin artık taşınamaz hale geldiğini gösterdi.
Bu noktada “Millî Şef” kavramının psikolojik ağırlığını da görmek gerekir. “Şef” kelimesi, 1930’ların dünyasında yalnız Türkiye’ye özgü değildi. Avrupa’da lider kültleri, tek parti rejimleri, otoriter yönetimler ve kitle siyaseti yükselmişti. Türkiye’deki kullanım, doğrudan faşist rejimlerle aynı kalıba indirgenemez; ama dönemin otoriter siyasal atmosferinden de bağımsız değildi. İnönü’nün “Millî Şef” olarak konumlandırılması, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun devamlılığını ve devletin birliğini temsil etmek için kullanılmıştı. Fakat savaş sonrası dönemde bu dil eski dünyaya ait görünmeye başladı.
Değişikliğin bir başka nedeni de yaklaşan seçimlerdi. Türkiye, 1946’da erken genel seçime gidecekti. CHP, Demokrat Parti’nin büyüyen etkisini görmüş ve seçim öncesinde hem içeride hem dışarıda daha demokratik görünmek istemişti.
Fakat burada sert bir not düşmek gerekir: Bu değişiklik önemliydi ama yeterli değildi. Aynı yıl yapılan 21 Temmuz 1946 seçimleri, “açık oy, gizli sayım” tartışmalarıyla Türkiye demokrasi tarihine sorunlu bir seçim olarak geçti. Yani unvanların kaldırılması, rejimin demokratikleşmesi için sembolik bir adımdı; ama seçim pratiği hâlâ güven verici değildi. Türkiye’nin gerçek anlamda iktidar değişimini sandıkla yaşaması için 1950 seçimlerini beklemek gerekecekti.
Yine de 11 Mayıs 1946 kararını küçümsememek gerekir. Çünkü siyasal rejimler önce dillerinde çatlar. “Değişmez başkan” ifadesi kaldırıldığında, aslında tek parti düzeninin mutlaklık iddiası da zedelenmiş oldu. Lider artık teorik olarak değişebilir hale geldi. Parti, kendisini milletin üzerinde değil, seçim ve rekabet düzeni içinde konumlandırmak zorunda kaldı.
Bu karar İnönü açısından da ilginçtir. İnönü, tek parti döneminin otoriter lideri olarak anılır; fakat aynı zamanda çok partili hayata geçişin kapısını açan cumhurbaşkanıdır. Bu iki gerçek birbirini ortadan kaldırmaz. İnönü hem Millî Şef döneminin merkezindeki isimdir hem de o unvanların kaldırıldığı dönemin siyasi sorumluluğunu taşıyan kişidir. Onu yalnız “demokrat” ya da yalnız “otoriter” diye etiketlemek kolay ama yetersizdir. Doğru okuma, onun savaş sonrası iç ve dış şartları görerek rejimi kontrollü biçimde dönüştürmeye çalıştığını kabul etmektir.
1948 – Hamâmîzâde İhsan Bey hayatını kaybetti; divan şiirinin son renkli temsilcilerinden biri göçtü.
11 Mayıs 1948’de Türk şair, yazar, gazeteci, eğitimci ve halk kültürü araştırmacısı Hamâmîzâde Mehmed İhsan, İstanbul’da hayatını kaybetti. Daha çok Hamâmîzâde İhsan Bey adıyla tanınan bu renkli edebiyat adamı, klasik Osmanlı şiir geleneğini 20. yüzyıla taşıyan son isimlerden biri olarak kabul edilir. Hamâmîzâde, şiirin yanında gazetecilik, öğretmenlik, fıkra yazarlığı, halk kültürü araştırmaları ve mizahi metinleriyle de dikkat çeken bir isimdir.
Hamâmîzâde İhsan Bey, Trabzon’da doğdu. Babası Hamâmîzâde Hâfız Ahmed Efendi, annesi Rize eşrafından Çelebizâde Sâlih Ağa’nın kızı Nâfia Hanım’dı. Küçük yaşta babasını kaybetti. İlk eğitimini mahalle çevresinde aldı; ardından Trabzon’daki okullarda öğrenim gördü ve Trabzon İdâdîsi’nden mezun oldu. Aile sorumlulukları nedeniyle yüksek öğrenime devam edemedi; fakat bu durum onun kendini yetiştirmesine engel olmadı. Arapça, Farsça, Fransızca, klasik edebiyat, tasavvuf, tarih ve halk kültürü alanlarında kendini geliştirdi.
Onun edebiyattaki asıl yeri, divan şiiri geleneğini geç dönemde sürdüren nüktedan bir şair oluşundan gelir. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı düşünülürse, Hamâmîzâde artık klasik şiirin merkezde olmadığı bir çağda yazıyordu. Servet-i Fünun, Millî Edebiyat, Cumhuriyet dönemi şiiri ve yeni Türkçe anlayışı edebiyat ortamını değiştirmişti. Böyle bir dönemde aruzla, klasik mazmunlarla, divan şiirinin dili ve biçimleriyle yazmak bilinçli bir kültürel devamlılık tavrıydı.
Fakat Hamâmîzâde’yi kuru bir eski edebiyat taklitçisi gibi görmek yanlış olur. Onun asıl farklılığı, klasik üslubu mizahla, yerel kültürle ve gündelik hayatla birleştirebilmesidir. Özellikle nüktedan kişiliğiyle tanındı. Hiciv, latife, fıkra ve mizahi manzumeler onun edebî kimliğinde önemli yer tuttu. Karadeniz’in konuşkan, zeki, hazırcevap ve iğneli mizah damarını klasik şiir terbiyesiyle birleştirdi. Bu yüzden onun metinlerinde hem eski edebiyat zevki hem de yerel hayatın canlılığı hissedilir.
Hamâmîzâde İhsan Bey denince akla gelen en meşhur eserlerden biri Hamsinâme’dir. Bu eser, Karadeniz kültürünün en sembolik unsurlarından biri olan hamsiyi edebî, mizahi ve kültürel bir malzemeye dönüştürür. Hamsi yalnız bir balık değildir; Karadeniz sofrasının, gündelik hayatının, fıkrasının, geçim derdinin ve kimliğinin parçasıdır. Hamâmîzâde bu sıradan görünen unsuru edebiyat konusu yaparak halk kültürüyle yüksek edebiyat dili arasında eğlenceli bir köprü kurdu. 2026 tarihli akademik bir çalışmada da Hamsinâme’nin ilk baskısının 1928’de eski harflerle yapıldığı, yeni harflerle ilk neşrinin ise 1972’de oğlu Orhan Hamamioğlu tarafından hazırlandığı belirtilir.
Bu yönüyle Hamâmîzâde, Trabzon ve Karadeniz kültürü açısından da özel bir isimdir. İstanbul merkezli edebiyat tarihinin gölgesinde kalan yerel edebî şahsiyetlerden biridir; fakat yazdıkları, bölgenin mizahını, yemek kültürünü, konuşma zevkini ve şehir hafızasını anlamak için değerlidir. Onun eserleri sadece edebiyat metni değil, aynı zamanda kültürel belge niteliği taşır.
Gazeteciliği de bu kimliğin parçasıdır. Trabzon’da ve daha sonra İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Fıkra yazarlığı, onun keskin gözlem gücünü ve mizahi dilini besledi. Gazete yazısı, gündelik hayata hızlı tepki veren bir türdür; Hamâmîzâde’nin hazırcevaplığı ve nüktesi bu alana uygundu. Bu nedenle onun kalemi, divan şiirinin ağır dünyası ile gazete fıkrasının güncel ve canlı dili arasında gidip gelir.
Soyadı Kanunu’ndan sonra Hamamioğlu soyadını aldı; fakat edebiyat ve kültür çevrelerinde eski aile nisbesiyle, yani Hamâmîzâde adıyla tanınmaya devam etti. Bu bile onun eskiyle yeni arasındaki konumunu gösterir. Cumhuriyet döneminde yeni soyadı düzenine geçmiştir; ama edebî hafızada Osmanlıca nisbeyle yaşamıştır.
Hamâmîzâde İhsan Bey’i önemli kılan bir başka nokta da “geçiş dönemi insanı” olmasıdır. Osmanlı’nın son döneminde doğmuş, II. Meşrutiyet’i, savaşları, Cumhuriyet’in kuruluşunu, harf devrimini ve yeni kültür politikalarını görmüştür. Böyle bir dönemde eski yazıdan yeni yazıya, divan şiirinden modern edebiyata, yerel gazetecilikten Cumhuriyet kültür hayatına uzanan bir çizgide yaşamıştır. Bu nedenle onun hayatı, yalnız kişisel bir biyografi değil, Türkiye’nin kültürel kırılmasının küçük bir örneğidir.
1948’de İstanbul’da öldüğünde, geride bugün geniş kitlelerce çok bilinmeyen ama edebiyat ve halk kültürü açısından dikkate değer bir miras bıraktı. Özellikle Divan-ı İhsan, Hamsinâme ve mizahi manzumeleri, onun klasik edebiyatla halk mizahını birleştiren tarafını gösterir.
1949 – İsrail Birleşmiş Milletler’e üyeliği kabul edildi; yeni devlet uluslararası sistemde tanındı.
11 Mayıs 1949’da İsrail, Birleşmiş Milletler’e üye kabul edildi. Bu karar, 1948’de kurulan İsrail Devleti’nin uluslararası sistem içindeki yerini güçlendiren önemli diplomatik adımlardan biriydi. Ancak bu üyelik, aynı zamanda Filistin meselesinin, Arap-İsrail savaşlarının, mülteci krizinin ve Ortadoğu’daki uzun süreli çatışma düzeninin de yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyordu.
İsrail Devleti, 14 Mayıs 1948’de David Ben-Gurion’un ilanıyla kurulmuştu. Bu ilan, İngiliz mandasının sona erdiği, Birleşmiş Milletler’in 1947’de kabul ettiği taksim planının ardından bölgenin büyük bir savaşa sürüklendiği bir dönemde geldi. BM’nin 1947 tarihli planı, Filistin topraklarında biri Yahudi, biri Arap olmak üzere iki devlet kurulmasını ve Kudüs’ün özel uluslararası statüye sahip olmasını öngörüyordu. Yahudi liderliği bu planı kabul etti; Arap tarafı ise reddetti. Ardından 1948 Arap-İsrail Savaşı başladı.
İsrail’in kuruluşu Yahudiler açısından, özellikle Avrupa’da yaşanan Holokost’un ardından tarihsel bir sığınak ve ulusal devlet fikrinin gerçekleşmesi olarak görüldü. Yüzyıllar boyunca antisemitizm, sürgünler, pogromlar ve nihayet Nazi soykırımıyla yüzleşen Yahudi toplumu için İsrail’in kurulması derin bir tarihsel kırılmaydı. Siyonist hareketin 19. yüzyıl sonlarından beri savunduğu Yahudi devleti fikri artık somut bir siyasi varlığa dönüşmüştü.
Fakat aynı olay Filistinliler açısından büyük bir felaket anlamına geldi. 1948 savaşı sırasında yüz binlerce Filistinli yaşadığı yerlerden kaçtı ya da çıkarıldı. Filistinliler bu süreci Nakba, yani “felaket” olarak anar. Köyler boşaldı, şehirlerin demografisi değişti, mülteci kampları oluştu ve Filistin meselesi artık yerel bir toprak anlaşmazlığı olmaktan çıkıp uluslararası bir sorun haline geldi. Bu nedenle İsrail’in BM üyeliği, bir taraf için devletleşmenin ve tanınmanın başarısıyken, diğer taraf için kaybedilmiş toprakların ve çözümsüz kalan mülteci meselesinin gölgesinde gerçekleşti.
İsrail, BM’ye üyeliği hemen kabul edilmedi. Bunun nedeni, savaşın devam eden etkileri, sınır meselesinin belirsizliği, Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin durumu gibi başlıklardı. Birçok ülke, İsrail’in BM kararlarına uyup uymayacağını sorguluyordu. Özellikle 1947 taksim planı ve 1948’de mültecilerin geri dönüşü ya da tazminatıyla ilgili kararlar, üyelik tartışmalarının merkezindeydi.
Sonunda 11 Mayıs 1949’da BM Genel Kurulu, İsrail’in üyeliğini kabul etti. Böylece İsrail, Birleşmiş Milletler’in 59. üyesi oldu. Bu karar, İsrail’in diplomatik meşruiyetini güçlendirdi. Yeni devlet artık sadece fiilen kurulmuş bir siyasi yapı değil, uluslararası toplumun büyük kısmı tarafından tanınan bir BM üyesiydi.
Bu üyelik, Ortadoğu’daki dengeleri de etkiledi. Arap ülkeleri İsrail’i tanımadı ve savaş hâli uzun yıllar farklı biçimlerde sürdü. 1949’da ateşkes anlaşmaları imzalanmış olsa da kalıcı bir barış sağlanmadı. İsrail’in sınırları, Filistinlilerin statüsü, Kudüs’ün geleceği, mültecilerin dönüş hakkı, güvenlik endişeleri ve Arap devletleriyle ilişkiler çözülmeden kaldı. Yani BM üyeliği, İsrail’in uluslararası statüsünü güçlendirdi; fakat bölgedeki ana ihtilafı çözmedi.
Burada Birleşmiş Milletler’in rolü de ayrıca tartışmalıdır. BM, bir yandan İsrail’in kuruluş sürecinde taksim planıyla belirleyici bir aktör oldu; diğer yandan Filistin meselesinin çözümünde etkisiz kalmakla eleştirildi. 1948’den bugüne kadar sayısız karar alındı, arabuluculuk girişimi yapıldı, barış süreçleri desteklendi; fakat İsrail-Filistin meselesi hâlâ kalıcı ve adil bir çözüme kavuşmadı. Bu da BM’nin uluslararası hukuk ile büyük güç dengeleri arasındaki sıkışmışlığını gösteren en açık örneklerden biridir.
İsrail açısından BM üyeliği, dış politikada önemli bir güvence ve tanınma zemini yarattı. Devlet kurumları yeni kuruluyordu; ekonomi, ordu, göçmen yerleştirme, diplomasi ve güvenlik politikaları aynı anda inşa ediliyordu. BM üyeliği, bu genç devletin uluslararası örgütlerde temsil edilmesini, diplomatik ilişkilerini genişletmesini ve kendisini meşru bir devlet olarak sunmasını kolaylaştırdı.
Filistinliler açısından ise bu tarih daha karmaşık ve acı bir anlam taşır. Çünkü İsrail’in uluslararası sisteme kabul edildiği sırada, Filistinlilerin kendi devleti yoktu. Mülteci meselesi çözülmemişti. Toprak kaybı, parçalanmış toplum yapısı ve Arap devletlerinin politikaları arasında sıkışmış bir Filistin gerçekliği ortaya çıkmıştı. Bu yüzden 11 Mayıs 1949’u sadece İsrail’in diplomatik başarısı olarak okumak eksik olur; aynı zamanda çözümsüz bırakılmış Filistin meselesinin de uluslararası sistemde kalıcı hale geldiği tarihlerden biridir.
Bu olayın uzun vadeli sonucu çok büyüktür. İsrail, sonraki yıllarda Ortadoğu’nun en güçlü askeri ve teknolojik devletlerinden biri haline geldi. 1956 Süveyş Krizi, 1967 Altı Gün Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşı, Lübnan savaşları, intifadalar, Oslo süreci, Gazze ablukası ve günümüze kadar uzanan çatışmalar, İsrail’in kuruluşuyla açılan tarihsel dosyanın kapanmadığını gösterdi.
1954 – Sait Faik hayatını kaybetti; Türk öyküsünün en insanî seslerinden biri sustu.
11 Mayıs 1954’te Türk edebiyatının en büyük öykücülerinden Sait Faik Abasıyanık, İstanbul’da hayatını kaybetti. 1906’da Adapazarı’nda doğan Sait Faik, edebiyatı büyük olayların, kahramanlıkların, ideolojik nutukların dışına çıkarıp balıkçıların, işsizlerin, aylakların, çocukların, yalnızların, ada insanlarının, sokaklarda kaybolan küçük hayatların yanına götürdü.
Sait Faik’in ölümü erken bir ölümdü. Henüz 47 yaşındaydı. Uzun süredir karaciğer rahatsızlığı ve sirozla mücadele ediyordu. Hastalığı ağırlaşınca hastaneye kaldırıldı; 11 Mayıs 1954’te İstanbul’da öldü ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Sait Faik’in edebiyata getirdiği asıl yenilik, hikâyenin konusunu büyütmesi değil, insanı görme biçimini değiştirmesidir. Ondan önce Türk hikâyesinde olay örgüsü, ders çıkarma, toplumsal tez, ahlaki sonuç ya da güçlü dramatik çatışma daha belirgindi. Sait Faik ise çoğu zaman “büyük olay” anlatmaz. Bir adam yürür, bir çocuk görünür, bir balıkçı konuşur, bir martı uçar, bir meyhane masasında yalnızlık belirir. Ama bu küçük anların içinden insanın bütün kırılganlığı çıkar.
İlk kitabı Semaver 1936’da yayımlandı. Ardından Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar ve ölümünden sonra yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan gibi kitapları geldi. Özellikle son dönem metinlerinde gerçekçilik daha parçalı, daha şiirsel, daha içe dönük ve yer yer gerçeküstü bir tona yaklaşır. Bu yüzden Sait Faik, Türkçede modern öykünün biçimini de zorlamış bir yazardır.
Burgazada, onun edebiyatında özel bir yere sahiptir. Ada, Sait Faik için sadece yaşadığı yer değil, insanı gözlediği büyük bir sahnedir. Balıkçılar, Rumlar, yoksullar, çocuklar, kahveler, deniz, martılar, tekneler ve mevsimler onun hikâyelerinde canlı bir dünya kurar. Fakat bu ada romantik bir kartpostal değildir. Sait Faik’in adasında güzellik kadar yalnızlık, yoksulluk, yabancılık ve insanın tutunamama hali de vardır.
Onun en güçlü taraflarından biri merhametidir; ama bu merhamet ucuz bir acıma değildir. İnsanlara yukarıdan bakmaz. Onları düzeltmeye, hizaya sokmaya, ibretlik karakterlere çevirmeye çalışmaz. Kötülüğü de görür, zaafı da görür, çirkinliği de görür; ama insanı bütünüyle silip atmaz. Bu yüzden Sait Faik’in öykülerinde küçük insanlar “malzeme” değil, başlı başına varlıklardır.
Sait Faik’in dili de önemlidir. Konuşma diline yakın, doğal, yer yer dağınık görünen ama kendi içinde güçlü bir ritmi olan bir Türkçe kurdu. Cümlelerinde İstanbul’un, Adapazarı’nın, adaların, kahvelerin, denizin ve sokakların sesi vardır. Yapay bir edebiyat süsüyle yazmaz; ama sade olduğu kadar şiirseldir. Bu sadelik aldatıcıdır. İyi bakıldığında, onun öykülerinde cümlelerin arkasında çok hassas bir gözlem ve duyuş vardır.
Edebiyattaki yerini yalnız öyküyle sınırlamak da doğru değildir. Medarı Maişet Motoru ve Kayıp Aranıyor adlı romanları, şiirleri, röportajları ve yazıları da vardır. Fakat Türk edebiyatındaki asıl ağırlığı öykücülüğündedir. Sait Faik, 1953’te Mark Twain Cemiyeti Şeref Üyeliği’ne seçilmiştir.
Bu Mark Twain onur üyeliği de önemlidir. Sait Faik, sağlığının bozulduğu son yıllarında uluslararası düzeyde de fark edilmişti. Fakat onun asıl büyük ödülü, ölümünden sonra Türk okurunun hafızasında kurduğu yerdir. Bugün hâlâ Sait Faik okunuyorsa, bunun nedeni sadece “klasik” olması değildir. Onun hikâyelerinde hâlâ yaşayan bir insan sıcaklığı vardır.
Sait Faik’in ölümünden sonra annesi Makbule Abasıyanık, onun adına Sait Faik Hikâye Armağanı’nın verilmesini sağladı. Bu ödül, Türk öykücülüğünün en saygın ödüllerinden biri haline geldi. Burgazada’daki evi de müzeye dönüştürüldü. Böylece Sait Faik’in yaşadığı mekân da edebiyat hafızasının parçası oldu.
1960 – Adolf Eichmann Buenos Aires’te yakalandı; Holokost’un bürokrat katili Kudüs’te yargılanacaktı.
11 Mayıs 1960’ta Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te İsrail istihbaratı Mossad tarafından düzenlenen gizli bir operasyonla yakalandı. Bu olay, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi suçlularının peşine düşülmesinin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Çünkü Eichmann, sıradan bir Nazi görevlisi değildi; Avrupa Yahudilerinin toplama ve imha kamplarına gönderilmesinde merkezi rol oynayan isimlerden biriydi.
Eichmann, Nazi Almanyası’nda SS subayıydı. En ağır sorumluluğu, “Nihai Çözüm” adı verilen Yahudi soykırımının lojistik organizasyonunda yer almasıydı. Trenlerin ayarlanması, Yahudilerin gettolardan, işgal altındaki şehirlerden ve Avrupa’nın farklı bölgelerinden ölüm kamplarına sevk edilmesi gibi işler onun bürokratik alanına giriyordu. Eichmann, soykırım makinesinin masa başındaki işletmecilerinden biriydi.
- Dünya Savaşı’nın sonunda Eichmann yakalanmamak için sahte kimlikler kullandı. Bir süre Almanya’da gizlendi; ardından Avrupa’dan kaçan birçok Nazi gibi Güney Amerika’ya geçti. Arjantin’de Ricardo Klementadıyla yaşamaya başladı. Sıradan bir işçi ve aile babası görünümündeydi. Bu görüntü, savaş sonrası Nazi suçlularının önemli bir kısmının nasıl gündelik hayatın içine saklanabildiğini gösterir. Asıl dehşet de biraz buradadır: Milyonların ölümüne katkı veren bir bürokrat, birkaç yıl sonra başka bir kıtada sakin bir banliyö hayatı sürebiliyordu.
Eichmann’ın izinin bulunmasında Arjantin’de yaşayan bazı Yahudi mültecilerin ve Almanya’daki hukuk çevrelerinin verdiği bilgiler etkili oldu. Özellikle Buenos Aires’te yaşayan Lothar Hermann’ın kuşkuları, sürecin önemli parçalarından biri kabul edilir. Mossad daha sonra Eichmann’ın kimliğini doğrulamak için bölgede uzun süre gözlem yaptı. Evinin yeri, ailesi, günlük hareketleri ve fiziksel özellikleri takip edildi. Operasyon, hızlı bir baskından çok uzun hazırlık gerektiren bir istihbarat çalışmasıydı.
11 Mayıs akşamı Eichmann işten dönerken Buenos Aires’in San Fernando bölgesinde, Garibaldi Sokağı civarında Mossad ekibi tarafından yakalandı. Operasyonda görev alan isimlerden biri, daha sonra “Eichmann’ı yakalayan adam” olarak anılacak Peter Malkin idi. Eichmann birkaç gün boyunca gizli bir evde tutuldu. Kimliği kesinleştirildi. Ardından 20 Mayıs’ta bir El Al uçağıyla Arjantin’den çıkarılarak İsrail’e götürüldü. Bu yönüyle operasyon hem istihbarat başarısı hem de uluslararası hukuk tartışması yarattı. Çünkü Eichmann Arjantin makamlarına açık bir iade süreciyle teslim edilmemiş, başka bir devletin topraklarından gizlice kaçırılmıştı.
Arjantin bu nedenle İsrail’i egemenlik haklarını ihlal etmekle suçladı. Mesele Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne kadar taşındı. İsrail ise Eichmann’ın insanlığa karşı suçlar işlemiş bir Nazi savaş suçlusu olduğunu ve yargılanması gerektiğini savundu. Burada ahlaki ve hukuki tartışma iç içe geçti: Bir yanda bir ülkenin egemenlik hakkı vardı; diğer yanda soykırım suçlusunun hesap vermesi gerektiği gerçeği. Eichmann operasyonunun hâlâ tartışılmasının nedeni de budur.
Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanması 1961’de başladı. Dava, Holokost’un dünya kamuoyu önünde yeniden anlatıldığı büyük bir tarihsel yüzleşmeye dönüştü. Yüzlerce belge sunuldu, çok sayıda tanık dinlendi, kamplardan kurtulan insanlar yaşadıklarını anlattı.
Davanın en çarpıcı taraflarından biri, Eichmann’ın kendisini sürekli “emirleri uygulayan küçük bir memur” gibi göstermeye çalışmasıydı. Bu savunma, daha sonra siyaset teorisyeni Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” tartışmasıyla anılacaktı. Arendt’in yorumu çok tartışıldı; fakat Eichmann davası gerçekten de modern bürokrasinin insanı nasıl ahlaki sorumluluktan kaçan bir dişliye dönüştürebileceği sorusunu gündeme taşıdı. Ancak bu noktada dikkatli olmak gerekir: Eichmann’ın sıradan görünmesi, suçunun sıradan olduğu anlamına gelmez. O, milyonlarca insanın ölümüne hizmet eden sistemin bilinçli ve etkili bir parçasıydı.
Eichmann 1961’de suçlu bulundu. Yahudi halkına karşı suçlar, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından idama mahkûm edildi. 1962’de İsrail’de idam edildi. Bu, İsrail tarihinde uygulanan çok az sayıdaki idam cezasından biridir ve en bilineni olarak tarihe geçti.
1961 – Yassıada’da Anayasa’yı ihlal davası başladı; Demokrat Parti iktidarı tarih önünde yargılanmaya çıkarıldı.
11 Mayıs 1961’de, Yassıada’da görülen davaların en önemlilerinden biri olan Anayasa’yı ihlal davası başladı. Bu dava, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesiyle iktidardan indirilen Demokrat Parti yöneticilerinin yargılandığı en ağır dosyaydı. Çünkü dava yalnız belirli bir suç eylemini değil, on yıllık Demokrat Parti iktidarının genel siyasi çizgisini, Meclis çoğunluğunu kullanma biçimini ve muhalefet üzerindeki baskı iddialarını hedef alıyordu.
27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup subay yönetime el koymuş, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar, Demokrat Parti milletvekilleri ve birçok üst düzey isim tutuklanmıştı. Tutuklular önce Harp Okulu’na, ardından İstanbul açıklarındaki Yassıada’ya götürüldü. Ada, kısa sürede Türkiye siyasi tarihinin en karanlık ve tartışmalı yargılama mekânlarından birine dönüştü.
Yassıada’da kurulan mahkemenin adı Yüksek Adalet Divanı idi. Bu mahkeme, 27 Mayıs yönetiminin oluşturduğu olağanüstü bir yargı organıydı. Bu nedenle Yassıada yargılamaları daha en başından itibaren hukuk, meşruiyet ve intikam tartışmalarının gölgesinde yürüdü. Mahkeme sanıkları yargılıyordu; fakat mahkemenin kendisi de tarih tarafından yargılanacaktı.
Anayasa’yı ihlal davasının merkezinde, Demokrat Parti iktidarının 1924 Anayasası’nı çiğneyip çiğnemediği sorusu vardı. İddialara göre DP yönetimi, Meclis çoğunluğunu kullanarak muhalefeti susturmuş, basına baskı yapmış, üniversite ve yargı bağımsızlığını zedelemiş, Meclis içinde kurulan Tahkikat Komisyonu’yla yasama ve yargı yetkilerini tek elde toplamaya yönelmişti. Özellikle 1960’ta kurulan Tahkikat Komisyonu, davanın en kritik başlıklarından biri oldu. Çünkü bu komisyon, muhalefetin ve basının faaliyetlerini soruşturmak üzere geniş yetkilerle donatılmış, kararlarına itiraz yolları büyük ölçüde kapatılmıştı.
Demokrat Parti açısından ise tablo farklı okunuyordu. DP’liler, 1950’de serbest seçimle iktidara gelmiş, 1954’te büyük çoğunlukla yeniden seçilmiş, 1957’de ise oy kaybetse de Meclis çoğunluğunu korumuştu. Onlara göre iktidarlarının kaynağı sandıktı. Bu nedenle askeri müdahaleyle devrilmeleri, halk iradesine karşı yapılmış bir darbe anlamına geliyordu. Yassıada’da savunulan temel siyasi çizgi de buydu: Seçilmiş bir iktidarın, sonradan kurulan olağanüstü bir mahkeme tarafından yargılanması başlı başına meşruiyet sorunu taşıyordu.
Burada meseleyi kolaycı bir yere çekmemek gerekir. Demokrat Parti’nin son yıllarında otoriterleşme eğilimi, basın üzerindeki baskılar, muhalefetle gerilim, üniversite olayları ve Tahkikat Komisyonu gibi çok ciddi demokratik sorunlar vardı. Bunları yok saymak tarihsel körlük olur. Fakat bu sorunların çözümünün askeri müdahale ve olağanüstü mahkemelerle aranması da Türkiye demokrasisine ağır bir zarar verdi. Yassıada’nın temel trajedisi buradadır: Demokratik hukuk adına yargılama yapıldığı iddia edildi; ama yargılamanın zemini bizzat darbe hukukuydu.
Anayasa’yı ihlal davası, sanık sayısı ve siyasi ağırlığı bakımından Yassıada’nın ana davası niteliğindeydi. Celâl Bayar, Adnan Menderes, bakanlar ve çok sayıda Demokrat Parti milletvekili bu dosyada yargılandı. Mahkeme, DP iktidarının yalnız tek tek icraatlarını değil, bütün yönetim anlayışını suç konusu yaptı. Böylece dava, klasik bir ceza yargılamasından çok, devrilmiş bir dönemin siyasi muhasebesine dönüştü.
Davanın kamuoyu üzerindeki etkisi büyüktü. Gazeteler duruşmaları izliyor, radyodan haberler veriliyor, Türkiye neredeyse her gün Yassıada’dan gelen gelişmeleri konuşuyordu. Fakat bu yayınların dili de dönemin siyasi atmosferinden bağımsız değildi. Demokrat Parti yöneticileri kamuoyu önünde sadece sanık değil, yenilmiş ve teşhir edilen bir iktidar gibi gösteriliyordu. Bu da yargılamaların adil ve sakin bir hukuk süreci olarak algılanmasını zorlaştırdı.
Yassıada duruşmalarında sanıkların kişisel hayatlarına, özel harcamalarına ve siyasi üslubuna dair birçok unsur da gündeme getirildi. Bazı dosyalar doğrudan siyasi ve anayasal meselelerle ilgiliyken, bazıları kamuoyu önünde itibarsızlaştırma etkisi yaratan başlıklara dönüştü. Bu durum, Anayasa’yı ihlal gibi ağır bir davanın bile zaman zaman hukuki ciddiyetten uzaklaşıp siyasi hesaplaşma görüntüsü kazanmasına neden oldu.
Dava sonunda ağır hükümler verildi. Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan başta olmak üzere bazı sanıklar idama mahkûm edildi. Celâl Bayar’ın cezası yaşı nedeniyle hapse çevrildi. Ancak Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamları 16-17 Eylül 1961’de İmralı’da infaz edildi. Bu infazlar, Türkiye’nin siyasi hafızasında kapanmayan büyük yaralardan biri haline geldi.
Yassıada Anayasa’yı ihlal davası, Türkiye’de darbeler, seçilmiş iktidarlar, yargı bağımsızlığı ve siyasi hesaplaşma meseleleri konuşulduğunda hâlâ anılan temel örneklerden biridir. Çünkü dava, iki farklı gerçeği aynı anda gösterir. Birincisi, sandıkla gelen iktidarların da hukukun ve temel özgürlüklerin üzerinde olamayacağı gerçeğidir. İkincisi ise hukuku savunma iddiasının, darbe ve olağanüstü mahkeme düzeni içinde inandırıcılığını hızla kaybedeceği gerçeğidir.
1973 – Pentagon Belgeleri davası çöktü; Vietnam Savaşı’nın gizli dosyalarını sızdıran Ellsberg aklandı.
11 Mayıs 1973’te ABD’de Pentagon Belgeleri davası beklenmedik biçimde çöktü. Federal yargıç William Byrne Jr., Daniel Ellsberg ve Anthony Russo hakkındaki bütün suçlamaları düşürdü. Böylece Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli devlet belgelerini kamuoyuna sızdıran Ellsberg ve Russo, ağır hapis cezası tehdidinden kurtuldu.
Pentagon Belgeleri, ABD’nin Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli tarihini içeren binlerce sayfalık bir çalışmaydı. Belgeler, Amerikan yönetimlerinin Vietnam konusunda kamuoyuna söyledikleriyle kapalı kapılar ardında konuşulanlar arasında ciddi farklar olduğunu gösteriyordu. Kısacası ABD halkına savaşın seyri, bedeli ve kazanılma ihtimali konusunda gerçeğin tamamı anlatılmamıştı. Ellsberg, o dönemde savunma çevrelerinde çalışan bir analistti ve belgeleri sızdırarak kamuoyunun savaşa dair gerçeği bilmesi gerektiğini savundu.
Belgelerin 1971’de The New York Times ve ardından The Washington Post tarafından yayımlanması büyük bir anayasal krize dönüştü. Nixon yönetimi yayınları durdurmaya çalıştı ve “ulusal güvenlik” gerekçesiyle mahkemeye başvurdu. Ancak ABD Yüksek Mahkemesi, basına önceden yayın yasağı getirilmesini çok sınırlı koşullar dışında kabul etmeyen tarihi bir karar verdi. Bu karar, basın özgürlüğü tarihinde en önemli dönemeçlerden biri olarak kabul edilir.
Fakat basının yayın hakkını kazanması, Ellsberg ve Russo’nun kurtulduğu anlamına gelmiyordu. İkisi hakkında casusluk, komplo ve devlet malını çalma gibi ağır suçlamalar yöneltildi. Ellsberg, teorik olarak hayatının geri kalanını hapiste geçirme ihtimaliyle karşı karşıyaydı. Guardian da Ellsberg’in 115 yıla kadar hapis tehdidiyle yargılandığını aktarır.
Davanın çökmesine yol açan şey ise Amerikan devletinin kendi hukuksuzlukları oldu. Nixon yönetimine bağlı kişilerin Ellsberg’i itibarsızlaştırmak için psikiyatristinin ofisine yasa dışı biçimde girdiği ortaya çıktı. Ayrıca savunma tarafına yönelik usulsüz dinlemeler ve hükümetin bazı delilleri mahkemeden saklaması da davanın meşruiyetini yok etti.
Bu olayın tarihsel ağırlığı büyüktür. Pentagon Belgeleri davası, devlet sırrı ile halkın bilme hakkı arasındaki gerilimin en çarpıcı örneklerinden biridir. Bir devlet savaş yürütürken neyi gizleyebilir? Hükümetler “ulusal güvenlik” diyerek kamuoyunu yanıltabilir mi? Basın, devletin sakladığı gerçekleri yayımladığında suç mu işler, yoksa demokrasinin temel görevini mi yerine getirir? Ellsberg davası bu soruları Amerikan tarihinin merkezine taşıdı.
Davanın Watergate skandalıyla bağlantısı da önemlidir. Nixon yönetiminin Ellsberg’i hedef almak için kullandığı yasa dışı yöntemler, daha sonra Watergate soruşturmasında ortaya çıkacak yönetim zihniyetinin erken işaretlerindendi. Yani Pentagon Belgeleri yalnız Vietnam Savaşı’nın yalanlarını değil, Nixon yönetiminin iktidarı korumak için hukuku nasıl zorladığını da görünür hale getirdi.
1981 – Bob Marley hayatını kaybetti; reggae’nin sesi sustu.
11 Mayıs 1981’de Jamaikalı müzisyen, gitarist ve şarkıcı Bob Marley, ABD’nin Miami kentinde hayatını kaybetti. Henüz 36 yaşındaydı. Kısa sayılabilecek ömrüne rağmen reggae müziğini Jamaika’nın yerel sınırlarından çıkarıp bütün dünyanın duyduğu bir sese dönüştürdü. Bugün Bob Marley; özgürlük, isyan, inanç, yoksulluk, barış ve siyah kimliğiyle özdeşleşmiş küresel bir kültür figürü olarak hatırlanıyor.
Bob Marley, 6 Şubat 1945’te Jamaika’nın Nine Mile köyünde doğdu. Tam adı Robert Nesta Marley idi. Babası beyaz bir İngiliz kökenli Jamaikalı, annesi ise siyah Jamaikalıydı. Bu karma köken, Marley’nin çocukluğunda dışlanma ve kimlik meselesiyle erken yaşta karşılaşmasına neden oldu. Daha sonra Kingston’ın yoksul mahallelerinden Trenchtown’a taşındı. Onun müziğinin temelinde de biraz bu sokak dünyası vardır: yoksulluk, kalabalık evler, şiddet, dayanışma, din, umut ve öfke.
Marley, Peter Tosh ve Bunny Wailer ile birlikte The Wailers grubunu kurdu. Başlangıçta ska ve rocksteady etkisindeki müzikleri, zamanla reggae’ye dönüştü. Reggae yalnız ritmik bir müzik türü değildi; Jamaika’nın toplumsal acılarını, sömürge sonrası kimlik arayışını, siyah özgürleşme düşüncesini ve Rastafari inancını taşıyan bir anlatı biçimiydi. Marley bu dili dünyaya açan en güçlü isim oldu.
Bob Marley’nin müziğinde politik bir damar vardı; ama bu kuru slogan gibi durmazdı. Get Up, Stand Up, I Shot the Sheriff, No Woman, No Cry, Exodus, Redemption Song, One Love, Could You Be Loved gibi şarkılarında hem ezilenlerin sesi hem de iyileşme arzusu vardır. Marley, öfkeyi nefrete, acıyı umutsuzluğa çevirmeden söyleyebilen nadir sanatçılardan biriydi.
Rastafari inancı Marley’nin hayatında merkezi bir yer tuttu. Bu inanç, Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi kutsal bir figür olarak görür; Afrika’ya dönüş, siyah kimliği, ruhsal özgürlük ve Batı’nın baskıcı düzenine karşı direniş düşüncesi etrafında şekillenir. Marley’nin saçları, dili, sahne duruşu ve şarkı sözleri bu dünyadan beslenir. Onun için müzik sadece eğlence değildi; neredeyse vaaz, dua ve direniş biçimiydi.
1970’lerde Bob Marley artık uluslararası bir yıldızdı. Ancak Jamaika’daki siyasi şiddetin de ortasındaydı. 1976’da Kingston’daki evinde silahlı saldırıya uğradı. Eşi Rita Marley ve menajeri de yaralandı. Marley saldırıdan iki gün sonra Smile Jamaica konserine çıktı. Bu tavır, onun “barış” çağrısının ne kadar riskli bir ortamda yapıldığını gösterir. Marley’nin barış dili, steril bir pop sloganı değildi; kurşunların, yoksulluğun ve siyasi çetelerin içinden çıkıyordu.
1977’de ayağındaki bir yaradan sonra Marley’ye kötü huylu melanom teşhisi kondu. Hastalık zamanla yayıldı. Buna rağmen konserlere ve kayıtlara devam etti. Son döneminde Redemption Song gibi daha sade, daha içe dönük, neredeyse vasiyet niteliğinde şarkılar söyledi. Bu şarkıda gitarıyla baş başa kalan Marley, büyük sahne enerjisinden çok insanın ruhsal kurtuluşuna seslenir.
11 Mayıs 1981’de öldüğünde reggae artık dünya müziğinin kalıcı bir parçası haline gelmişti. Fakat Marley’nin ölümünden sonra etkisi daha da büyüdü. Albümleri milyonlarca sattı, yüzü posterlere, tişörtlere, duvarlara, bayraklara taşındı. Burada da dikkatli olmak gerekir: Popüler kültür bazen Bob Marley’yi fazla yumuşattı. Onu yalnız “gülümseyen, esrar içen, barış şarkıları söyleyen rahat adam” imajına sıkıştırdı. Oysa Marley’nin müziği çok daha sert, politik ve tarihsel bir damardan gelir.
Bob Marley’nin asıl büyüklüğü, yerel bir acıyı evrensel bir dile çevirebilmesidir. Jamaika’nın yoksul mahallelerinden çıkan bir ritim, onun sesiyle Afrika’dan Avrupa’ya, Amerika’dan Asya’ya kadar bütün dünyada anlaşılır hale geldi. Çünkü söylediği şey çok basitti ama hafif değildi: Ayağa kalk, hakkını savun, bölünme, inan, özgürleş, ruhunu satma.
1985 – İngiliz futbolunun kara günü: Bradford’da çıkan stat yangınında 56 kişi öldü, Birmingham City-Leeds United maçındaki tribün olaylarında ise bir taraftar hayatını kaybetti.
11 Mayıs 1985, İngiliz futbol tarihinin en karanlık günlerinden biri olarak kayda geçti. Aynı gün iki ayrı statta iki ayrı facia yaşandı. Bradford City’nin Valley Parade Stadı’nda çıkan yangında 56 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Birmingham City ile Leeds United arasında oynanan maçta ise tribün olayları sırasında bir duvar çöktü ve bir taraftar öldü. Bu nedenle bu tarih, İngiltere’de hem stat güvenliği hem de tribün şiddeti tartışmalarında büyük bir dönüm noktası oldu.
O gün asıl büyük felaket Bradford’da yaşandı. Bradford City, Lincoln City ile karşı karşıya geliyordu. Maç, kulüp için sevinçli bir gün olacaktı; çünkü Bradford City sezonu şampiyon olarak tamamlamıştı. Tribünlerde kutlama havası vardı. Ancak Valley Parade Stadı’nın ana tribünü eski, ahşap ve yangına son derece açık bir yapıdaydı. Tribünün altında yıllardır biriken kâğıt, çöp ve kuru malzemeler büyük bir tehlike oluşturuyordu.
Maç sırasında küçük bir ateş, kısa sürede tribünün altındaki yanıcı malzemelere ulaştı. İlk anda sıradan bir duman gibi görünen şey, birkaç dakika içinde büyük bir yangına dönüştü. Alevler ahşap tribünü olağanüstü bir hızla sardı. İnsanlar sahaya atlayarak kaçmaya çalıştı; bazıları ise arka çıkışlara yöneldi. Fakat panik, yoğun duman, eski tribün yapısı ve kaçış yollarındaki sorunlar can kaybını büyüttü.
Bradford yangınında 56 kişi öldü, 265 kişi yaralandı. Yangının televizyon kameralarınca kaydedilmiş olması, olayın İngiltere’de ve dünyada büyük yankı uyandırmasına neden oldu. Görüntüler, bir futbol maçının birkaç dakika içinde nasıl toplu bir faciaya dönüşebileceğini bütün çıplaklığıyla gösterdi. Bu facia, eski statların, ahşap tribünlerin, kilitli ya da yetersiz çıkışların ve ihmal edilmiş güvenlik önlemlerinin ne kadar ölümcül sonuçlar doğurabileceğini ortaya koydu.
Aynı gün Birmingham’da ise başka bir kriz yaşandı. Birmingham City ile Leeds United arasında St Andrew’s Stadı’nda oynanan maçta taraftar olayları çıktı. 1980’ler İngiltere’sinde futbol, ciddi bir holiganizm sorunu yaşıyordu. Tribünlerde şiddet, polisle çatışmalar, saha istilaları ve rakip taraftar grupları arasındaki kavgalar sık görülüyordu. Birmingham’daki maç da bu atmosferin en ağır örneklerinden birine dönüştü.
Olaylar sırasında tribünlerde ve saha çevresinde büyük kargaşa yaşandı. Taraftarlar arasında çatışmalar çıktı, polis müdahale etti, stadyum düzeni bozuldu. Bu sırada bir duvar çöktü ve genç Leeds United taraftarı Ian Hambridge hayatını kaybetti. Yani Birmingham’daki olay bir yangın değil, tribün şiddeti ve stat güvenliği sorunlarının birlikte ölümcül hale geldiği ayrı bir faciaydı.
Bu iki olayın aynı gün yaşanması, İngiliz futbolunda güvenlik meselesini geri dönülmez biçimde gündeme taşıdı. Bradford yangını, statların fiziksel güvenliğini; Birmingham’daki olaylar ise taraftar şiddetini ve kalabalık yönetimini tartışmaya açtı. İkisi farklı türde felaketlerdi ama aynı gerçeği gösteriyordu: Futbol stadyumları, sadece maç izlenen yerler değil, binlerce insanın can güvenliğinin emanet edildiği büyük kamusal alanlardı.
1985 yılı İngiliz futbolu için daha da ağır geçecekti. Bu olaylardan yalnızca birkaç hafta sonra, 29 Mayıs 1985’te Heysel Faciası yaşandı ve Liverpool-Juventus maçı öncesindeki tribün olaylarında 39 kişi öldü. Böylece 1985, İngiliz futbolunun güvenlik, şiddet ve stat düzeni bakımından en utanç verici yıllarından biri haline geldi.
11 Mayıs 1985’in ardından stat güvenliği konusunda daha ciddi adımlar atılması gerektiği anlaşıldı. Yangın çıkışları, tribün malzemeleri, acil tahliye planları, kapasite denetimi, polis organizasyonu ve taraftar güvenliği yeniden ele alındı. Yine de İngiltere’nin stat güvenliği alanındaki en büyük dönüşümü birkaç yıl sonra, 1989’daki Hillsborough Faciası’nın ardından gelecekti.
1987 – “Lyon Kasabı” Klaus Barbie yargılanmaya başladı; Nazi suçları onlarca yıl sonra mahkeme önüne taşındı.
11 Mayıs 1987’de, eski SS subayı ve Gestapo görevlisi Klaus Barbie, Fransa’nın Lyon kentinde yargılanmaya başladı. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Barbie, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’daki Nazi işgali döneminde işlediği insanlığa karşı suçlar nedeniyle mahkeme önüne çıkarıldı. Bu dava, Fransa’nın işgal yıllarıyla, direniş hafızasıyla ve savaş sonrası hesaplaşma eksikleriyle yüzleşmesi anlamına geliyordu.
Klaus Barbie, 1913’te Almanya’da doğdu. Nazi rejimi içinde SS’e katıldı ve savaş sırasında Gestapo adına görev yaptı. 1942’den itibaren Lyon’da Alman güvenlik aygıtının en önemli isimlerinden biri haline geldi. Lyon, o dönemde Fransız Direnişi’nin güçlü merkezlerinden biriydi. Bu nedenle Gestapo’nun buradaki amacı yalnızca istihbarat toplamak değil, direniş ağlarını kırmak, insanları korkutmak ve işgal düzenine karşı çıkanları sistemli biçimde yok etmekti.
Barbie’nin adı özellikle tutuklama, sorgu, işkence, sürgün ve infazlarla anıldı. “Lyon Kasabı” lakabı da buradan gelir. Lyon’daki Montluc Hapishanesi, onun döneminde işkence ve ölüm korkusuyla özdeşleşti. Direnişçiler, Yahudiler, komünistler, sivil halktan şüpheliler ve Nazi işgaline karşı çalışan pek çok kişi Barbie’nin yönettiği baskı mekanizmasının hedefi oldu.
Onun en bilinen suçlarından biri, Fransız Direnişi’nin efsanevi isimlerinden Jean Moulin’in yakalanması ve işkence görmesiydi. Jean Moulin, Charles de Gaulle adına Fransa içindeki direniş gruplarını birleştirmeye çalışan kritik bir figürdü. 1943’te yakalandı, ağır işkenceden geçirildi ve Almanya’ya götürülürken öldü. Barbie, Moulin’in yakalanması ve sorgulanmasıyla ilişkilendirilen en önemli Nazi görevlisiydi.
Fakat 1987’deki dava yalnız Jean Moulin dosyasıyla sınırlı değildi. Barbie, özellikle Yahudi sivillerin ve çocukların toplama kamplarına gönderilmesinden de sorumlu tutuldu. En ağır suç başlıklarından biri, Izieu çocukları meselesiydi. 1944’te Izieu’daki bir çocuk sığınağına yapılan baskında çoğu Yahudi 44 çocuk ve onlara bakan yetişkinler yakalandı. Bu çocukların büyük bölümü Auschwitz’e gönderildi ve öldürüldü. Bu olay, Barbie davasının vicdani ağırlığını artıran en sarsıcı başlıklardan biri oldu.
Savaş bittikten sonra Barbie hemen adalet önüne çıkarılmadı. Tam tersine, Soğuk Savaş’ın karanlık dengeleri içinde yıllarca kaçmayı başardı. Önce Almanya’da saklandı. Daha sonra Amerikan istihbaratıyla ilişkilendirildi; çünkü savaş sonrası dönemde eski Nazi kadrolarının bir kısmı Sovyetler Birliği’ne karşı bilgi ve operasyon ağı içinde kullanıldı. Bu, savaş sonrası Batı dünyasının en rahatsız edici dosyalarından biridir: Nazi suçlularının bazıları, komünizmle mücadele gerekçesiyle korunmuş ya da görmezden gelinmiştir.
Barbie daha sonra Güney Amerika’ya kaçtı ve Bolivya’da Klaus Altmann adıyla yaşamaya başladı. Burada da sıradan bir sürgün hayatı yaşamadı; güvenlik çevreleriyle, sağcı askeri yapılarla ve baskıcı rejimlerle ilişkiler kurduğu iddia edildi. Yani Barbie’nin hikâyesi, Nazizm’in 1945’te askeri olarak yenilmesine rağmen bazı faillerinin başka kıtalarda, başka rejimlerin gölgesinde yaşamaya devam edebildiğini gösterir.
Fransız avukat ve Nazi avcısı Serge Klarsfeld ile eşi Beate Klarsfeld’in çabaları, Barbie’nin izinin sürülmesinde büyük rol oynadı. Yıllar süren baskı ve hukuk mücadelesinden sonra Barbie 1983’te Bolivya’dan Fransa’ya iade edildi. Böylece savaşın bitiminden yaklaşık kırk yıl sonra, Lyon’da işlediği suçlardan dolayı yargılanmasının yolu açıldı.
11 Mayıs 1987’de başlayan dava, Fransa’da büyük yankı uyandırdı. Duruşmalar sadece hukukçuların değil, tarihçilerin, gazetecilerin, savaş mağdurlarının, direnişçilerin ve Holokost’tan kurtulanların da dikkatle izlediği bir yüzleşmeye dönüştü. Tanıklar mahkemede yıllar önce yaşadıkları işkenceleri, kayıpları, çocukların sürgün edilişini ve Gestapo korkusunu anlattı. Bu tanıklıklar, tarihin soyut bir bilgi değil, insanların bedeninde ve hafızasında yaşayan ağır bir gerçek olduğunu gösterdi.
Barbie duruşmalarda çoğu zaman sorumluluğu kabul etmedi. Kendisine yöneltilen suçlamaları reddetti ya da küçümsedi. Savunmasını üstlenen Avukat Jacques Vergès ise davayı Nazi suçları üzerinden değil, Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeci şiddeti ve başka devlet suçları üzerinden tartışmaya açmaya çalıştı. Bu strateji çok tartışıldı. Evet, sömürgecilik suçları da gerçektir; fakat bu gerçek, Barbie’nin işlediği Nazi suçlarını hafifletmez. Bir suçun varlığı, başka bir suçu temize çıkarmaz.
Dava sonunda Klaus Barbie, insanlığa karşı suçlardan suçlu bulundu ve ömür boyu hapse mahkûm edildi. 1991’de cezaevinde öldü. Aldığı ceza, işlediği suçların yanında gecikmiş ve eksik bir adalet duygusu taşısa da yine de tarihsel olarak önemliydi. Çünkü Barbie gibi bir failin yıllarca saklandıktan sonra mahkeme önüne çıkarılması, Nazi suçlarının zamanla unutulmayacağına dair güçlü bir mesaj verdi.
Bu davanın Fransa açısından özel bir anlamı vardı. Fransa uzun yıllar kendisini büyük ölçüde direniş ülkesi olarak hatırlamayı tercih etmişti. Oysa işgal yıllarında Vichy yönetiminin Nazi Almanyası’yla iş birliği, Yahudilerin toplanması, yerel kolluk güçlerinin rolü ve toplumdaki suskunluk da bu tarihin parçasıydı. Barbie davası, bu daha rahatsız edici hafızayı da yeniden gündeme taşıdı.
1987 – Baltimore’da “domino” kalp-akciğer nakli yapıldı; bir hastanın sağlıklı kalbi başka bir hastaya takıldı.
11 Mayıs 1987’de ABD’nin Maryland eyaletindeki Baltimore kentinde, Johns Hopkins Hastanesi’nde tıp tarihine geçen sıra dışı bir nakil ameliyatı yapıldı. Bu operasyon bazen “ilk kalp-akciğer nakli” diye aktarılır; fakat bu ifade eksiktir. Çünkü ilk başarılı kombine kalp-akciğer nakli 1981’de Stanford’da yapılmıştı. 1987’de Baltimore’daki asıl yenilik, domino kalp-akciğer nakli olarak bilinen yöntemin uygulanmasıydı: Kalp-akciğer nakli yapılan hastanın kendi sağlıklı kalbi çıkarıldı ve başka bir kalp hastasına nakledildi. Johns Hopkins’in tarih anlatımlarında da 1981’de Bruce Reitz ve Norman Shumway’in ilk kombine kalp-akciğer naklini yaptığı, Baltimore’daki çalışmaların ise bu alanı geliştiren önemli adımlar arasında yer aldığı aktarılır.
Operasyonun merkezinde, kistik fibrozis hastası 28 yaşındaki Clinton House vardı. Kistik fibrozis, özellikle akciğerleri ağır biçimde etkileyen kalıtsal bir hastalıktır. Hastalık ilerlediğinde akciğerler görevini yapamaz hale gelir; hasta nefes almakta zorlanır ve yaşamı ciddi biçimde tehdit altına girer. House’un kalbi ise kullanılabilir durumdaydı. Bu nedenle cerrahlar ona bir donörden alınan kalp ve akciğerleri birlikte naklederken, onun çıkarılan sağlıklı kalbini de kalp yetmezliği yaşayan başka bir hastaya, John Couch’a nakletti.
Bu tür ameliyata “domino” denmesinin nedeni açıktır. Bir nakil, başka bir nakli mümkün kılar. İlk hastaya kalp-akciğer bloğu takılır; onun artık kendi bedeninde kullanılamayacak ama başka bir insan için hayat kurtarıcı olabilecek sağlıklı kalbi ikinci hastaya verilir. Böylece tek bir donörden gelen organlar, iki farklı hastanın yaşama şansını artırır. Organ bağışının çok sınırlı olduğu bir dünyada bu fikir, tıbbi açıdan cesur olduğu kadar etik açıdan da dikkat çekicidir.
Ameliyatın tartışmalı tarafı da buradaydı. Çünkü House’un kalbi hasta değildi; sorun akciğerlerindeydi. Bugünün nakil tıbbı açısından akciğer nakli tek başına yapılabilir; fakat 1980’lerde akciğer naklinin başarı oranları henüz bugünkü kadar güçlü değildi. Johns Hopkins cerrahlarından Dr. William Baumgartner, o dönem yalnız akciğer nakillerinin sonuçlarının zayıf olduğunu, bu nedenle kistik fibrozis hastası için kalp-akciğer naklinin en uygun seçenek olarak görüldüğünü söylemişti.
Bu operasyon aynı zamanda “yaşayan bir insandan kalp nakli” tartışmasını doğurdu. Teknik olarak House ameliyat öncesinde hayattaydı ve kalbi başka bir hastaya nakledildi. Ancak bu, sıradan bir canlı vericili nakil değildi; çünkü House’un kendi yaşamını sürdürebilmesi için önce başka bir donörden kalp-akciğer alması gerekiyordu.
Bu gelişme tıp dünyasında büyük ilgi uyandırdı; çünkü organ naklinde temel sorunlardan biri daima organ kıtlığıdır. Kalp, akciğer, karaciğer ve böbrek gibi organlara ihtiyaç duyan binlerce hasta için uygun donör bulmak zordur. Domino nakil fikri, bazı özel durumlarda mevcut organların daha verimli kullanılabileceğini gösterdi. Ancak her hasta için uygulanabilecek basit bir yöntem değildir. Hastanın hastalığı, kalbin durumu, alıcıların uyumu, ameliyat riski ve etik değerlendirme birlikte düşünülmelidir.
Operasyonun insani tarafı da ağırdır. Bu tür nakiller, tıbbın başarı hikâyesi gibi anlatılabilir; ama her zaman büyük risk, belirsizlik ve kırılganlık içerir. Clinton House’un ameliyatı tıp tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kayda geçti; ancak kendisi bir yıl kadar sonra hayatını kaybetti.
Yine de bu ameliyatın tarihsel değeri küçümsenemez. 1980’ler, nakil tıbbının hızla geliştiği bir dönemdi. Bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların ilerlemesi, cerrahi tekniklerin gelişmesi, yoğun bakım imkânlarının artması ve organ saklama yöntemlerindeki yenilikler sayesinde daha önce imkânsız görülen ameliyatlar yapılabilir hale geliyordu. Kalp-akciğer nakli de bu büyük dönüşümün en zor alanlarından biriydi.
1996 – ValuJet 592 Everglades’e düştü; kargo bölümündeki ihmal 110 kişiyi öldürdü.
11 Mayıs 1996’da ABD’de Miami’den Atlanta’ya gitmek üzere havalanan ValuJet 592 sefer sayılı uçak, kalkıştan kısa süre sonra Florida Everglades bataklığına düştü. McDonnell Douglas DC-9 tipi uçakta bulunan 105 yolcu ve 5 mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Bu kaza, sadece bir havacılık faciası değil, tehlikeli madde taşımacılığı, bakım denetimi ve düşük maliyetli havayolu güvenliği tartışmalarında büyük bir kırılma noktası oldu.
Uçak kalkıştan kısa süre sonra duman ve yangın belirtisi verdi. Pilotlar Miami’ye dönmeye çalıştı; ancak uçak kontrolünü kaybederek Everglades’e çakıldı. Bataklık arazi, enkaza ve kurbanlara ulaşmayı son derece zorlaştırdı. Kaza mahallinin yapısı nedeniyle kurtarma ve inceleme çalışmaları ağır koşullarda yürütüldü.
Soruşturma kazanın merkezinde korkunç bir ihmal olduğunu ortaya koydu. Uçağın kargo bölümüne, ValuJet’in bakım yüklenicisi tarafından kullanılmamış gibi paketlenen ama aslında tehlikeli olan kimyasal oksijen jeneratörleri yüklenmişti. Bu jeneratörler uygun güvenlik kapakları olmadan, yanlış biçimde paketlenmişti. FAA’ya göre, jeneratörlerden birinin ya da birkaçının çalışması sonucu kargo bölümünde kontrolsüz yangın başladı.
Bu ayrıntı facianın asıl ağırlığını gösterir. Uçak havada teknik bir bilinmezlik nedeniyle düşmedi; kargo bölümüne hiç konmaması gereken tehlikeli maddelerin yanlış ve özensiz biçimde taşınması nedeniyle düştü. Yolcuların ve mürettebatın kaderi, bakım zincirindeki ihmaller, denetim eksikleri ve tehlikeli madde kurallarının ciddiye alınmamasıyla belirlendi.
ValuJet o dönemde agresif biçimde büyüyen düşük maliyetli bir havayoluydu. Kaza sonrasında şirketin güvenlik kültürü, bakım süreçleri ve yüklenici denetimi ağır biçimde sorgulandı. Kaza, yalnız ValuJet’i değil, Amerikan havacılık sisteminin denetim mekanizmalarını da tartışmaya açtı. NTSB raporlarında FAA’nın tehlikeli madde programına yeterli kaynak ayırmaması ve önceki uyarıların yeterince takip edilmemesi de eleştirildi.
Kazanın ardından ValuJet’in imajı ağır darbe aldı. Şirket bir süre uçuşlardan uzaklaştırıldı; daha sonra AirTran ile birleşti ve ValuJet adı fiilen ortadan kalktı. Ancak isim değişikliği, 592 sefer sayılı uçakta ölen 110 kişinin geride bıraktığı soruları silemedi: Bakım işi kime emanet edilir? Tehlikeli maddeler nasıl denetlenir? Ucuz uçuş baskısı güvenlik kültürünü zayıflatır mı? Regülasyon kâğıt üstünde kalırsa bedelini kim öder?
1997 – IBM’in süper bilgisayarı Deep Blue, Garry Kasparov’u yendi; insan zekâsı ile yapay zekâ arasındaki sembolik eşik aşıldı.
11 Mayıs 1997’de IBM’in geliştirdiği Deep Blue adlı süper bilgisayar, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u altı partilik maçın sonunda mağlup etti. Bu olay, sadece satranç tarihinin değil, bilgisayar bilimi ve yapay zekâ tarihinin de en sembolik anlarından biri oldu. Çünkü ilk kez bir bilgisayar, klasik zaman kontrolünde oynanan bir maçta, dünyanın en güçlü satranç oyuncusunu yenmişti.
Garry Kasparov o dönemde birçok kişi tarafından tarihin en büyük satranç oyuncularından biri, hatta en büyüğü kabul ediliyordu. Hesap gücü, açılış bilgisi, stratejik sezgisi, saldırı enerjisi ve psikolojik üstünlüğüyle satranç dünyasında neredeyse yenilmez bir figürdü. Bu yüzden Deep Blue’nun karşısında yalnız bir insan değil, insan satrancının zirvesi duruyordu.
IBM’in Deep Blue projesi, yapay zekânın insan düşüncesini taklit etmesinden çok, devasa hesaplama gücünü satranç tahtasına uygulama fikrine dayanıyordu. Deep Blue, milyonlarca pozisyonu çok kısa sürede hesaplayabiliyor, olası hamleleri ve devam yollarını değerlendirebiliyordu. İnsan oyuncu sezgi, deneyim, örüntü tanıma ve stratejik kavrayışla düşünürken; Deep Blue çok büyük bir hesaplama ağacı üzerinden en güçlü hamleyi bulmaya çalışıyordu.
Kasparov ile Deep Blue daha önce 1996’da da karşılaşmıştı. O maçta Deep Blue bir parti kazanarak dünya şampiyonunu klasik tempoda yenen ilk bilgisayar olmuş, fakat maçı Kasparov kazanmıştı. 1997’de IBM geliştirilmiş bir sistemle yeniden karşısına çıktı. Bu kez bilgisayar daha hızlı, daha güçlü ve daha iyi hazırlanmıştı. Maç New York’ta büyük medya ilgisi altında oynandı. Satranç tahtası artık yalnız iki rakibin değil, insan ile makinenin karşılaşma alanı gibi görülüyordu.
1997 maçının ilk partisini Kasparov kazandı. İkinci partiyi Deep Blue aldı. Sonraki üç parti berabere bitti. Böylece her şey altıncı ve son partiye kaldı. 11 Mayıs 1997’de oynanan son partide Kasparov beklenmedik biçimde çok kısa sürede zor duruma düştü ve 19. hamlede terk etti. Bu sonuçla Deep Blue maçı 3,5 – 2,5 kazandı.
Son partinin bu kadar kısa sürmesi, satranç dünyasında büyük şaşkınlık yarattı. Kasparov gibi olağanüstü dirençli ve mücadeleci bir oyuncunun bu kadar erken yenilgiyi kabul etmesi, maçın psikolojik boyutunu da gösteriyordu. Kasparov, maç boyunca Deep Blue’nun bazı hamlelerinin insanî bir sezgi ya da özel hazırlık gibi göründüğünü düşündü. IBM ekibinin maç sırasında bilgisayara müdahale edip etmediği konusunda şüphelerini dile getirdi. IBM bu iddiaları reddetti; ancak tartışma uzun süre sürdü.
Burada meseleyi doğru okumak gerekir. Deep Blue bugünkü anlamda “düşünen”, “anlayan” ya da yaratıcı biçimde öğrenen bir yapay zekâ değildi. Satranç oynamayı bir insan gibi kavramıyordu. Tahtadaki güzelliği, fedanın ruhunu, rakibin ruh halini ya da tarihsel bir pozisyonun estetik anlamını bilmiyordu. Ama çok güçlü bir hesaplama makinesi olarak satrancın belli alanlarında insan kapasitesini aşabiliyordu. İşin sarsıcı tarafı da buydu: Bir makinenin insan gibi düşünmesine gerek kalmadan, insanın en parlak zihinsel oyunlarından birinde insanı yenebilmesi.
Bu yenilgi, “makine insanı geçti” diye basit bir sloganla anlatıldı. Fakat gerçek daha karmaşıktı. Kasparov’un yenilgisi, insan zekâsının değersizleştiği anlamına gelmiyordu. Daha çok, bazı problemler karşısında hesaplama gücünün ve özel amaçlı bilgisayar sistemlerinin insan sezgisinin önüne geçebileceğini gösteriyordu. Satranç gibi kuralları kesin, hamle seçenekleri sınırlı ama derinliği muazzam bir oyunda makine üstünlüğü artık mümkün hale gelmişti.
Deep Blue’nun zaferi satrancı da değiştirdi. Bundan sonra bilgisayarlar satranç hazırlığının vazgeçilmez parçası oldu. Büyükustalar açılış analizlerinde, taktik hesaplarda ve pozisyon değerlendirmelerinde bilgisayarlardan yararlanmaya başladı. Zamanla satranç motorları öyle güçlendi ki, dünyanın en iyi insan oyuncuları bile motorlarla doğrudan rekabet edemez hale geldi. Bugün satrançta insan başarısı, artık bilgisayarsız saf hesap gücüyle değil, bilgisayarla birlikte çalışabilme, hazırlığı yönetebilme ve insanî yaratıcılığı doğru yerde kullanabilme becerisiyle ölçülüyor.
Bu olay yapay zekâ tarihinde de güçlü bir sembol oldu. Deep Blue, insanlık tarihinde bir kapının açıldığını gösterdi. Daha sonra bilgisayarlar yalnız satrançta değil, Go oyununda, görüntü tanımada, dil işlemede, tıp verilerinin analizinde, çeviride, yazılımda ve daha birçok alanda insan yetenekleriyle yarışmaya başladı. 1997’de satranç tahtasında yaşanan şey, bugünkü yapay zekâ çağının erken işaretlerinden biri olarak görülebilir.
Ancak Deep Blue zaferini bugünkü yapay zekâ sistemleriyle karıştırmamak gerekir. Deep Blue dar bir görev için tasarlanmış özel bir sistemdi. Satranç dışında işe yaramazdı. Bugünkü yapay zekâ sistemleri ise çok daha geniş veri işleme, dil üretme, görsel analiz, örüntü çıkarma ve öğrenme kabiliyetlerine sahip. Bu yüzden Deep Blue, modern yapay zekânın kendisi değil, insan-makine rekabetinin kamuoyunda ilk büyük kırılma anlarından biridir.
Kasparov’un yenilgiden sonra tamamen geri çekilmemesi de önemlidir. O, daha sonra insan ile bilgisayarın birlikte oynadığı “ileri satranç” fikrini savundu. Bu yaklaşım, insanı makinenin karşısına koymak yerine, insan sezgisi ile makine hesap gücünü birleştirmeyi öneriyordu. Bugün birçok alanda asıl verimli model de budur: İnsan ya da makine değil, doğru tasarlanmış insan-makine ortaklığı.
2000 – Ayhan Işık ve Belgin Doruk’u sinemaya kazandıran yönetmen Faruk Kenç hayatını kaybetti.
11 Mayıs 2000’de Türk sinema yönetmeni ve yapımcı Faruk Kenç, İstanbul’da hayatını kaybetti. Türk sinemasının erken döneminde önemli bir yere sahip olan Kenç, özellikle 1940’lı yıllarda tiyatro ağırlıklı sinema anlayışından daha sinemaya özgü bir anlatı diline geçişin öncü isimlerinden biri olarak kabul edilir. Bu nedenle onu yalnız birkaç film yönetmiş eski bir sinemacı gibi değil, Yeşilçam’a giden yolu hazırlayan kuşağın önemli temsilcilerinden biri olarak görmek gerekir.
Faruk Nihat Kenç, 31 Ocak 1910’da Bingazi’de doğdu. Bazı kaynaklarda doğum yeri İstanbul olarak geçse de sinema tarihine ilişkin güvenilir biyografilerde Bingazi bilgisi yaygındır. Sinemaya ilgisi genç yaşlarda başladı. Almanya’da Bavyera Devlet Fotoğrafçılık Okulu’nda eğitim aldı. Bu eğitim, onu dönemin birçok yerli sinemacısından ayıran önemli bir avantajdı. Çünkü Türkiye’de sinema henüz kurumsal ve teknik anlamda gelişme aşamasındayken, Kenç Avrupa’da görüntü, kamera ve film tekniği üzerine eğitim görmüş bir isim olarak döndü.
Kenç’in sinema tarihindeki yeri özellikle “Geçiş Çağı” denilen dönemle ilgilidir. Türk sinemasında 1940-1950 arası, Muhsin Ertuğrul’un tiyatro kökenli sinema anlayışından daha farklı yönetmenlerin, yapımcıların ve oyuncuların öne çıkmaya başladığı dönemdir. Bu yıllarda sinema hâlâ tiyatronun etkisinden bütünüyle kurtulmuş değildi; oyunculuk, dekor kullanımı ve sahne düzeni çoğu zaman tiyatro alışkanlıklarını taşıyordu. Faruk Kenç, bu yapının dışına çıkmaya çalışan isimlerden biri oldu.
Faruk Kenç’in ilk önemli filmlerinden biri Taş Parçası’dır. 1939 tarihli bu film, onun yönetmen olarak dikkat çekmesini sağladı. Ardından Yılmaz Ali geldi. 1940 yapımı Yılmaz Ali, Türk sinemasının ilk polisiye filmlerinden biri kabul edilir. Bu tercih önemlidir; çünkü o dönem Türk sineması melodram, tarihî hikâye ve tiyatro uyarlamaları çevresinde şekillenirken, polisiye türüne yönelmek sinema dilini farklı bir alanda deneme cesareti anlamına geliyordu.
Kenç’in bir başka önemli katkısı da Türk sinemasındaki ilk dublajlı film örneklerinden biri olan Dertli Pınar’dır. Dublaj, bugün sıradan görünebilir; fakat o yıllarda ses teknolojisi, kayıt imkânları ve salon koşulları düşünüldüğünde teknik açıdan ciddi bir adımdı. Sesli sinemaya geçiş, bütün üretim düzeninin değişmesi anlamına geliyordu. Kenç bu geçişin teknik ve estetik tarafında çalışan yönetmenlerden biriydi.
Onun Türk sinemasına en bilinen katkılarından biri de yeni oyuncular kazandırmasıdır. Ayhan Işık ve Belgin Doruk gibi Yeşilçam’ın yıldızlaşacak isimlerinin sinemaya kazandırılmasında Faruk Kenç’in rolü olduğu sıkça vurgulanır. Bu nokta küçümsenmemelidir. Çünkü Yeşilçam’ın asıl gücü, seyirciyle güçlü bağ kuran yıldız sistemindeydi. Kenç, tiyatro kökenli oyuncuların hâkim olduğu bir dönemde kamera karşısına yeni yüzler taşıyarak bu yıldız sisteminin erken adımlarına katkı verdi.
Faruk Kenç’in sinemacılığı sadece yönetmenlikle sınırlı değildi. Yapımcılık yaptı, film sektörünün örgütlenmesi için çalıştı, sinema emekçilerinin hakları ve sosyal güvenceleri konusunda girişimlerde bulundu. Türkiye’de sinema uzun yıllar kurumsal güvenceden yoksun, kişisel ilişkilerle ve zor ekonomik koşullarla yürüyen bir alan oldu. Bu nedenle erken dönem sinemacıların bir kısmı yalnız film çekmekle kalmadı; sektörün ayakta kalması, mesleğin tanınması ve sinemacıların örgütlenmesi için de uğraştı. Kenç bu kuşağın içinde yer aldı.
Onun sinemasını bugünden izlediğimizde, elbette bazı filmler teknik ve anlatım bakımından eski görünebilir. Oyunculuklar ağır, sahne düzeni tiyatroya yakın, dramatik yapı bugünün temposuna göre yavaş olabilir. Fakat bu, Kenç’in önemini azaltmaz. Tam tersine, onun sineması Türkiye’de film yapmanın henüz teknik, ekonomik ve estetik olarak zor olduğu bir dönemin içinde değerlendirilmelidir. Bugün kolay görünen birçok sinema alışkanlığı, o yıllarda deneme yanılma yoluyla kuruluyordu.
Faruk Kenç aynı zamanda Türk sinemasının merkezinin tiyatro sahnesinden stüdyo ve kamera pratiğine kaymaya başladığı dönemin ismidir. Muhsin Ertuğrul’un uzun süren belirleyici etkisinden sonra, sinemada yeni bir yönetmen kuşağına ihtiyaç vardı. Kenç bu ihtiyacın ilk cevaplarından biri oldu. Onu büyük bir auteur yönetmen gibi abartmak yanlış olur; ama Türk sinemasında teknik bilinç, tür denemesi, yeni oyuncu arayışı ve sektör örgütlenmesi açısından ciddi bir öncü saymak gerekir.
2000 yılında hayatını kaybettiğinde, ardında Türk sinemasının erken profesyonelleşme dönemine ait önemli bir miras bıraktı.
2008 – Felipe Massa Türkiye Grand Prix’sini üçüncü kez üst üste kazandı; İstanbul Park Ferrari pilotunun özel pistine dönüştü.
11 Mayıs 2008’de Formula 1 Türkiye Grand Prix’sini Ferrari pilotu Felipe Massa kazandı. İstanbul Park’ta yapılan yarışta Massa, pole pozisyonundan başladığı mücadeleyi birinci sırada tamamladı. McLaren pilotu Lewis Hamilton ikinci, Massa’nın Ferrari’den takım arkadaşı Kimi Räikkönen ise üçüncü oldu. Formula 1’in resmî sonuçlarına göre Massa 58 turluk yarışı 1:26:49.451’lik dereceyle kazanırken Hamilton 3.779 saniye geride kaldı.
Bu zaferi özel kılan nokta, Massa’nın Türkiye Grand Prix’sini üst üste üçüncü kez kazanmasıydı. Brezilyalı pilot, İstanbul Park’ta 2006 ve 2007’den sonra 2008’de de zafere ulaştı. Üstelik bu üç galibiyetin tamamında pole pozisyonundan başlamıştı. Böylece İstanbul Park, Formula 1 takviminde Massa’nın en güçlü olduğu pistlerden biri haline geldi.
İstanbul Park, Formula 1 dünyasında özellikle 8. viraj ile tanınır. Saat yönünün tersine koşulan pist, pilotların boynuna ve lastiklere ciddi yük bindirir. Uzun ve hızlı 8. viraj, sürücü cesaretiyle otomobil dengesini aynı anda sınayan bölümlerden biridir. Bu nedenle İstanbul Park, sadece Türkiye için prestijli bir organizasyon alanı değil, Formula 1 pilotları için de teknik değeri yüksek bir pist olarak kabul edildi.
2008 yarışı strateji açısından da dikkat çekiciydi. Hamilton, McLaren’in lastik endişeleri nedeniyle üç pit stoplu daha agresif bir stratejiyle yarıştı. Daha hafif yakıt yüküyle bazı bölümlerde Massa’dan hızlıydı ve yarış içinde onu geçmeyi de başardı. Ancak son pit stopların ardından Ferrari’nin planı tuttu; Massa yeniden liderliği aldı ve damalı bayrağı ilk sırada gördü. Hamilton güçlü bir yarış çıkarsa da zaferi almak için yeterli olmadı.
Yarışın ilk turunda da kritik anlar yaşandı. Kimi Räikkönen ile Heikki Kovalainen arasında temas oldu; Kovalainen’in lastiği patladı ve McLaren pilotu geriye düştü. Güvenlik aracı kısa süreliğine piste çıktı. Bu temas hem Kovalainen’in yarışını bozdu hem de Räikkönen’in ön kanadında küçük bir hasara yol açtı. Buna rağmen Räikkönen üçüncü olarak Ferrari’ye podyumda ikinci aracıyla da puan kazandırmış oldu.
2008 sezonu açısından bu sonuç önemliydi. O yıl Formula 1’de şampiyonluk mücadelesi Ferrari ile McLaren arasında çok sert geçiyordu. Kimi Räikkönen sezona son dünya şampiyonu olarak başlamıştı; Lewis Hamilton ise bir yıl önce kaçırdığı şampiyonluğu bu kez kazanmak istiyordu. Massa da Türkiye zaferiyle şampiyonluk yarışında yeniden güçlü biçimde öne çıktı. Nitekim 2008 sezonu sonunda Massa, Brezilya’da yarışı kazanmasına rağmen dünya şampiyonluğunu Hamilton’a yalnızca bir puanla kaybedecekti.
Türkiye Grand Prix’si açısından bakıldığında 2008 yarışı, İstanbul Park döneminin en akılda kalan sonuçlarından biridir. Türkiye, Formula 1 takvimine 2005’te girmişti ve pist kısa sürede pilotlar tarafından sevilen teknik bir parkur haline gelmişti. Ancak organizasyonun uzun vadeli geleceği hep tartışmalı kaldı. Seyirci ilgisi, maliyetler, takvimdeki yer ve Formula 1 yönetimiyle yapılan anlaşmalar nedeniyle Türkiye Grand Prix’si sonraki yıllarda düzenli biçimde takvimde kalamadı.
Felipe Massa için ise İstanbul Park’ın ayrı bir yeri oldu. Bazı pilotlar belirli pistlerle özdeşleşir; Ayrton Senna için Monaco, Michael Schumacher için Spa ya da Suzuka nasıl özel anlam taşıyorsa, Massa için de İstanbul Park kariyerinin en parlak alanlarından biri haline geldi. Massa’nın Türkiye’deki üç yıllık hâkimiyeti, onun Ferrari dönemindeki en güçlü performans serilerinden biridir.
2013 – Reyhanlı’da iki bombalı saldırı düzenlendi; Türkiye’nin en kanlı terör saldırılarından biri yaşandı.
11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Suriye sınırındaki Reyhanlı ilçesinde, kısa aralıklarla iki büyük patlama meydana geldi. Bomba yüklü araçlarla düzenlenen saldırılarda çoğunlukla 53 kişi hayatını kaybetti, 146 kişinin yaralandı.
Patlamalar, Reyhanlı’nın en işlek noktalarında yaşandı. Biri belediye binası çevresinde, diğeri PTT yakınlarında meydana gelen saldırılar, sıradan bir cumartesi gününü birkaç dakika içinde felakete çevirdi. İlçe merkezi, bir anda duman, yangın, siren sesleri, parçalanmış araçlar, yıkılmış iş yerleri ve yakınlarını arayan insanların çığlıklarıyla doldu. Saldırı yalnız hedef aldığı binaları değil, bütün bir ilçenin hafızasını parçaladı.
Reyhanlı’nın bu saldırıdaki yeri tesadüf değildi. Hatay, Suriye iç savaşının Türkiye’ye en yakın temas noktalarından biriydi. 2011’de başlayan Suriye savaşı, sınır kentlerini hem insani hem siyasi hem güvenlik bakımından doğrudan etkilemişti. Reyhanlı, sınır ticareti, göç, mülteci hareketliliği, yardım faaliyetleri ve Suriye’den gelen haberlerin günlük hayatla iç içe geçtiği bir ilçeydi. Bu nedenle 11 Mayıs saldırısı, Suriye savaşının Türkiye içine uzanan en ağır yansımalarından biri olarak görüldü.
Saldırıdan hemen sonra Türkiye’de büyük bir yas ve öfke havası oluştu. Reyhanlı halkı yalnız can kaybıyla değil, aynı zamanda derin bir güvensizlik duygusuyla baş başa kaldı. İnsanlar iş yerlerini, evlerini, aile fertlerini ve gündelik hayatın güvenli zeminini kaybetti. Patlamaların pazar, belediye ve kamu binaları çevresinde yaşanması, saldırının sivilleri hedef alan doğasını daha da açık hale getirdi.
Olayın ardından soruşturma ve yargı süreci başladı. Türk makamları saldırının Suriye bağlantılı yapılar tarafından organize edildiğini açıkladı. Dava süreçlerinde çok sayıda sanık yargılandı; bazı dosyalarda mahkûmiyetler verildi, bazı firari sanıklarla ilgili süreçler yıllarca devam etti. 2026’da Anadolu Ajansı, Reyhanlı saldırısı davasında aralarında THKP-C/Acilciler örgütü elebaşı Mihraç Ural’ın da bulunduğu bazı sanıklar için 53’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve binlerce yıla varan hapis cezaları talep edildiğini aktardı.
Bu saldırının Türkiye tarihindeki yeri ağırdır. Reyhanlı saldırısı, uzun süre Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı terör saldırılarından biri olarak anıldı. 2015 Ankara Gar saldırısından sonra da ülke tarihindeki en büyük kitlesel saldırılar arasında sayılmaya devam etti. Bu nedenle Reyhanlı, yalnız Hatay’ın değil, Türkiye’nin terör ve sınır güvenliği hafızasında özel bir yere sahiptir.
Saldırının en acı taraflarından biri, üzerinden yıllar geçmesine rağmen yakınlarını kaybeden ailelerin acısının dinmemesidir. Özellikle Anneler Günü’ne denk gelen günlerde Reyhanlı’da evlatlarını kaybeden annelerin yaşadığı yas tekrar gündeme gelir. 2026’da yayımlanan bir haberde de saldırıda evlatlarını kaybeden annelerin “Bizim için Anneler Günü yok” sözleriyle acılarının sürdüğünü anlattığı aktarılmıştır.
Reyhanlı saldırısı, Türkiye’ye sınır güvenliğinin yalnız askeri bir mesele olmadığını gösterdi. Suriye iç savaşı gibi büyük bölgesel krizler, sınır ilçelerinde demografiyi, ekonomiyi, güvenliği, toplumsal ilişkileri ve gündelik hayatı aynı anda etkiler. Reyhanlı’da patlayan bombalar, savaşın sınır çizgilerinde durmadığını; komşu ülkedeki kaosun, en ağır biçimde sivillerin hayatına sızabildiğini gösterdi.
2017 – “Canısı” şarkısıyla hafızalara kazınan İbrahim Erkal hayatını kaybetti.
11 Mayıs 2017’de Türk müziğinin sevilen isimlerinden İbrahim Erkal, İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Şarkıcı, söz yazarı, besteci ve oyuncu kimliğiyle özellikle 1990’lı yıllarda geniş kitlelere ulaşan Erkal, fantezi ve arabesk müziğin en güçlü popüler figürlerinden biri oldu. Öldüğünde henüz 50 yaşındaydı.
İbrahim Erkal, 10 Ekim 1966’da Erzurum’un Narman ilçesinde doğdu. Müziğe küçük yaşlarda ilgi duydu. Erzurum’dan İstanbul’a uzanan hikâyesi, Türkiye’de taşradan büyük şehre gelen birçok sanatçının hikâyesine benzer: Bir yanda geçim derdi, bir yanda sesini duyurma arzusu, bir yanda kaset piyasasının sert rekabeti. Bu yüzden Erkal’ın çıkışı, 1990’larda kaset kültürünün, özel televizyonların, kliplerin ve arabesk-fantezi müziğin geniş halk kitleleriyle kurduğu bağın da hikâyesidir.
İbrahim Erkal’ı büyük kitlelere taşıyan en önemli eserlerden biri “Canısı” oldu. Şarkı o kadar sevildi ki, Erkal’ın adı uzun yıllar bu eserle birlikte anıldı. Canısı; 1990’ların duygusal hafızasında yer eden, aşkı, sitemi ve içtenliği doğrudan söyleyen bir parçaydı. Erkal’ın güçlü tarafı da buradaydı: Şarkılarında karmaşık bir şiir dili kurmuyor, ama geniş kitlelerin kendi duygusunu bulabileceği yalın ve doğrudan bir ifade yakalıyordu.
“Canısı”, “Erzurum’a Gel”, “De Get Yalan Dünya”, “Sırılsıklam”, “Sen Aldırma”, “Tutku” gibi parçalarıyla hem memleket duygusuna hem aşk acısına hem de kaderci halk duyarlılığına seslendi. Bu şarkılar, arabesk ile fantezi müziğin kesiştiği yerde duruyordu. Çok süslü değildi; ama kolay ezberlenen, içten söylenen ve dinleyiciyle hızlı bağ kuran bir yapıları vardı.
Erkal’ın müziğinde Erzurum ve Doğu Anadolu etkisi de hissedilir. O, tamamen şehirli bir pop yıldızı gibi parlatılmış bir figür değildi. Sesinde ve tavrında taşranın, gurbetin, memleket özleminin ve halk müziği damarının izleri vardı. Bu da onu 1990’ların müzik piyasasında ayrı bir yere koydu. Arabesk-fantezi müzikte birçok isim aşk acısını söyler; ama Erkal bunu daha mahcup, daha içli ve yer yer daha halktan bir tonda taşıdı.
Sanatçının popülerliği yalnız müzikle sınırlı kalmadı. “Canısı” adlı televizyon dizisinde rol aldı ve böylece şarkısıyla kurduğu duygusal imajı ekranlara da taşıdı. 1990’larda müzik ile televizyon arasındaki geçiş çok güçlüydü. Bir şarkının tutması, kliplerle, magazin programlarıyla, dizilerle ve konserlerle birleştiğinde sanatçıyı kısa sürede ülke çapında tanınan bir figüre dönüştürebiliyordu. İbrahim Erkal da bu dönemin en görünür isimlerinden biri oldu.
Ölümüne giden süreç ise sevenlerini derinden sarstı. 12 Nisan 2017’de evinin otoparkında rahatsızlanarak düştü ve başını çarpması sonucu beyin kanaması geçirdi. Yoğun bakımda uzun süre tedavi gördü. 9 Mayıs’ta beyin ölümünün gerçekleştiği açıklandı; 11 Mayıs 2017’de ise hayatını kaybetti.
Ölümünün acı taraflarından biri de küçük kızının, sanatçının beyin kanaması geçirmesinden kısa süre önce dünyaya gelmiş olmasıydı.
2025 – Kocaelispor şampiyonluk kupasını aldı; 16 yıl sonra Süper Lig’e döndü.
11 Mayıs 2025’te Kocaelispor, Trendyol 1. Lig’de 2024-2025 sezonunu şampiyon tamamlamasının ardından kupasını aldı. Yeşil-siyahlılar, ligin son haftasında Kocaeli’de oynanan maçta Ankara Keçiörengücü’nü 4-1 mağlup etti ve karşılaşmanın ardından düzenlenen törenle şampiyonluk kupasına kavuştu. Böylece Kocaelispor’un 16 yıl sonra Süper Lig’e dönüşü, kendi seyircisi önünde güçlü bir galibiyet ve kupa töreniyle kutlandı.
Kocaelispor sezonu 38 maçta 21 galibiyet, 9 beraberlik ve 8 mağlubiyetle tamamladı. 68 gol attı, 41 gol yedi ve 72 puanla ligin zirvesinde yer aldı. En yakın takipçisi Gençlerbirliği 68 puanda kaldı. Fatih Karagümrük ise 66 puanla üçüncü sırayı aldı.
Sezonun hikâyesi düz bir başarı çizgisi halinde ilerlemedi. Kocaelispor sezona Ertuğrul Sağlam yönetiminde başladı. Sağlam döneminde takım 16 haftada 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 4 yenilgi aldı; 32 puanla zirve yarışının içinde kaldı. Ancak 16. haftanın ardından yollar ayrıldı. Boluspor maçına geçici olarak Aydın Günaydın yönetiminde çıkan Kocaelispor, deplasmanda aldığı 3-1’lik galibiyetle 35 puana yükseldi ve liderlik koltuğuna oturdu.
Asıl kırılma ise takımın 18. haftadan itibaren İsmet Taşdemir’e emanet edilmesiyle yaşandı. Taşdemir, bir önceki sezon Bodrum FK’yı Süper Lig’e taşıyan teknik adamdı. Kocaelispor’da da kısa sürede sonuç aldı. Yeşil-siyahlılar, 17. haftada yerleştiği liderlik koltuğunu sezon sonuna kadar bırakmadı. Taşdemir döneminde Kocaelispor 21 lig maçında 10 galibiyet, 7 beraberlik ve 4 mağlubiyet aldı; bu süreçte 41 gol atıp 22 gol yedi.
Sezonun en dikkat çekici oyuncularından biri Oğulcan Çağlayan oldu. Oğulcan, 21 golle ligin gol krallığını Wesley Moraes ile paylaştı. Kocaelispor’un hücum gücünde onun bitiriciliği belirleyici rol oynadı.
Son hafta oynanan Keçiörengücü maçı da bu hikâyeye yakışan bir kapanış oldu. Kocaelispor’un gollerini 28. dakikada Ryan Mendes, 30., 36. ve 45+2. dakikalarda ise Oğulcan Çağlayan attı. Keçiörengücü’nün tek golü 43. dakikada Oğuzhan Ayaydın’dan geldi. Oğulcan’ın kupa gününde hat-trick yapması, sezonun en özel ayrıntılarından biri olarak hafızaya yazıldı.
Kocaelispor’un Süper Lig’e yükselişi aslında kupa töreninden önce kesinleşmişti. 19 Nisan 2025’te Boluspor’un Fatih Karagümrük’ü 1-0 yenmesiyle Kocaelispor, ligin bitimine 4 maç kala Süper Lig’e çıkmayı garantiledi. Bu sonuçla Körfez temsilcisi, son olarak 2008-2009 sezonunda mücadele ettiği Süper Lig’e 16 yıl aradan sonra geri dönmüş oldu.
Sezonun bir başka önemli ayrıntısı, Kocaelispor’un yakaladığı 14 maçlık yenilmezlik serisiydi. Deplasmandaki 1-0’lık Gençlerbirliği mağlubiyetinin ardından takım uzun süre kaybetmedi ve bu seri, şampiyonluk yolundaki psikolojik üstünlüğü güçlendirdi.
Bu başarı, kulübün geçmişi düşünüldüğünde daha da anlamlıdır. Kocaelispor, Türk futbolunda iki kez Türkiye Kupası kazanmış, 1990’lar ve 2000’lerin başında güçlü kadrolarla hafızalara kazınmış bir kulüptü. Özellikle 1992-1993 sezonunda Saffet Sancaklı, Ergün Kula, Bülent Uygun, Tuncay Akgün, Mirkovic, Kuzmanovski ve Fahrudin Ömeroviç gibi isimlerle Süper Lig’i 4. sırada tamamlamış, ardından UEFA Kupası’nda mücadele etmişti. Fakat 2008-2009 sezonunda Süper Lig’e veda ettikten sonra kulüp büyük bir düşüş yaşadı; ekonomik sorunlar, alt ligler ve amatöre kadar uzanan zorlu yıllar Kocaelispor taraftarının hafızasında derin bir iz bıraktı.
Kocaelispor’un hikâyesi Kocaeli’nin şehir kimliğiyle doğrudan bağlıdır. Bu kulüp, sanayi kenti Kocaeli’nin işçi kültürüyle, mahalleleriyle, tribün hafızasıyla ve şehir gururuyla iç içe geçmiş bir semboldür. Kocaelispor kazandığında sadece statta bulunan taraftarlar değil, İzmit’ten Gebze’ye, Körfez’den Kartepe’ye kadar geniş bir şehir duygusu hareketlenir.
Elbette Süper Lig’e çıkmak hikâyenin sonu değildir. Asıl sınav, bu dönüşü kalıcı hale getirmektir. Kocaelispor gibi güçlü taraftar desteğine sahip kulüpler için duygusal enerji büyük avantajdır; ama Süper Lig’de kalıcılık yalnız tribün coşkusuyla sağlanmaz. Doğru kadro planlaması, mali disiplin, altyapı politikası, teknik istikrar ve şehirle kulüp arasındaki sağlıklı bağ belirleyici olacaktır.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

